???????Osmanlı döneminde, küçük bir kıvılcımla başlayıp, ahşap evler, rüzgar ve dar sokakların da etkisiyle devasa alevlere dönüşen yangınlar, İstanbul’un birçok yerinin yeniden inşa edilmesine de neden oldu.
İmparatorluk, bu felaketle mücadele için cami avlularına ve kamusal alanlara su depoları inşa ederek, yangına erken müdahale etmenin yollarını aradı. Cami avlularına yapılan su depoları, yangın başladığında alevleri söndürmenin en hızlı ve etkili yolu haline geldi. Şehrin stratejik noktalarına yerleştirilen havuzlar, yangınlarla mücadelede önemli rol oynadı.
??????? Fatih Sultan MehmetVakıf Üniversitesinde (FSMVÜ) Kültürel Mirasın Korunması ve Yönetimi Programı’nda yüksek lisans yapan, tarih mezunu Arzu Ulaş, araştırma projesini Osmanlı’dan kalan İstanbul’daki yer altı yapıları üzerine gerçekleştirdi. Ulaş, çalışmasında Osmanlı döneminde alevlerle mücadelede önemli bir yeri olan yangın havuzlarına yer verdi. Ulaş’ın çalışması “Osmanlı Belgeleri Işığında İstanbul Yer Altı Yapıları” başlığında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kitap haline getirilerek yayımlandı.
6 tanesi bugüne ulaşamadı
Ulaş’ın tek tek gidip incelediği Ayasofya, Sultanahmet, Şehzade, Fatih, Süleymaniye, Pertevniyal Valide Sultan, Hekimoğlu Ali Paşa ve Gazi Atik Ali Paşa camilerinin avluları ile Fatih’teki Babıali bahçesindeki yangın havuzları bugüne kadar varlığını sürdürerek tarihe tanıklık yapıyor.
Yeni, Nuruosmaniye ve Laleli camilerinin avluları ile Salkımsöğüt, Kumkapı ve Beyazıt’taki yangın havuzları ise yapılaşma, bakımsızlık gibi nedenlerle bugüne ulaşamadı. Bu havuzlar, bulundukları alanlara binalar, yeşil alan, yol ve meydanların yapılmasıyla kayboldu.
Kent hafızasına kazandırılmalı
AA muhabirine konuşan Arzu Ulaş, Osmanlı’nın şehrin mimari dokusunu bir anda küle çeviren yangınla mücadelede aldığı en büyük tedbirlerden birinin su temini olduğunu söyledi.
Suyu depolamak ve ihtiyaç halinde en yakın yangın yerine ulaştırmak amacıyla selatin camileri ve kilise bahçelerine, kamusal alanlara ve meydanlara yangın havuzları inşa edildiğini anlatan Ulaş, “Osmanlı arşiv belgeleri, kaynaklar ve haritaları inceleyerek tarihi yarımada bölgesinde 15 yangın havuzu tespit ettim. Bunların yapıldığı yerleri gidip incelediğimde günümüzde 9 tanesinin varlığını sürdürdüğünü gördüm, 6 tanesi ise kayıp. Ayasofya, Sultanahmet, Şehzade, Arap, Fatih ve Süleymaniye camilerinin yangın havuzları günümüzde var.” ifadelerini kullandı.
Ulaş, Osmanlı döneminde inşa edilen yangın havuzlarının kent hafızası için önemli kültür varlıkları ve su mimarisinin önemli yapıları olduğunun altını çizerek, “Yangın havuzları, yarı gömülü veya tamamı yer altında olmak üzere yer altı yapıları olarak sayılabilir. Geçmişte yangınlara karşı inşa edilmiş yangın havuzlarının kent hafızasına tekrar nakşedilmesi için belki yerleri tanıtım afişleriyle belirtilebilir.” diye konuştu.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Milattan önce 3 binin ortalarında Urartu Krallığı tarafından surlarla çevrilen Harput Kalesi ile yerleşimin başladığı mahallede, Bizans, Artuklu, Selçuklu, Dulkadiroğulları, Akkoyunlular ve Osmanlı dönemine ait tarihi yapılar ve mekanlar bulunuyor.
Tarihi ve kültürel zenginliği ile her yıl binlerce yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret edilen Harput, tarihi ve doğal güzellikleriyle de fotoğraf tutkunlarını cezbediyor.
Gündüz olduğu kadar gece de ziyaretçilerine güzel manzaralar sunan mahalledeki Harput Kalesi, Ulu Cami, Sarahatun Camisi, Arap Baba Türbesi, Ahmet Bey Camisi gibi yapılar, gece uzun pozlama tekniğiyle fotoğraflandı.???????
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Tekne ustaları siparişlere yetişmekte zorlanıyor
BARTIN – Osmanlı donanmalarına gemi yapılan Bartın’ın Kurucaşile ilçesindeki ahşap tekne yapımına talep yağıyor. İlçede bulunan 23 atölyede 7 ile 40 metre arasındaki uzunlukta tekne yapımını sürdüren ustalar, siparişlere yetişmekte zorlanıyor
Osmanlı donanmalarına çekme gemilerin yapıldığı Bartın’ın Kurucaşile ilçesinde 300 yılı aşkın süredir tekne yapımı devam ediyor. Yapılacak ahşap teknenin uzunluğuna göre aylarca hatta yıllarca siparişlerini yetiştirmeye çalışan tekne ustaları, pandemi döneminden sonra artan ve yaz dönemlerinde daha da katlanan taleplere yetişmekte zorlanıyor.
İlçedeki atölyelerdeki, usta ve çalışanlar tam kapasite bir şekilde çalışarak ellerindeki siparişlerini tamamlamaya çalışıyor. Avrupa ülkeleri, Amerika gibi dünyanın dört tarafından ve Türkiye’nin bir çok ilinden siparişlerin bulunduğu atölyeler, tamamlanan tekneleri teslim edecekleri Eylül ve Ocak ayına kadar yeni bir sipariş alamıyor. Balıkçı, tur tekneleri ve özel, lüks yatlar yapan ustalar, yoğun tempoda çalışarak, bir yanan daha önceden aldıkları siparişlerini tamamlamaya çalışırken, diğer yandan da yeni gelen siparişlerin yapımına başlıyor.
Taleplere yetişmekte zorlanıyorlar
Ahşap tekne ustası Dursun Gür, dünyanın ve Türkiye’nin bir çok yerinden ilgi gördüklerini anlatarak, “İşlerimiz yaz nedeniyle yoğun. Yaz döneminde talep fazla oluyor. Yoğun bir şekilde çalışıyoruz. Özellikle pandemi döneminden sonra yoğunluğumuz artmaya başladı, Şuanda elimizde bir 24 metrelik tekne siparişi var. 12 metre uzunluktaki 4-5 adet tekne yapımımız sürüyor. Bu nedenle tam kapasite çalışıyoruz” dedi.
Maliyeti uygun, işçiliği iyi
Teknelerin uygun maliyetle ve beğenilen bir işçilikle üretilmesi nedeniyle yoğun ilgi gördüğünü ifade eden Gür, “Biz ahşap, lamine tekne yapıyoruz. Maliyet olarak uygunuz ve işçiliğimiz de çok iyi. Bu yüzden tercih fazla oluyor” şeklinde konuştu.
3 asırdır tekne yapılıyor
Tekne Ustası Yılmaz Canbaş ise, ilçede yaklaşık 300 yıldır tekne yapıldığını ifade ederek, Kurucaşile’de üretilen teknelerde Osmanlı Dönemi’nden kalma geleneksel yöntemlerin de halen kullanıldığını ifade etti. Teknelerin günümüzdeki haline dönüştürülerek inşa edildiğini ifade eden Canbaş, “İlçemizde Osmanlı’dan beri, yaklaşık 300 seneyi aşkın süredir, tekne yapıldığını biliyorum. Ben de 3. Nesilim. İlçemizde küçük bir ilçe ama, deden toruna, babadan oğula tekne yapımı devam ettiriliyor. Teknelerin sağlam olmasının nedeni ise kestane gibi suya dayanıklı ağaçlardan yapılmasıdır. İlkel değil geleneksel yöntemler kullanıyoruz Osmanlı donanmalarından bugünkü haline dönüştürdüğümüz modellerde tekneleri yapıyoruz. Bu da sağlamlığında önemli rol oynuyor. Biz proje ile pek tekne yapmıyoruz. Denizimiz burada. Gözleyerek, geliştirerek, teknenin duruşuna göre, müşterinin isteğine göre yapıyoruz” ifadelerine yer verdi.
23 imalathanede yaklaşık 200 kişi çalışıyor
Kurucaşile Belediye Başkanı Uğur Güneş, ahşap tekne ve yat yapımında ünü dünyayı aşan ilçede 23 tekne atölyesi bulunduğunu ve buralarda ise 200 kişinin çalıştığını ifade etti. Güneş, “ilçemizin en büyük özelliği ahşap teknelerimizdir. Ahşap teknelerimizin özelliği de suya ve neme dayalı kestane ağacı olmasıdır. Osmanlı donanmalarına çektirme gemi yapılmış bir ilçeyiz. Şuanda çektirme yapılmıyor ama Türkiye’nin her tarafına, yat, balıkçı teknesi, tur teknesi gibi tekneler yapılıyor. İlçemizde toplamda 23 atölyemiz var. Yaklaşık 200 kişi atölyelerde çalışıyor. Boyacısı elektrikçi, tornacı, nakliyeci gibi toplamda en az 300 kişi bu işten ekmeğini kazanıyor” ifadelerini kullandı.
Eli boş usta bulunmuyor
Başkan Güneş, yaşanan yoğun talep nedeniyle Eylül ayına kadar ahşap ustalarının yeni siparişler alamadığını belirterek, “Şuan ilçemize gelip, sipariş vermek isteyen bir kişi, yılbaşına kadar eli boş bir usta bulabileceğini düşünmüyorum. Malumunuz balıkçılık sezonu Eylül ayında açılıyor. Şuan ilçemizdeki imalathanelerin hepsi, önceden almış olduğu balıkçı teknelerini yetiştirmeye çalışıyor. Çünkü Eylül ayında balıkçılığa başlayacaklar ama Ağustos ayında teknelerini alabilmeleri gerekiyor. Şuan tekne ustalarının en yoğun olduğu dönemlerden biri. Ayrıca bazı atölyelerde 7-8 ay önce yada 12-15 ay önce aldıkları yat ve tur teknesi gibi siparişlerinde yıl sonuna kadar teslim edilmesi planlanıyor. Bu nedenle yılbaşında biraz işleri hafifler. Yani yaz aylarında deniz kenarında dururken, sezon boyunca denize giremeyecek ustalarımız var” diye konuştu.
Öte yandan ilçede yapılan ahşap tekne ve yatlardan 6-8 metre uzunlukta olanların yapımı 4-8 ay, 12 metrelik teknelerin yapımının 8-12 ay, 24 metrelik tur teknelerinin yapımının 18-20 ay, 40 metrelik teknelerinin yapımının ise 30-40 ay arasında sürdüğü belirtildi.
]]>Ankara Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şubesi, Çankaya’daki bir ikamet ile iş yerine düzenledikleri operasyonda 223 adet tarihi eser olduğu değerlendirilen eşya, obje, devlet nişanı, madalyon ve sikke ele geçirdi. Osmanlı, Avrupa ve Amerika kültürünü yansıtan ve 19. yüzyıla ait olan eserler arasında, Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz’in, Trabzon Valisi Galip Bey’e Avusturya Konsolosluğu görevi değişikliği sonrasında yolladığı ferman da yer aldı. Operasyonla ilgili şüpheli belirlenen bir kişinin yakalanmasına yönelik çalışmaların ise sürdüğü aktarıldı.
Toplam 223 eser ele geçirildi
Değer tespitleri Etnografya Müze Müdürlüğü tarafından yapılacak eserlerin tamamı ise şu şekilde:
“3 adet barut hazneli kırma toplu 1850’li yıllara ait olduğu değerlendirilen Amerikan yapımı silah, 60 adet 1850’li yıllara tarihlenen muhtelif anahtar, 38 adet Osmanlı saray mutfağında kullanılan gümüş el yapımı kaşık, bir adet Osmanlı gümüş sunum tepsisi, bir adet Osmanlı Devleti 19. yüzyılda tarihlenen ve üzerinde savaşçı ikonu bulunan gümüş barutluk, 2 adet Osmanlı Devleti döneminde törenlerde kadınların kullandıkları gümüş muhteviyatlı gelin kemeri, 5 adet mine işçilikli kahve fincanı ve tabak seti, 8 adet 1852-1922 yıllarına tarihlenen üst düzey Mecidiye başarı nişanı, 6 adet İngiliz ve Fransız kültürünü yansıtan gümüş sigara tabakası, 4 adet çeşitli ebatlarda gümüş tas, 11 adet Osmanlı kadınlarının kullandığı gümüş bilezik, 1 adet Osmanlı Dönemi sürmedan, 2 adet Osmanlı terzi yüzüğü, bir adet kutu içerisinde zarf açacağı ve mührü, 3 adet Fransız kültürü krem kutusu, Osmanlı kültürüne ait olduğu değerlendirilen üzeri taşlı gümüş broş, bir çift küpe, bir adet gümüş küpe, bir adet üzeri akik taşlı yüzük bir adet mushaf kabı, 6 adet mücevher kabı ve 2 adet mühür, bir adet üzerinde Osmanlı amblemi bulunan metal obje, 1 adet Osmanlı Dönemi çini işlemeli kalemlik, Osmanlı saray mutfağında kullanıldığı değerlendirilen 6 adet şekerlik, 14 adet gümüş şerbetlik, 1 adet küçük ebatta gümüş sunum tepsisi, bir adet gümüş Osmanlı su kabı, bir adet Osmanlı kültürüne ait asma kilit, bir adet Osmanlı Dönemi hat zanaatını icra eden sanatçıların kullandığı kalemlik, 2 adet Osmanlı Dönemi sikke ile 1914 tarihli 1. Dünya Savaşı dönemine ait 1 adet 4’lü ittifak madalyonu, Osmanlı Dönemi’ne ait bir adet bileklik, bir adet ince bileklik zincir, bir adet gümüş haç işaretli kolye zinciri, bir adet pişmiş topraktan imal edilen su matarası, bir adet cam üzeri çini işçilikli ibrik, 9 adet Osmanlı Dönemi kültürünü yansıtan gümüş köstekli saat, bir adet gümüş kasa ve kaplumbağa kabuğu kaplı 3 kapaktan oluşan ‘Edward Prior’ saat, bir adet gümüş köstekli saat zinciri ve 18 adet muhtelif Osmanlı Dönemi’ne ait objeler.” – ANKARA
]]>Ülkenin önemli münevverlerinden olduğu kabul edilen Bhuglah, Hint Okyanusu’nun Afrika kıtası açıklarındaki ada ülkesi Morityus’un tarihini, Fransız ve İngiliz sömürgeciliği dönemini, Müslümanların etkilerini ve Türklerle ilişkilerini AA’ya anlattı.
Morityus Müslümanlarının tarihi üzerine önemli çalışmalara imza atan Bhuglah, Morityus’un ilk olarak 10. yüzyılda Araplar tarafından keşfedilerek gemilerine içme suyu ikmali yapmak ya da başka yerlere yelken açmadan önce mallarını saklamak için bir istasyon olarak kullanıldığını, Arapların kolonileştirmediği adada daha sonra Hollanda, Fransa ve İngiltere sömürge dönemlerinin yaşandığını söyledi.
Morityus’ta Avrupa sömürgeciliği ve ilk Müslüman yerleşimleri
Portekizlilerin 1507’de Morityus’u keşfeden ilk Avrupalılar olduğunu fakat adada uzun süre kalmadıklarını kaydeden Bhuglah, Hollandalıların ise 1598’den 1710’a kadar gemi inşa etmek için adanın abanoz ağaçlarından yararlandıklarını ve yiyecek olarak tükettikleri Dodo kuşlarını yok ettiklerini, koleraya sebep olan fare istilası nedeniyle yerleşmekte zorlandıklarını dile getirdi.
Bhuglah, “Fransızlar adayı 1715’te sömürgeleştirdi. Tarım alanlarında ve diğer zor işlerde çalıştırmak üzere Afrika’dan köleler getirdiler. Yönettikleri insanlara Fransız kültürünü, Fransız dilini ve Katolik dinini empoze ettiler.” dedi.
Fransızların başta burada kahve yetiştirmek istediğini ve Yemen’deki Muha’dan kahve tohumları ve bitkileri getirdiğini aktaran Bhuglah, buna karşın siklonik rüzgarlara daha dayanıklı olan şeker kamışı yetiştiriciliğine odaklanmayı tercih ettiklerini belirtti.
Bhuglah, 1735 yılında Mahe de la Bourdonnais’in, o zamanlar Ile de France olarak bilinen Fransız kolonisine vali olarak atandığını ve adayı deniz üssüne dönüştürmek için bir liman inşa etmek istediğini, bunun için de “laskar (Hintli gemici)” olarak adlandırılan Müslüman denizcilerin uzmanlığına başvurduğunu ifade etti.
Laskarların başkent Port Louis’e yakın bir bölgeye yerleştiğini belirten Bhuglah, bu banliyö bölgesinin o dönemde “Camp des Lascars” olarak bilinen Plaine Verte olduğunu ve Fransız sömürge yönetimi sırasında adanın nüfusunun Fransızlar, Afro-köleler ve Laskarlardan (Müslümanlar) oluştuğunu kaydetti.
Bhuglah, adanın Hindistan’a giden gemilerin hareketlerini kontrol etmenin uygun olduğu stratejik bir coğrafi noktada bulunduğunu keşfeden İngilizlerin adayı 1810’da zapt ederek “Ile de France” olan adını Morityus olarak değiştirdiğini, “fakat uzlaşmacı bir ruhla, ekonomiyi ve ticareti kontrol eden Fransız kodamanların torunlarının Fransızca dilini ve Fransız yasalarını kullanmaya devam etmelerine izin verdiğini” anlattı.
İngilizlerin şeker kamışı tarlalarında çalıştırmak üzere Hindistan’dan aralarında çok sayıda Müslüman’ın da bulunduğu işçiler getirdiğini ve bu Müslümanların adanın ticaretinin gelişmesine katkı sunduğunu bildiren Bhuglah, “Müslüman tüccarlar Port Louis şehrinin ticari bölgesinde yoğunlaşmış ve burada Cuma Camii olarak bilinen, adanın en önemli ikinci mescidini inşa etmişlerdir.” diye konuştu.
Bhuglah, “Fransız sömürgeciliği döneminde Fransızca dışında hiçbir dile ve Katoliklik dışında hiçbir dine izin verilmemiştir. Ancak Müslüman Laskarlar, sıkı çalışmaları ve mücadeleleri sayesinde, Fransız sömürgecilerle 1805 yılında adanın ilk camisini inşa etme izni için pazarlık yapmayı başardılar. Bu cami ‘Camp des Lascars Camii’ olarak bilinmektedir.” dedi.
Ada nüfusunun Hindular (yüzde 50), Hıristiyanlar (Afrika kökenliler ve yaklaşık yüzde 1’lik beyazlar da dahil toplam yüzde 29), Müslümanlar (yüzde 20) ve Çinlilerden (yüzde 1) oluştuğuna dikkati çeken Bhuglah, “Morityus çok etnikli ve çok kültürlü bir ülke olduğu için her etnik grup kendi kültürel dilini muhafaza etmektedir. Hintçe, Urduca, Tamilce, Telegu, Marathi, Arapça ve Çince. Son zamanlarda, tüm kültürel gruplar tarafından konuşulan Kreol lehçesi (Fransızcadan türetilmiş bir lehçe) ulusal dil haline gelmiştir.” ifadelerini kullandı.
Bhuglah, Morityus’un Araplar tarafından keşfedildiğinin ve ilk adının Dina Arabi olduğunun altını çizerken adanın önemli tarihi figürleri ve olayları hakkında ise şu bilgileri verdi:
“Fransız yönetimi sırasında ilk caminin ilk imamı olan Gassy (Gazi) Sobdar, Morityus’ta İslam’ın temellerinin atılmasında liderlik rolü oynamıştır. Oğlu Najourdine Gassy 1870’lere kadar Osmanlı İmparatorluğu ile yakın temas halindeydi. Türk arşivlerinde kendisi ile Babıali arasında yapılan yazışmaların kanıtları bulunmaktadır. Dr. Idrice Goumany, 1886’da İskoçya’dan tıp doktoru olarak mezun olan ilk Müslüman’dır. Avrupa’da eğitim almış olmasına rağmen her zaman Osmanlı fesi giyerdi. Ölümcül çiçek hastalığına yakalanan hastaları tedavi ederken hayatını feda etti. Dr. Hassen Sakir, Ghulam Mohammad Dawjee Atchia ve Sir Abdul Razaque Mohamad gibi Morityusluların, özellikle de Müslümanların siyasi uyanışında önemli rol oynayan önemli şahsiyetler de olmuştur. Sir Abdul Razaque Mohamed’in siyasi partisinin desteği olmasaydı, Morityus’un 1968’de İngiliz sömürge yönetiminden bağımsızlığını kazanmasının zor olacağı bir gerçektir. Ne yazık ki bu tarihi figürler ve olaylar tarihçilerin ve yazarların anlatılarında genellikle göz ardı edilmektedir.”
“Morityus’ta bir camiye imam atanırken Osmanlı İmparatoru’nun onayını almak adettendi”
Osmanlı İmparatorluğu’nun dini eğitim vermek için Güney Afrika’ya gönderdiği alim Ebubekir Efendi’ye Morityus’taki Müslümanlar hakkında rapor hazırlama görevi de verildiğini dile getiren Bhuglah, “Morityus’ta bir camiye imam atanırken Osmanlı İmparatoru’nun onayını almak adettendi.” diye konuştu.
Bhuglah, hacıları taşıyan gemilerin Avrupalı korsanların saldırısına uğraması sebebiyle Osmanlı donanmasının hacıların güvenliğiyle ilgilendiğini dile getirerek “Morityus’taki Müslümanlar güvenlikleri için her zaman Osmanlı İmparatorluğu’na baktılar. Morityus’ta toplumsal ayaklanmalar yaşandığında Müslümanlar Osmanlı donanmasının müdahalesini talep etmişlerdir. 1866 yılında Osmanlı donanmasından Bursa gemisi, Port Louis’i ziyaret etti.” ifadelerini kullandı.
“Gazi Sobdar ve Morityus’un Öncü Laskarları” kitabında Osmanlı’nın Morityus ile bağlantısına bir bölüm ayırdığını belirten Bhuglah, “Morityus ile Osmanlı İmparatorluğu arasında konsolosluk ilişkileri vardı. Osmanlı arşivlerinde, kasırgaların vurduğu Morityus’a Osmanlıların yardım ettiğini gösteren belgeler bulunmaktadır. Ayrıca, Morityuslular Türkiye’deki savaş ve deprem mağdurlarına yardım etmek için cömertçe katkıda bulunmuşlardır. Morityus’taki Müslümanlar Hicaz Demiryolu’nun inşası için oluşturulan fona da katkıda bulunmuşlardır.” dedi.
Bhuglah, Osmanlı ile Morityus Müslümanların birbirine ilgisini şu sözlerle açıkladı:
“Osmanlı İmparatorluğu, Morityus’taki Müslümanların güvenliği, refahı ve emniyeti için bir garantör gibiydi. Yerel Müslümanlar herhangi bir sorunla karşılaştıklarında Sultan’a yazmaktan çekinmezlerdi. Örneğin İmam Najourdine Gassy, Sultan’a mektup yazarak, sömürge hükümetinin Hükümet Konağı’ndaki resmi törenlerine katılırken giyeceği uygun bir kıyafete sahip olmadığını bildirdi. Sultan, Osmanlı’nın saygın bir dini temsilcisi olabilmesi için kendisine uygun bir kıyafet gönderilmesi için gerekli düzenlemeleri yaptı. Osmanlı yetkilileri Morityus’un Müslüman elitini, modern eğitim için kampanya yürütmeye teşvik etti. Bu bağlamda, Morityuslu Müslüman seçkinler, yerel Müslümanların zihinlerine reformları ve yeni fikirleri aşılamak amacıyla 1908’de aylık bir gazete olan ‘Islamisme’yi çıkarmaya başladı. Gazetenin ön sayfasında logo olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun sembolü yer alıyordu.”
Türkiye-Morityus ilişkileri
Osmanlı’nın ardından ise Türkiye ile Morityus arasında 1996’da diplomatik ilişkiler tesis edilene kadar bağlantı olmadığına dikkati çeken Bhuglah, Morityus’un önde gelen iş adamlarından Bashir Currimjee’nin Türkiye’nin Port Louis Fahri Konsolosu olarak atandığını ve ilişkilerin 2010’da Türkiye’nin Madagaskar’da Morityus akreditasyonuna sahip bir büyükelçilik açmasıyla yeni bir dönemece girdiğini kaydetti.
Bhuglah, 1 Haziran 2013’te Morityus ile Türkiye arasında yürürlüğe giren Serbest Ticaret Anlaşması’nda Morityus adına baş müzakereci olarak görev yaptığını, Aralık 2015’te Türk Hava Yolları’nın adaya ilk uçuşunu gerçekleştirdini ve ticaret anlaşması ile hava bağlantısının ilişkilerin gelişmesine katkı sağladığını söyledi.
Morityus ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin geleceğine dair değerlendirmelerde bulunan Bhuglah, “İlişkiler insanlar arası etkileşimin artması sayesinde daha da gelişecektir. İkinci olarak, Morityus, Türkiye’nin ortaklık ilişkisi geliştirdiği Afrika Birliği’nin bir üyesidir. Üçüncü olarak, Türk üniversitelerinde okuyan Morityuslu öğrenci sayısının artmasının kültürel etkileşim üzerinde olumlu bir tesiri olacaktır. Birçok Morityuslu Türk televizyon dizilerini izlemekte ve Türk aktörler Morityuslu hayranları tarafından büyük beğeni toplamaktadır. Morityuslular ve Türkler futbol tutkunu. Türk futbol yıldızlarının Morityus’u sık sık ziyaret etmeleri ikili ilişkilere büyük bir ivme kazandıracaktır.” ifadelerini kullandı.
“Kokni erkekleri Osmanlı fesi giymeleriyle ayırt edilebiliyorlardı”
Bhuglah, Hintli işçilerin yanı sıra adaya gelen çok sayıda tüccar Müslümanın ticaretin gelişmesine katkı sunduğundan ve İngiliz sömürgeciliği döneminde Port Louis Limanı’nda çalıştırılmak üzere getirilen Koknilerden de bahsetti.
“Kokniler, Hindistan’ın batı kıyısında Bombay yakınlarındaki Konkan bölgesinde yaşayan bir klandır. Soyları Hindistan’ın batı kıyısına yerleşen Arap tüccarlara ve Arap denizcilere dayanmaktadır.” bilgisini veren Bhuglah, bunların zamanlarının büyük kısmını denizlerde geçirdiğine dikkati çekti.
İngilizlerin, Koknileri Port Louis Limanı’nı gemilerin bağlanması ve çözülmesi için çalışmakta kullandığını söyleyen Bhuglah, o dönemde elle yapılan bu işlemin tehlikeli olduğuna ve en küçük aksilikte can ve mal kaybına sebep olduğuna işaret etti.
Bhuglah, “Morityus’ta Kokni Diasporası” adlı kitabında hayat hikayelerini anlattığı bu topluluk hakkında şunları aktardı:
“Koknilerin katılımı olmadan liman işletilemezdi. Kokniler dindar Müslümanlardı ve organize şekilde yaşıyorlardı. Osmanlıların davasına karşı çok duyarlıydılar. Limanda çalıştıkları için Port Louis Limanı’ndan transit geçen Osmanlı-Türk gemilerinin mürettebatıyla sık sık bir araya geliyorlardı. Bu temaslar sayesinde Müslüman dünyasında olup bitenlerden haberdar oldular. Hatta depremden etkilenen Türk kardeşlerine yardım etmek için Morityus’ta fon bile kurdular. Kokni erkekleri Osmanlı fesi giymeleriyle ayırt edilebiliyorlardı.”
Müslümanlar siyasi güçlerini kullanarak haklarını aldı
Müslümanların mescit, medrese ve vakıf gibi kurumlar inşa ederek kültürel ve dini miraslarını koruduğunu vurgulayan Bhuglah, haklarının tanınması için de siyasi güçlerini kullandıklarını ve Morityus yasalarının Müslümanlara cami inşa etme, ibadet etme ve bayram kutlama haklarını tanıdığını belirtti.
Bhuglah, “Her cuma günü, Müslüman memurlar cuma namazına katılmak için 2 saat izin hakkına sahiptir. İlkokullarda Arapça ve Urduca Müslüman öğrencilere seçmeli ders olarak okutulmaktadır. Müslümanların ulusal radyo ve televizyonda özel dini programlar için belirli alanları vardır. Müslümanların geleneksel kıyafetlerini giymeleri konusunda herhangi bir kısıtlama yoktur. Helal gıda piyasada mevcuttur.” dedi.
Morityus’un yaşlanan bir topluma sahip olduğuna dikkati çeken Bhuglah’a göre, sosyo-ekonomik şartların dayattığı göç, ülkede Müslüman toplum yapısında bozulmaya neden oluyor.
Bhuglah, Morityus Müslümanlarının Müslüman ülkelere yüksek öğrenim için öğrenci göndererek ve bu ülkelerdeki meslektaşlarıyla iş bağlantıları kurarak diğer Müslümanlarla bağlarını geliştirebileceğini ifade etti.
“Müslümanların katkıları göz ardı edilmişti”
Morityus’un tarihi hakkında yazılan kitap ve makalelerde eksikler olduğunu kaydeden Bhuglah, “Müslümanların katkıları göz ardı edilmişti. Bu durum beni Morityus Müslümanlarının tarihi, kültürü, gelenekleri ve folkloru ile ilgili anlatılmamış hikayeler ve isimsiz kahramanlar hakkında yazmaya itti.” diye konuştu.
Bhuglah, eserlerinde arşivlerdeki ve milli kütüphanedeki belgelere, ele almak istediği konularda bilgi eksikliği olduğunda yabancı yayınlara, yurt dışında yaşayan arkadaşlarının kendisi adına Paris, Londra ve İstanbul arşivlerinde yaptığı araştırmalara ve sözlü anlatımlar ile bazı aileler tarafından saklanan değerli belgelere ve fotoğraflara başvurduğunu söyledi.
Şu ana kadar 11 kitap yazdığını ve biri hariç tamamının Morityus’taki Müslümanların sosyal tarihi, etki bırakmış Müslüman şahsiyetler ve Müslüman folkloru ve gelenekleriyle ilgili olduğunu ifade eden Bhuglah, çok kültürlü toplumda Müslümanların kültürel değerleri ve toplumsal meselelere yapıcı yaklaşımları hakkında bilgi aktarmanın önemine dikkati çekti.
Bhuglah, son kitabının Morityus’a bağlı bir ada olan “Rodrigues’teki Müslüman Varlığı” üzerine olduğunu ve bu kitaptan önce kimsenin söz konusu adadaki Müslümanları önemsemediğini, buna karşın bir avuç Müslüman ailenin Rodrigues’in gelişiminde temel bir rol oynadığını belirtti.
Kitabının bu ilk Müslümanların olumlu rolünü anlattığını dile getiren Bhuglah, şöyle devam etti:
“Rodrigues’teki inceleme ve araştırmalarım sırasında Rodrigues Bölge Ofisi’nin ana kapısının önünde bir Osmanlı topunun varlığını keşfettim. Bu top oraya İngiliz sömürgeciler tarafından yerleştirilmiş ve 100 yıldan fazla bir süredir orada duruyor. Topun üzerinde Sultan 2. Abdülhamid’in bugüne kadar fark edilmeyen tuğrası bulunmaktadır. Moritanyalı sanatçı Nasreen Banu Ahseek, bu Osmanlı mirasını ön plana çıkarmak ve görünürlüğünü artırmak amacıyla kitabımın kapağında tuğrayı yeniden yorumladı. Kitabımın tanıtımı sırasında, Türk aktör Celal Al ve Ahmet Kemal Öncü’nün varlıkları ile etkinliği onurlandırmaları ve bize sembolik tuğra sunmaları beni çok şaşırttı.”
“Müslümanların Morityus milletinin ayrılmaz bir parçası olduğunu anlamalarını istiyorum”
Bhuglah, eserlerini kaleme almaktaki amacını “Müslümanların Morityus milletinin ayrılmaz bir parçası olduğunu anlamalarını istiyorum. Okuyucuların, Müslümanların çalışkan ve barışsever insanlar olduğunu ve diğer topluluklarla birlikte Morityus çeşitliliğinin ulusal inşasında etkili olduklarını bilmelerini istiyorum.” sözleriyle anlattı.
Son olarak üzerinde çalıştığı yeni eserinden bahseden Bhuglah, sözlerini şöyle noktaladı:
“Şu anda Morityus Başbakan Yardımcısı Dr. Anwar Husnoo’ya Morityus’a ilk Müslümanların gelişini anmak için bir anıtın tasarlanması ve inşasında destek oluyorum. Ayrıca Madagaskar’daki Müslüman varlığına odaklanacak olan bir sonraki kitabım üzerinde çalışıyorum.”
]]>CHP Bursa Milletvekili Hasan Öztürk, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın “Genç Türkiye Forumu”nda yaptığı “Balkanlardan geldiğini unutmuş insanlar. ‘Arap, Arapça’ deyince tüyleri diken diken olan yok mu? Bazı insanlar -isimlerini vermeyeyim- ‘Sizleri kovacağız, sizleri göndereceğiz’ diyen, Orta Doğu’dan turistlerin bile gelmesini engelleyecek hareketler yok mu Türkiye’de? Irkçılık bizim dinimizde yasaktır. ‘Irkçılık yapan bizden değildir’ diyor Peygamber efendimiz” açıklamasına tepki gösterdi. Öztürk, şunları söyledi:
“Geçenlerde bir foruma katılan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, Balkanların ve Orta Doğu’ya ilişkin soruya verdiği cevabı defalarca dinledim. Niye defalarca dinledim? Çünkü doğru anlamak için. Bu soruya verdiği cevapta Ali Erbaş’ın Anadolu’yu ve Balkanları Orta Doğu’dan daha geride tuttuğu, hatta daha az sevdiği sonucunu çıkardım. Sayın Erbaş, Osmanlı’dan Orta Doğu’nun kopuşunda bütün sorumlunun Lawrence olduğunu, sanki Arapların Osmanlı’ya karşı savaşıp kendi ülkelerini kurmasının temelinin Lawrence kaynaklı olduğunu anlatmış. Tabii ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ eğitim sistemine, müfredata 76 saat inkılap tarihi, Atatürkçülük dersine 77 saat ayırır; dinle ilgili konulara 572 saat ayıran zihniyetten aslında tarih bilgisi olarak da çok şey beklemek doğru değil.
Buradan Sayın Diyanet İşleri Başkanına Osmanlı’yı ve Balkanları biraz anlatayım istiyorum. Osmanlı bir Balkan ülkesiydi. Osmanlı, Balkanlarda bir imparatorluğa dönüştü ve Balkanları Türk yurdu yapan, ‘Elhamdülillah Türküm’ sözünü tüm Balkan ve Rumeli coğrafyasında yayan ve olgunlaştıran Anadolu’dan giden Evlad-ı Fatihanlardı. Hocam, öncelikle bunu bir kenara koyalım. Osmanlı’nın 1699’dan sonra gerileme döneminde, vatan savunmasının içinde ‘Elhamdülillah Türküm’ diyeler vatanın sınır hattını, 200 yıldan fazla süren savaşlarla tuttular. Balkanlarda doğan, bugünkü senin bildiğin ülkelerin, oradaki milletlerin insanları Osmanlı’dan tek tek koparken bu kopuşu engellemek ve vatanı savunmak için savaşanlar Balkan ve Rumeli Türkleri ve akraba topluluklarıydı.
Bugüne geldiğimizde hala Bosna’da ezan sesi varsa, Balkanlarda ezan sesi, yaklaşık 15 milyon Türk ve Müslüman akraba topluluğu varsa işte bunlar oraları Türk yurdu yapan Balkan ve Rumeli Türkleriydi. Bunlar, kendi ana yurtlarına Osmanlı’nın küçülmesiyle dönmek zorunda kaldılar. Hocam sen eğer bunları Araplardan daha geride tutuyorsan vatanı savunanla, ‘Elhamdülillah Türküm’ diyenlerle, Arap Müslümanlarla bu insanları Osmanlı’ya karşı savaşanlarla bir tutuyorsan benim diyecek bir şeyim yok. Ali Erbaş’ın da tarih bilmediğini, Balkan ve Rumeli Türklerini aslında Anadolu’dan Rumeli’ye giden Evlad-ı Fatihanlar olduğunu buradan Hocamıza bir kez daha hatırlatalım. Unutma Hocam, 200 yıllık vatan savunması sonucunda Misak-ı Milli sınırları dışında kalanlar hala Balkanlar’da var, hala Balkanlar’da Türkler var, hala Balkanlar’da ve Rumeli’de ezan sesi var.”
]]>
“Tarih Okuyan Şaşırmaz” sloganıyla 12 yılda 172 sayıya ulaşan derginin genel yayın yönetmeni Taha Kılınç, Türkiye’de yayınlanmaya devam eden tarih dergileri içinde Derin Tarih’in seçkin konumuna işaret ederek, editoryal bağımsızlık, ekonomik güç ve çalışkan yazı işleri kadrosuyla avantajlı bir durumda olduklarını söyledi.
Dergideki görevine 2021’de başlayan Kılınç, kağıt fiyatlarının günden güne arttığı ve insanların alım gücünün düştüğü bir ortamda kağıda basılı dergi yayınlamanın Albayrak Medya yönetimi açısından ciddi bir özveri olduğunu ifade etti.
“İslam medeniyeti, Müslümanların dünyada bıraktığı izler Osmanlı’dan ibaret değil”
Derin Tarih’in yazı işleri kadrosunun alanında tecrübeli isimlerden oluştuğunu aktaran Kılınç, 5 bin aboneye sahip olduklarını ve her ay 12, 15 bin adet baskı gerçekleştirdikleri bilgisini verdi.
Taha Kılınç, göreve ilk geldiğinde 1944 Tatar Sürgünü’nü dergide dosya olarak ele aldığını dile getirerek, “Sonra Ermeni lobilerinin dünyada nasıl çalıştığını ele alan bir sayı yaptık. Haccın serüvenini yaptık, bu benim çok önemsediğim bir sayı. Türkiye’de yapılmamıştı, birçok konuda dikkat çekti, çok farklı yerlere ulaştı. Abdürreşid İbrahim Efendi’yi seyyah ve alim olarak özel bir dosyaya konu ettik. Yine unutturulan Tripoliçe Katliamını özel bir sayıda ele aldık. Gündemde tutmak gerektiğini düşündük.” dedi.
Kılınç, dergide ayrıca Osmanlı’nın denizlerdeki hakimiyeti, Köprülü Ailesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun hakim olduğu şu anda Türkiye sınırları dışında kalan coğrafyalarda da ne yaşandığı, Balkanlar ve Gazze’nin de arasında bulunduğu birçok önemli konuyu dosya olarak işlediklerini anlattı.
Üç ayda bir özel sayı da hazırladıklarını, Valide Sultanların yanı sıra Osmanlı dağıldıktan sonra Balkanlar’da neler olduğuyla ilgili ve Timur üzerine de yakın zamanda özel sayı çıkaracaklarını belirten Kılınç, “Bizde Osmanlı merkezci bir bakış var. Sadece tarih ve coğrafya, Osmanlı üzerinden değerlendiriliyor ama İslam medeniyeti, Müslümanların dünyada bıraktığı izler Osmanlı’dan ibaret değil. Büyük bir medeniyet, başka parçalar da var.” diye konuştu.
“Türkiye’de tarih hususen Cumhuriyet ideolojisi ile birlikte bir savaş alanı haline geldi”
Derin Tarih dergisinin en eski yazarlarından Prof. Dr. İsmail Kara ise programda Türkiye’de tarih dergiciliği konusunu ele aldığı konuşmasında, Derin Tarih’in alanı içerisinde büyük bir boşluğu doldurduğunu ifade etti.
Derginin aynı zamanda okurla çok sıcak ve samimi bir bağ kurduğunu söyleyen Kara, popüler tarihçilikte 1965 yılının önemli bir dönüm noktası olduğuna işaret ederek, “Hayat Tarih dergisinin çıkmaya başladığı dönem hem kalite itibariyle hem kağıt, baskı itibariyle tarih dergiciliğinde gerçekten bir seviye işareti. Aslında bizde popüler tarihçilik şifahi kültürle yaşıyor, matbuat dönemine kadar. Matbuat dönemiyle beraber gazetelerde artık tarih köşeleri görmeye başlıyoruz. Bu durum Batı’da da biraz böyle. Yani matbuatın gelişmesi, yazılı tarihe olan ilgiliyi arttırıyor ve kuvvetlendiriyor. Tarihi romanların çıkışı da böyle bir şey.” açıklamasını yaptı.
Kara, Şevket Rado tarafından 1956’dan 1978 yılına kadar çıkarılan Hayat mecmuasının de popüler tarihçiliğe önemli katkılar sunduğunun altını çizerek, “1980’li yıllara kadar popüler tarih dergileri tarihseverlere hitap etmek bakımından daha rahat bir atmosfere sahiptiler. Ama Türkiye’de tarih hususen Cumhuriyet ideolojisi ile birlikte bir savaş alanı haline geldi ve şu anda da bu savaş devam ediyor. Maalesef bu savaşı hala çözemedik, bu durum birbirimizden istifademizi, çalıştığımız konuların ilgili herkese hitap etme imkanlarını zayıflatıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Popüler tarihçiliğe Reşat Ekrem Koçu, Niyazi Ahmet Banoğlu, Cemal Kutay, Murat Sertoğlu, Midhat Sertoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Feridun Kandemir, İbrahim Hakkı Konyalı, Fazıl İsmail Ayanoğlu, Yılmaz Öztuna ve Cemaleddin Server Revnakoğlu’nun önemli katkılarda bulunduğunu vurgulayan İsmail Kara, “Türkiye’de popüler tarihçiliğe Hayat Tarih dergisinden sonra birkaç merhale kat ettiren Mete Tunçay’dır. Tarih ve Toplum dergisi 1984 yılında çıkmaya başlamıştır.” ifadesini kullandı.
Programa, Prof. Dr. Adnan Demircan, Doç. Dr. Abdülkadir Macit, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Dr. Ahmet Uçar, yazar Beşir Ayvazoğlu, Prof. Dr. Arzu Terzi, Fatma Türk Toksoy, Yıldırım Ağanoğlu, Prof. Dr. İdris Bostan, Prof. Dr. İsmail Taşpınar, Prof. Dr. Kahraman Şakul, Prof. Dr. Mehmet İpşirli, Prof. Dr. Mustafa Budak, Prof. Dr. Süleyman Berk, Tahir Günay, Dr. Turgay Şafak ve Yusuf Sami Kamadan’ın aralarında olduğu çok sayıda akademisyen ve yazar katıldı.
]]>Başından geçen olayı anlatan kadın:
“Kendisin uyardım dinlemedi, hak ettiği cezayı verdim. Osmanlı Tokadını yapıştırdım”
“Bütün kadınlara cesaret olsun, Osmanlı Tokadını yapıştırsınlar”
SAKARYA – Sakarya’nın Pamukova ilçesinde yaklaşık iki ay önce eşi vefat eden Nuran Kul, bir süredir kendisini rahatsız ettiğini öne sürdüğü kişiyi ilçenin ortasındaki parkta evire çevire dövdü. Yaşanan olayı anlatan Kul, “Kendisini uyardım, dinlemedi. Hak ettiği cezayı verdim, Osmanlı Tokadını yapıştırdım” ifadelerine yer verdi.
Edinilen bilgiye göre, Pamukova’da yaşayan Nuran Kul iki ay önce akciğer kanserinden eşini kaybetti. İddiaya göre, eşi vefat ettikten sonra Kul’u bir adam telefon ile sürekli arayarak rahatsız etmeye başladı. Uyarılarına kulak asmayan adamı parkta gören Nuran Kul, öfkesine engel olamadı. İlçe merkezinde bulunan parkın ortasında adama tokat atarak, evire çevire dövdü.
O anlar kamerada
O anlar ise cep telefonu kamerası ile saniye saniye kaydedildi. Görüntülerde adama tokat atan Kul’un, “Kocam daha yeni öldü, seni gebertirim, adam ol. Arama diyorum sana niye arıyorsun, yaşından başından utan, acımı yaşıyorum kocam daha yeni öldü. Ben kocamı daha yeni kaybettim, bana gel para vereyim diyor sen kimsin?” ifadeleri ve çevredekilerin araya girerek kadını sakinleştirmeye çalıştığı anlar yer aldı
“Çevredeki vatandaşlar geldi elimden aldı”
Adamın, kendisini telefonla sürekli rahatsız ettiğini söyleyen ve yaşanan olayı anlatan Nuran Kul, “Güzel bir Osmanlı Tokadını yedi, çevredeki vatandaşlar geldi elimden aldı. Daha sonrasında kalktı gitti. Eşim öleli daha iki ay oldu, onun acısını unutmadım uyardığım halde yine aynısını yaptı. Telefonda sürekli rahatsız ediyordu, ben kendisine eşimi yeni kaybettiğimi söyledim ve derdim çok dedim. İki tane torunum var onlara bakıyorum, yaptığın terbiyesizlik diyerek birkaç defa uyardım, dinlemedi” dedi.
“Osmanlı kadını olduğum için Osmanlı Tokadını yapıştırdım”
Şahsı tanımadığını ve numarasını üye olduğu bir dernekten aldığını ifade eden Kul, “Aramaya devam etti ‘para vereyim, yardımcı olayım’ dedi ve ben de ‘senin paranı istemiyorum, beni rahatsız’ etme dedim. Kendisine ‘tuttuğum yerde seni döverim’ diye de söyledim bana bir şey yapamazsın dedi. Parka geldiğinde yanına gittim, telefonda söylediklerini şimdi de söyle deyince hiçbir şey diyemedi. Osmanlı kadını olduğum için Osmanlı Tokadını yapıştırdım ona. Sonra tuttum yere attım, yerde de biraz hırpaladım daha sonrasında çevredeki erkekler geldi elimden aldılar onu. Giderken arkasından bir tekme daha attım. Tanıdığım bir şahıs değil. Sokak hayvanları derneği var oraya yardımcı oluyoruz, oradan numaramız her yere gidebiliyor bizim” diye konuştu.
“Bütün kadınlara cesaret olsun, Osmanlı Tokadını yapıştırsınlar”
İki ay oldu akciğer kanserinden eşimi kaybettim, iki tane torunum var onlara bakıyorum onlarla uğraşıyorum, ama bu sapıkta benimle uğraşıyor. Hak ettiği cezayı verdim, Osmanlı Tokadını yapıştırdım. Bütün kadınlara da bu cesaret olsun, korkmasınlar ve Osmanlı Tokadını yapıştırsınlar” şeklinde konuştu.
]]>Uluslararası aşçılık yarışmalarında ülkeye madalya kazandıran, yurt içi ve dışında Türk mutfağının tanıtan İnce, Osmanlı saray mutfağını günümüze taşımak için çeşitli projeler yapıyor.
Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından afet bölgesinde sosyal projeler de gerçekleştiren İnce, çıkardığı yemek kitaplarıyla da biliniyor.
İnce, AA muhabirine, Osmanlı saray mutfağının gelecek kuşaklara aktarılması gerektiğini ifade ederek, “Sadece ramazanda değil, yılın 365 günü saray mutfağı yaşatılmalı. Bizim toplumda, buradan bana belki kızacaklar, hep bir özenti var. Ben bir Fransız’ın evinde özel bir gününde Türk yemeği yaptığını düşünmüyorum ve görmedim.” dedi.
Ramazanda sofraların Osmanlı yemekleriyle donatılacağını kaydeden İnce, saray mutfağında Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde en çok tüketilen ürünlerin deniz mahsulleri olduğunu belirtti.
Özellikle dip balıkları, yengeç, kerevit, ıstakoz, karides, istiridye, sonrasında balıkların yendiğine dikkati çeken İnce, “Fatih Sultan Mehmet’in en çok sevdiği füme yılan balığıdır. Protein ve omega oranları çok yüksek olduğu için kimi zaman çiğ kimi zaman pişmiş tüketilir.” diye konuştu.
İnce, Kanuni’nin hünkarbeğendiyi çok sevdiğini anlatarak, özellikle beğendinin de patlıcan yerine kabaktan yapıldığını aktardı.
Günümüzde bu yemeğe beşamel ilave edildiğini anlatan İnce, “Osmanlı’da beşamel yoktu. Beşamel sos aslında hünkarbeğendiye Fransız mutfağından eklenmedir. Hünkarbeğendi bol sarımsak, bol soğan, bal kabağından yapılır.” ifadelerini kullandı.
İnce, Osmanlı’da ramazanda çok içilen şerbetlerin bulunduğunu, Osmanlı mutfağının çok şatafatlı olmadığını, Fatih Sultan Mehmet’in israfa çok karşı çıktığını bildirdi.
“Özümüze bağlı kalmak istiyorsak, yemeklerde mutlaka bal tüketmeliyiz”
Saray yemeklerinde un ve nişasta kullanılmadığını aktaran İnce, şöyle devam etti:
“Un aslında şekerdir, glütendir. Obeziteyi de çok destekler. Özümüze bağlı kalmak istiyorsak, yemeklerde mutlaka bal tüketmeliyiz. Osmanlı’da obeziteyi tetikleyen bir şey yoktu, bol sebze vardı. Saray mutfağında un ve nişasta yerine kayısı ile hurma püresi, pekmez ve nar ekşisi kullanılırdı. Yani saray mutfağındaki yemekler hem ekşidir hem tatlıdır. Ekşiliği nereden alıyor? Nar ve turşu suyundan alıyor. Tatlılığı nereden alıyor? Bağlayıcı olarak baldan alıyor.”
Osmanlı yemek kültüründe enginarın bolca kullanıldığının altını çizen İnce, Emirgan ve Ortaköy’ün üst taraflarında bunun tarlalarının olduğunu söyledi.
İnce, Osmanlı Mutfak Kütüphanesi’ndeki kaynaklardan elde ettiği bilgiler kapsamında Osmanlı’da enginarın yerinin çok yüksek olduğundan bahsederek, “Enginar midede karaciğer dostudur ve karaciğerde ne kadar bakteri varsa o bakterilerin atılmasına yarar. Osmanlı saray mutfağında enginarın kabuğundan çay yapılırdı, püresi, zeytinyağlısı, haşlaması ve kendisi çok sık tüketilirdi. Şimdi bakıyoruz ‘Osmanlı mutfağında patates’ diyor. Osmanlı mutfağında patates yok. Çünkü 19. yüzyılda Amerika’nın keşfinden sonra patates, fasulye, domates ile patlıcan geldi. Osmanlı mutfağında bol kereviz ve bal kabağı kullanılırdı.” dedi.
Sağlıklı ramazan sofrasının olmazsa olmazının şerbet olduğuna dikkati çeken İnce, bunu balda bekletmek gerektiğini dile getirdi.
İnce, şekerin sarayda olmadığını, bal ve pekmezin mutfakta yer aldığını vurgulayarak, “Balı yemekte en son kullanacağız. Çünkü bal hiçbir zaman kaynamaz. Kaynadığı zaman özünü bozar. Yani yemek kaynadıktan sonra üstüne balı dökeceğiz, kapatacağız. Demlemeye bırakacağız.” diye konuştu.
Depremzedeler için ramazan yemekleri
Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat 2023’te meydana gelen depremlerin ardından afet bölgesinde 77 gün çalıştığını ifade eden İnce, her şefin mutlaka sosyal sorumluluk projelerini yapması ve bunu kendine misyon edinmesi gerektiğini söyledi.
İnce, deprem bölgesinde günde 100 bin kişiye yemek yaptıklarını anlatarak, “Bu ramazan da ülkemizin sponsorlarıyla birlikte Hatay Belen ve Gaziantep Nurdağı ile İslahiye’de günlük 2 bin kişiye iftar vereceğiz.” ifadelerini kullandı.
Patili dostların şefi olduğunu, onların da karnını doyurduğunu dile getiren İnce, Fatih Sultan Mehmet’in de kedisi ve köpeği olduğunu, sarayda patili dostlar için yemek çıkarıldığını sözlerine ekledi.
]]>Tarcan, 1874’te bugünkü Yunanistan sınırlarında kalan Yenişehir’de (Larissa) miralay Yusuf Bey ile Zeynep Hanım’ın çocuğu olarak dünyaya geldi.
Yusuf Bey’in 1876 Karadağ Muharebeleri’nde şehit düşmesi üzerine 2 yaşında babasız kalan Tarcan, ailesi ile İstanbul’da asker olan dayısının yanına yerleşti.
Bir süre sonra dayısının da II. Abdülhamit’e muhalefeti nedeniyle sürgüne gönderilmesi üzerine Selim Sırrı Tarcan, Galatasaray Lisesine yatılı öğrenci olarak yazıldı. Tarcan, lise yıllarında Ali Faik (Üstünidman) Bey’den cimnastik dersleri aldı.
Galatasaray Lisesinde 8 yıl eğitim gören Selim Sırrı Tarcan, daha sonra Askeri Mühendislik Okulunu bitirdi. Bir süre İzmir’de beden eğitimi öğretmenliği yapan Tarcan, burada tenis, halter, disk atma, boks, eskrim, güreş, yüzme, bisiklet ve futbol gibi sporlarla ilgilendi.
Osmanlı Milli Olimpiyat Cemiyetinin kurulması ve IOC üyeliği
Selim Sırrı Tarcan, Osmanlı Milli Olimpiyat Cemiyetini kuran isim olarak adını tarihe yazdırdı.
İzmir’deki öğretmenliğinin ardından İstanbul’a dönen Tarcan, Büyükada’da oturan Galatasaray Lisesi Fransızca öğretmeni Mösyö Juery ile arkadaş oldu.
Teknik üniversitede eskrim ve cimnastik öğretmenliği yapan Tarcan, Juery aracılığıyla 1907 yılı yazında Uluslararası Olimpiyat Komitesine (IOC) yeni üyeler kazandırmak için dünya turuna çıkan modern olimpiyatların kurucusu Baron Pierre de Coubertin ile tanıştı.
Tarcan, Coubertin’in Osmanlı Olimpiyat Cemiyetini kurmasını istemesine rağmen o dönem cemiyet kurmanın yasak olması nedeniyle bu talebe olumlu yanıt veremedi. Bunun üzerine Coubertin, Tarcan’ı temsilci olarak görevlendirdi.
Sultan II. Abdülhamit’in 24 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’i ilan etmesinin ardından cemiyet kurmanın serbestleşmesiyle Selim Sırrı Tarcan, Osmanlı Milli Olimpiyat Cemiyetini kurmak için çalışmalara başladı. Kendisi öğretmen olduğu için cemiyet başkanlığına gazeteci Ahmet İhsan Tokgöz’ü uygun gören Tarcan, genel sekreterlik görevini üstlendi. Cemiyetin üyeliklerine Hasip Bayındırlıoğlu, Asaf ve Cevat Rüştü kardeşler getirildi.
Dönemin İçişleri Bakanlığının kayıtlarında Olimpiyat Cemiyetinin o tarihte kurulduğuna ilişkin bir belgeye rastlanmasa da Londra 1908 Oyunları’nın resmi raporunda Osmanlı adına Yunan asıllı cimnastikçi Aleko Moullos’un adının yer alması cemiyetin 1908’de kurulduğunu ortaya koyuyor.
1908 aralık ayında da IOC’ye üye kabul edilen Selim Sırrı Tarcan, Osmanlı Olimpiyat Cemiyetini IOC’de ilk kez 1909 yılında yapılan Berlin birleşiminde temsil etti. Selim Sırrı Tarcan 1910 Lüksemburg, 1911 Budapeşte, 1912 Stockholm, 1913 Lozan, 1914, 1924 Paris ve 1925 Prag birleşimlerine de katıldı. 1911 Budapeşte birleşiminde Osmanlı Devleti, IOC üyeliğine resmen kabul edildi. Böylece Osmanlı Devleti, IOC üyelik sıralamasında 13. basamakta yer aldı.
Türkiye’de voleybol faaliyetlerinin öncüsü
Selim Sırrı Tarcan, Türkiye’de voleybol sporunun öncüsü olarak kabul ediliyor. Tarcan 1919’da voleybol altyapısını okullarda kuran ilk isim olurken, boks sporunun da yaygınlaşmasında önemli katkılarda bulunmuştur.
İsveç Kraliyet Askeri Beden Eğitimi ve Cimnastik Akademisine 1909’da başlayan ve 2 yıl süren eğitimi tamamlayan Tarcan, yurda döndükten sonra yeniden beden eğitimi öğretmeni olarak çalışmaya devam etti.
İsveç’te yöresel kültürlerin topluma kazandırılmasıyla ilgili folklor çalışmalarının nasıl yapıldığını gören Tarcan, Osmanlı Devleti’nde folklor çalışmalarını başlatan ilk kişi oldu. Ege Bölgesi’nden zeybek oyunları derleyen Selim Sırrı Tarcan, oyunları İstanbul şehir toplumuna tanıtmaya çalıştı.
Tarcan, yaşamı boyunca 58 kitap, 2 bin 500 makale yazarken, bin 520 konferansta deneyimlerini katılımcılarla paylaştı.
TMOK’ta 4 yıl başkanlık yaptı
Selim Sırrı Tarcan, kurucusu olduğu Türkiye Milli Olimpiyat Komitesinde (TMOK) 1923-1927 yıllarında başkanlık görevini yürüttü.
I. Dünya Savaşı sonrası 1919’da “savaşa neden oldukları” gerekçesiyle Osmanlı Devleti, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan, IOC’den ihraç edildi. Bu devletler savaş sonrasının ilk olimpiyatı olan 1920 Antwerp Oyunları’na katılamadı.
1921’de Selim Sırrı Tarcan’ın Türkiye, Jul Murssa’nın Macaristan, Stanciov’un Bulgaristan IOC temsilciliği unvanları, Belçika, Çekoslovakya ve Lüksemburg delegelerinin karşı çıkmalarına rağmen Baron Pierre de Coubertin’in ısrarı üzerine geri verildi.
Bunun üzerine çalışmalara başlayan Tarcan, Kurtuluş Savaşı nedeniyle bir yıl sonra hazırlıklarını tamamladı. 25 Haziran 1922’de Milli Olimpiyat Cemiyeti yerine Kaim Cihan Müsabakalarına İştirak Cemiyeti adıyla kurulan II. Osmanlı Olimpiyat Cemiyetinin başkanlığına Hasip Bayındırlıoğlu getirildi.
31 Temmuz 1922’de ise İstanbul’da Ali Sami Yen başkanlığında Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı (TİCİ) kuruldu. TİCİ’de Burhan Felek ikinci başkan, Selim Sırrı Tarcan başdanışman olarak görev aldı. Bu gelişmeden sonra Selim Sırrı Tarcan, kurulalı ancak iki ay olan Kaim Cihan Müsabakalarına İştirak Cemiyetini feshetti. 28 Ağustos 1922’de geçici olarak oluşturulan III. Osmanlı Olimpiyat Cemiyetinde başkanlığı yine Hasip Bayındırlıoğlu üstlenirken, Selim Sırrı Tarcan genel sekreter oldu ve IOC tüzüğüne uygun cemiyet tüzüğünün hazırlanmasına başlandı.
Bu gelişme sonrasında Olimpiyat Komitesinin yeniden oluşturulması için TİCİ yöneticileriyle birlikte çalışan Tarcan, 29 Ekim 1923 Çarşamba günü Cumhuriyet’in ilan edilmesinin hemen ardından yeni komiteyi belirledi ve 2 Kasım 1923 Pazar günü Türkiye Milli Olimpiyat Cemiyeti olarak ilk toplantısını gerçekleştirdi. Böylece, zaman içinde birkaç kez değişime uğrayan Osmanlı Milli Olimpiyat Komitesinin nihai adı 1923 yılında günümüze de ulaştığı şekilde “Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK)” olarak resmiyet kazandı.
Tarcan, İzmir’de verdiği bir konferansta, yöneticileri sporculardaki amatörlük ruhunu öldürmek, sporcuları da kendilerini profesyonelliğe kaptırmakla eleştirince büyük tepki gördü. Açıklamaları TİCİ tarafından kınanınca Selim Sırrı Tarcan, kurucusu olduğu TMOK’un toplantılarına katılmamaya başladı ve tüzük gereği 1927 yılı başından itibaren izinli sayıldı. Daha sonra Tarcan’ın yerine Ali Sami Yen başkanlığa seçildi.
Bir dönem bürokratlık yapan Selim Sırrı Tarcan, daha sonra siyasete atıldı ve milletvekili seçildi. Tarcan, 2 Mart 1957’de İstanbul’da vefat etti.
]]>Çalışmaya ilişkin AA muhabirine açıklamada bulunan Kılıç, İİT’nin 57 İslam ülkesinden meydana geldiğini, IRCICA’nın da İİT’nin alt organlarından biri olarak kültür, sanat, tarih araştırmaları üzerine yoğunlaştığı bilgisini paylaştı.
IRCICA’nın faaliyetlerine değinen Kılıç, “Arkeoloji ve sanat tarihi bölümümüzde, İslam dünyasında ve İslam dünyasının dışında yer alan İslam eserlerinin kaydını tutmaktayız. Halihazırdaki mevcut durumlarının yanında ilk kuruluşlarının kaydını da alıp bir veri bankası oluşturuyoruz. Bu meyanda önemli çalışma faaliyetlerimizden bir tanesi de Filistin ve Kudüs araştırmaları merkezimiz.” dedi.
“Ecdadımız bütün Orta Doğu’nun kaydını tutmuştur”
Kılıç, İİT’nin Kudüs’te Mescidi Aksa’ya yönelik radikal Yahudilerin gerçekleştirdiği saldırı neticesinde İslam ülkeleri devlet başkanlarının bir araya gelmesiyle kurulduğuna işaret ederek, şunları kaydetti:
“İslam İşbirliği Teşkilatı’nın en önemli maddesi Filistin ve Kudüs’tür. Biz İİT’nin kültür organı olarak çeşitli faaliyetler yaptık. Bunlardan bir tanesi ‘Filistin Mühimme Defterleri’dir. Filistin ve Orta Doğu coğrafyasında yaşayan halklar en son Osmanlı Devleti tebaasıydı. Osmanlı Devleti yönetimi, idaresi altındaydılar. Bu manada ecdadımız gerçekten sokak sokak, ev ev hatta bazen hane sahiplerinin adlarına varıncaya kadar kaydetmek suretiyle bütün Orta Doğu’nun kaydını tutmuştur. Osmanlı arşivleri dediğimiz merkezde binlerce tapu kaydı, fermanlar var, bir hayli vesika bulunmakta. Bu vesikalar tabii ki Osmanlıca. Arap dünyasındaki araştırmacılar ise Osmanlıcayı çok iyi bilmediklerinden, Osmanlıcanın Arapçaya doğrudan bir intikali bu manada zor olabilmekte.”
Prof. Dr. Fazıl Bayat ile bazı gençlerin bu konuda çalışmalar yaptığına işaret eden Kılıç, “Kendisi de aslen Filistinli Temim Bey’in hazırladığı ve Arapça basılmış ilk kitaplarımızdan biri Filistin vakıfları üzerineydi. Şimdi onun gözden geçirilmiş yeni bir baskısını hazırlamaktayız.” diye konuştu.
Mahmut Erol Kılıç, yapılan çalışmalara ilişkin şu bilgileri verdi:
“Mühimme defterleri, Şer’iyye sicilleri (Kadı defterleri) ve 25 ciltlik mahkeme kayıtları gibi Filistin bölgesine yönelik çok evrak var. Bu çalışmalar meyanında 10 ciltlik bir serimiz oldu, Osmanlı Vesikalarında Arap Beldeleri adında. Bu seriden en son bir kitap neşrettik. Bütün Filistin değil, bütün Kudüs şehri de değil, hususen Kudüs’teki harem bölgesiyle ilgili siyonist rejim tarafından ileri sürülen bazı iddialar vardı. ‘Bu tepenin mülkiyetinin Müslümanların elinde olduğuna dair hiçbir resmi kayıt ya da belge yoktur.’ gibi iddiada bulundular. Biz bu iddiayı çürütmek üzere yola çıktık ve yaklaşık bir yıllık çalışma neticesinde Osmanlı arşivlerinde, ona dair belgeler bulduk ve o belgeleri bir araya getirdik. O kitabımızı sadece harem bölgesindeki belge ve vesikalarla neşrettik.”
Tarihi vesikaların önemine de vurgu yapan Prof. Dr. Kılıç, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde evrak kaydının ilk dönemlerine göre çok daha fazla olduğunu vurguladı.
Kılıç, yeni bir çalışmaya başlayacaklarının altını çizerek, “Bugünlerde Gazze halkının mağdur olduğu bu feci katliamlar ve zulmü, bir bakıma ilmi manada da telin etmek üzere ‘Osmanlı Vesikalarında Gazze’ başlığında çalışmayı düşünüyoruz. Çünkü 3 bölgesi var Osmanlı’da Filistin idaresinin. Bunlar Hayfa, Kudüs ve Gazze. Osmanlı belgelerinde yer alan Gazze ile ilgili bir çalışma yapacağız. Bu belgeleri Osmanlıcadan Arapçaya çevirmek suretiyle Arap dünyasındaki kardeşlerimize buradaki belgeleri duyurmak istiyoruz.” ifadelerini kullandı.
“Her türlü mirası kayıt altına almamız gerekiyor”
IRCICA’nın Arapça, İngilizce ve Fransızca olmak üzere üç resmi dili olduğuna dikkati çeken Kılıç, “Bizim bütün yayınlarımızın öncelikle bu üç dilden biriyle olması tercih sebebidir. Tabii ki Türkçe, Farsça, Kazakça, Urduca gibi bazı dillerle de yayınlar yapabilmekteyiz. Bunlar yan ürün olarak değerlendiriliyor. Üç resmi çalışma dillerinden biriyle olması bekleniyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Prof. Dr. Kılıç, Gazze’ye ilişkin çok sayıda belge olduğunu aktararak, şunları kaydetti:
“İki ciltte toplanabilecek kadar belge var. Tabii ki Osmanlı Döneminde de orada çeşme, köprü, medrese, mescit, hükümet binası gibi yapılan bazı imar çalışmaları var. Buna dair özellikle Yıldız arşivlerinde, İkinci Abdülhamit zamanında gönderilen fotoğrafçılarla bunların hepsi belgelenmeye çalışılmıştır. Bu eserlerin halihazırdaki durumlarını da ayrıca tespit etmek, her türlü mirası kayıt altına almamız gerekiyor.”
Gazze ile Anadolu coğrafyasının tarih boyunca yakın ilişkileri olduğuna da değinen Kılıç, Bursa’da önemli alimlerden Gazzizade Abdüllatif Efendi’nin tekkesinin olduğunu, Çanakkale Şehitliği’nde Gazze doğumlu şehitlerin mezar taşlarının bulunduğunu söyledi.
Kılıç, Gazze’de devam eden İsrail zulmüne sadece İslam ülkelerinin değil dünyada pek çok ülkenin tavır aldığına dikkati çekerek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Her cumartesi günü Londra’da büyük bir yürüyüş yapılmakta. Benim kızım şu an Londra’ya altı saat mesafede yüksek lisansını yapıyor. Çok enteresan bir olayı nakletti. ‘O yürüyüşe gitmek için bindiğim otobüste, tek Müslüman bendim baba. Otobüsün tamamı Galler bölgesinden insanlardı ve otobüsün bütün ücreti varlıklı bir Gallerli hanımefendi tarafından ödenmişti.’ dedi. Her hafta otobüs altı saat gidiyor ve geri dönüyor. Müslüman da değiller, Arap da değiller. ‘Sadece insanlık onuru için bunu yapıyoruz.’ diyorlarmış. Hanımefendi de sponsorluğunu üstlenmiş. Bu manada Gazze, vicdanı olan, içinde insanlıktan parçalar barındıran insanların ortak bir platformu haline geldi. Biz de IRCICA olarak her ne kadar kültürel mirası esas alıyorsak da insan mirasımız da çok önemli. Aslında buradan çıkarılacak çok ders var. Buradan bazı hayırlar çıkacağı kanaatindeyim. Öyle bir temenni ve niyazda bulunuyorum.”
]]>