Kızıl Meydan’da Lenin’in naaşının bulunduğumozole, açılışından bu yana sayısız merasim ve askeri geçit törenine ev sahipliği yaptı.
Yıllar içinde Lenin’in mumyalanmış naaşı defalarca kaldırıldı, ardından buraya geri getirildi.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) lideri Josef Stalin’ın naaşı da bir dönem buraya kondu ama daha sonra kaldırıldı.
1970’li yıllarda pek çok kez saldırıya uğrayan mezarın üzerine kurşun geçirmez cam inşa edildi. 1990’lı yıllarda Lenin’in naaşının artık gömülmesi yönündeki talepler sıklaştı.
Lenin mozolesi hakkında bilinmesi gerekenleri beş başlıkta derledik:
Mozole fikrini ortaya atan kimdi?
Tarihçiler, Lenin’in naaşının mumyalanması fikrinin 1923 yazında ilk kez ortaya atıldığını söylüyor.
O dönem genç bilim insanı Vladimir Vorobyov, SSCB’nin ilk istihbarat ve güvenlik teşkilatı Çeka’nın görev sırasında ölen bir liderini mumyaladı. Moskova’daki naaşın ne kadar iyi korunduğunu gören komünistler bundan çok etkilendi.
Aynı yılın Kasım ayında Sovyetler Birliği Komünist Partisi üyeleri, Stalin’in talebiyle toplanarak o sırada hâlâ hayatta olan hasta yatağındaki Lenin öldükten sonra naaşı ne yapacaklarını konuştular.
Stalin, Lenin’in cansız bedeninin mumyalanarak korunması gerektiğini savundu.
Muhalifler ise bu fikre karşı çıktı. Lev Troçki, Marksizm’de beden kalıntılarının korunmasına yer olmadığını, Nikolay Buharin ise, böyle bir adımın Lenin’in anısına hakaret anlamına geleceğini savundu.
Eşi Nadejda Krupskaya da, Lenin’in naaşının kutsal sayılan bir nesneye dönüştürülmemesi talebinde bulundu.
Stalin ise geri adım atmadı ve işçi kolektiflerinden aldığı mektuplara atıfta bulunarak bu yönde bir talep olduğunu savundu. Mektupların sahipleri, Lenin’i sonsuza dek yaşatmayı istediklerini yazıyordu.
Mektupları yazanların gerçekten partinin işçi tabanındakiler mi yoksa Stalin’in yakın çevresi mi olduğunu belirlemek ise mümkün değil.
Kim inşa etti?
Lenin mozolesinin yalnızca 3 metre uzunluğundaki ilk hali, cenaze için üç günden kısa süre içinde hazırlandı. Mozolenin daha sonraki modellerini de Mimar Aleksey Şusev tasarladı.
21 Ocak 1924’te Lenin hayatını kaybettiğinde veda töreni Mart ayının sonuna kadar sürdü. Milyonlarca insanın bu ilk mozoleyi ziyaret ettiği düşünülüyor.
1924 yazında Lenin’in naaşını mumyalama ve halka sergileme çalışmaları tam gaz sürüyordu. Şusev yeni bir bina tasarlarken, bilim insanları Aleksey Vorobyov ve Boris Zbarski mumyalama üzerine çalıştı.
1 Ağustos 1924’te mozole halka açıldı.
Ahşap yapı, boyutu ve şekli ile bugünkü haline çok benziyordu.
Granit mozole 1930 sonbaharında tamamlandı. Tapınağa benzeyen şekli Stalin’in hayal ettiği gibi, Sovyetler Birliği’nin benzersizliği ve büyüklüğünü vurguluyordu.
İnsanlar yalnızca naaşın yanından geçebilmek için bile uzun kuyruklar oluşturuyordu.
Lenin, mozoleyi Stalin’le paylaştı
1953’teki ölümünün ardından Stalin’in naaşının da Lenin mozolesine konmasına karar verildi.
Ancak daha baştan bu karar tartışma yarattı. Stalin’in derisinin, özellikle de yüzünün kötü durumda olması mumyalama sürecini zorlaştırmıştı.
Eski yazıtın üzerine “LENİN STALİN” yazısı yerleştirildi ancak yağmur yağdığında altta kalan tarihi “LENİN” yazısı yeniden görülüyordu.
Sovyet liderlerinin Stalin döneminde yaşanan toplu baskılara dikkat çekmesi sonrası, 1961’de Stalin’in naaşı mozoleden çıkarıldı ve Kremlin Duvarı yakınlarında gömüldü.
İdeolojik savaş ve mozoleye saldırılar
SSCB’nin yıkılmasının ardından mozole hem yabancı erkanlar hem de Sovyet okul çocuklarının kutsal ziyaret noktası haline geldi.
Mayıs 1945’te 2. Dünya Savaşı sırasında mağlup edilen Almanya ordusunun Nazi bayrakları, SSCB’nin zaferini kutlamak için mozole önünde yere atıldı.
Dünyanın ilk kozmonotu Yuri Gagarin de, dönemin Sovyet lideri Nikita Kruşçev tarafından mozole önündeki kürsüde tebrik edildi.
Öte yandan 1950’li ve 1970’li yıllar arasında Lenin’in naaşı onlarca kez, taş, çekiç, hatta Molotof kokteyllerle saldırıya uğradı. Genelde suçlular yakalanarak psikiyatrik tedavi görmeye zorlandı.
1973’te bir patlayıcının çok sayıda ziyaretçinin ölümüne neden olması sonrası, naaşını korumak için Lenin’in lahitinin üzerine kurşun geçirmez cam yerleştirildi.
Lenin’in kalıntıları
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Komünist fikirlere karşı duruşuyla bilinen dönemin devlet başkanı Boris Yeltsin Kızıl Meydan’da demeçlerini mozolenin önünden değil, özel olarak yerleştirilen platform üzerinde vermeyi tercih etti.
1990’lı yılların başında Lenin’in naaşını korumaktan görevli olan laboratuvar, özel bütçesinden oldu.
Bugüne dek hem mozole hem de Lenin’in naaşıyla ilgili Rus televizyon kanallarında çok sayıda belgesel yayınlandı.
Bu belgesel filmlerde Lenin’in mumyasının yalnızca yüzde 23’ünün orijinal haliyle korunduğu, geri kalanına ise yapay maddeler yerleştirildiği öne sürülüyor.
Lenin mozolesi her şeye rağmen Rusya’nın en popüler turizm merkezlerinden biri.
Google Haritalar ve TripAdvisor gibi turizm platformlarında, mozolenin ortalama puanı beş üzerinden dört.
Tarihi anıtla ilgili “Çocuğum Lenin’in yeşil suratından korktu” gibi yorumlar da var, “Sovyet dönemine dair birinci ağızdan ya da büyüklerinden hikayeler dinleyenler için gidilmeye değer bir yer olduğunu” belirtenler de.
Liderlerin mumyalanarak mozolelerde sergilenmesi Doğu ve Güneydoğu Asyalı komünist toplumlarda görülen bir gelenek. Çin’de komünist lider Mao Zedong, Vietnam’da Ho Chi Minh’in naaşları da mumyalanmıştı. Kuzey Kore’de ise Kim Il Sung ile halefi Kim Jong Il’in naaşları da mozolelerde tutuluyor.
]]>Güney Kafkasya’da yer alan 3,7 milyon nüfuslu Gürcistan, Rusya’nın uzun süredir etki alanı içinde gördüğü eski Sovyet ülkelerinden biri.
Sovyetler Birliği’nin 1991’deki çöküşü, birçok Sovyet ülkesine hangi siyasi sistemi seçecekleri ve hangi uluslararası ittifaklara katılacakları konusunda kendi kararlarını vermeleri için tarihi bir fırsat sundu.
Rusya, üç Baltık ülkesi – Estonya, Litvanya ve Letonya – gibi bazı ülkelerin AB ve NATO’ya katılmasını kabul etti.
Ancak çok daha büyük bir ülke olan ve Rusya’nın uzun süredir etki alanı içinde gördüğü Ukrayna ile ilgili sorunlar, 2014 yılında Avrupa yanlısı kitlesel protestoların ardından Rusya ile yakın ekonomik ilişkilerini soğutma kararı almasıyla doruğa ulaştı.
Bu, Moskova’nın Kırım’ı ve Ukrayna’nın doğusundaki bazı bölgeleri işgal etmesine yol açtı. Aradan geçen on yılın ardından bugün, daha fazla Ukrayna bölgesinin Rus işgali altında olduğu geniş çaplı bir savaş tüm şiddetiyle sürüyor. Gürcistan’ı da benzer bir son bekliyor olabilir mi?
Gürcistan’daki protestolar ne ile ilgili?
Hafta başında Gürcistan parlamentosu, fonlarının yüzde 20’sinden fazlasını yurt dışından alan bazı kuruluşların “yabancı etki ajanı” olarak kaydolmalarını zorunlu kılan bir yasayı kabul etti.
Yasayı ihlâl edenler para cezalarıyla karşı karşıya kalacaklar.
BBC’nin Gürcistan’ın başkenti Tiflis’teki muhabiri Nina Akhmeteli, Gürcistan’da STK’ların ve bağımsız medya kuruluşlarının yaygın olarak yurt dışına hibe ve fon başvurusunda bulunduklarını söylüyor.
Bu kuruluşlar, ülkedeki sivil toplum çalışmalarının ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor.
Tasarıyı parlamentoya getiren iktidardaki Gürcü Rüyası Partisi, yasanın hükümete yönelik eleştirileri bastırmayı değil, şeffaflığı sağlamayı ve çeşitli örgütlerin arkasında kimlerin olabileceği konusunda kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçladığını söylüyor.
Ancak Tiflis’teki Ilia Üniversitesi’nde kamu politikası profesörü Hans Gutbrod, yasanın şeffaflıkla ilgili olmadığını savunuyor.
1990’lardan bu yana Kafkasya’yı takip eden ve bu hafta başlarında düşünce kuruluşu Chatham House’da konuşan siyaset uzmanı, “Bu, Gürcistan’da bir süredir devam eden sivil topluma yönelik çok yönlü saldırının bir parçası. Bu yasa, ‘istediğin herkesi bastır’ yasasıdır. Hoşunuza gitmeyen herhangi bir sivil toplum örgütünün baskı altına alınmasına izin verecek şekilde yapılandırılmıştır” diyor.
Tasarı parlamentoda kabul edilmeden önce Avrupa Birliği ve ABD uyarılarda bulundu.
AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Josep Borrell yaptığı açıklamada, “Bu yasanın kabul edilmesi Gürcistan’ın AB üyeliğini olumsuz etkiliyor” dedi.
Otoriter buldukları ve Rusya’dan esinlendiğini düşündükleri için tasarıya karşı çıkan on binlerce protestocu Tiflis sokaklarına döküldü ve polisle çatıştı.
Bir protestocu BBC’ye, Gürcistan’ın otoriter Sovyet geçmişine atıfta bulunarak, “Bizi daha yeni çıkmayı başardığımız bir çukura geri itmemelerini sağlamak için buradayız” dedi.
Protestoların Rusya ile ilgisi ne?
Gürcistan’daki, Rusya’nın muhaliflerini bastırmak için kullandığı yasaya benzeyen “yabancı etki yasası”, genel seçimlere altı aydan kısa bir süre kala kabul edildi.
Gürcü Rüyası Partisi, 2012’den bu yana ülkeyi yönetiyor ve birçok kişi, iktidarı tek bir siyasi grubun elinde toplaması açısından, partinin Kremlin’in politikalarını takip ettiğini düşünüyor. Ekim ayındaki seçimler böyle düşünenlere, partiyi iktidardan uzaklaştırmak için bir şans sunuyor.
Gürcü Rüyası Partisi’nin onursal başkanı, tahmini 4,9 milyar dolarlık serveti devletin bütçesinden daha fazla olan ve GSYİH’nın %20’sine eşit olan milyarder Bidzina Ivanişvili. Şirketlerinin çoğu ya Rusya’da ya da Rusya’yla yakından bağlantılı.
Basın kuruluşu Politico’nun Güney Kafkasya muhabiri Gabriel Gavin, “Gürcistan hükümetinin giderek otokratikleştiğini ve sivil toplumu bastırma yöntemleri konusunda Rusya’yı örnek aldığını düşünüyorum” diyor.
“(Rusya Devlet Başkanı Vladimir) Putin’in Ivanişvili’yi ikna etmek zorunda kaldığını da düşünmüyorum. Ivanişvili’nin teşvik edilmeye ihtiyacı yoktu çünkü yabancı etki tehdidi konusunda Putin’in yaşadığı paranoyanın aynısını yaşıyor.”
Gürcistan Rusya ve diğer küresel güçler için ne kadar önemli?
Gürcistan, genellikle Avrupa ile Asya arasında bir geçit olarak tanımlanan Güney Kafkasya’da yer alıyor. Günümüzde önemli bir yere sahip olmaya devam eden eski ticaret yollarına ev sahipliği yapıyor.
Geçmişte İran, Türkiye ve Rusya gibi güçler bu bölge için savaştı ve burada nüfuz yarışına devam ediyor. Son zamanlarda Çin ve Batılı güçler de bölgeye daha fazla önem vermeye başladı.
Gürcistan 19. yüzyılda Rusya İmparatorluğu’nun bir parçası oldu. Moskova ile Tiflis arasındaki ilişki her zaman karmaşık oldu. Gürcistan bazı dönemlerde Rusya ile yakınlık arayışındayken, bazı dönemlerinde ise kendine başka müttefikler aradı.
1918’de kısa bir süre bağımsızlığını yeniden kazansa da, 1991’e kadar Rus hakimiyetindeki Sovyetler Birliği’nde kaldı.
Gürcistan, 1980’lerde ulusal kimliğin yeniden canlandığı ilk Sovyet cumhuriyetlerinden biriydi. Bunu da içeren bir dizi olay, Sovyetler Birliği’nin çöküşüne yol açtı.
Aynı zamanda ülkenin otoriter Sovyet geçmişinden kurtulmaya çalıştığı 2003 yılındaki Gül Devrimi ile, demokratik bir dönüşüm geçiren ilk eski Sovyet ülkesi oldu.
Moskova ile aynı çizgide olmayan ve ülkeyi AB ve NATO’ya katmak için çalışan bir hükümeti iktidara getirdi. Rusya 2008’de Gürcistan’ın bazı kısımlarını işgal etti ve birlikleri Tiflis’ten yaklaşık 130 km uzaklıkta konuşlanmış durumda.
Ukrayna ile paralellik kurulması ne kadar doğru?
Bölgeyi takip eden uzmanlar, tarihin tekerrür edebileceğini düşündüklerini dile getiriyor:
Giderek otokratikleşen bir hükümetin ülkeyi demokrasiden uzaklaştırması, buna karşı protestoların patlak vermesi ve buna yanıt olarak Rusya’nın askerlerini göndermesi. 2013-2014’te Ukrayna’da olan da buydu.
Sonrasında 2022’de Avrupa’da 1945’ten bu yana yaşanan en büyük savaş patlak verdi.
Ancak iki ülke arasında büyük farklar da var.
Her şeyden önce Gürcistan, 2003 ile 2008 yılları arasında Ukrayna benzeri bir dizi olay yaşadı; önce protestolar, ardından Rus işgali.
Gürcistan topraklarının yaklaşık %20’si hâlâ Rus işgali altında ve asıl soru şu: Gürcistan’da gerilim tırmanırsa ve Moskova dostu hükümet kontrolü kaybederse Rusya daha fazla alanı işgal eder mi?
Bu seçenek göz ardı edilemez, ancak Gürcü Rüyası Partisi’nin kontrolü kaybetme ihtimali büyük bir soru işareti.
BBC muhabiri Nina Akhmeteli’nin de vurguladığı gibi Gürcistan, nüfusun önemli bir kısmının gerilimin daha da artmasından korktuğu, kutuplaşmış bir toplum.
Bazıları gerçekten iktidar partisini destekliyor; bazıları, ekonomisi büyük komşusuyla ticarete dayanan ve ordusu, Ukrayna işgali nedeniyle ne kadar zayıflamış olursa olsun, Rusya’ya karşı savaşmayı düşünemeyecek kadar küçük olan Gürcistan için Moskova’ya bağlı kalmanın mantıklı bir seçim olduğuna inanıyor.
Ivanişvili, tartışmalı “yabancı etki yasası”nın kabul edilmesi öncesinde nadir bir şekilde halka seslendi, Batı’nın Rusya ile çatışmada Gürcüleri “yem” olarak kullanmaya çalışmasını durdurmak için yasanın gerekli olduğunu söyledi.
Tiflis sokakları, çoğu 35 yaşın altındaki protestocularla dolup taşarken, Gürcistan’ın geleceği belirsiz. Birçoğu, siyaseti Rusya’nınkine benzeyen bir ülkede yaşama ihtimalinden korkuyor, ancak birçoğunu da Ukrayna’nın karşı karşıya olduğu yıkım ve can kaybına uzaktan da olsa benzer bir acı olasılığı dehşete düşürüyor.
]]>Baran’ın büyük bir ilgi ile dinlenen konuşmasında;
“Sovyet tarihine bakıldığında, Sovyet yönetimi günah keçisi olarak seçtiği Stalin’e bütün sorumluluğu yükleyerek bunun Sovyet ülkesindeki genel bir yönetim sorunu olmadığını iddia etmiştir. Yaşanan repressiya (Kızıl Kırım) sürecinin Stalin’in şahsi hırslarından, tek adam siyasetinden, kendini Tanrı gibi görüşünden kaynaklandığını, bunun Stalin’den kaynaklı bireysel bir sorun olduğunu dile getirmiştir. Böylece Sovyet Hükümeti sorumluluğu hiçbir şekilde üstlenmemiştir. Bu bakış açısıyla Sovyet yönetimi bütün hatalarını reddederek görmezden gelmiştir. Son yıllarda repressiya konusunu işleyen pek çok çalışmada, Sovyet ülkesindeki repressiya sürecinin ne 1937 ve 1938 ile sınırlandırılmasının mümkün olduğu ne de Stalin döneminde sadece onun uygulamalarıyla sınırlandırılabileceği artık açıkça ifade ediliyor. Sovyetler Birliği’nde baskının, zulmün ve kıyımın Sovyetler Birliği kurulduğu andan dağıldığı ana kadar hep var olduğu günümüzde yapılan çalışmalarda artık delilleriyle ortaya konuluyor. Repressiya terimini sadece birkaç yıl ile sınırlandırmak Sovyetler Birliği ve uygulamaları düşünüldüğünde çok da gerçekçi değil. Ayrıca repressiyayı birkaç yıl ile sınırlandırmak Sovyetler Birliği’nde Hükümet eliyle yürütülen baskı, zulüm ve kıyımı yok saymak, hafife almak, önemsizleştirmek anlamına gelir.
Sovyetler Birliği döneminde tarihi gerçekler yok sayıldı, bir korku imparatorluğu oluşturarak gerçekler gizlenerek Sovyet Hükümeti tarafından “Sovyet gerçekleri” baskı, zulüm ve kıyımla insanlara zorla kabul ettirildi. Kazakistan’da ve Sovyet ülkesinin bazı bölgelerinde yaşanan açlık felaketi hiç dile getirilmedi, gizlendi, asla kitaplar açlıktan, insanların fareleri yediğinden, hatta insanların birbirlerinin etlerini yiyerek hayatta kalmaya çalıştıklarından, açlıktan aklını kaçıran insanların çocukların peşinden koşarak onları yemeğe çalıştıklarından hiç bahsetmedi, bahsedemedi. Yazmadı, yazamadı. Ancak günümüzde ortaya çıkan arşiv belgeleri, dokümanlar, sözlü tarih projeleri ile yavaş yavaş gizlenen bu gerçekler gün yüzüne çıkıyor ve Sovyet devrinde yaşanan ve hamet şimdi çok daha iyi anlaşılıyor.
“20-22. ve 29-32 arasındaki kıtlık döneminde Kazakistanda 3 milyon insan açlıktan öldü, katledildi 37-38’de ise Türk Dünyasının Bütün Yazar, Şair ve Fikir Adamları katledildi”
Tarihsel süreçte görüldüğü gibi 1920’li yılların başında yaşanan açlık süreci, 1925’ten itibaren başlayan devletleştirme ve sovyetleştirme uygulamaları, buna bağlı yapılan zulümler, 1920’lerin sonun da başlayan ve 1930’lu yıllarda çığırından çıkan entelektüellerin kökünü kurutma süreci, 1937-1938’de Sovyet iktidarı için tehlike olarak görülen bütün aydınların yok edilmesi, 1941-1945 yılları arasında yaşanan II. Dünya Savaşı nedeniyle Sovyet halklarının yaşadığı maddi ve manevi sıkıntılar, Sovyet yönetimi tarafından ücretsiz iş gücü olarak görülen insanların suçsuz yere sürgün, ceza ve çalışma kamplarına gönderilmesi, kamplarda yaşanan dramlar, savaş sonrası dönemde Sovyet Hükümeti’nin baskı, zulüm ve kıyımına devam etmesi, milli kimlikleri yok etme politikaları, özellikle milli kültüre yönelik saldırılar, 1986’da yaşanan 16 Aralık Jeltoksan süreci, Jeltoksan’da Sovyet Hükümeti’ne karşı sokağa dökülenlere yönelik yapılan baskı, zulüm ve kıyımlar, hayatının baharındaki gençlerin hayatlarının Sovyet Hükümeti tarafından bitirilmesi Bütün bu tarihsel süreç Sovyetler Birliği’nde baskının, zulmün ve kıyımların daima var olduğunu göstermektedir. Hatta öyleki, kıyıma doymayan Sovyet yönetimi dağılmak üzereyken bile zulmüne ara vermemiştir. 20 Ocak 1990’da, Bakü’yü işgal ederek civanlara kıyarak, tanklar altında masum insanları ezerek zulme devam etmiştir. Dolayısıyla Sovyet Hükümeti kurulduğu andan dağıldığı ana kadar, baskının, zulmün ve kıyımın ülkesi olmuştur.
Babaları uydurma bir “halk düşmanı” suçlamasıyla hiçbir suçu olmadığı halde katledilen, anneleri de tutuklanarak Sovyetler Birliği’nin ilk kadın mahküm kampı Aljir’e gönderildiği için anasız babasız ortada kalan yavruların vebalini kim, nasıl ödeyebilir? Yok yere anne ve babalarından ayrılan, Sovyet yetiştirme yurtlarında büyüyen çocukların yaşadıkları ıstırabı kim onların geçmişlerinden silebilir? Anne ve babaları ile huzurlu bir hayat yaşarken, yaşamları alt üst olan bu zavallı çocukların günahı nedir? Mutlu bir yuvada büyürken, anne ve balarından ayrılıp yetiştirme yurdunda her gün “halk düşmanının çocuğu” olduğu için dayak yiyen bu çocukların yaşadığı travmayı kim iyileştirebilir? Kimi yıllar sonra annelerine kavuşurken, kimi kaybolup hayatı boyunca bir daha anneleri ile bir araya gelemeyen Sovyet Hükümeti’nin zulmüne uğrayan bu çocuklara verilen “aklanma belgesi” Sovyet Hükümeti’nin hangi suçunu aklayabilir? Katledilen onca insan için “suçu yoktur” diyerek trajikomik bir şekilde verilen aklanma belgeleri bile Sovyet zulmünün en büyük işareti değil midir?
Sovyet Hükümeti kurulduğu andan itibaren baskı, zulüm ve kıyımla işe başlamıştır ve dağıldığı son ana kadar baskı, zulüm ve kıyıma aralıksız devam etmiştir. Sadece kimi zaman inişler kimi zaman çıkışlarla az ya da daha yoğun olarak repressiya Sovyetler Birliği’nde hep var olmuştur.”dedi.
Konuklar tarafından ilgiyle takip edilen konuşmanın sonunda konuşmacıya çok sayıda sorulan soru ve cevaplardan sonra, Eskişehir Türk Ocağı Şube Başkanı Prof. Dr. Nedim Ünal’ın konuşmacıya şükran beratı takdimi ile program sona erdi. – ESKİŞEHİR
]]>Tarihe “Kanlı Ocak” adıyla geçen katliamın acısı, aradan 34 yıl geçmiş olmasına rağmen tüm Azerbaycanlıların hafızasında tazeliğini koruyor. Azerbaycan’da aynı zamanda bir kahramanlık destanı olarak da hafızalara kazınan Kanlı Ocak olayları, 70 yıl süren eski Sovyet esaretinden sonra bağımsızlığın kazanılmasında dönüm noktası kabul ediliyor.
Kanlı Ocak olayları, eski Sovyetler Birliği’nin çöküşünü hızlandırdı, Azerbaycanlılarda bağımsızlık duygusunu alevlendirdi. Olayların temelinde Karabağ sorunu bulunuyordu.
Ermeniler, 1980’li yılların sonlarında Karabağ’ın Azerbaycan’dan koparılması için faaliyetlerini artırdı ve Aralık 1989’da Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti Yüksek Konseyi, Karabağ’ın Ermenistan’la birleştirilmesi yönünde karar aldı.
Azerbaycanlılar, bu kararı tepkiyle karşıladı ve Bakü’de yüz binlerce kişinin katıldığı mitingler düzenlendi. Halk, Ermenilerin artan toprak taleplerine ve Sovyet yönetimine tepkilerini göstermek için Bakü’nün Azadlık Meydanı’na akın etti.
Aralıksız süren mitingler Sovyet yönetimini tedirgin etti ve Bakü’ye asker gönderilmesi yönünde karar alındı. Halk ise kentin giriş yollarını ve Bakü’deki askeri birliklerin önünü kapattı.
İlk önce 19 Ocak 1990’da Sovyet istihbaratınca Azerbaycan televizyonunun enerji sağlayıcısı patlatıldı. Akşam saatlerinde ise 26 bin kişilik Sovyet ordusu zırhlı araçlarla 5 yönden Bakü’ye girdi.
Sovyet ordusu, onları engellemeye çalışan silahsız sivillere mermi yağdırarak kente ulaştı. Tanklar ve ağır zırhlı araçlar insanların üzerlerine sürüldü, ambulanslara ve yolcu otobüslerine ateş açıldı. O gece Bakü’de 130 sivil hayatını kaybetti.
Sovyet ordusu, katliamını Neftçala ve Lenkeran gibi diğer illerde de sürdürdü ve toplam 147 Azerbaycanlı sivil, 20 Ocak katliamının kurbanı oldu. Olaylarda 744 kişi yaralandı, yaklaşık 400 kişi Sovyet ordusunca gözaltına alındı.
Bakü’de Sovyet yönetiminin olağanüstü hal ilan etmesine ve kentin tamamen Sovyet ordusu tarafından kontrol altına alınmasına rağmen halk yine sokaklara çıktı ve şehitlerin defni için çalışma başlatıldı.
Şehitlerin naaşları, 31 Mart 1918’de Ermenilerin saldırıları sonucu hayatını kaybeden Azerbaycanlıların cenazelerinin toprağa verildiği, daha sonra Sovyet döneminde park haline getirilen Dağüstü Park’ta defnedildi. Cenazeler, Azadlık Meydanı’nda toplandı ve buradan insanların omzunda, daha sonra Şehitler Hıyabanı ismi verilen şehitliğe getirilerek yan yana defnedildi. Cenazelere yaklaşık 1 milyon kişi eşlik etti.
Kanlı Ocak Katliamı, Azerbaycanlıların eski Sovyet yönetimine güvenini tamamen sarstı ve ülkenin bağımsızlığına giden süreç başladı.
Azerbaycanlılar 34 yıldır her 20 Ocak’ta, o günün kurbanlarının simgesi haline gelen karanfillerle şehitliğe akın ediyor, bağımsızlık ateşini yakanlara minnettarlığını gösteriyor.
“Öf bile demeden canlarını feda etti”
20 Ocak Katliamı’nın tanıklarından 68 yaşındaki Nizami Rızaşuvari, o günlerde yaşadıklarını AA muhabirine anlattı.
Rızaşuvari, o dönemde her bir Azerbaycanlı gibi kendisinin de bağımsızlık talebiyle yapılan gösterilerde yer aldığını söyledi.
Sovyet Rusya yönetimine karşı milyonlarca Azerbaycanlının “özgürlük” diye bağırdığını vurgulayan Rızaşuvari, bağımsızlık için tüm halkın tek yumruk olduğunu belirtti.
Rızaşuvari, bağımsızlık yanlılarının oluşturduğu Azerbaycan Halk Cephesi’nin (AHC) aktivistlerinden olduğunu belirterek AHC’nin bazı gizli evraklarının saklanması için kendisine emanet edildiğini kaydetti.
20 Ocak Katliamı sonrasında Devlet Güvenlik Servisi (KGB) çalışanlarının bu bilgiyi öğrendikten sonra evlerine gelerek babasını darbettiğini, kendisini de gözaltına aldığını anlatan Rızaşuvari, “KGB’nin nezarethanesinde 7 gün işkence gördüm. Belgelerin yerini ve diğer aktivistlerin isimlerini söylememi istediler. En ağır işkencelere maruz kaldım. Tüm dişlerimi söktüler. Kafama aldığım darbeler nedeniyle sol gözüm görme yetisini kaybetti. Bir hafta sonra beni bıraktılar. Eve döndüğümde babamın aldığı darbeler nedeniyle yaşamını yitirdiğini öğrendim.” dedi.
Rızaşuvari, babasının ve diğer çok sayıda insanın ölümünden büyük üzüntü duyduğunu dile getirerek “Öf bile demeden canlarını feda etti. Aynı zamanda sevinçliyim. Çünkü Azerbaycan bugün tam bağımsız bir ülkedir. En büyük arzumuz hayata geçti.” diye konuştu.
]]>