NETANYAHU’NUN İLERLEMESİ İÇİN DUA ETMİŞ
Kubbetüs Sahra’nın önünde yaptığı görüntülü açıklamayı sosyal medya hesabında paylaşan Ben-Gvir, “( Gazze’deki) İsrailli esirlerin gelişigüzel bir anlaşma olmaksızın, teslim olmadan geri getirilmesi için İsrail için en önemli yere dua etmeye geldiğini” söyledi. Aşırı sağcı Ben-Gvir, “Başbakan Binyamin Netanyahu’nun baskılara boyun eğmeden zafere ilerlemesi ve askeri baskıyı artırması için dua ettiğini” dile getirdi.

İsrail polisi, Ben-Gvir’in baskını boyunca Mescid-i Aksa’nın kapısını kapatarak Filistinlilerin ve Müslümanların Harem- Şerif’e girişini engelledi. İsrail basınındaki haberlere göre, Ben-Gvir’e baskında Mescid-i Aksa’nın Yahudileştirilmesini savunan Tapınak Hareketi’nden isimler de katıldı.
TARTIŞMALI BİR FİGÜR
Aşırı sağcı Ben-Gvir, siyasi sicilinde İsrail’de de yasaklanan Yahudi üstünlükçü terör örgütü Kah hareketinin bir üyesi olarak tanınıyor ve tartışmalı bir figür olarak kabul ediliyor. Bakan olduktan sonra da Filistinlilere karşı şahin söylem ve uygulamalarıyla tanınan Ben-Gvir, Mescid-i Aksa’nın Yahudileştirilmesi ve burada İsrail’in egemenlik kurması gerektiği yönünde açıklamalar yapmıştı.

İşgal altındaki Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa, Müslümanların ilk kıblesi olma özelliğini taşıyor. Yahudiler, içinde Kıble Mescidi ile Kubbetüs Sahra’nın yanı sıra müze, medreseler ve büyük avlunun yer aldığı Mescid-i Aksa Külliyesi altında, Süleyman Mabedi kalıntılarının bulunduğu iddiasıyla kazı çalışmaları yapıyor, Aksa’da kendilerinin de ibadet etme hakları olduğunu savunuyor. İsrail’in eski Başbakanı Ariel Şaron’un, 2000 yılında yüzlerce korumasıyla Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmesi Filistin topraklarında birkaç yıl devam eden ikinci intifadanın ilk kıvılcımı olmuştu.

Ürdün, 1994’te İsrail ile imzaladığı Vadi Araba Anlaşması uyarınca Kudüs’teki dini işlerden sorumlu ülke olarak kabul ediliyor. Yine 2013’te Ürdün Kralı 2. Abdullah ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas arasında imzalanan anlaşmaya göre, Kudüs ve oradaki kutsal mekanların savunulması ve vesayet hakkı da Ürdün’e verildi. Anlaşmaya göre Mescid-i Aksa; Ürdün Vakıflar, İslami İşler ve Mukaddesat Bakanlığına bağlı Kudüs İslami Vakıflar İdaresinin himayesinde bulunuyor. Daha önce Kudüs İslami Vakıflar İdaresinin izni dahilinde Mescid-i Aksa’yı ziyaret eden Yahudiler, 2003’ten bu yana Vakıflar İdaresinin egemenliğini ihlal eden İsrail’in tek taraflı kararı çerçevesinde polis eşliğinde Müslümanların kutsal mabedine giriyor. İsrail yönetimi, Mescid-i Aksa’da “sadece Müslümanların ibadet edebildiği diğer dinlerin mensuplarınınsa sadece ziyaret edebileceği” tarihi statükonun korunduğunu savunuyor. Ancak fanatik Yahudi yerleşimcilerin İsrail polisi korumasında Aksa’ya düzenledikleri baskınlarda dua etmeleri ve dini ritüelleri yerine getirmeleri sıkça kameralara yansıyor.

FİLİSTİNLİLERİN ARASINDA “ŞEYTANIN AVUKATI” OLARAK TANINIYOR
İşgal altındaki Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da Yahudi yerleşimcilerin şiddet eylemlerini teşvik etmesiyle bilinen Ben-Gvir, fanatik Yahudilerin terör saldırılarına ilişkin davalarda avukatlık yaptığı için Filistinliler tarafından “katillerin avukatı”, “şeytanın avukatı” ve “sabıkalı” olarak adlandırılıyor.
]]>Joseph,”2000 yıldır zulme uğruyoruz, Tevrat’ı öğrendiğimiz için hayatta kaldık. Şimdi Yüksek Mahkeme bunu bizden almak istiyor ve bu bizi yok edecek. Orduya girmek, dindar bir Yahudi’yi dinden çıkaracaktır” diyor.
Bazıları ise askerlik hizmetinin İsrail’in savunmasına çok az fayda sağlayacağını düşünüyor ve bunun Ortodoks kimliklerini zayıflatacağından korkuyor.
Kapalı topluluklar halinde yaşıyorlar
Ultra Ortodoks Yahudiler, İbranice ismiyle Harediler; televizyonun, internetin ve sosyal medyanın olmadığı kapalı topluluklar halinde yaşıyorlar.
Erkekler zamanlarının çoğunu dini çalışmalara ayırırken, kadınlar ev işlerini yönetiyor ve ailelerine destek oluyor.
İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde 13’ünü oluşturuyorlar ve önemli bir siyasi nüfuza sahipler.
Ultra Ortodokslar, Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki 16 yıldır süregelen hükümetleri destekleme karşılığında, kendilerini Tevrat çalışmalarına adadıklarını söylediler ve zorunlu askerlik hizmetinden muafiyet sağladılar.
Bu düzenleme, orduda görev yapan ve asıl vergi yükünü taşıyan laik İsrailli Yahudiler ile aralarında uzun süredir devam eden bir gerilime yol açtı.
Geçen ay, Gazze’deki çatışma ve Hizbullah’la yaşanan gerilim devam ederken, İsrail Yüksek Mahkemesi bu muafiyete son verdi ve binlerce Haredi Yahudi sokaklara döküldü.
Uzmanlar, Şas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği gibi koalisyon partilerinin hükümete desteklerini geri çekme tehdidinde bulunması nedeniyle bu kararın iktidarın istikrarını da tehdit ettiğini söylüyor.
Diğer Yahudi gruplardan farkları neler?
Harediler, eski İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin’in tanımladığı “modern İsrail’in dört kabilesinden” biri. Haredilerle birlikte bu grupta laikler, dindar milliyetçiler ve İsrailli Araplar bulunuyor.
Kendine özgü kıyafetleriyle tanınıyorla : Ultra-Ortodoks Yahudi erkekler genellikle siyah takım elbise giyiyor., Yüzlerinin yanlarında uzayan bukleleri, uzun sakalları ve geniş kenarlı şapkaları var. Kadınları da genellikle uzun etek, kalın çorap, başörtüsü veya peruk giyerek kolayca ayırt ediliyor.
“Unorthodox” ve Netflix yapımı “Shtisel” gibi diziler, Haredilerin yaşam tarzlarına olan ilgiyi artırdı.
Dini ibadetlerle laik meslekleri dengeleyen modern Ortodoks Yahudilerin aksine, Harediler kendilerini tamamen Tevrat’a ve geleneksel ritüellere adıyorlar.
Toronto Üniversitesi Diaspora Çalışmaları Merkezi’nde Profesör Naomi Seidman’ın, BBC’ye anlattığına göre Ortodoks Yahudiler “öncelikle üç temel unsura uyuyorlar:
“Şabat’ı (Yahudilerin dinlenme günü) yerine getiriyorlar, koşer (dinin izin verdiği yiyecekler) yiyorlar ve ‘evlilik saflığı’ olarak bilinen eşlerin ayrı yataklarda uyuması kuralını takip ediyorlar ve regl döneminde sonra arınma havuzuna girişe (mikve) kadar cinsel ilişkiden sakınıyorlar.”
Seidman, modern bir Ortodoks Yahudi’nin “Yahudi hukukunun bu kurallarına uyduğu sürece hukuk veya polislik gibi diğer kariyerleri takip edebileceğini” ekliyor.
Yahudiliğin kapsamlı tarihinde, Ultra Ortodoksluk, nispeten yakın zamanda 19. yüzyılda sanayileşme nedeniyle ortaya çıktı ve topluma daha fazla entegre olmuş yeni bir Yahudi kimliğini teşvik etti.
Bu değişim Ortodoks Yahudiler arasında bir bölünmeye neden oldu, bazı hahamlar ve takipçileri Yahudiliğin daha katı, daha izole ve laiklik karşıtı yorumunu savundu.
Topluluk ve yaşam tarzı
Harediler genellikle kendi dünya görüşlerini paylaşan komşuların olduğu; kendi değerlerini ve uygulamalarını korumak için dış dünyayla teması en aza indirmeye çalıştıkları yerleşim bölgelerinde yaşıyor.
Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de önemli Ultra Ortodoks topluluklar var. En kalabalık oldukları ülke ise yüksek doğum oranının da etkisiyle İsrail.
Kudüs’teki Mea Shearim ve Tel Aviv yakınlarındaki Bnei Brak gibi mahalleler bu nüfusun önemli bir bölümünü barındırıyor.
Naomi Seidman, “Genellikle geniş ailelere sahipler ve Yahudi nüfusunun en zengin kesimleri arasında yer alan ve daha küçük ailelere sahip olma eğiliminde olan laik veya modern Ortodoks Yahudilere göre genellikle daha az varlıklılar” diyor.
Her topluluğun kendi sinagogları, yeşivaları (dini okullar) ve topluluk kuruluşları var.
Haredi dünyasında saygı ve statü kişinin Tevrat bilgisine bağlı ve bu da hahamlara evlilik ve eğitim tercihleri ??gibi hayati kararlarında danışılmasını sağlıyor.
Yetişkin erkeklerin çoğu tamamen dini çalışmalara odaklanırken, mali sorumluluklarıysa eşleri üstleniyor. İş fırsatlarının sınırlı olması ekonomik açıdan devlet desteğine bağımlılığı artırıyor.
Sabit görüşlülüklerine rağmen, daha modern bir Haredi nesli de ortaya çıkıyor.
Seidman’a göre, “Haredi yaşam tarzını ve giyimini sürdürüyorlar, ancak kendilerini elmas ticareti gibi geleneksel rollerle sınırlamak yerine, eğitim veya avukatlık gibi kariyerler istiyorlar ve muhafazakarlar tarafından eleştirilse de interneti kullanıyorlar.”
Bazı daha modern Harediler orduya katılmayı seçiyor. Netzah Yehuda adında sadece ultra Ortodoks askerler için kurulmuş tabur, cinsiyet ayrımı, koşer yemek, dua ve günlük ritüeller için zaman taleplerini karşılıyor.
İsrail toplumundaki rolleri
Seidman, İsrail’in kurulduğu 1948’de Ultra Ortodoks nüfusu 40 binken bugün 1 milyonun üzerine çıktığını ve bu durumun siyasi nüfuzlarını ve özgüvenlerini artırdığını söylüyor.
Ancak Haredilerin, vergi ve askerlik yüklerinden, muafiyetler sayesinde, daha azını üstlendiklerini düşünen diğer İsrailliler öfkeli.
Tarihsel olarak apolitik olan Haredilerin çoğu siyasete girmiyor.
Pek çok kişi, İsrail devletinin ancak Mesih’in gelişinden sonra kurulması gerektiğine inandığı için Siyonizme karşı çıkıyor.
Ancak yalnızca küçük bir azınlık aktif olarak İsrail’i protesto ediyor ve reddediyor, zaman zaman Filistin bayraklarıyla eylemler yapıyor.
Çoğunluk pragmatik bir yaklaşım benimsiyor ve kendi çıkarlarını korumak için siyasetle ilgileniyor.
Koalisyonlar Gazze politikalarını etkiliyor
Seidman, son yıllarda Netanyahu hükümetindeki koalisyonların ağırlıklı olarak sağa kaydığını, Dini Siyonizm gibi partilerin de dahil olduğu ittifakların Gazze’deki politikaları ve askeri stratejileri etkilediğini belirtiyor.
Yüksek Mahkeme’nin Haredileri askere alma kararı, gerginliği artırdı.
İsrail Demokrasi Enstitüsü tarafından yapılan bir anket, İsrailli Yahudilerin yüzde 70’inin bu değişikliği desteklediğini gösteriyor.
Şimdiye kadar yeşiva öğrencisi olarak kayıtlı 60 binden fazla Haredi erkeği askerlik hizmetinden muaf tutuldu.
Buna yanıt olarak orduya, topluluktan 1500 askere ek olarak 3000 kişiyi daha askere alması talimatı verildi. Gelecekte bu sayının artması planlanıyor.
Güney İsrail’de tank komutanı olarak görev yapan bir askerin annesi olan Mor Şamgar, geçtiğimiz günlerde bir konferansta İsrail’in ulusal güvenlik danışmanına meydan okuyarak, “Oğlum zaten 200 gündür yedekte. Kaç yıl daha askerlik yapmasını istiyorsunuz? Nasıl utanmıyor?” dedi.
Tepki sosyal medyada viral oldu.
Yaygın algının aksine Seidman, Haredilerin kamuoyuna giderek daha fazla uyum sağladığını söylüyor.
Yol yardımı ve ambulans hizmetleri gibi kamu hizmeti girişimlerini ülke çapında genişlettiklerini ve “bu katkıların askerlik hizmetine alternatif olarak görülmesini” umduklarını da ekliyor.
]]>1947’nin son aylarından 1949 başlarına kadar 750 binden fazla Filistinli, İsrail devletine dönüşen topraklarını terk etmek zorunda kalarak mülteci oldu.
Birçoğu ya gitmeye zorlandı ya da güvenlik endişesiyle gitmek zorunda kaldı.
Nakba Günü’nde, hem o yerinden edilme günleri, hem de sonraki onlarca yıl boyunca milyonlarca Filistinlinin bitmeyen sürgünü anılıyor.
El Nakba günü o tarihten bu yana gerilime gebe bir gün. Geçmişte anmaların şiddete evrildiği de oldu.
Peki o gün ne oldu ve Filistinlilerin Nakba’da kaybettikleri evlerinin sembolü olan “dönüş anahtarı” nasıl ortaya çıktı?
Siyonizmin yükselişi ve Arap isyanı
19. yüzyılın sonlarında Siyonizm, Avrupa’da büyüyen bir siyasi hareket olarak ortaya çıktı.
Siyasal Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, 1896 yılında, Yahudilere ait bir devletin kurulmasının, Avrupa’da yüzlerce yıldır süren antisemitik duygu ve saldırılara çare olacağını söylemişti.
Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla, Filistin olarak bilinen bölgenin kontrolünü ele geçiren İngiltere, 1917 yılında Balfour Deklarasyonu’nu yayımladı.
Belge, “Filistin’de Yahudi halkı için bir ulusal yurt kurulmasına” yardımcı olmayı vaat ediyordu.
Ayrıca “Filistin’deki Yahudi olmayan toplulukların sivil ve dini haklarına zarar verebilecek hiçbir şeyin yapılmaması gerektiği” de belgede yer alıyordu.
Özellikle Doğu Avrupa’da artan zulümden kaçan binlerce Yahudi göçmen bölgeye (İngiliz mandası olan Filistin’e) kaçtı.
Yahudi göçünün hızla artmasıyla birlikte, 1920’ler ve 1930’lar boyunca Yahudiler ile Filistinliler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. İlk çatışmalarda her iki taraftan da yüzlerce kişi yaşamını yitirdi.
Yahudi göçmenler hem küçük ölçekli çiftçilerden hem de Arap seçkinlerinden büyük miktarlarda arazi satın aldılar. Ancak, artık sahip oldukları çiftliklere yerleşip kiracı Arap çiftçileri buralardan çıkarmaya başladıklarında, onlara yönelik duygular da zamanla sertleşti.
1936’da Filistinli Araplar, İngiliz yönetimine karşı Arap İsyanı olarak bilinen büyük ölçekli bir ayaklanma başlattılar. Talepleri Arapların bağımsızlığını kazanması ve Yahudi göçü ile toprak satın alma politikasına son verilmesiydi.
Tarihçiler, ayaklanmanın sona erdiği 1939 yılına kadar 5 binden fazla Arap’ın öldürüldüğünü ve 15 binden fazla Arap’ın yaralandığını söylüyor.
Ayrıca İngiliz ve Yahudi kayıplarının yüzlerce olduğu belirtiliyor.
Arap İsyanı’nın ardından İngiliz hükümeti, sonraki beş yıl boyunca Filistin’e Yahudi göçünü ciddi şekilde kısıtlayan ve daha fazla Yahudi göçü için Arapların rızasını öngören Beyaz Kitap’ı (1939) yayımladı.
İngiltere ayrıca sonraki 10 yıl içinde, mümkün olması halinde, Filistinlilerin ve Yahudilerin hükümeti paylaşacağı bağımsız bir Filistin devleti kurma sözü verdi. İngiliz mandasına son verilmesini ve Filistin’e bağımsızlığı öngördü.
Her ne kadar bu, Arap müzakereciler için kısmi bir zafer olsa da bölgeye barış gelmedi. Yahudi paramiliter gruplarla İngiliz birlikleri arasında çatışmalar başladı.
Sonraki yıllarda İngilizler, burayı yönetmeye devam edemeyeceklerini, ne Arap ne de Yahudi temsilciler arasında iş birliği kuramadıklarını gördüler. Bölgeye büyük ölçekli göçü durdurmayı başaramamışlardı.Ayrıca İngiliz donmamasının Yahudi mültecilerle dolu gemilerin gelişini zaman zaman şiddet kullanarak durdurmaya çalışması nedeniyle İngiltere’nin itibarının zedelendiğini düşünenler de vardı.
Paylaştırma planı:
1947’de İngiliz hükümetinin Filistin’deki manda yönetimini sona erdirmeyi planladığını açıklamasının ardından Birleşmiş Milletler (BM) ülkeleri 181 sayılı kararı kabul etti.
Kararda, Filistin’in Yahudi ve Arap devletlerine bölünmesi ve Kudüs’ün BM idaresi altına alınması çağrısında bulunuluyordu.
Belgeye göre plan, bölge topraklarının yaklaşık yüzde 55’ini Yahudilere tahsis ediyordu.
Bu, Filistinli Arapların çoğunlukta olduğu birçok ana şehri ve Hayfa’dan Yafa’ya kadar olan önemli kıyı şeridini içeriyordu.
Arap devletine daha güneydeki kıyı şeridinin üçte biri tahsis edildi. Zamanın Arap liderleri, bu bölünmenin kendilerinin önemli tarım arazilerine ve limanlara doğrudan erişimini engelleyeceğini düşünüyordu.
Planın adil olmadığını ve “kendi kaderini tayin etmeye” dair BM kararına aykırı olduğunu savunarak, planı reddettiler.
Ancak BM, toprakların bölünmesi ve bir Yahudi devleti ile bir Arap devletinin kurulması yönünde oy kullandı.
İsrail’in bağımsızlık ilanından önceki aylarda, Arap milisler Yahudi yerleşimlerine, Yahudi milisler ise Filistin köylerine saldırılar düzenledi. Bu saldırılar birçok Filistinlinin köylerini terk etmesine neden oldu. İngiliz yönetimine karşı şiddet de arttı.
1948’in başlarında Yahudi savaşçılar saldırılarını yoğunlaştırarak Yahudi devletine tahsis edilen bölgeleri ele geçirdi, ancak bununla kalmayarak Arap devletine tahsis edilen önemli bölgeleri de ele geçirmeye başladılar.
Birinci Arap-İsrail Savaşı
14 Mayıs 1948’de Filistin’deki İngiliz mandası sonra erdi ve İsrail bağımsızlığını ilan etti.
Suriye, Mısır, Ürdün, lübnan, Suudi Arabistan ve Irak bölgeyi işgal etti. Sahada başı Mısır ve Ürdün orduları çekiyordu.
İsrail, Arap ordularını yenilgiye uğrattı ve ardından 1947’deki planda Filistinli Araplara tahsis edilmiş olan bölgeleri de işgal etti.
Savaş Ocak 1949’da İsrail ve Mısır arasında -sonradan Lübnan, Ürdün ve Suriye’nin de dahil olduğu- ateşkes anlaşmasının imzalanmasıyla sona erdi.
Savaş bittiğinde bölge topraklarının büyük kısmı İsrail’in kontrolüne geçmişti.
Ürdün Batı Şeria olarak anılan bölgeyi, Mısır da Gazze’yi işgal etti.
Kudüs, batısı İsrail güçlerinde, doğusuysa Ürdün güçlerinde olmak üzere bölündü.
Ortada bir barış anlaşmasının olmaması, sonraki yıllarda sürecek olan savaş ve çatışmaların da bir habercisiydi.
‘Geri dönüş hakkı’
Filistinlilerin anavatanlarına “geri dönüş hakkı”, çözülmesi gereken ana taleplerinden biri.
Filistinlilerin geri dönüş ya da tazminat hakkı BM Genel Kurulu’nun 11 Aralık 1948’de kabul ettiği 194 sayılı kararla da uluslararası olarak tanındı.
Bu karar “evlerine geri dönerek komşularıyla barış içinde yaşamak isteyen mültecilere mümkün olan en yakın zamanda bu iznin verilmesini” öngörüyordu.
Ancak İsrail, Filistinlilere geri dönüş hakkının verilmesinin, bundan yararlanacak insan sayısı bakımından, Yahudi devletinin varlığını sona erdireceğini öne sürdü.
İsrail sorunun ancak, kendilerinin güvenlik ve barış içinde yaşama hakkını tanıyan, kapsamlı bir barış anlaşmasıyla çözüleceğini savunuyordu.
Bugün BM verilerine göre, ilk kuşak ve çocukları da dahil olmak üzere, yaklaşık 5 milyon Filistinli mülteci bulunuyor.
Bunların üçte birine yakını; Ürdün, Lübnan, Suriye, Gazze Şeridi ve Doğu Kudüs de dahil Batı Şeria’da bulunan, 58 mülteci kampında yaşıyor.
Geri dönüş anahtarı: ‘Umudun sembolü’
El Nakba olarak anılan bu tarihi süreçte evlerini terk etmek zorunda bırakılan Filistinliler, kısa bir süre sonra geri dönecekleri ümidiyle ev anahtarlarını da yanlarında götürmüştü.
Artık bu anahtarlar, kaybettikleri evlerinin ve “geri dönüş haklarının” bir sembolü olarak, bir kuşaktan diğerine aktarılıyor.
Bu anahtarlar Filistinli mülteciler için umudun ve direncin bir sembolü.
El Nakba’nın resmi anma günü olması
Filistinliler yurtlarından edilmelerini onyıllar boyunca bir ulusal trajedi olarak andılar. 1998 yılındaysa Filistin Yönetimi lideri Yaser Arafat 15 Mayıs’ı resmi anma günü ilan etti.
2022’de BM tarihinde bir ilk gerçekleşti ve BM Genel Kurulu 15 Mayıs 2023’te bu yıldönümünün anılmasını talep etti.
El Nakba halen Filistinlilerin hayatını şekillendirmeye devam ediyor. Geçmişten gelen bu felaketin izleri, hiçbir çözüm işaretinin görünmediği asırlık bir çatışmada yaşamaya devam ediyor.
]]>İsrail’in Gazze’ye saldırmasının ardından Almanya’da Filistin destekçilerine yönelik çeşitli yasaklar uygulanmaya başlandı.
Başkent Berlin’de Filistinli çocukların daha önce kullandıkları Filistin poşusu ve Filistin bayraklarının bulunduğu çıkartmalarla okula gitmelerine izin verilmedi, Filistin’in desteklendiği gösterilerde birçok sloganı kullanmak yasaklandı.
Polis, pek çok eylemde göstericilere sert müdahale etti, gösterilere katılan birçok aktivist gözaltına alındı ve evlerinde aramalar yapıldı.
Berlin’de nisan ortasında düzenlenen Filistin Kongresi polis müdahalesiyle sona erdirilerek yasaklandı. Kongreye konuşmacı olarak davet edilen Filistin kökenli İngiliz doktor Ghassam Ebu Sitte ve eski Yunanistan Maliye Bakanı Yannis Varoufakis’e ülkeye girme yasağı getirildi. Varoufakis, Almanya’nın kendisine siyasi faaliyet yasağı da getirdiğini duyurdu. Organizatörlerin avukatı Nadija Samour, kongrenin yasaklanmasıyla demokratik haklarının engellendiğini belirterek, bundan Alman hükümetini sorumlu tuttu.
Öte yandan, “Soykırım-Almanya yine katılıyor” ve “Silah sağlamayı durdurun” yazılı pankartlar açarak Gazze’deki katliamı duyurmak için Federal Meclisin karşısındaki çimenlikte kamp kuran aktivistler de çeşitli yaptırımlara maruz kalıyor.
Sürekli gözetim altında tutulan ve zaman zaman emniyet görevlilerinin sert müdahalesiyle karşılaşan aktivistlerin bir eyleminde polis, İrlandalı gruba kendi dillerinde şarkı söylemelerini yasakladı. Ayrıca kampta İbranice ve saat 18.00’e kadar Arapça konuşmanın yasak olduğu bildirildi.
Kampta kalan ve soyadını vermek istemeyen David ve emniyet görevlilerince evi aranan aktivist Yasemin Acar, polisin uyguladığı baskılara ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulundu.
“AB dilini yasakladılar”
Yahudi olduğunu ifade eden David, “Almanların soykırımdan ders çıkarma anlayışında boşluklar bulunduğunu ve bu nedenle Alman devletinin Gazze’deki soykırıma destek verdiğini” söyledi.
David, “Alman polisi, daha başlamadan tartışmaları engelliyor, herkes tarafından kullanılan ifadeleri yasaklıyor, insanların gösterilere katılmasını imkansız hale getiriyor, sadece devletin ağır baskısına maruz kalmayı göze alabilenler geliyor.” dedi.
Kampta İbranice ve Arapça konuşulmasına yasak getirildiğini ifade eden David, “Bu dillerde dua etmemize veya törenler düzenlememize izin verilmediğini söylediler. Bunu hukuki gözlemciye ve birkaç tanığa söylediler. Bu kamptaki Yahudiler olarak, geçmişte Krakow ve Varşova gettolarında söylenmiş Yahudi halk şarkılarını bile burada söylememiz yasak.” diye konuştu.
“Biz Yahudilere antisemitizm suçlaması yapılması mantıklı değil”
Kampta 19 Nisan’da İrlandalı grubun kendi dillerinde şarkı söylemelerine de izin verilmediğine dikkati çeken David, kendi dillerinde şarkılar seslendirmek için toplanmak istediklerini ancak polisin mikrofonu kullanamayacaklarını ve kampta kalamayacaklarını ifade ettiklerini aktardı.
Bunun üzerine grubun diğer alana giderek ses sistemi olmadan, aralarında kendi dillerinde şarkılar söylemek istediklerini belirten David, “Ancak polis onları çevreledi, müdahale edip küçük gruplara ayırdı. Tercümanları olmadığı için bu grubun kendi dillerinde şarkı söylemesini yasakladılar, bir Avrupa Birliği (AB) ülkesinin dilini yasakladılar. Açık alanda bir çadırda oturdular ancak polis üç saat boyunca onları gözetim altında tutmaya devam etti.” ifadelerini kullandı.
Almanya’da Yahudilerin de antisemitizmle suçlandığına işaret eden David, şunları dile getirdi:
“Antisemitizm suçlamaları kesinlikle saçmalık. Evet, Almanya’da ve dünyanın büyük bir kısmında antisemitizm gerçek bir sorun ancak ciddi bir konu siyasi amaçlarla sulandırılıyor. Almanya, soykırımdan dolayı kendisini suçlu hissediyor ve birisine vurmak istediklerinde hemen antisemitizm suçlaması yöneltiliyor. Tıpkı (İsrail Başbakanı Binyamin) Netanyahu’nun yaptığı gibi. Her şeyden önce biz Yahudi’yiz, bize antisemitizm suçlaması hiç mantıklı değil. Yahudi olmayanlara yöneltildiğinde bile bu suçlama anlamsız hale geldi artık.”
David, Yahudi olarak soykırıma karşı durduğunu belirterek, “Gazze’de yaşananlar, Alman hükümetinin son 130 yılda finanse ettiği soykırımların üçüncüsü. İlk soykırımda sorumlu tutulmadılar, ikincisinde kısmen sorumlu tutuldular ama görünen o ki okul çocuklarına yalnızca Yahudilerin etkilendiğini öğretiyorlar.” şeklinde konuştu.
“Kapıyı kırarak eve girdiler”
Filistin destekçisi gösterilerde gözaltına alınan ve polis tarafından evi aranan Yasemin Acar da Filistin için yollara çıktıkları gerekçesiyle baskı gördüklerini söyledi.
Acar, gözaltına alındığını, hapse atıldığını, polisin kendisine şiddet uyguladığını ve evine girdiğini ifade ederek, “Sabah saat 06.00’da kapıma dikildiler. Kapımı kırdılar, sonra yatak odama girdiler. Kapıyı ayaklarıyla vurup açtılar, sonra silahla ‘Uyanın uyanın!’ diye bağırıp durdular. Beni öyle uyandırdılar yani korku içinde uyandım. 8 kişi girdi odama.” diye konuştu.
Polisin eve geldiği sırada bir arkadaşının evinin de basıldığını anlatan Acar, daha önce sosyal medyadaki paylaşımlarından dolayı başka aktivistlerin evlerinin de arandığı bilgisini paylaştı.
“Bu demokrasi kimin için? Sadece Almanlar için mi?”
Acar, bunların Filistin için insanları korkutmak ve onların sokaklara dökülmesini engellemek amacıyla yapıldığını söyledi.
Alman’a benzemediğin ifade eden Acar, şunları kaydetti:
“Gittiğim her yerde ya da 4-5 kişi beraber bir yere gittiğimizde ‘Nereden geliyorsunuz, nereye gidiyorsunuz? Filistin için mi buradasınız?’ diye polis sorular soruyor. Sonra protestolarda Filistin bayrağı bile yasaklandı, Arapça konuşmak yasaklandı. Bunlar yanlış. Bunlar, Almanya’nın bize gösterdiği demokrasi. Demokrasiye karşı (bunlar). Kendimize soruyoruz: ‘Bu demokrasi kimin için? Sadece Almanlar için, Batı ülkelerindeki insanlar için mi, Batı ülkeleri için mi bu demokrasi?’ Bence Almanya’nın daima Filistin’e karşı, yabancılara karşı bir sorunu var ve biz bunu her zaman biliyorduk. Elbette Filistin ile birlikte herkes görmeye başladı.”
Almanya’ya gelen Ukraynalılar için büyük yardımlarda bulunduğunu ve siyasetçilerin kendisini görüşmeye çağırdığını, bunun gazetelerde yer aldığını anlatan Acar, “Ancak tabii Müslüman ülkesi olduğu zaman, hele Filistin olduğu zaman aynı özgürlüğü tanımadılar. Kimseye, ne bana ne de başkalarına.” şeklinde konuştu.
“Demokrasiyi savaş açabilmek için kullanıyorlar”
Her zaman burada baskı altında olduklarını ifade eden Acar, “Yani Batı ülkelerinde özgürlük diye bir şey yok. Batı ülkeleri, sadece bunu bir gösteriş olarak kullanıyor. Afganistan hakkında konuşuyorlar, Irak, Türkiye. ‘Bu ülkelerde demokrasi yok.’ diyorlar. ‘Demokrasiyi bu ülkelere götüreceğiz.’ diye savaş açıyorlar. Kendileri demokrasi içinde yaşamıyor, özgürlük içinde yaşamıyor. Bence demokrasiyi sadece başka ülkelerde savaş açabilmek için kullanıyorlar ve biz bunu şimdi görüyoruz. Uyandık.” görüşünü paylaştı.
Bu baskıların kendisini yıldırmayacağını vurgulayan Acar, “Filistin’e özgürlük gelmeden önce biz bu yoldan ayrılmayacağız. Fark etmez, istedikleri kadar gelsinler, evlerimizi bassınlar, istedikleri kadar hapse atsınlar, istedikleri kadar tutuklasınlar, biz bu yolda devam edeceğiz çünkü Filistin’deki işgal bir katliam, insanlığa karşı.” değerlendirmesinde bulundu.
İnsan hakları ve Filistin için yollarda olduğunu dile getiren Acar, “Ben doğru tarafı savunduğumu, hak yolunda yürüdüğümü bildiğim için korkmuyorum. Benim korkum ancak Allah’tan. Başka korkum yoktur.” diye konuştu.
]]>Mardin Artuklu Üniversitesi’nde düzenlenen “24. Uluslararası Beytülmakdis Akademi Sempozyumu”, “Gazze Şüheda Defteri Proje Tanıtımı” ve “Cesaret Ödülü Takdim Töreni”ne katılan Kurtulmuş, burada yaptığı konuşmada, bu üniversitede daha önce de konuşmalar yaptığını, ancak bugün düzenlenen sempozyumun daha farklı ve anlamlı olduğunu belirtti.
Özellikle 7 Ekim’den bu yana Filistin’de her gün ağır kederler, hüzünler içerisinde izlenilen, zaman zaman çaresizlikler içerisinde insanın kendisinden de utandığı bir sürecin yaşandığını kaydeden Kurtulmuş, insanlık tarihinin modern zamanlarda gördüğü en büyük katliamın, en gayriinsani etnik temizliğin, soykırım boyutlarına varmış olan ve bütün dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen bu katliamların sona erdirilmesi için her türlü çabayı ilk günden itibaren ortaya koymaya gayret ettiklerini söyledi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere TBMM Başkanı olarak kendisinin, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, bütün kurum ve kuruluşların, hem acil ateşkesin sağlanması hem de Gazze’deki mazlum insanlara hayatta kalabilmelerini temin edecek yardımların acilen ulaştırabilmesi için seferber olduklarını vurgulayan Kurtulmuş, “Bu tablo içerisinde şunu da çok rahatlıkla söyleyebilirim ki dünyada hükümetleriyle halkı arasında Gazze konusunda büyük bir ittifak olan, hükümetin ve halkın bir arada hareket ettiği ender ülkelerden birisi, Türkiye’dir. Bundan dolayı milletimizin de Gazze’ye yardım ve Filistin davasına destek konusunda göstermiş olduğu olağanüstü dayanışma ruhu için milletimize şükranlarımızı bir kere daha ifade etmek isterim.” diye konuştu.
Modern zamanların gördüğü bu en büyük katliamın siyasi olarak çok konuşulduğunu ve konuşulmaya devam edeceğini söyleyen Kurtulmuş, dünyanın birçok platformunda bu meseleyle ilgili her türlü görüşün dile getirildiğini ve İsrail’in, bu saldırgan, sorumsuz, katilce davranışları yüzünden sorgulanmaya başlandığını kaydetti.
Güney Afrika’nın müracaatıyla, İsrail’in işlediği insanlık suçlarının Uluslararası Adalet Divanı’na taşınmış olmasının, Filistin davasının geleceği bakımından bir dönüm noktası olduğunu anlatan Kurtulmuş, Netanyahu ve çetesinin mutlaka savaş suçları mahkemesinde de yargılanarak hesap vereceğini vurguladı.
“Siyonist ideoloji, elindeki silahlarla, karşı seslere söz hakkı tanımayan, yıkıcı bir ideolojidir”
Bu sempozyumda meselenin bir başka boyutunun ele alındığına işaret eden Kurtulmuş, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Siyonizm dediğimiz ideoloji, sadece askeri araçlara ya da siyasi mekanizmalara sahip olan bir ideoloji değildir. Siyonizm, bunun çok ötesinde, çok üstünde daha küresel bir anlatıyla ele alınması gereken bir ideolojidir. Bunun içerisinde işin kültürel, teknolojik, bilimsel, sanat hatta spor ve medya tarafı da dahildir. Siyonist ideoloji, sadece elinde dünyanın en yakıcı, en tahrip edici silahlarına sahip olan bir mekanizma değil, aynı zamanda akademi, kültür sanat alanı başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde elindeki silahlarla, karşı seslere söz hakkı tanımayan, yıkıcı bir ideolojidir. Dolayısıyla özellikle akademideki siyonizmin etkilerinin tartışıldığı, böylesine uluslararası bir toplantının dile getirilmiş olmasını fevkalade önemli bulduğumu ifade etmek isterim ve Artuklu Üniversitemizin Rektörü başta olmak üzere bütün emeği geçen hocalarımıza ve öğrencilerimize çok teşekkür ederim.”
“Kudüs’le Mardin ruh ikizidir”
Kurtulmuş, Türkiye’de Filistin davası kapsamında düzenlenen programları anımsatarak, şu görüşleri paylaştı:
“Birileri Filistin, Kudüs, Gazze’yle ilgili konuşurken evet bir fikirle bir yürekle bir hissiyatla konuşabilir ama biz millet olarak bu konularda konuştuğumuz zaman aslında her cümlemizle ecdadın ayak izlerini takip ediyoruz. Kudüs, bizim dört asır boyunca millet olarak var olduğumuz, ezan sesleriyle çan seslerini, ağlama duvarında Yahudilerin mezmurları okuyarak yakarışlarının birbirine karıştığı ve insanların adaletle yönetildiği bir büyük adalet sistemine dört asır boyunca şahit olmuştur. Kudüs’le Mardin ruh ikizidir. Şehirleri, sokakları, ruhu birbirine benzer. Hem çok kültürlülük bakımından benzer hem şehrin fiziki yapısı bakımından benzer. Hem dinlerin bir arada barış içinde yaşamış olmasıyla benzer hem de oradaki ortak kültürel yapıların bugüne kadar yansımasıyla benzer. Her şeyden evvel biz Kudüs’te, Gazze’de ecdadın ayak izlerini takip ediyoruz. Böylesine büyük bir gönül bağımız, tarihsel irtibatımız olan Filistin halkıyla da bugün en yakın kardeşimiz mesabesinde ilgilenmek bizim için hem günün, anın vacibi hem de tarihin yüklediği bir sorumluluktur.”
“İnsaf ve vicdan sahibi akademisyenlerin organize olması çok önemlidir”
Bugünkü sempozyumun özel konusunun “akademi alanındaki baskıların, yıldırmaların, tehditlerin içerisinde neler yapılabileceği” olduğunu aktaran Kurtulmuş, “Her şeyden evvel bu çerçevede yeniden güçlü bir şekilde küresel ölçekte insaf ve vicdan sahibi akademisyenlerin organize olması çok önemlidir.” ifadesini kullandı.
TBMM Başkanı Kurtulmuş, dünyanın birçok yerinde, hükümetleri tarafından engeller konulmasına rağmen 7 Ekim’in hemen arkasından insanların sokaklara çıkarak, gösteriler yaparak siyonizmin bu vahşetini, Netanyahu ve çetesinin katliamlarını lanetleyerek Filistin halkına karşı destek vermeye başladığını, büyük bir siyonist baskıya rağmen dünyanın başkentlerinde halklar nezdinde Filistin sempatisinin giderek arttığını hatırlattı.
Medya, teknoloji ve akademi alanındaki birtakım tek taraflı siyonist baskıları bildiklerini ve buna karşı mücadele edilmesi gerektiğinin farkında olduklarını ifade eden Kurtulmuş, “Ümit ederim ki bu ve benzeri toplantılar vasıtasıyla cesur olanların, cesaretle fikirlerini söyleyenlerin yalnız kalmadığının gösterildiği, akademi alanındaki uluslararası dayanışma da ortaya çok kuvvetli bir şekilde konulabilir.” dedi.
Siyonizmin en büyük güçlerinden birisinin her alanda baskı, tehdit ve korkutmaları ortaya koyması olduğunu kaydeden Kurtulmuş, konuşmasına şöyle devam etti:
“Bir çiftçinin tohum ekmesi gibi sürekli birtakım fikirler ekilerek bunların arkasına gizlenilmiştir. Bunlardan en önemlilerinden birisi de kendilerinin dışında hiç kimsenin bir katliama, bir soykırıma, bir holokosta muhatap olabilmesinin mümkün olmadığı fikrinin dünya üzerinde bir genel kabul olarak kabul ettirilmeye çalışılmasıdır. Hatta öyle olmuştur ki yakın zamanlara kadar holokost kelimesinin, Nazilerin Yahudilere karşı yaptığı soykırım dışında herhangi bir şekilde kullanılması akademide caiz görülmemiştir. Çünkü bu anlamda katliama tabi tutulmak, soykırıma tabi tutulmak bakımından Yahudi soykırımı biricik halde kabul edilmiş ve kabul ettirilmeye çalışılmıştır.”
“Zehirli ideolojinin ortaya koyduğu sonuçları eleştiren bir üslupla yaklaşmak mecburiyetindeyiz”
Akademi alanında bir başka perdelemenin ise siyonizm karşıtlığının Yahudi düşmanlığı halinde lanse edilmesi olduğunu belirten Kurtulmuş, şunları dile getirdi:
“Siyonizmin yayılmacılığından, siyonizmin baskılarından herhangi bir alanda bir şekilde söz edenlerin hemen Yahudi düşmanı haline dönüştürüldüğünün onlarca örneğini biliyoruz. Bunun için özellikle siyonizme karşı mücadele edenlerin mutlaka kullandıkları dile çok dikkat etmesi lazım. Genellemelerden, ötekileştirmelerden kaçınarak Yahudilere ya da başka bir din mensubuna karşı bir söz olarak değil, bu zehirli ideolojinin ortaya koyduğu sonuçları eleştiren bir üslupla yaklaşmak mecburiyetindeyiz. Kullandıkları bu iki perdelemeyle uluslararası alanda, özellikle akademi alanında bilim insanlarını bir çaresizlik sarmalı içerisine sokmuşlardır. Batıdaki bilim dünyasını yakından takip etmeye çalışan birisi olarak söylüyorum. Ne zaman birisi bu çerçevede bir şey söylemeye kalksa hemen Yahudi düşmanlığıyla ya da hemen holokostu itibarsızlaştırma suçlamasıyla, yani kullandıkları iki yaygın perdeyle işin üstünü örtmeye çalışıyorlar.”
(Sürecek)
]]>TYB, İsrail’in Gazze saldırıları ve insanlık dışı zulme dikkat çekmek amacıyla birlik binasında “Gazze Çalıştayı” düzenledi.
Çalıştayın açılışında bir konuşma yapan Arıcan, Gazze’deki saldırıların başlangıcından itibaren ilk tepkiyi birlik olarak verdiklerini ve imza kampanyası başlattıklarını söyledi.
Arıcan, 7 Ekim’den itibaren bilinçli şekilde İsrail’in Gazze halkını yeryüzünden silmek istercesine yaptığı soykırımın tüm dünyanın gözü önünde gerçekleştiğini belirtti.
Arıcan, “Müslümanların mübarek ayı ramazanda dahi bu mazlum ve asil halka bu zulüm devam ediyor. Hiçbir inanca saygısı olmayan, kadın, erkek, çocuk, yaşlı, canlı, cansız, hukuk tanımayan bu zulmün biran önce sona erdirilmesi ve buradaki halka acilen insani yardımların ulaştırılması insanlığın boynunun borcudur.” dedi.
Gelinen noktada işin çok büyük bir boyuta ulaştığını kaydeden Arıcan, şunları söyledi:
“İsrail terör devletini hiçbir güç şu an durduramıyor. Kanun, yasa, uluslararası hukuk, hiçbir insani değer tanımaksızın çocuklar, kadınlar hunharca şehit ediliyor. Oruç tutulan bu mübarek ayda inançlarını, vecibelerini yerine getirmeye çalışan bu insanlara sahur, iftar yapacak en asgari düzeydeki beslenmelerine bile müsaade edilmiyor. İnsanlığın bittiği yerdeyiz. Bunlar olurken, Gazze, Filistin halkı asaletini koruyor, duruşunu koruyor ve varlığını ayakta tutmaya çalışıyor sadece. Aslında yaşanan bir savaş da değil. Karşıda düzenli bir ordu yok. Karşıda bir mukavemet yok. Artık kontrolden, insanlıktan çıkmış bir terör devletinin Gazzelileri silme çabası olarak görüyoruz. Gazze’deki masum halkın sesi olmayı, sözcüsü olmayı şiar edindik.”
Arıcan, yazar, akademisyen, dış politika uzmanı ve ilim adamlarının katılımıyla yüz yüze ve çevrimiçi olarak iki oturum halinde yapılacak çalıştayda siyaset, uluslararası ilişkiler, ekonomi, hukuk, kültür-edebiyat, psikoloji, sosyoloji alanlarında Gazze’nin durumunun masaya yatırılacağını söyledi.
Musa Kazım Arıcan, Türkçe, Arapça, İngilizce ve İbranice olarak hazırlanacak çalıştay sonuç bildirisinin, basın yoluyla kamuoyuna açıklanacağını ayrıca Türkiye ve dünyadaki ilgili-sorumlu kurum-kuruluşlarla paylaşılacağını belirtti.
“Hristiyanlar, Yahudilere her türlü desteğin sağlanmasını dini bir görev olarak kabul ediyor”
Açılış konuşmasının ardından, İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şinasi Gündüz, “Gazze soykırımının teopolitik boyutu” isimli sunumunda, 7 Ekim sonrasında İsrail’in katliamı nasıl meşrulaştırdığını anlattı.
Gündüz, işgalci İsrail yapılanmasında iktidarın, halkın kendisine destek verdiğini ve halkı motive ettiğini belirterek, “Gazze’de katliam yaparken, ‘Biz seçilmiş bir halkız. Tanrı tarafından seçildik. Diğer halklardan farklı bir konumumuz var. Dolayısıyla bu topraklar bize vadedildi’ diye kendilerini ve halkı motive ediyorlar.” diye konuştu.
İsrail’in Filistin ve Gazzelileri, Hz. Musa döneminde Yahudilerin Mısır’dan Kenan bölgesine geçtiklerinde düşman olarak gördükleri Amaleklilerle özdeşleştirdiklerini söyledi.
İsrail’in kutsal kitaplarından referans alarak soykırım yaptığını söyleyen Gündüz, şunları kaydetti:
“Bu soykırımın ilk günlerinde ABD bunun din savaşı olduğunu söyledi. Hristiyanlar da Yahudilerin ‘seçilmiş halk’ olduğunu kabul ediyor. Hristiyan ve Yahudi siyonistlerin mesih düşüncesinde de bir ortak nokta var. Netanyahu ve etrafındaki kişiler, kutsal kitaplarından atıfta bulunarak şu anda yapmakta oldukları mücadelenin, adeta mesih döneminin inşasına yönelik bir mücadele olduğu çağrışımında bulundular. Hristiyan siyonisitler bir Yahudi mesih beklemiyor ama her iki kesim de mesih beklentisi noktasında ittifak yapmış durumdalar. Hristiyanlar, Yahudilere kayıtsız, şartsız her türlü desteğin sağlanmasını dini bir görev olarak kabul ediyor. Soykırım, analiz edilirken teopolitik arka planın kesinlikle ihmal edilmemesi gerekiyor. Çünkü insanları yönlendiren ve zihin yapılarını inşa eden temel argüman dindir.”
Programda, Prof. Dr. Ali Osman Kurt, Prof. Dr. Hasan Yücel Başdemir, Prof. Dr. Kudret Bülbül, Prof. Dr. Mete Gündoğan, Prof. Dr. Ahmet Yıldız, Doç. Dr. Muhammet Enes Kala, Doç. Dr. Halid Üveysi, Doç. Dr. Mustafa Yetim, Doç. Dr. Recep Yorulmaz, Dr. Nuri Salık konuşma yaptı.
]]>Yahudi örgütü Erev Rav, Herzog’un Filistinlilere karşı soykırımı kışkırtmaktan tutuklanması için Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurdu.
Amsterdam’da Ulusal Holokost Müzesi’nin açılışına, Herzog’un yanı sıra Hollanda Kralı Willem-Alexander, Hollanda Başbakanı Mark Rutte ile Almanya ve Avusturya’dan temsilciler katıldı.
Hollanda’daki Yahudi kuruluşlarının, geçen Çarşamba günü müze açılışına İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un da katılacağını açıklaması yoğun tartışmalara neden oldu.
Amsterdam’aki Portekiz Sinagog’undaki tören öncesi, kentin birçok yerinde İsrail ve Herzog karşıtı gösteriler düzenlendi.
Zaman zaman göstericiler ile Hollanda polisi arasında arbede yaşandı.
Eski Hollanda Başbakanı Dries van Agt tarafından kurulan Filistin yanlısı Haklar Forumu adlı örgüt, Kral Willem-Alexander’ın Herzog’u karşılamasını, “İsrail’in sevdiklerini öldürmesini ve topraklarını yok etmesini çaresizce izlemek zorunda kalan Filistinlilerin suratına atılan bir tokat” diye değerlendirdi.
Hollanda’daki 200 caminin bağlı olduğu çatı örgütü K7, Hollanda Kralı’ndan, Müslümanlar’ın kutsal ayı Ramazan’ın ilk günü İsrail Cumhurbaşkanı’nı karşılamama çağrısında bulundu.
Cami dernekleri, Herzog’un ziyaretini “Filistin halkının kaderiyle ilgilenen ve adalete büyük önem veren herkes için büyük bir darbe” olarak değerlendirdi.
Çeşitli Yahudi kuruluşları ile insan hakları örgütü The Rights Forum da Herzog’un Hollanda’ya gelişine karşı çıktı.
Siyonizm karşıtı Yahudi örgüt Erev Rav, Cumartesi günü Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne Herzog için tutuklama emri çıkarılması için başvuruda bulundu.
Bir başka Yahudi örgütü olan Zeytin Ağacı Vakfı öncülüğünde bir bildiri yayınlayan kuruluşlar da, Herzog’u “Filistin halkına karşı soykırım, insanlığa karşı suç ve savaş suçları işlemekle” suçladı. Bildiride, Herzog’un, Holokost tarihini “kendisini ve şu anda işlenen soykırımı meşrulaştırmak için” kullandığı savunuldu.
Bu, kuruluşlar da, Herzog’un Hollanda’da tutuklanmasını talep etti.
Herzog’a karşı ilk gösteri, Uluslararası Af Örgütü tarafından Pazar sabahı Ulusal Holokost Müzesi yakınlarında gerçekleştirildi.
Örgüt, müze civarındaki üç noktada sessiz bir protesto düzenledi.
Af Örgütü’ne göre, müze açılışı, “Filistin halkının aylardır katlandığı inanılmaz acılar göz önüne alındığında” son derece hassas bir olay.
Uluslararası Af Örgütü sözcüsü Nicole Sprokel, Hollanda medyasına, “Ulusal Holokost Müzesi önemli bir müze çünkü İkinci Dünya Savaşı’ndan alınan derslerin öyküsünü anlatıyor. Ama müzenin, uluslararası hakları ihlal eden bir ülkeyi temsil eden biri tarafından açılması oldukça acı” dedi.
Öğle saatlerinde de Amsterdam’daki Waterlooplein’de Filistin bayrakları taşıyan 2000’den fazla kişi toplandı.
Gösteriye katılan Yahudi örgütü Erev Rav’ın kurucusu Yuval Gal, yerel kanal AT5’e, “Tarihten ders almalıyız. ‘Bir daha asla’ dediğimizde, gerçekten bunu kastediyoruz. Ama bu şimdi Gazze’de yaşanıyor” açıklamasını yaptı.
Auschwitz’den sağ kurtulan bir büyükannenin torunu olan Hollandalı Yahudi Ayala Levinger de, Het Parool gazetesine, “Medya tüm Yahudilerin İsrail’i desteklediğini düşünüyor ancak durum hiç de öyle değil” dedi.
Ayala, halen barış içinde bir arada yaşamanın mümkün olduğuna inandığını söyledi.
Sol muhalefet partileri de Herzog’un Hollanda’ya gelmesini tepkiyle karşıladı.
Herzog’a neden bu kadar tepki gösteriliyor?
Hollandalı kamu yayıncısı NOS’a göre, İsrail Devlet Başkanı Herzog’a yönelik tepkilerin bu kadar fazla olmasının nedeni, Gazze konusundaki tartışmalı açıklamaları.
Herzog’un, Gazze’deki sivillerle Hamas militanları arasında hiçbir ayrım yapmadığını söylemesi, uluslararası kamuoyu tarafından eleştiriyle karşılanmıştı.
NOS’a göre Herzog, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e düzenlediği saldırılardan bütün Filistin halkını sorumlu tuttu. Bu açıklama, Güney Afrika’nın Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) İsrail’e karşı açtığı soykırım davası dilekçesinde de yer aldı.
Aralık ayında İsrail birliklerini ziyaret eden Herzog’un, Gazze’ye atılan bir bombanın üzerine, “Sana güveniyorum” yazması da tepkilerin bir diğer nedeni.
Yahudi kuruluşları tepkileri nasıl karşıladı?
Ulusal Holokost Müzesi’nin yapımında yer alan Yahudi örgütleri ise protestolar nedeniyle hayal kırıklığına uğradıklarını söylüyor.
Müzenin bağlı olduğu Yahudi Kültür Merkezi Müdürü Emile Schrijver, Hollanda medyasına yaptığı açıklamada, eleştirileri anladıklarını belirterek, “Ama aynı zamanda bu müzenin ilgili olduğu insanları da dışlamak istemiyorum. Bu müze Hollandalı Yahudilerin öldürülmesiyle ilgili” diye konuştu.
Schrijver’a göre, Herzog, Cumhurbaşkanı sıfatıyla artık Hollanda’da bir gelecek göremedikleri için savaştan sonra İsrail’e gitmeye karar veren binlerce Hollandalı Yahudiyi simgeliyor.
Amsterdam’da öğle saatlerinde başlayan açılış töreni nedeniyle Holokost Müzesi ve çevresinde geniş güvenlik önlemleri alındı.
Bazı toplu taşıma durakları kapatıldı. Protesto afişleri asan bazı kişiler polis tarafından gözaltına alındı.
Herzog: Müze Yahudi düşmanlığından kaynaklanan dehşeti anlatıyor
Hollanda Kralı Willem-Alexander, protestolar eşliğinde geldiği törende, “Müze, kurbanlara bir yüz ve ses veriyor. Antisemitizmin nasıl yıkıcı sonuçlara yol açabileceğini gösteriyor” dedi.
Hollanda Kralı, “Antisemitizmin her şeyi yok eden bir kasırgaya dönüşmesini önlemenin” herkesin sorumluluğu olduğunu söyledi.
İsrail Cumhurbaşkanı Herzog da, nefret ve Yahudi düşmanlığının dünya çapında yükseldiğini savunarak, Holokost Müzesinin “Yahudi karşıtlığından kaynaklanan dehşeti” hatırlatan bir yer olduğunu dile getirdi.
Herzog, 7 Ekim’den bu yana Hamas tarafından rehin tutulan İsraillilerin serbest bırakılması çağrısında da bulundu.
Hollanda ve Almanya hükümetlerinin de katkıda bulunduğu müzenin kurulması için 32 milyon euro bağış toplandı.
Müze Amsterdam’ın Yahudi mahallesi olan Plantage Middenlaan’da, 2. Dünya Savaşı sırasında çok sayıda Yahudi’nin Nazi toplama kamplarına gönderildiği eski bir okulda açıldı.
Müzede 2 bin 500 parça eşyanın yanı sıra fotoğraflar, filmler, ses kayıtları, belgeler yer alıyor.
Naziler tarafından gerçekleştirilen soykırımda 102 bin Hollandalı Yahudi hayatını kaybetti.
]]>Wagner, ülkede tanınmış bir kişi olarak Filistin halkının sesini duyurmak için çeşitli mecralarda yaptığı konuşma ve açıklamalar nedeniyle karşılaştığı sorunları AA muhabirine anlattı.
Avusturya’da ilkokul öğrencilerine yönelik başörtüsü yasağının getirilmek istendiği süreçte başörtüsü takarak dönemin hükümetine tepki gösteren Wagner, Gazze’de yaşananların büyük bir insani felaket olduğunu belirterek, halihazırda soykırıma ilişkin bir suç duyurusunun bulunduğunu, temkinli olmakla beraber mevcut veriler ışığında bunun gerçekleşmiş olabileceğini ifade etti.
“İsrail’i eleştirmek, hiçbir şekilde antisemitizm değildir”
İsrail’in kendisini eleştiren herkesi “antisemitizmle” damgalamasının kabul edilemez olduğunu kaydeden Wagner, “İsrail’i eleştirmek, hiçbir şekilde antisemitizmle bağdaştırılamaz. Şunu da belirtmek gerekir, çok sayıda Yahudi, Avusturya’da gösterilere katıldı. Museviler, Filistinlilerle beraber yürüyerek, ‘bizim adımıza değil’ sloganları atıyorlar. Yahudilik ve Siyonizm birbirinden çok farklı, kıyaslanamaz.” dedi.
Wagner, ırkçı ve sömürgeci bir yaklaşım olan Siyonizm’in, bütün Yahudilerin aynı görüşü paylaştığı söylemini yaymaya çalıştığını, ancak bunun gerçeği yansıtmadığını anlattı.
Ülke kamuoyunun yakından tanıdığı bir kişi olarak Filistin halkının sesini duyurmak için çeşitli platformlarda yaptığı konuşmalar nedeniyle linç edildiğini ifade eden Wagner, “Bir yandan aleni bir şekilde saldırıya maruz kaldım. Ciddi bir şekilde teröristlerin görüşünde olduğum iftirasında bulunuldu. Bunu yapanlar tanınan Siyonistlerdi, X platformu üzerinden yaptılar. Ama üzülerek söylemem gerekirse, kendi çevremde de oldu. Lise arkadaşım benimle arasına mesafe koydu. Daha önce yanında çalıştığım işverenim, bir avukat hemen benimle arkadaşlık ilişkisini sonlandırdı.” diye konuştu.
Wagner, bu süreçte ana akım basın ve yayıncıların kendisiyle çalışmak istemediğini belirtti.
İsrail’in propagandaları Avusturya’da kabul görüyor
Wagner, İsrail’in “Hamas’ın sivilleri kalkan olarak kullandığı” söyleminin Avusturya’da bir şekilde kabul görmesini anlamlandıramadığını dile getirerek, “Örneğin, yakın zamanda bir cenaze töreni esnasında çadır bombalandı, büyük ihtimalle bilinçli olarak yapıldı, orada hiçbir şekilde Hamas bulunmuyordu. Bu ‘sivillerin kalkan olarak kullanılma hikayesi’ benim için hiçbir şekilde inandırıcı değil. Burada aralıksız sivillere yönelik bir bombardıman söz konusu, İsrail’in kendisi de daha evvel tam hedefin tutturulamadığını, tabiri caizse kitlelere isabet ettiğini açıklamıştı.” şeklinde konuştu.
İsrail tarafının kullandığı dilin yok etmeye yönelik olduğunu, tarihte benzerine az rastlanır bir kıyımın Gazze’de yaşandığını kaydeden Wagner, “Benim için bu anlaşılabilir bir durum değil. Bu görüntüleri gördükten sonra bir şekilde bunu kendini savunma ile haklı göstermeye çalışmak, bu akıl almaz bir durum.” ifadesini kullandı.
“Ukrayna’ya başka Filistin’e bambaşka”
Wagner, Avusturya başta olmak üzere Batılı ülkelerin Ukrayna’ya yaklaşımıyla Filistin’e yönelik tutumu arasındaki farka dikkati çekerek, Ukrayna’ya yönelik art arda dayanışma açıklamaları yapıldığını, ancak halihazırda Viyana Belediye Sarayı’nda Ukrayna bayrağının yanı sıra İsrail bayrağının dalgalandığını söyledi.
“Filistin halkı, Yahudi soykırımıyla uzaktan yakından alakası olmayan bir halk, yakınından geçmemiş. Aksine o dönemde Avrupa’dan gelen Yahudileri kurtarmış, onları kabul etmiş. Şimdi Avrupalılar kolayca sırtlarındaki ağır yükün bedelini bir başka halkın ödemesini istiyorlar. Bundan farklı bir durum söz konusu değil.” değerlendirmesinde bulunan Wagner, Yahudi soykırımının bir başka kitlesel katliam, soykırım için kötüye kullanılmasının kabul edilemez olduğunu dile getirdi.
Wagner, Nazilerin uyguladığı Yahudi soykırımı sonrasında Batı’da kullanılan “bir daha asla” sloganının herkes için geçerli olması gerektiğini söyledi.
“Avrupa’da iktidarın görüşü halkı yansıtmıyor”
Gazze’deki duruma ilişkin Avrupa’da iktidarlarla halk arasında ciddi görüş farklılığının olduğuna işaret eden Wagner, “Ben avukatım ve birçok kişiyle görüşüyorum. ve Çoğu insan benim gibi düşünüyor. Kesinlikle (iktidarın) paylaştığı görüşle, halkın görüşü aynı değil. Çünkü insanlar gerçekten korkuyorlar. Çoğunlukla düşüncelerini dile getirmeye cesaret edemiyorlar. Çünkü baskılardan korkuyorlar.” ifadelerini kullandı.
Wagner, ülkedeki bu hususa yönelik baskılardan ötürü göçmen kökenli, henüz vatandaşlığı bulunmayan kişilerin oturum izinlerini kaybetme korkusuyla düşüncelerini dile getiremediğini, yapılan gösterilere katılamadığını kaydetti.
Wagner, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulunda Gazze’ye acil insani ateşkes karar tasarısına yönelik her iki oylamada da “hayır” oyu veren iktidarın yaklaşımını “utanç verici” olarak nitelendirdiğini, hükümetin bu kararı alırken konunun parlamentoda görüşülmediğini aktardı.
İktidarın bu tek taraflı tutumuna rağmen eski Cumhurbaşkanı Heinz Fischer örneğinde olduğu gibi artık kamuoyunun tanıdığı isimler tarafından İsrail’in kendisini savunma hakkının bir sınırı olması gerektiğine yönelik eleştirilerin yapılmaya başladığını kaydeden Wagner, Gazze’de yaşananların savunmayla alakasının olmadığını, gözü, kulağı olan herkesin ne yaşandığını gayet iyi görebildiğini söyledi.
“Öldürülen gazeteciler gerçekleri aktarıyordu”
Wagner, İsrail’in saldırıları sonucunda hayatını kaybeden gazetecilere de değinerek, şöyle konuştu:
“Bu gazetecilerin paylaştığı görüntüler, hakikaten saldırgan taraf İsrail için çok tehlikeli. Çünkü gerçekleri gösteriyorlar. Çünkü bu görüntüler efsaneleştirilen kendini savunma yaklaşımını ve her yerde Hamas’ın saklandığı algısını çürütüyor. Onlar doğal olarak görünen şahitler, bu şahitler, bu gazeteciler, bu idealist genç insanlar büyük bir tehlike içerisindeler. 100 gazetecinin ölmesi, bu alışılmışın çok üstünde bir sayı.”
Güney Afrika’nın İsrail’e yönelik soykırım şüphesiyle dava açtığını anımsatan Wagner, bu ülkede çok üst düzey hukukçunun bulunduğunu ve suçlamaya ilişkin çok sayıda kanıtın mahkemeye sunulduğunu anlattı.
Wagner, bu davanın her şeyden evvel sembolik bir hukuki süreç olduğunu belirterek, “Eğer bağımsız mahkeme burada soykırım yapıldığını söylerse, o zaman tabi ki (bu karar) siyasi bir rol oynar. O zaman İsrail’in (Gazze’ye yönelik) eylemleri (Batı’da) koşulsuz bir şekilde olumlu değerlendirilemez. Bu nedenle, Uluslararası Adalet Divanı’nın soykırım yapıldığına ilişkin karar alması çok önemli.” şeklinde konuştu.
]]>