Gennady Laptev, “Hayatımın yarısından fazlasını burada geçirdim” diyor. Geniş omuzlu Ukraynalı bilimadamı, bir zamanlar Çernobil’in soğutma havuzu olan kuru alana bakarken efkarla gülümsüyor:
“Temizleme çalışmalarına dahil olduğumda 25 yaşımdaydım. Şimdi 60’ıma yaklaştım.”
Binlerce kişi 1986’daki meydana gelen ve tarihin en büyük nükleer felâketi olan patlamanın ardından Çernobil’deki temizleme çalışmalarında görev yaptı.
Gennady bana küçük bir masa boyutlarındaki platformu gösteriyor. Toz toplaması için buraya konmuş. Bu rezervuar, 2014 yılında yakınlardaki havzadan su çekme işlemleri durduğunda kurumuştu. Çernobil’deki patlamayan üç reaktör tamamen kapatıldıktan 14 yıl sonra.
Toz zerrelerindeki radyoaktif kirliliği ölçmek yıllardır devam eden çalışmaların sadece küçük bir parçası.
Çernobil faciasıyla birlikte bu bölge de devasa bir nükleer laboratuvara dönüştü. Yüzlerce bilim insanı, buraya gelip doğanın bu kadar büyük bir nükleer felâketin ardından nasıl kendisini toparladığını inceledi.
Küresel felakete dönüşen kaza
26 Nisan 1986. Saat sabaha karşı 01:23. Çernobil nükleer santralindeki mühendisler 4 nolu reaktörün elektriğini kesiyor. Amaç olası bir elektrik kesintisi durumunda reaktörün nasıl kontrol altında tutulacağının bir provasını yapmak. Ancak mühendislerin bilmediği şey, reaktör bu tatbikat öncesinde zaten dengesiz bir durumda.
Güç kesintisi, reaktöre su taşıyan türbinleri yavaşlatıyor. Daha az suyun reaktöre pompalanmasıyla buharlaşma hızlanıyor ve içerideki buhar basıncı birikiyor. Mühendisler durumun farkına varıp reaktörü kapatmaya çalıştığında iş işten geçmiş oluyor.
Büyük bir patlamayla reaktörün tavanı havaya uçuyor. Reaktör atmosfere maruz kalıyor. Reaktörün havayla teması sonucu başlayan yangın 10 gün boyunca devam ediyor. Radyoaktif bulutlar, Avrupa’nın önemli bir bölümüne radyoaktif serpinti olarak dökülüyor.
Çernobil’de çıkan yangını söndürmek üzere bölgeye çok sayıda itfaiye ekibi gönderilmişti. İtfaiyecilerden 134’ü akut radyasyon dozuna maruz kalmıştı. 28’i birkaç ay içerisinde hayatını kaybetti. Kazadan bu yan en az 19’u daha öldü.
Ukrayna HidroMeteoroloji Enstitüsü’nde çevre bilimci olan Gennady, bölgenin tahliye edilmesinden sadece üç ay sonra Çernobil’de çalışmaya başlamış.
“Her gün Kiev’den helikopterlerle buraya getirilirdik” diyor. Görevleri toprak ve su örnekleri toplamakmış.
“Radyoaktif kirliliğin nereye kadar yayıldığını anlamaya çalışıyorduk. Görevimiz yasak bölgenin ilk haritasını oluşturmaktı.”
Bugün yasak bölge Ukrayna ve Beyaz Rusya arasında 4 bin kilometrekarelik bir alanı kapsıyor. Neredeyse tüm İstanbul kadar büyük bir alan.
Santrale 30 kilometre mesafedeki tüm yerleşim yerleri tahliye edilmişti. Kimsenin buralara geri dönmesine izin verilmeyecekti.
Ancak faciadan sadece birkaç ay sonra yasak bölgenin dış çemberine geri dönüşlere göz yumulmuştu.
Narodichi kasabasının nüfusu 2500. Yasak bölgenin içinde yer alıyor. Bölge sınırına yakın bir konumda. Resmi olarak radyoaktif kirliliğin bulunduğu bu bölgede son derece sıkı denetimler var. Burada tarım yasak ve yeni yapılaşmaya da izin verilmiyor.
Ancak bugün Ukrayna’nın bu bölgelerini ‘radyoaktif’ ya da ‘radyoaktif değil’ diyerek ikiye ayırmak kolay değil. Yürütülen çalışmalar Çernobil’in durumunun daha karmaşık olduğunu gösteriyor.
Arazinin de kendine göre kuralları var.
Öyle ki radyasyon korkusu Narodichi’nin sakinlerine radyasyonun kendisinden daha fazla zarar veriyor olabilir.
‘Burada uçaktakinden daha az radyasyon var’
Gennady’nin omzunun üstünden nükleer santralin yükseldiğini görebiliyorum. Bulunduğumuz kurumuş havzaya mesafesi bir kilometreden az.
Dev çelik kalkan güneşin altında parıldıyor. Bu çelik kalkan 4 nolu reaktörü tamamen kaplamış durumda. Kazanın yaşandığı reaktörün üzerine 2016’da yerleştirilmişti.
Kalkanın altında ise robot vinçler, 33 yıllık radyoaktif yıkıntıyı temizliyor.
İngiltere’deki Portsmouth Üniversitesi’nden Jim Smith, Gennady’nin arkadaşı ve 1990’dan bu yana Çernobil’i inceliyor. Yasak bölgeye sayısız iş gezisi düzenlemiş. Bana bir dozimetre gösteriyor. Telefon büyüklüğünde siyah bir cihaz.
Bulunduğumuz bölgede ne kadar radyasyona maruz kaldığımızı ölçüyor. 1986’daki radyoaktif serpintiyle yayılan nükleer yakıt tozunun atomları rastgele biçimde parçalanıyor. Büyük enerji dalgaları yayıyorlar ve Jim’in elindeki cihaz da her saat aldığımız radyasyon seviyesini ölçüyor.
Ölçüm birimi mikrosievert. Ancak başka radyasyon seviyeleriyle kıyaslayabildiğim zaman benim için bir anlam ifade edebiliyor. Örneğin, Kiev’den buraya gelirken bindiğimiz uçakta dozimetre bir ara 1.8 mikrosievert seviyesini göstermişti.
Jim, “Şu an seviye 0.6” diyor. “Yani uçakta maruz kaldığımız radyasyonun üçte biri civarında.”
Çernobil santrali arkamızda yükselirken duyduklarıma inanamıyorum. Jim ise radyoaktif bir gezegende yaşadığımızı ve radyasyonun doğada her yerde mevcut olduğunu söylüyor.
Jim, “Evet yasak bölgede radyoaktif kirlilik var. Ama küresel radyasyon haritası çıkaracak olsaydık, yasak bölge içerisinde sadece küçük cepler kırmızı olarak işaretlenirdi” diyor.
Her ne kadar yasak bölgenin sınırları değişmediyse de, bölgede doğa fazlasıyla dönüşmüş durumda.
İnsanların terk edip gittiği yerleri doğa yeniden ele geçirmiş.
Jim ve çalışma arkadaşları bölgeden örnekler topluyor. Kamera tuzakları kuruyorlar. Bölgedeki vahşi yaşamı, radyasyonun vahşi yaşam üzerindeki etkilerini inceliyorlar.
İncelemelerimizin ikinci günümde araştırma ekibini kızıl ormana doğru takip ediyorum.
1986’da rüzgarların yönü nedeniyle radyoaktif serpintinin büyük bölümü bu bölgeyi etkisi altına almış. Radyasyon seviyeleri hâlâ yüksek.
Giysilerimizin radyoaktif kirliliğe maruz kalmaması için özel bir kıyafet giyiyoruz.
Kızıl ormanda Jim’in dozimetresi 35 seviyesini gösteriyor. Soğutma havuzundaki seviyenin neredeyse 60 kat üzerinde.
Jim, “Burada fazla kalamayız” diyor. Hızla toprak örneklerini alıp, birkaç fotoğraf çekip araca dönüyorlar.
Burayakovka adlı köydeyse Jim ve ekibinin tutumu çok daha fazla. Koruyucu kıyafetleri çıkarıyorlar, işlerini çok daha ağırdan alıyorlar. Dozimetre 1.0 seviyesini gösteriyor. Hâlâ uçakta maruz kalınan radyasyondan düşük.
Ahşap bir evin içinde gördüklerimiz burada yaşayan halkın yüzleşmek zorunda kaldığı acı gerçeği özetliyor. Bir sandalyenin kolunda asılı duran palto yıllardır toplanan toz tabakasının altına gömülmüş vaziyette duruyor.
Ancak insanların geride bıraktıkları bahçeler ve tarlalar, vahşi hayvanlar için zengin bir habitata dönüşmüş.
Boz ayılar, vaşaklar ve yaban domuzlarına rastlamak mümkün.
Kiev Hayvanat Bahçesi’nden Dr. Maryana Shkvyria, insanların bölgeyi terk etmesiyle yasak bölgeye gelip yerleşen büyük memeli canlıları inceliyor.
Bazı araştırmalar radyoaktif kirliliğin en yüksek düzeyde olduğu bölgelerde kuşların DNA’larında bozulma olduğunu gösteriyor. Ancak Maryana’nın araştırması yasak bölgede vahşi yaşamın büyük bir ivme yakaladığına işaret ediyor.
Maryana için Çernobil kurtları özellikle dikkat çekici.
“15 yıldır onları inceliyoruz. Elimizde bir dizi veri var. Çernobil kurtları Ukrayna’da bulabileceğiniz en doğal kurtlar.”
Maryana’nın ‘doğal’dan kastı, buradaki kurtların neredeyse hiç insan üretimi gıda ile temas kurmaması.
Çernobil kurtları geyik avlıyor, hatta balık bile yakalıyor. Tuzaklanmış kameraların yakaladığı bazı görüntülerde beslenme alışkanlıklarına dair izlere rastlamak mümkün.
Eskiden bölge halkının bağları olan yerlerdeki ağaçlardan meyveler koparıp yiyorlar.
Ancak yasak bölgede yaşayan bir hayvan türü var ki, normal şartlarda buralarda olmamaları gerekir.
1998’de Ukraynalı zoologlar, doğaya yaklaşık 30 Przewalski atı salmıştı. Bugün sayıları 60’ı geçiyor ve Ukrayna – Beyaz Rusya arasında gidip geliyorlar.
Bu atların ana yurdu Moğolistan’ın stepleri. Tek tük binaların bulunduğu ormanlık araziler pek de bu atların tercih edeceği türden yerler değil.
Ancak Maryana “Ormanı çok iyi kullanıyorlar” diyor.
“Eski ahırlara ve evlere de kameralar yerleştiriyoruz. Buraları barınak olarak kullanıyorlar. Sivrisineklerden ya da güneşten korunuyorlar.”
Yasak bölgenin tek sakinleri vahşi hayvanlar değil.
Buradaki dördüncü günümde Maria’nın evine misafir oluyoruz. Biz geldiğimizde Maria evinin ön bahçesinde oturuyor. Kendimi kırık Ukraynacam ile tanıtmaya çalışırken sözümü yarıda kesip bana sıkı sıkı sarılıyor, yanaklarımdan öpüyor.
Bugün 78 yaşına basmış. Bizim için güzel de bir kahvaltı hazırlamış.
Bizi bir meyve ağacının altındaki masasına davet ediyor.
Saat sabah 09:00 olmasına rağmen sıcak bir gün ve güneş ışıldıyor. Maria yemekleri getirmeye başlıyor. İki de içki var. Birisi renksiz, diğeri koyu kırmızı.
Maria ve komşuları toplamda 15 kişilik bir topluluk. Pek çoğu yasak bölgeye geri dönmüşler ve eski evlerine yeniden yerleşmişler.
Buradan tahliye edilen ailelerin hepsine yakınlardaki bir kentte birer apartman dairesi tahsis edilmiş.
Ancak Maria ve annesi bu küçük kulübelerini ve bahçelerini terk etmeyi reddetmişler.
“Geri dönmemize izin vermediler ama ben annemin peşinden gittim” diyor Maria:
“O zamanlar 88 yaşındaydı. Bana hep ‘Ben gideceğim, ben gideceğim’ derdi. Ben de onu takip ettim.”
Yasak bölgede toplamda yaklaşık 200 kişi yaşıyor. Maria burada hayatın kolay olmadığını anlatıyor.
“Yaşımız ilerledi, her günü ayrı ayrı değerlendiriyoruz” diyor.
Maria çocukları Kiev’den ziyaret için geldiğinde çok mutlu olduğunu anlatarak “Burada yaşamak ilginç bir hayat değil. Ama buralar bizim toprağımız. Yeri doldurulamaz” diye ekliyor.
Yasak bölgede yaşayanlar çok küçük bir topluluk. Apar topar evlerini ve hayatlarını geride bırakarak bölgeyi terk edenlerin büyük kısmı geri dönememiş.
Pripyat’ta yaşayanların büyük kısmı nükleer santralde çalışan işçiler ve aileleriydi.
Santralden sadece birkaç kilometre mesafedeki bu kentin 50 bini aşkın sakini bir gecede her şeylerini geride bırakarak kenti tahliye etmişti.
Geri dönmelerine izin verilmedi. Kent bugün dünyanın en büyük hayalet şehri konumunda.
Ancak kısa bir süre önce Pripyat’ın kısa süreli ziyaretler için güvenli olduğu açıklandı.
2018’de yasak bölgeyi yaklaşık 60 bin kişi ziyarete geldi.
Kentin ziyarete açılmasıyla birlikte burayı ziyaret edenler, bu pek de iç açıcı olmayan seyahatlerini sosyal medyada #chernobyl etiketiyle paylaştıkları fotoğraflarla yaymaya başladılar.
Nükleer santrale Prypiat’tan daha uzak olan Çernobil kentinde ise radyoaktif kirlilik çok daha az.
Burada yaşayanların sayısı da daha fazla. Nükleer santralin temizlenmesinden sorumlu personel burada kalıyor.
Gennady, Jim ve ben de burada küçük bir otelde kalıyoruz. Beklenmedik derecede güzel bir bahçesi olan eski Sovyet tipi bir bina otele dönüştürülmüş.
Bahçeye otel çalışanlarından Irina bakıyor. Yılın üç ayını burada geçiriyor, sonra da görevini bir başkasına devrediyor. Burada geçirilebilecek süre birkaç ayla sınırlandırılıyor.
Irina santraldeki kazanın olduğu geceyi anlatıyor, Gennady de bizim için tercüme ediyor.
Irina o zamanlar büyükannesiyle birlikte Pripyat’ta yaşıyormuş.
27 Nisan’da, yani patlamadan bir gün sonra kent tahliye edilmişti. Kent sakinlerine Pripyat’ı hemen boşaltmaları söylenmişti.
Otobüslere bindirilip kentin dışına götürülmüşlerdi. Irina tahliye sırasında büyükannesinin evine doğru gidiyormuş:
“Büyükannemin bir arkadaşı bir kağnı arabasındaydı. Hayvanlarını kentin dışına çıkarmaya çalışıyordu. Büyükannem beni de yanına alıp alamayacağını sormuştu. Ben de kağnı arabasıyla kenti Pripyat’ı terk etmiştim. Ne olup bittiğini anlamamıştım.”
Ancak Irina bir şekilde buralara dönmek konusunda ısrarcı olmuş. Pripyat’a gidemese de buraya, Çernobil’e dönmüş. Bugün Pripyat’a giderse şu anki halini görünce çok sarsılacağını düşünüyor. Yine de Çernobil’deki otelinin küçük bahçesiyle gurur duyuyor.
“Burayı ziyaretçiler için olabildiğince güzel hale getirmeye gayret ediyorum. Belki eve döndüğünüzde Çernobil’in o kadar korkunç bir yer olmadığını anlatırsınız.”
.
]]>26 Nisan 1986’da, o dönem Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Ukrayna’nın başkenti Kiev’in 130 kilometre kuzeyindeki Çernobil kenti, insanlık tarihinin en korkunç çevre felaketlerinden birine sahne oldu.
Pripyat şehri yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali’nin dördüncü reaktöründe yaşanan patlama sonucu çevreye, 1945’te Hiroşima’ya atılan atom bombasının 50 katına eşit miktarda radyasyon yayıldı.
Patlamanın ardından radyoaktif madde yüklü bulutlar Türkiye dahil birçok ülkeyi etkiledi.
Çernobil nükleer faciası bazı bağımsız araştırmalara göre yaklaşık 200 bin kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep oldu.
Facianın etkileri nedeniyle yüz binlerce çocuk sakat dünyaya geldi, kanser vakalarının arttığı iddia edildi. Kazanın olumsuz etkilerinin nesiller boyunca sürmesi bekleniyor.
Çernobil’de 4 Nisan 2020’de başlayan ve yaklaşık iki hafta sonra ancak kontrol altına alınabilen orman yangını, nükleer facianın izlerinin günümüzde ne derece risk oluşturduğu konusunu da bir kez daha gündeme getirdi.
Görüşlerini aldığımız Ukraynalı bilim insanları bu konuda farklı ihtimallere işaret etti. 1986’da Çernobil Nükleer Santrali’nde çalışan, bugün ise Ukrayna Nükleer Enerji ve Sanayi Sektörü Emektarları Birliği Başkanı olan Maksim Kremen de o döneme dair anılarını bizimle paylaştı.
Çernobil Nükleer Santrali ne zaman inşa edildi?
O dönem Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde Çernobil Nükleer Santrali’nin inşasına 1970 yılında başlandı. Santralde çalışan personeller ve aileleri için üç kilometre mesafede Pripyat şehri kuruldu.
Santralin ilk reaktör ünitesi 1977 yılında faaliyete girdi. Daha sonra üç güç ünitesinin daha tamamlanmasıyla, yıllık enerji üretimi 29 milyar kilowatt saate ulaştı.
Çernobil Nükler Santrali’nin, her biri 1000 MW gücünde 12 reaktörle dünyanın en büyük nükleer enerji santrali haline getirilmesi planlanıyordu. Patlamadan önce dört reaktörle çalışan santralde, iki reaktör de inşa halindeydi. Kazaya uğrayan dördüncü ünite üç senedir faaliyetteydi.
Santralde 26 Nisan 1986’da neler yaşandı?
25 Nisan 1986 tarihinde, Çernobil Nükleer Santrali’nin dördüncü reaktöründe rutin koruyucu bakım çalışmalarının hazırlıklarına başlandı.
İleride olası acil bir durumda ek güç kaynağı olarak kullanılması için türbin jeneratörün test edilmesi planlanıyordu.
Deneyin 700-1000 MW güç seviyesinde yapılması kararlaştırıldı. Kazadan bir gün önce reaktörün gücü yaklaşık 1600 MW’ya düşürüldü ve test gereği acil durum soğutma sistemi kapatıldı.
Saat 23.10’da güç seviyesi 700 MW’ya indirilmeye başlandı. Otomatik güç moduna geçildi, ama güç durdurma ayarı 700 MW’ya ayarlanmadığından güç seviyesi 30 MW’ya düştü.
Görevli operatör gücü geri kazanmaya çalıştı ve sonunda testi planlananın altında bir seviye olan 200 MW gücünde başlattı.
26 Nisan saat 01.23’te kumanda tablosunda acil durdurma sinyali yandı. Operatör reaktörü durdurma düğmesine bastı ve kontrol çubukları aşağıya doğru hareket etmeye başladı. Güç seviyesi saniyeler içinde nominal değerin 100 katına ulaştı.
Durumun kontrolden çıkmasının ardından birkaç saniye arayla iki büyük patlama meydana geldi.
Görgü tanıklarının anlatımına göre, ilk patlamada kırmızı, ikinci patlamada mavi bir alev yükseldi ve ardından santralin üzeri dev bir mantar bulutuyla kaplandı.
Çernobil nükleer faciasına ne sebep oldu?
İnsanlık tarihinin en büyük nükleer faciasının asıl nedenleri konusunda bugün de tartışmalar sürüyor.
Sovyetler Birliği’nde o dönem kazanın sebeplerini araştırmak için kurulan devlet komisyonu, santral personelini ve yönetimini kazanın baş sorumlusu ilan etti.
Güvenlik kurallarını ihlal ettikleri gerekçesiyle santral müdürü Viktor Bryuhanov ve şef mühendis Nikolay Fomin 10’ar yıl, şef mühendis yardımcısı Anatoliy Dyatlov beş yıl, reaktör sorumlusu Aleksandr Kovalenko üç yıl, vardiya amiri Boris Rogojkin ve denetmen Yuriy Lauşkin ikişer yıl hapis cezasına çarptırıldı.
O dönem Çernobil Nükleer Santrali’nde teknik ayarlardan sorumlu personellerin yöneticisi olan, bugün ise Ukrayna Nükleer Enerji ve Sanayi Sektörü Emektarları Birliği Başkanlığını yürüten Maksim Kremen, patlamadan bir gün önce yaşadığı bir anıyı bizimle paylaştı:
“25 Nisan 1986 günü, iş çıkışı santralden ayrılırken tesadüfen Dyatlov ve Kovalenko’ya rastladım. Kovalenko yanıma yaklaşarak, reaktörün işleyişinde bir tuhaflık olduğunu söyledi. Ancak Dyatlov onu sert bir şekilde durdurdu ve sözlerini sürdürmesine izin vermedi. Bunun üzerinde durmamıştım, çünkü bu benim sorumluluğumda değildi.”
Reaktör sorumlusu ve şef mühendis yardımcısının reaktördeki sorunun farkında olduklarını tahmin ettiğini belirten Kremen, şöyle devam etti:
“Şef mühendis yardımcısı reaktörü durdurma komutunu verebilecek kararlılığa sahip değildi. Deneyi yerine getirememekten korkuyordu. Şef mühendisin mesleği elektrik mühendisliğiydi. Bu durumda yapması gereken tek bir şey vardı; reaktörü durdurmak. Taşıdıkları mesleki sorumluluğa rağmen bu kararı almaya korktular.”
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) bünyesindeki Uluslararası Nükleer Güvenlik Komitesi (INSAG) de ilk başlarda Sovyetler Birliği devletiyle aynı fikirdeydi.
Kazanın bazı kural ihlallerinin ve personel hatalarının bir araya gelmesi sonucu yaşandığı sonucuna varılan INSAG raporunda, santral yönetimi “deneyi ne pahasına olursa olsun yapmakla” suçlandı.
Fakat aynı kurum 1991 yılında kazayla ilgili yayımladığı yeni raporunda, “operasyonel personelin hatası sonucu başlayan kazanın, reaktörün yetersiz tasarımı nedeniyle bir felakete dönüştüğü” tespitine yer verdi.
INSAG, 1993 yılında hazırladığı nihai raporunda ise personel hatalarıyla ilgili daha önce varılan bazı tespitlerin yanlış olduğunu, kazanın reaktördeki tasarım hatası, reaktörün güvenlik standartlarını karşılamaması ve nükleer santraldeki genel güvenlik önlemlerinin yetersizliği nedeniyle meydana gelmiş olma ihtimalinin ağırlık kazandığını ileri sürdü.
Kazaya deprem, sabotaj ya da “terör eylemi”nin yol açmış olabileceği yönünde iddialar da ortaya atılsa da bunlara dair bir kanıt bulunmuyor.
Nükleer facianın sonuçları ne oldu?
Pripyat’ta yaşayan Maksim Kremen, 26 Nisan 1986 Cumartesi günü erkenden uyandı. O gün 6 yaşındaki oğluyla nehirde kano gezintisi yapmayı planlıyordu. Nükleer santrale bir kilometre mesafede bulunan garajın yolunu tuttular:
“Yolda santralde çalışan bir tanıdığıma rastladım. Dördüncü reaktörün çatısının çöktüğünü söyledi. Şoke olmuştum. Oğlumla birlikte garaja vardığımızda, dördüncü bloktan dumanlar yükseldiğini gördüm.
“Garajın çatısına çıktığımda korkunç bir tabloyla karşılaştım. Reaktörün kapağı geniş bir açıyla kalkmıştı ve boru hatları üzerinde asılıydı.
“Bunun üzerine eve dönmeye karar verdim. Mesai arkadaşlarımla benim evimde toplandık ve kazayı konuşmaya başladık. Pripyat’tan çıkmak mümkün değildi. Tüm dolmuşlar durdurulmuştu, özel otomobillerle de çıkışa izin verilmiyordu.
“Pripyat’ta 26 Nisan’ın diğer günlerden bir farkı yoktu. Günlük hayata dair hiçbir uyarı ve sınırlama yapılmadı. İnsanlar gruplar halinde toplanıyor ve santraldeki kazayı konuşuyorlardı.
“Cumartesi akşamı Pripyat’ın parti ve belediye yöneticileri ailelerini şehir dışına çıkardılar. Bu haber hemen yayıldı. Biz ise esirdik. Pazar günü insanları götürmeye başladılar.
“Kazadan önce her şey normaldi. İnsanlar otomobil satın alıyor, evlerini yapıyorlardı. Umutları vardı. Ama bir an geldi ve onlar için değerli olan her şey yok oldu…”
Nükleer faciadan bir süre sonra Pripyat şehrinde ve Çernobil nükleer santralinin çevresindeki 10 kilometrelik alanda yaşayanlar tahliye edildi. 1986 Mayıs ayında 30 kilometrelik bölgeden tahliye edilen kişilerin sayısı farklı verilerde 116 bin ile 350 bin arasında gösteriliyor.
Kazanın yol açtığı yangın 10 gün sürdü. Patlamanın etkisiyle çevreye yaklaşık 380 milyon kuri (radyoaktivite birimi) radyasyon yayıldı.
Yüzde 70’i Belarus, Ukrayna ve Rusya topraklarında yer alan 200 bin kilometrekarelik bir alan radyasyonun etkisi altında kaldı.
Kaza sonrası radyoaktif madde yüklü bulutlar Avrupa’da birçok ülkeye yayıldı.
Facia nedeniyle kaç kişinin hayatını kaybettiği günümüzde de tartışma konusu.
Nükleer felaket, ilk anda santralde görevli 31 kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Ancak kazanın asıl yıkıcı etkileri daha sonra ortaya çıktı.
Çernobil faciası bazı bağımsız araştırmalara göre yaklaşık 200 bin kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep oldu.
Farklı verilere göre, facianın etkilerini ortadan kaldırmak için yapılan çalışmalara Sovyetler Birliği’nde 600 bin ile 800 bin arasında görevli katıldı. Bu kişilerin 70 bininden fazlası kalıcı olarak sakat kaldı.
Maksim Kremen de 1986-1987 yıllarında bu çalışmalarda yer alan ve sonradan “onur madalyası” verilen kişilerden biriydi.
Kazanın etkileri nedeniyle Ukrayna’da 1,9 milyon, Belarus, Rusya, Ukrayna ve Avrupa ülkelerinde toplam 8,4 milyon kişi radyasyona maruz kaldı.
Patlamanın ardından santralin yakınlarındaki tüm çam ağaçları yüksek radyasyonun etkisiyle kızıl renge dönüştü ve öldü. Hayvanların tamamına yakını yok oldu.
Facianın Türkiye’ye etkileriyle ilgili de farklı iddialar ortaya atılmıştı.
Türk Tabipleri Birliği, facianın Türkiye’de özellikle Doğu Karadeniz bölgesini etkilediğine ve bölgedeki kanser vakalarıyla facia arasındaki ilişki olabileceğine dikkati çekmişti.
Farklı yetkililer ise bölgedeki kanser vakaları ile facia arasında ilişki bulunduğuna dair kanıt olmadığını ileri sürmüştü.
Çernobil günümüzde ne durumda?
1986’da Çernobil Nükleer Santrali’ndeki patlamadan bu yana yaklaşık 4 bin kilometrekarelik bir alan terk edilmiş durumda. Yasak bölge Ukrayna ve Belarus topraklarını kapsıyor. Santralin yakınlarındaki Pripyat kenti ise “hayalet şehre” dönüştü.
Radyoaktif kirliliğin bulunduğu bölgede tarım yasak ve yeni yapılaşmaya izin verilmiyor.
Yasak bölgeye 30 kilometre mesafede polis kontrol noktaları bulunuyor. Ancak buna rağmen şehir bugüne kadar birçok kez soygun ve yağmalama eylemlerine sahne oldu. “Hayalet şehir”de değerli eşyaların çalınmadığı neredeyse tek bir daire kalmadığı belirtiliyor.
Çernobil Nükleer Santrali’nin işleyen son reaktörü 15 Aralık 2000 tarihinde kapatıldı.
Nükleer facianın yaşandığı reaktörün enkazı, radyoaktif sızıntıyı engellemek için 2016 yılında dev bir çelik kalkanla örtüldü.
Günümüzde devre dışı olan Çernobil Nükleer Santrali’nde, nükleer tesislerin ve radyoaktif atıkların güvenliğinden, çevre denetiminden ve bilimsel çalışmalardan sorumlu devlet işletmesi faaliyet yürütüyor.
Bölgede güneş enerjisi santrali ve Avrupa için nükleer yakıt depolama tesisi kurmaya yönelik projeler de gündeme gelmişti.
Çernobil yangını turizme darbe vurdu
Nükleer facia sonrası yüksek radyasyona maruz kalan ormanlar, günümüzde ise adeta bir doğal yaşam cennetine dönüşmüş durumda.
Bölgede pek çok vahşi hayvan ve yüzlerce kuş türü yaşam sürüyor. Araştırmalar, yüksek radyasyon miktarının bugün Çernobil’deki vahşi doğaya ciddi bir olumsuz etkisi olmadığını gösteriyor.
Ancak bazı hayvanlarda anomalilere rastlanabiliyor. Örneğin, kuşlar arasında albino yaygın. Böceklerin ömrü normalden kısa, kemirgenlerde doğurganlık seviyesi düşük.
Çernobil Nükleer Santrali’nin patladığı bölge ve Pripyat şehri, son yıllarda dünyanın dört bir yanından turistleri ağırlıyor. Tüm dünyada büyük ilgi gören “Chernobyl” dizisinin de etkisiyle bölgeyi 2019 yılında resmi verilere göre 124 bin kişi ziyaret etti.
Fakat son yangının ardından Çernobil’deki turistik yerlerin üçte biri yok oldu. 1986’daki nükleer facia sonrası ilk tasfiye memurlarının yaşadıkları ahşap evlerin bulunduğu “İzumrudnoye” Sovyet gençlik kampının yanması en büyük kayıplardan biri oldu.
Nükleer felaketin bugünkü etkileri neler?
Çernobil, Rusya’nın Şubat 2022’de başlayan Ukrayna işgali ile yeniden gündeme geldi. Çernobil’de çalışan personel, 1 Nisan 2022 itibarıyla eski nükleer santrali ele geçiren Rus askerlerinin bölgeden ayrıldığını söyledi.
Çernobil’de 4 Nisan 2020’de başlayan ve yaklaşık iki hafta süren yangın da endişe yaratmıştı. Yangının Pripyat kentine ve radyoaktif atıkların yer aldığı tesislere iki kilometre mesafedeki bir bölgeye kadar ilerlemesi, Çernobil ile ilgili riskleri yeniden gündeme getirmişti.
Facianın günümüzdeki en önemli olumsuz etkisi, Ukrayna ve Belarus sınırları içinde yer alan yaklaşık 1 milyon hektarlık toprağın radyoaktif kirliliğin etkisi altında olması.
Görüşlerine başvurduğumuz Ukrayna Ulusal Bilimler Akademisi (NAN) Çevre Bilişimi Bölüm Başkanı İvan Kovalets, nükleer yakıt ve radyoaktif maddelerin kalıntılarının kontrol altında tutulmasının ve gömülmesinin günümüzdeki temel sorunlar olduğunu söylüyor.
Çernobil Nükleer Santrali’nin soğutma havuzunun dibinde çok sayıda radyoaktif madde bulunduğunu belirten akademisyen, şu risklere işaret ediyor:
“Havuzun kuruması halinde bu radyoaktif materyaller rüzgarın etkisiyle havaya karışabilir. Çernobil bölgesindeki orman yangınları da radyoaktif aktiviteyi artırabilir. Tüm bu sorunların çözümü için bölgede düzenli olarak çok sayıda uzmanın çalışması gerekiyor. Bu da onların sağlığı için bazı riskler oluşturuyor.”
Kovalets, bölgedeki yangınların ciddi bir risk yaratıp yaratmadığı konusundaki sorumuzu ise şöyle yanıtladı:
“Bazı radyoaktif atık depolarında uzun ömürlü radyoaktif materyaller bulunuyor. Bu nedenle elbette tehlike arz ediyorlar. Ancak bunlar genellikle betonarme bölmelerde depolandığından, yangınların bu materyallerin depolardan çıkmasına yol açması düşük ihtimal.
“Nükleer yakıt kalıntılarının bulunduğu depolama tesislerinde ise -sadece Çernobil için geçerli değil- kontrolsüz bir nükleer reaksiyonun yeniden başlaması (kritiklik kazası) ihtimali var. Ama bu nükleer patlama anlamına gelmiyor.”
NAN Nükleer Enerji Santrallerinin Güvenlik Sorunları Enstitüsü Müdür Yardımcısı Sergiy Paskeviç’e göre de bölgedeki radyoaktif atık depoları, yangın ya da sel ve kasırga gibi durumlarda radyoaktif maddelerin çevreye salınmasına yol açabilecek bir güvenlik riski oluşturmuyor.
Her iki uzman da, Çernobil’deki radyasyon miktarının günümüzde Ukrayna ve çevre ülkelerde insan sağlığını tehdit etmediği görüşünde.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) da son raporunda, Çernobil bölgesinde çıkan orman yangınlarının “havadaki radyoaktif partiküllerde tehlikeli bir artışa neden olmadığını” açıkladı. Raporda, ölçülen radyasyon seviyelerindeki artışın çok düşük olduğu ve insan sağlığı için risk oluşturmadığı belirtildi.
Ancak uzmanlar, insanlık tarihinin en büyük çevre felaketi olan Çernobil faciasının izlerinin günümüzde yaratabileceği olası risklerle ilgili daha fazla bilimsel araştırmaya ihtiyaç duyulduğunun altını çiziyor.
Not: Bu haber ilk olarak 26 Nisan 2020’de yayınlanmıştı.
]]>