TORAKS Derneği heyeti, Adıyaman ve Malatya’da göğüs hastalıkları uzmanlarıyla görüştü. Ziyaretin ardından yayımlanan raporda, deprem sonrası dönemde bölgede görülen başlıca akciğer sağlığı sorunlarının astım ve KOAH alevlenmeleri ile pnömonilerde yaşanan artış ve toza maruziyet sonrası geçmeyen öksürük olduğu belirtilerek, “Yıkım sırasında ortaya çıkan tozun yaratmış olduğu hava kirliliğinin, uzun vadede akciğer sağlığı açısından birçok soruna ve hastalığa neden olabileceği endişesi hakimdir” denildi.
Türk Toraks Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Bahriye Oya İtil, Türk Toraks Derneği Okul Başkanı ve Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Metin Akgün ve Örgütlenme-Üye İletişim Sorumlusu Uzman Dr. Fatih Tekin’den oluşan heyet, 6 Şubat depremlerinden etkilenen Adıyaman ve Malatya’daki sağlık kuruluşlarında incelemede bulundu. Deprem sonrası dönemde sağlık sisteminde devam eden aksaklıkları ve göğüs hastalıkları uzmanlarının yaşadığı sorunları tespit etmek amacıyla Adıyaman ve Malatya’da hastanelerde göğüs hastalıkları uzmanlarıyla görüşmeler yapan Türk Toraks Derneği heyeti, ziyaretle ilgili bir değerlendirme raporu yayınladı.
Raporda, hekimlerin çalışma, barınma ve yaşam koşullarında halen normalleşmenin tam olarak gerçekleşmediğine yer verildi. Deprem sonrası yapılan mecburi hizmet kuraları ile bölgeye birçok yeni uzman ataması gerçekleştirildiğinin bildirildiği raporda, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının tüm olumsuzluklara rağmen mesleklerini büyük bir fedakarlık içerisinde icra ettikleri dile getirildi.
Hastanelerin durumlarıyla da ilgili değerlendirmenin yer aldığı raporda, ” Adıyaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, depremde ayakta kalan ve bu süreçte hasta yükünün çoğunu karşılayan bir konumda olmuştur. Hastanede 1 alerji uzmanı, 3 göğüs cerrahı ve 7 göğüs hastalıkları uzmanı görev yapmaktadır. Deprem sırasında bölgede ayakta kalan ve kesintisiz hizmet veren bir diğer hastane ise İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi’dir. Bu merkez, birçok hekim ve sağlık çalışanı için güvenli bir barınma yeri temin edilene kadar sağlık çalışanlarına ev sahipliği yapmıştır. Hastanede Alerji Anabilim Dalında 1, Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalında 5 olmak üzere 6 öğretim üyesi ile 7 göğüs hastalıkları asistanı görev yapmaktadır. İlde bulunan ve deprem sonrası dönemde faal olan diğer bir hastane olan Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi binası depremden çok az etkilenmiştir. Hastanede 7 göğüs hastalıkları uzmanı görev yapmaktadır. İki ilde bulunan hastanelerin depremden etkilenmemesi, sağlık sisteminin ayakta kalmasını ve sağlık hizmetlerinin devam etmesine olanak sağlamıştır” denildi.
AKCİĞER SAĞLIĞINA DİKKAT
Dernek heyeti, raporunun son bölümünde bölgede yaşanan sağlık sorunlarına da dikkat çekti. Deprem sonrası dönemde bölgede görülen başlıca akciğer sağlığı sorunlarının astım ve KOAH alevlenmeleri ile pnömonilerde yaşanan artış ve toza maruziyet sonrası geçmeyen öksürük olduğu belirtilen raporda, “Hava kirliliğindeki artış ile moloz yığınlarının kaldırılması ve hasarlı binaların yıkımı sonrası ortaya çıkan tozdan dolayı astım ve KOAH alevlenmeleri ile pnömonilerde yaşanan artış ve toza maruziyet sonrası geçmeyen öksürük olarak sıralanabilir. Şehirde yaşam normale dönmeye başlamış olmasına rağmen, halen yıkımı süren ve yıkım bekleyen binaların ve bir yandan da yapımı devam eden yeni konutların olduğu görülmüştür. Yeni olmasına rağmen ağır hasar gören binalarla hasar görmemiş binaları yan yana görmek mümkündür. Yıkım sırasında ortaya çıkan tozun yaratmış olduğu hava kirliliğinin, uzun vadede akciğer sağlığı açısından birçok soruna ve hastalığa neden olabileceği endişesi hakimdir” ifadelerine yer verildi.
UZUN VADEDE SAĞLIK SORUNLARI ORTAYA ÇIKABİLİR
Türk Toraks Derneği Okul Başkanı ve Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Metin Akgün, ziyaret sırasında deprem bölgesinde çalışanların durumun değerlendirdiklerini söyledi. Çalışanların büyük bir özveriyle görev yaptıklarını ifade eden Akgün, hala konteynerde yaşayanlar olduğunu kaydetti. Kaldırılmayan enkazların, hasarlı binaların bölgede sağlık için önemli sıkıntılar olduğunu belirten Akgün, “Deprem enkazlarının sağlık sorunlarına yol açtığı birçok kez dile getirildi ama hatırlatmakta fayda var. Toz toprak ve içerisindeki maddeler akciğer rahatsızlığı olanların şikayetlerinin artmasına sebep olabiliyor. Özellikle uzun vadede binalar içindeki asbest, silika nedeniyle uzun vadede birtakım sağlık sorunları ortaya çıkabilir. Özellikle enkaz kaldırmada çalışan işçiler başta olmak üzere çevrede bulunan bu toza maruziyetinin azaltılması gerekiyor” diye konuştu.
]]>BM uzmanları, bugün yaptıkları açıklamada, tüm devletlerin Filistin devletini tanımaları ve Gazze’de derhal ateşkes sağlanması için ellerindeki tüm siyasi ve diplomatik imkanları kullanmaları gerektiğini belirtti.
Aralarında insan hakları ve uluslararası dayanışma bağımsız uzmanının da olduğu BM bağımsız uzman ve özel raportörleri, 146 ülkenin Filistin devletini tanıdığını hatırlatarak, tüm devletlerin Filistin’i tanıması gerektiğini söyledi ve ekledi:
“Bu tanıma Filistin halkının haklarının, özgürlük ve bağımsızlık yolunda verdiği mücadelenin ve çektiği acıların önemli bir kabulüdür. Bu, Gazze’de derhal ateşkes ilan edilmesi ve Refah’a daha fazla askeri saldırı yapılmaması ile başlayarak Filistin’de ve tüm Ortadoğu’da kalıcı barışın ön koşuludur.”
Uzmanlar, Filistin’in var olma, kaderini belirleme ve emniyet ve güvenlik içinde bir halk olarak özgürce gelişme dahil olmak üzere tam bir kendi kaderini tayin hakkına sahip olması gerektiğini vurguladı.
Norveç, İrlanda ve İspanya’nın işgal altındaki Filistin topraklarını bir devlet olarak tanımasını memnuniyetle karşıladığını belirten uzmanlar, şöyle devam etti:
“30 yıldan uzun bir süre önce imzalanan Oslo Anlaşmalarından bu yana kalıcı barış ve işgalin sona ermesi zor olsa da, siyasi bir çözümden vazgeçilmiş sayılmamalıdır. İki devletli bir çözüm, hem Filistin hem de İsrail için barış ve güvenliğe giden ve nesiller boyu süren şiddet ve hınç döngülerinden çıkış yolu olarak uluslararası alanda kabul gören tek yol olmaya devam etmektedir.”
Uzmanlardan ” Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni tehdit etmeyin” çağrısı
BM uzmanları, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Savcısının İsrail Başbakanı, Savunma Bakanı ve üst düzey Hamas liderleri hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suç işledikleri şüphesiyle tutuklama emri çıkarma girişiminin, hesap verebilirlik ve işgal altındaki Filistin topraklarında cezasızlığın sona ermesi için bir umut olduğunu ifade etti. Açıklamada şöyle dendi:
“Uluslararası Adalet Divanı’nın geçici tedbirlere ilişkin son kararında İsrail’in Refah’taki askeri operasyonlarını durdurmasını, hayat kurtaran insani yardımların Gazze şeridine girebilmesi için Refah sınır kapısını derhal yeniden açmasını ve BM insan hakları mekanizmalarına engelsiz erişim izni vermesini emretmesi, Filistin’de tam adaletin sağlanması ve Gazze’de daha fazla kan dökülmesinin önlenmesi bakımından Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin çalışmalarını tamamlamaktadır.”
Devletleri Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı’na yönelik tehdit ve saldırılardan kaçınmaya çağıran uzmanlar, “Bu mahkemeler, çatışmanın tüm mağdurları için küresel adalet ve bireysel hesap verebilirlik vaadini yerine getirmek için yabancı müdahale ve tehditler olmadan çalışmalıdır” dedi.
Geçen hafta, İsrail’in dış istihbarat teşkilatı MOSSAD’ın eski başkanı Yossi Cohen’in gizli görüşmelerde, Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı Fatou Bensouda’yı tehdit ederek, savaş suçları soruşturmasından vazgeçmesi için baskı yaptığı ortaya çıkmıştı.
Bağımsız uzmanlar nasıl çalışıyor?
Özel Raportörler, Bağımsız Uzmanlar ve Çalışma Grupları, İnsan Hakları Konseyi’nin özel prosedürleri olarak bilinen yapının bir parçası. BM İnsan Hakları sistemindeki en büyük bağımsız uzmanlar organı olan Özel Prosedürler, Konsey’in belirli ülke durumlarını ya da dünyanın her yerindeki tematik konuları ele alan bağımsız bilgi toplama ve izleme mekanizmalarının genel adı. Özel Prosedür uzmanları gönüllülük esasına göre çalışıyor, BM personeli değiller ve çalışmaları karşılığında maaş almıyorlar. Herhangi bir hükümet ya da kuruluştan bağımsız bir şekilde bireysel sıfatlarıyla görev yapıyorlar.
]]>
EĞİTİM-Bir-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın, “Uzman ve başöğretmenlik için önce hizmet süresi 5- 10 yıl olmalı. Geçen dönem 10-20 yıl şeklinde düzenlenmişti. Biz buna itirazımızı ortaya koymuştuk. Daha sonra eski Milli Eğitim Bakanımız Mahmut Özer seçim zamanı bu 5-10 yıl olacak şekilde yeniden düzenlenecek demişti. Şimdi bunun tam da düzenleme zamanı. Kendisi Milli Eğitim Komisyonu Başkanı; bakanlık orada, hükümet burada. Dolayısıyla konu bir daha eksik bırakılmamalı. ve 5- 10 yıl şeklinde düzenlenmeli ve sınav şartı olmamalı” dedi.
Eğitim-Bir-Sen üyeleri, Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) tasarısında; şube müdürü, uzman, araştırmacı, müfettiş, milli eğitim müdürü ve yardımcıları kadrolarında bulunan eğitim çalışanlarına, uzman/başöğretmenlik unvanı hakkı tanınmamasını nedeniyle basın açıklaması yaptı. TBMM Çankaya girişinde bulunan Meclis Parkı’nda toplanan sendika üyesi öğretmenler ‘Susma haykır adalet haktır’, ‘Kariyer hakkımız engellenemez’, ‘Unvanımız farklı adımız aynı’ ‘Meclise çağrımız kariyer hakkımız’ sloganları attı. Grup adına açıklama yapan Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın, TBMM’ye seslenerek meslek kanununun daha kapsayıcı olmasını talep etti. Yalçın, “Öğretmenlik meslek kanunu TBMM’ye sevk edilmek üzere son rötuşları yapıldığı bir gündemde meslek kanunu kapsayıcı olmalı haklarımız yarım kalmamalı diyerek bir araya geldik. Meslek kanunu istiyoruz ki bu kez beklentiyi karşılasın. Bir kez daha yarım kalmasın. Öncelikle kanun, eğitimcileri bir bütün olarak görsün ve ayrıştırmasın. Öğretmeni, idari görevliyi, öğretmen kökenli idari görevliyi dolayısıyla özel sektördeki öğretmeni bir bütün olarak görsün, ayrıştırmasın. Kanun tasarısında şube müdürü uzman, araştırmacı, müfettiş, milli eğitim müdürü yardımcısı, uzman öğretmenlik ve başöğretmenlik kapsamının dışında değerlendiriliyor aslında. Bunların hepsi öğretmendir. Kamu personel sistemi içerisinde kamu politikasının belirlenmesi, yürütülmesi, düzenlenmesi konusu şefinden şube müdürlüğüne daire başkanına genel müdürlüğüne doğru yürüyen bir hiyerarşik yönetim mekanizmasıyla kurgulanmıştır. Dolayısıyla yönetim hizmetleri kadro grubunun söz sahibi olacağı şekilde tasarlanmıştır. Nitekim kariyer uzmanlığında, şube müdürü ve daha üst kadrolarda öğretmen kökenli bulunan bir yönetici görevde yükselme vesilesiyle oralara gelmekte bazen de görevine geri dönebilmektedir. Bir geçişkenlik söz konusudur. Onun için yönetim hizmetleri kadro grubuna görev, yetki ve sorumluluklarının genişliğiyle uyumlu olmayacak şekilde sınırlı özlük haklarının verildiği görülüyor. Hiyerarşik olarak kendilerine bağlı yönetim; karar almaya, uygulamaya koyma, hesap verme sorumluluğu bulunmayan diğer kamu görevlilerinden çok daha farklı bir seviyede özlük hakkının verildiği herkesin malumudur” ifadelerini kullandı.
‘ÖZEL SEKTÖRDEKİ ÖĞRETMENLER BU KAPSAMIN DIŞINDA TUTULAMAZ’
Öğretmenlik meslek kanununda da kanun kapsamı yönüyle düğmenin baştan doğru iliklenmediğini belirten Yalçın, “Uzman ve başöğretmenlik unvanları eğitim öğretiminin içerisinde bir fiil bulunan ve çoğunlukla öğretmenlik unvanını kazanılmış hak olarak uhdesinde bulunduran şube müdürü ve benzeri görevlerdeki yöneticiler için kapsam dışı bırakılan bir tasarım söz konusu. Bunları asla kabul edemeyiz. Bu arkadaşlarımız özünde öğretmendir, meslek kanunu bunları kapsamalı ve bunların özlüğüne de dokunmalıdır. Özel sektördeki öğretmenler bu kapsamın dışında tutulamaz. Meslek meslektir. Avukatlık mesleği özel sektörde, kamuda nerede olursa olsun avukatlık mesleği olarak bilinir. Kanunları bu çerçevede düzenlenir. Onun için o zaman yapılan yanlış bugün tekrar edilmemeli. Burası bir fırsat olarak görülmeli. ve bu eksiklikler ortadan kaldırılmalı ve arkadaşlarımızın hakkı teslim edilmelidir diyoruz. Bakanlık, yetkili sendika olarak bizimle, eğitimi paydaşı diğer kuruluşlarla yaptığı görüşmede içeriğin tam önce olduk. Bütün detaylara vakıf olduk. Görüyoruz ki taslak kesiminde bu ayrıştırıcılık duruyor. Bu ortadan kaldırılmalı meclise gelinen süreçte bu bütüncül bir mesele olarak görülmeli ve eğitimciler kendi arasında bölünme ayrılmamalı, ayrıştırılmamalı bir bütün olarak kabul edilmelidir. Bugün burada bir araya gelişimizin nedeni eğitimcilerin bir bütün olarak görülmesi, ihtiyacını bir kez daha ortaya koymak, yapılacak yanlışa önleyici tedbir olarak sesimizi yükseltmek, çığlığımızı duyurmak için bir araya geldik. Bir defa öğretmenlik meslek kanunu tasarruf tedbirlerine, ekonomik sıklaştırmaya kurban edilmemeli. Bu konu uzun uzadıya bir iş gibi düşünülmeli. Bir asırlık barut gibi yarım yamalak işler yapılmamalı. Onun için kesinlikle bu ekonomik krize kurban edilmemesi gereken bir konudur. Mesai ücretleri bunun içerisinde, bu düzenlemenin içerisinde olmalı ve çok sembolik kalan seslerine artırım olmalıdır. Uzman ve başöğretmenlik için önce hizmet süresi 5-10 yıl olmalı. Geçen dönem 10-20 yıl şeklinde düzenlenmişti. Biz buna itirazımızı ortaya koymuştuk. Daha sonra eski Milli Eğitim Bakanımız Mahmut Özer seçim zamanı bu 5-10 yıl olacak şekilde yeniden düzenlenecek demişti. Şimdi bunun tam da düzenleme zamanı. Kendisi milli eğitim komisyonu başkanı; bakanlık orada, hükümet burada. Dolayısıyla konu bir daha eksik bırakılmamalı. ve 5-10 yıl şeklinde düzenlenmeli ve sınav şartı olmamalı. Özel sektörde çalışan öğretmen arkadaşlarımız var. Onlar bizim meslektaşlarımız. Emek sömürüsüne sonuna kadar hayır. Onların ne ücret aldığı belli değil, taban ücretleri yok. Dolayısıyla bu meslek kanunu, mesleği bir bütün olarak görmelidir. Üniversitelerdeki akademik personeline özel üniversiteleri olan düzenleme neden öğretmenlerle ilgili özel okullar kısmında yok. Sözleşmeli öğretmenler kadrolu öğretmenlerim, özlük haklarından faydalansın diye yıllardır konuşuyor, yıllardır açıklama yapıyoruz. Yine sözleşmeli öğretmenlik uygulaması kanunu kaldırılsın. Mülakat uygulamasından vazgeçmek gerekir. Bunun için şimdi gelecek tasarı tartışılırken bu şekliyle geldi, bu şekliyle geçecek değil. Tartışmaya kulak kabartmak, fırsat vermek ve yanlışları ortadan kaldırıp işte bu kez oldu dedirtmek lazım” dedi.
‘ÜCRET ARTIŞLARI EMEKLİYE YANSITILMADI’
Toplu sözleşme ve kamuda servislerin kaldırılması kararıyla ilgili de konuşan Yalçın, “Servis konusunda toplu sözleşme hükmü varken, bir genelge yayımlandığı servislerin kaldırılacağı söyleniyor. Böyle bir şey olamaz. Toplu sözleşme iki yıllık geçerlidir. Dolayısıyla 2025 yılına kadar geçerli olacak toplu sözleşme ortadayken siz nasıl böyle bir karar alıyorsunuz. Özel hukuk sözleşmesini nasıl devre dışı bırakıyorsunuz. Ücret artışları emekliye yansıtılmadı. Seyyanen zam emekli kamu görevlisinden emekliye verilmediği için bu anlamda emeklilerin stresi, derdi çok ve bu konu hükümetinde siyasi partilerin de ana gündemi şeklinde devam ediyor. Bunu bir an önce düzeltilmesi ve insanca bir yaşama ve ücrete kavuşmaları için mücadelemiz sürerken şimdi öğretmenlik meslek kanununda işler yapılarak yeni sorunlar eklenmesin; hararet yüksek, hararet daha da yükseltilmesin. Bugün burada toplanmamızın nedeni bir önleyici tedbir olarak meclis aşamasına karınca yapılan tartışmalara karınca kararınca katkı sunmaya ve doğru bildiklerimizi söylemeye çalıştık. Bazılarının dikkate alındığını bazılarının dikkate alınmadığını görüyoruz” diye konuştu.
]]>Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda önemli bir rolü olan Bandırma Vapuru, 1878’de İskoçya’da inşa edildi. Zamanla birkaç kez el değiştiren vapur, 1894’de “Panderma” adıyla Osmanlı Devleti’nin kontrolündeki denizlerinde yük ve yolcu taşımaya başladı.
Osmanlı Seyrüsefain İdaresince 28 Ekim 1910’da adı “Bandırma” olarak değiştirildi ve posta vapuru haline getirilerek hizmete alındı.
Vapur, Mondros Mütarekesinden sonra bölgedeki asayişin sağlaması için 30 Nisan 1919’da 9. Ordu Müfettişi olarak görevlendirilen Mustafa Kemal ve silah arkadaşları için de adeta kurtuluşun anahtarı oldu.
Mevcut ve onarıma muhtaç olan gemiler Almanya’ya bakım amacıyla gönderilmişti. Bu nedenle Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarını Samsun’a götürmek için eldeki olanaklara uyularak Bandırma Vapuru ayrıldı.
O dönemde 41 yaşında olan ve sadece Marmara Denizi’nde çalışabilen Bandırma Vapuru’nun, Karadeniz’in hırçın dalgalarına dayanma gücü oldukça azdı. Ancak bu Mustafa Kemal Paşa için engel değildi.
Zorlu şartlara rağmen Paşa, yanına bir ulusun kaderini değiştirecek 22 kurmay subay ve 25 erbaşı alarak 16 Mayıs 1919’da Samsun’a hareket etti.
Paşa ve silah arkadaşları, 3 günlük yolculuğun ardından puslu bir pazartesi günü Samsun sahiline demir attı ve kurtuluş yolundaki ilk adımı başlattı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda bu denli büyük rol oynayan gemi ise 1924’de hizmet dışı bırakıldı.
“5 yıl sonra ıskartaya çıkarıldı”
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nasrullah Uzman, AA muhabirine, Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının Samsun yolculuğunu anlattı.
1908-1938’e kadar geçen süreçte ülkede “Bandırma” isimli 4 vapur olduğunu belirten Uzman, bunlardan birinin de Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının Samsun yolunda kullandığı vapur olduğunu söyledi.
Uzman, “Vapur, 1919 yılında 41 yıllık iken Mustafa Kemal Paşa ise Samsun’a çıktığında 38 yaşındaydı, vapurdan daha gençti. Muadilleriyle ölçüldüğünde iyi koşullara sahip olmayan ve eksiklikleri bulunan vapur, o kadar eskiydi ki Samsun yolculuğundan 5 yıl sonra ıskartaya çıkarıldı.” dedi.
Vapur, Samsun’a yol almadan önce, Paşa’ya vapurun batırılacağı yönünde birkaç kaynaktan istihbarat geldiğini aktaran Uzman, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Vapurda, Mustafa Kemal Paşa’yla beraberinde 22 kurmay subay, 25 erbaş vardı. Vapurdaki 79 yolcu, 6 at ve 1 arabanın envanteri çıkarılarak İngiltere’ye bildirildi. Karadeniz İngiliz işgalinde olduğu için İstanbul’dan hareket edecek olan gemiler vize almak zorundaydı. Harbiye Nezareti, Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekilerin yola çıkabilmeleri için 14 Mayıs’ta İngiliz İşgal Kumandanlığından vize aldı. Tarihi yolculuk İngiltere’den vize alındıktan iki gün sonra başladı. Mustafa Kemal Paşa kesinlikle bu yolculuktan taviz vermedi. Sahil şeridini kullanarak Samsun’a ulaştılar. 16 Mayıs öğlen sonra başlayan yolculuk 19 Mayıs sabahı Samsun’da son buldu.”
“Vapurdakiler oldukça önemli isimlerdi”
Mustafa Kemal Paşa’nın, Bandırma Vapuru’ndaki yol arkadaşlarına da değinen Uzman, “Vapurdakiler oldukça önemli isimlerdi. Paşayla birlikte milli mücadeleyi cephede ve Meclis’te yönettiler. Cumhuriyetin ilanından sonra ise devlet kadrolarında önemli pozisyonlarında yer aldılar.” dedi.
Cumhuriyetin ilanından sonra Sağlık Bakanı olarak görev alan, Atatürk’ün vefatının ardından da başbakanlık yapan Refik Saydam’ın da vapurda bulunduğunu aktaran Uzman, “Vapurda bulunanlardan biri de Hüsrev Gerede idi. Hem milletvekilliği hem de diplomat olarak görev yaptı. Kazım Dirik, Refet Bele gibi birçok isim Mustafa Kemal Paşa’yla Samsun’a çıkan ekibin içindeydi.” diye konuştu.
]]>Mürvet Uzman, hayatını 29 yaşındaki otizm spektrum bozukluğu olan oğlu Fatih’e adadı. Çocuğunun mutluluğu için eşiyle birlikte büyük çaba sarf eden Uzman, çocuğuyla birlikte yaşamaktan çok mutluluk duyduğunu anlattı. Oğluyla hayatı beraber tanımaya çalıştıklarını söyleyen Uzman, “Evli bir ablası, kızım var. Yeni torun sahibi oldum. 6 aylık bir oğlumuz var. Kızım doğduktan dört yıl sonra oğlum dünyaya geldi. Her şey ilk başta normaldi. Daha sonra baktım, çocuğuma nazaran konuşmalarında gerileme başladı. Bunu doktorlara sorduk pek anlamadılar. Erkek çocuktur, geç konuşur filan dediler. Halbuki her şeyi ilk çocuğum gidiydi. Ondan sonra araştırmaya başladık. Apartmandaki komşumun kızı ve damadı doktordu. Onlar otizm dediler. İlk defa duyduğum bir kelimeydi çünkü. Olayı anlattılar. Onların torunlarının başına böyle bir şey gelmiş başına. İstanbul Bakırköy’deki doktora sevk ettiler bizi. Oradaki incelemeler sonucunda çok hafif düzeyde otizm rahatsızlığı ver dediler. Bunun tek çaresi, önce tabi ilaç tedavilerimiz de vardı, hap olarak. En güzeli eğitim, normal çocuklarla beraber olması. O zamana kadar bizim ailemizde, çevremizde engelli bir birey yoktu. Yine uzaktan görüyorduk ama otizm hiç yoktu. Özel her ay götürdüğüm doktorum anlamadı. Çünkü her şey çok normaldi. Yürümesi, koşması. Fakat 2 yaşından sonra yavaş yavaş nesnelerin ismini unutmaya başladı, konuşma tamamen kesildi” dedi.
“Duvara toslamış gibi olduk”
Yaşadıklarından dolay çok üzüldüklerini anlatan Uzman, şöyle konuştu:
“Duvara toslamış gibi olduk. Daha sonra biz bununla baş edeceğiz, dedik, kabullendik. Bilinçli bir anne ve baba, ebeveyndik. Fakat dış çevreden çok üzdüler bizi. İşte bize getirin, biz onu konuştururuz. Siz konuşturamıyorsunuz. İlgilenmiyor musunuz, ilgisiz anne-baba mısınız diye birçok şeylerle karşılaştık. Biz kendi derdimiz varken başkalarına dert anlatmaya çalıştık. Biz başarmaya ant içmiştik. Doktorlarımızı da hiç bırakmadık. Onların bütün sözlerini yerine getirdik. Çocuğumla çok ilgilendim, hatta daha fazla. Kızım sakin kusura bakma, gerektiği gibi sana özen gösteremedim, konuşamadıysam kardeşinden dolayı. Hep özür dilerim. Hep içimde kalıyor, yetebildim mi diye. Üzülüyorum bazen kendi kendime. Sağ olsun kızım da kardeşini çok sahiplendi, eşi de öyle sağ olsun. Bu süreçte ilkokula başladık. OÇEM’in lisesine gittik. İlk mezunları Fatih ve arkadaşları 8 kişiler.”
Okulda Fatih’in sporla tanıştığını ifade eden Uzman, çocuğun gelişimi adına birçok spor branşıyla ilgilendiğini dile getirerek, şunları kaydetti:
“Fatih’in 100-200 metre koşularda Türkiye birincilikleri var. Hatta milli takıma da alacaklardı ama bazı nedenlerden dolayı alamadılar. Biz yine spor hayatımıza devam ettik. Yüzmeye gidiyor, babasıyla bodybuilding yapıyor. Yaz tatillerini beraber değerlendiriyoruz. Sonra yeni Yaşam Engelliler Derneği’ndeyiz. Orada haftanın 5 günü iş okulu gibi eğitsel çalışmaları var. Folklor, tiyatro, el işi boncuk çalışmaları böyle devam ediyor. Biz olabildiğince her zaman normal çocuklarla, kendi arkadaşlarıyla beraber olmaya çalışıyoruz. Kitap okutuyoruz evde. Her filmi izlemez seçicidir. Müziklerde de öğledir, çok iyi kulağı vardır. Yalova’da Şifahane koromuz var. Orada Türk Sanat Müziği söylüyor. Haberlerdeki gündemdeki şeylerin kritiğini yapıyoruz. Bazen haberleri bize kendisi anlatıyor. İyi ki onu tanımışım, ben çok seviyorum oğlumu. Allah’ın bir lütfu. Tüm anne ve babalar için çocukları öyledir. O bize yol gösterici. Hayata bakış açımı da değiştirdi. Bir gün 14-15 yaşlarında ortaokuldaydı. Nisan ayı otizm farkındalık ayıydı. Televizyonda haber programı vardı. Orada otizm ile ilgili şeyler anlatılıyordu. Çok üzüldüm, yaşadığım şeyleri de anlatmışlardı. Ağlıyordum o sırada Fatih yan odadan geldi ‘Anne üzülme ben engelli değilim’ dedi. Hiç beklemediğim bir şeydi. Çok duygulanmıştım. Halen o duyguları yaşıyorum. Dedim ki benim çocuğum hakikaten engelleri aşacak.” – YALOVA
]]>Kılıç, AA muhabirine fetva hattının 2012’den beri Diyanet’in ülke genelindeki müftülükleri bünyesinde hizmet vermeye devam ettiğini belirtti.
Fetva hattının 2021’e kadar sadece illerin müftülükleriyle sınırlı olduğunu ifade eden Kılıç, “2021’den itibaren çağrı merkezi sistemine geçiş yaptık. Türkiye’nin neresinde olursa olsun vatandaşlarımız, aradığında öncelikle kendi iline, ilinde yoğunluk varsa kendi bölgesinde, orada da bir yoğunluk varsa Türkiye’deki herhangi bir ile ulaşıp sorularına cevap alabilmektedir.” diye konuştu.
Din İşleri Yüksek Kurulunun fetva odalarında günlük beş uzmanın hocanın fetvaların istişaresi için görev yaptığını açıklayan Kılıç, çağrı merkezi sisteminin, kurulun uzmanları koordinesinde çalıştığının altını çizdi.
Kılıç, danışanların vaizin yönlendirmesiyle doğrudan kurulun uzmanlarıyla da görüşebileceğini vurgulayarak, “Sorulara verilen cevapların uygun olup olmadığını denetleme imkanımız da bulunuyor.” ifadesini kullandı.
Fetva hattının ramazanda yoğun mesai harcadığına dikkati çeken Kılıç, “Ramazandan önce günde yaklaşık 3-4 bin çağrı alırken, şu an ramazan dolayısıyla günde 13 binin üzerinde çağrı geliyor. Vatandaşlarımız özellikle ramazan ayında fetva hattına ayrı bir ilgi gösteriyor. Gelen çağrı ve kayıtlardan bunu görebiliyoruz.” dedi.
Kılıç, ramazanın oruç ayı olması hasebiyle soruların büyük çoğunluğunun oruçla ilgili olduğunu, orucun niyetiyle ilgili çok sık soru aldıklarını bildirdi.
Bunun yanı sıra doğrudan orucu bozan ve bozmayan durumlarla ilgili sorular geldiğini belirten Kılıç, şöyle konuştu:
“Bunun başında ‘İğne orucu bozar mı bozmaz mı?’ geliyor. Yine astım hastalarının kullandığı spreyler, benzer rahatsızlıklar yaşayan kişilerin kullandığı buhar solunum cihazları ve benzeri şeyler orucu bozar mı bozmaz mı minvalindeki sorular en çok karşılaştığımız sorulardır. Dil altı hapı, kan almak, kan vermek, kusma ve benzeri gerekçelerle orucun bozulup bozulmadığına ilişkin sorular vatandaşlarımızın en çok merak ettiği şeylerdir.”
Sorular en çok İstanbul’dan geliyor
Kılıç, çağrı merkezi sistemine geçildikten sonra hangi ilden en çok soruların geldiğine dair veriye ulaştıklarını ifade ederek, “Günlük 13 bin çağrının yaklaşık 2-3 bini İstanbul’dan geliyor. Bu nüfusa paralel olarak değişiyor. Daha sonra Ankara, İzmir ve Bursa gibi büyük şehirlerimiz en çok soru trafiğinin olduğu iller olarak kayıtlarımızda görülebilmektedir. Sadece hizmet içi eğitim seminerlerimize katılmış vaizlerimiz bu hatlardan görev yapmaktadır. Kadın ve erkek olmak üzere günde tecrübeli 250 vaizle bu hizmeti sürdürüyoruz.” bilgisini paylaştı.
Kılıç, hattın çalışma sistemine ilişkin bilgi vererek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Vaiz tarafından o an cevabı verilemeyen bir soru varsa vatandaşımızı hatta bekletilir, vaizimiz Din İşleri Yüksek Kurulundaki nöbetçi uzmanla istişare eder. O soru daha önce sorulmuş, cevabı verilmişse zaten uzmanımız o sorunun cevabını vaizimize aktarır, vaiz de vatandaşımıza cevabı iletir. Ama bazen öyle meselelerle karşılaşıyoruz ki ilk defa sorulmuş. Uzmanımız önce araştırılması gereken bir mesele olduğunu tespit ediyor. Vaizimizden soruyu soran vatandaşın irtibat numarasını not etmesini ve cevap hazırlandıktan sonra kendisine dönüş yapılacağı bilgisini iletmesini istiyor. Sorunun cevabı ilgili komisyon tarafından oluşturuluyor, cevabı ilgili vaize iletiliyor, o vaiz de vatandaşımıza geri dönüş yaparak sorusunun cevabını veriyor.”
“Ramazanda her gün 09.00-22.00 saatlerinde hizmet veriyoruz”
Fetva hattının ramazandan önce hafta içi 09.00-22.00, hafta sonu ise sadece cumartesi günleri 10.00-17.00 saatleri arasında hizmet verdiğini açıklayan Kılıç, şunları kaydetti:
“Ramazanda ise her gün 09.00-22.00 saatleri arasında bu hizmeti veriyoruz. Yani haftanın her günü alanında uzman nöbetçi vaizlerimiz, vatandaşlarımızın sorularına cevap vermek için hazır bekliyorlar. Soruların doğrudan 190 hattı üzerinden telefondan sorulacağı gibi e-Devlet aracılığıyla da yazılı sorulma imkanı var.”
]]>CHP Ankara Milletvekili Aylin Yaman, sağlık sistemindeki sorunların sadece uzman hekim sayısını artırarak çözülemeyeceğini belirtti. Yaman, iktidarın sağlık politikasını eleştirdi ve “sözleşmeli çalışma, performansa dayalı çalışma gibi yöntemler hekimi güvencesiz bırakmakta, tüketmekte ve etik değerleri bozmaktadır” dedi.
Yaman yaptığı açıklamad, Türkiye’de hekim sayısının yetersiz olduğunu ve bölgeler arasında sadece hekim sayısının artırımının da eksik olacağını belirterek, “sağlık bir ekip işidir ve tükenmişliğin ve tırmanan şiddetin önüne geçmede en önemli yaklaşım görev tanımı belli, yetkin kadrolarla donanmış bir sağlık ekibidir. Beş dakikada hasta bakmaya zorlanan hekimler için yardımcı sağlık personelinin önemi büyüktür. Sistemi kurarken branşa göre hekim/ hemşire oranları mutlaka gözetilmelidir” ifadesini kullandı.
“BÖLGELER ARASINDA DAĞILIM SORUNU MEVCUT”
Çözüm önerileri sunarken esas olanın her zaman sorunun doğru tespiti olduğunun altını çizen Yaman, şunları kaydetti:
“Bu nedenle, sorunlara bakacak olursak hekim sayısının az olduğu doğrudur. Nitekim, 100 bin kişiye düşen hekim sayısı 228’dir, bu sayı hala açıklanmamış olan 2022 yılı sağlık istatistiklerinden değil, haber bülteninden temin edilmiştir ve Avrupa Birliği ortalaması olan 397’nin çok altındadır fakat hekim azlığından daha çok dağılım sorunu mevcuttur. Batı Anadolu’da 100 bin kişiye 346 hekim düşerken Güneydoğu Anadolu’da 100 bin nüfusa sadece 151 hekim düşmektedir. Uzman hekim özelinde baktığımızda ise tablo daha vahimdir. Batı Anadolu’da 100 bin kişiye 157 uzman hekim düşerken Güneydoğu Anadolu’da sadece 69 uzman hekim düşmektedir.”
“KADRO ARTIRILMASI GEREKLİDİR”
Pratisyen hekimler özelinde durumun daha da vahim olduğunu kaydeden Aylin Yaman, şöyle devam etti:
“Tüm ülkede 100 bin kişiye düşen pratisyen hekim sayısı sadece 63’tür. Üstelik uzman egemenliği olan İstanbul’da pratisyen hekim sayısı ülke ortalamasının çok daha altındadır. Bu durum, hekimleri tüketen temel konulardan biridir. Yapılması gereken açıktır, birinci basamak koruyucu hekimliğin merkeze konulması ve güçlendirilmesidir. Bu nedenle, aile hekimi uzmanı ve pratisyen kadrosunun da artırılması gerekmektedir. Bununla birlikte, kontrollü akışının sağlanması için sevk zincirinin mutlaka konulması gerekmektedir.
Sağlık sistemi maalesef sadece hekim sayısına endekslenmiştir. Sağlık bir ekip işidir ve tükenmişliğin ve tırmanan şiddetin önüne geçmede en önemli yaklaşım görev tanımı belli, yetkin kadrolarla donanmış bir sağlık ekibidir. Beş dakikada hasta bakmaya zorlanan hekimler için yardımcı sağlık personelinin önemi büyüktür. Sistemi kurarken branşa göre hekim/ hemşire oranları mutlaka gözetilmelidir.”
“SÖZLEŞMELİ ÇALIŞMA HEKİMİ GÜVENCESİZ BIRAKMAKTADIR”
Kamuda istihdam biçimi sözleşmeli çalışmaya yönlendirilmek üzerine kurgulanmıştır. Bu tür çalışmayla sağlık çalışanı daha yüksek ücret alabilmektedir. Önerimiz, sözleşmeli çalışana verilecek yüksek ücretin temel ücret olarak 657 sayılı yasaya bağlı olarak kadrolu şekilde verilmesidir. Sözleşmeli çalışma, performansa dayalı çalışma gibi yöntemler hekimi güvencesiz bırakmakta, tüketmekte ve etik değerleri bozmaktadır. Bazı uzmanlık dallarını artırırken mutlaka uzun vadeli programlar yapılmalıdır. Örneğin, dahiliye uzmanlık dalı çoğunlukla yan dal geçişi olarak kullanılmaktadır. Genel dahiliye yaklaşımı gereken hastalık grupları için dahiliye uzmanı bulunamamaktadır. Planlama yapılırken sadece sayıya değil, bölüme özel duruma da bakılmalıdır.
Tükenmişlik, hekimin önündeki en büyük engeldir. Tükenmişliğin önüne geçmenin en önemli yolu ise hekime kaybettiği itibarı geri vermektir. İadeiitibar hekimi sözleşmeyle çalıştırarak değil güvence altına alarak gerçekleşebilir. Verdikleri emeğin karşılığını hem maddi hem de manevi olarak sunmak gerekir. Tek sorun maddiyat da değildir; özendirilmiş hasta şikayet hatları, bu kanun teklifiyle konulan disiplin ve para cezaları, sopa gibi her an üstlerinde gezdirilen idari takip mekanizmaları, hekimi yoğun hasta yükünden daha fazla tüketen ve değersiz hissettiren konulardır.”
]]>HATAY – Deprem bölgesinde başta olmak üzere meydana gelen konteyner yangınlarına karşı vatandaşlara önemli tavsiyelerde bulunan Hatay Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanı Özer Gövce, yangınlara karşı elektrik tesisatında kaliteli ürün kullanılması ve uzun süreli elektrikli ısıtıcı ile klima kullanımından kaçınılması uyarısında bulundu.
Kahramanmaraş merkezli depremler sonrası binlerce insan evsiz kalmış ve geçici yaşam alanlarında yaşamaya başlamıştı. Hatay’da depremin ardından kurulan ve afetzede vatandaşlara yuva olan konteylerde 211 yangın meydana geldi. İtfaiye ekiplerinin başarılı çalışmasıyla kısa sürede söndürülen yangınlardan elde edilen deneyimlerle büyük kayıpların yaşanmaması için elektrik tesisatı önem arz ediyor. Hatay Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanı Özer Gövce, deprem bölgesi başta olmak üzere konteynerlerde yaşam sürdüren vatandaşlara yönelik hayat kurtaracak açıklamalarda bulundu. Gövce, konteynerlerde kullanılan elektrik tesisatı ürünlerinin kaliteli olmasına dikkat çekerek tesisatın uzman kişiler tarafından döşenmesi gerektiğini vurguladı. Konteynerlerde uzun süreli elektrikli ısıtıcı ve klima kullanımın elektrik tesisatında kopmalara neden olduğunu belirten Gövce, bununla birlikte elektrik tesisatı kaynaklı yangınların meydana geldiğini söyledi.
“211 çadır, 238 konteyner yangını tespit ettik ve müdahalede bulunduk”
Yangın çalışma grubunun deprem sonrası 211 çadır ve 238 konteyner yangınına müdahele ettiğini belirten İtfaiye Daire Başkanı Gövce, “Hatay Büyükşehir Belediyesi, yangın çalışma grubu olarak vatandaşlarımızın konteyner kentlerde yada bireysel olarak oluşturmuş oldukları konteynerlerde 211 çadır, 238 konteyner yangını tespit ettik ve müdahalede bulunduk. Yangınların daha çok elektrik tesisatından kaynaklı olduğu bu kapsamda vatandaşlarımızın biraz daha bilinçli olması gerektiğini söylemek isterim. Bunların dışında oluşabilecek olumsuzluklarla ilgili ilk müdahalenin olması babında konteyner kentlerde yangına müdahale ve tahliye eğitimleri de gerçekleştirdik. 178 konteyner kentimizin çoğunda yangına müdahale ve tahliye eğitimleri verildi” dedi.
“En önemli husus elektrik tesisatının mutlaka uzman bir kişi tarafından kontrol edilmesi”
Konteynerlerde elektrik tesisatının uzman kişiler tarafından döşenmesi gerektiğine dikkat çeken Gövce, ” Bireysel kurulan konteyner ve prefabrik yapılarda çıkan yangınların çoğu elektrik tesisatından ötürü çıktı. Bu kapsamda vatandaşlarımızdan ricamız ferdi olarak yaptırılan bu yapıların işinin uzmanı kişiler tarafından yaptırılarak eğer varsa ilgili mevzuat ve standartlara uyulması oldukça önem arz etmekte. Aksi taktirde içeride kullanılan elektrik yükünün kaldıramayacağı gelişigüzel planlanan tesisatlardan ötürü yangınlara maruz kalınmaktadır. Özellikle bireysel konteyner yapımına gidildiğinde elektrik tesisatını makul şekilde yapabilecek, mümkünse ucuz malzeme kullanılmayacak şekilde yapmaları vatandaşlarımızdan ricamızdır. Aksi takdirde çok büyük yangınlara neden olacağını söyleyebiliriz. bizim tespitimiz; özellikle bireysel konteynerlerde elektrikli ısıtıcılar saatlerce yanmak suretiyle konteynerler içerisinde bekletiliyor. Bazen komşuya gidiliyor, unutuluyor. Bunlarda aslında çok büyük etken. Saatlerce yanan elektrikli ısıtıcı, elektrik tesisatında kopmalara neden oluyor. Oda yanıcı bir madde olan konteyner malzemesinin hızlıca tutuşmasına neden oluyor. Bunlarla ilgili olarak da vatandaşlarımızdan biraz daha dikkatli olmalarını mümkün mertebe işin uzmanı arkadaşlardan destek almalarını rica ediyoruz. Bu kapsamda sadece elektrikli ısıtıcıyla sınırlandırmamak lazım, aynı şey klima içinde geçerli. En önemli husus elektrik tesisatının mutlaka uzman bir kişi tarafından kontrol edilmesi ve bu tarz olumsuzluklara mahal verilmemesi iyi olacaktır” şeklinde konuştu.
]]>Kahramanmaraş merkezli depremler sonrası binlerce insan evsiz kalmış ve geçici yaşam alanlarında yaşamaya başlamıştı. Hatay’da depremin ardından kurulan ve afetzede vatandaşlara yuva olan konteynerlerde 211 yangın meydana geldi. İtfaiye ekiplerinin başarılı çalışmasıyla kısa sürede söndürülen yangınlardan elde edilen deneyimlerle büyük kayıpların yaşanmaması için elektrik tesisatı önem arz ediyor. Hatay Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanı Özer Gövce, deprem bölgesi başta olmak üzere konteynerlerde yaşayan vatandaşlara yönelik hayat kurtaracak açıklamalarda bulundu. Gövce, konteynerlerde kullanılan elektrik tesisatı ürünlerinin kaliteli olmasına dikkat çekerek tesisatın uzman kişiler tarafından döşenmesi gerektiğini vurguladı. Konteynerlerde uzun süreli elektrikli ısıtıcı ve klima kullanımın elektrik tesisatında kopmalara neden olduğunu belirten Gövce, bununla birlikte elektrik tesisatı kaynaklı yangınların meydana geldiğini söyledi.
“211 çadır, 238 konteyner yangını tespit ettik ve müdahalede bulunduk”
Yangın çalışma grubunun deprem sonrası 211 çadır ve 238 konteyner yangınına müdahale ettiğini belirten İtfaiye Daire Başkanı Gövce, “Hatay Büyükşehir Belediyesi, yangın çalışma grubu olarak vatandaşlarımızın konteyner kentlerde ya da bireysel olarak oluşturmuş oldukları konteynerlerde 211 çadır, 238 konteyner yangını tespit ettik ve müdahalede bulunduk. Yangınların daha çok elektrik tesisatından kaynaklı olduğu bu kapsamda vatandaşlarımızın biraz daha bilinçli olması gerektiğini söylemek isterim. Bunların dışında oluşabilecek olumsuzluklarla ilgili ilk müdahalenin olması babında konteyner kentlerde yangına müdahale ve tahliye eğitimleri de gerçekleştirdik. 178 konteyner kentimizin çoğunda yangına müdahale ve tahliye eğitimleri verildi” dedi.
“En önemli husus elektrik tesisatının mutlaka uzman bir kişi tarafından kontrol edilmesi”
Konteynerlerde elektrik tesisatının uzman kişiler tarafından döşenmesi gerektiğine dikkat çeken Gövce, “Bireysel kurulan konteyner ve prefabrik yapılarda çıkan yangınların çoğu elektrik tesisatından ötürü çıktı. Bu kapsamda vatandaşlarımızdan ricamız ferdi olarak yaptırılan bu yapıların işinin uzmanı kişiler tarafından yaptırılarak eğer varsa ilgili mevzuat ve standartlara uyulması oldukça önem arz etmekte. Aksi takdirde içeride kullanılan elektrik yükünün kaldıramayacağı gelişigüzel planlanan tesisatlardan ötürü yangınlara maruz kalınmaktadır. Özellikle bireysel konteyner yapımına gidildiğinde elektrik tesisatını makul şekilde yapabilecek, mümkünse ucuz malzeme kullanılmayacak şekilde yapmaları vatandaşlarımızdan ricamızdır. Aksi takdirde çok büyük yangınlara neden olacağını söyleyebiliriz. Bizim tespitimiz; özellikle bireysel konteynerlerde elektrikli ısıtıcılar saatlerce yanmak suretiyle konteynerler içerisinde bekletiliyor. Bazen komşuya gidiliyor, unutuluyor. Bunlar da aslında çok büyük etken. Saatlerce yanan elektrikli ısıtıcı, elektrik tesisatında kopmalara neden oluyor. O da yanıcı bir madde olan konteyner malzemesinin hızlıca tutuşmasına neden oluyor. Bunlarla ilgili olarak da vatandaşlarımızdan biraz daha dikkatli olmalarını mümkün mertebe işin uzmanı arkadaşlardan destek almalarını rica ediyoruz. Bu kapsamda sadece elektrikli ısıtıcıyla sınırlandırmamak lazım, aynı şey klima için de geçerli. En önemli husus elektrik tesisatının mutlaka uzman bir kişi tarafından kontrol edilmesi ve bu tarz olumsuzluklara mahal verilmemesi iyi olacaktır” şeklinde konuştu. – HATAY
]]>