Şiir – Haber 60 – Tokat Haber https://www.haber60.com.tr Sat, 06 Apr 2024 21:15:39 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=6.9.4 Şair Lale Müldür: Şiirle iştigal etmesem ölürdüm https://www.haber60.com.tr/sair-lale-muldur-siirle-istigal-etmesem-olurdum/ https://www.haber60.com.tr/sair-lale-muldur-siirle-istigal-etmesem-olurdum/#respond Sat, 06 Apr 2024 21:15:39 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=26472 Şair Lale Müldür, şiirin hayatında önemli bir yer tuttuğuna işaret ederek, “Şiirle iştigal etmesem ölürdüm. Şiir içten gelen bir şeydir bir kere.Bunu anlamayanlar boşu boşuna harcıyorlar vakitlerini.” dedi.

Anadolu Ajansının (AA) Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından şiir okumayı, yazmayı ve yayınlamayı teşvik etmek amacıyla ilan edilen 21 Mart Dünya Şiir Günü kapsamındaki dosyasının 11. haberinde şair Lale Müldür röportajına yer verildi.

“Anemon”, “Saatler/ Geyikler”, “Kadınesk” adlı eserlerin de aralarında bulunduğu çeşitli kitaplara imza atan Müldür, şiir yolculuğunu ve şiirin hayatındaki önemini anlattı.

Türk şiirinde 1980’li yıllardan itibaren kendine has şiir üslubuyla yer edinen şair Lale Müldür, Amerika’da yayımlanan Türk şiiri antolojisinde “1980’lerde başlayan krizi aşan bir şair” olarak anıldı.

Müldür, son dönemlerde iyi şiir yazılmadığını ifade ederek, “Şiir hakkında diyeceğim şey, bundan sonra şiir bitti ama nasıl bitti? Şiir yazanların sayısı hala çok. Ancak gerçekten iyi şiir yazan genç şair pek yok gibi.” görüşünü paylaştı.

“Şiiri bir kız kardeş olarak ciddiye almaya başladım”

Şiir yolculuğunu meşakkatli olarak tanımlayan Müldür, şu ifadeleri kullandı:

“Şiirle iştigal etmesem ölürdüm. Basbayağı ölürdüm. Şiire başladığım yıllarda yaşamaktan hiç hoşlanmazdım. Bir anlamda şiir defterlerimi dolduruyordum. Bu bende gerçekten şiirin bir kız kardeş niteliği açmasına neden oldu. Ben şiiri bir kız kardeş olarak ciddiye almaya başladım. Sonra ‘Noli me tangere (Bana dokunma)’ dedim kendi kendime. Onu baz alarak ilerledim.”

Müldür, şiirin kendine has yapısı ve üretim sürecinde ortaya çıkışı konusunda da değerlendirmelerde bulunarak, şunları kaydetti:

“Şiir içten gelen bir şeydir bir kere. Sonradan şiir yapılmaz. İçinden pat diye önüne geliyor yani öyle bir şey. Çat diye gelmesi lazım. Bunu anlamayanlar boşu boşuna harcıyorlar vakitlerini. Şiirin apayrı yeri vardır bir defa. Hemen anlarsın, ‘Bu şiir’ dersin. Bir; kafiye, iki; yolunu açan bir şey, üç; senin bütün enteresanlığı kaydetmek gibi bir şey. Sonra da onu hatırlatmak. Hatırlamak da zordur. Ben hatırlamam mesela. Ben katiyen hatırlamam. Ama bir kere bana okunsun şiir aklımda kalır sözcükler ve söylerim hemen şiiri.”

“Gırgır bulamazsam kaçar giderim oradan”

Müldür, şiirde bir ortam ya da izini takip ettiği şair olmadığını, kendi şiirleri ve kendine has tarzı olduğunu söyledi.

Şiirde sohbetin önemine işaret eden Müldür, “Ben şiir ortamına hiç doğmadım. Pek bilmem yani şairler ne yaparlar ne ederler. Şairlerle bir araya gelme nedenim gırgırdır benim. Gırgır çok önemli bende. Ama öyle herhangi bir gırgır değil bayağı gırgır hoşuma gider. Gırgır bulamazsam bir şeyde veya bir insanda kaçar giderim oradan. Gırgır olmazsa olmaz.” diye konuştu.

Müldür, şiirin ciddi bir iş olduğundan bahsederek, “Bir de çok ciddi bir tarafı var şiirin. Şiir sana geliyor. Şuraya gelir (kalbini göstererek) ‘Aaa geldi’ dersin. İlhamdır. O gelir ve o zaman eline kalemi alır başlarsın yazmaya veya hiç yazmazsın da aklında tutarsın.” ifadelerini kullandı.

Okumaktan keyif aldığı şairler hakkında da bilgi veren Lale Müldür, Arthur Rimbaud, Fernando Pessoa, Rainer Maria Rilke, Thomas Stearns Eliot ve Charles Baudelaire’ın şiirlerinin kendisini her zaman etkilediğini de sözlerine ekledi.

]]>
https://www.haber60.com.tr/sair-lale-muldur-siirle-istigal-etmesem-olurdum/feed/ 0
Türk edebiyatında Kürk Mantolu Madonna ile iz bırakan yazar: Sabahattin Ali https://www.haber60.com.tr/turk-edebiyatinda-kurk-mantolu-madonna-ile-iz-birakan-yazar-sabahattin-ali/ https://www.haber60.com.tr/turk-edebiyatinda-kurk-mantolu-madonna-ile-iz-birakan-yazar-sabahattin-ali/#respond Mon, 01 Apr 2024 23:03:26 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=25650 “Kuyucaklı Yusuf” ve “Kürk Mantolu Madonna” adlı eserleri yıllardır en çok okunanlar arasında yer alan usta edebiyatçı Sabahattin Ali’nin vefatının üzerinden 76 yıl geçti.

Emekli asker Cihangirli Ali Selahattin Bey ile Eğridereli Hüsniye Hanım’ın oğlu olan Ali, temiz ve sade üslubuyla gerçekçilik anlayışı ve samimi duygularıyla Türk edebiyatında iz bıraktı.

Bulgaristan’da, Gümülcine Sancağı’na bağlı Eğridere, şimdiki adıyla Ardino ilçesinde 25 Şubat 1907’de doğan şair ve yazar Ali, ilk eğitimini Üsküdar’daki Füyuzat-ı Osmaniye Mektebi’nde aldı.

I. Dünya Savaşı nedeniyle 1914’te Ali Selahattin Bey yeniden askere alınınca, Ali ailesiyle Çanakkale’ye yerleşti. Usta edebiyatçı,1918’e kadar yaşadığı savaş bölgesinden oldukça etkilendi.

Geçim sıkıntısı ve aile içerisindeki huzursuzluklarla çocukluk dönemini geçiren yazar, eğitimine Çanakkale İbtidai Mektebi’nde devam etti. Okul, savaş nedeniyle öğretmensiz kalarak kapansa da Ali Selahattin Bey ve diğer subayların yardımıyla tekrar açıldı. Türkçe derslerini Ali’nin babası verdi.

Sabahattin Ali, daha sonra devam ettiği Edremit İdadi Mektebi’nden mezun oldu, ardından Balıkesir’deki Muallim Mektebi’ne kaydoldu.

Hikaye ve şiir yazmaya babası teşvik etti

Öğretmen okulundayken babasının teşvikiyle hikaye ve şiir denemelerine başlayan Ali, bir yandan da okul gazetesi çıkardı.

Sabahattin Ali, 3. sınıfta geçtiği İstanbul Muallim Mektebi’ndeki edebiyat öğretmeni Ali Canip Yöntem’in teşvikiyle dergilere hikaye ve şiirler gönderdi. Okul müsamerelerine de katılan Ali, babasının kalp krizi nedeniyle vefat etmesi üzerine, “Babam İçin” adlı şiiri kaleme aldı. Bu şiir daha sonra Orhan Seyfi Orhon’un yönettiği “Güneş” dergisinde yayınlandı.

İlk büyük dostlukları İstanbul’da öğretmen okulunda öğrenciyken filizlenen Sabahattin Ali’nin, okul arkadaşları arasında, kadim dostu Pertev Naili Boratav ile uzun yıllar mektuplaştığı ve içini döktüğü Ayşe Sıtkı da vardı.

Yazar Ali, 1927’de Muallim Mektebi’ni tamamlayarak Yozgat Merkez Cumhuriyet İlkokuluna öğretmen olarak atandı. Yozgat’ta İstanbul’daki sosyal çevresinin aksine yalnız kalan Ali, kendisini yazmaya ve okumaya verdi.

Öğretmenlik görevinde bir yılı tamamladıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığının yabancı dil öğretmeni ihtiyacı nedeniyle açtığı, yurt dışında dil eğitimi sınavını kazanan Ali, Almanya’ya giderek Potsdam ve Berlin’de eğitim gördü.

Usta edebiyatçı, Alman edebiyatının yanı sıra Rus edebiyatına da yoğunlaşarak, özellikle Ivan Turgenyev, Maksim Gorki ve Knut Hamsun gibi isimlerin eserlerini okudu.

Komünizm söylemlerinde bulunduğu gerekçesiyle tutuklandı

Yaşadığı tatsız bir olay sebebiyle Almanya’dan Türkiye’ye dönen Ali, bir müddet İstanbul’da Yüksek Muallim Mektebinde, arkadaşlarının yanında, Nihal Atsız, Nihat Sami Banarlı ve Pertev Naili Boratav’la aynı yatakhanede kaldı.

Sabahattin Ali, 1930’da Gazi Enstitüsünde açılan yabancı dil sınavlarına katıldı ve Aydın Ortaokuluna Almanca öğretmeni olarak atandı. Burada komünizm söylemlerinde bulunduğu gerekçesiyle hakkında soruşturma açılan yazar, detaylı bir tahkikat yapılması amacıyla tutuklandı.

Aydın Hapishanesi’nde 9 Eylül 1931’e kadar kalan Sabahattin Ali, başından geçenleri, Ayşe Sıtkı İlhan’a yazdığı mektuplarda anlattı. Bu sürede yazar kimliğini geride bırakmayan Ali, daha sonra yazacağı öyküler için de malzeme biriktirdi.

Aydın’da öğretmenliğe başlamadan önce Nazım Hikmet’in çalıştığı “Resimli Ay” dergisine giden yazar, orada hem Zekeriya-Sabiha Sertel çiftiyle hem de Nazım Hikmet’le tanıştı. Ali’nin ilk hikayesi olan “Bir Orman Hikayesi” eseri de bu dergide yayınladı.

Usta edebiyatçı, beraatinden sonra Konya Ortaokulu’nda Almanca öğretmeni olarak göreve başladı. Konya’daki günlerini, “Bir Skandal” adlı eserinde anlatan yazar, yalnızlığını ve yaşadığı duygu karmaşasını okuruyla paylaştı.

Sabahattin Ali, aşık olduğu Melahat Hanım’a şiirler yazdı ve bu duygularla katıldığı bir toplantıda okuduğu hicviyede, memleketin idaresinde olanlara ima ve tahkirde bulunduğu iddiasıyla yeniden tutuklandı. Bir yıllık mahkumiyeti, temyiz mahkemesinin aleyhinde karar vermesi üzerine 12 aydan 14 aya çıkarıldı.

Cezasının dört ayını Konya Cezaevi’nde geçiren yazar, 6 ayını geçirdiği Sinop Cezaevi’nde, daha sonra bestelenerek unutulmayan şarkılar arasına giren “Aldırma Gönül” ve “Hapishane Şarkısı” adlı eserleri kaleme aldı.

Ali, erken tahliye edilerek 29 Ekim 1933’te cezaevinden çıkınca Milli Eğitim Bakanlığına başvurarak öğretmenlik mesleğine geri dönmek istediğini belirtti.

Öğretmenliğe Ankara 2. Ortaokulu’nda devam eden yazar, 1932’de İstanbul’daki bir yakınının vasıtasıyla tanıştığı Aliye Hanım’la mektuplaşmaya başladı. Aliye Hanım ve Sabahattin Ali, posta yoluyla nişan taktı, 16 Mayıs 1935’te evlendi.

Başarılı edebiyatçı, 1937’de yedek subay olarak askerlik görevini tamamladı, 30 Eylül 1937’de kızı Filiz dünyaya geldi.

“İçimizdeki Şeytan” romanı siyasi tartışmalara neden oldu

İdeal bir eş ve sevecen bir baba olan Ali, kızının doğumunun ardından, bugün hala en çok okunan ve birçok dile çevrilen “Kuyucaklı Yusuf” ile “Kürk Mantolu Madonna” romanlarını kaleme aldı. Politikayla da içli dışlı olan Ali, çeşitli söylemleri dolayısıyla öğretmenlik görevinden tekrar alındı.

Usta edebiyatçı, 1938’de “Çaydanlık” ve “Arap Hayri”, 1939’da “Isıtmak İçin” ve “Uyku” hikayelerini, 1940’ta “Selam” ve “Bir Mesleğin Başlangıcı” hikayelerini yazdı. “İçimizdeki Şeytan” romanı 3 Nisan-29 Haziran 1939’da Ulus gazetesinde tefrika edildi. Roman yayınlandıktan sonra pek çok siyasi tartışmaya neden oldu.

Yazar Ali, 1941-1943’te yazdığı “Bir Konferans”, “Yeni Dünya”, “İki Kadın”, “Sulfata” ve “Hasan Boğuldu” adlı hikayelerini “Yeni Dünya” kitabında topladı.

Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğünde memur, Ankara Devlet Konservatuvarında ise çevirmen ve dramaturg olarak da çalışan usta edebiyatçı, Nihal Atsız’ın hakkında yazdığı bir yazıya karşı dava açtı. Davayı 1944’te kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamayan Ali, duruşmalar sonunda Milli Eğitim Bakanlığınca görevinden alındı.

1945’te gazetecilik yapmaya başladı

İstanbul’da 1945’te gazetecilik yapmaya başlayan Ali, “Tan Gazetesi” olayları sırasında, fıkralar yazdığı “La Turquie” ve “Yeni Dünya” gazeteleri tahrip edilince işsiz kaldı.

Ali’nin yazıları “Yurt ve Dünya”, “Yeni Türk” ve “Tercüme” dergisinde okuyucuyla buluştu. Usta yazar, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la siyasal mizah dergisi “Marko Paşa”yı 1946’da çıkardı. Bu dergiyi, “Malum Paşa”, “Merhum Paşa” ve “Öküz Paşa” adlı, yine siyasal içerikli mizah dergileri takip etti.

Yayınlardan birinde “Adalet Koridorlarında” adlı yazısıyla yeniden tutuklanan ve 3 ay hapis yatan Sabahattin Ali, bu dönem İstanbul’da hem maddi hem de manevi yönden zorluklar yaşadı.

Siyasi baskılardan uzak kalamayacağı, hür iradesine dayalı yayın hayatını sürdüremeyeceği fikriyle yurt dışına çıkmak isteyen ancak pasaport yasağından dolayı insan kaçakçılarıyla anlaşarak sınır dışına çıkmayı planlayan yazar, tanıştığı Ali Ertekin’le 31 Mart 1948’de Kırklareli’ne yola çıktı.

Bulgaristan sınırında 16 Haziran 1948’te bir çobanın bulduğu cesedin Sabahattin Ali’ye ait olduğu tespit edildi. Ali Ertekin, daha sonra cinayeti işlediğini itiraf etti.

Ormanda tanınmaz halde bulunan cesedin yazar Ali’ye ait olduğu ve 2 Nisan 1948’de vefat ettiği kayıtlara geçti.

Eşi Aliye Ali, bu duruma ilişkin yaptığı bir açıklamada şunları kaydetmişti:

“Sabahattin iyi yürekli, insanları çok seven biriydi. Senelerden beri daima dama taşı gibi oynanan sanata verdiği emek, polisçe devamlı tedirgin edilmesi sinirlerini yormuş olacaktı ki kaçma teklifi ona cazip gelmişti. Romanlarını rahat bir kafa ile yazabilme düşü, kafasını dinlemek istediği bir yer veya bir memleket aratıyordu ona herhalde.”

Sabahattin Ali’nin edebi kişiliği

Şiirlerini hece vezniyle yazan Ali, edebiyat dünyasına şiirleriyle adım attı. Halk şiirinin etkisinin hissedildiği eserlerini kaleme alırken, öykü ve romanlarında olduğu gibi toplumsal gerçekçilik yaklaşımıyla hareket eden Ali, şiire yaklaşımını 1938’de verdiği bir söyleşide, “Bence şiirin eskisi yenisi yoktur. İyi şiir, muhakkak ki insana bir şey ilave eder. Bu şey bazen tez olur, bazen bizim manen daha genişlememizi temin eden bir heyecan olur.” ifadeleriyle dile getirmişti.

Şiirlerini yazarken sade bir üslup kullanarak, daha geniş bir okuyucu kitlesi hedefleyen usta edebiyatçı, öykü ve romanlarında toplumsal gerçekçiliği ön planda tutarak, bu doğrultuda konular belirledi ve karakterleri hayatın içinden seçti.

“Benim kanaatimce sanat, insana insanı ve hayatı ve bunların manasını öğretmekle muvazzaftır.” sözleriyle sanat anlayışını özetleyen Ali, Türk edebiyatına kazandırdığı eserlerle büyük beğeni topladı.

Unutulmaz yazarın çeviri eserleri de bulunuyor.

]]>
https://www.haber60.com.tr/turk-edebiyatinda-kurk-mantolu-madonna-ile-iz-birakan-yazar-sabahattin-ali/feed/ 0
Şair Mehmet Erte: Sosyal medya dilinin yerini alan insanlar şiir okuyamaz, yazamaz https://www.haber60.com.tr/sair-mehmet-erte-sosyal-medya-dilinin-yerini-alan-insanlar-siir-okuyamaz-yazamaz/ https://www.haber60.com.tr/sair-mehmet-erte-sosyal-medya-dilinin-yerini-alan-insanlar-siir-okuyamaz-yazamaz/#respond Mon, 01 Apr 2024 22:33:19 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=25628 Varlık Dergisi editörü, şair Mehmet Erte, “Sosyal medyada üretilen dil, sokak dilinin yerini aldıktan sonra sanırım insanlar her şeye daha kolay ulaşabildiği, hakim olduğu yanılsamasına kapıldı. Her şeyi elinin altında sanan kişi şiir okuyamaz, yazamaz.” dedi.

“Suyu Bulandıran Şey”, “Alçalma” ve “Çatlak” adlı eserlerin de aralarında bulunduğu çeşitli kitaplara imza atan Erte, şiir yolculuğunu ve şiirin hayatındaki önemini AA muhabirine anlattı.

Şiir hakkında konuşmanın zor olduğunu dile getiren Erte, “Şiir, gündelik dile, konuşmaya muhalif bir sanat dalı çünkü. Dil bir uzlaşma alanıdır. Konuşabilmek için kelimelerin anlamları üzerinde bir ölçüde anlaşmış olmamız gerekir. Şiir işte bu uzlaşma alanını sabote eder, tekinsiz kılar. Şiir uzlaşmaz olana bir çağrıdır.” değerlendirmesinde bulundu.

Erte, şiire yöneldikten sonra yaşadığı değişime dair, “Şiirle hemhal olduğumda varoluşumu sorgulamaya başladım. Şiirden, bana haritada konum bildirir gibi nerede durduğumu söylemesini, beni fırtınalı denizden karaya sağ salim çıkarmasını ümit etmedim. Şiir okuyarak nasıl karmaşık bir dünyada yaşadığımızı öğrendim.” ifadelerini kullandı.

“Varoluşun karanlık bölgelerine ancak sanatla adım atabiliriz”

Şiirin edebi türler arasındaki yerine de değinen Erte, “Şairler bazen öyküyü, romanı gündelik dile indirgiyor, şiiri yüceltirken düzyazıyı alçaltıyor. Bu bir hata. Üstelik şiir de öykü ve roman gibi gündelik dili kullanma özgürlüğüne sahiptir. Şiiri de düzyazıyı da değerli kılan şey, tüm uzlaşma bölgelerinde bir deprem yaratmasıdır. Bütün sanatlar temelde özneyi sorunsallaştırır.” diye konuştu.

Mehmet Erte, hayata sadece sanatla bir anlam verilebileceğinin altını çizerek, şu bilgileri verdi:

“Varoluşun karanlık bölgelerine ancak sanatla adım atabiliriz. Tüm türleri bir arada ve ilişki içinde düşünüyorum. Sanatla, felsefeyle irtibat kurmayanlar, ‘hayat’ kelimesine, kendilerine benimsetilen kanaatlerle bir karşılık üretir. Anlam ise estetik bir araştırmanın, etkileşimin, çatışmanın sonucudur. Gelenek deneylerle, çatışmalarla ilerler. Bir tür ayaktaysa yaşıyorsa defalarca yıkılıp kurulmuş demektir. Bir türü diğerlerinden geleneğiyle, estetiğiyle ayırırsınız.”

Türk şiirinin 2000’li yılların başında daha canlı olduğunu ifade eden Erte, matbu dergilerin ekonomik sebeplerden azaldığını, internetin ise umulan değişimi yaratmadığını aksine tek tipleştirdiğini dile getirerek insanların görünüşte farklı, içerik olarak benzer kitaplara ‘müşteri’ kılındığını söyledi.

“Her şeyi elinin altında sanan kişi şiir yazamaz”

Erte, popüler kültürün insanları ucuz şeyler üretmeye ittiğini kaydederek “Sosyal medyada üretilen dil, sokak dilinin yerini aldıktan sonra sanırım insanlar her şeye daha kolay ulaşabildiği, hakim olduğu yanılsamasına kapıldı. Her şeyi elinin altında sanan kişi şiir okuyamaz, yazamaz. Şiir, bir şeylerle arasındaki mesafenin aşılmazlığını hisseden ama buna rağmen ötelere hasret duyan öznenin işidir.” değerlendirmesini yaptı.

Edebiyat tarihinin imajlar dizisine indirgendiğini ve estetik çatışmaların yerini imajların aldığını vurgulayan Erte, şöyle devam etti:

“Bizim sanatı, şiiri topluma göre konumlandırmak, değerlendirmek huyumuz var. Bu yanlış. Toplumun düzeyine sanata, şiire bakarak karar vermeliyiz. Gelenek düşüncesinden, algısından yoksun olduğumuz için şiirimizin büyüklüğünü idrak edemiyoruz. Üzerinde durduğumuz nokta bir çizginin parçasıysa eğer, bunun derhal farkına varmalıyız. Yoksa kendimizi çok küçük görmeye başlayabiliriz.” dedi.

Mehmet Erte kimdir?

İzmir’in Çeşme ilçesinde 1978’de doğan Erte, 1999’da Varlık Dergisi’nin “Ustaların Seçtikleri” köşesinde yayınlanan “Yıldırımları Beklemek” adlı şiiriyle edebiyat dünyasına girdi.

Erte, şiir, öykü, deneme ve söyleşileriyle Varlık ve Kitap-lık başta olmak üzere pek çok dergide yer aldı.

Eylül 2003’te Varlık Yayınları’nda editörlük yapmaya başlayan Erte, 2015’ten itibaren de Varlık Dergisi’nin editörlüğünü üstlendi.

]]>
https://www.haber60.com.tr/sair-mehmet-erte-sosyal-medya-dilinin-yerini-alan-insanlar-siir-okuyamaz-yazamaz/feed/ 0
Ali Günvar: Şiir, Bütün Edebi Türlerin Geçerlilik ve Estetik Yapı Kazanması İçin Muhtaç https://www.haber60.com.tr/ali-gunvar-siir-butun-edebi-turlerin-gecerlilik-ve-estetik-yapi-kazanmasi-icin-muhtac/ https://www.haber60.com.tr/ali-gunvar-siir-butun-edebi-turlerin-gecerlilik-ve-estetik-yapi-kazanmasi-icin-muhtac/#respond Fri, 29 Mar 2024 22:18:33 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=24876 “Eyzan”, “Nisyan/Rapsodi”, “Anthropomorphus”, “Soneler” ve “Çarpık Hüzünler Kantatı” adlı şiir kitaplarına imza atan Ali Günvar, bütün edebi türlerin geçerlilik ve estetik yapı kazanabilmek için şiire muhtaç olduğunu söyledi.

Şair Günvar, şiir yolculuğunu, geçmişten bugüne Türk edebiyatına ve şiire duyduğu ilgiyi ve şiirle ilgili düşüncelerini AA muhabirine anlattı.

Şiirin hayatında önemli bir yer tuttuğunu ve bunun şöhretle ya da kişisel tatminle ilgili olmadığını söyleyen Günvar, “Kullandığım insani dilde, edebi inşa etmek ve bu edeple konuşmak için şiirle uğraştım. Aslında sözden maksat olan nutka ve onun söze döktüğü kelama vasıl olmak arzusuyla hareket ettim. Seküler bir şekilde dahi bir söz söylemiş olsam, söylediğim söz, kendimi ve muhataplarını ‘şah katından ırak etmesin’ diye çabaladım.” ifadelerini kullandı.

Günvar, şiirin dilin kendisi olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:

“Bütün türler, geçerlilik ve estetik yapı kazanabilmek için dildeki şiire muhtaçtır. Şiirselliği olmayan bir roman, hikaye, tiyatro eseri, hatta bilimsel bir metin, buz üstüne yazı yazmak gibidir. Zira hakikat şiirseldir, şiirle kendisini belirginleştirir ve kendisini insan zihni için zahir hale getirir. O nedenle, şiiri edebi türlerden bir tür gibi düşünmek, dili ve kapsamını hafife almak ile eşdeğerdir.”

“Halbuki şiir, sadece anlaşılmak için değil zevk içindir”

Şiirde ilahi kelamı, görünür olan ya da henüz gizli kalan yanlarıyla evrensel geleneğin izini takip ettiğini belirten Günvar, “Zira İnsan-ı Kamil Medeniyeti bu dünyada henüz neticelenmemiştir. Varlık, ilahi dilin kelimeleri mesabesindedir. Yaşanan her ne var ise bu dil içinde kurulmuş ve kurulabilecek olan sonsuz cümleler, paragraflar ve kitaplardan ibaret olsa gerektir. Bu gelenek içinde yakalayabildiğiniz ve kullandığınız lisana, tercüme edebildiğiniz her cümle, bünyenize kelamdan doğan özgün bir söz olarak yerleşir.” diye konuştu.

Günvar, şiirin farklı düzeylerde idrak edildiğine dikkati çekerek, şu tespitleri paylaştı:

“Halbuki şiir, sadece anlaşılmak için değil, zevk edilmek içindir. Zevk ettiğiniz zaman bütün varlığınızı sarar, sizle siz olur ve sizi boyutlardan boyutlara taşır. Bu özellik, dil tecrübesinin insanlık tarihinde ulaşabileceği en önemli düzeydir. Ancak bu, dile azami derecede duyarlı ve onunla hemhal olmayı gerektirir. Bunu yapmak da günümüzde giderek zorlaşmaktadır. Söze teslim olmak, oradan hareketle kelam boyutuna ulaşmak ve kelama iman noktasına gelebilmek gerçekten günümüz insanının diğer oyuncaklarını bırakıp da yönelebileceği bir hedef olmaktan çıkmıştır. İdraki standartlaştırarak endüstriyel hale getiren insanlık, giderek şiirden uzaklaşmakta ve şiiri, üzerinde operasyonel zekanın hüküm sürdüğü birtakım söz oyunlarına indirgemektedir. Bu düzeyden bir şey çıkmaz.”

“İstanbul’un malik olduğu kültürel izlenimleri de dillendirmeye çalıştım”

Ali Günvar, İstanbul’a olan sevgisine rağmen, şimdiye kadar İstanbul üzerine şiir yazamadığını vurgulayarak, “İnsan bütün bir uzayı ve onun oluşturduğu bir atmosferi nasıl tanımlayabilir ve bir şiirle sınırlı kelimelerle kuşatabilir ki? O bakımdan İstanbul’u şiirlerimin atmosferi olarak kabul edip yazdıklarımda İstanbul’un malik olduğu kültürel izlenimleri de dillendirmeye çalıştım.” dedi.

Kültürel bir malzeme olarak şiirlerinde mitolojiye yer verdiğini sözlerine ekleyen şair Günvar, kendisi için asıl olanın kültürel kodlardan üretilmiş söylemler birikimi olduğunu dile getirdi.

Günvar, mitolojinin gelenek oluşturma sürecinde bireyi baskılayan formlarına karşı şiiri bir sığınak olarak gördüğünün altını çizerek, şöyle devam etti:

“Her bölgenin ya da milletin mitolojisi farklı ögeler barındırsa da derin anlam açısından, oluşturdukları söylemler arasında paralellikler vardır. Şiirimde bu paralellikler üzerinden yol alarak insani hallerimi ve mevcut kültürel, siyasal, ekonomik, sosyolojik vb. örgütlü, bireyi ezme eğiliminde olan yapılara karşı tavırlarımı, kendimden bağımsızlaştırarak somutlamaya çalıştım. O nedenle, benden sadır olanlar, o yapıların kimliğimdeki yansımalarının oluşturduğu boğucu mengenelere karşı mücadelemin sonucunda ortaya çıkmış şiirler ve yazılardır.”

]]>
https://www.haber60.com.tr/ali-gunvar-siir-butun-edebi-turlerin-gecerlilik-ve-estetik-yapi-kazanmasi-icin-muhtac/feed/ 0
Prof. Dr. Mehmet Can Doğan: Şiir Benim Kişiliğimle Bütünleşik Bir Şey https://www.haber60.com.tr/prof-dr-mehmet-can-dogan-siir-benim-kisiligimle-butunlesik-bir-sey/ https://www.haber60.com.tr/prof-dr-mehmet-can-dogan-siir-benim-kisiligimle-butunlesik-bir-sey/#respond Wed, 27 Mar 2024 23:27:03 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=24076 “Camekan”, “Şiirin Retoriği”, “Şair Sözü”, “Modern Türk Şiiri”, “Şiir Ölüyor mu?” adlı kitapların da aralarında bulunduğu birçok esere imza atan, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Can Doğan, “Şiir benim kişiliğimle bütünleşik bir şey. Kendimi şiirin dışında bir metin türüyle tanımlayamıyorum. Dili de gerek günlük iletişimde gerek edebi düzeyde olsun, şiirin belirlediği bir düzlemde algılıyorum.” dedi.

Şiir yolculuğunu, geçmişten bugüne Türk edebiyatına ve şiire duyduğu ilgiyi ve şiirle ilgili düşüncelerini AA muhabirine anlatan Doğan, “Ben Size Çok Geldim” adlı şiir kitabının geçen yıl okuyucuyla buluştuğunu, bu kitabın hemen ardından öncekilerden farklı yeni bir şiir dosyası üzerinde çalışmaya başladığını, ayrıca “Yüzyılın Edebiyat Dergileri” üzerine bir yazı kaleme aldığını söyledi.

Şair, yazar, eleştirmen Doğan, Türk şiirinin büyük bir birikimi olduğunu belirterek, “Şiir, diğer türlere göre en azından tarih itibarıyla daha eski bir metin türü. Diğer edebi metinlerle karşılaştırıldığında, şiir, bana göre, dilin kullanım özelliğiyle ayrışan bir sanat dalı.” ifadelerini kullandı.

Edebiyatın dil ile yapılan bir sanat olduğunu vurgulayan Doğan, şiirin de bunun en rafinesi olarak dilin içinde bir sanat eseri oluşturma çabasında olduğunu, her türlü çağrışım imkanı gözetilerek dili kullanabilme yeteneğini gösterdiğini kaydetti.

Mehmet Can Doğan, tarihi açıdan bakıldığında şiir ve müziğin en eski sanatlardan olduğuna işaret ederek, şunları aktardı:

“Bizim edebiyatımız açısından bakıldığında kültürel büyük dönüşümler sürecinde tabii ki şiirin de değiştiğini biliyoruz. Batı’yla temasın başladığı ve yoğunlaştığı modernleşme sürecinde, yeni kurmaca türleri de tanınır, Batılı tarzda hikaye ve roman yazılmaya başlanır. Şiir de bu süreçte yeni bir medeniyet dünyasına katılma heyecanıyla değişir. Yeni kurmaca türler tarihsel seyir içinde gelişip yükselmesine rağmen, bizim edebiyatımızda şiir, ağırlığını hiçbir zaman kaybetmedi. Bir de aynı zamanda münevver, entelektüel olarak beliren, edebiyatın içindeki aktörler hep şair olduğu için edebiyatı temsil anlamında da şairler üzerinden şiir belirginleşti.”

“Şiir Türk edebiyatında ayrıcalıklı bir yerdedir”

Türk edebiyatında hikaye anlatma geleneğinin bulunduğunu vurgulayan Doğan, “İster anonim olsun, ister söyleyeni, yazarı bilinen metinler anlamında ortaya çıksın elbette bir hikaye anlatma geleneği vardı. Fakat o gelenek ile Batı edebiyatlarından görülerek onlara benzeyecek şekilde oluşturulan yeni hikaye, roman anlayışı şiire göre çok genç. Yani yeni kurmaca metinleri 1870’li yıllara tarihleyebiliriz. Bu nedenle şiir, Türk edebiyatında ayrıcalıklı bir yerdedir. Bir de edebiyatın nefes aldığı ortamlar diyebileceğimiz gazetelerin, ilk zamanlardan günümüze, edebiyat dergilerinin hepsinde, şiir öne çıkan bir kurmaca metin tipi olduğu için de bir ayrıcalık taşıyor.” değerlendirmesinde bulundu.

Doğan, kendisi için de şiirin diğer edebi metinlere göre çok daha önde olduğuna dikkati çekerek, şunları söyledi:

“Hem kurmaca metin olarak yazdığım bir şey anlamında öndedir hem de eleştirmen veya akademisyen kimliğimle değerlendirme alanıma aldığım kurmaca metin olarak şiirin özel bir yeri vardır. Bununla birlikte elbette hikaye okumaktan da hoşlanırım, sevdiğim hikayeciler ve hikayeler de var. Roman okumaktan da çok hoşlanırım. Romanlar ve hikayeler üzerine de yazılar yazdım ama şiirin yeri bambaşka. Şiir benim kişiliğimle bütünleşik bir şey. Kendimi şiirin dışında bir metin türüyle tanımlayamıyorum. Dili de gerek günlük iletişimde gerek edebi düzeyde olsun, şiirin belirlediği bir düzlemde algılıyorum. Hepimiz dilsel varlıklarız. Kendi hesabıma, şiirsel bir varlık olduğumu söyleyebilirim.”

Dünyada her şeyin çok çabuk eskitildiği, hızla tüketilip değersizleştirildiği bir kriz döneminden geçildiğini sözlerine ekleyen Doğan, şiirde de bu süreçte farklı denemeler ve arayışlarla oluşan yapıya karşı bir tutum geliştirmeye çalışıldığını, krizlerin aynı zamanda atılımları da içinde taşıdığını vurguladı.

Mehmet Can Doğan, birikim açısından bakıldığında divan şiiri, halk şiiri ve modern dönemdeki pek çok metinde bu duyarlılığın var olduğunun altını çizerek, şöyle devam etti:

“Günümüzün krizini yansıtan ve yüzeysel görünen metinler, bizi yanıltmamalı. Çünkü geçmiş de bir biçimde yaşıyor. Hangi dönemin veya tarzın şiiri olursa olsun onlarla temas kurduğumuzda hala onlardaki derinlik bizi içine çekiyor. Ama temas kurabilme niyeti ve çabası, bu hız dünyasında onların içindeki sükunetle buluşabilme niyeti ve gayreti tabii ki bir tercih. Bir de üretilme meselesi var. Günümüzde üretilen şiirlerde de farklı eğilimler, farklı yazma tarzları var. Fakat görsel dünya baskın olduğu için, metinlerin iletişim sürecindeki akışkanlığı ve dolaşımı da dikkate alındığında kimi eğilim ve tarzların öne çıktığı veya çıkarıldığı görülüyor. Öne çıkanlara, çıkarılanlara bakarak yüzeyselleşmeden söz ediliyor. Sislenme veya perdelemeden kaynaklanan bir eksik görme biçimi bu. Sis dağılıp perde kaldırılırsa derinlikli metinler de fark edilir.”

“Şiirin yüzeyselleştiği önermesini mutlaklaştırmamak gerekiyor”

Her şair ve yazılan her metin için yüzeyselliğin geçerli olmadığına işaret eden Doğan, “Örneğin bir eğilim şeklinde bilgisayar dilinin veya siber dünya dilinin bir grup şairin şiirlerine çok fazla yansıdığını görüyoruz. Bununla birlikte başka bir grupta epik bir tarz beliriyor, şiir uzuyor, dramatik bir yapı kazanıyor. Başka bir tarzda yazanlarda, daha kısa metinlerle lirik şiir damarı sürüp gidiyor. Başka bir şey olarak da görsel şiir, yapım şiir veya iş denen, bilgisayar dilinin imkanlarıyla veya teknik imkanlarla birbirinin üzerine bindirilen görüntülerle kurgulanan şiirler de var. Böyle renkli ve zengin bir şiir dünyası söz konusu. Tabii ki insanların algısı yüzeyselleşse de derin metinler bir yerde duruyor ama bu algıda derinlik karşılık bulmuyor. Dolayısıyla baskın yapı ve algıya bakarak metnin de yüzeyselleştiğini söyleyemeyiz, özellikle geçmiş metinlerin. Günümüzdeki bazı metinlere bakıldığında pek tabii yüzeysel olanı da var, bile isteye yüzeyselliği tercih eden şairler de var. Bunun yanında başka şairlerin şiirleri de bulunuyor. O yüzden, şiirin yüzeyselleştiği önermesini mutlaklaştırmamak gerektiği kanısındayım.” dedi.

Doğan, şiirle ve edebiyatla ilgilenenlere seslenerek, “Şairin dile inanması gerekir. Dile inanırsak dil bizi yaşatır. Şiir okurları için de aynı şeyin geçerli olduğu kanısındayım. Şairin ve şiirin varlık gerekçesi dildir. Dolayısıyla şairin de okurun da dile inancını yitirmemesi, bundan kuşku duymaması gerekir.” diye konuştu.

Özellikle şiir alanındaki araştırma, inceleme ve eleştiri çalışmalarıyla tanınan Doğan, “Beş Şair Beş Poetika” çalışmasıyla 1993 Milliyet Edebiyat Ödülü, Camekan kitabıyla 2018 Attila İlhan Edebiyat Ödülleri Şiir Ödülü, Türkiye Yazarlar Birliği 2018, 10. Edebiyat Mevsimi Şiir Büyük Ödülü ve 2022 Necip Fazıl Kısakürek Şiir Ödülü’nün sahibi oldu.

“Güzel Sayfa Popüler Edebiyatın Sapa Yolları”, “Modern Türk Şiiri-Olgular, Eğilimler, Akımlar” ve “Benliğin ve Özgürlüğün Azabı-Romanlarla Düşünmek” adlı eserleri kaleme alan Doğan ayrıca “Öncesi de Kalır”, “Yitiksiz”, “Bu Dünya Herkese Güzel”, “Fotoğraf Tahlilleri”, “Şiir Ölüyor mu?”, “Yedi Meş’ale”, “Keziban’a Mektuplar”, “Ne Yalan Söyleyeyim-Salon Dergilerindeki Yazılar”, “Edebiyat ve Edebiyat Tarihi Özü” “Pir Sultan Abdal” adlı eserleri yayına hazırladı.

]]>
https://www.haber60.com.tr/prof-dr-mehmet-can-dogan-siir-benim-kisiligimle-butunlesik-bir-sey/feed/ 0
Nurullah Genç: Şiirin hayattaki yeri yılda bir günden ibaret olmamalı https://www.haber60.com.tr/nurullah-genc-siirin-hayattaki-yeri-yilda-bir-gunden-ibaret-olmamali/ https://www.haber60.com.tr/nurullah-genc-siirin-hayattaki-yeri-yilda-bir-gunden-ibaret-olmamali/#respond Tue, 26 Mar 2024 21:45:45 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=23568 “Yağmur”, “Rüveyda”, “Denizin Son Martıları”, “Gül ve Ben”, “Yankı ve Hüzün”, “Çiçekler Üşümesin” adlı eserleri kaleme alan şair ve yazar Nurullah Genç, “Şiir okumadığım gün kalbim acıyor gibi hissediyorum. Mutlaka şiirle hemhal olmam lazım.” dedi.

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından şiir okumayı, yazmayı ve yayınlamayı teşvik etmek amacıyla ilan edilen 21 Mart Dünya Şiir Günü, 25 yıldır kutlanıyor.

Dilsel çeşitliliğe de bir fırsat sunması hedeflenen Dünya Şiir Günü kapsamında, birçok ülkede çeşitli etkinlikler düzenleniyor.

Şiirin hayatındaki önemini, edebiyat-kültür-medeniyet ilişkisini ve gelecek nesillerden beklentilerini AA muhabirine anlatan Genç, şiirin hayattaki yerinin yılda bir günden ibaret olmaması gerektiğini belirterek, “Dünya Şiir Günüymüş. ‘Ben bir de şiiri hatırlayayım.’ filan diyebileceğimiz bir şey değil şiir. Dolayısıyla bu günlerle alakalı zaman zaman eleştirilerimi de dile getiriyorum. Yani insanlara değişik halleri için birer gün ayıran dünyanın, diğer günlerde o ayırdığı günle ilgili anlamı unutturmasını ben kabullenemiyorum.” diye konuştu.

Nurullah Genç, insanın her gün şiir okuması ve şiirle iç içe olması gerektiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:

“Sözü katmanlandırdığımız, tabakalandırdığımız zaman şiirin nerede olduğunu görüyoruz. Sözün üstünde kelamıkibar, kelamıkibarın üstünde de şiir vardır. Şiirin üstünde hadis, hadisin üstünde Allah kelamı vardır. Dolayısıyla şiir zaten mukaddes sözdür yani ayet ve hadisin hemen altında yer alır. Bizim şiirimiz, inandığımız şiir böyledir. Dolayısıyla siz bu kadar önemli bir söz katmanını, şiiri yılda bir güne mahkum ederek değerlendirmemelisiniz. Anmak açısından olabilir yani bir gün şiirle alakalı kutlamalar yapıp, insanlara şöyle seslenebilirsiniz, ‘Kalan 364 gününüzü şiirle doldurun, şiiri unutmayın, şiir şöyle bir şeydir, şöyle bir faydası vardır.’ diye bir günlük bir kutlama programı yapabilirsiniz. Ama yılda bir gün şiir günü olmamalı diye düşünüyorum.”

“Şiir okumadığım gün kalbim acıyor”

Hemen her gününün şiirle geçtiğini, çocukluğundan bu yana iç dünyasında şiirle yaşadığını vurgulayan Genç, 9-10 yaşlarındayken yirminin üzerinde şiir ezberlediğini dile getirdi.

Genç, kendisinden bir parça gibi gördüğü şiirle iç içe olduğunun altını çizerek, “Şiir okumadığım gün kalbim acıyor gibi hissediyorum. Mutlaka şiirle hemhal olmam lazım.” ifadelerini kullandı.

Şiirin kelimelerden tasarruf, anlamdan çoğaltma olduğunun altını çizen usta şair, şöyle devam etti:

“Kelimelerden tasarruf ederken anlamı çoğaltabiliyorsanız şiirin dünyasına girmişsinizdir demektir. Yani en az kelimeyle en yüksek anlama ulaştığınızda şiir doruğa ulaşır çünkü buna ihtiyaç vardır. Yani bir meseleyi anlatmak için uzun uzun, dakikalar dolusu, saatler boyu konuşmanız gerekmez her zaman. Buna zaman da imkan da müsait olmaz. Kişinin kendi hafızası, bunu gerçekleştirme durumu da müsait olmayabilir. Dolayısıyla şiir aslında o kadar büyük bir imkan ki, bir şiir beytiyle herhangi bir insana herhangi bir konuda mesaj verebilirsiniz. Siz divan edebiyatından bir beyitle insanlara, o anda belki ciltler dolusu kitap okumayla elde edebilecekleri bir anlamı, o tasarruf edilmiş kelimelerle ama çoğaltılmış anlamla o anda ulaştırabilirsiniz.”

Nurullah Genç, şiirin mesajı, ilhamı, sevgiyi, hissi, duygu ve bilgiyi ihtiva ettiğine işaret ederek, “Bunları şiir metniyle alabilirsiniz ve şiir metniyle başkalarına ulaştırabilirsiniz. Şiir bu manada çok önemli bir imkandır. Bundan haberdar olmayan kişilerin kaybı var diye düşünüyorum.” değerlendirmesinde bulundu.

Anlam ya da sanat değeri itibarıyla şiirin edebi türlerin şahı olduğunu vurgulayan Genç, şunları söyledi:

“Edebiyatın kendi anlamından yola çıkarsak da yine böyledir. Edebiyat, edep kökünden türer. Edep ölçülülük, ölçülü davranmak demektir ve hayatımızın tamamını kuşatır. Mesela ticarette ölçü, hakkıyla satın almaktır ya da bir ürünü hakkıyla hak ettiği şekilde satmaktır. Adaletin ölçüsü her iki tarafın da adil bir şekilde değerlendirilerek, kararın adil bir şekilde verilmesidir. Adaletin edebi budur. Yüzün edebi tebessümdür, kalbin edebi muhabbettir. Edep hayatımızın her tarafını kuşatır ve ölçülülük demektir. O zaman edebiyatta ölçülülük yani kelamda ölçülülük edebiyatsa, kelamda ölçülülüğü bize en güzel öğreten de şiirdir. Nesirden daha fazla öğretir ölçülülüğü. Mesela rastgele bir metni şiir olarak yazamaz, sunamazsınız. İster serbest, ister aruz, ister hece olsun belirli ölçüleri vardır. O ölçülere uymadığınızda metin, şiir metni olmaktan çıkar. Dolayısıyla edebiyatın edep yanını yani ölçü yanını bize en çok hissettiren alan olduğu için de şiir, edebi türleri içerisinde birinci sıradadır.”

“Bizim şiir geçmişimiz ihtişamlıdır”

Nurullah Genç, çocukluğunun geçtiği odada divan edebiyatından örneklerin okunarak izah edildiğini belirterek, “Bizim şiir geçmişimiz ihtişamlıdır. Ancak cumhuriyetle birlikte dumura uğrayan kültür, irfan aktarımı, medeniyetimizin gelecek nesillere aktarılmasında yaşadığımız kırılganlık kopukluk şiirimize de yansımıştır.” dedi.

Özellikle Batılılaşmanın, Batıya ve Batı şiirine hayranlıkla ön plana çıkmasıyla divan edebiyatının tu kaka edilerek üstünün örtüldüğünü aktaran Genç, “Batı’dan ilham alınarak yazılan yeni şiir, maalesef edebiyatın o edep sıfatını da aşarak, ölçüyü bozarak bizim şiirimizi bir anlamda tarumar eyleme noktasına ulaştırılmıştı. Bu nedenle mana itibarıyla Müslüman olan bir milletin, İslam medeniyetinin içinde yaşayan insanların, sözün katmanlarında en üste koyduğumuz Allah kelamını ve Peygamberimizin hadislerini devre dışı bırakıp sadece şiire yönelmeleri düşünülemez.” değerlendirmesinde bulundu.

Müslüman milletin şiiri nasıl yazması gerektiğine dair ölçülerin Kur’an-ı Kerim’de de yer aldığını kaydeden Genç, şu bilgileri verdi:

“O ölçüler ters yüz edilerek şiirimiz yeniden harmanlanmaya çalışıldığı ve köklerinden de koparıldığı için milletimizin değerleriyle örtüşmeyen bir şiir anlayışı maalesef ön plana çıkmıştır. Fakat inşallah milletimiz kendi özüyle medeniyetiyle bütünleşmeye, nesillerimiz geçmişimizi, tarihimizi ve şiirimizin eski ihtişamını öğrenmeye devam ettikçe gelecekte çok daha güzel şiirler yazacak insanlarımız olacaktır.”

“Kendimi bir medeniyete ait hissederek şiir yazdım”

Ayrım gözetmeksizin bütün ekolleri, okulları, şairleri, dünya edebiyatını, geçmişi ve bugünü okumaya çalıştığının altını çizen Genç, “Bugüne kadar kendimi herhangi bir ekole ait görerek şiir yazmadım. Fakat ben kendimi bir medeniyete ait hissederek şiir yazdım. Bu medeniyet bizim kalp, gönül medeniyetimizdir, İslam medeniyetidir.” şeklinde konuştu.

Şiirlerini kaleme alırken Ka’b Bin Zuheyr, Hassan Bin Sabit, İmam Busiri, Nabi ve Fuzuli’nin bugüne ulaşmış şiirleriyle açtığı yoldan, bu yolu genişleterek ve büyüterek yürümeye çalıştığını kaydeden Genç, “Bizim medeniyet yolumuzun dışındaki bir yoldan ya da ekolden yola çıkarak şiir yazmayı hiçbir zaman düşünmedim. Mühim olan var olanı, bugüne geleni geliştirerek yeni nesillere aktarmaktır.” dedi.

Prof. Dr. Nurullah Genç’in “Tutkular Keder Oldu”, “Yollar Dönüşe Gider” ve “İntizar” romanlarının yanı sıra şiirleriyle aynı adı taşıyan “Yağmur”, “Rüveyda”, “Denizin Son Martıları”, “Siyah Gözlerine Beni de Götür”, “Gül ve Ben”, “Yankı ve Hüzün”, “Çiçekler Üşümesin”, “Aşk Ölümcül Bir Hülyadır”, “Hüznün Lalesidir Dünya” ve “Birkaç Deli Güvercin” gibi şiir kitapları bulunuyor.

Şiirleri pek çok ödül alan ve usta ses sanatçıları tarafından seslendirilen Genç, akademik çalışmaları, verdiği eğitimler, danışmanlık hizmetleri, seminerler ve konferansların yanı sıra ödüllü profesyonel fotoğraflarıyla da tanınıyor.

]]>
https://www.haber60.com.tr/nurullah-genc-siirin-hayattaki-yeri-yilda-bir-gunden-ibaret-olmamali/feed/ 0
Adem Turan, Türkiye’de şiirin durumunu ve ilgiyi anlattı https://www.haber60.com.tr/adem-turan-turkiyede-siirin-durumunu-ve-ilgiyi-anlatti/ https://www.haber60.com.tr/adem-turan-turkiyede-siirin-durumunu-ve-ilgiyi-anlatti/#respond Mon, 25 Mar 2024 11:57:34 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=23236 “Hayal Defteri”, “Ateşte Yıkanmış Atlar”, “Nisan Çobanı” ve “Devamsızlar İçin” adlı eserleri kaleme alan şair Adem Turan, şiir yolculuğunu, geçmişten bugüne Türkiye’de şiirin durumunu ve şiire olan ilgiyi AA muhabirine anlattı.

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından şiir okumayı, yazmayı ve yayınlamayı teşvik etmek amacıyla ilan edilen 21 Mart Dünya Şiir Günü, 25 yıldır kutlanıyor.

Dilsel çeşitliliğe de bir fırsat sunması hedeflenen Dünya Şiir Günü kapsamında, birçok ülkede çeşitli etkinlikler düzenleniyor.

“Şiirin kendine has kelimeleri vardır”

Turan, ilk şiirinin Yenidevir Gazetesi’nde yayınlandığını belirterek, “Tarih 22 Ocak 1982’ydi. Bursa’daydım. Çok mutlu olmuştum. Sabah ezanı sularında bitmişti şiir. Hiç uyumadan sabahladım ve rahmetli hocam Mahmut Kanık’a koşarak gitmiştim.” dedi.

Şiire ilgisinde Kanık’ın büyük payı olduğunu aktaran Turan, şunları kaydetti:

“Bize çok özel davranırdı. Birçok öğrencisi vardı ama biz birkaç kişi onun etrafındaydık. Biz ona Mahmut Ağabey derdik. Şiiri çok beğenmişti ama 1-2 uyarı yapmıştı. Bazı kelimeleri sert bulmuştu. Ondan şiirin de kendine has kelimeleri olduğunu öğrenmiştim. Tabii haklıydı. O uyarıları ben dikkate alırım. Hayatımızda kullandığımız her kelimenin şiire girmemesi gerektiğini ondan öğrenmiştim.”

Turan, son dönemde daha çok tematik şiire yöneldiğini vurgulayarak, “Tematik yazmak beni daha çok konsantre ediyor. ‘Mesel’ şiirleriyle başladı. Sonra ‘Taş’ şiirleri yazdım. Daha sonra Arjantinli yazar Luis Borges’le ilgili ‘Borges Borges’ adında bir kitap yazdım. Ardından İrlanda’nın milli şairi James Clarenca Mangan’la ilgili ‘Mangan Mangan’ isimli şiir kitabı geldi.” şeklinde konuştu.

“Mangan Mangan” adlı şiir kitabına Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2021’de ödül verildiğini kaydeden Turan, ödülün kendisini memnun ettiğini söyleyerek, şu bilgileri verdi:

“Türkiye’de pek bilinmiyor. İrlanda’nın milli şairi. Bizi çok sevmiş, Türkçe öğrenmiş. Çok zorlandığını da söylüyor tabii. Almanca üzerinden bizim divan edebiyatımızı fark ediyor. Batı tarzı şiir yazmayı bırakıyor. Divan şiirini çok seviyor. Türkiye’de tanınması ve bilinmesi lazım. İnşallah ilerleyen yıllarda Mangan, Türk okuyucusu tarafından okunmaya başlayacaktır. Bazı akademisyenler ciddi anlamda çalışıyor.”

“Türkiye’de iyi şiirler yazılıyor”

Adem Turan, son dönemde Fars edebiyatının önemli ismi Hafız-ı Şirazi ile ilgili tematik şiirler kaleme aldığını aktararak, tematik şiirler yazmaya devam edeceğini dile getirdi.

Türkiye’nin şiir atmosferinin iyi olduğuna vurgu yapan Turan, “Türkiye’de iyi şiirler yazılıyor. Çok dergi çıkıyor. Bu kadar dergi çıkması, şiire ilginin olduğunu gösteriyor. Türkiye’de binlerce şair var. Deli dolu akan bir nehir düşünün, beraberinde bir sürü şeyler getirir. Sonra biter ve geride kalan neyse işte onlar elle tutulur nesnelerdir. Türk şiirinde de böyle bir şey var. Birçok kişi şiir yazıyor, şairdir filan ama kalburu elediğiniz zaman üstte kalacak olanlar vardır.” değerlendirmesinde bulundu.

Turan, şiire gösterilen ilgiden memnun olduğunun altını çizerek, şiir etkinliklerinin sayısının artması gerektiğini sözlerine ekledi.

]]>
https://www.haber60.com.tr/adem-turan-turkiyede-siirin-durumunu-ve-ilgiyi-anlatti/feed/ 0
Şair Ali Emre: Türkiye’de Şiirin Durumu https://www.haber60.com.tr/sair-ali-emre-turkiyede-siirin-durumu/ https://www.haber60.com.tr/sair-ali-emre-turkiyede-siirin-durumu/#respond Sun, 24 Mar 2024 21:12:11 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=22959 Şair Ali Emre, Türkiye’deki güncel şiir ortamına ilişkin, “Bugün 120 civarında edebiyat dergisi, 12 bin civarında şairden söz ediliyor. Yüzde ikisi bile gerçekten şair olsa iyi bir rakam bu.” değerlendirmesini yaptı.

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından şiir okumayı, yazmayı ve yayınlamayı teşvik etmek amacıyla ilan edilen 21 Mart Dünya Şiir Günü, 25 yıldır kutlanıyor.

Dilsel çeşitliliğe de bir fırsat sunması hedeflenen Dünya Şiir Günü kapsamında, birçok ülkede çeşitli etkinlikler düzenleniyor.

“Çeyizime Bir Kefen”, “Yeryüzüne Dağılan”, “Milyon Sesli Mızıka” ve “Kıyamet Mevsimleri” gibi çok sayıda şiir kitabına imza atan Emre, şiir yolculuğunu, geçmişten bugüne Türkiye’de şiirin durumunu ve şiire olan ilgiyi AA muhabirine anlattı.

“İyi bir kitap insanın önünde yeni ufuklar açabilir”

Şiirin insana gelen, insanda bekleyen ve biriken bir edebi tür olduğunu belirten Ali Emre, “Şiir, edebiyat dediğimiz o büyük ormanın en nadide ağacı olarak görülebilir. Ben de şiire ilkokul çağında bendeki belki o parıltıyı, ışığı gören öğretmenlerimin etkisiyle okuyarak başladım. Önce küpü bir doldurmak lazım. Onu ne kadar iyi ve farklı okumalarla doldurursanız o şekilde dışına taşar.” ifadelerini kullandı.

Şair Emre, ilk şiirlerini ortaokul yıllarında yazdığını kaydederek, öğretmenlerinin yönlendirmesiyle Kastamonu’da bazı şiir yarışmalarına katıldığını ve ödüller aldığını hatırladığını söyledi.

Liseyi Kastamonu Ticaret Lisesi’nde okumasına rağmen oradaki edebiyat öğretmeninin yönlendirmesiyle edebiyattan kopmadığını vurgulayan Emre, şunları kaydetti:

“İyi bir öğretmen ya da okunan iyi bir kitap insanın önünde yeni ufuklar açabilir. Hatta belki hayata bakışını değiştirebilir. Bende de öyle oldu desem yeridir. Nitekim ticaret lisesine uygun bir alanda okumayı değil, mümkünse edebiyat okumayı istemiştim. Allah da nasip etti. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde 1985-1989 yılları arasında Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü okudum.

O öğretmenimin yönlendirmesiyle, 15-16 yaşındayken Kastamonu Gazetesi’nde bazı şiirlerimin yayınlandığını hatırlıyorum. Üniversiteyi bitirmek üzereyken 1989-1990 yılında yavaş yavaş bazı dergilere şiirlerimi gönderdiğimi biliyorum. İlk önemli şiirlerim Mustafa Kutlu’nun çıkardığı Dergah dergisinin kapağında yayınlandı. Üniversiteden beni seven bir hocamla birlikte Dergah Yayınları’na gitmiştik. Mustafa Kutlu’ya bir tomar şiir teslim etmiştim sağ olsun yayınladı.”

Ali Emre, üniversiteden sonra öğretmen olarak Sivas’ın İmranlı ilçesine atandığını ve oradayken İstanbul’daki edebiyat dünyasını takip edemediği bir dönem yaşadığını dile getirdi.

İlk şiirlerinin öznel ve içrek tarafları olduğuna dikkati çeken Ali Emre, “Sevgiliden, aşktan ziyade belki çocuk teması öne çıkar benim ilk şiirlerimde. Bunda tabii fakirliğin etkisi vardır. Kastamonu’da küçük bir şehirde, büyük şehirlere özgü nimetlerden uzak bir ortamda geçen çocukluğun ve ailenin izleri daha baskındır. O yüzden duygu açıklamaları diyebileceğimiz öznel, içrek bir şiirdir. Ama süreç içerisinde sosyal hayata daha geniş bakan, 28 Şubat sürecinin bütün ülkeyi bir karanlığa sevk ettiği ortamda şiirimin de sertleştiğini, kavgacı bir nitelik ve epik bir karakter kazandığını da söyleyebiliriz.” şeklinde konuştu.

“Edebiyatımız tarihinin en iyi dönemlerinden birini yaşıyor”

Emre, Türkiye’deki güncel şiir ortamına ilişkin ise şu değerlendirmelerde bulundu:

“Salgın sonrası süreçte sosyal medyanın da olumsuz anlamda etkilemesiyle bir düşüş yaşandığı söylenebilir ama bence bizim edebiyatımız hem nicelik hem de nitelik bakımından tarihinin en iyi dönemlerinden birini yaşıyor. 1950 ve 1960’lı yıllarda da insanın ayağını yerden kesen, insanı etkileyen belki 4-5 tane şiirle karşılaşıyordu insanlar. Bugün 120 civarında edebiyat dergisi, 12 bin civarında şairden söz ediliyor. Yüzde ikisi bile gerçekten şair olsa iyi bir rakam bu. Avrupa’daki birçok ülkede bile artık şiir, edebiyat dergilerinin çıkmadığını, kapandığını, köklü bir geleneği olanların da dijital alana çekildiğini görüyoruz. Türkiye’de belki şiir alanında niteliksiz ürün çok fazla ama diri, ayakları yere basan, dünyadaki şiirden, edebiyattan da haberdar, kelime dağarı zengin, insanın ve yaşadığımız ülkenin temel sıkıntılarına, problemlerine değinen, lirik-epik bütünlüğü gözeten, biçim ve biçem yönünden de araştırıcı bir karakteri olan şiirlerin az sayıda da olsa yazıldığını görüyoruz.”

Türkiye’de yılda 2 bin şiir kitabı basıldığını ve bunun bu edebi tür için iyi bir rakam olduğunu vurgulayan Ali Emre, edebiyata ve şiire ilişkin yapılan her etkinliği değerli bulduğunun altını çizdi.

]]>
https://www.haber60.com.tr/sair-ali-emre-turkiyede-siirin-durumu/feed/ 0
Şair Arif Ay: Şiir, yaşama tarzımdır her şeyden önce https://www.haber60.com.tr/sair-arif-ay-siir-yasama-tarzimdir-her-seyden-once/ https://www.haber60.com.tr/sair-arif-ay-siir-yasama-tarzimdir-her-seyden-once/#respond Sat, 23 Mar 2024 21:25:14 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=22657 Şair ve yazar Arif Ay, şiirle olan bağına ilişkin, “Şiir yaşama tarzımdır her şeyden önce. Kötülüklerle, zulümlerle, haksızlıklarla savaşmamın bir aracı.” dedi.

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından şiir okumayı, yazmayı ve yayınlamayı teşvik etmek amacıyla ilan edilen 21 Mart Dünya Şiir Günü, 25 yıldır kutlanıyor. Dilsel çeşitliliğe de fırsat sunması hedeflenen gün kapsamında birçok ülkede çeşitli etkinlikler düzenleniyor.

“Hıra”, “Dosyalar”, “Şiirin Kandilleri”, “Yirmi Yaş Şiirleri” ve “Dağlara Götür Beni” adlı şiir kitaplarına imza atan Ay, şiir yolculuğunu, geçmişten bugüne Türkiye’de şiirin durumunu ve şiire olan ilgiyi AA muhabirine anlattı.

Arif Ay, şiirin hayatının odağında yer aldığına dikkati çekerek, günlük uğraşlarının arasında ilk sırada her zaman şiirin yer aldığını vurguladı.

“Şiir, yaşama tarzımdır her şeyden önce”

Şiirin diğer edebi türler içindeki yerine de değinen Ay, “Şiir, edebi türlerin en eskisi. İnsanoğlunun yaratılışıyla başlar şiirin tarihi. Başta her anlatı manzumdu. Daha sonra şiirin dışındaki türler nesirle ifade edilmeye başlandı. Şiir, bir söz sanatı olarak dilin en derinlikli, en incelikli kullanıldığı bir edebi türdür. Etki gücünün büyük olması, bellekte kalıcı olması, onu diğer türlerden farklı kılar.” şeklinde konuştu.

Şair Ay, şiirle neden iç içe olduğuna dair, “Şiir, yaşama tarzımdır her şeyden önce. Kötülüklerle, zulümlerle, haksızlıklarla savaşmamın bir aracı. Ayrıca şiir, yaratılışın güzelliklerini, hikmetlerini paylaştığım bir edebi türdür. Çağa tanıklığımın bir belgesi. Yaşama aşkının somut ve soyut ifade biçimidir benim için şiir.” ifadelerini kullandı.

“Bugünkü şiir insana ulaşamıyor”

Türk şiirinin geçmişiyle bugününü değerlendiren Ay, “Türk şiiri, geçmişte kendi kaynaklarımızdan, kendi medeniyet değerlerimizden beslendiği için daha bize ait bir sesi ve bize ait bir anlam dünyası vardı. Bugünkü şairler kendi kaynaklarından ziyade Batı’dan besleniyorlar ya da hiç bir kaynaktan beslenmiyorlar.” değerlendirmesinde bulundu.

Arif Ay, bugünkü şiirin genel olarak insanın evrensel ortak değerlerinden kopmuş durumda olduğunun, insana ulaşamadığının altını çizdi.

Şiirde takip ettiği bir kişi veya ekol olmadığını sözlerine ekleyen Ay, “Bütün iyi şairleri okurum. Onların dili nasıl kullandıklarını anlamaya çalışırım. Benim şiirim kendi sesimin, kendi mizacımın, inancımın ve dünya görüşümün ifadesidir.” dedi.

Arif Ay kimdir

Niğde’de 1953’te doğan Arif Ay, ilk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladı, ardından Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi.

Bir süre devlet memurluğu görevinde bulunan Ay, halen Kırıkkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışıyor.

Ay “Sen Geçerken”, “Güne Doğan Koşu”, “Uzun Bir Hüzün”, “Bin Yılın Destanı”, “Dik Durmak”, “Şiirimin Şehirleri”, “Puslar İçinde”, “Dokuz Kandil”, “Gün Dökümü”, “Ateş ve Caz”, “Dipköşe”, “Fuzulinin Yalnızlık Arkadaşı Sezai Karakoç”, “Saat Yirmi Dörtte Saksafon Dersi” ve “Gece Yazıları”nın da aralarında bulunduğu çok sayıda esere imza attı.

Şair Ay’ın antoloji çalışmaları “Anne Hikayeleri”, “Türk Edebiyatında Anne Şiirleri” ve “Türk Edebiyatında Çocuklara Şiirler”den oluşuyor.

]]>
https://www.haber60.com.tr/sair-arif-ay-siir-yasama-tarzimdir-her-seyden-once/feed/ 0
Şair Mustafa Köneçoğlu: Türk şiiri dünya geriye giderken direniyor https://www.haber60.com.tr/sair-mustafa-konecoglu-turk-siiri-dunya-geriye-giderken-direniyor/ https://www.haber60.com.tr/sair-mustafa-konecoglu-turk-siiri-dunya-geriye-giderken-direniyor/#respond Fri, 22 Mar 2024 22:15:32 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=22231 Şair Mustafa Köneçoğlu, şiire olan ilginin tüm dünyada azaldığını, ancak Türkiye’de hala bir şiir ortamının olduğunu ifade etti.

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından şiir okumayı, yazmayı ve yayınlamayı teşvik etmek amacıyla ilan edilen 21 Mart Dünya Şiir Günü, 25 yıldır kutlanıyor.

Dilsel çeşitliliğe de bir fırsat sunması hedeflenen Dünya Şiir Günü kapsamında, birçok ülkede çeşitli etkinlikler düzenleniyor.

“Söz Hakkı” ve “Tanışmak İnsanı Yorar” adlı şiir kitapları yayımlanan şair Köneçoğlu, şiir yolculuğunu, geçmişten bugüne Türkiye’de şiirin durumunu ve şiire olan ilgiyi AA muhabirine anlattı.

Samsun Terme’de dünyaya gelen ve 25 yılı aşkın süredir Türk edebiyatı öğretmenliği yapan Köneçoğlu, 1996’dan beri Kahramanmaraş’ta görev yaptığını söyledi.

Köneçoğlu, çocukluğunun Samsun’un orman köylerinden birinde geçtiğini belirterek, “Karadenizliler için ’15 yaşına kadar yaşarlar’ diye bir tabir vardır. Ondan sonrası gurbet, okuma, eğitim… Koparız ve bir daha da geri dönemeyiz. İlk şiirselliğimiz budur herhalde.” dedi.

Şiir yazmaya lise yıllarında kitapların kenarına bir şeyler karalayarak başladığına işaret eden Köneçoğlu, şunları kaydetti:

“Lise yıllarında Mehmet Akif ve Necip Fazıl şiirlerini ezberler, okurdum. O dönemde, belki ideolojik ya da siyasal saiklerle düşünce-edebiyat karışımı bir dergi çıkarmayı çok istediğimi hatırlıyorum. Lise boyunca Mehmet Akif ve Necip Fazıl dışında, çok müşterisi olduğum bir şair olmadı. Üniversitede İsmet Özel başta olmak üzere Sezai Karakoç’un şiirleri girdi hayatımıza. Sezai Karakoç’un duruşu, derviş kişiliği, İsmet Özel’in ise hem şiirsel hem de duruşsal belagati beni ciddi etkilemiştir.”

“Onlar zaten söylenebilecek her şeyi en güzel şekilde söylemişler”

Mustafa Köneçoğlu, ilk şiir kitabını kendi kuşağına göre daha geç yayımladığına işaret ederek, “1990’lı yıllarda hiç şiir yazmadım. Özellikle 2005’ten sonra şiir yayınlamaya başladım. İlk şiir kitabım 38 yaşında yayımlandı. 2016 ve 2019’da da şiir kitaplarım çıktı. Çok yazanlara bakarsanız, az şiir yazdığımı söyleyebilirim ama Alaeddin Özdenören’e bakarsanız da fazla. Onun toplamda 50 şiir var. Sezai Karakoç ve İsmet Özel gölgesinde bir şiir söylemenin biraz edep dışı olduğunu saymışlığım vardır. Onlar zaten söylenebilecek her şeyi en güzel şekilde söylemişler.” şeklinde konuştu.

Modern şiirle ilişki kurduğu zamanla bugünün şiir ortamını mukayese eden Köneçoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“1990’lı yıllarda okuduklarım, 1980’li yılların apolitik söylemine tepki olan şiirlerdi. Bizim kuşağımız belki çok kalıcı olmadı ama genelde bir poetik havza oluşturmaya çalıştılar. Şiirleriyle birlikte mutlaka bir poetikanın da içinde oldular. 1990’lı yılların kuşağında, şiir üzerinden bir dünya kurmak gibi ciddi bir endişe vardı. Bu anlamda o yılların şiiri için siyasal bir şiirdir diyebiliriz. Bugün modern Türk şiiri için, dünya şiiriyle karşılaştırırsak, çok teknik, kendinden önceki bütün birikimlerden faydalanan, çok estetik bir şiir olduğunu söyleyebiliriz. Hatta İkinci Yeni’ye göre bence çok daha teknik bir şiir söyleniyor. Ama bizim ve bizden sonrakilerin bahtsızlığı olarak ‘Sözün Düşüşü’ denilen bir döneme denk geldik. Bugün görünürlüğü olan şeyler çok daha önemli şeyler. Bu anlamda şiirin tüm dünyada geriye gitmesinden söz edebiliriz. Ama Türk şiiri halen bu geriye gidişe direniyor.”

Köneçoğlu, Türkiye dışındaki ülkelerde, özellikle Avrupa’da şiirin neredeyse yok olma noktasına geldiğinin altını çizerek, şairlerin çeşitli şiir etkinlikleriyle bir araya gelmelerine de önem verdiğini vurguladı

]]>
https://www.haber60.com.tr/sair-mustafa-konecoglu-turk-siiri-dunya-geriye-giderken-direniyor/feed/ 0
İstiklal Marşı’nın Kabul Edilişinin 103. Yılı Kutlandı https://www.haber60.com.tr/istiklal-marsinin-kabul-edilisinin-103-yili-kutlandi/ https://www.haber60.com.tr/istiklal-marsinin-kabul-edilisinin-103-yili-kutlandi/#respond Wed, 13 Mar 2024 00:39:32 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=18289 Mehmet Akif Ersoy’un “Kahraman Ordumuza” ithafıyla yazdığı, Türk milletinin bağımsızlığının sembolü olan İstiklal Marşı, 103 yıl önce bugün kabul edildi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından 12 Mart 1921’de onaylanan İstiklal Marşı, 1930’a kadar Ali Rifat Çağatay’ın bestesiyle icra edilirken, 1930’dan itibaren de Osman Zeki Üngör’ün bestesiyle okunmaya başlandı.

Ankara’daki Büyük Millet Meclisi, kuruluşundan bir yıl sonra duyulan ihtiyaç neticesinde “Milli Marş” yazımı için 500 lira ödüllü bir yarışma düzenledi.

Bu ödülün miktarını ve yarışmanın düzenlenmesini yürüten dönemin Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanı) Rıza Nur, yarışmaya güfte dışında 500 lira da beste ödülü koydu.

Yarışmaya olabildiğince çok sayıda katılım olması için Meclis tarafından aktif olarak çalışan gazetelere ve ülkede ulaşılabilen her yere bilgi ulaştırılırken, 6 ayda 724 şiir gönderildi.

İstiklal Marşı yazılması için TBMM tarafından gönderilen ilanın orijinal metni şu şekildeydi:

“Şairlerimizin dikkatine; Milletimizin dahili ve harici İstiklal uğruna girişmiş olduğu mücadeleyi ifade ve terennüm için bir İstiklal Marşı, Umur-u Maarif Vekili Celilesi’nce müsabakaya vazedilmiştir. İşbu müsabaka, 23 Kanun-u evvel sene 36 tarihine kadar olup bir heyeti edebiye tarafından, gönderilen eserler arasından intihap edilecektir ve kabul edilen eserin güftesi için beş yüz lira mükafat verilecektir ve yine laakal beş yüz lira tahsis edilecek olan beste için bilahare ayrıca bir müsabaka açılacaktır. Bütün müracaatlar Ankara’da Büyük Millet Meclisi Maarif Vekaleti’ne yapılacaktır.”

724 şiir arasından Mehmet Akif Ersoy’un eseri kabul edildi

Bu 724 şiirin değerlendirilmesi için Meclis bünyesinde görev yapan hükümetin Maarif Vekaletince (Milli Eğitim Bakanlığı) oluşturulan komisyonda görevlendirilen uzman kişiler, 724 şiiri tek tek okuyarak değerlendirme yaptı ve arasından 6’sını seçti.

Para ödülü konulduğu için yarışmaya katılmak istemeyen Burdur milletvekili Mehmet Akif Ersoy, daha sonra Hamdullah Suphi’nin ısrarı üzerine Taceddin Dergahı’nda kaleme aldığı ve Türk Ordusu’na hitap ettiği şiiriyle yarışmaya katıldı.

“Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın” diyen Ersoy’u ikna etmek için Hamdullah Suphi, “İstiklal Şairi”ne şu mektubu yazmıştı:

“Pek aziz ve muhterem efendim İstiklal Marşı için açılan müsabakaya, iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zat-ı üstadanelerinin matlup şiiri vücuda getirmeleri, maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır. Asil endişenizin icap ettirdiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyiç vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim.”

Yapılan elemeler sonucu TBMM’nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda, Mehmet Akif’in yazdığı şiir coşkulu alkışlarla kabul edildi. Meclis’te İstiklal Marşı’nı okuyan ilk kişi de Hamdullah Suphi Tanrıöver oldu.

Mehmet Akif Ersoy, marşın kabulü sonrası bütçeden ayrılan 500 lira ödemeyi kadın ve çocuklara mesleki eğitim veren Darül Mesai Vakfına bağışladı.

Şiirin bestelenmesi için açılan yarışmaya 24 besteci katıldı

İstiklal Marşı’nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat’a dahil etmeyen Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nın Türk milletinin eseri olduğunu beyan etti.

Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı ve 1924 yılında Ankara’da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay’ın bestesini kabul etti.

1930’a kadar çalınan beste o yıl değiştirildi ve dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör’ün 1922’de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konuldu ve toplam dokuz dörtlük ile bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yaptı.

Üngör’ün yakın dostu Cemal Reşit Rey ile yapılmış bir röportajda belirtildiğine göre, beste aslında başka bir güfte üzerine yapılmıştı ve İstiklal Marşı olması düşünülerek bestelenmemişti.

Söz ve melodide yer yer görülen uyum eksikliğinin (örneğin “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” mısrası ezgili okunduğunda “şafaklarda” sözcüğü iki müzikal cümle arasında bölünmüştür) esas sebebi de budur.

Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde İstiklal Marşı olarak söyleniyor.

]]>
https://www.haber60.com.tr/istiklal-marsinin-kabul-edilisinin-103-yili-kutlandi/feed/ 0
Ömer Seyfettin’in vefatının üzerinden 104 yıl geçti https://www.haber60.com.tr/omer-seyfettinin-vefatinin-uzerinden-104-yil-gecti/ https://www.haber60.com.tr/omer-seyfettinin-vefatinin-uzerinden-104-yil-gecti/#respond Wed, 06 Mar 2024 00:57:03 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=15822 “Kaşağı”, “Falaka”, “Diyet”, “Yalnız Efe”, “Pembe İncili Kaftan” ve “Perili Köşk”ün de aralarında bulunduğu çok sayıda esere imza atan, Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden Ömer Seyfettin’in vefatının üzerinden 104 yıl geçti.

Yüzbaşı Ömer Şevki Efendi ile Fatma Hanım’ın oğlu Ömer Seyfettin, 11 Mart 1884’te Balıkesir Gönen’de dünyaya geldi.

Usta edebiyatçı, 7 yaşına kadar kaldığı Gönen’de, 4 yaşından itibaren medrese eğitimi veren mahalle mektebine gitti.

Babasının Ayancık’a atanmasının ardından sübyan mektebine başlayan yazar, verilen eğitimi beğenmeyen ailesi tarafından 1892’de İstanbul’da Mekteb-i Osmani’ye yazdırıldı.

Ömer Şevki Efendi, kendisi gibi asker olmasını istediği oğlunu, Eyüpsultan Askeri Baytar Rüştiyesine yerleştirdi. Burada tiyatroyla da tanışan ve yazmaya ilgi duyan Seyfettin, rüştiyeden arkadaşı Aka Gündüz ile Edirne Askeri İdadisinde eğitimine devam etti. Her iki okul, usta yazarın askeri kimliğinin yanı sıra edebiyata yönelmesinde önemli rol oynadı.

İlk şiiri Mecmua-i Edebiyye’de yayımlandı

İdadinin son sınıfındayken, yazdığı şiirleri çeşitli dergilere gönderen Seyfettin’in ilk şiiri, Mecmua-i Edebiyye’de okuyucuyla buluştu.

Ömer Seyfettin, 1900’de İstanbul Kara Harp Okuluna girdi. Okuldan 1903’te mezun olan yazar, kura sonucu Kuşadası Redif Taburuna atandı. Aynı yıl taburda yaşanan karışıklıklar dolayısıyla göreve Kuşadası’nda değil Rumeli’de başladı.

Selanik ve Manastır’a bağlı Pirlepe’de çeşitli görevlerde bulunan yazar, elde ettiği başarılar dolayısıyla 2 liyakat madalyasıyla ödüllendirildi. İsyanın bastırılmasının ardından 6 Eylül 1904’te bağlı bulunduğu taburla Kuşadası’na döndü.

Askeri okullardaki eğitimini başarıyla tamamlayan Seyfettin, 1907’de İzmir’de açılan Jandarma Okulunda öğretmenlik yaptı ve jandarma örgütünün İzmir’deki kuruluş çalışmalarında yer aldı. Ömer Seyfettin, burada “İzmir”, “Ahenk” ve “11 Temmuz” adlı gazete ve dergilerde yazılar kaleme aldı.

Önemli yazar ve fikir adamlarını tanıdı

Usta edebiyatçı, Baha Tevfik, Şahabettin Süleyman ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi önemli yazar ve fikir adamlarıyla tanıştı. Yazar, idadiden arkadaşı Aka Gündüz’den sonra edebi çevresini genişletmeye başladı.

Baha Tevfik’in teşvikiyle Fransızcasını ilerleten Seyfettin’in bu dilde yazdığı birkaç şiir, “Perviz” imzasıyla “Mercure de Soleil” mecmuasında yayımlandı. Aynı yıllarda “Serbest İzmir”, “Sedad” ve “Muktebes” adlı süreli yayın organlarında Seyfettin’in yazı ve şiirleri okuyucuya ulaştı.

Ömer Seyfettin, ordudaki görevinden 1911’de ayrılarak Selanik’e gitti. Askeri rüştiyede başlayan şiir yazma merakı, artık hayatı boyunca sürdürmek istediği bir uğraş haline geldi.

Selanik ve Manastır’da yayımlanan “Bahçe”, “Kadın”, “Hüsn ve Şiir”, “Tenkid” ve “Piyano” mecmualarına şiirler gönderen yazar, Fransız edebiyatından, özellikle Catulles Mendes’ten çeviriler de yaptı.

Edebiyat-ı Cedide topluluğuna uygun şiirler ya da Fransız edebiyatından çevirilerle meşgul olan usta kalem, daha önce bir iki deneme yaptığı hikayeye, bir daha vazgeçmemek üzere döndü.

Seyfettin ve arkadaşları, 1911’de “Genç Kalemler” dergisini okurla buluşturdu. Derginin ilk sayısında Seyfettin’in imzasız yazdığı “Yeni Lisan” adlı başmakale, milli edebiyatın meydana gelmesinde ilk basamağı teşkil etti. Türklerde edebiyat alanında yeni bir uyanışın gerçekleştiğine işaret eden makale ve dergi, Türk edebiyatının dönüm noktalarından biri olarak gösterildi.

Balkan Savaşları başlayınca orduya döndü

Yazar Seyfettin, Balkan Savaşları’nın başlaması üzerine, yaklaşık 1 yıllık yoğun matbuat ve edebi faaliyetten sonra yeniden orduya döndü.

Garp ordusunda önce Kosova’da Sırplara, sonra Yanya’da Yunanlılara karşı yaklaşık 5 ay savaşan Seyfettin, esir düştü ve Atina yakınlarındaki Nafliyon kasabasında 10 ay kadar esaret hayatı yaşadı. Yazar, 17 Aralık 1913’te İstanbul’a döndü.

Esaret yıllarını tefekkür dönemi olarak değerlendiren usta edebiyatçı, bir taraftan hikayeler kaleme alırken diğer taraftan dil, kültür ve hayat üzerine düşüncelerini geliştirmeye çalıştı.

Ziya Gökalp ile tanışmasının ardından memleket gerçeklerine yönelen yazar, ilk hikayesini Balkanlar’daki görevi sırasında tuttuğu günlüklerden hareketle “İrtica Haberi” adıyla Genç Kalemler’de yayımladı.

Usta edebiyatçı, 23 Şubat 1914’te askerlikten bir kez daha ayrılarak İstanbul’a döndü.

Kısa süre sonra annesini kaybeden yazar, “Türk Sözü” ile yeniden yazarlığa başladı ve bir süre de “Yeni Mecmua”nın yayın sorumluluğunu üstlendi.

Kabataş Erkek Lisesi ve İstanbul Erkek Muallim Mektebi’nde öğretmenlik yapan yazar Seyfettin, Ali Canip ile kısa süre Tetkikat-ı Lisaniye’de encümen üyeliği yaptı. Ömer Seyfettin, ders kitapları ve müfredat çalışmalarına katıldı, kaleme aldığı yazılarında ise yabancı okulların kapatılması ve bunların yerine milli okulların açılması yönünde görüşlerini dile getirdi.

Harbiye Nezaretinin kültür ve sanat adamları için 1915’te Çanakkale cephesine düzenlediği geziye katılan usta kalem, aynı yıl İttihat ve Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerinden Besim Ethem Bey’in kızı Calibe Hanım ile evlendi. Çiftin, Hatice Fahire Güner adını verdikleri kızı, 1917’de dünyaya geldi. Seyfettin, çok uzun sürmeyen bu evliliğin ardından 1918’de yalnızlık ve bekarlık günlerine döndü.

Yeni Mecmua’da, hikayeciliği yönünden en üretken yıllarını yaşadı

Ömer Seyfettin’in Yeni Mecmua’nın başında bulunduğu dönem, hikayeciliği yönünden en üretken yıllar oldu. “Eski Kahramanlar” serisindeki hikayelerini de yazdığı 1917-1918’de, 32 hikayesi yayımlandı.

Usta hikayeci, ölümüne kadar geçen sürede bir taraftan sağlık problemleriyle uğraşırken diğer yandan kalem faaliyetlerine ve öğretmenliğe devam etti. İşgal günlerinin acı ve endişesi içinde hastalığı ilerleyen yazar, yatağa düştü.

Henüz 36 yaşındayken 6 Mart 1920’de şeker hastalığı nedeniyle vefat eden Ömer Seyfettin’in cenazesi, Kadıköy Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı’na defnedildi. Burası tramvay garajı yapılınca Seyfettin’in kabri, 23 Ağustos 1939’da Zincirlikuyu Mezarlığı’na taşındı.

150’ye yakın hikaye kaleme aldı

Ömer Seyfettin’in 100’e yakın şiiri, ölümünden sonra bulunan el yazıları ve arkadaşlarına gönderdiği mektuplarda yer aldı.

Roman denemeleri “Ashab-ı Kehfimiz”, “Harem”, “Yalnız Efe” ve “Efruz Bey” ile 150 civarında hikayeyi kaleme alan yazar, mensur şiir, fıkra, hatırat, mektup, makale ve çeşitli türlerdeki tercümelerden oluşan geniş bir külliyata imza attı.

Modern Türk hikayeciliğinin kurulmasında öncü rol üstlenen Seyfettin, hikayelerinin konularını belirlerken sadece kişisel tecrübesiyle sınırlı kalmadı.

Seyfettin, çocukluğundan itibaren okuduğu okullar, çalıştığı, gezip gördüğü yerlerde edindiği izlenimler, duyduğu, dinlediği olaylar, okuduğu kitapların yanında, yaşadığı devirdeki sosyal ve siyasi olaylar, Türk tarihi, Türk kültür ve medeniyeti gibi konularla hikayelerinin çerçevesini oluşturdu.

]]>
https://www.haber60.com.tr/omer-seyfettinin-vefatinin-uzerinden-104-yil-gecti/feed/ 0
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği öykü ve şiir yarışmasının sonuçları açıklandı https://www.haber60.com.tr/izmir-buyuksehir-belediyesinin-duzenledigi-oyku-ve-siir-yarismasinin-sonuclari-aciklandi/ https://www.haber60.com.tr/izmir-buyuksehir-belediyesinin-duzenledigi-oyku-ve-siir-yarismasinin-sonuclari-aciklandi/#respond Wed, 28 Feb 2024 22:57:04 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=13162 İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Cumhuriyet’in kurucu değerlerine ithafen düzenlediği “100. Yılın Öyküsü, Şiiri” adlı ulusal öykü ve şiir yarışmasında dereceye girenler açıklandı. Tarihi Asansör Ceneviz Salonu’nda bir araya gelen seçici kurul, gün boyu süren titiz değerlendirme sonucunda nihai sonuçları belirledi.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Cumhuriyet’in kurucu değerlerine ithafen düzenlediği “100. Yılın Öyküsü, Şiiri” adlı ulusal öykü ve şiir yarışması sonuçlandı. Tarihi Asansör Ceneviz Salonu’nda yapılan seçici kurul toplantısını İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Murat Aydın ve Genel Sekreter Yardımcısı Ertuğrul Tugay da ziyaret ederek katılımlarından ötürü seçici kurul üyelerine teşekkür etti.

Barış İnce, Bekir Yurdakul, Handan Gökçek, Hülya Soyşekerci ve Nalan Barbarosoğlu’ndan oluşan öykü seçici kurulu “Karne Günü” adlı eseriyle İstanbul’dan yarışmaya katılan Başak Baysallı’yı oy birliği ile birincilik ödülüne değer gördü. “Mektuplar ve Yıllıklar” adlı öyküsü ile yarışmaya Ankara’dan katılan Kumru Alpaydın ikinci, “Hüzzam Taksim ve İki Kuşaktan Şarkılar” adlı öyküsü ile yarışmaya İzmir’den katılan Sema İşisağ Üçüncü ise üçüncü oldu. Ayşe Burhan Aytekin, İlkay Yılmaz ve Anıl Çetinel Örselli ise mansiyon ödülüne değer görüldü.

ŞİİR ÖDÜLLERİ DE SAHİPLERİNİ BULDU

Betül Dünder, Bilsen Başaran, Duygu Kankaytsın, Haydar Ergülen ve Tuğrul Keskin’den oluşan şiir seçici kurulu ise “Sıradaki Cumhuriyet İşçilere Gelsin” isimli şiiriyle yarışmaya Eskişehir’den katılan Birtürk Özkavak’ı birinciliğe layık gördü. “Yorgun Kıraç” isimli şiiriyle yarışmaya Erzurum’dan katılan Yaşar Bayar ikinciliğe, “Kırıkları Utangaç Gururu Mermer” isimli şiiriyle Samsun’dan katılan Dolunay Ünal ise üçüncülüğe hak kazandı. Merve Evren, Nevzat Konşer ve Figen Savi ise mansiyon ödüllerinin sahipleri oldu.

ÖDÜL TÖRENİNE İLİŞKİN DETAYLAR AÇIKLANACAK

Öykü kategorisinde “Cumhuriyet ve Kadın”,  şiir kategorisinde ise “Cumhuriyet ve Özgürlük” temasıyla düzenlenen ulusal katılımlı yarışmaya 57 kentten 412 katılımcı 438 eser ile başvurdu. Her iki kategoride de birincilik ödülünün 20.000 TL, ikincilik ödülünün 15.000 TL, üçüncülük ödülünün ise 10.000 TL olarak açıklandığı yarışmada, mansiyon ödülüne hak kazanan 3’er yarışmacıya 10 ciltten oluşan “Geçmişten Günümüze Kurtuluşun 100. Yılında İzmir Kitap Dizisi” armağan edilecek.

Ödüle hak kazanan ve seçici kurulun belirlediği eserleri Cumhuriyet’in 100’üncü yılı anısına özel hazırlayacağı kitapta toplayacak İzmir Büyükşehir Belediyesi, ödül törenine ilişkin detayları ise önümüzdeki günlerde duyuracak.

ÖYKÜ KATEGORİSİ

Birincilik Ödülü: Başak BAYSALLI (İstanbul) – Karne Günü

İkincilik Ödülü: Kumru ALPAYDIN (Ankara) – Mektuplar ve Yıllıklar

Üçüncülük Ödülü: Sema İŞİSAĞ ÜÇÜNCÜ (İzmir) – Hüzzam Taksim ve İki Kuşaktan Şarkılar

Mansiyon Ödülleri

Ayşe BURHAN AYTEKİN (İstanbul) – Muhtarlı

İlkay YILMAZ (İzmir) – Eşlikçiler

Anıl ÇETİNEL ÖRSELLİ (Ankara) –  Omuz Omuza

Yayımlanmaya Hak Kazanan Eserler

Hakan YAŞAR (İstanbul) – Yüzyılın Postası

Mehmet Murat MIHÇIOĞLU (Kayseri) –  Ata Kızı

Murat ÇAĞLAR (Antalya) –  İzmirli

Namık BUDAK (Bursa) – Gitmek mi Zor

Sevil YILMAZ (İstanbul) – Önemli Bir Gün

Utku ERİŞİK (İzmir) – İnan

ŞİİR KATEGORİSİ

Birincilik Ödülü: Birtürk ÖZKAVAK (Eskişehir) – Sıradaki Cumhuriyet İşçilere Gelsin

İkincilik Ödülü: Yaşar BAYAR (Erzurum) – Yorgun Kıraç

Üçüncülük Ödülü: Dolunay ÜNAL (Samsun) – Kırıkları Utangaç Gururu Mermer

Mansiyon Ödülleri

Merve EVREN (İzmir) – Söz Benim

Nevzat KONŞER (Bursa) – Bir Buket Taze Gül Gibi

Figen SAVİ (İstanbul) – Bir Güz İhtişamı

Yayımlanmaya Hak Kazanan Eserler

Aysel KAYMAZ (Adana) – Benim Adım Cumhuriyet

Çidem ÇİÇEK (Ankara) – Küçük Kadın

İbrahim ŞAŞMA (Karaman) – Kanat Seslerinde Cumhuriyet

Murat ÇALIK (Kocaeli) – Monark’ın Ölümü

Murat KOÇAK (Konya) – Çoban Mehmet’in Rüyası

]]>
https://www.haber60.com.tr/izmir-buyuksehir-belediyesinin-duzenledigi-oyku-ve-siir-yarismasinin-sonuclari-aciklandi/feed/ 0
Şair Sezai Karakoç’un ‘Mona Roza’ şiiri 72 yıldır Mülkiye dergisinde muhafaza ediliyor https://www.haber60.com.tr/sair-sezai-karakocun-mona-roza-siiri-72-yildir-mulkiye-dergisinde-muhafaza-ediliyor/ https://www.haber60.com.tr/sair-sezai-karakocun-mona-roza-siiri-72-yildir-mulkiye-dergisinde-muhafaza-ediliyor/#respond Sun, 18 Feb 2024 09:09:31 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=9517 Şair Sezai Karakoç’un “Mona Roza” şiirinin yayımlandığı “Mülkiye” dergisi, şairin eğitim gördüğü Mülkiye Mektebinde (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) 72 yıldır muhafaza ediliyor.

Mülkiye Mektebinin 1950’li yıllarda öğrencisi olan şair Sezai Karakoç, “Mona Roza” şiirini eğitim gördüğü yıllarda, 19 yaşında kaleme aldı.

Karakoç’un, Mülkiye’deki arkadaşı Muazzez Akkaya’ya duyduğu sevgiyi dizelere döktüğü Mona Roza, 1952 yılında öğrenci ve öğretmenlerin çıkardığı “Mülkiye” dergisinde yayımlandı.

Mona Roza’nın 3 bölüm halinde yayımlandığı Mülkiye dergisinin aslı, 72 yıldır Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde muhafaza ediliyor.

Derginin bu nüshasının gelecek nesillere aktarılması ve yok olmaması için üniversite bünyesindeki matbaada çoğaltılarak, öğrenciler ve talep edenlere veriliyor.

Mülkiye Mektebinden mezun olan Ankara Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Orhan Çelik, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Sezai Karakoç, Cemal Süreya, Ece Ayhan gibi birçok şair ve edebiyatçının mezunları olduğunu söyledi.

“Şiirin ilk defa yayımlandığı derginin orijinali fakültemizde”

Mülkiye dergisinin 1909’dan itibaren mezunlar tarafından çıkarılmaya başlayan Mülkiye Mecmuasının devamı olduğunu aktaran Çelik, Mona Roza şiirinin de dergide 1952’de yayımlandığını aktardı.

Çelik, “Aslında bir şiir serisi, 3 sayıda peş peşe yayınlanmış. Bu şiir ilk defa Mülkiye dergisinde yayımlandı ve orijinali fakültemizde duruyor. Bunu taşıyor olmaktan memnuniyet duyuyoruz. Burada sadece yönetmeyi, idare etmeyi, diplomasiyi öğretmiyoruz. Biz öğrencilerimizin sanatı takip etmeleri, sanattan zevk almaları konusundan da tarihsel geleneğe sahibiz. Bu geleneği Mülkiye Mecmuasında görüyoruz.” dedi.

Öğrenci ve öğretmenlerin çıkardığı dergide, siyaset bilimi, diplomasi, sanat, edebiyat ve tiyatroya ilişkin makaleler de olduğunu kaydeden Çelik, “Bugün boş vakitlerimde dergiyi açıp okuduğumda gerçekten çok zevk alıyorum. Canlı tartışmaların, çok nitelikli makalelerin olduğu bir dergi olduğunu gözlemliyorum. Dergiyi okumaktan çok mutlu oluyorum.” diye konuştu.

“Eserleri çoğaltarak tekrar canlandırıyoruz”

Çelik, fakülteden çok sayıda şair, edebiyatçı ve yöneticinin mezun olduğuna dikkati çekti. Okulun önemli miraslarından birinin de çıkarılan dergiler, basılan eserler, öğrencilere okutulan kitaplar olduğunu anlatan Çelik, şunları söyledi:

“Bu eserlerin görünür olmasına çalışıyoruz. Bunun için bazılarının basımlarını yapıyoruz, bazılarını tekrar canlandırıyoruz. Bu şekilde bu mirastan bugünün temsilcilerinin de haberdar olmalarını, bunlara dokunmalarını, bunlardan feyiz almalarını istiyoruz. Osmanlı Türkçesi’ndeki baskılarını Latin harflerine çevirerek yeniden basıyoruz, eski ders kitaplarımızı yeniden basıyoruz ve bunları mezunlarımızın, araştırmacıların kullanımına sunuyoruz. Bunun, ülkenin mirasının toplumla paylaşıldığı bir proje olarak düşünülmesi gerekir. İhtiyaç oldukça matbaamızda çoğaltıyoruz, isteyenlere veriyoruz. Önümüzdeki yıldan itibaren yeni kayıt olan öğrencilerimize bir set halinde vereceğiz.”

“Okul yıllarımızdaki gece sohbetlerinde konuşmanın sonu Mona Roza’ya bağlanırdı”

Mezun olduğu 1994’te Mülkiye Mektebinin yurdunda kalırken, öğrencilerle geceleri şiir saati yaptıklarını anlatan Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Orhan Çelik, “Arkadaşlarımızla her gece edebiyattan, sanattan bahsederdik, siyaset tartışırdık. Bu konuşmaların sonunda gece Mona Roza’ya bağlanırdı. Bütün öğrenciler gecenin sonunda Süreya’dan, Karakoç’tan şiirler okurdu, Mona Roza ile final yapardık. Bu kişinin kim olduğunu, şiirin kime yazıldığını merak ederdik.” şeklinde konuştu.

“Muazzez Akkaya, okulun her köşesini gezdi, çok hüzünlendi”

Çelik, Sezai Karakoç’un adına Mona Roza şiirini yazdığı 94 yaşındaki Muazzez Akkaya’nın fakülteyi geçen yıl ziyaret ettiğini söyleyerek, şu ifadeleri kullandı:

“Geçen yıl, dekanlıktayken Mona Roza’nın geldiği söylendi, benim kendisine ilk tepkim ‘Mona Roza siz misiniz?’ olmuştu. Hayatımda çok mutlu oluğum zamanlardan biriydi. O an zihnimden geçen düşünce ‘Keşke Sezai de, Cemal de burada olsaydı, birlikte sohbet etseydik’ oldu. Okulun her köşesini gezdi, çok hüzünlendi. Çok mutlu şekilde okuldan ayrıldı, o mutluluğunu gördüm.”

Çelik, Akkaya’nın Mülkiye dergisini de incelediğini söyledi.???????

]]>
https://www.haber60.com.tr/sair-sezai-karakocun-mona-roza-siiri-72-yildir-mulkiye-dergisinde-muhafaza-ediliyor/feed/ 0
Ziya Osman Saba: Türk Edebiyatının Önemli İsimlerinden Bir Sanatkar https://www.haber60.com.tr/ziya-osman-saba-turk-edebiyatinin-onemli-isimlerinden-bir-sanatkar/ https://www.haber60.com.tr/ziya-osman-saba-turk-edebiyatinin-onemli-isimlerinden-bir-sanatkar/#respond Sun, 28 Jan 2024 21:15:36 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=5318 Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının önemli isimlerinden Ziya Osman Saba, hayatı boyunca sadece eserleri ile değil, şahsiyeti ile de adından söz ettiren nevi şahsına münhasır bir sanatkar oldu.

Eserlerinde genellikle, çocukluğunun İstanbul’unu satırlarına döken Ziya Osman Saba’nın vefatının üzerinden 67 yıl geçti.

Saba, Binbaşı Osman Bey ile Ayşe Tevhide Hanım’ın oğlu olarak, 30 Mart 1910’da İstanbul Beşiktaş’ta bir yalıda dünyaya geldi.

Henüz 8 yaşındayken annesini kaybeden ve bundan çok etkilenerek şiirlerini, ölümden kaçmak ve ölümü unutmak için yaşama sıkıca sarılmak ya da ölümü özlemle bekleme fikri üzerine kurdu.

Ziya Osman Saba, Galatasaray Lisesinde okurken şiir yazmaya başladı.

İlk şiiri, 1927’de Servet-i Fünun dergisinde yayımlanan Saba, edebiyatçı Yaşar Nabi Nayır vasıtasıyla katıldığı Yedi Meşale grubunun en genç üyesi oldu.

Saba’nın, okul arkadaşları Yaşar Nabi Nayır, Sabri Esat Siyavuşgil, Cevdet Kudret Solok, Vasfi Mahir Kocatürk, Muammer Lütfi Bahşi ve Kenan Hulusi Koray ile hazırladığı “Yedi Meşale” kitabı 1928’de yayımlandı.

Liseden mezun olduğu 1931’de amcasının kızı Nermin ile evlenen usta yazar, 1941’de eşinden ayrıldı.

Türk edebiyatına “Ziya’ya Mektuplar”ı kazandırdı

Lisede sınıf arkadaşı Cahit Sıtkı Tarancı ile kurduğu yakın dostluk, Türk edebiyatına “Ziya’ya Mektuplar”ı kazandırdı.

İlk dönemlerde hece vezniyle şiirler yazıp, nazım biçimi olarak da sone ve üçlükleri kullanan usta edebiyatçı, sonradan yeni akımların da ortaya çıkmasıyla serbest şiirler kaleme aldı.

Yedi Meşale döneminde yazdığı şiirleri sembolist şiir olarak gören ve eserlerinde eksiltili cümleler, imgeler, benzetmeler, kişileştirmeler ve hitaplara bolca yer veren şair, sanatın gayesini “güzele erişebilmek” olarak tanımladı.

Usta edebiyatçı, kendisiyle yapılan bir röportajda dönemin şiir anlayışını, şu sözlerle aktardı:

“Bugünkü edebiyatımızda en bariz vasıf olarak bir ‘güzelliği arama’ cehdi vardır ki bunu dünkü edebiyatımızda göremiyorum. Bugünkü neslin şairi için aşk, sevinç, keder, ilah, hep güzelliğe ulaşmak için birer vasıtadan ibarettir. Zevk, duyuş, görüş, bugünkü nesilde tamamı ile yenidir.”

Eserlerinde toplumsal sorunları dile getirdi

Şairi, toplumsal sorunları dile getirirken kendi süzgecinden geçiren kişi olarak gören Saba, Yedi Meşale’nin şiir anlayışını yaşamının sonuna dek sürdürdü.

Ziya Osman Saba, samimi bir dille kaleme aldığı şiirlerine ilişkin yaptığı bir açıklamada, “Şiir yazmak, benim için bir eğlence olmak şöyle dursun, bir ihtiyaç, bir zaruret, adeta yaşamamın sebep ve hikmeti. Bugün, ‘Yarın öleceksin.’ deseler, yegane üzüntüm, dünyada bırakacağım sevdiklerimle yazamadığım eserlerimdir.” ifadelerini kullandı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenciyken, Cumhuriyet gazetesi muhasebe servisinde çalışan Saba, Üniversiteden mezun olduğu 1936’da vatani görevini yapmak üzere askere gitti. Saba, 1938’de girdiği Emlak Bankasında 5 yıl çalıştı.

Babasını kaybetmesi nedeniyle karamsar şiirler yazmaya başladığı dönemde yeniden askere çağrılan ve askerlik sonrası 1944’te bankadaki görevine geri dönen Saba, Ankara’ya tayini çıkınca memuriyetinden istifa ederek İstanbul’a geldi.

Yazar Saba, 1945’te Milli Eğitim Basımevinde düzeltmen olarak çalışmaya başladı.

Emlak Bankasında çalıştığı dönemde tanıştığı Rezzan (Öney) Hanım ile 1945’te ikinci evliliğini yaptı.

Cahit Sıtkı Tarancı’nın mektuplarını düzenleyip yayına hazırladı

Unutulmaz edebiyatçı, 1950’de geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle Milli Eğitim Basımevindeki görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Bu dönemde yakın dostu Yaşar Nabi Nayır, Saba’ya Varlık Yayınevi’nin tashih işini verdi. Saba, evinde çalıştığı bu süreçte yakın arkadaşı Cahit Sıtkı Tarancı’nın gönderdiği mektupları da düzenleyip yayına hazırladı.

“Sebil ve Güvercinler”, “Geçen Zaman” ve hikaye kitabı “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” kitaplarını kaleme alan Saba, Goncourt Kardeşler’den roman çevirileri de yaptı.

Saba, çoğunu hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde Batı nazım biçimlerini kullandı ama içerikte yerli ve milli anlayışa bağlı kaldı.

Kadıköy’deki evinde 29 Ocak 1957’de geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu vefat eden usta edebiyatçı, Eyüpsultan Mezarlığı’na defnedildi.

Kendine özgü üslubu, farklı, lirik, özgün ve naif kişiliğiyle hatırlanan Ziya Osman Saba, şiir, hikaye ve denemelerinde İstanbul sevgisini, unutulan değerleri hatırlatan bir edebiyatçı olarak zihinlerde yer edindi.

Eserleri

Yaşamı boyunca 150’nin üzerinde şiire imza atan usta edebiyatçı, şiir türünde “Sebil ve Güvercinler”, “Geçen Zaman”, “Nefes Almak”, ve “Bıraktığım İstanbul”, hikaye türünde “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” ve “Değişen İstanbul”, deneme türünde ise “Konuşanlar Bir Hüzünle Sesinde” kitaplarını edebiyat dünyasına armağan etti.

Ziya Osman Saba, 1980’lerin sonundan itibaren Mehmet Nuri Yardım ve Mustafa Miyasoğlu’nun gayretleriyle Türk okurunca daha yakından ve daha yaygın bir şekilde tanınmaya başladı.

Mustafa Miyasoğlu, 1987’de “Ziya Osman Saba” başlığıyla çıkardığı kitabında usta edebiyatçı ile ilgili kısa bilgiler verip, değerlendirmeler yaptıktan sonra onun hakkında yazılanlardan ve Saba’nın söyleşi ve yazılarıyla şiirlerinden ve hikayelerinden bazı örnekleri bir araya getirip yayımladı.

Mehmet Nuri Yardım da “Ziya Osman Saba (HayatıSanatı-Eserleri-Eserlerinden Seçmeler)” ve “Ziya Osman Saba Sevgisi (Ziya Osman’a Dair Yazılar)” başlıklı çalışmalarında hem Saba ile ilgili değişik tarihlerde yayımladığı kendi yazılarını hem de hakkında yazılmış yazıların önemli bir kısmını bir araya getirdi.

Ziya Osman Saba üzerine ise yapılan akademik çalışmalar, 1991 yılında başladı.

]]>
https://www.haber60.com.tr/ziya-osman-saba-turk-edebiyatinin-onemli-isimlerinden-bir-sanatkar/feed/ 0
Fransızcadan Türkçeye 40 kitap çeviren Cemal Süreya’nın vefatının üzerinden 34 sene geçti https://www.haber60.com.tr/fransizcadan-turkceye-40-kitap-ceviren-cemal-sureyanin-vefatinin-uzerinden-34-sene-gecti/ https://www.haber60.com.tr/fransizcadan-turkceye-40-kitap-ceviren-cemal-sureyanin-vefatinin-uzerinden-34-sene-gecti/#respond Mon, 08 Jan 2024 21:21:16 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=2722 Yaklaşık 40 kitabı Fransızcadan Türkçeye kazandıran şair, yazar ve çevirmen Cemal Süreya’nın vefatının ardından 34 sene geçti.

Şiirin yanı sıra deneme, çocuk kitabı, günce, derleme ve tenkit yazıları kaleme alan, şiir ve düz yazı tercümesi yapan edebiyatçının gerçek adı Cemalettin Seber idi.

Hüseyin ve Gülbeyaz çiftinin oğlu olarak, Erzincan’da 1931’de dünyaya gelen Süreya’nın ailesi 1938’de sürgün edilince, Tunceli Pülümür’den Bilecik’e gitmek zorunda kaldı.

Kimi kaynaklara göre 1937’de, kimi kaynaklara göre ise sürgünden 6 ay sonra, 23 yaşında olan annesini kaybeden Süreya, iyi bir eğitim alması için İstanbul’da yaşayan halasının yanına gönderildi.

Bir yıl sonra babası, diğer çocuklarını da alarak İstanbul’a geldi ve çalışmaya başladı. Ancak aile yeniden, sürgün yeri Bilecik’e gönderildi.

Bilecik Ortaokulu’na başlayan Süreya, 1944’te babasıyla evlenen üvey annesi Esma’nın eziyetinden kaçmak için parasız yatılı okul sınavlarına girdi.

Derslerdeki başarısıyla öğretmenlerinin dikkatini çekti

Türkçe ve edebiyat derslerindeki başarısıyla öğretmenlerinin dikkatini çeken Süreya, 1947’de parasız yatılı olarak girdiği Haydarpaşa Lisesi’nin ardından, 1950’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü’nde eğitim gördü.

Cemal Süreya, üniversitede öğrenciyken 23 Kasım 1953’te Seniha Hanım ile evlendi. Çiftin 3 Ağustos 1955’te kızları Ayçe dünyaya geldi.

Okuldan 1954’te mezun olan ve aynı yıl Eskişehir Vergi Dairesinde stajyer olarak göreve başlayan Süreya, Teftiş Kurulu sınavını kazanarak 11 Ağustos 1955’te maliye müfettiş yardımcısı olarak İstanbul’a gitti.

İkinci Yeni şiirinin öncülerinden kabul edildi

İlk şiiri “Şarkısı Beyaz” 1953’te “Mülkiye” adlı okul dergisinde çıkan Süreya, “İkinci Yeni” şiirinin öncülerinden biri kabul edildi.

Eserlerindeki ironiyi ortaya koyan “Gül” şiiri, Yeditepe dergisinde yayımlandığında 23 yaşında olan Süreya, Sezai Karakoç, Muzaffer Erdost, Nihat Kemal Eren ve Hasan Basri ile yakın arkadaş oldu.

Hem şiirleri hem de yazılarının yayımlanmasıyla dergi çıkarma düşüncesine giren Süreya, Temmuz 1959’da başladığı askerlik görevini 31 Aralık 1960’ta tamamladı.

Askerliğini yaparken fark dersleri vererek hukuk diploması da alan usta edebiyatçı, 1 Ağustos 1960’ta “Papirüs” dergisinin ilk sayısını yayımladı. Dört sayfalık dergiye ikinci sayıdan sonra 8 ay ara veren şair, üç sayı sonra Temmuz 1961’de dergiyi kapattı.

Maliye Bakanlığı tarafından bir yıllığına gönderildiği Paris’ten 1964’te İstanbul’a geri dönen Cemal Süreya, Maliye Teftiş Kurulundan arkadaşları Sezai Karakoç ve Doğan Yel ile 31 Temmuz 1965’te istifa ederek edebiyata ağırlık verdi.

Süreya, 1 Haziran 1966’da 3. kez “Papirüs”ü okuyucuyla buluşturdu ve Mayıs 1970’e kadar düzenli olarak aylık yayımladı.

Maliye Bakanlığındaki memuriyetine 1971’de dönen şair, İstanbul Hocapaşa Vergi Dairesi, Maliye Tetkik Kurulu, İstanbul Darphane ve Damga Matbaası Müdürlüğünde de görev yaptı.

Başyazılarını yazdığı “Oluşum” dergisinde ve kurucularından olduğu “Türkiye Yazıları” dergisinde yöneticilik de üstlenen Süreya, 1977’de “Politika” gazetesinin sanat sayfasında haftada bir yazdığı “Günübirlik” yazılarıyla gazete yazarlığına başladı.

Kültür Yayınları Danışma Kurulu üyeliği yaptı

Kültür Bakanlığı Kültür Yayınları Danışma Kurulu üyeliği de yapan ve “Papirüs”ü son olarak 15 Mart 1981’de çıkaran Süreya, çeşitli devlet kademelerinde görev aldıktan sonra 1982’de emekli oldu.

Eserlerini, Osman Mazlum, Adil Fırat, Ali Fakir, Ali Hakir, Ahmet Gürsu, Hüseyin Karayazı, Birsen Sağanak, Dr. Suat Hüseyin gibi farklı mahlaslarla kaleme alan Süreya, şiirin yanı sıra deneme, çocuk kitabı, günce, tenkit yazısı, şiir ve düz yazı tercümesi ve derleme de yazdı.

Cemal Süreya, ilk kitabı “Üvercinka” ile 1958’de Yeditepe Şiir Ödülünü, Arif Damar’la paylaştı. İkinci kitabı “Göçebe”yle 1966’da Türk Dil Kurumu Edebiyat Ödülünü, “Sıcak Nal” ve “Güz Bitiği” kitaplarıyla 1988’de Behçet Necatigil Şiir Ödülünü aldı.

Yaklaşık 40 kitabı Fransızcadan Türkçeye çeviren ve dört kez evlenen Süreya, 9 Ocak 1990’da hayatını kaybetti ve Kulaksız Mezarlığı’na defnedildi.

Usta edebiyatçının eserlerinden bazıları şöyle:

“Şapkam Dolu Çiçekle”, “Göçebe”, “Günler”, “Güz Bitiği”, “Sevda Sözleri”, “Üvercinka”, “Uzaktan Seviyorum Seni”, “Günübirlik”, “Uzat Saçlarını Frigya”, “Aydınlık Yazıları/ Paçal”, “Papirüs’ten Başyazılar”, “Onüç Günün Mektupları”, “Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi”, “Güvercin Curnatası”, “Mülkiyeli Şairler”, “Oluşum’da Cemal Süreya”, “Yüz Aşk Şiiri”

]]>
https://www.haber60.com.tr/fransizcadan-turkceye-40-kitap-ceviren-cemal-sureyanin-vefatinin-uzerinden-34-sene-gecti/feed/ 0
Türk edebiyatının “Mona Roza”sı 70 yıl sonra sessizliğini AA’ya bozdu https://www.haber60.com.tr/turk-edebiyatinin-mona-rozasi-70-yil-sonra-sessizligini-aaya-bozdu/ https://www.haber60.com.tr/turk-edebiyatinin-mona-rozasi-70-yil-sonra-sessizligini-aaya-bozdu/#respond Tue, 02 Jan 2024 09:18:20 +0000 https://www.haber60.com.tr/?p=1979 Şair Sezai Karakoç’un adına Mona Roza şiirini yazdığı, Cemal Süreya’nın uğruna soyadından bir harf eksilttiği 94 yaşındaki Muazzez Akkaya, “Bana yazılan şiirleri zaman içinde ne yazık ki kaybettim, buna gerçekten üzülüyorum, keşke saklasaydım.” dedi.

Mülkiye Mektebi’nin 1950’li yıllardaki öğrencileri Cemal Süreya ve Sezai Karakoç, gönlünü sınıf arkadaşları Muazzez Akkaya’ya kaptırdı.

Aynı zamanda yakın arkadaş olan, birbirlerine Akkaya’ya yazdıkları şiirleri okuyan iki büyük şair, genç kadın için kaybeden tarafın soy isminden bir harfi eksilteceği iddiaya bile tutuştu.

Kim Muazzez’in gönlünü kazanırsa diğeri soy isminden sonsuza kadar bir harfi silecekti. Rivayet o ki iddiayı Cemal Süreyya kaybetti ve soy ismindeki “y” harfinden vazgeçti. Şair Karakoç ise Akkaya için edebiyatın en dokunaklı şiirlerinden, “Tek Gül” anlamına gelen “Mona Roza”yı kaleme aldı.

Bu şiirde kıta başlarındaki harfler yan yana getirildiğinde “Muazzez Akkayam” akrostişi ortaya çıkıyordu.

Mona Roza’nın sırrı 2007’de kamuoyuna yansıdı ancak döneme ilişkin birçok ayrıntı 70 yılı aşkın süre gizemini korudu.

Yaşama veda eden iki şairin hafızalara kazınan aşk şiirlerinin baş kahramanı, şimdilerde 94 yaşına basan, evlatları ve 6 torunuyla mutlu bir yaşam süren Muazzez Akkaya ise uzun yıllar sonra sessizliğini Anadolu Ajansı’na (AA) bozdu.

AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Akkaya, açıklamalarıyla hem o döneme ışık tuttu hem de Cumhuriyet’in ilk 10 yılında doğan, 1950’lilerin Türkiye’sinde maliye ve hukuk eğitimini tamamlayarak, kendi ayakları üzerinde durma gücünü gösteren Muazzez’in bilinmeyen yönlerini anlattı.

“Genç Cumhuriyet’in çocukları, gururlu bir nesildik”

Geyve’de 1930’da dünyaya gelen, yakın zamanda yaşamı Emine Öte tarafından “Mahrem Şiir: Mona Rosa” ismiyle kitaplaştırılan Akkaya, babası Hamit Akkaya’nın Kurtuluş Savaşı’nda görev aldığını, İstiklal Madalyası’nın bulunduğunu belirterek, ailesinin Cumhuriyet’in kıymetini bildiğini ve okumak isteyen kız evlatlarına hep destek olduğunu vurguladı.

Ciddi yokluk ve zorluklarla mücadele etmiş bir aile olduklarını söyleyen Akkaya, “Bizler İstiklal Harbi’nden yeni çıkmış genç Cumhuriyet’in çocukları, gururlu bir nesildik. Genç kızlara, kadınlara değer veren Cumhuriyet’le birlikte çok mutluyduk.” dedi.

Mülkiye’nin yatılı sınavını kazanan ilk kız öğrenci

Kandilli Lisesi’ni bitirmesinin ardından 1949’da Mülkiye Mektebi’nin yatılı sınavını kazanan ilk kız öğrenci olduğunu ama o dönem kız yatakhanesi olmadığı için okula evden gidip geldiğini anlatan Akkaya, ilk senesinde iki kız olarak başladıkları üniversite yıllarında zorlanmadığını, sonrasında 8 kız öğrenci arkadaşıyla güzel anılar biriktirdiklerini ifade etti.

“Cemal Süreya cebime şiirler koyardı”

Muazzez Akkaya, Sezai Karakoç ve Cemal Süreya’nın kendisine olan sevgisine ilişkin, “Cemal Süreya daha çok cebime şiirler koyardı. Sonra sınıfa girince aynı şiiri tahtada da görürdüm. Şiirlerin ona ait olduğunu sonradan öğrendim. Ben o dönem bu şekilde bir arkadaş edinmeyi, ilerletmeyi hiç düşünmedim.” diye konuştu.

“Sezai Karakoç benden küçüktü, ilk handikap oydu”

Sezai Karakoç’un ise daha ısrarcı bir tavrının bulunduğunu vurgulayan Akkaya, o dönem yaşananları şu sözlerle dile getirdi:

“Büyüklerimizin kafamıza çiviyle çaktıkları bazı fikirler var, ‘erkek yaşça büyük, hanımı ondan küçük olmalı’ gibi. Annem-babam, çevremdeki herkes de böyleydi. Sezai Karakoç da benden 1-2 yaş kadar küçüktü, benim için ilk handikap oydu zaten. Bu nedenle ihtimalini bile düşünmedim çünkü kafamda yaş konusu yerleşmişti.”

“Soy ismindeki harfi bizi aynı masada gördüğü için sildirdi”

Cemal Süreya’nın soy isminden bir harfi eksilttiği olaya da ilk kez açıklık getiren Akkaya, şöyle konuştu:

“Benimle gelip konuşmaya hiç çalışmadı. Bir iddiaya girmişler, onun sonucu soy isminden bir harfi attığı doğru. Hangimiz daha ileride olursak, diğeri bir şeyinden vazgeçecek diye iddiaya girmişler. Bu olay olduğunda Mülkiye’nin kafesinde arkadaşlarımızla oturuyorduk. Arkadaşlarım yanlarında Sezai Karakoç’la gelmişti. Aynı masadaydık. Sonra diğer arkadaşlar kalkıp gidince ve sadece Sezai Karakoç’la benim masada kaldığım anı görünce Cemal Süreya, soy isminden bir harfi sildirmiş. Bana böyle izah etmişlerdi.”

“Tercih yapmayı hiç düşünmedim, eşimle mutlu bir hayatım oldu”

Sezai Karakoç’la da detaylı hiçbir diyaloğunun olmadığını vurgulayan Akkaya, “Üniversite 2. sınıftaydık. Yazdığı şiirleri bana vermek için çok uğraşıyordu, ben mecburen tekrar ısrar etmesin diye alıyordum. Ama dediğim gibi o zamanlar okuldan biriyle arkadaş olmayı, ikisinden birini tercih etmeyi hiç düşünmedim. Okul sonrası seçtiğim eşim, o da Mülkiye mezunu olan rahmetli Orhan Giray’la çok mutlu bir hayatım oldu, 4 güzel evlat yetiştirdik.” ifadesini kullandı.

“Keşke o şiirleri saklasaydım, bunun için üzülüyorum”

Karakoç ve Süreya’ya yakınlık gösterecek, umut verecek bir davranışta da bulunmadığının altını çizen Akkaya, üniversitede sosyal, enerji dolu bir öğrenci olduğunu ve pinpon oynamayı çok sevdiğini aktardı.

Muazzez Akkaya, “Bana yazılan şiirleri zaman içinde ne yazık ki kaybettim, buna gerçekten üzülüyorum. Evlenirken problem olmasın diye düşünerek ablamın evinde bir yere koymuştum. Sonra da eşimle bir sorun yaşamayalım diye geri almadım. Maalesef orada da şiirler zamanla telef oldu. Buna gerçekten üzülüyorum, keşke o şiirleri saklasaydım.” şeklinde konuştu.

“Sezai Karakoç’u vefatından bir ay önce sahilde gördüm”

Muazzez Akkaya, ömrü boyunca evlenmemeyi tercih eden Karakoç’a ilişkin, şunları kaydetti:

“Böyle bir duruma sebep verdiysem diye üzülüyorum ama bir yerden de teselli oluyorum çünkü hiçbir yakınlık göstermedim, umut vermedim. Ancak üzüldüğüm bir şey var, Sezai Karakoç’u vefatından bir ay kadar önce Fenerbahçe sahilinde gördüm. Karşıdan yürüyordu ve o kadar dikkatli bana bakıyordu ki… Ama beyaz saçları, sakalları olunca tanıyamadım. Bir süre sonra gazetede vefat ilanını görünce onun Sezai Karakoç olduğunu anladım. Eğer o olduğunu bilseydim, bir kafede oturup beraber bir kahve içmek isterdim.”

“Eşimin bana yazdığı şiir hep hatırımda”

Sezai Karakoç ve Cemal Süreya’nın kendisine olan sevgisini eşi Orhan Giray’ın hiç dile getirmediğini anlatan Akkaya, “Rahmetli eşimle çok mutlu günler geçirdik, iyi ki de onu seçmişim. Eşimle bu konuları hiç konuşmadık ama belki de haberi vardı. Çünkü bana küçük bir şiir de yazmıştı. Dizeleri hatırımda, ezberimde, ‘İsterim ömrümce, buldum ben gönlümce/Gözlerimde yaş, arzuyla demlenince’ böyle bir şiirdi. Belki çok küçük bir şiir ama emek verip, buna uğraşması benim için çok kıymetliydi.” dedi.

Akkaya, edebiyat tarihinde adına şiir yazılan çok fazla kadın olduğunun da altını çizdi.

“Hayatımın kitaplaştırılmasından onur duydum”

Hayatının Emine Öte tarafından kaleme alınan, “Mahrem Şiir: Mona Rosa” isimli kitapta bir araya getirilmesinden mutluluk ve onur duyduğunu ifade eden Akkaya, “Emine Hanım, torunlarımdan birinin edebiyat öğretmeniydi. Torunum benden bahsedince o da hayatımı kitaplaştırmak istedi. Bu vesileyle tanıştık, sağ olsun güzel bir kitap yazdı.” diye konuştu.

Mülkiye’nin ardından hukuk okuduğunu, 30 yıl boyunca Hazine avukatlığı yaptığını ve bir yandan da dört çocuk büyüttüğünü belirten Akkaya, tüm zorluklarına karşın işini bırakmayı hiç düşünmediğini söyledi.

Yanına aldığı, maddi zorluklar içerisindeki bir genç kızın desteğiyle çocuklarını büyüttüğünü vurgulayan Akkaya, bugünün kız çocuklarına da “Kız çocuklarının muhakkak eğitimlerini alması, çalışmaları ve kendi ayakları üzerinde durmaları lazım.” önerisinde bulundu.

Zaman içerisinde dört evladından birini kaybettiğini, İstanbul’da yaşadığını, torunlarıyla vakit geçirmeyi ve kitap okumayı çok sevdiğini aktaran Akkaya, aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarında görev aldığını, sosyal yaşamdan hiç kopmadığını ve hayatını renklendirmek için çabaladığını sözlerine ekledi.

“Kitabımı Cumhuriyet’in 100. yılında Türk kadınlarına armağan olarak çıkarttım”

Yazar Emine Öte de Cumhuriyet’in 100. yıl dönümünde okuyucuyla buluşan “Mahrem Şiir: Mona Rosa” kitabına ilişkin, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Türk edebiyatına damga vuran nice şairle birlikte ölümsüzleşen kadınlar da var. Bence Muazzez Hanım da onlardan biri. Kitap, sadece aşkı değil, bir Cumhuriyet kadını Muazzez Hanım’ı, genç Cumhuriyet’i ve kızların eğitim almasının ne denli önemli olduğunu işliyor. Mülkiye Mektebi’ni bitirip çok önemli noktalara gelen kadınlar var. Bu düşünceyle de kitabımı Cumhuriyet’in 100. yılında, 29 Ekim’de Türk kadınlarına bir armağan olarak çıkarttım. Cumhuriyetimizin 100. yılına armağan olsun, Muazzez Hanım’ın hayatı genç nesillere örnek olsun istedim.”

Öte, kadınların hayatın her alanında, yönetim kademelerinde ve siyasette daha çok var olması temennisinde bulundu.

]]>
https://www.haber60.com.tr/turk-edebiyatinin-mona-rozasi-70-yil-sonra-sessizligini-aaya-bozdu/feed/ 0