Dini liderliğin yanı sıra cumhurbaşkanlığı, anayasa değişikliğinden önce başbakanlık, üst yargı başkanlığı ve diğer yüzlerce önemli pozisyon yıllarca din adamları tarafından üstlenildi.
Ancak son yıllarda din adamlarının siyasetteki ve toplum içindeki varlıklarının giderek azaldığına tanık oluyoruz.
Geçmişte halkın güvenine sahip olan din adamları, devrimden sonra iktidarı ele geçirebilmişti.
Ancak 40 yılı aşkın süredir devam eden İslami yönetimde, din adamlarının halkın güvenini yavaş yavaş kaybettiği ve artık aynı inandırıcılığa sahip olmadıkları görülüyor.
Bu güvensizlik, Mahsa Amini’nin ölümü üzerine 2022 yılında düzenlenen ve onlarca din adamının “sarık düşürme” eylemleriyle karşı karşıya kaldığı yaygın protestolarda daha da belirgin hale geldi.
Din adamlarını küçük düşürmeyi amaçlayan protestocular, onlarla alay etmek için sarıklarını kafalarından düşürüyor ve bunu videoya çekiyordu.
Ülkedeki hoşnutsuzluk, son parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de görüldü.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde tek din adamı adayı olan Mustafa Purmuhammedi, geçersiz oylardan daha az oy aldı.
Helikopter kazasında hayatını kaybeden eski Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi gibi Purmuhammedi de 1980’lerde ‘Ölüm Komitesi’ diye adlandırılan komitenin üyesiydi ve siyasi mahkumlar için yargısız infaz emirleri vermekle suçlanıyor.
Seçimlerde aldığı ağır yenilgiye tepki olarak Purmuhammedi, seçim sonucunun kendisi için öngörülebilir olduğunu ve yüksek bir oy sayısı elde etmenin “imkansız” olduğunu bildiğini ifade etti.
Peki İran toplumunda din adamlarının etkisi azalıyor mu? Din adamları iktidar mevkilerine seçilmezse, onların yerini kim alabilir?
İran’da yargının başına ve istihbarat bakanlığına hep din adamları getirildi
İran’ın ilk lideri Ayetullah Humeyni’nin tavsiyesi üzerine Şubat 1980’de yapılan ilk cumhurbaşkanlığı seçimlerinde din adamları aday olmadı.
Ancak devrimden sonraki ilk parlamentoda 164 din adamı yer aldı.
İran’da yargının başı ve istihbarat bakanı her zaman din adamları oldu.
Ayrıca, dini lideri atamaktan ve denetlemekten sorumlu olan Uzmanlar Meclisi’nin üyeleri de din adamları ve erkeklerden oluşuyor.
Anayasayı yorumlayan, seçimleri denetleyen ve adayları onaylayan Muhafız Konseyi’nin 12 üyesinden 6’sı da din adamı.
İkinci cumhurbaşkanlığı döneminden sonra, din adamlarının yürütme pozisyonlarına gelmelerine ilişkin yasak eski dini lider tarafından kaldırıldı.
Ekim 1981’den bu yana beş din adamı yürütmeden sorumlu olurken, din adamlarının cumhurbaşkanlığı makamında bulunmadığı sadece sekiz yıllık bir dönem oldu.
Her ne kadar 2009 seçimlerinin geçerliliği rakipleri tarafından sorgulanmış ve sonuçlarına karşı yaygın protestolara yol açmış olsa da bu dönemde Mahmud Ahmedinejad, Ayetullah Hamaney’in desteğiyle İran cumhurbaşkanı oldu.
Ali Hamaney, liderliğinin ilk yıllarında din adamlarını defalarca “sahnede” ve toplumdaki siyasi, sosyal ve kültürel değişimlerin “ön saflarında” yer almaya çağırdı.
Son yıllarda yaşlı din adamlarını genç imamlarla değiştirdi ve birçok önemli kuruma genç din adamlarını atadı.
Ancak istatistikler, din adamlarının siyasi ve sosyal varlığının yıllar içinde azaldığını gösteriyor.
Veriler, din adamlarının oylarındaki ilk düşüşün Ayetullah Humeyni dönemindeki üçüncü parlamento döneminde gerçekleştiğini ve din adamlarının sandalye sayısının ilk döneme kıyasla yüzde 50 azaldığını gösteriyor.
Bu eğilim reformcuların çoğunluğu elde ettiği altıncı dönemde de devam etti ve din adamlarının temsilci sayısı 35’e düştü.
Son parlamento seçimlerinde din adamları 290 sandalyeden sadece 17’sini kazanabildi.
Rejimin sembolü
Din adamları bir zamanlar İran’da halk arasında bir referans noktasıydı. Ancak yıllarca yönetimde olmalarının ardından pek çok kişi onları İran’ın sayısız sorununun sorumlusu olarak görmeye başladı ve onlar ülkedeki rejimin bir sembolü haline geldiler.
Reformculara yakın bir siyasi analist olan Abas Abdi, “Devrimin ilk yıllarında yüksek oy alan din adamları, devrim öncesi dindar sınıfa mensup oldukları, baskı altında oldukları, mücadele ettikleri ve halkla dayanışma içinde oldukları için halk tarafından seviliyordu” diyor.
Abdi’ye göre, “Devrimden sonra, bu pozisyonda olmanın fayda sağladığı din adamlarıyla karşılaşıldı. İktidardaki bu din adamları grubu halkın yanında yer almakta zorlanıyor, bu yüzden de halk onlardan uzaklaştı.”
Din adamlarının sonu mu?
2022 yılındaki kitlesel protestolar ülke tarihinde bir dönüm noktası oldu.
“Jin, Jiyan, Azadi” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) sloganının atıldığı protestolarda din adamları önemli ve büyük bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı.
Protestocular “Din adamı gitmeli” sloganları attı ve “sarık düşürme” eylemleri protestonun sembolik bir parçası haline geldi. Öyle ki din adamları sokaklarda kendilerini güvende hissetmediler ve arkadan gelecek saldırılardan endişe duydular. Bazıları kamuya açık yerlerde cübbe giymeyi bile bıraktı.
Din adamlarına yönelik nefret ve güvensizlik uzun süredir artıyor ve bir gecede oluşmadı. İnsanlar ülkenin ekonomik ve siyasi durumundan din adamlarını sorumlu tutuyor. Onların performansı ülkedeki dini kurumları bile etkiliyor. Şu anda İran’daki camiler çoğunlukla boş.
‘Ülkedeki yaklaşık 75 bin camiden 50 bini kapalı, bu bir felaket’
Üst düzey bir hükümet yetkilisi, “Ülkedeki yaklaşık 75 bin camiden 50 bini kapalı, bu bir felaket” diyor.
Son yıllarda ilahiyat fakültelerinde öğrencilerin sayısında da önemli bir düşüş kaydediliyor.
Yüksek yaşam maliyetleri ve okul ücretleri bu düşüşün nedenleri olarak gösteriliyor.
Son yıllarda okullarda ve bankalar gibi diğer kurumlarda iş olanakları yaratılarak öğrencilerin ilahiyat fakültelerinde kalmaları teşvik ediliyor.
Rejim, ilahiyat fakültelerini farklı araçlarla etkisi altına almaya çalışıyor.
Bazı analistler, İran’da dinin popülaritesinin azalmasının ve başta gençler olmak üzere toplumun çeşitli kesimleri arasında laikliğin artmasının nedeninin din adamlarının performansı olduğunu söylüyor.
Boşluğu kim dolduruyor?
Peki üst düzey hükümet pozisyonlarında din adamlarının sayısının azalmasıyla birlikte bu rolleri kim üstleniyor?
En başta Devrim Muhafızları ve güvenlik güçleri.
Devrim Muhafızları’nın parlamento, hükümet, kurumlar ve ekonomi sektöründeki faaliyetleri incelendiğinde, Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığından bu yana askeri ve güvenlik personelinin varlığının arttığı görülüyor.
Bir önceki parlamento döneminde en az 26 vekil Devrim Muhafızları’nda tuğgeneral ve albay seviyesinde komuta deneyimine sahipti.
Haziran ayında oluşturulan mevcut parlamentoda ise yaklaşık 30 vekilin Devrim Muhafızları geçmişi var.
İçişleri Bakanı olarak görev yapan Ahmed Vahidi gibi Devrim Muhafızları’nın önde gelen bazı isimleri de hükümette yer alıyor.
Bununla birlikte, cumhurbaşkanı yardımcıları ve valiler arasında Devrim Muhafızları üyelerinin varlığı da oldukça dikkat çekici; İran’daki eyalet valilerinin çoğu Devrim Muhafızları üyeleri arasından atanıyor.
Analistler, İran’da güçlü siyasi partilerin yokluğunda Devrim Muhafızları’nın İran’daki en uyumlu ve güçlü örgüt haline geldiğine ve sahip oldukları önemli ekonomik ve güvenlik gücüne dayanarak İran siyasetinde belirleyici bir oyuncu olarak hareket ettiğine inanıyor.
Devrim Muhafızlarının dini lidere olan bağlılıkları da din adamlarından daha fazla olabilir.
Ancak parlamentoda ve üst düzey hükümet yetkilileri arasında din adamlarının sayısındaki azalışa rağmen, İran’da din adamlarının etkisi ve rolü önemini korumaya devam ediyor.
Dini liderin doğrudan onun gözetimi altında faaliyet gösteren ve din adamlarından oluşan temsilcileri, tüm hükümet ve askeri kurumlarda belirleyici bir rol oynuyor.
İran’ın küçük ve büyük şehirlerindeki çok sayıda imam ve sayısız cami ise din adamlarının ülkedeki önemli rolünü vurgulamaya devam ediyor.
]]>Bu mesaj, izleyicilerine İran’da cumhurbaşkanlığı seçiminin ülkedeki milyonlarca Afgan göçmeni nasıl etkilediğini soran BBC Farsça servisinin bir Afgan dinleyicisinden aldığı yanıt.
İçişleri Bakanlığına göre İran’da 5 milyondan fazla Afgan göçmen yaşıyor.
On yıllardır İran’da yaşıyor olsalar da İran’daki Afganlar meselesi ilk kez 28 Haziran’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimine aday olan adayların yaptığı tartışmayla gündeme geldi.
Nesiller boyu göçmen aileler
İran’da 40 yıldan uzun süredir farklı nesillerden yüz binlerce Afgan yaşayageldi. Birçoğunun orada çocukları oldu. Buna rağmen göçmen statüsünde kaldılar ve İran vatandışlığı verilmedi.
İran kendi ağır ekonomi sorunlarıyla boğuşmak zorunda olduğu için göçmen dostu bir ülke olmadı. Ancak milyonlarca Afgan göçmenin İran’da kalmasına izin verilmesi, İran’ın savaştan zarar gören komşusunun vatandaşlarına yönelik insani bir jest olarak görülüyor.
Sovyet ordusunun 1979’da İslamcı güçlere karşı Sovyet yanlısı hükümeti desteklemek için Afganistan’ı işgal etmesiyle yaklaşık 100 bin Sovyet askeri ülkede on yıl süren bir savaşa sürüklendi ve yaklaşık 15 bin asker kaybetti. Bir milyona yakın Afgan öldürülürken birkaç milyon Afgan da İran ve Pakistan gibi ülkelere göç etti.
Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter, Sovyet işgali altındaki Afganistan’ın İran ve Pakistan için bir tehdit olduğunu söyledi. O tarihten bu yana savaş ve huzursuzluk devam etti ve göç durmadı.
İran’daki Afgan göçmenlerin kesin sayısı belirsiz. Önceki Afgan hükümetinin devrilmesi ve 2021’de Taliban’ın yeniden iktidara gelmesinin ardından, kırk yıldır ülkede yaşayanlara ek olarak çok daha fazla Afgan İran’a taşındı.
İranlı yetkililer ülkedeki Afganların sayısına ilişkin beş ila yedi milyon arasında değişen rakamlar veriyor.
Afganistan’ın nüfusunun 40 milyon civarında olduğunu düşünürsek (ki bu da kesin olarak bilinmiyor), yaklaşık her yedi Afgan’dan biri İran’da göçmen durumunda.
İran’da Afgan nüfusunun hızla artmasına bazı İranlılar uzunca bir süredir tepki gösteriyor. Buna ülkenin ciddi uluslararası yaptırımlar nedeniyle yüzleştiği ekonomik kriz etkili.
İranlılar Afganları “ucuz işgücü” olarak görüyor. Bu da işverenlerin onları sigortasız çalıştırmasına ve İranlı işçilere kıyasla daha düşük ücret ödemesine neden oluyor.
Güvenlik endişeleri
Bundan yaklaşık iki yıl önce, düzensiz bir Afgan Sünni göçmen, Şiilerin en kutsal mekanı olan İran’ın kuzeydoğusundaki İmam Rıza Türbesi’nde üç İranlı Şii din adamına bıçaklı saldırı düzenlemiş; ikisini öldürmüştü.
Bu olay, Afgan göçmenlerin ekonomik ve kültürel-sosyal farklılıkların yanı sıra İran’da kabul edilmesinden doğabilecek güvenlik sorunlarına da dikkat çekti.
Son yıllarda IŞİD’in IŞİD-H olarak bilinen Horasan kolu İran’da en az iki ölümcül saldırı gerçekleştirdi. IŞİD-H’nin Afganistan’da konuşlandığı, faaliyetlerini buradan planladığı ve militanlarını gönderdiği söyleniyor.
Afgan göçmenleri kabul etmenin ekonomik, sosyal ve güvenlikle ilgili sonuçlarından endişe duyan İranlılar, geçtiğimiz yıl sosyal medyada birkaç kez “Afganların Sınır Dışı Edilmesi Ulusal Bir Taleptir” etiketiyle paylaşımlar yaptılar.
Böylelikle İran cumhurbaşkanı adayları ilk kez seçim öncesindeki tartışmalarında göçmenler konusunu gündeme getirdi.
‘Sınıra duvar inşa etmek’
Cumhurbaşkanlığı yarışının ana adaylarından biri olan ve iki dönem İran parlamentosunun başkanlığını yapan Muhammed Bakır Kalibaf, güvenliği sağlamak için ülkenin doğusundaki Pakistan ve Afganistan sınırına bir duvar inşa edeceğini açıkladı.
Kalibaf, “Düzensiz vatandaşlar (göçmenler), uyuşturucu, işsizlik ve boşanma gibi tüm ciddi sosyal sorunların kökeni… tüm ciddi sorunlar ülkenin doğusundan kaynaklanıyor.” dedi.
Bunun yanında yeni kurulacak hükümetin yasadışı göçmenler sorununu ele alacağını da belirtti.
Ilımlı bir aday olarak değerlendirilen Masud Pezeşkian da X hesabında, “Daha fazla Afgan göçünü önlemek için sınırların tamamen kapatılması ve Avrupa ülkeleriyle müzakereler sırasında İran’daki mevcut göçmenlerin düzenlenmesi” gerektiğini belirtti.
Pek çok Afgan’ın İran ekonomisinde önemli bir rol oynadığını kabul etti, ancak onları düzenlemek ve bazılarını kabul etmek ya da maliyetlerini karşılamak için Avrupa ülkeleriyle müzakere etme ihtiyacını vurguladı. Ancak bunu pratikte nasıl yapmayı planladığını söylemedi.
‘Her günümüz sınır dışı edilme korkusuyla geçiyor’
İran’daki seçimlerde Afgan göçmenlerle ilgili bu tartışmalar Afganlar arasında da endişelere yol açtı. İran’daki bir Afgan göçmen, cumhurbaşkanı adaylarının vaatlerinin hayatlarını olumsuz etkilediğini söylüyor.
Seçim kampanyası sırasında bu tür yorumların “aşırı milliyetçi duyguları ve ırkçılığı güçlendirdiğine ve İran vatandaşları arasında Afgan korkusu yaratarak onları riske attığına” inanıyor.
BBC’ye konuşan bir başka bir göçmen de, “İran’ın içinde ve dışında olup biten her şey, İran’daki Afganların yaşamlarını doğrudan etkiliyor. İran’da doğan ağabeyim şimdi yasa dışı olarak Avrupa’ya seyahat etmeyi planlıyor. Afganistan’a dönme şansımız yok. İran’da da bizim için bir gelecek yok.
“Elektrik mühendisliği alanında yüksek lisans derecem var. İran’da doğdum ve okudum. Afganistan’da üniversite profesörüydüm. Taliban’ın dönüşünden sonra kaçtım. Eşim de üniversite profesörüydü ve şu anda İran’da işçi olarak çalışıyor. Her gün sınır dışı edilme endişesi yaşıyoruz… Neden normal bir yaşamdan mahrum kalıyoruz?”
Afganların İran’daki yaşamları birçok zorluk ve fırsatı da beraberinde getirdi. Örneğin Afganlar uzun süre telefonlarına SIM kart alamadılar. Artık mümkün ama yine de kolay değil.
Ancak İran, çalışma imkanı ve diğer ekonomik fırsatların yanı sıra Afganlara geniş eğitim fırsatları da sunuyor.
BBC Farsça’nın Afgan dinleyicilerinin çoğu, İran’a gitmelerinin keyfi olmadığını vurguladı: “Hepimiz buna mecbur kaldık.”
Bu göçmenlerden biri olan bir öğrenci dinleyici, kadınları her geçen gün daha da kısıtlayan bir rejim varken Afganistan’a dönmekten korktuğunu söylüyor.
“İran’da yerleri yoksa, burada her gün saygısızlık görerek büyük bedeller ödemek yerine, başka ülkelere giden bir yolun açılmasını umuyorlar” diye ekliyor.
]]>1979 İran İslam Devrimi ülkenin kültürel yaşamını altüst etti.
Devrime aykırı görülen pop müziğin yasaklanmasıyla birçok müzisyen ülkeden kaçtı. Kadınların şarkı söylemesi de haram ilan edildi.
İran’da devrimden önce yükselişe geçen pop ve kabare sahnesi de bir gecede yok oldu. Yine de kapalı kapılar ardında baze şeyler kaldığı yerden devam etti.
“Uygunsuz” müzik ülkeye yurt dışından kaçakçılık yoluyla girerken yasadışı kaset ve CD’ler evlere gizlice dağıtılıyordu. Akşam yemeğinden sonra ışıklar kapandığında bazı evlerin salonları dans pistine dönmeye başladı.
Bugün Berlin’de yaşayan DJ, yapımcı ve müzik şirketi sahibi Paramida, “Her mehmunide (aile partisinde) dans yıldızıydım” diyor.
Paramida’nın annesi İran’ı terk etti çünkü kızının “kadınların bu kadar kötü muamele gördüğü” bir ülkede yaşamasını istemiyordu. Kadınların başörtüsü giyinme zorunluluğu karşı çıktığı sınırlamalardan sadece biriydi.
Almanya’ya yerleşti ancak 2002’de ailevi nedenlerle dönmek zorunda kaldı. Paramida dört yıl boyunca Tahran’da okula devam etti. Kısa bir süre sonra evde dans etmekle kalmıyor, gizli düzenlenen partilere de katılıyordu.
Paramira, “Kız ve erkekler ayrılıp arabalara doluşuyorduk. Şehrin dışına çıkıyorduk. Müzik ve ışıkları ayarladıktan sonra herkes dans ediyordu ve hepsi bu” diyor.
1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında İran’da yeni bir parti kültürü gelişti. Yasadışı uydularla birlikte MTV gibi müzik kanalları dinleniyor ve yeraltı parti kültürü oluşmaya başlıyordu.
40 yaşındaki Tahranlı DJ Nesa Azadikhah “İlk kez bir partiye gitmiştim ve bir DJ, house müzik çalıyordu.
“Heyecanlıydı. Gözümü DJ’den ayırmıyordum ve kendi kendime ‘ben de bu işi yapmak istiyorum’ diyordum” diye hatırlıyor.
Birkaç sene sonra Nesa, özel mekanlarda ücretsiz ancak sadece davetlilerin katıldığı house ve tekno müzik partilerinde DJ’lik yapan ilk İranlı kadınlardan biri olmuştu.
İlk dönemlerde partiler çoğunlukla İspanya’nın partileriyle meşhur İbiza’ya referansla “Şibiza” diye tanınan Şemşak Kayak Merkezinde yapılıyordu.
Ancak İran’da parti vermek bir suç. Ceza hukukunda tanımlanmasa da yeraltı buluşmalara katılanlar sık sık tutuklanıyor, alkol sağlamaktan ya da tüketmekten ya da karşı cinsle aynı ortamda bulunmaktan hapis ya da kırbaçlama gibi cezalara çarptırılıyor.
Her yıl ne kadar kişinin bu suçlarla tutuklandığı bilinmiyor ancak geçen Kasım’da bir partiye giden 300 kişinin tutuklandığı haberleri yerel basında yer almıştı.
5 Mart’ta ülkenin en iyi üniversitelerinden birinde okuyan 11 öğrenci karşı cinsle aynı partiye katıldıkları gerekçesiyle tutuklanmış ve üç döneme kadar kayıtları dondurulmuştu.
Nesa, “Ailem bana hep polis beni bir partide yakalarsa başımın belaya gireceğini söylüyordu. Bu beni çok temkinli biri haline getirdi” diyor.
Ne o ne de Paramida partilere gitmekten tutuklanmadı. Ancak sürekli bir tehlike hissiyle büyümek İranlı müzisyenlerin hayatlarını şekillendirmiş olabilir.
İki DJ’in de İran’da son 45 yıldır değişim isteyen kadın hareketlerine bağlı hissetmelerinin bir sebebi de bu olabilir.
Paramida, başörtüsünü takma şekli nedeniyle polis tarafından gözaltına alındıktan sonra ölen Mahsa Amini’nin ardından 2022’de düzenlenen protestolarda binlerce kadının “Kadın, Yaşam, Özgürlük” diye slogan atmasından çok etkilendiğini söylüyor.
“Bir kadınım ve yaşamak istiyorum, özgür olmak istiyorum. Bu (hareket) bana kadınlar olarak hepimizin arasında bir bağ olduğuna dair umut verdi” diyor.
Nesa da aynı fikirde.
“‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ dünyadaki tüm kadınlar için” diyor.
İran hareketinin dünyanın “kendisine başka bir açıdan bakmasını” sağladığını düşünüyor.
Nesa, bir başka İranlı DJ Aida İranlı bir grup sanatçının elektronik müzik parçalarını bir araya getiren Kadın, Yaşam, Özgürlük projesine başlamış.
Bu, İran ve Orta Doğu’da yeraltı müzik sahnesinden elektronik müzik yapımcılarının işlerini derleyen Deep House Tehran adlı bir başka projesine eşlik ediyor.
Hem Nesa hem Paramida bir kadının yeraltı elektronik müzik partisine gitmesinin İran gibi geleneksel ve dini bir ülkede haddini aşan bir eylem ve siyasi bir tavır olduğunu hissediyor.
Nesa, “İlgilendiğimiz şeylerin çoğunluğu ya tabu ya da yasak olduğu için bunları yapmaya başladığımız andan itibaren tabuları ve kuralları bozuyoruz. Bu eylemler itaatsizlik ve protestoya dönüşüyor” diyor ve ekliyor:
“İran’da bu kadar çok kadın için yasaklı bir şeyi yapabiliyor olduğun gerçeği beni yaşayan bir protesto haline getiriyor.”
Küresel dans müziği sektörü erkek egemen bir sektör, ancak Paramida ve Nesa 2010’da DJ’liğe başladığında durum daha da kötüydü
Nesa aldığı tepkilerin pek de olumlu olmadığını söylüyor: “Dansçılar bana garip garip bakarlardı” diyor.
Bu sorun tamamıyla oradan kalkmadı.
Nesa, “Cinsiyetçilik hala mevcut, sadece farklı” diyor. Ülkenin ilk kadın DJ’lerinden biri olan Nesa, bugün en az 10 kadın DJ’in yeraltı müzik sahnesinde çaldığını söylüyor.
Paramida, “Bütün bir hayatım boyunca, ‘Şunu yapamazsın, bunu yapamazsın çünkü bir kadınsın’ dendi. Ben de ‘yapabilirim ve size göstereceğim’ dedim.”
Berlin’in uluslararası çapta üne sahip tekno müzik kulübü Berghain Panorama Bar’da DJ’lik yapıyor.
Nesa da Berghain’de çalmayı hayal ediyor. Yıllar boyunca Avrupa kentlerine vize başvuruları, birçok İranlı sanatçıda olduğu gibi, reddedildi.
Ve o da kariyerini artık İran’da sürdüremeyeceğini hissetmeye başladı. Kamuya açık sanat galerilerinde lisanslı etkinliklerde çalmaya başladı ama bu etkinliklerin ardı ardına iptal edildiğini söylüyor.
Sonunda yurt dışında çalma şansı doğdu:
“2017’de Ermenistan’ın Erivan şehrine davet edildi. İran Yeni Yılıydı. Gece kulübü doluydu ve harika geri dönüşler aldım. Bu bana güzel bir enerji verdi” diyor.
Şimdilik Fransa’da yetenek vizesiyle bir yıllık oturum izninin sağladığı rahatlığa sahip.
Nesa, İngiltere’nin Liverpool kentinde sahne almaya hazırlanırken, “Daha sıkı ve daha hızlı çalışmak zorunda olduğumu hissediyorum. Burada daha çok rekabet var” diyor.
Diğer yandan kollektif bir sorumluluk hissettiğini de söylüyor:
“Buradayım ve İran’da çok sayıda kadın DJ bu fırsata sahip değil, Avrupa’da çalmalarına yardım etmek benim görevim”.
Paramida bugün Japonya’da Brezilya’ya gece kulüplerinde ve festivallerde çalıyor. BBC 100 Kadın’a konuştuğu sırada İbiza’nın ünlü gece kulüplerinden birinde sahne almaya hazırlanıyordu.
İran’a 2006 yılından beri dönmedi.
“En büyük hayallerimden biri geri dönüp Tahran’da bir parti verebilmek. Bu ne kadar muhteşem olurdu!” diyor.
Nesa bu hissi paylaştığını söylüyor:
“İran dışında çalmak özgürleştirici. Yakalanmaktan endişe etmiyorum. Ama İran’daki yeraltı partilerin havası hiçbir yerde yok”.
]]>