(İSTANBUL) – CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İstanbul Heybeliada’daki İsmet İnönü Evi Müzesi’nde, Lozan Antlaşması’nın 101’inci yılı etkinliğinde “İsmet Paşa gerektiğinde düşmanlarıyla bile masaya oturup müzakere etmenin, kazanımlar elde etmenin, temsil ettiği toplumu, temsil ettiği ülkenin hakkını, çıkarını savunmanın, gerekirse savaşarak, gerekirse ölümü göze alarak, gerekirse oturup müzakere ederek ve en sonunda sonuç alarak o masadan kalkmayı bilmiş bir insandır” dedi.
Lozan Barış Konferansı ve Antlaşması’nın 101’inci yıl dönümü nedeniyle İstanbul’daki Heybeliada’da İsmet İnönü Müzesi’nde program düzenlendi. İnönü’nün kızı ve İnönü Vakfı Başkanı Özden Toker’in ev sahipliği yaptığı programa, CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat, Kadıköy Belediye Başkanı Mesut Kösedağı, Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Ayşe Yüksel de katıldı.
Programda konuşan Özgür Özel, “Burada tabi ailenin kökleriyle Cumhuriyetin kökleri birbirine girmiş durumda. Öyle bir aile… Ben Pembe Köşk’te zaman zaman misafirleri oluyorum. Gülsü Hanım’ın davetiyle, Özden Hanım’ın masasında, İsmet Paşa’nın masasında oturuyoruz. Herhalde bir Cumhuriyet Halk Partili için yaşanabilecek en kıymetli dakikaları, saatleri hep birlikte yaşıyoruz. Partiden konuşuyoruz, partinin bugününden, tarihinden konuşuyoruz. Bugününü konuşuyoruz, yarınlarını konuşuyoruz” dedi.
“En doğru bilgi kaynağı İnönü Vakfı”
Özel, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Geçtiğimiz hafta üç gün boyunca Kıbrıs’taydık. İsmet Paşa’dan aslında biz hep Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra Kıbrıs’ı konuşuyoruz ama aslında o barış harekatının yapılabilmesi Türkiye’nin, Türklerin orada egemenlik haklarını savunulabilmesinin temelleri ve aslında onun da tasdikinin atıldığı yer Lozan’dır. Kıbrıs’taydık, sevgili Altan Öymen’le, sevgili Hikmet Çetin’le, sevgili Murat Karayalçın’la barış harekatında imzası olan, çok değerli devrin bakanı Önder Sav’la, 34 yaşında imza atmış, 84 yaşında, 50’nci yılında bizimle birlikteydi. Devrin Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in kızı, harekatın sembolü Ayşe Ayata ile birlikteydik. ‘Ayşe tatile çıksın’ deyip adaya barış götüren Mehmetçiğin Ayşe’si ile birlikteydik. Tabi önemlerini ayrı ayrı saymayacağım ama Çağdaş Yaşam benim çok inandığım bir kuruluş, TÖLOV’la, ADD ile birlikte. Onun başkanının temsiliyeti önemli. İsmet İnönü, hayatı boyunca doğruları yapmış, dürüstlükten ödün vermemiş bir isim olarak bir güruh tarafından karalanmaya çalışıldığında hepimizin en doğru bilgi kaynağı İnönü Vakfı, İnönü Vakfı’nın internet sitesi, İnönü Vakfı’nın yayınları… Onlarla birlikte burada olmak hepimiz açısından çok anlamlı ve çok önemli.
“Devlet adamı nasıl olur diye İsmet Paşa’ya bakın”
Bütün genç siyasetçilere bu binanın nasıl bir bina olduğunu şöyle hatırlatmak isterim. İsmet Paşa, başbakanlıktan ayrıldığında 1925, gelir, buraya yerleşir. Bu ev kiradır, çok sever, senelerce burada oturur, sonra bu evi satın almayı ister. Evin sahibi, eve 25 bin lira fiyat biçer. Tamamen mobilyalı. İsmet Paşa çok yüksek bulur, bütçesini aşar, alamayacağını söyler. Sonra konu Atatürk’e intikal eder. Huyunu bilir, der ki, ‘Ev sahibine söyleyin, mobilyasız bir fiyat versin’. Mobilyasız bir fiyat verilir. Paşa biraz daha pazarlık eder, 19 bin liraya burayı her bir kuruşunu kendi cebinden ödediği parasıyla bu evin mülkünü alır İsmet Paşa. Yani tatillerini zengin iş adamlarının beş yıldızlı otellerinde geçirenlere ya da devletten ihale alanların böyle güzel adalardaki müstakil yerlerinde geçirenlere, yazın onların sofrasında oturup kışın onların işini takip etmeye çalışanlara değil de bir devlet adamı nasıl olur diye bakacaksa genç arkadaşlarım lütfen İsmet Paşa’ya ve İnönü ailesine baksınlar.
“Savaş meydanlarında canını ortaya koyar”
Tabi Lozan’da İsmet Paşa, Lozan’daki müzakerelere giderken yanında götürdüğü yazı takımını gördüm. O yazı takımını ilk gidişinde serer ama çok uzun sürmeden toplar. Çünkü karşısındakiler Türkiye’nin egemenlik haklarını tanımaz, Türkiye’yi bir savaşın galibi değil de sanki bitmemiş, devam eden bir savaşın ateşkesindeymiş gibi davranmaya çalışırlar. İsmet Paşa bunu gördüğünde şöyle bir yaklaşım sergiler. Der ki, ‘Ben bir bağımsızlık savaşı vermiş ve kazanmış bir milletin temsilcisiyim. Ben buraya Mondros’tan değil, Mudanya’dan geliyorum beyler’ der, masadan kalkar. 4 Şubat 1923’te Lozan’ı terk eder ama daha sonra 23 Nisan’da tekrar o masaya oturur. 92 gün o masada müzakere eder, sabırla müzakere eder, bazen sertleşir, bazen yumuşar ama savaş meydanlarında canını ortaya koyan, sonrasında en büyük mücadeleleri veren İsmet Paşa gerektiğinde düşmanlarıyla bile masaya oturup müzakere etmenin, kazanımlar elde etmenin, temsil ettiği toplumu, temsil ettiği ülkenin hakkını, çıkarını savunmanın, gerekirse savaşarak, gerekirse ölümü göze alarak, gerekirse oturup müzakere ederek ve en sonunda sonuç alarak o masadan kalkmayı bilmiş, bizlere de hem kahraman bir askerin hem yetkin ve etkin bir diplomasi üstadının nasıl olması gerektiğini, bir siyasetçinin sadece konuşmak, sadece kavga etmek ya da sadece müzakere etmek, sadece temsil görevlerini yapmak değil; hepsini birden dozunda, kıvamında, gerektiği kadar yapmanın ne demek olduğunu gösteren bir insandır İsmet Paşa.
“İsmet Paşa’ya söylenen iftiralara teslim olmadık”
29 Ekim töreninde fragıyla, yaz tatilinde mayosuyla, Lozan’da müzedekisiyle, savaş meydanında ölümü göze alacak vatanseverliği ile İsmet Paşa hepimize bir siyasetçinin ve ülkesini seven bir siyasetçinin, siyaseti kendisi için değil, kendi çıkarları için değil, ülkesi ve partisi için yapan bir siyasetçinin nasıl olması gerektiğini gösteren simge ve sembol isimdir. Öylesine önemli ve öylesine kararlıdır ki görüşmeler sürdüğü sırada, tabi karşı tarafın çok farklı psikolojik harp taktiklerini de orada uyguladığını hatırlamak gerekiyor. İsmet Paşa’ya şöyle bir istihbarat getirirler. Bir suikast girişimi olacak. Aracınızı geçerken kurşunlayacaklar, bombalayacaklar. Sizden ricamız, araçtaki Türk bayrağını sökmenizdir. İsmet Paşa’ya bunu söylediklerinde şoförü ve yaveri neredeyse bayrağı sökmeye davranacaktır. Der ki, ‘Beyler ne yapıyorsunuz, ne bayrak sökmesi, o bayrak orada durur, vuran vurur, İsmet İnönü ölür. Bugün bir İsmet İnönü ölür, yarın bir İsmet İnönü gelir bu masaya oturur, bu işi bitirir. Bizi öldürmekle mi yıldıracak, bitirecekler?’ İşte o anlaşma, o Sevr’i paçavraya çeviren, yırtıp atan, Lozan’ı yapan İsmet Paşa, bugün birileri Atatürk’e laf söyleyemeyip İsmet Paşa’ya laf söyleyecek haddi bulduğunda 9 yıl Meclis’te grup başkanvekilliği yaptım, Meclis’in altını üstüne getirdim ama İsmet Paşa hakkında söylenen asılsız iftiraların hiçbirisine teslim olmadık.
“Attıkları yalan tarihi tekrar ede ede birilerine belletmeye çalışıyorlar”
Seneler sonra efendim, Boraltan meselesi dediler, seneler sonra özür diletecek kadar örneğin esirlerin değişimi anlaşmasına Ermenistan’ın uymadığını, ilk gidenlere bu muamele yapıldığında İsmet Paşa’nın çıldırdığını ve ondan sonra gidecek esir değişimine izin vermediğini, orada İsmet Paşa’nın hiçbir kusuru olmadığını onlara kabul ettirene kadar o Meclis’i çalıştırtmadım. O yüzden Cumhuriyet’i savunmak, öyle sadece askere gitmek, sadece vergi vermek, sadece Atatürk’ün adını duyunca alkışlamak değil; elbette en şiddetli alkışı, en yürekten alkışı yapacağız ama bu Cumhuriyet’in bütün kurucu kadrolarının, kurucu babalarının ne yaptığını, ne yaşadığını, niye yaşadığın, o günün şartlarında neler olduğunu çok iyi anlamak ve anlatmayı gerektirir. Bu aydın bilinci de bunu gerektirir, vatandaşlık sorumluluğu da bunu gerektirir. Adamlar yalanlarına sahip çıkıyorlar. Attıkları yalan tarihi tekrar ede ede birilerine belletmeye çalışıyorlar. Bizim doğrularımıza, bizim dürüstlerimize, bizim İsmet Paşa gibi isimlere sahip çıkma noktasında en ufak tereddüdümüzün olmaması lazım. Buna ne İsmet Paşa’nın ihtiyacı var ne İnönü ailesinin ihtiyacı var ne CHP tarihinin ihtiyacı var ama buna bugünün gençlerinin zehirlenmeme zaruretinden dolayı hepimizin mükellefiyeti var. Hepimizin mükellefiyeti var.
“Bu örnek insanı yaşamaya devam edeceğiz”
Bugün burada bulunmak ve olmak çok büyük onur, gurur. CHP Genel Başkanı sıfatıyla İsmet İnönü gibi birinin oturduğu bir koltukta, üstlendiği bir görevi üstleniyor olmak, yine Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bir partinin, İsmet Paşa’nın ikinci genel başkan olduğu partinin son genel başkanı, şu andaki genel başkanı olmak benim için çok büyük bir onur. Partimizin bütün üyeleri adına, bütün milletvekillerimiz, bütün Parti Meclisi üyelerimiz, burada olamayan, yüreği burada atan tüm CHP’liler adına İsmet Paşa’nın aziz hatırasının önünde saygı ile eğiliyorum. İnönü ailesinin önünde saygı ile eğiliyorum. Bundan sonraki süreçte de önümüzü aydınlatmaya, her bir davranışı vasiyet niteliğinde olan bu örnek insanı yaşatmaya değil, yaşamaya, kendi içimizde yaşamaya devam edeceğiz. Rehberimizdir, önderimizdir, ruhu şad olsun. Verdiği emekler, bu ülkeye kazandırdıkları için binlerce kez kendisine minnet duygularımı ifade ediyorum. Bir kez daha kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Ailesine saygılarımı sunuyorum.”
]]>Washington Post gazetesinde yayımlanan, David Ignatius’un üst düzey Amerikalı yetkililere dayandırdığı yazısına göre, İsrail ile Hamas arasında müzakere edilen esir takası ve ateşkes anlaşmasının çerçevesi kabul edildi.

İSRAİL, ASKERLERİNİ İRAN ÇATIŞMASINA HAZIRLAMAK İSTİYOR
Tarafların, “ateşkesin nasıl uygulanacağına dair ayrıntıları müzakere ettiklerini” söyleyen yetkililer, çerçevenin belirlenmiş olmasına rağmen nihai bir anlaşmanın yakın olmayabileceğini ve karmaşık ayrıntılar nedeniyle sürecin zaman alacağını aktardı. Yazıda, İsrail’in, 9 aydır Gazze Şeridi’nde yürüttüğü saldırılar nedeniyle “askerlerini dinlendirmek, İran ve vekilleriyle olası çatışmalara” hazırlanmak istediği ifade edildi. Amerikalı bir yetkili, Hamas’ın mühimmatının azaldığını iddia ederek, hareketin ateşkes taleplerini giderek daha yüksek sesle dile getiren Filistinlilerin baskısıyla da karşı karşıya olduğunu öne sürdü.
ÇATIŞMANIN SONA ERMESİ İÇİN 3 AŞAMALI ÇÖZÜM
Amerikalı yetkililerce açıklanan anlaşma taslağında çatışmanın sona ermesi için üç aşamalı bir çözüm öngörüldü. İlk olarak 6 haftalık bir ateşkes yapılacak ve bu sürede Hamas, tüm kadın mahkumlar, 50 yaşın üzerindeki tüm erkekler ve yaralılar da dahil olmak üzere 33 İsrailli esiri serbest bırakacak. İsrail ise hapishanelerindeki yüzlerce Filistinliyi serbest bırakacak ve askerlerini nüfusun yoğun olduğu bölgelerden Gazze’nin doğu sınırına doğru çekecek. Gazze Şeridi’ne insani yardımlar gönderilecek, hastaneler onarılacak ve ekipler enkazı temizlemeye başlayacak.

GAZZE’DE GEÇİCİ YÖNETİM SİNYALİ
Yazıya göre, Hamas’ın çatışmaların kalıcı olarak sona erdirileceğine dair yazılı garanti talebinden vazgeçmesi müzakerelerde dönüm noktası oldu. İsrail ve Hamas, müzakerelerin ikinci aşamasında ne Hamas’ın ne de İsrail’in Gazze Şeridi’ni yönetmeyeceği bir “geçici yönetim” planını kabul ettikleri sinyalini verdi. Plana göre, Gazze Şeridi’nde güvenlik, “ABD tarafından eğitilen ve ılımlı Arap müttefiklerce desteklenen bir güç” tarafından sağlanacak. Bahsi geçen güç, İsrail tarafından onaylanmış Gazze’deki Filistin yönetiminin yaklaşık 2 bin 500 destekçisinden oluşan bir gruptan seçilecek.
HAMAS YETKİ DEVRETMEYE HAZIR
Amerikalı bir yetkili, Hamas’ın arabuluculara “geçici yönetim düzenlemesine yetki devretmeye hazır olduğunu” söylediğini iddia etti. Amerikalı arabulucular anlaşmayı sonuçlandırmaya yaklaşırken, Katar ve Mısır’dan da önemli destekler aldı. Anlaşmanın aynı zamanda İsrail’in, Hizbullah’ın uzun süredir talep ettiği sınır değişikliklerini kabul etmesini ve taraflar arasındaki gerginliği sona erdirecek diğer güven artırıcı önlemleri de içereceği iddia edildi.

İSRAİL İLE HAMAS ARASINDAKİ DOLAYLI MÜZAKERE SÜRECİ
ABD Başkanı Joe Biden, 31 Mayıs’ta İsrail’in 3 aşamadan oluşan yeni bir ateşkes önerisi sunduğunu açıklamıştı. Biden, bu önerinin İsrail’e ait olduğunu söylese de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, “belirlenen hedefler” gerçekleşinceye kadar Gazze’deki saldırılarına devam edeceklerini belirtmişti. Netanyahu, 3 Haziran’da Meclis Dış İlişkiler ve Savunma Komitesinde yaptığı konuşmada, İsrail’in önerdiği ile Biden’ın sunduğu teklif arasında “boşluklar” olduğunu öne sürmüştü.
]]>Bu AB tarihinde ilkleri barındıran bir süreç. Avrupa Birliği, ilk kez bir ülke ile başvuru tarihinden 2 yıl gibi kısa bir süre sonra masaya oturuluyor.
Yine AB ilk kez fiilen savaştaki bir ülke ile tam üyelik görüşmesi yapıyor.
AB, Türkiye’nin 1987 yılında yaptığı üyelik başvurusunu 12 yıl sonra almış, başvurudan 18 yıl sonra da müzakerelere başlamıştı.
Dönem Başkanı Belçika öncülüğündeki 27 AB üyesi ülkenin dışişleri bakanları, bugün Lüksemburg’da Ukrayna ve Moldova ile resmi olarak ilk kez müzakere masasına oturuyor.
Avrupalı bakanlar, yerel saatle 15.30’da Ukrayna’yla ve 18.00’de de Moldova’yla görüşmelere başlayacak.
Müzakerelerde Ukrayna heyetine Avrupa Entegrasyonundan Sorumlu Başbakan Yardımcısı Olga Stefanishyna başkanlık ediyor.
Moldova ise, Başbakan Dorin Recean başkanlığındaki müzakere ekibi tarafından temsil ediliyor.
Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy, Lüksemburg’daki toplantıya video konferans yoluyla bağlanarak kısa bir konuşma yapacak.
Ukrayna ile müzakere süreci nasıl başladı?
Rusya’nın 24 Şubat 2022 tarihinde Ukrayna’yı işgal etmesinden 4 gün sonra, 28 Şubat 2022’de Kiev yönetimi, AB’ye tam üyelik başvurusunda bulundu.
Ukrayna’nın ardından Moldova da, 3 Mart 2022’de AB Komisyonu’na üyelik talebini iletti.
AB yönetimi, Rusya’ya karşı bu iki ülkenin yalnız olmadığı mesajını vurgulamak için, Ukrayna ve Rusya’nın başvurusuna rekor sayılabilecek kadar kısa bir sürede olumlu yanıt verdi.
AB Konseyi, Haziran 2022’de bu iki ülkenin başvurularını kabul ederek aday üye statüsü verdi.
Brüksel’de geçen 14-15 Aralık’ta yapılan AB liderler zirvesinde, Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Ukrayna’nın üyeliğine şiddetle karşı çıktı.
Orban, buna gerekçe olarak Ukrayna’daki “Macar azınlığa yönelik baskılar” ve ana dillerinin engellenmesini gösterdi.
Ancak AB içindeki birçok kesim, bu itirazın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Orban arasındaki iyi ilişkilerden kaynaklandığını da düşünüyordu.
Aralık 2023 zirvesinde belirli destek karşılığı Orban ikna edildi. Kararların oybirliğiyle alındığı toplantıda, sıra Ukrayna ve Moldova konusunun ele alındığı maddeye gelince, Orban bir süreliğine salondan çıktı.
AB üyesi 26 ülkenin lideri, bu iki ülkeyle müzakerelerin başlaması için yeşil ışık yaktı.
Müzakereler neden şimdi başlıyor?
AB liderlerinin olumlu yaklaşımına rağmen, Macaristan’ın veto tehdidi devam etti.
Ukrayna, ülkesindeki Macar azınlığın ana dili ve diğer hakları konusunda bazı düzenlemeleri hayata geçirdi.
Macaristan Başbakanı Orban, Rusya ile devam eden savaş nedeniyle Ukrayna konusundaki olumsuz tavrını sürdürdü.
Orban yönetimindeki Macaristan’ın, 1 Temmuz’da AB Dönem Başkanlığı’nı devralacak olması AB yönetimini endişelendirdi.
AB Komisyonu, siyasi gündemi belirleme konusunda önemli bir etkiye sahip olacak Macaristan’ın müzakere sürecini riske atmaması için, Ukrayna ve Moldova ile görüşmelere 1 Temmuz’dan önce başlanmasına karar verdi.
AB üyesi ülkelerin büyükelçileri, 14 Haziran’da Brüksel’de yaptıkları toplantıda, Ukrayna ve Moldova ile müzakerelere 25 Haziran’da başlanmasını kararlaştırdı. Macaristan, bu karara itiraz etmedi
Süreç nasıl işleyecek?
Ukrayna ve Moldavya ile tam üyelik müzakereleri, oldukça kısa bir sürede başlamış olsa da, bu uzun yıllar alabilecek bir süreç.
Her iki ülkenin de kendi iç hukukunu ve yönetimini Avrupa yasalarına uygun hale getirmesi bekleniyor.
Bunun için uzun bir süreç gerekiyor. Ukrayna ve Moldova’daki tüm kurallar ile kurumların AB mevzuatına uygun şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor.
AB Komisyonu, bu iki ülkenin öncelikli olarak atması hereken adımları belirleyecek.
Özellikle hukuk, yargı ve güvenlik konularındaki öncelikler saptanacak.
Bu alanlardaki düzenlemelerin AB normlarına uygun hale gelmesinin ardından diğer konu başlıkları müzakere masasına gelecek.
Sosyal yaşamdan ekonomiye, tarımdan imara kadar her alanda tüm başlıklar tek tek ele alınarak müzakere edilecek.
Her müzakere sürecinde, AB üyesi ülkelerin veto hakkı bulunuyor. Bu nedenle Viktor Orban liderliğindeki Macaristan’ın sık sık veto kozunu gündeme getirmesi bekleniyor.
Daha önce Bulgaristan, Kuzey Makedonya’daki Bulgar azınlığın haklarını gerekçe göstererek, Üsküp yönetimiyle yapılan görüşmeleri veto etmişti.
Tam üyelik, uzun yıllar alan bir süreç. Bunun ne kadar hızlı sonuçlanacağı, Ukrayna ve Moldova’nın yapacağı reformlara bağlı.
Her iki ülke de, Ab tarafından verilen “ev ödevini” ne kadar kısa sürede tamamlarsa, tam üyeliğine giden yol da o kadar kısalacak.
Türkiye ve diğer aday ülkelerin durumu ne?
Ukrayna ve Moldova; Rusya ile olan ilişkileri nedeniyle başvurudan 30 ay sonra AB ile müzakere masasına otursa da, diğer aday ülkeler bu kadar şanslı değil.
AB’nin “en kıdemli aday üyelerinden biri” olan Türkiye’nin aralarında bulunduğu 8 ülke, uzun zamandır bu sürecin bitmesini bekliyor.
AB’ye 14 Nisan 1987 yılında üyelik başvurusunda bulunan Türkiye, Aralık 1999’da aday üye olarak kabul edildi.
AB Komisyonu, 3 Ekim 2005’de Türkiye ile tam üyelik müzakerelerini başlattı. Brüksel – Ankara hattındaki müzakere sürecinde 2016 yılına kadar 35 fasıldan 16’sı açıldı.
Türkiye’ye yönelik insan hakları ve hukukun üstünlüğü eleştirileri nedeniyle 2016 yılından itibaren müzakere süreci kesintiye uğradı.
Brüksel Yönetimi, “Türkiye’nin, AB’den giderek uzaklaştığını” belirterek, katılım müzakerelerinin fiilen durma noktasına geldiğini ve başka fasılların açılmasının düşünülmediğini bildirdi.
Türkiye’nin yanı sıra, Karadağ, Sırbistan, Kuzey Makedonya, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Ukrayna, Moldova ve Gürcistan aday üye sıfatıyla AB’ye tam üyelik için bekleme odasında.
Başvurusu 2005 yılında kabul edilen Kuzey Makedonya ancak 2022 yılında müzakerelere başlayabildi.
Arnavutluk’un 2009 yılında yaptığı başvuru 2014 yılında kabul edildi ve 2022 yılında müzakerelere başlandı.
Bosna-Hersek’in tam üyelik başvurusu 2022 yılında, Gürcistan’ın başvurusu da geçen yıl kabul edildi ancak bu iki ülkeyle müzakereler henüz başlamadı.
“Soğuk savaşın” 1989 yılında sona ermesinin ardından AB’nin genişleme süreci de ivme kazandı. Doğu Avrupa’daki 8 ülkenin AB’ye tam üyelik süreci 2004 yılında tamamlandı.
Hırvatistan, 2013 yılında birliğe katılan son ülke oldu.
]]>DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nu parti genel merkezinde ziyaret etti. Saadet Partisi Grup Başkanvekili Bülent Kaya, DEM Parti heyetini parti genel merkezinin kapısında karşıladı. Görüşmede, Saadet Partisi Genel Başkan Vekili Sabri Tekir de yer aldı. İki parti heyetleri arasındaki görüşme yaklaşık 1,5 saat sürdü. Görüşme sonrasında DEM Parti Eş Başkanları ile Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu kameralar karşısına geçti. Karamollaoğlu, şunları söyledi:
” Arkadaşlarımızın bizi ziyaretlerinden büyük memnuniyet duyduk. Ülkemiz genel seçimler ardından mahalli seçimlerle yeni bir döneme girdi. Dört yıldan fazla bir süre seçim yok gibi normal şartlarda gözüküyor. Parlamento çalışıyor. Bir takım kanunların anayasada bir takım değişiklilerin yapılması gündemde. İktidar da bu konuda bir takım adımlar atma peşinde gördüğümüz kadarıyla. Tabi bizim bu münasebetlerimizin bundan sonra da devam etmesine ihtiyaç var. Arkadaşlarımız da bunu arzu ediyorlar. İnşallah Meclis’te gruplar arasında bu konunun ve benzer konuların ele alınabilmesi için bir dirsek temasına belki komisyon kurulmasına da ihtiyaç duyulabilir. Bu konularla ilgili bir görüş teatisinde bulunduk. Ben tekrar ziyarette bulundukları için kendilerine teşekkür ediyorum. Çalışmalarında da çalışmalarımızda da başarılar diyorum”
Tuncer Bakırhan ise Türkiye’deki sorunların diyalog ve müzakere zemininde çözülebileceğini vurgulayarak şöyle konuştu:
“Bilindik Türkiye gündemlerini konuştuk. Biraz seçim sonuçları üzerinde bir değerlendirme yaptık. Biraz bölge, Ortadoğu, İsrail- Filistin çatışmaları üzerine konuştuk. Yeni anayasa gündemde olduğu için yeni anayasa gündemine ilişkin görüş alışverişinde bulunduk. En önemlisi de bugün iyi rahmetli Erbakan hocanın aslında Türkiye’de meselelere yaklaşımı konusundaki düşüncesi üzerine de biraz durduk. Siz de bilirsiniz biz aynı dönem siyaset içerisindeydik rahmetli Erbakan başta Kürt meselesi olmak üzere Türkiye’deki meselelerin diyalogla, müzakereyle Türkiye içerisinde bir çözümünden yana olduğunu her dönem dile getirdi. Bizler de geldiğimiz noktada özellikle 31 Mart’ta ortaya çıkan sonuçlardan sonra Türkiye’nin aslında müzakereyle diyalogla çözemeyeceği bir sorunu olmadığına inanıyoruz. Önümüzdeki günlerde bölge ve Türkiye’deki sorunların diyalog ve müzakere zemininde çözülmesi için muhalefetin daha fazla bir araya gelmesi, bu konuları değerlendirmesi istişare etmeleri konusunda düşüncelerimizi aktardık.”
KARAMOLLAOĞLU BASTON DESTEĞİ İLE YÜRÜDÜ
Saadet Partisi Genel Başkanlığı’ndan ayrılacağını açıklayan Temel Karamollaoğlu’nun yürürken yaşadığı sağlık sorunu da kameralara yansıdı. Karamollaoğlu’nun DEM Parti heyetini uğurlarken bastonundan destek alarak yürüdüğü ve ayakta durduğu görüldü.
]]>
KKTC’nin ana muhalefet partisi Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Tufan Erhürman, “Yoksullaşıyoruz, yoklaşıyoruz ve çocuklarımız göç ediyor. Can güvenliği yok, öyle suçlar ve suç türleri görmeye başladık ki, şu anda Ada’da can ve mal güvenliği riski var. Ekonomik olarak alım gücü yerlerde sürünüyor. Düzen anlamında mutlu olduğumuz bir yer değil. Çevre sürekli olarak kirleniyor.” dedi. Son dönemde artan yabancılara mülk satışına ilişkin Erhürman, “İskele bölgesi artık başka bir yer. Yani KKTC’nin değilmiş gibi. Farsça, Rusça ilanları görmüşsünüzdür. Gelenler zannedildiği gibi yaşlı başlı, emekliliğini geçirmek üzere gelenler değil.” ifadelerini kullandı.
KKTC’nin ana muhalefet partisi CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman, Lefkoşa’da Türkiye’den bir grup gazeteciyle bir araya gelerek gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Erhürman, Kıbrıs sorununun çözümüne dair CTP’nin temel tutumunda bir değişiklik olmadığını belirterek, “Çözümün tek gerçekçi modeli vardır, iki toplumlu iki bölgeli siyasi eşitliğe dayalı federasyon” dedi. Müzakerelerde Türk tarafının federasyon zeminini konfederasyona doğru çekmeye çalıştığını, Rum tarafının ise olabildiğince üniter devlete doğru çektiğini belirten Erhürman, “Bu pozisyonlar hiç değişmedi. Biz CTP olarak hep çözüm süreçlerinde her kim olursa olsun masada çözüme ulaşsın diye zorlayan taraf olduk. Çünkü çözümsüzlüğün bir maliyeti var.” ifadelerini kullandı.
“MÜZAKERE EDELİM DİYE BİR 10 SENE DAHA MASADA OTURALIM İSTEMİYORUZ. ÇÖZÜM İSTİYORUZ”
5 Ocak 2024 tarihinde atanan Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Kıbrıs Şahsi Temsilcisi Maria Angela Holguin Cuellar ile yaptıkları görüşmeye ve CTP’nin müzekere tutumuna dair Erhürman şu bilgileri verdi:
“Biz artık şunu istemiyoruz, müzakere olsun diye müzakere edelim bir 10 sene daha masada oturalım, biz bunu istemiyoruz. Biz çözüm istiyoruz. Çözüm istediğimiz için de bugüne kadar hiç olmadığı şekilde CTP olarak biz ön şart koyuyoruz. Ön şartlarımız metodolojiye dair. Dört tane şart koyuyoruz ortaya. Birincisi, siyasi eşitlik dediğimiz şeyi pazarlık konusu yapamazsınız, ki hep yapıldı maalesef. 2004’te de 2017’de de yapıldı ve hala da Rum tarafı bunu yapmaya, yapmaya çalışmaya devam ediyor.
Sayın Guterres Crans Montana’da 2017’de masadan kalktıktan sonra iki laf etti, dedi ki tekrar bir süreç başlayacaksa, zaman sınırlaması olacak ve sonuç odaklı bir süreç olacak. Üçüncüsü muhakkak surette sonuç odaklı olacak. Dördüncüsü ise Rumların 2004’te hayır dedikleri ve 2017’de Crans Montana’da masayı devirdikleri gibi herhangi bir şekilde masayı devirmeleri durumunda statükoya geri dönülmeyecek. Yani bugünkü hale geri dönülmeyecek çünkü bize 2004 referandumunda çok sözler verildi, sadece bize değil Türkiye’ye de. Türkiye de destekliyordu.”
Erhürman, aralarında ANKA Haber Ajansı’nın da bulunduğu gazetecilerin sorularını cevpladı. Müzakere masasında hedeflerine ulaşamamaları halinde B planlarına ilişkin soruya Erhürman, “B planımız, aslında statükoya geri dönmeyeceğiz. Statükoya dönmeyeceğimizin minimumu Annan raporu olur. Kıbrıs Türk halkı üzerindeki bütün izolasyonların kalkmasıdır ve bizim güçlü olduğumuzu düşündüğümüz taraf şu, 4 ön şartımız şartımız var hiçbirini biz icat etmedik.” karşılığını verdi.
“ERSİN BEY ‘KKTC’Yİ TANITACAĞIM’ DİYOR. TANIT, TUTAN MI VAR?”
Bu konuda halka gerçekçi olmayan bir vaatte bulunmayacağını belirten Erhürman, “Minimumuz Annan raporudur, onun üzerine çıkmaya çalışıyoruz müzakere masasında ama onun altına inmeyeceğimizi söylüyorum. Ama Ersin Bey ‘KKTC’yi tanıtacağım’ diyor. Tanıt, tutan mı var?” diye konuştu.
“ARKA KAPI DİPLOMASİSİ YÜRÜYOR İZLENİMİNE SAHİBİZ”
Yeni sürecin referandum aşamasına gelip gelmeyeceğine ilişkin Erhürman şu değerlendirmeyi yaptı:
“Benim düşüncem arka kapı diplomasisinin devam ettiği ve arka kapı diplomasisinde bir umut ışığı gördükleri için bu 6 aylık süreyi verdikleridir. İlla ki bu bizi kesin müzakereye taşır gibi iddialı bir lafım yok.
8 ay önce düşünseydiniz ‘Asla böyle bir şey olmaz’ diyeceğimiz şeyler yaşanıyor. Türkiye’nin Yunanistan, Mısır, ABD ile ilişkileri vesaire 8 ay önce düşünseydiniz olmaz diyeceğiniz şeyler. Dahası var; Avrupa Birliğ’nin (AB) son dönemdeki raporlarında bir miktar yumuşama gibi birtakım işaretleri görüyoruz. Bunları birleştirdiğinizde Kıbrıs ile doğrudan ilgisi var var mıdır, yok mudur elbette bu bilgiye sahip değiliz ama bölgeyle ilgili yeni bir tanzim sürecinin, arka kapı diplomasisinin sürdüğünü görüyoruz. Önümüzde yapbozun parçaları bunlar. Bu yapboz parçalarını hep beraber değerlendirdiğimizde bu konular da dahil olmak üzere bir kapı diplomasisi yürüyor izlenimine sahibiz. Eğer bu arka kapı diplomasisi bir mesafe kaybederse düşüncem müzakereye doğru gitmek mümkün olur.”
“NÜFUSU YAKLAŞIK 14 BİN OLAN LEFKE’NİN BİR KÖYÜNDE 20 BİNE YAKIN KONUT İNŞA EDİLİYOR”
Gazimağusa’daki İskele bölgesinde yoğunlaşan ve son dönemin önemli gündem maddelerinden olan yabancılara mülk satışını CTP olarak üç yıldır gündemde tuttuklarını belirten Erhürman, “İskele bölgesi artık başka bir yer. Yani KKTC’nin değilmiş gibi. Farsça, Rusça ilanları görmüşsünüzdür. Gelenler zannedildiği gibi yaşlı başlı, emekliliğini geçirmek üzere gelenler değil. Gelenler iş yerini açıyor, bakkal dükkanı da açıyor, bilmem ne de yapıyor, yatırım da yapıyor ama küçük küçük” dedi. Erhürman İskele, Esentepe, Tatlısu ve Gaziveran bölgelerinin tamamen elden çıkmış durumda olduğuna dikkat çekerek; “Lefke dediğimiz yerin projeksiyon nüfusu 14 bin 250 civarında. Şu anda Lefke’nin bir köyü olan Gaziveran’da sadece 20 bine yakın konut inşa ediliyor. Bunların hepsi yabancılara satılmak üzere.” örneğini verdi.
“ANADİLİ TÜRKÇE OLMAYANLARIN SAYISI ARTTI”
Yabancılara mülk satışından duydukları kaygıyı aktaran Erhürman, nüfus yapılarının değiştiğini, İskele’deki kamu okullarında anadili Türkçe olmayan öğrenci sayısının anadili Türkçe olan öğrenci sayısını geçtiğini söyledi. Erhürman, “Okul nüfusunun yüzde 25’i Türkçe konuşamıyor. Buralarda bizim öğretmenlerimiz hepsi İngilizce zaten biliyor ama İngilizce ile de iletişim kuramıyorlar.” diye konuştu.
İkinci büyük parti olarak konuya ilişkin yasa tasarılarını Meclis’e getirmeye güçlerinin yettiğini belirten Erhürman sorunun yasal boşluk olmadığını çünkü yasada yabancıların bir daire veya bir dönüm alabileceğinin yazdığını belirtti. Erhürman, “Ama bu arkadan dolanılarak şöyle aşıldı. İşte yabancı aslında ama emanetçi sıfatıyla, yediemin sıfatıyla bir avukatın üstünde görünüyor. Ama bunu yasaklayan, suç haline getiren bir mevzuat yok. Yabancıların kurduğu şirketler var. KKTC vatandaşı yüzde 49’u, yabancının üstündeyse şirket de mal sahibi olabiliyor.” dedi.
Erhürman, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın çok endişe edilecek bir durum olmadığı yönündeki açıklamasına dair “Çok endişe edilecek bir durum var. Nüfusu zaten bilemiyoruz, öngöremiyoruz, planlayamıyoruz. ve bu tabii özellikle piyasada konut fiyatlarını, taşınmaz fiyatlarını inanılmaz arttırdı. Şimdi kimse çoluğuna çocuğuna ev alma hayali kuramadığı gibi gün gele evi nasıl kiralayacağımı da endişeyle düşünmeye başladık. Çünkü Lefkoşa’da işte 350-400 Sterlin’den aşağı değil aylık ev kiraları” ifadelerini kullandı.
Erhürman “Yoksullaşıyoruz, yoklaşıyoruz ve çocuklarımız göç ediyor. Can güvenliği yok, öyle suçlar ve suç türleri görmeye başladık ki, şu anda Ada’da can ve mal güvenliği riski var. Ekonomik olarak alım gücü yerlerde sürünüyor. Düzen anlamında mutlu olduğumuz bir yer değil. Çevre sürekli olarak kirleniyor.” şeklinde konuştu.
]]>Papa’nın, İsviçre Radyo-Televizyonu’na (RSI) verdiği söyleşinin bir kısmı dün yayımlandı.
Tamamı 20 Mart’ta yayımlanacak olan söyleşiden alıntılanan bölümde, Papa, Ukrayna’ya barış görüşmelerinde bulunma çağrısı yaptı ve Türkiye de dahil uluslararası aktörlerin müzakerelerde arabuluculuğa hazır olduğunu söyledi.
Papa’nın tartışma yaratan sözleri neler?
Papa’nın tepkilere neden olan sözleri, RSI muhabirinin “Ukrayna konusunda bir yanda teslim olma cesareti talep edenler, beyaz bayrak isteyenler var. Diğer yanda ise bunun daha güçlü olan tarafı meşru kılmak anlamına geleceğini söyleyenler var. Siz ne düşünüyorsunuz?” sorusunun ardından geldi. Bu soruya Papa’nın yanıtı şöyle oldu:
“Bu bir yorumdan ibaret ama esas güçlü olanın, vaziyeti görenler, halkını düşünenler, beyaz bayrak çekme ve müzakere etme cesaretini gösterenler olduğuna inanıyorum.
“Bugün uluslararası güçlerin yardımıyla müzakere edilebilir. Müzakere kelimesi cesur bir kelimedir. Yenildiğinizi, işlerin yolunda gitmediğini gördüğünüzde müzakere etme cesaretine sahip olmanız gerekir.”
Türkiye’den nasıl söz etti?
“Bitmesi için kaç ölüm gerek?” diye soran Papa, “Zamanı geldiğinde müzakere yapılmalı, arabuluculuk yapan bir ülke aranmalı” diye devam etti.
Ukrayna’daki savaşta arabuluculuk yapmak isteyen çok sayıda ülke olduğunu da vurguladıktan sonra “Türkiye bunun için öneride bulundu. Ve başkaları da var. İşler daha da kötüye gitmeden müzakere etmekten utanmayın” dedi.
Tepkiler ne oldu?
Papa’nın dün yayımlanan bu sözleri Avrupa çapında tepkilere neden oldu.
Letonya Devlet Başkanı Edgars Rinkevics, “Kötülüğün karşısında teslim olunmamalı, onunla savaşılmalı ve onu yenmeli ki, şeytan beyaz bayrak çeksin ve teslim olsun” yorumu yaptı.
Almanya’dan Hıristiyan Demokrat milletvekili Dennis Radtke de, Papa’nın sözlerinin “utanç verici” olduğunu söyledi.
Ukrayna’dan ise bugün üst düzey ve sert bir karşılık geldi. Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba, sosyal medyada yayımladığı mesajında “En güçlü olan, iyiyle kötü arasındaki savaşta, onları aynı kefeye koymaya çalışmak ve buna “müzakere” demek yerine, iyinin yanında yer alandır” diye tepki gösterdi.
Kuleba, Vatikan’ın İkinci Dünya Savaşı dönemindeki eleştirilere neden olan pozisyonunu ima eder biçimde şöyle devam etti:
“Beyaz bayrağa gelince, bunu Vatikan’ın 20. yüzyılın ilk yarısındaki stratejisinden biliyoruz. Geçmişteki hataların tekrarlanmasından kaçınma ve Ukrayna’yı ve halkını yaşamları için verdikleri haklı mücadelede destekleme çağrısı yapıyorum.”
Ukraynalı Bakan, “Bizim bayrağımız sarı ve mavi. Uğruna yaşadığımız, öldüğümüz ve galip geldiğimiz bayrak bu. Asla başka bayrak çekmeyeceğiz” dedi.
Rusya nasıl yorumladı?
İtalyan haber ajansı ANSA’ya konuşan Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Maria Zakharova, Papa’nın müzakere çağrısında Kiev’e değil, Ukrayna’yı “hırsları” için “araç” olarak kullanan Batı’ya seslendiğini iddia etti.
Maria Zakharova, “Anladığım kadarıyla Papa Batı’dan hırslarını bir kenara bırakmasını ve hata yaptığını kabul etmesini istiyor” dedi.
Zakharova, Rusya’nın “müzakereleri hiçbir zaman engellemediğini” de söyledi ve Ukrayna’daki durumun “çıkmazda” olduğunu, bu nedenle birçok diplomat ve ülkenin müzakerelerden yana olduğunu savundu.
Vatikan ne dedi?
Papa’nın sözlerinin teslim olma çağrısı olarak yorumlanması ve buna gelen tepkiler üzerine Vatikan dün bir açıklama yaptı.
Vatikan Basın Sözcüsü Matteo Bruni, Papa’nın amacının çatışmaların son bulması ve müzakere çağrısı yapmak olduğunu belirtti.
Vatikan’ın açıklamasında “Papa beyaz bayrak terimini, söyleşiyi yapan kişinin kullandığı ifadeden alıntıyla kullandı ve bu ifadeyle düşmanlıkların sona ermesini, müzakere cesaretiyle ulaşılan ateşkesi kast etti” denildi.
Vatikan sözcüsü, Papa’nın söyleşinin başka bir yerinde, “Müzakere asla teslim olmak demek değildir” dediğini de vurguladı.
Papa Ukrayna savaşında nasıl tutum aldı?
Papa Francesco’nun Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından ilk aylardaki tutumu da polemiklere neden olmuştu. Moskova yönetimine net bir kınamada bulunmaması, ayrıca NATO’yu da suçlar sözleri tartışma yaratmıştı.
Vatikan’a yakın kaynaklar Papa’nın müzakerelere olanak tanımak amacıyla diplomatik girişimlere kapıları kapamamak için bu tavrı benimsediğini savunuyordu. Ancak işgalin ilerleyen aşamalarında Papa Rusya’yı daha net biçimde eleştirmişti.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy de geçen Mayıs ayında Vatikan’ı ziyaretinde Papa’dan Rusya’nın “Ukrayna’daki suçlarını” kınamasını istediğini, “mağdur ile saldırganın eşit olamayacağını” söylemişti.
Papa geçen yıl, Vatikan’ın Ukrayna’da bir barış misyonu için çalıştığını söylemiş ancak bu misyonla ilgili detaylı bilgi vermemişti. Zelenskiy ise Mayıs’ta İtalya’da yaptığı bir açıklamada “(Rusya Devlet Başkanı Vladimir) Putin ile arabuluculuk yapılamaz” demişti.
]]>Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu, Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu 2024’e katılan Bayramov, basın mensuplarının sorularını yanıtladı.
Bayramov, Antalya Diplomasi Forumu’na üçüncü kez katıldığını bildirerek, foruma ilginin her geçen yıl artmasından memnuniyet duyduklarını belirtti.
Antalya Diplomasi Forumu’na ilginin Türkiye devleti ve Türk diplomasinin dünya çapında artan nüfuzunun göstergesi olduğunu söyleyen Bayramov, Azerbaycan olarak bundan gurur duyduklarını vurguladı.
Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki barış müzakerelerinden bahseden Bayramov, Ermeni mevkidaşı Ararat Mirzoyan’la 7 ayın ardından 28-29 Şubat’ta Berlin’de bir araya geldiklerini hatırlattı.
Barış müzakerelerinde yüz yüze görüşmelerin önemli olduğunu kaydeden Bayramov, “İki gün süren müzakerelerin genel olarak faydalı olduğunu düşünüyorum. Önceki müzakerelerden farklı olarak taslak metin ya da belirli maddeler üzerinde konuşmadık. Birkaç açık konu ve tarafların uzlaşmadığı yaklaşımlar var. İki günümüzü bu hususların müzakeresine ayırdık. Görüşmeler sonucunda her iki taraf açısından da somut çözümlere ulaşıldığını söyleyemem. Ancak durumu daha iyi anlamak ve daha sonraki temaslara temel oluşturmak için genel olarak faydalı görüşme oldu. Taraflar, temasların devam ettirilmesi gerektiği yönünde mutabık kaldı.” bilgisini paylaştı.
Bayramov, önceki müzakerelerde Ermenistan’ın Karabağ’daki Ermenilerin hakları hususunu ön plana çıkardığını ve bu konuda özel yaklaşım beklentisi içinde olduğunu belirterek, şöyle devam etti:
“Azerbaycan ise barış anlaşmasının Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki ilişkileri düzenleyen bir anlaşma olması ve Azerbaycan topraklarındaki Ermenilerle ilgili konuların ülkenin iç meselesi olduğu görüşünü savunuyordu. Yasa dışı Ermeni güçlerin Azerbaycan arazisinden çıkmasını talep ediyorduk. Ermenistan ise bu durumu kontrol edemediğini belirtiyordu. Biz ise bunu kabul etmiyorduk. 19 Eylül’deki antiterör operasyonunda yasa dışı silahlı güçlerin mevcudiyetine son verildi, yasa dışı rejim feshedildi. Artık müzakere masasında bu konu yok. Ermenistan da bu konuyu gündeme getirmiyor.”
Ermenistan’la uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde anlaşma imzalamak istediklerini bildiren Bayramov, “Öyle bir anlaşma imzalanmalı ki bu sürdürülebilir olsun ve gelecekte herhangi açık konu kalmasına neden olmasın.” dedi.
Bayramov, tüm ülkelerle birbirlerinin iç işlerine karışmamak ilkesi temelinde ve karşılıklı saygıya dayanan dostluk ilişkisi kurmanın Azerbaycan diplomasinin önceliği olduğunu vurgulayarak, “Fakat her devletle aynı düzeyde ilişki kurmak mümkün değil. Her devletin daha iyi ilişki kurduğu devletler vardır. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler dünyada benzeri olmayan ilişkilerdir. Bugün ise daha geniş Türk coğrafyasında, Türk Devletleri Teşkilatı üyesi ülkeler arasındaki daha da artan işbirliğine şahit oluyoruz.” ifadelerini kullandı.
“Türkiye’nin başarıları dünya çapında örnek niteliğindedir”
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki askeri ve savunma sanayi alanındaki işbirliklerinden de bahseden Bayramov, şunları söyledi:
“Azerbaycan ordusu Türk ordusu modeline uygun olarak yeniden yapılandırılıyor. Bu hususta somut reformlar ve değişimler yapılıyor. İki ülke her yıl çok sayıda ortak tatbikat yapıyor. Savunma, her devletin ulusal güvenlik konusudur. Her devletin silah ve mühimmat açısından bağımsızlığını sağlaması çok önemlidir. Dünyada savunma ihtiyaçlarını tam olarak kendi üretimleriyle karşılayan çok az ülke vardır. Bu hususta Türkiye’nin başarıları dünya çapında örnek niteliğindedir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, savunma sanayinde yerlilik oranını yüzden 20’den yüzde 80’e çıkardıklarını açıkladı. Bu çok büyük göstergedir. Çok az ülke bunu başarabiliyor. Azerbaycan da kendi askeri ihtiyaçları için somut adımlar atıyor. Türkiye’den silah alımı, Azerbaycan’da Türk şirketleriyle ortak üretim ve Türkiye’deki şirketlerin projelerine Azerbaycan şirketlerinin ve uzmanlarının katılımı gibi çeşitli işbirliği ve entegrasyon yöntemleri mevcuttur.”
]]>Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu, Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Forumu 2024’te m?oderatörlüğünü Avrupa Barış Enstitüsü Direktörü Michael Keating’in üstlendiği panele Sudan Dışişleri Bakan Vekili Ali es-Sadık, Vatikan Devletlerle İlişkiler Sekreteri (Dışişleri Bakanı) Başpiskopos Paul Richard Gallagher, eski Slovenya Cumhurbaşkanı Borut Pahor, Avrupa Birliği (AB) Belgrad-Priştine Diyaloğu Özel Temsilcisi Miroslav Lajcak ve ABD Barış Enstitüsü Başkanı Lise Grande katıldı.
Eski Slovenya Cumhurbaşkanı Pahor, ciddi sorunlar yaşanan arabuluculuğun zayıflık olarak görülmeye başlandığını anlattı.
Çatışan taraflar arasında güven ve diyalog oluşmadığından arabuluculuk faaliyetlerinin sekteye uğradığını dile getiren Pahor, “Eskiden arabuluculuk bir güç göstergesi olarak görülüyordu fakat şu anda uluslararası siyaset tamamen değişti. Ülkeler arasında diyaloğun ortadan kalkması, güvensizliğe neden olurken ortak bir gelecek inşa etme olasılığını da yok ediyor.” şeklinde konuştu.
Pahor, diyalog, uzlaşı ve güven sorunları yaşanmasının başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere birçok uluslararası kurum ve kuruluşun varlığının sorgulanmasına yol açacağına dikkati çekti.
Dünyanın birçok bölgesinde çatışma ve felaketlerin yaşandığını dile getiren Pahor, “BM ve diğer uluslararası kuruluşların kendilerini yeniden inşa etmeleri, yeniden etkin hale gelmeleri için yeni bir felakete ihtiyaç yok. Halihazırda yeterince felaket var.” dedi.
Pahor, kriz bölgelerinde çözümün sağlanması amacıyla arabuluculuk dahil her türlü uzlaşma yolunun açılması için klasik diyalog yöntemlerine dönülmesi gerektiğini belirtti.
Dünyadaki savaşların, çatışmaların ve krizlerin çözüme kavuşturulması amacıyla herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini ifade eden Pahor, arabuluculuk ve barışçıl uzlaşma çabalarına sivil toplum kuruluşlarının da mutlaka dahil edilmesi gerektiğini söyledi.
“Barış için çabalarımız sonuçsuz kaldı”
Sudan Dışişleri Bakan Vekili Sadık, iç savaşın devam ettiği Sudan’da ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasındaki arabuluculuk görüşmelerinin sonuca ulaşmadığını söyledi.
Sudan hükümetinin tüm müzakere çağrılarına rağmen milislerin anlaşmaya yanaşmadığını belirten Sadık, “Hiçbir devlet, topraklarında iki ordunun varlığına izin vermez. Milisler, orduya ve hükümete yönelik ayaklanma başlattı. İç çatışmalardan bir ay sonra müzakere kanallarını açtık ve milislerin orduya entegre olması çağrısında bulunduk. Barış için gösterdiğimiz çaba ve müzakere çağırılarımız da maalesef sonuçsuz kalıyor.” diye konuştu.
Her türlü askeri çatışmanın müzakere masasında ve diplomasi yoluyla çözülebileceğine inandıklarını ifade eden Sadık, ülkede barışın bir an önce tesisi için uluslararası arabuluculuk kanallarını açık tuttuklarını söyledi.
Sadık, “Biz ülkenin normale dönmesi, iç savaşın bitmesi için Suudi Arabistan, ABD ve birçok Afrika ülkesiyle arabuluculuk yöntemi ile müzakereler yürüttük. Barış görüşmeleri defalarca sekteye uğradı ve sonuç alınamadı. Alınan bazı kararları ise milisler reddetti. Eğer müzakerelerde alınan kararlara uyulsaydı belki bugün farklı şeyler konuşuyor olacaktık.” ifadelerini kullandı.
Uluslararası aktörlerin Sudan’daki iç çatışmayı bitirmek için yeterince çaba sarf etmediğini vurgulayan Sadık, hükümetin ve ordunun barış müzakereleri için açık bir yol bıraktığını dile getirdi.
“Gazze’de acil bir müdahale gerekiyor”
Vatikan Devletlerle İlişkiler Sekreteri (Dışişleri Bakanı) Başpiskopos Gallagher, kriz bölgelerinde arabuluculuğun müzakerelerin kolaylaştırılmasında önemli bir etken olduğunu söyledi.
Gallagher, çatışan tarafların müzakere istediklerini ancak gereken ödünleri vermekten kaçınmaları sonucu birçok görüşmenin sonuçsuz kaldığını anlattı.
Arabuluculukta tarafların bunu içtenlikle gerçekleştirmediğini ifade eden Gallagher, “Arabuluculuk görüşmelerinde taraflar, daha çok karşıdakinin pozisyonunu aşındırmaya çalışıyor çünkü taraflar devletleri, hükümetleri ya da grupları adına bir noktaya odaklanıyor ve kendi taleplerinden vazgeçmiyor ya da fedakarlıkta bulunmuyor. Dolayısıyla bir konuda müzakere sağlanması isteniyorsa taraflar karşılıklı olarak tutarlı olmalı ve ödün vermeye hazır olmalıdır.” diye konuştu.
Gallagher, çatışma bölgelerinde krizlerin çözülmesi için müzakere masasına çok sayıda uluslararası düzeyde arabulucunun katılması gerektiğine dikkati çekti.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılardaki görüntülerin korkunç gerçekliği gözler önüne serdiğini belirten Gallagher, “Gazze’de tüm bu yaşananlar bizi ciddi bir kayıtsızlığa sürüklüyor. Bu savaş aylardır devam ediyor. Mutlak ve acil bir şekilde müdahale edilmesi gerekiyor.” dedi.
“Dünya genelinde kabul edilebilir kuralları müzakere etmeliyiz”
AB Belgrad-Priştine Diyaloğu Özel Temsilcisi Lajcak, dünyanın tek kutupluluktan çok kutupluluğa doğru gittiğini, bunun da birtakım riskler barındırdığını söyledi.
Evrensel değerler doğrultusunda bir model inşa edilmediği takdirde dünyanın felakete doğru gideceği uyarısında bulunan Lajcak, şunları dile getirdi:
“Bir felaket beklememeliyiz. Masa başına dönmek ve muhtemel felaketten sağ kurtulmak için dünya genelinde kabul edilebilir kuralları müzakere etmeliyiz. Bu konuda siyasi liderlere baskı uygulamalıyız. Uluslararası kurumları yeniden güçlendirmemiz lazım.”
Lajcak, kriz ve savaş bölgelerinde arabuluculuğun kesin sonuç vermesi için diyalog ve uzlaşının zorunlu olduğunu ifade etti.
“Türkiye, çatışma bölgelerinde arabuluculuk için liderlik yapıyor”
ABD Barış Enstitüsü Başkanı Grande, savaş ve kriz bölgelerinde sorunların çözümü için bölge ülkelerinin önemli bir rolünün olduğunu söyledi.
Türkiye’nin çatışma bölgelerinde arabuluculuk ve uzlaşı için ciddi temaslar yürüterek liderlik yaptığını ifade eden Grande, bu bölgelerde çözüm konusunda tüm dünyanın ısrarcı olması gerektiğini dile getirdi.
Grande, dünyada savaş türlerinin değiştiğini, farklı silahların kullanılmaya başlandığı bir süreçte barışın sağlanması için çok daha inovatif çözümler üretilmesi gerektiğini belirterek, şunları ifade etti:
“Son 60 yıldır ilk defa nükleer güçlerin karşı karşıya gelme ihtimali bu kadar yükseldi. Bunu göz ardı edemeyiz. Sanırım en büyük önceliğimiz bu olmalı. Çatışmaların seviyesini indirmeye yönelik mekanizmaları hayata geçirmek zorundayız.”
Çok kutuplu bir dünyaya giderken sorumluluk üstelenecek mekanizmalara ciddi ihtiyaç olduğunu söyleyen Grande, mevcut mekanizmaların dünyadaki sorunları çözmeye yönelik yaptırım gücünün yetersiz olduğunu anlattı.
]]>İsrail ordusu dün, Gazze Şeridi’ni kuzeyden güneye bağlayan Reşid Caddesi üzerindeki Nablusi Kavşağı’nda insani yardım bekleyen Filistinlileri bombalayarak ve ateş açarak hedef aldı. Saldırıda 112 Filistinli hayatını kaybetti, 760 Filistinli yaralandı. Gazze’deki hükümetten yapılan açıklamada, İsrail’in insani yardım bekleyenlere yönelik saldırısının “kasıtlı ve planlı” olduğu vurgulanarak, “İşgal ordusu bu kişilerin, bölgeye insani yardım almak için geldiklerini biliyordu ancak onları soğukkanlılıkla öldürdü.” ifadeleri kullanıldı.
GÜVENLİK KAYNAKLARI SALDIRIYI İTİRAF ETTİ, ORDU “İZDİHAM” DEDİ
İsrail güvenlik kaynakları, yardım tırlarının etrafını saran Filistinlilerin tırların geçişini sağlayan İsrail askerlerine “tehdit oluşturacak biçimde yaklaştığını” savunurken, İsrail askerlerinin duruma ateş açarak karşılık verdiğini itiraf etti. Kaynaklar, olayın soruşturulduğunu aktarırken İsrail ordusundan yapılan yazılı açıklamada, “Gazze sakinlerinin tırların etrafını sardığı ve yardımları yağmalamaya başladığı, bazı Filistinlilerin itiş-kakış ve izdihamda yaralandığı” iddia edildi.

OTURUMUN ARDINDAN AÇIKLAMA GELMEDİ
BM’nin New York’taki genel merkezinde yapılan BMGK toplantısında, üye devletlerin Gazze kentindeki Nablusi Kavşağı’nda insani yardım konvoyuna saldırısına tepki niteliğinde açıklama yapılması konusunda müzakere yürütüldü. BMGK’nin kapalı oturumunun ardından herhangi bir açıklama yapılmadı.

ABD’DEN MÜZAKERE METNİNE RET
İsrail’e karşı eleştirel açıklamalar içeren müzakere metninin, ABD’nin BM Daimi Temsilciliği tarafından kabul görmediği belirtildi. Müzakere metninde, “Konsey üyeleri, İsrail güçlerinin Gazze’nin güneybatısında gıda yardımı bekleyen kalabalık topluluğa açtığı ateş sonucu 100’den fazla kişinin hayatını kaybettiğini, yaklaşık 750 kişinin de yaralandığını belirten raporlardan derin endişe duyduklarını ifade ediyor.” cümlelerine yer verildi.

İSRAİL’E İNSANİ İHTİYAÇLAR İÇİN EK GEÇİŞLERİ KOLAYLAŞTIRMA ÇAĞRISI
Metinde, uluslararası insani hukuka uygun olarak Gazze Şeridi’ndeki sivilleri, hayatta kalmak için “vazgeçilmez olan temel hizmetlerden ve insani yardımdan mahrum bırakmaktan kaçınma” çağrısı yer aldı. Aksi durumda, Gazze’deki 2,2 milyon kişinin tamamının “endişe verici düzeylerde akut gıda sorunuyla karşı karşıya kalacağı” kaygısı dile getirildi. Konsey üyeleri müzakere metninde İsrail’i, Gazze’ye insani yardımın girebilmesi için sınır geçişlerini açık tutmaya, insani ihtiyaçları geniş ölçekte karşılamak için ek geçişlerin açılmasını kolaylaştırmaya çağırdı.

BİDEN: ŞU AN BİR YANITIM YOK
Öte yandan; Texas’a gidişinden önce Beyaz Saray’dan ayrılırken basın mensuplarının Gazze’ye ilişkin sorularını yanıtlayan ABD Başkanı Biden, insani yardım beklerken İsrail’in saldırısıyla hayatlarını kaybeden Gazzelilerle ilgili tepkisinin ne olduğu sorusuna, “Şu anda neler olduğuna bakıyoruz. Ne olduğuyla ilgili iki farklı anlatım var. (Bu soruya) Şu an bir yanıtım yok” şeklinde cevap verdi. Bu saldırının devam eden müzakereleri zorlaştırıp zorlaştırmayacağı sorusunu ise Biden, “Zorlaştıracağını biliyorum” şeklinde yanıtladı.

7 EKİM’DEN BU YANA 30 BİNDEN FAZLA CAN KAYBI
İsrail ordusunun 7 Ekim’den bu yana sivil yerleşim yerleri, hastane, okul ve yerinden edilmiş Filistinlilerin sığındığı barınakları hedef alan saldırılarını sürdürmesinin yanı sıra, insani yardımların girişini engellemesi nedeniyle yaklaşık 2,3 milyon nüfuslu Gazze Şeridi’nde büyük bir insani felaket yaşanıyor. İsrail ordusunun düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 30 bini, yaralıların sayısı da 70 bini aştı.

