GAZZE VE DOĞU TÜRKİSTAN’A DİKKAT ÇEKTİ: ZULÜM ALTINDALAR
Destici, konuşmasında ” Filistin, Gazze olmak üzere Doğu Türkistan’da, Myanmar’da, Afganistan’ın pek çok noktasında, Suriye’de, Irak’ta Müslüman kardeşlerimiz zulüm altında, işgal altında kan ve gözyaşı ya da esaret altında bayramı idrak ediyorlar.” diyerek 7 Ekim’den beri Gazze’ye devam eden İsrail saldırılarını hatırlatarak “Soykırımcı Siyonist İsrail’i onun başındaki katil Netanyahu’yu bir kez daha şiddetle kınıyor, lanetliyorum. Ona destek veren başta ABD olmak üzere bütün ülkeleri ve o ülkelerin başındaki yöneticileri de şiddetle kınıyoruz ve lanetliyoruz.” dedi.
“BAYRAMDA DA KATLETMEYE DEVAM ETTİ”
Destici, sözlerinin devamında şu ifadeleri kullandı: “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi sözde ateşkes kararı aldı. Ama İsrail bayramda da durmadı. Bayramda da çocukları, kadınları katletmeye devam etti. Netanyahu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararını tanımadığı gibi kendisinin daha önce oluşturduğu savaş kabinesinden ‘artık bu soykırım yeter, bu kadarı da fazla’ diyerek ayrılanların, istifa edenlerin olması üzerine savaş kabinesini feshettiğini açıkladı.
“SOYKIRIM KABİNESİ KURMAYI HEDEFLİYOR”
Herhalde tahmin ediyoruz ki, savaş kabinesi yerine bir soykırım kabinesi kurmayı hedefliyordur. Ama geriye dönüp tarihe baktığımızda ne kadar katil, soykırım yapan yöneticiler varsa hepsi ağır bir şekilde bu yaptıklarının bedelini ödemiş ve insan olarak değil, adeta bir hayvan olarak ölüp gitmişlerdir. Onun için İsrail’in sağduyulu siyasetçilerine, yöneticilerine ve kanaat önderlerine çağrımız; artık Netanyahu’yu bu katilleri, bu soykırımcıları durdurun ki, siz de bu suça ortak olmayın ve gelecekte ödenecek bedelleri de ödemek zorunda kalmayınız.”
“MİLLETİMİZİN ADI TÜRK’TÜR AMA BU ETNİK KÖKENLERİ YOK SAYMAK ANLAMINA GELMEZ”
Destici, Türklük ve İslam üzerinden çeşitli tartışmaların olduğunu ifade ederek “Bir kere şunu ifade etmek istiyorum ki, biz Kürdüyle, Türkmeniyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Arnavutuyla, Boşnakıyla bu Anadolu’da yaşayan herkesle birlikte Türk milletiyiz. Bizim milletimizin adı Türk’tür. Ama bu etnik kökenleri yok saymamız anlamına gelmez. Bu ülkede Kürtler de vardır, Boşnaklar da vardır, Arnavutlar da vardır, Çerkesler de vardır, Araplar da vardır. Onun için biz bunu bir zenginlik olarak görüyoruz.
“ATATÜRKÇÜLÜK VE MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNDEN İSLAM’A SALDIRI VAR”
Buna bağlı olarak maalesef son günlerde aynen 28 Şubat süreçlerinde olduğu gibi Atatürkçülük ve milliyetçilik üzerinden İslam’a ve Müslümanlara saldırı var. Sığınmacılar üzerinden de bazen bu saldırı çok net bir şekilde ortaya çıkıyor. Burası Türk milletinin vatanıdır ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.
“MÜSLÜMAN DEĞİLSENİZ BUNU AÇIKLAYIN, SİZİ AZINLIK STATÜSÜNE KOYALIM”
Lozan’da da bir kere daha altını çizerek söylüyorum. Burada Müslüman unsurlar kurucu unsurlar olarak kabul edilmiştir. Müslüman olmayan unsurlar, yani Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Süryaniler bunlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İslam düşmanlığı yapanlara açıkça buradan sesleniyorum; eğer Müslüman değilseniz bunu açıklayın. Ve sizi azınlık statüsüne koyalım. Ve ona göre muamele yapalım. Müslümanmış gibi görünüp daha sonra İslam’a saldırırsanız ya da İslam’a saldıranların İslam’ın değerlerine hakaret edenleri korumaya çalışırsanız bu sizin zaten inancınızı ve kimliğinizi net olarak ortaya koymaktadır.
“YENİ BİR 28 ŞUBAT’I HORTLATMAYA ÇALIŞANLAR VAR”
Son dönemlerde adeta yeni bir 28 Şubat’ı hortlatmaya çalışanlar var. Bazen sığınmacılar üzerinden işte bazen kurban üzerinden efendim işte bazen açıkça İslam’a, dinimize, kutsallarımıza saldırı üzerinden bunu açık ve net olarak görüyoruz. Ama yeni 28 Şubat heveslerine de diyoruz ki, hiç heveslenmeyin, bu ülke bir kez daha 28 Şubat sürecine dönmez, döndürülemez. Buna Büyük Birlik Partisi olarak da Cumhur İttifakı olarak da müsaade etmeyiz.” şeklinde konuştu.
]]>Ülkenin önemli münevverlerinden olduğu kabul edilen Bhuglah, Hint Okyanusu’nun Afrika kıtası açıklarındaki ada ülkesi Morityus’un tarihini, Fransız ve İngiliz sömürgeciliği dönemini, Müslümanların etkilerini ve Türklerle ilişkilerini AA’ya anlattı.
Morityus Müslümanlarının tarihi üzerine önemli çalışmalara imza atan Bhuglah, Morityus’un ilk olarak 10. yüzyılda Araplar tarafından keşfedilerek gemilerine içme suyu ikmali yapmak ya da başka yerlere yelken açmadan önce mallarını saklamak için bir istasyon olarak kullanıldığını, Arapların kolonileştirmediği adada daha sonra Hollanda, Fransa ve İngiltere sömürge dönemlerinin yaşandığını söyledi.
Morityus’ta Avrupa sömürgeciliği ve ilk Müslüman yerleşimleri
Portekizlilerin 1507’de Morityus’u keşfeden ilk Avrupalılar olduğunu fakat adada uzun süre kalmadıklarını kaydeden Bhuglah, Hollandalıların ise 1598’den 1710’a kadar gemi inşa etmek için adanın abanoz ağaçlarından yararlandıklarını ve yiyecek olarak tükettikleri Dodo kuşlarını yok ettiklerini, koleraya sebep olan fare istilası nedeniyle yerleşmekte zorlandıklarını dile getirdi.
Bhuglah, “Fransızlar adayı 1715’te sömürgeleştirdi. Tarım alanlarında ve diğer zor işlerde çalıştırmak üzere Afrika’dan köleler getirdiler. Yönettikleri insanlara Fransız kültürünü, Fransız dilini ve Katolik dinini empoze ettiler.” dedi.
Fransızların başta burada kahve yetiştirmek istediğini ve Yemen’deki Muha’dan kahve tohumları ve bitkileri getirdiğini aktaran Bhuglah, buna karşın siklonik rüzgarlara daha dayanıklı olan şeker kamışı yetiştiriciliğine odaklanmayı tercih ettiklerini belirtti.
Bhuglah, 1735 yılında Mahe de la Bourdonnais’in, o zamanlar Ile de France olarak bilinen Fransız kolonisine vali olarak atandığını ve adayı deniz üssüne dönüştürmek için bir liman inşa etmek istediğini, bunun için de “laskar (Hintli gemici)” olarak adlandırılan Müslüman denizcilerin uzmanlığına başvurduğunu ifade etti.
Laskarların başkent Port Louis’e yakın bir bölgeye yerleştiğini belirten Bhuglah, bu banliyö bölgesinin o dönemde “Camp des Lascars” olarak bilinen Plaine Verte olduğunu ve Fransız sömürge yönetimi sırasında adanın nüfusunun Fransızlar, Afro-köleler ve Laskarlardan (Müslümanlar) oluştuğunu kaydetti.
Bhuglah, adanın Hindistan’a giden gemilerin hareketlerini kontrol etmenin uygun olduğu stratejik bir coğrafi noktada bulunduğunu keşfeden İngilizlerin adayı 1810’da zapt ederek “Ile de France” olan adını Morityus olarak değiştirdiğini, “fakat uzlaşmacı bir ruhla, ekonomiyi ve ticareti kontrol eden Fransız kodamanların torunlarının Fransızca dilini ve Fransız yasalarını kullanmaya devam etmelerine izin verdiğini” anlattı.
İngilizlerin şeker kamışı tarlalarında çalıştırmak üzere Hindistan’dan aralarında çok sayıda Müslüman’ın da bulunduğu işçiler getirdiğini ve bu Müslümanların adanın ticaretinin gelişmesine katkı sunduğunu bildiren Bhuglah, “Müslüman tüccarlar Port Louis şehrinin ticari bölgesinde yoğunlaşmış ve burada Cuma Camii olarak bilinen, adanın en önemli ikinci mescidini inşa etmişlerdir.” diye konuştu.
Bhuglah, “Fransız sömürgeciliği döneminde Fransızca dışında hiçbir dile ve Katoliklik dışında hiçbir dine izin verilmemiştir. Ancak Müslüman Laskarlar, sıkı çalışmaları ve mücadeleleri sayesinde, Fransız sömürgecilerle 1805 yılında adanın ilk camisini inşa etme izni için pazarlık yapmayı başardılar. Bu cami ‘Camp des Lascars Camii’ olarak bilinmektedir.” dedi.
Ada nüfusunun Hindular (yüzde 50), Hıristiyanlar (Afrika kökenliler ve yaklaşık yüzde 1’lik beyazlar da dahil toplam yüzde 29), Müslümanlar (yüzde 20) ve Çinlilerden (yüzde 1) oluştuğuna dikkati çeken Bhuglah, “Morityus çok etnikli ve çok kültürlü bir ülke olduğu için her etnik grup kendi kültürel dilini muhafaza etmektedir. Hintçe, Urduca, Tamilce, Telegu, Marathi, Arapça ve Çince. Son zamanlarda, tüm kültürel gruplar tarafından konuşulan Kreol lehçesi (Fransızcadan türetilmiş bir lehçe) ulusal dil haline gelmiştir.” ifadelerini kullandı.
Bhuglah, Morityus’un Araplar tarafından keşfedildiğinin ve ilk adının Dina Arabi olduğunun altını çizerken adanın önemli tarihi figürleri ve olayları hakkında ise şu bilgileri verdi:
“Fransız yönetimi sırasında ilk caminin ilk imamı olan Gassy (Gazi) Sobdar, Morityus’ta İslam’ın temellerinin atılmasında liderlik rolü oynamıştır. Oğlu Najourdine Gassy 1870’lere kadar Osmanlı İmparatorluğu ile yakın temas halindeydi. Türk arşivlerinde kendisi ile Babıali arasında yapılan yazışmaların kanıtları bulunmaktadır. Dr. Idrice Goumany, 1886’da İskoçya’dan tıp doktoru olarak mezun olan ilk Müslüman’dır. Avrupa’da eğitim almış olmasına rağmen her zaman Osmanlı fesi giyerdi. Ölümcül çiçek hastalığına yakalanan hastaları tedavi ederken hayatını feda etti. Dr. Hassen Sakir, Ghulam Mohammad Dawjee Atchia ve Sir Abdul Razaque Mohamad gibi Morityusluların, özellikle de Müslümanların siyasi uyanışında önemli rol oynayan önemli şahsiyetler de olmuştur. Sir Abdul Razaque Mohamed’in siyasi partisinin desteği olmasaydı, Morityus’un 1968’de İngiliz sömürge yönetiminden bağımsızlığını kazanmasının zor olacağı bir gerçektir. Ne yazık ki bu tarihi figürler ve olaylar tarihçilerin ve yazarların anlatılarında genellikle göz ardı edilmektedir.”
“Morityus’ta bir camiye imam atanırken Osmanlı İmparatoru’nun onayını almak adettendi”
Osmanlı İmparatorluğu’nun dini eğitim vermek için Güney Afrika’ya gönderdiği alim Ebubekir Efendi’ye Morityus’taki Müslümanlar hakkında rapor hazırlama görevi de verildiğini dile getiren Bhuglah, “Morityus’ta bir camiye imam atanırken Osmanlı İmparatoru’nun onayını almak adettendi.” diye konuştu.
Bhuglah, hacıları taşıyan gemilerin Avrupalı korsanların saldırısına uğraması sebebiyle Osmanlı donanmasının hacıların güvenliğiyle ilgilendiğini dile getirerek “Morityus’taki Müslümanlar güvenlikleri için her zaman Osmanlı İmparatorluğu’na baktılar. Morityus’ta toplumsal ayaklanmalar yaşandığında Müslümanlar Osmanlı donanmasının müdahalesini talep etmişlerdir. 1866 yılında Osmanlı donanmasından Bursa gemisi, Port Louis’i ziyaret etti.” ifadelerini kullandı.
“Gazi Sobdar ve Morityus’un Öncü Laskarları” kitabında Osmanlı’nın Morityus ile bağlantısına bir bölüm ayırdığını belirten Bhuglah, “Morityus ile Osmanlı İmparatorluğu arasında konsolosluk ilişkileri vardı. Osmanlı arşivlerinde, kasırgaların vurduğu Morityus’a Osmanlıların yardım ettiğini gösteren belgeler bulunmaktadır. Ayrıca, Morityuslular Türkiye’deki savaş ve deprem mağdurlarına yardım etmek için cömertçe katkıda bulunmuşlardır. Morityus’taki Müslümanlar Hicaz Demiryolu’nun inşası için oluşturulan fona da katkıda bulunmuşlardır.” dedi.
Bhuglah, Osmanlı ile Morityus Müslümanların birbirine ilgisini şu sözlerle açıkladı:
“Osmanlı İmparatorluğu, Morityus’taki Müslümanların güvenliği, refahı ve emniyeti için bir garantör gibiydi. Yerel Müslümanlar herhangi bir sorunla karşılaştıklarında Sultan’a yazmaktan çekinmezlerdi. Örneğin İmam Najourdine Gassy, Sultan’a mektup yazarak, sömürge hükümetinin Hükümet Konağı’ndaki resmi törenlerine katılırken giyeceği uygun bir kıyafete sahip olmadığını bildirdi. Sultan, Osmanlı’nın saygın bir dini temsilcisi olabilmesi için kendisine uygun bir kıyafet gönderilmesi için gerekli düzenlemeleri yaptı. Osmanlı yetkilileri Morityus’un Müslüman elitini, modern eğitim için kampanya yürütmeye teşvik etti. Bu bağlamda, Morityuslu Müslüman seçkinler, yerel Müslümanların zihinlerine reformları ve yeni fikirleri aşılamak amacıyla 1908’de aylık bir gazete olan ‘Islamisme’yi çıkarmaya başladı. Gazetenin ön sayfasında logo olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun sembolü yer alıyordu.”
Türkiye-Morityus ilişkileri
Osmanlı’nın ardından ise Türkiye ile Morityus arasında 1996’da diplomatik ilişkiler tesis edilene kadar bağlantı olmadığına dikkati çeken Bhuglah, Morityus’un önde gelen iş adamlarından Bashir Currimjee’nin Türkiye’nin Port Louis Fahri Konsolosu olarak atandığını ve ilişkilerin 2010’da Türkiye’nin Madagaskar’da Morityus akreditasyonuna sahip bir büyükelçilik açmasıyla yeni bir dönemece girdiğini kaydetti.
Bhuglah, 1 Haziran 2013’te Morityus ile Türkiye arasında yürürlüğe giren Serbest Ticaret Anlaşması’nda Morityus adına baş müzakereci olarak görev yaptığını, Aralık 2015’te Türk Hava Yolları’nın adaya ilk uçuşunu gerçekleştirdini ve ticaret anlaşması ile hava bağlantısının ilişkilerin gelişmesine katkı sağladığını söyledi.
Morityus ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin geleceğine dair değerlendirmelerde bulunan Bhuglah, “İlişkiler insanlar arası etkileşimin artması sayesinde daha da gelişecektir. İkinci olarak, Morityus, Türkiye’nin ortaklık ilişkisi geliştirdiği Afrika Birliği’nin bir üyesidir. Üçüncü olarak, Türk üniversitelerinde okuyan Morityuslu öğrenci sayısının artmasının kültürel etkileşim üzerinde olumlu bir tesiri olacaktır. Birçok Morityuslu Türk televizyon dizilerini izlemekte ve Türk aktörler Morityuslu hayranları tarafından büyük beğeni toplamaktadır. Morityuslular ve Türkler futbol tutkunu. Türk futbol yıldızlarının Morityus’u sık sık ziyaret etmeleri ikili ilişkilere büyük bir ivme kazandıracaktır.” ifadelerini kullandı.
“Kokni erkekleri Osmanlı fesi giymeleriyle ayırt edilebiliyorlardı”
Bhuglah, Hintli işçilerin yanı sıra adaya gelen çok sayıda tüccar Müslümanın ticaretin gelişmesine katkı sunduğundan ve İngiliz sömürgeciliği döneminde Port Louis Limanı’nda çalıştırılmak üzere getirilen Koknilerden de bahsetti.
“Kokniler, Hindistan’ın batı kıyısında Bombay yakınlarındaki Konkan bölgesinde yaşayan bir klandır. Soyları Hindistan’ın batı kıyısına yerleşen Arap tüccarlara ve Arap denizcilere dayanmaktadır.” bilgisini veren Bhuglah, bunların zamanlarının büyük kısmını denizlerde geçirdiğine dikkati çekti.
İngilizlerin, Koknileri Port Louis Limanı’nı gemilerin bağlanması ve çözülmesi için çalışmakta kullandığını söyleyen Bhuglah, o dönemde elle yapılan bu işlemin tehlikeli olduğuna ve en küçük aksilikte can ve mal kaybına sebep olduğuna işaret etti.
Bhuglah, “Morityus’ta Kokni Diasporası” adlı kitabında hayat hikayelerini anlattığı bu topluluk hakkında şunları aktardı:
“Koknilerin katılımı olmadan liman işletilemezdi. Kokniler dindar Müslümanlardı ve organize şekilde yaşıyorlardı. Osmanlıların davasına karşı çok duyarlıydılar. Limanda çalıştıkları için Port Louis Limanı’ndan transit geçen Osmanlı-Türk gemilerinin mürettebatıyla sık sık bir araya geliyorlardı. Bu temaslar sayesinde Müslüman dünyasında olup bitenlerden haberdar oldular. Hatta depremden etkilenen Türk kardeşlerine yardım etmek için Morityus’ta fon bile kurdular. Kokni erkekleri Osmanlı fesi giymeleriyle ayırt edilebiliyorlardı.”
Müslümanlar siyasi güçlerini kullanarak haklarını aldı
Müslümanların mescit, medrese ve vakıf gibi kurumlar inşa ederek kültürel ve dini miraslarını koruduğunu vurgulayan Bhuglah, haklarının tanınması için de siyasi güçlerini kullandıklarını ve Morityus yasalarının Müslümanlara cami inşa etme, ibadet etme ve bayram kutlama haklarını tanıdığını belirtti.
Bhuglah, “Her cuma günü, Müslüman memurlar cuma namazına katılmak için 2 saat izin hakkına sahiptir. İlkokullarda Arapça ve Urduca Müslüman öğrencilere seçmeli ders olarak okutulmaktadır. Müslümanların ulusal radyo ve televizyonda özel dini programlar için belirli alanları vardır. Müslümanların geleneksel kıyafetlerini giymeleri konusunda herhangi bir kısıtlama yoktur. Helal gıda piyasada mevcuttur.” dedi.
Morityus’un yaşlanan bir topluma sahip olduğuna dikkati çeken Bhuglah’a göre, sosyo-ekonomik şartların dayattığı göç, ülkede Müslüman toplum yapısında bozulmaya neden oluyor.
Bhuglah, Morityus Müslümanlarının Müslüman ülkelere yüksek öğrenim için öğrenci göndererek ve bu ülkelerdeki meslektaşlarıyla iş bağlantıları kurarak diğer Müslümanlarla bağlarını geliştirebileceğini ifade etti.
“Müslümanların katkıları göz ardı edilmişti”
Morityus’un tarihi hakkında yazılan kitap ve makalelerde eksikler olduğunu kaydeden Bhuglah, “Müslümanların katkıları göz ardı edilmişti. Bu durum beni Morityus Müslümanlarının tarihi, kültürü, gelenekleri ve folkloru ile ilgili anlatılmamış hikayeler ve isimsiz kahramanlar hakkında yazmaya itti.” diye konuştu.
Bhuglah, eserlerinde arşivlerdeki ve milli kütüphanedeki belgelere, ele almak istediği konularda bilgi eksikliği olduğunda yabancı yayınlara, yurt dışında yaşayan arkadaşlarının kendisi adına Paris, Londra ve İstanbul arşivlerinde yaptığı araştırmalara ve sözlü anlatımlar ile bazı aileler tarafından saklanan değerli belgelere ve fotoğraflara başvurduğunu söyledi.
Şu ana kadar 11 kitap yazdığını ve biri hariç tamamının Morityus’taki Müslümanların sosyal tarihi, etki bırakmış Müslüman şahsiyetler ve Müslüman folkloru ve gelenekleriyle ilgili olduğunu ifade eden Bhuglah, çok kültürlü toplumda Müslümanların kültürel değerleri ve toplumsal meselelere yapıcı yaklaşımları hakkında bilgi aktarmanın önemine dikkati çekti.
Bhuglah, son kitabının Morityus’a bağlı bir ada olan “Rodrigues’teki Müslüman Varlığı” üzerine olduğunu ve bu kitaptan önce kimsenin söz konusu adadaki Müslümanları önemsemediğini, buna karşın bir avuç Müslüman ailenin Rodrigues’in gelişiminde temel bir rol oynadığını belirtti.
Kitabının bu ilk Müslümanların olumlu rolünü anlattığını dile getiren Bhuglah, şöyle devam etti:
“Rodrigues’teki inceleme ve araştırmalarım sırasında Rodrigues Bölge Ofisi’nin ana kapısının önünde bir Osmanlı topunun varlığını keşfettim. Bu top oraya İngiliz sömürgeciler tarafından yerleştirilmiş ve 100 yıldan fazla bir süredir orada duruyor. Topun üzerinde Sultan 2. Abdülhamid’in bugüne kadar fark edilmeyen tuğrası bulunmaktadır. Moritanyalı sanatçı Nasreen Banu Ahseek, bu Osmanlı mirasını ön plana çıkarmak ve görünürlüğünü artırmak amacıyla kitabımın kapağında tuğrayı yeniden yorumladı. Kitabımın tanıtımı sırasında, Türk aktör Celal Al ve Ahmet Kemal Öncü’nün varlıkları ile etkinliği onurlandırmaları ve bize sembolik tuğra sunmaları beni çok şaşırttı.”
“Müslümanların Morityus milletinin ayrılmaz bir parçası olduğunu anlamalarını istiyorum”
Bhuglah, eserlerini kaleme almaktaki amacını “Müslümanların Morityus milletinin ayrılmaz bir parçası olduğunu anlamalarını istiyorum. Okuyucuların, Müslümanların çalışkan ve barışsever insanlar olduğunu ve diğer topluluklarla birlikte Morityus çeşitliliğinin ulusal inşasında etkili olduklarını bilmelerini istiyorum.” sözleriyle anlattı.
Son olarak üzerinde çalıştığı yeni eserinden bahseden Bhuglah, sözlerini şöyle noktaladı:
“Şu anda Morityus Başbakan Yardımcısı Dr. Anwar Husnoo’ya Morityus’a ilk Müslümanların gelişini anmak için bir anıtın tasarlanması ve inşasında destek oluyorum. Ayrıca Madagaskar’daki Müslüman varlığına odaklanacak olan bir sonraki kitabım üzerinde çalışıyorum.”
]]>Dokuz yaşındaki çocuk, “Sınıf arkadaşlarım bana Pakistanlı terörist dedi” diye annesine şikayette bulundu.
Yazar ve yaşam koçu Reema Ahmad o günü çok iyi hatırlıyor.
“Yumruklarını öylesine sıkmıştı ki, çocuğun avucunda kendi tırnak izleri vardı. Öfke içerisindeydi. Bir grup çocuk onu işaret ederek ‘Bu Pakistanlı bir terörist. Öldürün onu!’ demişti.”
Küçük çocuk, bazı sınıf arkadaşlarının da kendisine “nali ka kida” (pisliğin böceği) dediğini anlattı. Annesi Ahmad şikayette bulunmuş ve kendisine “Kafanızda kuruyorsunuz… böyle şeyler yaşanmadı” denmişti.
Ahmad sonunda oğlunu okuldan aldı. Bugün 16 yaşındaki çocuk evde eğitim görüyor.
Anne, “Oğlumun yaşadıkları aracılığıyla toplumdaki çalkantıyı da hissettim. Bu benim kendi gençliğimde hiç hatırlamadığım şeyler” diyor.
“Sınıfsal ayrıcalığımız bizi her zaman Müslüman hissetmekten korumuş olabilir. Şimdi ise sanki sınıf ve ayrıcalık sizi daha görünür bir hedef haline getiriyor.”
Hindistan’da Narendra Modi’nin Hindu milliyetçisi Bharatiya Janata Partisi (BJP) 2014 yılından beri iktidarda. O zamandan beri Hindistan’daki yaklaşık 200 milyon Müslüman çalkantılı bir dönem geçiriyor.
Hindu çeteler inek tüccarı olduğundan şüphelenilen kişileri linç etti ve Müslümanlara ait küçük işletmeleri hedef aldı. Camilere karşı dilekçeler verildi.
İnternet trolleri Müslüman kadınlara yönelik çevrimiçi “müzayedeler” düzenledi. Sağcı gruplar ve ana akım medyanın bazı kesimleri “cihat” suçlamalarıyla İslamofobiyi körükledi. Bunlardan birisi de Hindu kadınları evlilik yoluyla dönüştürdükleri iddiasıyla Müslüman erkeklere yönelik “aşk cihadı” suçlaması.
Müslüman karşıtı nefret söylemi de arttı. Bu olayların dörtte üçü BJP tarafından yönetilen eyaletlerde bildirildi.
“Hindu Hindistan’da Müslüman Olmak” adlı yeni kitabın yazarı Ziya Us Salam, “Müslümanlar kendi ülkelerinde ikinci sınıf vatandaş ve görünmez bir azınlık haline geldi” diyor.
Ancak BJP de Modi de Hindistan’da azınlıklara yönelik kötü muamele iddialarını reddediyor.
Başbakan, Newsweek dergisine verdiği röportajda, “Bunlar, kendi çevrelerinin dışındaki insanlarla tanışmaya zahmet etmeyen bazı insanların olağan klişeleri. Hindistan’daki azınlıklar bile artık bu hikayelere inanmıyor” dedi.
Ailesi onlarca yıldır Agra’da yaşayan ve şehrin kalabalık evleri arasında pek çok Hindu arkadaşı olan Reema Ahmad bir değişimin olduğu inancında.
Ahmad, 2019 yılında Hindistan’ın çoğunluğu Müslüman olan Pakistan’daki militanlara karşı hava saldırıları başlatmasının ardından atılan bir mesajla birlikte sadece iki Müslümandan biri olduğu bir okul WhatsApp grubundan ayrıldı.
Gruba atılan mesajda “Bizi füzelerle vururlarsa, evlerine girer ve onları öldürürüz” deniyordu.
Ahmad “Soğukkanlılığımı yitirdim. Arkadaşlarıma ‘sizin neyiniz var’ diye sordum. Sivillerin ve çocukların öldürülmesine göz mü yumuyorsunuz?” dediğini hatırlıyor. Kendisi barışı savunmaya inanıyordu.
Gelgelelim tepkiler ise çok hızlı oldu.
“Birisi sırf Müslüman olduğun için mi Pakistan yanlısı olduğunu sordu? Beni milliyetçilik karşıtı olmakla suçladılar” dedi.
“Birdenbire şiddetsizlik çağrısı yapmak milliyetçilik karşıtı olmakla eşdeğer tutuldu. Onlara ülkemi desteklemek için şiddete başvurmak zorunda olmadığımı söyledim. Gruptan ayrıldım.”
Değişen atmosfer başka şekillerde de hissediliyor. Ahmad’in geniş evi uzun zamandır oğlunun sınıf arkadaşlarının buluşma noktası olmuş. Ne var ki, “aşk cihadı” düşmanlığı nedeniyle, Hindu kızlardan belli bir saate kadar eve gitmeleri ve oğlunun odasında oyalanmamaları isteniyor.
“Babam ve ben, oğlumu aldık karşımıza, ortamın iyi olmadığını söyledik. ‘Arkadaşlıklarını sınırlamalısın, dikkatli olmalısın, çok geç saatlere kadar dışarıda kalmamalısın. Asla bilemezsin. İşler her an ‘aşk cihadına’ dönüşebilir’ dedik.”
Beş kuşaktır Agra’da yaşayan çevre aktivisti Erum da okullarda çalıştığı sıralarda çocuklar arasındaki konuşmalarda bir değişim olduğunu fark etmiş.
Bir çocuğun Müslüman bir sınıf arkadaşına “Benimle konuşma, annem konuşmamamı söyledi” dediğini duymuş.
Erum, “Bu, Müslümanlara yönelik kökleşmiş fobiyi yansıtıyor. Bu, kolay kolay iyileşemeyeceğimiz bir şeye dönüşecek” diyor.
Birçok Hindu arkadaşı olan Erum, Müslüman bir kadın olarak kendini güvensiz hissetmiyordu.
Mesele sadece çocuklar değil. Agra’da yerel bir gazeteci ve dinler arası organizatör Siraj Qureshi, Hindular ve Müslümanlar arasındaki eski dostluğun yıpranmasından yakınıyor.
Qureshi, yakın zamanda gerçekleşen ve şehirde koyun eti dağıtan bir adamın Hindu sağcı grup üyeleri tarafından durdurulup polise teslim edildiği ve hapse atıldığı bir olayı anlatıyor.
“Uygun ruhsatı vardı ama polis yine de onu tutukladı. Daha sonra serbest bırakıldı.”
Toplumdaki pek çok kişi, trenle seyahat eden Müslümanların, sığır eti taşıdıkları iddiasıyla Müslümanların saldırıya uğramasının da etkisiyle, davranışlarında bir değişim olduğunu belirtiyor.
Ahmad, “Artık hepimiz temkinliyiz, toplu taşıma araçlarında vejetaryen olmayan yiyeceklerden kaçınıyoruz ya da gücümüz yetiyorsa toplu taşıma araçlarını hiç tercih etmiyoruz” diyor.
Qureshi olup bitenin nedenini net bir şekilde gördüğünü söylüyor:
“Siyaset, toplumlar arasındaki ilişkiye zehir karıştırdı.”
BJP’nin ulusal sözcüsü Syed Zafar Islam, “Müslümanların endişelenmesi için hiçbir neden yok” dedi ve yükselen İslamofobiyi “sorumsuz medya kuruluşlarına” bağladı.
Sorularımızı yanıtlayan Syed Zafar Islam, “Bir yerde küçük bir olay oluyor ve medya bunu daha önce hiç olmamış gibi büyütüyor. 1,4 milyar insanın yaşadığı bir ülkede, topluluklar arasında ya da topluluklar içinde bu türden pek çok olay yaşanabilir” diye ekliyor.
“Bir ya da iki olayı genelleştirip iktidar partisinin Müslüman karşıtı olduğunu söyleyemezsiniz. Eğer birileri bunu Müslümanları hedef alan bir şey olarak gösteriyorsa, yanılıyorlar.”
Kendi çocuklarının okuldan eve geldiklerinde sınıf arkadaşlarının ailesinin dininden dolayı kendilerine “Pakistanlı terörist” demeleri halinde nasıl tepki vereceğini sordum. Partiye 2014 yılında katılan eski bankacının biri okuyan, iki çocuğu var.
“Her ebeveyn gibi ben de kendimi kötü hissederdim. Böyle şeylerin olmamasını sağlamak okulun sorumluluğudur. Ebeveynler de çocuklarının böyle şeyler söylemediklerinden emin olmalılar.”
“Halkın yüzde 79’unun Hindu olduğu bir ülkede BJP’nin bir Hindu raştrası (devleti) kurmasından bahsedilmesine ne diyorsunuz?” diye başka bir soru yönelttim.
Sözcü, “İnsanlar bunun bir retorik olduğunu biliyor. Hükümetimiz ya da partimiz böyle şeyler söyledi mi? Medya neden böyle şeyler söyleyen insanlara bu kadar çok yer veriyor? Medya bu tür insanlara yer verdiğinde üzülüyoruz” dedi.
BJP’nin ülke çapında Müslüman bakan, parlamentonun her iki kanadında da milletvekili bulunmuyor. Sadece bir tane yerel Meclis üyesi Müslüman var. Bu durum hakkında sözcünün ne düşündüğünü de sordum.
Kendisi de eski bir MJP milletvekili olan İslam, bunun kasıtlı olmadığını söyledi ve “Kongre ve diğer muhalefet partileri, Müslümanları BJP’yi yenme gündemleri için kullanıyor. Eğer bir parti Müslüman bir aday çıkarırsa ve Müslümanlar ona oy vermezse, hangi parti ona yer verecek?” dedi.
Hindistan’daki Müslümanların sadece yüzde 8’inin 2019’da BJP’ye oy verdiği ve giderek artan bir şekilde Modi’nin partisine karşı bir blok olarak oy kullandıkları doğru.
Ancak İslam, Kongre liderliğindeki muhalefet partilerinin, topluma kendilerine sadık kalmalarını sağlamak için “korku ve endişe” aşıladığını savunuyor. Modi hükümetinin “topluluklar arasında ayrım yapmadığını da” savunuyor.
“Refah programları tüm insanlara ulaşıyor. Bazı programlardan en çok Müslümanlar yararlanıyor. Son 10 yılda hiçbir büyük ayaklanma yaşanmadı.”
2020 yılında Delhi’de tartışmalı bir vatandaşlık yasası nedeniyle çıkan ayaklanmada çoğu Müslüman 50’den fazla kişi hayatını kaybetmişti. Ancak Hindistan bağımsızlıktan bu yana çok daha kötü olaylara sahne oldu.
İslam, Müslüman toplumu kendilerini ana akımdan izole etmekle suçladı.
“Müslümanlar kendi içlerinde gözlem yapmalı. Sadece bir oy bankası olarak görülmeyi reddetmeliler, dini liderlerden de etkilenmemeliler.”
“Sayın Modi, insanların mutlu bir şekilde bir arada yaşaması ve yanlış yönlendirilmemesi için toplumu bir araya getirmek için çok çalışıyor.”
Kendisine Modi’nin liderliği altında Hindistan’daki Müslümanların geleceğini nasıl gördüklerini de sordum.
“Çok iyi…” diye yanıtladı ve şöyle devam etti:
“Zihinler yavaş yavaş değişiyor. Daha fazla Müslüman BJP’ye katılacak. İşler iyiye gidiyor.”
İşlerin iyiye gidip gitmediğini söylemek zor.
Bu çalkantılı zamanlarda pek çok Müslümanın kendi toplumlarının bir reform sürecinden geçtiğini söylediği ise doğru.
Ziya Us Salam, “Müslümanlar kendi içlerine bakıyor ve eğitim alıyorlar. Müslüman eğitimciler ve entelektüeller tarafından hak eden, ihtiyaç sahibi öğrencilerin eğitim almasına yardımcı olunuyor. Kendi kendini geliştirme çabası takdire şayan ama bu aynı zamanda hükümete olan güvensizliği de gösteriyor” diyor.
Arzoo Parveen, Hindistan’ın en yoksul eyaleti olan Bihar’da ailesiyle birlikte yoksulluktan kurtulmanın yolunu eğitimde görenlerden biri.
Reema Ahmad’ın oğlunun aksine, Parveen’in önündeki engel, dini gerilimler değil, başkalarının ne düşüneceğinden korkan kendi babasıydı.
“Evde para sorunumuz olduğunu, benim yetişkin bir kız olduğumu, köylülerin bu konuda konuşacağını söyledi. Ben de ona bu şekilde yaşamaya devam edemeyeceğimizi söyledim. Kadınlar ilerliyor. Geleceğimizi askıya alamayız.”
Parveen, annesinin yerel hastanede nasıl öldüğünü duyduktan sonra doktor olmaya karar verdi. Köy öğretmenlerinin mühendis ve doktor olan kadınlarla ilgili anlattıkları hikayeler de bunun mümkün olduğuna inanmasını sağlamış.
“Neden ben olmayayım?” diye soran Parveen, bir yıl içinde ailesinde yüksek öğrenim gören ilk kadın oldu.
Parveen’in köyden çıkış yolu bir devlet okulunda değil, eski bir Müslüman politikacı ve akademisyen olan Maulana Wali Rahmani’nin 2008 yılında yoksul Müslüman öğrenciler için kurduğu ücretsiz bir dershane olan Rahmani30’dan geçti.
Rahmani30 şu anda Bihar’ın başkenti Patna da dahil olmak üzere üç şehirde kız ve erkek 850 öğrenciye danışmanlık veriyor. Seçilen öğrenciler okulun kiraladığı binalarda yaşıyor ve mühendislik, tıp ve yeminli mali müşavirlik alanlarında ulusal giriş sınavlarına hazırlanıyor. Birçoğu meyve satıcılarının, tarım işçilerinin, fabrika ve inşaat işçilerinin çocukları.
Yaklaşık 600 mezun halihazırda yazılım mühendisi, yeminli mali müşavir ve diğer mesleklerde çalışıyor. Altısı ise doktor.
Gelecek yıl Parveen, Hindistan’ın 707 tıp fakültesinin her yıl sunduğu yaklaşık 100 bin kişilik kontenjanından biri için yarışacak iki milyondan fazla öğrenciden birisi olacak.
Genç kız, “Mücadeleye hazırım. Jinekolog olmak istiyorum” diyor.
Peki dünyanın en kalabalık ülkesi Hindistan’da sınıf, mezhep, kast ve bölgesel olarak da bölünmüş Müslümanların geleceği ne olacak?
Salam “geçmek bilmeyen bir korkudan” bahsediyor.
“İnsanlar Müslüman toplum için işsizlikten ve enflasyondan bahsediyor. Ancak mesele sadece enflasyon ve istihdam değil. Mesele yaşam hakkı.”
Genç Müslümanların son zamanlardaki tecrübeleri de benzer korkulardan bahsediyor.
Zeyad Masroor Khan son kitabında, “Neredeyse herkes kaçınılmaz son gerçekleştiğinde kaçacakları bir ülke seçmiş” diyor ve şöyle devam ediyor:
“Bazıları eğer bir gün sığınma ihtiyacı duyarlarsa diye Kanada, ABD, Türkiye ya da İngiltere’ye yerleşmiş amcalarıyla temasa geçti. Benim gibi toplumsal şiddet zamanlarında bile kendini güvende hisseden biri bile artık anavatanındaki geleceğinden endişe ediyor.”
Ahmad da Agra’daki gelecekle ilgili belirsizliğin ağırlığını hissediyor.
“Başlangıçta bunun (Müslümanlara yönelik kötü muamele) seyrek görüldüğünü ve geçeceğini düşünmüştüm. Bu 10 yıl önceydi. Şimdi çok şeyin kalıcı olarak kaybedildiğini ve zarar gördüğünü hissediyorum.”
]]>İtalya’nın Venedik şehrinde bulunan Eski Camii’nde “Yatsı Namazı Buluşması” programı düzenlendi. Programa katılan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, burada gurbetçi vatandaşlar ile bir araya geldi.
Venedik Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) tarafından yapılan programda namaz öncesi cemaate hitap eden Erbaş, “Cinleri ve insanları sadece bana ibadet etmeye uygun ve elverişli bir şekilde yarattım” ayet-i kerimesini hatırlatarak, “Eğer hayatımızda ibadet olmazsa varlığımızın, yaşamamızın bir anlamı yok. Bizim hayatımızı ibadetlerimiz süslüyor, güzelleştiriyor” dedi.
Erbaş, Müslümanların en çok önem verdiği konuların başında dürüstlüğün gelmesi gerektiğini belirterek, “Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de, ‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol’ buyurmaktadır. Müslüman dosdoğru olur, yalan söylemez, haksızlık yapmaz, işini düzgün yapar” diye konuştu.
“İslam’a bütün insanlık ulaşsa yeryüzünde haksızlıklar, katliamlar, soykırımlar olmaz”
Hümanizmin İslam’da aranması gerektiğini söyleyen Erbaş, “Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de, ‘Bir insanı kurtarmak bütün insanlığı kurtarmak gibidir. Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir’ buyurmaktadır. Bundan daha iyi bir hümanizm olur mu? İslam, insanlığa gönderilmiş en büyük nimettir, bu nimetin kıymetini bilelim. Bu nimete keşke bütün insanlık ulaşsa da yeryüzünde haksızlıklar, katliamlar, soykırımlar olmasa” ifadelerini kullandı.
“Avrupa’nın ortasında Bosna’da yüz binlerce kişi katledildi”
Erbaş, Gazze konusuna ilişkin ise şunları kaydetti:
“Gazze’deki soykırımı, katliamı görüyoruz yüreklerimiz sızlıyor. Bebekler, masumlar, kadınlar gözü dönmüş zalim işgalcinin bombardımanı altında can veriyor. Peki bugün var da dün yok muydu? 30 sene önce Bosna Hersek’te ne oldu? Kaç yüz bin kişi Avrupa’nın ortasında katledildi? Neredeyse hatırlamayan yoktur. Bosna’dan sonra 90’lı yıllarda Kosova’da, Balkanlar’ın göbeğinde bu kadar acımasız, dünyanın gözünün önünde. İşte bunun için diyoruz ki barış dini İslam’ın gönüllere ulaştırılması lazım.”
“İslam’ı çok güzel bir şekilde temsil etmemiz lazım”
Gazze’deki zulmün durması için çok çaba gösterdiklerini ifade eden Erbaş, “Zulüm ilelebet devam etmez, etmedi 2,5 – 3 sene sürdü. Bosna Hersek’te zulüm bitti ama Avrupa’nın, Batı’nın o iki yüzünü dünya görmüş oldu. Müslümanlar söz konusu olduğu zaman ikiyüzlülük yapmış olmalarını bu vesileyle dünya gördü. Bizlerin uyanık olması lazım. Dinimize sahip çıkmamız ve İslam’ı çok güzel bir şekilde temsil etmemiz lazım” değerlendirmesinde bulundu.
“Müslümanlığı öyle yaşayalım ki gören insanlar İslam’a heves etsin”
Erbaş, Müslümanın sadece kendisinden değil İslam’dan da sorumlu olduğuna dikkati çekerek, “Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Müslümanı nasıl tarif ediyorsa öyle yaşayalım ki bizi gören insanlar İslam’a heves etsin, İslam’dan uzaklaşmasın, tam tersine İslam’a yaklaşsın. Peygamberimiz (s.a.s.), ‘Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir’ buyuruyor. Elimizden, dilimizden insanlar emin olsun. Bizden kendisine bir zarar gelmeyeceği konusunda emin olsun” şeklinde konuştu.
Konuşmalarının ardından Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, cemaate yatsı namazını kıldırdı ve Kur’an-ı Kerim okudu. – VENEDİK
]]>TAHRAN – İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, İsrail’in İran konsolosluğuna yönelik saldırısının “cezalandırılacağını” söyledi. İsrail yönetimi ise herhangi bir saldırıya güçlü bir karşılık verileceğini belirtti.
İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, Gazze Şeridi’ne saldırılarını sürdüren İsrail yönetimiyle ilgili sert açıklamalarda bulundu. Sosyal medya hesabından açıklama yapan Hamaney, “Bu yıl Ramazan ayı boyunca Gazze’de yapılan katliam, dünya çapındaki Müslümanları üzdü. Ramazan ayında kadın, çocuk ve savunmasız insanlara yönelik katliamlarını durdurmayan, hatta cinayetleri daha da arttıran gaspçı Siyonist rejime lanet olsun” ifadesini kullandı. İsrail’in Suriye’deki İran konsolosluğuna saldırmasının İran toprağına saldırmış sayıldığını belirten Hamaney, “Bu kötü niyetli rejim yanlış bir hamle yaptı. Cezalandırılmalıdır ve cezalandırılacaktır” dedi.
Gazze konusunda herkesin sorumluluk hissetmesi gerektiğini vurgulayan Hamaney, “Filistin meselesinin Londra’nın, Paris’in, Washington’un en önemli meselesi haline gelmesi küçümsenecek bir konu değil. Bu daha önce görülmemiş bir şey. İslam dünyasında yeni bir değişimin yaşandığı açıktır” ifadelerini kulandı.
İsrail ile ilişkileri kesin çağrısı
İsrail’e yapılan yardımlarla ilgili eleştirilerde bulunan Hamaney, “Bazı Müslüman hükümetlerin Filistin’deki çatışmanın ortasında Siyonist rejime yardım etmesi üzücü. Siyonistler bir ülkede yer edinirken kendi çıkarları için o ülkenin kanını emerler. Siyonist rejime yardım edenler, kendi yıkımlarına yardım ediyorlar” dedi.
Müslüman ülkelere çağrıda bulunan Hamaney, “Müslüman hükümetler Siyonist rejimle ekonomik ve siyasi ilişkilerini en azından geçici olarak kesmeli. İlişkiler kesilmeli ve bu suçları işlediği sürece kimse onlara yardım etmemelidir. Müslüman ülkelerin Siyonist rejimle ilişkilerini kesmesi sadece bizim beklentimiz değil. Müslüman milletler bunu bekliyor. Müslüman ülkeler referanduma giderse, hiç şüphesiz herkes kendi hükümetlerinin ilişkileri kesmesi yönünde oy kullanacaktır” diye konuştu.
İsrail’den tehdit
Hamaney, başkent Tahran’daki Büyük Musalla Camii’nde kendisinin kıldırdığı bayram namazı hutbesinde de İsrail’e yönelik benzer ifadeleri kullandı. Hamaney’in açıklamalarına İsrail yönetimi tepki gösterdi. İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant yaptığı açıklamada, İsrail’e yapılacak herhangi bir saldırının güçlü bir savunmayla karşılanacağı, sonrasında ise saldırıya İran topraklarında güçlü bir karşılık verileceğini söyledi. Gallant, “Bu savaşta birden fazla cepheden, farklı yönlerden saldırıya uğruyoruz. Bize saldırmaya çalışan herhangi bir düşman, öncelikle güçlü bir savunmayla karşılanacaktır” dedi.
Herhangi bir saldırıya tüm Orta Doğu’da nereden olursa olsun çok hızlı karşılık verileceğini belirten Gallant, “İsrail’in tepkisi çok etkili, çok güçlü olacak. Yıllardır üstün olduğumuz şeylerden biri de düşmanın kendisine ne gibi sürprizler hazırladığımızı asla bilmemesidir” şeklinde konuştu.
İsrail Dışişleri Bakanı İsrael Katz ise yaptığı açıklamada, “İran kendi topraklarından saldırırsa İsrail karşılık verecek ve İran’a saldıracak” ifadesini kullandı.
İsrail’in Suriye’nin başkenti Şam’daki İran Konsolosluğuna 1 Nisan’da gerçekleştirdiği hava saldırısında İran Devrim Muhafızları Ordusu Suriye ve Lübnan’dan sorumlu Kudüs Gücü Komutanı Muhammed Rıza Zahedi ile yardımcıları Muhammed Hacı Rahimi, Hüseyin Aminullah dahil 7 kişi hayatını kaybetmişti.
]]>İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, Gazze Şeridi’ne saldırılarını sürdüren İsrail yönetimiyle ilgili sert açıklamalarda bulundu. Sosyal medya hesabından açıklama yapan Hamaney, “Bu yıl Ramazan ayı boyunca Gazze’de yapılan katliam, dünya çapındaki Müslümanları üzdü. Ramazan ayında kadın, çocuk ve savunmasız insanlara yönelik katliamlarını durdurmayan, hatta cinayetleri daha da arttıran gaspçı Siyonist rejime lanet olsun” ifadesini kullandı. İsrail’in Suriye’deki İran konsolosluğuna saldırmasının İran toprağına saldırmış sayıldığını belirten Hamaney, “Bu kötü niyetli rejim yanlış bir hamle yaptı. Cezalandırılmalıdır ve cezalandırılacaktır” dedi.
Gazze konusunda herkesin sorumluluk hissetmesi gerektiğini vurgulayan Hamaney, “Filistin meselesinin Londra’nın, Paris’in, Washington’un en önemli meselesi haline gelmesi küçümsenecek bir konu değil. Bu daha önce görülmemiş bir şey. İslam dünyasında yeni bir değişimin yaşandığı açıktır” ifadelerini kulandı.
İsrail ile ilişkileri kesin çağrısı
İsrail’e yapılan yardımlarla ilgili eleştirilerde bulunan Hamaney, “Bazı Müslüman hükümetlerin Filistin’deki çatışmanın ortasında Siyonist rejime yardım etmesi üzücü. Siyonistler bir ülkede yer edinirken kendi çıkarları için o ülkenin kanını emerler. Siyonist rejime yardım edenler, kendi yıkımlarına yardım ediyorlar” dedi.
Müslüman ülkelere çağrıda bulunan Hamaney, “Müslüman hükümetler Siyonist rejimle ekonomik ve siyasi ilişkilerini en azından geçici olarak kesmeli. İlişkiler kesilmeli ve bu suçları işlediği sürece kimse onlara yardım etmemelidir. Müslüman ülkelerin Siyonist rejimle ilişkilerini kesmesi sadece bizim beklentimiz değil. Müslüman milletler bunu bekliyor. Müslüman ülkeler referanduma giderse, hiç şüphesiz herkes kendi hükümetlerinin ilişkileri kesmesi yönünde oy kullanacaktır” diye konuştu.
İsrail’den tehdit
Hamaney, başkent Tahran’daki Büyük Musalla Camii’nde kendisinin kıldırdığı bayram namazı hutbesinde de İsrail’e yönelik benzer ifadeleri kullandı. Hamaney’in açıklamalarına İsrail yönetimi tepki gösterdi. İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant yaptığı açıklamada, İsrail’e yapılacak herhangi bir saldırının güçlü bir savunmayla karşılanacağı, sonrasında ise saldırıya İran topraklarında güçlü bir karşılık verileceğini söyledi. Gallant, “Bu savaşta birden fazla cepheden, farklı yönlerden saldırıya uğruyoruz. Bize saldırmaya çalışan herhangi bir düşman, öncelikle güçlü bir savunmayla karşılanacaktır” dedi.
Herhangi bir saldırıya tüm Orta Doğu’da nereden olursa olsun çok hızlı karşılık verileceğini belirten Gallant, “İsrail’in tepkisi çok etkili, çok güçlü olacak. Yıllardır üstün olduğumuz şeylerden biri de düşmanın kendisine ne gibi sürprizler hazırladığımızı asla bilmemesidir” şeklinde konuştu.
İsrail Dışişleri Bakanı İsrael Katz ise yaptığı açıklamada, “İran kendi topraklarından saldırırsa İsrail karşılık verecek ve İran’a saldıracak” ifadesini kullandı.
İsrail’in Suriye’nin başkenti Şam’daki İran Konsolosluğuna 1 Nisan’da gerçekleştirdiği hava saldırısında İran Devrim Muhafızları Ordusu Suriye ve Lübnan’dan sorumlu Kudüs Gücü Komutanı Muhammed Rıza Zahedi ile yardımcıları Muhammed Hacı Rahimi, Hüseyin Aminullah dahil 7 kişi hayatını kaybetmişti. – TAHRAN
]]>Güney Afrika’da 60 milyonluk nüfusun yüzde 80’inden fazlasını Hristiyanlar, yaklaşık yüzde 2’sini ise Müslümanlar oluşturuyor.
Müslümanların büyük çoğunluğunun Asya kökenli olduğu ülkede, Afrika kökenli nüfus içinde Müslümanlara oldukça az rastlanıyor.
Yerli halk Zuluların çoğunlukta yaşadığı KwaZulu-Natal eyaletinde on binlerce mensubu bulunan Corinthian Kilisesinin eski lideri İbrahim Richmond, yaklaşık 1500 cemaat üyesi ile geçen yıl İslam’a geçti.
Richmond, Hristiyan papazı iken İslam’a geçiş hikayesini ve sonrasında yaşadıklarını AA muhabirine anlattı.
Ay yıldızlı Afrika Kilisesi: Corinthian
Richmond, 1950’lerde kurulan Corinthian Kilisesinin KwaZulu Natal bölgesinde yaklaşık 100 bin kişilik cemaate sahip yerel Afrika Kilisesi olduğunu söyledi.
Bu kilisenin öğretisinin ana akım Hristiyan mezheplerinden farklılık gösterdiğine dikkati çeken Richmond, bu öğretinin tek tanrı inancı taşıdığını, Hz. İsa’yı son peygamber kabul ettiğini, domuz eti yenmediğini ve ibadethanelerinde ayakkabı giyilmediğini belirtti.
Richmond, Corinthian Kilisesinin sembolünün ay yıldız olmasına da değinerek, “Büyükbabam Abdel Müslümanmış. Kilisenin kurucusu babam Johannes Hz. İbrahim’in yolundan giden bir insandı. O babasını hiç görmemiş ama annesinden öğrendiği için kiliseye ay yıldız sembolünü seçmiş.” dedi.
Richmond’ın rüyası
Richmond, İslam’a geçişinin, gördüğü rüyalara dayandığını belirterek, “Bir gece kilisede uyurken rüya gördüm. Bu rüya sadece bir sesten ibaretti, kimseler gözükmüyordu. Rüyadaki ses cemaatimin beyazlar giymesini istiyordu. İkinci gün aynı rüya, aynı ses. Sonraki günün erken saatlerinde yine aynı rüya ama bu sefer ses oldukça agresifti. Aynı gün cemaatimi bu olay hakkında bilgilendirdim. Ne yapacağımı bilmiyordum ama cesaretimi bir şekilde toplayıp rüyam hakkında onlarla konuşabildim.” ifadelerini kullandı.
Cemaat üyelerinin kendisine destek verdiğini dile getiren Richmond, şöyle devam etti:
“Sonra bir gün kilisede düzenlenecek büyük bir tören için hazırlık yaparken, rahiplerimden biri yanıma gelip bazı Müslümanların geldiğini söyledi. Niçin Müslüman amblemi kullandığımızı merak ediyorlarmış. Bu kişiler yanıma geldiklerinde rüyamı hatırladım ve ne giydiklerini gördüm. Anladım ki bunlar rüyada bahsedilen insanlar. Artık rüyam gerçekleşmişti.”
Richmond, bu olayın ardından İslam’ı seçmeye karar verdiğini kaydederek, “Cemaattekiler ‘rüyanın peşinden git, seni sonuna kadar destekliyoruz’ dedi ve o gün yaklaşık 1500 kişinin katıldığı törende benimle şehadet getirdiler.” dedi.
İslam ve apartheid
Ülke nüfusunun yüzde 80’inden fazlasını oluşturan Afrika kökenliler arasında Müslümanların çok seyrek görülmesinin, Güney Afrika tarihindeki ırkçı apartheid rejiminden kaynaklandığını söyleyen Richmond, “Biz Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed’den habersizdik ve Kur’an’ı hiç bilmezdik.” dedi.
Richmond, “Apartheid döneminde Müslüman kardeşlerimizin gelip Zulu ulusundaki Afrikalı kardeşlerine tebliğ etmesine izin verilmezdi. Son peygamber ve İslam hakkında konuşmak için bize gelme şansları çok azdı. Bu onların hatası değildi.” diye konuştu.
Güney Afrikalı Müslümanların, ülkede İslam’ın daha geniş çevrelere tanıtılması konusunda çok iyi işler çıkardığını belirten Richmond, son yıllarda giderek artan sayıda Afrikalının İslam’ı benimsemeye başladığına dikkati çekti.
Richmond’a Türk yardımı
Richmond, Diyanet İşleri Başkanlığının konuğu olarak ziyaret ettiği Türkiye’yi ve gördüğü misafirperverliği unutamadığını ifade ederek, “Türkiye’de insanlar sıcak kalpli ve sevgi dolu.” dedi.
Türkiye merkezli sivil toplum kuruluşu Uluslararası Bilgi ve Algı Derneğinin (BİLAL) Güney Afrika temsilcisi olduğuna da değinen Richmond, İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı ve Türk hayırseverlerin yardımlarıyla gerçekleştirilen iftar programı vesilesiyle Türk kardeşleriyle bir araya gelmekten duyduğu mutluluğu dile getirdi.
İftar programının organizatörlerinden BİLAL’in Genel Başkanı Ömer Lütfi Türkmenoğlu ise İHH işbirliğinde bu program vesilesiyle 600 Zuluca, 2 bin İngilizce Kur’an-ı Kerim dağıtıldığını belirterek, “Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığımızın yeni Müslüman olanlar için İngilizce yayınladığı temel İslami bilgilerin bulunduğu kitapları da teslim edeceğiz. Zaman zaman ramazan için iftar etkinliklerimiz de devam edecek.” ifadelerini kullandı.
]]>Myanmar’daki insan hakları durumuna ilişkin raporunu açıklayan Andrews, askeri yönetimin sivillere yönelik saldırılarının arttığını, cuntaya karşı daha güçlü ve koordineli uluslararası eyleme ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.
Andrews, askeri yönetim ile etkileşime koşulsuz son verilmesi ve ileriye dönük ilk şartın “ölümlerin durdurulması” olması gerektiğini belirtti.
Myanmar’da cuntanın giderek yalnızlaştığını ancak hala son derece tehlikeli olduğunu kaydeden Andrews, “Son 5 ayda sivillere yönelik saldırılarda belirgin bir artış görüldü. Sivil hedeflere yönelik hava saldırıları 5 kat arttı.” ifadelerini kullandı.
Arakanlılara yönelik saldırılar sürüyor
Andrews, özellikle Arakanlı Müslümanların en fazla bombardımana maruz kaldığını, Myanmar’daki çoğu kişinin aksine Arakanlıların güvenli bir yere gitmelerine izin verilmediğini hatırlatarak, iki gün önce Arakan eyaletindeki bir köye gerçekleştirilen saldırıda, aralarında küçük çocukların da bulunduğu en az 23 Arakanlının öldürüldüğüne dair haberler olduğunu bildirdi.
Andrews, “Arakanlılara yönelik saldırılar ve diğer sistematik insan hakları ihlalleri, Gambiya’nın Uluslararası Adalet Divanında açtığı ve BM İnsan Hakları Konseyinin birkaç üyesinin de müdahillik talebi olan soykırım davasında verilen geçici tedbirlere rağmen azalmadan devam ediyor.” ifadesine yer verdi.
Cunta güçlerinde kitlesel kayıpların artmasının yanı sıra ayrılmalar, teslim olmalar ve asker toplama zorluklarının asker sayısının azalmasına yol açtığını kaydeden Andrews, bunu “Myanmar ordusu için varoluşsal bir tehdit” olarak nitelendirdi.
Andrews, cuntanın ülkedeki şiddetin, istikrarsızlığın, ekonomik gerilemenin ve kanunsuzluğun başlıca nedeni olduğunu da vurgulayarak Myanmar’daki kaosun bölgeyi ve dünyayı etkileyebileceği uyarısında bulundu.
Myanmar’daki binlerce kişinin komşu ülkelere kaçmaya devam ettiğini kaydeden Andrews, cunta savaş uçaklarının komşu ülkelerin hava sahasını ihlal ettiğini de belirtti.
Hükümetlerin cuntaya silah ve para arzını kesmeye yönelik adımlarını memnuniyetle karşıladığını belirten Andrews, Singapur merkezli kuruluşların silah transferlerinin 2023’te yaklaşık yüzde 80 azaldığını kaydetti.
Andrews, Myanmar’daki askeri yönetime silah ve para teminini kesme konusunda daha fazla stratejik koordinasyon çağrısında bulundu.
Arakanlı Müslümanlara etnik temizlik
Myanmar’ın Arakan eyaletinde 2012’de Budistler ile Müslümanlar arasında çıkan çatışmalarda, çoğu Müslüman binlerce kişi katledilmiş, yüzlerce ev ve iş yeri ateşe verilmişti.
Arakan’daki sınır karakollarına 25 Ağustos 2017’de düzenlenen eş zamanlı saldırıları gerekçe gösteren Myanmar ordusu ve Budist milliyetçilerin uyguladıkları kitlesel şiddetten kaçan 1 milyona yakın kişi, komşu ülke Bangladeş’e sığınmıştı.
Çok sayıda Arakanlı Müslüman, Bangladeş’in Cox’s Bazar bölgesindeki aşırı kalabalık mülteci kamplarından kaçarak diğer Müslüman ülkelere gitmek için hayatlarını tehlikeye atıp derme çatma teknelerle denize açılıyor.
Bangladeş, halihazırda 1,2 milyondan fazla Arakanlı Müslüman mülteciye ev sahipliği yapıyor.
Myanmar’daki askeri darbe
Myanmar’da 2020’deki genel seçimlerde hile yapıldığı iddialarının ortaya atılması ve ülkede siyasi gerilim yaşanmasının ardından ordu, 1 Şubat 2021’de yönetime el koymuştu.
Ordu, ülkenin fiili lideri ve Dışişleri Bakanı Aung San Suu Çii başta olmak üzere, pek çok yetkili ve iktidar partisi yöneticisini gözaltına almış ve olağanüstü hal ilan etmişti.
Ordu yönetimine karşı demokrasi taraftarları, ülkede gösteriler düzenlemeye başlamış, ordunun göstericiler üzerine ateş açması sonucu onlarca kişi tutuklanmış, yaralanmış veya hayatını kaybetmişti.
]]>Paris’teki konferansa, “Başörtülü Kızlar Konuşuyor” başlıklı kitabın yazarı İsmahane Chouder, Fransız siyasetçi Adel Amara, “Parti des İndigenes de la Republique” partisinin kurucusu Mehdi Meftah, Fransa’da Müslüman Öğrenciler (EMF) derneğinin eski halkla ilişkiler sorumlusu Soundouce Khemies, Yeni Antikapitalist Parti (NPA) üyesi Hafiza B. Kreje, Siyaset Bilimi alanında araştırmalar yapan Romy Dematon, Chafika isimli Londra merkezli sivil toplum kuruluşu CAGE üyesi, Yahudi asıllı Fransız Laurent Levy, Perspectives Musulmanes Hareketi üyeleri Maria de Cartena, Elias İmzalene ve Ahmed İbrahim katıldı.
İslamofobi konulu konferans, Fransa’da 15 Mart 2004’te yürürlüğe giren, ilk ve orta dereceli tüm kamu okullarında başörtü dahil dini simgelerin kullanımını yasaklayan yasanın 20. yıl dönümü kapsamında yapıldı. Söz konusu yasa, “2004 yasası” olarak da biliniyor.
Konferansta konuşan Chouder, ırkçı, cinsiyetçi ve Müslüman karşıtı olarak nitelediği 2004 yasasının, 1905 laiklik yasasının mimarlarının aklındaki “laiklik prensibine” aykırı olduğu belirtti.
İslamofobi çoğunlukla kadınları mağdur ediyor
Okullarda dini simgeleri yasaklayan yasayla Müslümanların başörtüsünün hedef alındığının altını çizen Chouder, ülkedeki Müslüman karşıtlığı mağdurlarının yüzde 70’ini kadınların oluşturduğuna dikkati çekti.
Amara, bu yasanın Fransa’daki İslamofobi için “dönüm noktası” oluşturduğunu belirterek, “İslamofobi, Müslümanlara veya Müslüman olduğu düşünülen kişilere yönelik düşmanlık tutumudur. (İslamofobi) Devlet eliyle yapılan faşist, otoriter, ırkçı bir siyasi projedir.” açıklamasında bulundu.
Müslüman karşıtlığının vatandaşların hayatlarında somut etkileri olduğuna vurgu yapan Amara, Fransa’da kapatılan camilerin ve genç kızların okulda giydiği abayanın (uzun elbise) polemik yarattığını hatırlattı.
Amara, 2004 yasasının müzakereleri sırasında başörtülü kızların hedef alındığının gözlemlediğini anlatarak, bu yasasının yürürlükten kaldırılmasının tartışılmasını istedi.
Meftah, Fransa’da Müslümanlar bulunduğundan bu yana Müslüman karşıtlığının da var olduğunu söyledi.
Ülkedeki İslamofobinin geçmişini Fransız sömürge tarihine dayandıran Meftah, “İslamofobiye karşı mücadele etmeyen, adalet için mücadele etmiyordur.” dedi.
De Cartena, 2004 yasasının ülkedeki Müslüman karşıtı mevzuata “ilham verdiğine” işaret etti.
Bu yasanın uygulandığı alanın gittikçe genişlediğine dikkati çeken de Cartena, başörtülü annelerin okul gezilerine katılmasının giderek daha fazla reddedildiğini ifade etti.
De Cartena, bazı belediye başkanlarının gelinlerden nikah sırasında başörtülerini çıkarmasını istediğini kaydederek, 24 Ağustos 2021’de yürürlüğe giren “Cumhuriyet Değerlerine Saygıyı Güçlendiren Prensipler” adlı yasayla ülkedeki Müslümanların “alt sınıf vatandaş” konumuna gerilediği yorumunu yaptı.
İslamofobi nedeniyle gençler gitmek istiyor
Kreje, Fransızların çoğunlukla Müslüman karşıtı politikaları desteklemesinin rağmen, gençlerin bu politikaları reddettiğini belirterek, Fransa’daki İslamofobik ve ırkçı atmosfer karşısında gençlerin ülkeden ayrılmak istediğini söyledi.
İmzalene, İslamofobinin sadece eylemlerden ibaret olmadığını, bir siyasi program oluşturduğunu belirtti.
İslamofobiyi, “Müslüman toplumun oluşmasını ve görünürlüğünü engelleyen her şey” olarak tanımlayan İmzalene, tüm ayrımcı yasalara rağmen Müslümanların hala Fransa’da yaşadığını ifade etti.
İslamofobiye karşı her alanda mücadele çağrısı
İmzalene, Müslümanlara her alanda İslamofobi ile mücadele etme çağrısında bulundu.
Khemies, EMF’nin yaptığı araştırma kapsamında 500 öğrencinin yüzde 38’inin yükseköğrenimde Müslüman karşıtı ayrımcılığa maruz kaldığını söylediğini belirtti.
Dematon, Fransa’da Müslümanların kendilerine ait medya kurmalarının önemine dikkati çekti.
Levy, dini simgeleri yasaklayan yasa çıkmadan önce, 2003’te okula başörtüsüyle giden 2 kızının okuldan atıldığını anlattı.
Chafika, Fransa’daki İslamofobinin Avrupa kıtasında “örnek” alındığına işaret etti.
İbrahim, Hindistan’ın Fransa’daki Müslüman karşıtı politikalardan ilham aldığını söyledi.
]]>Uluslararası Bilgi ve Algı Derneği (BİLAL) tarafından organize edilen ve 15 Mart Uluslararası İslamofobiyle Mücadele Günü kapsamında Durban şehrinde “Uluslararası ve Kültürel Irkçılığa Karşı Küresel Mücadele Forumu” adlı etkinlik düzenlendi.
Etkinlik, Kur’an-ı Kerim tilaveti ve ezan okumasıyla başladı.
Güney Afrika’da Müslümanların sayısı artıyor
Müslüman olan İbrahim Richmond burada yaptığı konuşmada, Güney Afrika’da 15 yıl rahiplik yaptığını ve gördüğü bir rüyadan sonra Müslüman olduğunu ve binlerce kişinin de Müslüman olmasına vesile olduğunu söyledi.
Güney Afrika’da dini özgürlüklerin anayasal güvence altında olduğunu ve herkesin dinini özgürce yaşadığını aktaran Richmond, kendisinin ve cemaatinin Müslüman olduktan sonra hiçbir baskıyla karşılaşmadıklarını ifade etti.
Richmond, Güney Afrika’da her geçen gün daha fazla sayıda insanın İslamiyeti seçtiğini belirterek, “Daha dün 14 kişinin Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman olmalarına tanıklık ettim.” dedi.
Diğer dinlere karşı saldırgan bir tutum takınmanın insanları İslamiyet’ten uzaklaştıracağına dikkati çeken Richmond, “Müslümanlar olarak diğer dinlere saldırmaktan kaçınmalıyız. Diğer kiliselerdeki insanlara sataşmak yerine onları kendinize çekin. Unutmayın ki bizler de bir zamanlar haç sembolünün yer aldığı kilisemize ay-yıldızı koyduk. Tek bir Tanrı’ya inandık ve Hz. İbrahim’in yolunu tuttuk.” diye konuştu.
Siyonist lobi İslamofobiyi dünya çapında finanse ediyor
İngiliz gazeteci, yazar ve oyuncu Lauren Booth ise mevcut dünya sisteminin beyaz ayrıcalığı üzerine kurulu bir ırkçılık türü üzerinden ilerlediğini belirterek, bir zamanlar kendisinin de bu ayrıcalıktan yararlandığını, ancak 2010 yılında Müslüman olduktan sonra, havalimanlarından restoranlara hayatın her alanında İslamofobiyle yüzleştiğini ve bu ayrıcalığı kaybetmenin ne olduğunu öğrendiğini söyledi.
Booth, İngiltere’de Müslüman karşıtı nefretin 7 Ekim’den bu yana üç kat arttığını belirterek, “Her üç olaydan ikisinde Müslüman kadınlar hedef alınıyor. İşlerimiz elimizden alınıyor, camilerimize ölüm tehditleri yollanıyor. Hedef alınıyoruz, taciz ediliyoruz, evlerimiz işaretleniyor, insanlar katil, terörist, Hamas sempatizanı olarak yaftalanıyor.” ifadelerini kullandı.
Siyonist lobinin İslamofobiyi dünya çapında finanse ettiğini kaydeden Booth, ABD ve İsrail’in Müslümanları aşırılıkçı göstermek için yüzlerce milyar dolar harcadığını söyledi.
Booth, Siyonist lobinin Güney Afrika’yı da hedef aldığını dile getirerek, Güney Afrika Yahudi Temsilciler Kurulu ve Güney Afrika Siyonist Federasyonu’nun Yahudi halkı toplu halde Western Cape’e göç etmeye zorladığını söyledi.
“Hello Brother”
BILAL Genel Başkanı Ömer Lütfi Türkmenoğlu, konuşmasında İslamofobiyi dünya genelinde kurgulayan küresel çetelerin, film sektörünü, sosyal medyayı, bilgisayar oyunlarını ve küresel medya gibi mecraları manipülasyon aracı olarak kullandıklarını, gıda sektöründe de toplumların asimile edilmesi için birçok genetik asimilasyonda bulunduklarını söyledi.
Yakın tarihin, kültürel bir ırkçılığa dönüşen İslamofobinin Avrupa’da farklı saldırıları ile dolu olduğuna değinen Türkmenoğlu, “Farklı kültürlere toleransı olmayan ırkçı reflekslerin, devletlerinin müsaadesi ve korumasıyla 2 milyar insanın inandığı kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerimi yakanları üzülerek izledik.” dedi.
Türkmenoğlu, Yeni Zellanda’daki cami saldırısında ilk ölen Afganistan asıllı Davud Nabi’nin katiline yönelik son sözlerinin “Hello Brother” (Merhaba Kardeşim) olduğunu hatırlatarak, “O son sözleriyle dünya insanlığına barışı ve kardeşliği emanet ediyordu. İyilerin parolasıydı ‘Hello Brother’, adaletin, barışın, özgürlüğün tesis edeceği yeni bir medeniyetin parolasıydı.” diye konuştu.
Yeni Zelanda’daki cami saldırılarının üzerinden 4 yıl geçti
Yeni Zelanda’nın Christchurch kentindeki Nur ve Linwood camilerine 15 Mart 2019’da Brenton Tarrant adlı saldırgan tarafından cuma namazında terör saldırısı düzenlenmişti.
Saldırı öncesi Yeni Zelanda’nın Dunedin kentinde kiraladığı eve yerleşen ve buradaki poligonlarda atış talimi yaptığı ortaya çıkan Avustralyalı terörist Tarrant, iki camide namaz kılan Müslümanlara otomatik silahlarla saldırmıştı.
Aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 51 kişinin hayatını kaybettiği saldırıda, 2’si Türk vatandaşı 49 kişi yaralanmıştı.
Saldırıyı sosyal medya hesabından canlı yayınlayan ve “beyaz ırkın üstünlüğünü” savunan aşırı sağcı terörist, olaydan hemen sonra polis tarafından yakalanmıştı.
Tarrant, 2020’de çıktığı Christchurch Yüksek Mahkemesinde, 51 cinayet, 40 ayrı cinayete teşebbüs ve bir terör suçundan hüküm giyerek şartlı tahliye olmaksızın müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.
Terör saldırısına sert tepki veren ve teröristin ismini hiç kullanmayan eski Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern, saldırıyı “Bugün Yeni Zelanda’nın en karanlık günlerinden biri” sözleriyle tanımlamıştı.
Bir sonraki cuma namazı ezanının devlet televizyonundan canlı okunmasını sağlayarak ülkedeki Müslümanlara destek veren Ardern liderliğindeki İşçi Partisi hükümeti, ülkede yarı otomatik askeri silahların yasaklanmasını sağlayan yasa çıkarmıştı.
]]>Eyüpsultan Belediyesi, Ebu Eyyub El Ensari’nin diyarı Eyüpsultan’da vatandaşlara Ramazan ayının coşkusunu yaşatmak ve Ramazanı maneviyatına uygun olarak geçirebilmelerini sağlamak için birbirinden özel etkinliklere imza atıyor. Bu kapsamda teravih namazı sonrası Zal Mahmut Paşa Külliyesi’nin avlusunda kültür, sanat, tarih ve edebiyat dünyasının önemli isimleri Ramazan Sohbetlerinde vatandaşlarla bir araya geliyor. Ramazan Sohbetlerinin konuğu bu kez entelektüel birikimi, renkli ve sempatik kişiliği ile genç yaşlı pek çok kişiye tarihi sevdiren, ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı oldu. Yoğun bir katılımla gerçekleşen söyleşide İlber Ortaylı, kendine has üslubuyla katılımcıları tarihi bir yolculuğa çıkardı. Osmanlı ve Türklerin tarihi karakterlerinden, İstanbul’un ve Eyüpsultan’ın bilinmeyen tarihine kadar geniş bir yelpazede konuşan sevilen tarihçi, dinleyicilerden gelen soruları da yanıtladı.
“İstanbul’un bütün temelleri Fatih Sultan Mehmed zamanında atıldı”
Fatih Sultan Mehmed zamanından İstanbul’un bütün temellerinin atıldığını söyleyen Ortaylı, “Eski bir İstanbul değil bizim için eski. Bu İstanbul’un arkasında bin yıl var ama Eyüp o bin yılla alakalı değil. Burası Bizans devrinde çayırdı. Muhtemelen ayinlerde çıkıp yiyip içip oturuyorlardı. Burada bina yok, bir şey yok. Onların hepsi Müslüman İstanbul diyelim, bizzat Fatih’in kendisi diyelim çünkü Fatih’in devrinde İstanbul ‘un bütün temelleri atıldı. Yani topografya yeniden düzenlendi, önemli su yolları düzenlendi, sarnıçlar tamir edildi, ana çarşı, kapalı çarşı haline getirildi. Bizans’ta kapalı çarşı olmaz, kapalı çarşı İran medeniyetinin mimarisidir. Eyüpsultan kendine göre bir mahalledir. Babıali’de memursa burada oturmaz, Unkapanı’nda, Balat’ta dükkanı varsa oturur. Mesela Yahudiler ilk gelişlerinde Eminönü’nde oturmuşlar. Hatice Turhan Sultan zamanı 17. Yüzyılın ikinci yarısı sahil doldurulup cami yapılınca oradaki Musevi cemaati Balat’a, Fener’e gelmiş. Böyle bir genişleme var. Burada insanlar birbirlerini tanır, Tantavizade Okulu var tepede mahalle, o okulda üç nesil bir arada okumuşlar. Büyükannenin okuluna torun gidiyor. Türkiye’de ve burada böyle çok az okul vardır. Her şeyin ahalisi çok çabuk değişmiş. Onun için Eyüp ve bağlı mıntıkaları sizin bildiğiniz Eyüp değil. Eyüplülerin Eyüp’e başka bir gözle bakmalarını tavsiye ederim” diye konuştu.
“Müslümanlığı dört kıtanın dini haline getiren Türklerdir”
Müslümanlığın Türkler sayesinde hızla yayıldığına da dikkat çeken İlber Ortaylı, “Türkler çok hızlı bir millettir, tarihte Türkler olmasa veya Türkler Müslüman olmasa büyük konuşmuş olmayayım ama Ortadoğu’da kalırdı. Dört kıtanın dini haline getiren Türklerdir. Avrupa’ya Osmanlı sayesinde adım attı. Kafkasya’da birtakım Türk kabileleri 18. asırda Müslüman oldular. İlk Müslüman devletimiz de Karahanlılar. Hindistan’a da Müslümanlık Türklük aracılığıyla girmiştir” dedi.
“İlber Hocamız bu ülkeye tarihi sevdiren kişidir”
Programın sonunda Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya “Günümüz Fotoğraflarıyla Gravürlerde Eyüpsultan” kitabını hediye eden Başkan Deniz Köken, “İlber Hocamız bu ülkeye tarihi sevdiren kişidir. Söyleşinin son anına yetiştim ama bu kısacık sürede üç tane sultanı anlattı. Abdülmecit de, Abdülaziz de gerçekten yanlış anlatılmış. Halbuki o günkü şartlar dahilinde aslında çok güzel işler yapmışlar. Hocamıza verdiği bu güzel bilgiler ve katılımları için teşekkür ediyoruz” ifadelerini kullandı. – İSTANBUL
]]>Berlin İslam Federasyonunca (IF), Kreuzberg semtinde bulunan Mevlana Camisi önünde, “15 Mart Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü” vesilesiyle açılan sergide, Almanya’da cami saldırılarına ve kundaklamalarına, ayrımcılığa ve ırkçı teröre ilişkin çeşitli görseller yer aldı.
AA muhabirlerinin, Almanya’daki cami saldırılarına ve ırkçı teröre ilişkin çektiği fotoğrafların da yer aldığı sergide, ırkçı saldırılar ve ayrımcılığa ilişkin ülke basınında çıkan haberler de derlenerek sergiye dahil edildi.
IF Başkanı Murat Gül, burada yaptığı konuşmada, Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü’nün dünyanın çeşitli yerlerinde Müslümanlara yönelik önyargı, ayrımcılık ve nefret suçlarının endişe verici bir şekilde arttığı dönemde ilan edildiğini belirterek Berlin’deki Mevlana Camisi’nin önünde açılan sergi aracılığıyla buradaki topluma Müslüman karşıtı ırkçılığa ilişkin güçlü bir mesaj vermek istediklerini ifade etti.
Gül, 15 Mart 2019’da Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde meydana gelen katliamın, İslam düşmanlığı konusunda trajik bir örnek olduğuna işaret ederek bu terör saldırısının, aşırı görüşlere sahip olanların önyargısı ve nefretinin nerelere yol açabileceğini gösterdiğini söyledi.
Son yıllarda Müslümanların kutsal yerlerine ve cemiyetlerine yönelik saldırıların arttığına işaret eden Gül, “Camilere yapılan yüzlerce saldırıdan sonra şu, çok açıktır; bu nefret halen mevcut olan gerçek bir tehdittir.” dedi.
Gül, 2014’te Mevlana Camisi’nin kundaklandığını anımsatarak bu olayın, burada nefretin şiddete dönüştüğünü acı bir şekilde hatırlattığını vurguladı.
Almanya’daki Müslüman toplumu olarak Müslüman karşıtı ırkçılığa ve her türlü ayrımcılığa karşı kararlı ve etkili bir mücadele yapılmasını talep ettiklerini aktaran Gül, siyasetçilerden dini kurumların korunması ve inancın özgürce yaşanması konusunda açık bir taahhütte bulunmalarını beklediğini kaydetti.
Gül, Almanya’da dini ve kültürel çeşitliğe değer veren eğitim inisiyatiflerinin başlatılmasını ve karşılıklı saygıyı teşvik etmek amacıyla güvenli diyalog alanlarının oluşturulması gerektiğini de sözlerine ekledi.
Başkonsolos Şanlı da sergiyi gezdi
Sergiyi gezen Türkiye’nin Berlin Başkonsolosu İlker Okan Şanlı da Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde 15 Mart 2019’da meydana gelen ve dünya genelinde dehşet uyandıran terör saldırısının 5. yıl dönümünde saldırıda hayatını kaybeden ve aralarında 1 Türk vatandaşının da bulunduğu 51 kişiyi saygı ve rahmetle andığını belirtti.
Şanlı, bu terör olayının İslam karşıtlığının yol açabileceği şiddet ve trajedinin boyutlarını açıkça gözler önünde serdiğine işaret ederek “Türkiye’nin başına çektiği bir dizi ülke tarafından uzun bir dönemdir önemi vurgulanan Müslüman karşıtlığıyla mücadelede adımlar atılması, Christchurch saldırısını takiben uluslararası kamuoyunun gündemine daha belirgin bir şekilde gelmiştir.” dedi.
Bu çerçevede, Türkiye’nin uluslararası alanda Müslüman karşıtlığı ve hoşgörüsüzlükle mücadeledeki öncü rolü ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ile istişare halinde yürüttüğü etkin çalışmalar sonucunda 15 Mart’ın, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından Uluslararası İslomofobi ile Mücadele Günü olarak kabul edildiğini anımsatan Şanlı, şöyle devam etti:
“Bugünün önemini, çok sayıda Müslümana ev sahipliği yapan Almanya’nın başkenti Berlin’de Mevlana Cami’mizde mübarek ramazan ayında sivil toplum kuruluşlarımızla birlikte vurgulamanın önemli olduğunu düşünüyoruz. Dine karşı nefretin artmakta olduğu bu hassas dönemde karşılıklı saygı ve barış içinde bir arada yaşama anlayışının güçlendirilmesinde hepimize çok özel görevler düşmekte.”
Başkonsolos Şanlı, dini inanışlar konusunda gereken bilince sahip olunması gerektiğini belirterek “İslam karşıtlığının zemin kazanmaya devam ettiğini gösteren, kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’e, camilerimize ve diğer dini değerlerimize karşı vuku bulan saldırılar karşısında dayanışmanın önemini bu vesileyle de tekrar dile getirmek istiyoruz. İslam karşıtlığıyla mücadele Türkiye’nin gündeminde en üst sıralarda yer almaya devam etmektedir.” diye konuştu.
Etkinliğe, İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilatı Genel Sekreteri Ali Mete, Berlin Bölge Başkanı Hasan İstanbul ve vatandaşlar da katıldı.
]]>Moskova’da bulunan Zafer Parkı’ndaki Anıt Camisi önünde her yıl kurulan iftar çadırındaki programa Türkiye-Rusya Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanı ve AK Parti Manisa Milletvekili Murat Baybatur, AK Parti Ankara Milletvekili Osman Gökçek, AK Parti İstanbul Milletvekili Yahya Çelik, Rusya Devlet Duması Milletvekili Biysultan Hamzayev, Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Tanju Bilgiç, Rusya Federasyonu Müslümanları Dini İdaresi Başkan Yardımcısı Ruşen Abbasov, Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri Ömer Faruk Savuran, çok sayıda Türk ve Rus vatandaşı katıldı.
Büyükelçilik himayesinde Din Hizmetleri Müşavirliği koordinasyonunda hazırlanan iftar programı Kur’an-ı Kerim tilavetiyle başladı. Rusya’da 2024’ün “Aile Yılı” ilan edilmesi nedeniyle ailenin önemine ilişkin video gösterisinin yapıldığı programda, Müslüman çocuklar dualar okudu.
Türkiye ve İslam dini hakkında mini bilgi yarışmasının düzenlendiği programda, kazananlara çeşitli hediyeler verildi.
Türkiye-Rusya Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili Baybatur burada programda yaptığı konuşmada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Moskova’daki Müslümanlara selamını getirdiklerini belirtti.
Ramazanın önemini anlatan Baybatur, “Ramazan vesilesiyle başta Gazze’deki kardeşlerimiz olmak üzere tüm dünyadaki mazlumlara Rabbim yardım etsin, zalimleri ıslah etsin, ıslah olmuyorlarsa kahretsin.” ifadelerini kullandı.
AK Parti Ankara Milletvekili Gökçek, ramazanda Moskova’da Türk ve Rus Müslümanlarla bir arada bulunmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirerek, “Gazze’de çok ciddi bir sıkıntı var, bir zulüm var. Ümit ediyoruz ki, bu ramazanın sonundaki bayramla birlikte inşallah Gazze’ye de, Filistin’e de bayram gelir.” diye konuştu.
AK Parti İstanbul Milletvekili Çelik de ramazan ayının önemine dikkat çekerek, “Dünyadaki tüm Müslümanlar kardeştir. Bugün tam olarak burada bunu yaşıyoruz. Gazze’de ve dünyanın her yerinde zulüm gören bütün insanlar adına dua edelim.” dedi.
Rus Milletvekili Hamzayev, yıllar önce Moskova’da başlatılan iftar çadırı geleneğinin tüm Rusya’ya yayıldığını anlatarak “Bu, Türkiye ve Rusya’nın ortak olarak başlattığı iyi bir gelenek.” ifadesini kullandı.
Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Bilgiç, ramazanın hayatımıza sayısız güzellikler kattığını belirterek, bu ayda Müslümanlar arasında paylaşma ve dayanışma bilincinin güçlendiğini, kardeşlik, dostluk duygularının daha da pekiştiğini söyledi.
Bilgiç, “Buna en güzel örneklerden biri ülkemizin desteği ve Rusya Müftüler Konseyi Başkanı Ravil Gaynutdin’in inisiyatifiyle kurulmuş olan bu iftar çadırdır.” dedi.
Bu yılın Rusya’da “Aile Yılı” ilan edilmesinin akabinde iftar çadırında da bir ay boyunca İslam dininin aileye verdiği değerin anlatılacak olmasını çok değerli bulduğunu vurgulayan Bilgiç, “Aile kurumunun korunmasını geleceğimizin korunması olarak görüyorum. Türkiye’de de biz aile kurumunun korunmasına çok önem veriyoruz.” diye konuştu.
Aileye verilen değer açısından Türkiye ve Rusya arasında birçok benzerlik bulunmasından memnuniyet duyduğunu ifade eden Bilgiç, ayrıca aile konuları dahil olmak üzere Diyanet İşleri Başkanlığı ve Rusya Federasyonu Müslümanları Dini İdaresi arasında tesis edilmiş olan özel bağları çok önemsediğini ve bu bağları geliştirmek için çalışmaya devam edeceklerini belirtti.
Rusya Federasyonu Müslümanları Dini İdaresi Başkan Yardımcısı Abbasov, “Rusya ile Türkiye Müslümanları arasında sıkı işbirliği var, bu işbirliği kapsamında çok değerli projeleri gerçekleştiriyoruz.” dedi.
]]>Ana gündemi Gazze olan Uluslararası Medya ve İslamofobi Forumu’nun 4’üncüsü, ATO Congresium’da düzenlendi. ‘Küresel ve Yerel Boyutlarıyla İslamofobi’
temasıyla düzenlenen forum, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığının desteğiyle Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Diyanet İşleri Başkanlığı, Erciyes Üniversitesi, Ankara Bilim Üniversitesi ve SETA tarafından organize edildi. RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin forumun açılışında yaptığı konuşmada, uzun süredir Gazze’deki Müslümanların soykırıma uğrağını ve İsrail’in insanlık onurunu ayaklar altına alarak kadın, çocuk ve yaşlı demeden herkesi katlettiğini söyledi. Şahin, Fransız ‘Liberation Gazetesi’nde yayınlanan açlıktan fare kovalayan Gazzeli adam ve kadının resmedildiği ‘Gazze’de Ramazan’ isimli karikatürün küstahça olduğunu dile getirerek, gazetenin hayatını kaybeden Gazzeliler ile dalga geçtiğini kaydetti.
“Dünyaya İslam’ın değil, İslam düşmanlığının küresel bir tehdit olduğunu anlatmalıyız”
Şahin, 4’üncü Medya ve İslamofobi Forumu’nun hakikatın sesi olmasından dolayı çok önemli olduğunu dile getirerek, “Haçlı seferleriyle yüzyıllar önce başlatılan İslam karşıtlığı, özellikle Amerika’daki ikiz kulelere yapılan 11 Eylül saldırılarının ardından geldiğimiz noktadadır. Amerika’nın başlattığı ‘Müslümanları ötekileştirme’ stratejisi, pek çok toplumun kültürel yapısında zaten var olan İslam düşmanlığı virüsünü maalesef tetikledi. Bugün dünyada İslami değerlerin tehdit altında olduğunu açıkça görüyoruz. İslam karşısında sinsi düzenli bir planın uygulandığını görmezden gelemeyiz. Kutsallarımıza yönelik sapkın saldırılar içimizi kanatıyor. Kendilerini medeniyetin sahibi olarak gören ülkeler, bu çirkinliklere tepki göstermek yerine saldırıları cesaretlendiriyor. Barış dinini yaşayan biz Müslümanlar, sistematik nefret söylemleri ve dezenformasyon faaliyetleriyle ötekileştiriliyoruz. Dünyaya İslam’ın değil, İslam düşmanlığının küresel bir tehdit olduğunu anlatmalıyız” şeklinde konuştu.
Günümüz dünyasında medyanın hızlı gelişim göstererek çeşitlendiğine ve bünyesinde çok sayıda farklı türden iletişim araçlarını barındırdığına değinen Diyanet İşleri Başkanı Erbaş ise, bilişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler sayesinde algı ve imaj oluşturmanın yanı sıra algı ve düşüncelerin değiştirilmesinde önemli roller üstlenebileceğini sözlerine ekledi.
“Müslüman karşıtı ırkçılığın yeniden oluşturulması hedeflerine eklemiş görünmektedir”
Batılı ülkelerde İslam’a ve Müslümanlara yönelik nefret söylemlerinin olumsuz algı ve davranışların üretilmesinde ve yaygınlaştırılmasında en etkin faktörlerden biri olduğunu dile getiren Erbaş, “Son yıllarda özellikle Avrupa medyası, Müslüman karşıtı ırkçılığın yeniden oluşturulması ve normalleştirilmesini de hedeflerine eklemiş görünmektedir. Bu yaklaşım, aynı zamanda İslam ve Müslüman karşıtlığı anlamında bir ideolojinin doğuşunda da birinci derecede tesirli olmuştur. Bu bağlamda İslamofobinin, hep çatışma durumunda olacağı bir öteki inşa etme çabasıyla Batı’nın kendi siyasi, dini, iktisadi ve sosyo-kültürel şartlarında İslam’ı ve Müslümanları kötülemenin devamlı surette güncelleştirilen bir dili olarak icat edildiğini söyleyebiliriz. Güncelleştirme, tarihsel algı üzerinden üretilmekte, bilinçaltındaki tarihsel ön yargılar, mevcut anlam ve söylemlere yeni boyutlar eklenerek tekrar dolaşıma sokulmaktadır” ifadelerini kullandı.
Forumun açılışında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mesajı da okundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan mesajında şu ifadeleri kullandı:
“İsrail’in doğrudan sivilleri hedef alan kasıtlı saldırıları sonucunda şimdiye kadar 32 bin kardeşimiz şehit oldu, 73 bin Filistinli de yaralandı. İsrail işgal güçleri tarafından Gazze’de bulunan ibadethaneler özellikle hedef alındı, bombalandı, çok büyük bir bölümü enkaza çevrildi. Her ne kadar Hamas bahanesiyle yapıldığı iddia edilse de, Gazze ve işgal edilmiş Filistin topraklarında işlenen soykırımın aynı zamanda İslamofobik bir zihniyetin ürünü olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Gerek İsrailli yöneticilerin ve siyasetçilerin yaptıkları skandal açıklamalar gerekse Gazze ve Ramallah’tan yansıyan fotoğraflar, meselenin apaçık bir İslam ve Müslüman düşmanlığı olduğunu ortaya koymaktadır. Başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olmak üzere uluslararası kurum ve kuruluşlar, maalesef 5,5 aydır işlenen insanlık suçları karşısında yine aciz kalmışlardır. Gazze’deki insani trajedinin hem uluslararası örgütlerin adaletsiz ve işlevsiz yapısını hem de İslam düşmanlığı konularını tekrar gündeme taşıdığını görüyoruz. Malumunuz olduğu üzere her 15 Mart’ı ‘İslamofobiyle Mücadele Uluslararası Günü’ olarak idrak ediyoruz. Bu yıl Ramazan’a tekabül eden 15 Mart vesilesiyle giderek artan İslam düşmanlığıyla mücadelenin ehemmiyetine dikkat çeken her türlü faaliyeti, her türlü etkinliği takdirle karşılıyoruz. Kutsal kitabımızın yakılmasına kadar varan saldırılara ‘fikir hürriyeti’ denilerek müsamaha gösterilmesini hiçbir şekilde kabul etmediğimizi ve etmeyeceğimizi burada tekrar vurgulamak istiyorum.” – ANKARA
]]>Yegane Arani, “15 Mart Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü” vesilesiyle AA muhabirine açıklamalarda bulundu.
ADAS’a okulda ayrımcılığa uğrayan, ayrımcılıkla ilgili bir şeyler duyan veya gören ya da ayrımcılık konusunda sadece bilgi almak isteyen kişilerin başvurduğunu belirten Yegane Arani, “Yani bunlar velilerin, öğrencilerin, öğretmenlerin yanı sıra okul ortamında bulunan diğer insanlar. Vakaların yaklaşık yüzde 90’ı öğrencilere yönelik ayrımcılıkla ilgili olsa da bize gelenlerin yaklaşık yüzde 50’si velilerden oluşuyor.” ifadesini kullandı.
Yegane Arani, Berlin’deki okullardan ADAS’a büyük oranda ayrımcılık şikayetlerinin ulaştığını aktararak, kendilerine gelen başvuruların yüzde 80’inin ayrımcılıkla ilgili olduğunu dile getirdi.
Bu konuda genelde 2 grubun etkilendiğini gördüklerini anlatan Yegane Arani, şu değerlendirmede bulundu:
“Bir yandan siyahi insanlardan çok başvuru alıyoruz. Diğerleri de Müslümanlar veya Müslüman olarak algılananlar. Müslüman düşmanı ırkçılıkla ilgili şöyle bir ayrım yapmak isterim; vakaların yaklaşık yüzde 20’si açıkça Müslüman karşıtı ırkçılıkla ilgili. Yani insanların yaşantısı, kızların veya kadınların başörtüsü nedeniyle ayrımcılığa uğraması, öğretmenlerin İslomofobik ifadeleri kullanması gibi.”
“Bildirilmeyen çok sayıda vaka var”
Buradaki durumun doğrudan Müslüman olanları etkilediğine işaret eden Yegane Arani, “Şimdi ramazan ayındayız. Burada zaman zaman problemli durumlar ve Müslümanların din özgürlüğünün kısıtlandığı yerler oluyor.” dedi.
Yegane Arani, aynı zamanda isimleri, görünüşleri ve kökenleri nedeniyle Müslüman olarak algılanan ancak hiç dindar olmayan, hatta belki Müslüman bile olmayan insanları etkileyen Müslüman karşıtı ırkçılık biçimlerinin de bulunduğunu kaydetti.
ADAS’a yapılan yüzde 40 oranında şikayetlerin bu başvurulardan kaynaklandığını aktaran Yegane Arani, “Böylelikle toplamda bize gelen şikayetlerin yarısından fazlasının, Müslüman karşıtı ırkçılık bağlamında olduğunu söyleyebiliriz. Almanya’da yüzde 6 ile 8 arasında Müslümanların yaşadığı göz önüne alındığında bu oldukça yüksek bir oran.” değerlendirmesini yaptı.
Yegane Arani, burada sadece ADAS’a yapılan başvuruları aktardığını, başka kurumlara da başvuruların yapıldığını söyleyerek, “Bildirilmeyen çok sayıda vaka var. (Ayrımcılıkla etkilenenlerin) Çok küçük kesimi başvuruda bulunuyor çünkü özellikle okul bağlamında pek çok şey bir yerlere bildirilmiyor ve konu edilmiyor.” diye konuştu.
“Başörtüsü takan Müslüman kızlar ayrımcılıktan daha fazla etkileniyor”
Son dönemde şikayetlerin arttığına dikkati çeken Yegane Arani, şunları kaydetti:
“Danışma merkezimize yapılan başvurularda kesinlikle bir artış görüyoruz. 7 Ekim 2023’ten sonra özellikle Gazze’deki savaşla ilgili artan sayıda başvuru alıyoruz. Örneğin; öğrencilerin açıklama yapmaya, tutumlarını ortaya koymaya veya istemedikleri halde ihtilafla ilgili ne düşündüklerini ifade etmeye zorlanması veya Filistin poşusu takma yasağı gibi. Ancak söz konusu ihtilafla ilgili olmayan, örneğin; namaz kılmaya veya Müslümanların görünürlüğüne ilişkin getirilen kısıtlamalar gibi genel Müslüman karşıtı vakalarda da bir artış oldu.”
Yegane Arani, başörtüsü takan Müslüman kızların ayrımcılıktan daha fazla etkilendiğini belirterek, “Müslüman karşıtı ırkçılık söz konusu olduğunda kesinlikle kızlar ve kadınlar özellikle etkileniyor. Bu, başörtüsü taktıklarından dolayı Müslüman oldukları anlaşılan kişiler için daha fazla geçerlidir.” ifadesini kullandı.
Ayrımcılıkla ilgili 300 öğrenciyle araştırma yaptıklarına değinen Yegane Arani, başörtüsünün ayrımcılıkta önemli rol oynadığını, örneğin öğretmenler tarafından birçok olumsuz, aşağılayıcı ifadelerin söylendiğinin de net şekilde oraya çıktığını dile getirdi.
Yegane Arani, bu konuda öğretmenlerin, Müslüman karşıtı ırkçılık konusunda daha duyarlı olması için meslek içi eğitim alması ve daha fazla aydınlatılması gerektiğini kaydetti.
Kovid-19 salgınından sonra ayrımcılıkla ilgili başvuru sayılarında genel bir artış olduğunu ifade etmek gerektiğini vurgulayan Yegane Arani, “Bize yapılan tüm ayrımcılık olaylarındaki başvuru sayısı son 2 yılda 2 kat arttı. Sadece Müslümanlara yönelik ırkçılıkla ilgili değil, toplamda ırkçılıkla ilgili.” dedi.
Yegane Arani, Berlin çok kültürlü bir şehir olmasına rağmen Müslüman karşıtı olaylardaki oranların bu kadar yüksek seyretmesinin kendisini şaşırtıp şaşırtmadığıyla ilgili 20 yıldan beri çalıştığını ve artık hiçbir şeye şaşırmadığını söyledi.
“Gençler, Almanlarla aynı muameleyi görmek istiyor”
Bu konuda kısmen bir iyileşme de olduğunu, Müslüman karşıtı ırkçılığa karşı mücadele eden projelerin desteklendiğini, ADAS gibi kurumların ayrımcılığı tespit ettiğini ve bu alanda araştırmaların yapıldığını belirten Yegane Arani, “Bu bir ilerlemedir ancak diğer taraftan rakamlar azalmıyor aksine artıyor. Ancak şimdi örneğin; danışma merkezlerini düşündüğümde bu olumlu bir durum. Çünkü belki de (vakalar) mutlak şekilde artması gerekmiyor ama daha fazla başvuru yapılıyor.” diye konuştu.
Yegane Arani, insanların ayrımcılığı kabul etmediğini, bu konuda ilgili yerlere başvurarak yardım aldığını aktararak, “Biz belki bunu ebeveynlerimizden de biliyoruz. Pek çok şey normal görülerek kabul edilirdi, yutulurdu, ‘Bu böyledir’ denilirdi, dikkat çekmek istenmezdi ve şimdi bir değişim var. Gençler, Almanlarla aynı muameleyi görmek istiyor.” ifadesini kullandı.
Ayrımcılık vakaları olduğunda bunun ilgili kurumlara bildirilmesini isteyen Yegane Arani, ayrımcılığa maruz kalanlara durumun nasıl geliştiğini aklında tutmasını veya olayın gelişimini kağıda yazmasını tavsiye etti.
]]>Kurtulmuş, Fildişi Sahili’nin Abidjan şehrindeki Felix Houphouet-Boigny Üniversitesi’nde düzenlenen “Kriz Zamanlarında Gençlik Çalışmalarının Rolü” konulu İslam İşbirliği Gençlik Forumu programında gençlere hitap etti.
Üniversiteye gelişinde kendisini ilahiler ve marşlarla karşılayan gençlere teşekkür eden Kurtulmuş, Fildişi Sahili’nin gençleriyle bir arada olmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
Bu toplantı için üniversitedeki Müslüman Öğrenciler Birliğine, Batı Afrika Müslüman Öğrenciler Topluluğuna ve İslam İşbirliği Gençlik Forumu (ICYF) Başkanı Taha Ayhan’a teşekkür eden Kurtulmuş, “Bu sıcak karşılamanız karşısında şunu söyleyebilirim ki her birinizin gözlerinde Fildişi Sahili’nin, Afrika Kıtası’nın, İslam ümmetinin ve insanlığın geleceğini görüyoruz. Sizin bu enerjinizden, gençliğinizden ve gerçekten inançlı duruşunuzdan ben de şahsım adına çok istifade ettiğimi, aslında hiçbir şey konuşmadan geri dönsem bile sadece sizleri görmekle büyük kazanımlar elde ettiğimi samimiyetle ifade etmek isterim.” şeklinde konuştu.
Dünyanın çok sancılı, büyük savaşların, büyük çatışmaların, insanlık dramlarının, iklim felaketlerinin, açlığın, susuzluğun, yoksulluğun yaşandığı zor bir dönemden geçtiğini belirten Kurtulmuş, dünyanın bu gidişatı içerisinde İslam ülkelerinin durumunun hiç de iyi olmadığını, her alanda zorluk yaşayan bölgelerin, Müslümanların yaşadığı bölgeler olduğunu söyledi.
Müslüman milletlerin ellerindeki imkan ve fırsatların aksine büyük yoksulluklar ve çaresizlikler içerisinde olduğunu anltan Kurtulmuş, şöyle konuştu:
“Kriz dönemleri, aslında söyleyecek sözü olanlar için büyük bir fırsattır. Bu çerçevede dünyada bugün yaşanan krizlerin, kaosların tamamına yakını, modern Batı düşüncesinin ve Batı’nın son iki asırdır dünyadaki hakimiyetinin sonucudur. Bunun için şunu çok rahat söyleyebiliriz ki artık insanlığın hayrına olan sözü söyleme sırası Müslüman dünyasına ve mazlum milletlere gelmiştir. Bizim vazifemiz, geçmişin ihyası, geleceğin inşasıdır. Çünkü insanlık tarihi boyunca Müslüman milletler gereğini yerine getirdiklerinde; bilimde, sanatta, kültürde, edebiyatta, teknolojide ileriye gittiklerinde ne büyük medeniyetler kurabileceklerini insanlığa göstermişlerdir. Semerkand, Buhara, İsfahan, Bağdat, İskenderiye, İstanbul, Kurtuba bunun şahididir.”
“Hedeflerinizi, geleceğinizi en güzel şekilde hayal ederek yola çıkacaksınız”
Afrika’nın, İslam ümmetinin, insanlığın geleceğinin gençlerin elinde olduğunu dile getiren Kurtulmuş, gençlere şu çağrıları yaptı:
“Her biriniz kendi şahsi hayatınızla ilgili hedeflerinizi, geleceğinizi en güzel şekilde hayal ederek yola çıkacaksınız. İnanıyorum ki bu salondaki arkadaşlarımızın içinden dünya çapında uzay çalışmaları içinde olan nice bilim insanları çıkacak, mimaride, sanatta, edebiyatta, teknolojide, sosyal bilimlerde, sporda en üst düzeyde nice insanlar çıkacak. Velhasıl her birinizin kendi hayatınızla ilgili hayallerinizi kuvvetlendirmeniz, güçlendirmeniz ve bu istikamette yürümenizi bekliyoruz. Her birinizi yakın gelecekteki kişisel başarılarınız dolayısıyla şimdiden tebrik ediyorum. İkinci hayal kurmamız gereken durum ise ülkemizi, Müslüman toplulukları, Müslüman milletleri nerede görmek istiyoruz? Bu hayaller çerçevesinde adımlarımızı atarak yolumuza devam edeceğiz.”
“Kolonyalizmin izlerini, tortularını kaldırıp toplumumuzdan atmak ödevlerimizdendir”
Afrika milletlerinin bağımsızlığına kavuştuğunu, şimdi de kolonyalizmin tortularından kurtulma zamanı olduğunu ifade eden Kurtulmuş, “Afrika’nın Müslüman halkları, gençleri olarak en temel ödevlerimizden birisi, Afrika’da asırlar boyunca süren emperyalizmin ve kolonyalizmin izlerini, tortularını kaldırıp toplumumuzdan atmaktır. Biz Türkiye olarak bütün Afrikalı dostlarımıza diyoruz ki ‘Gelin el ele verelim. Hep birlikte ayağa kalkalım. Kazan-kazan prensibiyle bütün milletlerimizi dünyanın saygın milletleri haline getirelim.” diye konuştu.
İslam dünyasının durumunu yukarı seviyelere çıkartmanın Müslüman gençlerin bir diğer vazifesi olduğunu vurgulayan Kurtulmuş, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Müslüman dünyasının, potansiyelleriyle bugün bulunmuş olduğu durum arasında uçurum vardır. 2 milyara yaklaşan Müslüman dünyası genç bir nüfusu oluşturuyor. Ama ne yazık ki dünya nüfusunun yüzde 20’sini oluşturan Müslümanlar, dünya üzerindeki toplam üretimin sadece onda birini gerçekleştiriyor.
Dünyanın en zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarının büyük bir çoğunluğu Müslüman ülkelerdedir ama ne yazık ki Müslüman ülkelerin önemli bir kısmı da yoksulluğun içerisinde debelenmektedir. Bu kadar büyük bir servete sahip olmalarına rağmen bundan yeterince istifade edilemediği için İslam İşbirliği Teşkilatı ülkelerinin milli gelirinin ortalaması 4 bin 500 dolardır.”
Dünyanın en yoksul 10 ülkesinden 6’sının Müslüman ülke olduğunu, aşırı yoksul ülkelerin tamamına yakınının da Sahra Altı bölgede bulunduğunu ve bu halkların tamamına yakınının Müslüman halklar olduğunu belirten Kurtulmuş, şunları kaydetti:
“Müslüman ülkelerin önemli bir kısmının bereketli tarım toprakları olmasına rağmen dünyanın en büyük 5 tarım ülkesinin içinde bir tane bile Müslüman ülke yoktur. Maalesef teknolojik ürün üretiminde Müslüman ülkeler bu kadar gelişmişliğine rağmen dünyadaki üretimin sadece yüzde 1,8’ini gerçekleştirmektedir. Dünyanın en büyük, en önemli 100 üniversitesinin içerisinde Müslüman ülkelerden bir tane üniversite dahi bulunmamaktadır. Biz bu durumu hak etmiyoruz. Bunun için gayret edeceksiniz, çalışacaksınız, çabalayacaksınız ve inşallah başaracaksınız; gelecek sizin, gelecek İslam dünyasının olacaktır.”
“Netanyahu ve ekibinin zamanı dolmuş, dünyanın sabrı taşmıştır”
Kurtulmuş, yeryüzünde adalete dayalı bir dünya sisteminin kurulmasının gençlerin bir diğer hayali olması gerektiğini ifade ederek dünyada yeni bir sistemin gerekli olduğunu anlatmak için Gazze’de devam eden katliamlara bakılmasının yeterli olacağını kaydetti.
Gazze’de yaklaşık 5 aydır 30 bine yakın insanın şehit edildiğini belirten Kurtulmuş, “Netanyahu ve ekibinin zamanı dolmuş, dünyanın sabrı taşmıştır. Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanına başvurusuyla birlikte insanlık vicdanında yeni bir dönem başlamıştır. İnşallah hak yerini bulacak ve Netanyahu ve çetesi uluslararası savaş mahkemesine çıkarılarak inşallah gerekli cezayı alacaktır.” ifadelerini kullandı.
Kurtulmuş, böyle devam edemeyeceğini ve dünyanın bütün uluslararası kurumlarının yeniden yapılandırılacağını dile getirerek, “İnşallah biz de görürüz. Ama biz görmesek bile siz mutlaka göreceksiniz.” dedi.
Bir prensibe inandıklarını ifade eden Kurtulmuş, sözlerini şöyle tamamladı:
“Hak geldiği zaman batıl olan yok olur gider. Hakkın bu anlamda hakim olması, adaletin, iyiliğin, insanlığın ve insafın bütün dünyada hakim olması için mücadele edeceğiz. Sizin buradaki varlığınız, mevcudiyetiniz bizi ümitlendiriyor. Kendiniz için hayal kuracaksınız; ülkeniz, Afrika, İslam dünyası için, bütün insanlık için hayal kuracaksınız. Doğru, güzel ve adil bir gelecek için hayal kuracaksınız. Bazıları hayalden bahsedince sizi hayalperest olmakla suçlayabilir ancak şunu biliyoruz ki hayali olmayanın geleceği olmaz.”
Kurtulmuş, konuşmasının ardından öğrencilerin sorularını yanıtladı.
]]>Güney Afrikalı Müslümanlar, 60 milyonluk ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 2’sini oluşturmakla beraber, ekonomik, siyasi ve kültürel açıdan oldukça etkin bir azınlık toplum olarak öne çıkıyor.
Ülkede yaşayan Müslümanların büyük bölümü Hollandalı ve İngiliz sömürgeciler tarafından buraya getirilen Asyalı Müslümanların soyundan geliyor.
Geçmişte sömürgeciliğin ve ırkçılığın acısını yaşayan Güney Afrika Müslüman toplumu, apartheid rejiminin çöküşünün ardından geçen 30 senede ülkenin en varlıklı kesimlerinden biri olma özelliği taşıyor.
Johannesburg’da ramazan fuarı
Ülkenin en büyük şehri Johannesburg, 29 Şubat- 3 Mart tarihlerinde, kıtanın en büyük ramazan fuarlarından birine ev sahipliği yaptı.
Gallagher Kongre Merkezi’nde düzenlenen fuara, Johannesburg sakinleri yoğun ilgi gösterdi.
Türkiye’den çeşitli firmaların da stant açtığı fuarı ziyaret edenler, yiyecekten bayramlık kıyafete varıncaya kadar ramazan öncesi son alışverişlerini gerçekleştirme fırsatı buldu.
Eid Fest isimli fuarın organizatörlerinden Nisha Naidu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 15 yıldır düzenli gerçekleştirilen etkinliğe bu sene 20 bine yakın kişinin katıldığını belirtti.
Naidu, fuara Türk firmalarının gösterdiği ilgiden duyduğu memnuniyeti dile getirerek, “Türk menşeli ürünler bu sene de fuarımızda önemli bir yer tutuyor. Türk firmalarının her geçen yıl daha yoğun katılım gösterdiğini gözlüyoruz.” diye konuştu.
Yunus Emre Enstitüsü standı
Fuarın ziyaretçileri arasında yer alan Türkiye’nin Pretorya Büyükelçisi Ayşegül Kandaş, önceki yıllarda olduğu gibi Güney Afrika’da ramazanın bu yıl da büyük bir coşkuyla karşılandığını belirterek, Güney Afrikalı Müslümanların, ibadetlerini yerine getirme konusunda son derece hassas olduğunu kaydetti.
Kandaş, Güney Afrika’da Müslümanların nüfusun yüzde 2 civarını oluşturmasına rağmen, ekonominin yaklaşık yüzde 30’una hakim olduklarına dikkati çekerek, “Bildiğiniz üzere buradaki Müslümanlar, geçen yıl Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından Türkiye’ye yardım için seferber oldu. Bu konuda kendilerine minnettarız.” diye konuştu.
Fuardaki Yunus Emre Enstitüsü (YEE) standı da ziyaretçiler tarafından ilgiyle karşılandı.
Johannesburg YEE Türk Kültür Merkezi yetkilisi Abdülaziz Yiğit, bu stantta Türk el işi sanatlarından eserlere yer verip YEE’nin kurs ve etkinliklerini tanıttıklarını belirtti.
Güney Afrika’da ramazan gelenekleri
Ülkenin önde gelen Müslüman sivil toplum kuruluşlarından (STK) Awqaf SA görevlilerinden Nasiba Abdoola, dünya genelinde olduğu gibi Güney Afrika’da da Müslümanların ramazan ayını büyük heyecan ve coşkuyla beklediklerini kaydetti.
Abdoola, Güney Afrika’da sokak iftarlarına dikkati çekerek, “Güney Afrika’da ramazan geleneklerimizin başında sokak iftarları gelir. Yüzlerce, hatta binlerce kişi bu sokak iftarlarında bir araya gelerek orucumuzu birlikte açarız. Bunun dışında ramazan boyunca misafirimiz eksik olmaz. Bu ayı aile ve yakınlarımızla birlikte geçirmeye özen gösteriyoruz.” dedi.
Ramazanda mutfaklarda Cape Malay ve Hint mutfağına özgü yöresel tatların çokça tercih edildiğini belirten Abdoola, şu ifadeleri kullandı:
“Genellikle iftarlarda hafif şeyler yemeyi tercih ederiz. Ana yemekleri, daha ağır oldukları için teravih namazından sonraya saklarız. Gençlerimiz çoğu zaman sahura kadar uyumaz. Sahur vakti ailenin tüm üyeleri tekrar sofra başında bir araya geliriz.”
]]>SAMSUN – Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, ‘evanjelikler’ diye adlandırılan Siyonist Hıristiyanların, Siyonist Yahudilerden daha tehlikeli olduğunu, şu anda Filistin’de uygulanan katliamın silahlarını da Siyonist Hıristiyanların verdiğini söyledi.
Prof. Dr. Ali Erbaş, Samsun programı kapsamında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Atatürk ve Kongre Merkezi’nde “İslam’ın Rehberliğinde Bilgiden Bilince Konferansı”nda öğrenciler ile buluştu. Programın açılışında söz alan OMÜ Rektörü Prof. Dr. Yavuz Ünal, üniversitenin faaliyetleri ve görev süreleri boyunca gösterdikleri gelişim hakkında katılımcıları bilgilendirdi.
Ak Şemsettin Hazretleri’nden sonra Ayasofya’da minbere çıkan ikinci isim olduğundan bahseden Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, “Ak Şemsettin, zamanının en ünlü matematikçilerinden birisi. Aynı zamanda büyük bir alim. İslami ilimlerde öyle. Mikrobu bulan ünlü bir bilgindir. İstanbul’un fethinde Ayasofya’da ilk o minbere çıkan Fatih Sultan Mehmed Han’ın hocasıdır. İkinci açılışında minbere çıkmak da bize nasip oldu. Rabb’im bir daha kapatmasın inşallah” dedi.
“Siyonist Hıristiyanlar, Siyonist Yahudilerden daha tehlikeli”
Türkiye’ye karşı terör örgütlerinin kullandığı silahları ve Filistin halkına karşı kullanılan silahları Siyonist Hıristiyanların verdiğine değinen Prof. Dr. Ali Erbaş, “Yahudirlerin kutsal kitaplarına ‘eski Ahit’ diyoruz. Hıristiyanların kutsal kitabına da ‘yeni Ahit’ diyoruz. Hıristiyanlar aynı zamanda eski ahide de inanıyorlar. Yahudiler sadece eski Ahide inanıyorlar. Eski ahitiyeni ahitten üstün tutan Hristiyan tarikatlar var. Bunlara da ‘evanjelikler’ diyoruz. Onlar Tevrat’a İncil’den daha fazla önem veriyor. Neden, orada ‘Yahudi Hıristiyanlık’ diye bir anlayış var. Evanjelistlere aynı zamanda Yahudi Hıristiyan denilebilir. ‘Siyonist Hıristiyanlar’. Yıllardan beri bahsederdim Siyonist Hıristiyanlar, Siyonist Yahudilerden daha tehlikeli derdim. Bugün görüyoruz. Gazze’de, Filistin’de katliam yapanlara silahı Siyonist Hıristiyanlar veriyor. Dünyada sayıları Siyonist Yahudiler gibi birkaç milyon da değil. 500 milyon Siyonist Hıristiyan var. Amerika’yı onlar idare ediyor. Yıllardır uğraştığımız PKK’ya 4 bin tır silahı önler gönderiyor. Bu Siyonist Hıristiyanlar aynı zamanda Yahudiliğin Tanrı Krallığının gerçekleştirilmesi diye inanç esaslarını kabul ediyorlar. ‘Tanrı Krallığının bir an önce gerçekleşmesi lazım. Bunun gerçekleşmesinde de bizim payımız olsun ki Tanrı’nın rızasına ulaşalım’ diye bir inançları var. Tanrı Krallığı ne zaman gerçekleşecek. Yeryüzünde savaşlar çıkacak, kaoslar olacak, zulümler, katliamlar, terör faaliyetleri olacak. Tanrı artık ‘yeter artık kop kıyamet’ diye emir verecek. ‘Tanrı’yı kıyamete zorlamak’ diyorlar buna. İşte bu Siyonist Hıristiyanların yıllardan beri dünyada belirledikleri yoldur” diye konuştu.
Dünyanın birçok yerinde insanların Müslüman olmaya başladığını ifade ederek şunları söyledi:
“Dünyada ihtida hareketleri arttı. Dünyanın çeşitli yerlerinde Müslümanların sayısının artığına şahit oluyoruz. Her şerden bir hayır doğuyor. Şerrin bitmesi için elimizden geleni yapıyoruz, yapmamız lazım. Gazze’deki Filistin’deki bu katliamın ortadan kalkması için elimizden geleni yapacağız ama bu katliam yürürken başka bir hayır ortaya çıkıyor. Binlerce insan Müslüman oluyor. Bir videoda rastlamıştım. Gayrimüslim birisi ‘Kur’an’daki bir ayette Allah bu kadar zalim olamaz demiş ve Müslüman olmaktan vazgeçmiştim. Sonra İsrail’in Filistin’de yaptığı katliamı görünce Allah az bile söylemiş diyerek kelimeyi şahadet getirip Müslüman oldum’ diyor.”
Programa Samsun Valisi Orhan Tavlı ile çok sayıda öğrenci katıldı.
]]>Prof. Dr. Ali Erbaş, Samsun programı kapsamında Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Atatürk ve Kongre Merkezi’nde “İslam’ın Rehberliğinde Bilgiden Bilince Konferansı”nda öğrenciler ile buluştu. Programın açılışında söz alan OMÜ Rektörü Prof. Dr. Yavuz Ünal, üniversitenin faaliyetleri ve görev süreleri boyunca gösterdikleri gelişim hakkında katılımcıları bilgilendirdi.
Akşemsettin Hazretleri’nden sonra Ayasofya’da minbere çıkan ikinci isim olduğundan bahseden Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, “Akşemsettin Hazretleri, zamanının en ünlü matematikçilerinden birisi. Aynı zamanda büyük bir alim. İslami ilimlerde öyle. Mikrobu bulan ünlü bir bilgindir. İstanbul’un fethinde Ayasofya’da ilk o minbere çıkan Fatih Sultan Mehmed Han’ın hocasıdır. İkinci açılışında minbere çıkmak da bize nasip oldu. Rabb’im bir daha kapatmasın inşallah” dedi.
“Siyonist Hıristiyanlar, Siyonist Yahudilerden daha tehlikeli”
Türkiye’ye karşı terör örgütlerinin kullandığı silahları ve Filistin halkına karşı kullanılan silahları Siyonist Hıristiyanların verdiğine değinen Prof. Dr. Ali Erbaş, “Yahudilerin kutsal kitaplarına ‘eski Ahit’ diyoruz. Hıristiyanların kutsal kitabına da ‘yeni Ahit’ diyoruz. Hıristiyanlar aynı zamanda eski ahide de inanıyorlar. Yahudiler sadece eski Ahide inanıyorlar. Eski ahitiyeni ahitten üstün tutan Hristiyan tarikatlar var. Bunlara da ‘evanjelikler’ diyoruz. Onlar Tevrat’a İncil’den daha fazla önem veriyor. Neden, orada ‘Yahudi Hıristiyanlık’ diye bir anlayış var. Evanjelistlere aynı zamanda Yahudi Hıristiyan denilebilir. ‘Siyonist Hıristiyanlar’. Yıllardan beri bahsederdim Siyonist Hıristiyanlar, Siyonist Yahudilerden daha tehlikeli derdim. Bugün görüyoruz. Gazze’de, Filistin’de katliam yapanlara silahı Siyonist Hıristiyanlar veriyor. Dünyada sayıları Siyonist Yahudiler gibi birkaç milyon da değil. 500 milyon Siyonist Hıristiyan var. Amerika’yı onlar idare ediyor. Yıllardır uğraştığımız PKK’ya 4 bin tır silahı önler gönderiyor. Bu Siyonist Hıristiyanlar aynı zamanda Yahudiliğin Tanrı Krallığının gerçekleştirilmesi diye inanç esaslarını kabul ediyorlar. ‘Tanrı Krallığının bir an önce gerçekleşmesi lazım. Bunun gerçekleşmesinde de bizim payımız olsun ki Tanrı’nın rızasına ulaşalım’ diye bir inançları var. Tanrı Krallığı ne zaman gerçekleşecek. Yeryüzünde savaşlar çıkacak, kaoslar olacak, zulümler, katliamlar, terör faaliyetleri olacak. Tanrı artık ‘yeter artık kop kıyamet’ diye emir verecek. ‘Tanrı’yı kıyamete zorlamak’ diyorlar buna. İşte bu Siyonist Hıristiyanların yıllardan beri dünyada belirledikleri yoldur” diye konuştu.
Dünyanın birçok yerinde insanların Müslüman olmaya başladığını ifade ederek şunları söyledi:
“Dünyada ihtida hareketleri arttı. Dünyanın çeşitli yerlerinde Müslümanların sayısının artığına şahit oluyoruz. Her şerden bir hayır doğuyor. Şerrin bitmesi için elimizden geleni yapıyoruz, yapmamız lazım. Gazze’deki Filistin’deki bu katliamın ortadan kalkması için elimizden geleni yapacağız ama bu katliam yürürken başka bir hayır ortaya çıkıyor. Binlerce insan Müslüman oluyor. Bir videoda rastlamıştım. Gayrimüslim birisi ‘Kur’an’daki bir ayette Allah bu kadar zalim olamaz demiş ve Müslüman olmaktan vazgeçmiştim. Sonra İsrail’in Filistin’de yaptığı katliamı görünce Allah az bile söylemiş diyerek kelimeyi şahadet getirip Müslüman oldum’ diyor.”
Programa Samsun Valisi Orhan Tavlı ile çok sayıda öğrenci katıldı. – SAMSUN
]]>Kurtulmuş, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş ile Kanada Diyanet Teşkilatı ve Kanadalı Müslüman kanaat önderlerini Meclis’te kabul etti.
TBMM Başkanı Kurtulmuş, kabulde yaptığı konuşmada, Kanada’da 2,5 milyona yakın bir Müslüman toplumu olmasının fevkalade önemli olduğunu dile getirerek, dünyadaki Müslüman toplulukların her bakımdan daha ileriye gitmesi için mücadele edeceklerini belirtti.
Kurtulmuş, Türkiye olarak Kanadalı Müslümanlara her türlü desteği vereceklerini ifade etti.
6 Şubat 2023’teki Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından bir seferberlik halinde Türkiye’ye yardımlarını ulaştıran Kanadalı Müslümanlara teşekkür eden Kurtulmuş, zor bir süreçte dünyanın diğer ucunda dost ve kardeş bir toplumun olduğunu bilmenin çok değerli olduğunu söyledi.
Dünyanın siyasi, ekonomik, toplumsal olarak zor bir süreçten geçtiğini ifade eden Kurtulmuş, bu çerçevede İslam dünyasının ve Müslüman topluluklarının varlığını küresel bir değere dönüştürmenin vaktinin geldiğini söyledi.
İslam’ın dünyanın her yerinde en hızlı büyüyen, gelişen ve çoğalan bir din olmasının sevindirici olduğunu vurgulayan Kurtulmuş, Müslümanların sayısal olarak bu kadar çoğalmalarına rağmen etkilerinin yeterli düzeyde olmadığını söyledi.
Kurtulmuş, “Filistin meselesinde, İsrail’in Gazze’ye bu saldırıları sırasında bir kere daha görüyoruz ki İsrail’in en büyük gücü topu, tüfeği, silahları, teknolojisi, finansal gücü değildir. Uluslararası Siyonizm’in onlara sağlamış olduğu medya desteği değildir. Amerika başta olmak üzere bazı büyük devletlerin onların yanında, arkasında olması değildir. Üzülerek ifade ediyorum ki İsrail’in en büyük gücü; İslam dünyasının dağınık, parçalanmış, iradesiz ve inisiyatifsiz olmasıdır. Dolayısıyla insanların İslam’a ilgisi artarken Müslüman toplulukları olarak bizim üzerimize düşen; aramızdaki bu dağınıklığı ortadan kaldırmaktır.” diye konuştu.
Müslümanların saflarını birleştirerek, aralarındaki boşluğu doldurmak zorunda olduğuna işaret eden Kurtulmuş, “İslam toplulukları arasında işbirliği, karşılıklı kardeşlik ruhu içerisinde geliştirilmelidir. Eğitimde, kültürde, teknolojide, sanatta, uluslararası ilişkilerde, toplumsal yardımlaşmada her alanda biz bu işbirliğimizi en üst seviyeye çıkarmak mecburiyetindeyiz. Bu çerçevede Kanada’daki Müslümanların varlığı, özellikle Batı dünyasının önemli bir gücü olan Kanada’nın üzerinde büyük etkiler oluşturacağı kanaatindeyim.” ifadesine yer verdi.
“İslamofobiyi üreten merkezler, İslam düşmanlığını bir araç olarak kullanıyorlar”
TBMM Başkanı Kurtulmuş, bu dönemde İslam dünyasının karşılaştığı en temel sorunlardan birisinin İslamofobi olduğuna dikkati çekerek, şunları kaydetti:
“İslam’a karşı önemli bir ilgi var ama aynı zamanda İslam düşmanlarının, bilinçli bir şekilde oluşturdukları kategorik bir İslam düşmanlığı da var. Bunu da böyle ‘İslamofobi’ diye bir tabirle daraltmanın doğru olmadığını düşünürüm. Bu çerçevede Müslüman toplulukların üzerine düşen sorumluluklarından birisi de uluslararası İslam karşıtı çevrelerin ürettiği bu İslam düşmanlığının, İslamofobinin ürküttüğü geniş kitlelere İslam’ı sevdirecek çalışmaları yapmamız lazım. Bunun yolu; doğru İslam’ın en iyi şekilde anlatılabilmesidir. Kanada’da bulunan İslam topluluklarının en temel vazifelerinden birisi de budur. Ne yazık ki İslamofobiyi üreten merkezler, İslam düşmanlığını bir araç olarak kullanıyorlar ama ne yazık ki bir taraftan da İslam’ın kötü temsilcisi olan ya da İslam’a zarar veren bazı akımlar da onların ekmeğine yağ sürüyor. Boko Haram’dan İŞİD’e, DAEŞ’e kadar birtakım aşırı örgütlerin ve onların arkasındaki bazı aşırı fikirlerin aslında İslam dünyasına da Müslüman topluluklara da ciddi şekilde zarar verdiğini biliyoruz. Bu anlamda istikamet sahibi ve İslam’ın ana akım fikriyatını oluşturan toplulukların işbirliğini arttırması gerektiğini düşünüyorum.”
Kurtulmuş, Diyanet İşleri Başkanlığının Kanada’daki İslam topluluklarıyla ve dünyanın birçok yerindeki Müslüman topluluklarla yakın ilişkiler geliştirmesini önemsediklerini belirtti.
FETÖ ile mücadele
FETÖ’nün, Kanada İslam toplumunun içerisinde yer alması ya da Kanada İslam toplumuna nüfuz etmesini önlemek gerektiğini vurgulayan Kurtulmuş, “Bunlar kendilerini bir kamufle içerisinde; sanki sosyal faaliyetler yapıyorlar, sanki eğitim faaliyetleri yapıyorlar gibi lanse edebilirler. Bunlara karşı tedbirli olduğunuzu biliyorum ama uyanık olmayı sürdürmenizi de sizlerden temenni ediyoruz.” dedi.
Filistin meselesinin bütün Müslümanların bir numaralı meselesi olduğunu belirten Kurtulmuş, Filistin davasının hiçbir şekilde unutturulmayacağını anlattı.
İsrail’in Gazze’ye saldırıları sonucu 30 bini aşkın insanın öldüğünü, yıkıntıların altında kalanların olduğunu aktaran Kurtulmuş, son 4-5 gündür ise Gazze’de açlıktan ölümlerin kaydedilmeye başladığını aktardı.
Kurtulmuş, “Bu açık bir insanlık suçudur. Soykırıma varan büyük bir katliamdır. Ne yazık ki bunun önlenmesi için uluslararası camia bir şey yapamamıştır.” şeklinde konuştu.
Filistin davası açısından insanlık cephesini tahkim etmek gerektiğini belirten Kurtulmuş, “Batıda yaşayan Müslüman kardeşlerimizden beklentimiz, bu insanlık cephesini çoğaltmanız, bunu tahkim etmeniz. Dini diyaneti, rengi, dili ne olursa olsun İsrail’de işlenen bu suçlara karşı olan, insanlığın vicdanının harekete geçirilmesini isteyen bu kitlelerle ilişkimizi artıracağız ve bunların sesinin daha fazla çıkması için bizler de elimizden gelen gayreti ortaya koyacağız.” şeklinde konuştu.
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş da Kanada’nın çeşitli bölgelerinden gelen imam ve kanaat önderini Türkiye’de ağırlamaktan memnuniyet duyduklarını belirterek, 21 Şubat-1 Mart tarihlerini kapsayan bu ziyaretlerin verimli geçtiğini söyledi.
Kanada İmamlar Konseyi Başkanı Refaat Mohamed Abdelhak Mohamed ise TBMM’de bulunmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
Mohamed, dünya çapında Müslüman alemi için çok büyük işler yapan ve yapmaya da devam eden Türkiye’nin, özellikle Gazze ve Filistinliler için büyük bir mücadele yürüttüğünü kaydetti.
Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kanada hükümeti arasında işbirliği olduğunu ve Kanada Diyanet Teşkilatının Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak için çalıştığını ifade eden Mohamed, Türkiye’yi kardeş ülke olarak gördüklerini, Türkiye’nin yol göstericiliğiyle Kanadalı Müslümanların selameti için pek çok işe imza atılabileceğini ifade etti.
Görüşmenin sonunda, TBMM Başkanı Kurtulmuş, Diyanet İşleri Başkanı Erbaş ve Kanadalı Müslüman kanaat önderleriyle hatıra fotoğrafı çektirdi.
]]>Zeytinburnu Yeşiltepe Mahallesi’nde bulunan Konyalı Camii, 2019 yılındaki Silivri depreminden sonra yıkılma riski nedeniyle mühürlenmiş, 2020 yılında ise yıkım işlemi yapılmıştı. Nisan ayında inşaatı başlayan caminin açılışı bugün yapıldı. Açılış törenine TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Zeytinburnu Kaymakamı Adem Uslu, Zeytinburnu Belediye Başkanı Ömer Arısoy, parti yetkilileri ve vatandaşlar katıldı.
Programda konuşan TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, “Bugün İslam dünyasının her tarafında yaklaşık 2 milyara yaklaşan büyük bir nüfusa sahip Müslüman dünyasının her yerinde camilerde Allahu Ekber sesleriyle insanlar aynı istikamete dönüyor. İnsanlar ortak dil ve kültür üzerinden müşterek bir noktaya doğru ilerliyor. Bu kadar büyük bir nüfusa sahip olmak bu kadar ciddi bir kalabalığa sahip olmakla birlikte ne yazık ki İslam dünyası caminin bize vermesi gereken birleştirici, bütünleştirici özellikleri yeterince taşıyamadığı için bu hasrete yeterince sahip olmadığı için Müslüman topluluklar çoğu zaman oradan buraya Peygamber Efendimizin ifadesiyle suyun üstündeki saman çöpü gibi savrulup duruyor” şeklinde konuştu.
“İnanın ki İsrail’in en büyük gücü ne elindeki askeri gücüdür, ne elindeki teknolojik gücüdür”
Filistin’de katliam yapan İsrail’i eleştiren Kurtulmuş, “Bunun en son örneğini İsrail’in Gazze’de ortaya koymuş olduğu ağır insanlık suçlarına karşı dünyanın sessiz kalması ve ne yazık ki Müslüman dünyasının bir sonuç geliştirememiş olmasını gösterebiliriz. Üzülerek takip ediyoruz. Büyük bir vahşet sadece Netanyahu ve ekibinin ortaya koyduğu politikalarla değil onların destekledikleri, onların sırtını sıvazladıkları bir takım güç merkezlerinden aldıkları destekle de bunu yapıyorlar. Biz burada konuşurken şu anda Müslümanların en büyük kutsallarından biri olan Mescid-i Aksa’nın sokakları kapatılıyor, oraya çıkan yollarda Müslümanların camiye girmesine engel olunuyor. Bebekler küvözlerde çırpınarak öldürülüyor. 80, 90 yaşındaki nineler keskin nişancılar tarafından keyifle, zevkle vurularak şehit ediliyor. Bütün dünya bunu izliyor. ve bu seyrin ötesinde bazıları da destek veriyor. İnanın ki İsrail’in en büyük gücü ne elindeki askeri gücüdür, ne elindeki teknolojik gücüdür. Ne arkasını dayadığı dayılardır, ne onların desteklediği ülkelerdir. Ne de dünyadaki üstün medya güçleridir. Ne dünya finansına sahip olan egemen olan o büyük güçleridir” ifadelerini kullandı.
“Sadece ortak hedefler, ortak anlayışlar istikametinde birleşmeli, bütünleşmeli ve yolumuza devam etmeliyiz”
TBMM Başkanı Kurtulmuş, “İnanın ki İslam dünyasının bu kadar çaresiz olması, dağınık olması, inisiyatifsiz olması, İsrail yönetiminin arkasındaki en büyük güçtür. Onun için diyoruz ki camiler, bizi fiziki olarak birleştirdiği gibi kalplerimizi ve zihinlerimizi zenginleştirmelidir. Bunun için bir araya gelmemizin kalplerimizin ve gönüllerimizin birleşmesi için bir araya gelmemize gerek yok. Sadece ortak hedefler, ortak anlayışlar istikametinde birleşmeli, bütünleşmeli ve yolumuza devam etmeliyiz. Allah camiler etrafında ruhunu ve kalbini birleştirenlerden eylesin. Müslüman coğrafyasının ve yeryüzünün en her yerindeki büyük Müslüman toplulukları şuurla, inançla ve ortak bir kararlılıkla meselelerine sahip çıkmayı Cenab- ı Allah nasip etsin” ifadelerini kullandı.
Zeytinburnu Belediye Başkanı Ömer Arısoy açıklama yaptı
Programda konuşan Zeytinburnu Belediye Başkanı Ömer Arısoy, “Bizim medeniyetimizde, şehirlerimizde şehrin mimarisi, şehrin oluşması bütün büyük İslam medeniyetlerinde cami eksenli olmuştur. Şehrin yerleşmesi, şehrin ana meydanında mutlaka bir cami var. Yanında toplumsal faaliyetlerin görülebildiği örneğin mektebi, medresesi, aşevleri, arastası, bedesteni, ticaretin olduğu mekanlarıyla birlikte şehre kimlik kazandıran, şehrin aklını bir araya getiren en önemli yapıtlardan birisi camiler olmuştur” dedi.
Konuşmalardan sonra caminin açılışı dualarla gerçekleştirildi. – İSTANBUL
]]>Lalisse göreve gelmesinin 1. yıl dönümünde AA muhabirine Avrupa’da yükselen Müslüman karşıtlığıyla ilgili değerlendirmelerde bulundu.
Şubat 2023’te, 18 aydır boş olan koltuğu devralan Lalisse, karşılaştığı en büyük zorluğu şöyle aktardı:
“Avrupa’da Müslüman karşıtı nefret vakalarının yeterince rapor edilmemesi ve kayda geçirilmemesi sorunuyla karşı karşıyayız. Müslüman vatandaşlarımızın kolluk kuvvetlerine güvenini tahsis etmeliyiz. Veriler üzerinde çalışabilmek, Müslüman karşıtı nefretin boyutunu tam manasıyla anlayabilmek, hem benden önceki meslektaşlarım hem de benim için büyük bir sınama teşkil ediyor.”
Diğer bir zorluğun da AB üye ülkeleri arasında bir ağ kurmak olduğunu belirten Lalisse, böyle bir oluşumun vakalarla ilgili veri toplamak ve bunlarla mücadeleye ilişkin iyi örnekleri de paylaşmak açısından gerekli olduğunu anlattı.
Lalisse, görevdeki bir yılının sonunda Müslüman toplumun tümüne ulaşmak, maruz kaldıkları ayrımcılığa vakıf olmak ve AB ülkeleri arasında paylaşımları artırmak konusunda ilerleme kaydedildiğini vurguladı.
Müslüman karşıtı nefretin AB hukukundaki yeri
AB’nin ayrımcılık ve yabancı düşmanlığına dair 2008 tarihli çerçeve kararına atıfta bulunan Lalisse, kararın, bu tür mağduriyetlere ilişkin vakaların kovuşturulmasında yetkiyi üye ülkelere verdiğini belirtti.
Lalisse, 7 Ekim 2023’te İsrail-Filistin’de başlayan olayların Avrupa’da antisemitizm ve Müslüman karşıtı nefreti artırdığına işaret ederek, AB’nin iki tehdide eşit önem atfettiğini söyledi.
AB Temsilcisi, “Bizim için ırkçılık ve ayrımcılık türleri arasında hiyerarşi yok. Hem antisemitizm hem Müslüman karşıt nefret, şimdiye kadar AB Komisyonunun ırkçılığa karşı 2020-2025 eylem planında birlikte ele alındı.” diye konuştu.
Lalisse, AB Komisyonunun 7 Ekim 2023’te İsrail-Filistin’de başlayan olayların Avrupa’daki yansımalarıyla ilgili çalışmaları neticesinde, 6 Aralık 2023’te kabul edilen bildirinin geniş kapsamlı mücadeleye alan açtığına işaret etti.
Söz konusu bildiriyle “gurur duyduğunu” söyleyen Lalisse, “Bu bildirinin amacı, topluluklar arasındaki kutuplaşmayı önlemek ve inançlarının yanı sıra diğer farklılıkları ne olursa olsun tüm vatandaşları korumaktır. Geçmişten ders almalıyız.” değerlendirmesini yaptı.
Müslüman karşıtı nefrete maruz kalan kişinin başvurabileceği yollar
“Bir kişi, fiziksel ya da sözlü Müslüman karşıtı nefrete maruz kalırsa buna karşı bu üye ülkelerde dava açabilir.” diyen Lalisse, bu konuda başvurulacak ilk makamın AB’nin Temel Haklar Kurumu (EU Agency for Fundamentan Rights) olduğunu ifade etti.
Lalisse, bu kurumun internet sitesinde her ülkenin irtibata geçilerek, yardım istenebilecek kuruluşları, izlenecek yolları paylaştığını vurguladı.
Diğer bir yolun üye ülkelerdeki “eşitlik kurumları” olabileceğini belirten Lalisse, “Her üye ülkede bulunan eşitlik kurumları, ayrımcılık veya nefret suçuyla karşı karşıya kalan vatandaşları desteklemekle yükümlü.” dedi.
Kur’an-ı Kerim’e yönelik saldırılar
Lalisse, geçen sene bazı AB ülkelerinde Kur’an-ı Kerim’e yönelik düzenlenen saldırılara da değinerek, şunları kaydetti:
“Bunlar kabul edilemez. AB değerlerine aykırıdır. Bunlar kişisel eylemlerdir. Hiçbir üye ülke tarafından desteklenmeyen, şahsım ve AB Komisyonu tarafından kınanan eylemlerdir. Üye ülkelerin bu eylemleri teşvik ettiklerine yönelik dezenformasyon vardı. Ancak bizim açımızdan bu eylemlerin provokasyon olduğu, Müslüman vatandaşlarımıza ve bunun ötesinde dünyadaki Müslümanlara yönelik saldırgan ve saygısız eylemler olduğu çok açık.”
Camilere gönderilen tehdit mektupları
Almanya’da camilere gönderilen tehdit mektuplarıyla ilgili de Lalisse, “Camilere gönderilen tehdit mektuplarından haberdarım. Camilere ve binalara yazılan sloganlar da aynı şekilde. Bunlar kesinlikle kabul edilemez.” dedi.
AB’nin bu tür saldırılara uğrayan camiler ya da Müslüman kuruluşlara rehber hazırladığını belirten Lalisse, “Toplumumuzdaki radikalleşmenin farkındayız. Bunun üzerinde çalışıyoruz. Polis ve kolluk kuvvetleri bazı çeteleri çökertti.” diye konuştu.
Lalisse, “Müslümanların diğer vatandaşlarımız tarafından grup olarak hedef alınmasını engellemek için farkındalığı artırmalıyız. Nefret, toplumumuz ve demokrasimiz için büyük bir risk. Önerdiğimiz çözüm, farkındalığı artırmak.” ifadelerini kullandı.
AB Adalet Divanının başörtüsü kararı
AB Adalet Divanının Kasım 2023’te verdiği kamu idarelerinin başörtüsü yasağı uygulayabileceğine dair hükmünü değerlendiren Lalisse, “Bu kural genel ve ayrım gözetmeksizin tüm idari personele uygulanırsa, tarafsızlık politikası çerçevesinde meşru görülebilir. Yani bu yasak tüm dini sembollerle ilgilidir.” değerlendirmesinde bulundu.
Lalisse kendisinin de belediyelerle temasta olduğunu, iş yerlerinde hangi uygulamaların ayrımcılık hangilerinin meşru önlemler olduğunu konusunda görüşmeler yaptığını kaydetti.
]]>