1947’nin son aylarından 1949 başlarına kadar 750 binden fazla Filistinli, İsrail devletine dönüşen topraklarını terk etmek zorunda kalarak mülteci oldu.
Birçoğu ya gitmeye zorlandı ya da güvenlik endişesiyle gitmek zorunda kaldı.
Nakba Günü’nde, hem o yerinden edilme günleri, hem de sonraki onlarca yıl boyunca milyonlarca Filistinlinin bitmeyen sürgünü anılıyor.
El Nakba günü o tarihten bu yana gerilime gebe bir gün. Geçmişte anmaların şiddete evrildiği de oldu.
Peki o gün ne oldu ve Filistinlilerin Nakba’da kaybettikleri evlerinin sembolü olan “dönüş anahtarı” nasıl ortaya çıktı?
Siyonizmin yükselişi ve Arap isyanı
19. yüzyılın sonlarında Siyonizm, Avrupa’da büyüyen bir siyasi hareket olarak ortaya çıktı.
Siyasal Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, 1896 yılında, Yahudilere ait bir devletin kurulmasının, Avrupa’da yüzlerce yıldır süren antisemitik duygu ve saldırılara çare olacağını söylemişti.
Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla, Filistin olarak bilinen bölgenin kontrolünü ele geçiren İngiltere, 1917 yılında Balfour Deklarasyonu’nu yayımladı.
Belge, “Filistin’de Yahudi halkı için bir ulusal yurt kurulmasına” yardımcı olmayı vaat ediyordu.
Ayrıca “Filistin’deki Yahudi olmayan toplulukların sivil ve dini haklarına zarar verebilecek hiçbir şeyin yapılmaması gerektiği” de belgede yer alıyordu.
Özellikle Doğu Avrupa’da artan zulümden kaçan binlerce Yahudi göçmen bölgeye (İngiliz mandası olan Filistin’e) kaçtı.
Yahudi göçünün hızla artmasıyla birlikte, 1920’ler ve 1930’lar boyunca Yahudiler ile Filistinliler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. İlk çatışmalarda her iki taraftan da yüzlerce kişi yaşamını yitirdi.
Yahudi göçmenler hem küçük ölçekli çiftçilerden hem de Arap seçkinlerinden büyük miktarlarda arazi satın aldılar. Ancak, artık sahip oldukları çiftliklere yerleşip kiracı Arap çiftçileri buralardan çıkarmaya başladıklarında, onlara yönelik duygular da zamanla sertleşti.
1936’da Filistinli Araplar, İngiliz yönetimine karşı Arap İsyanı olarak bilinen büyük ölçekli bir ayaklanma başlattılar. Talepleri Arapların bağımsızlığını kazanması ve Yahudi göçü ile toprak satın alma politikasına son verilmesiydi.
Tarihçiler, ayaklanmanın sona erdiği 1939 yılına kadar 5 binden fazla Arap’ın öldürüldüğünü ve 15 binden fazla Arap’ın yaralandığını söylüyor.
Ayrıca İngiliz ve Yahudi kayıplarının yüzlerce olduğu belirtiliyor.
Arap İsyanı’nın ardından İngiliz hükümeti, sonraki beş yıl boyunca Filistin’e Yahudi göçünü ciddi şekilde kısıtlayan ve daha fazla Yahudi göçü için Arapların rızasını öngören Beyaz Kitap’ı (1939) yayımladı.
İngiltere ayrıca sonraki 10 yıl içinde, mümkün olması halinde, Filistinlilerin ve Yahudilerin hükümeti paylaşacağı bağımsız bir Filistin devleti kurma sözü verdi. İngiliz mandasına son verilmesini ve Filistin’e bağımsızlığı öngördü.
Her ne kadar bu, Arap müzakereciler için kısmi bir zafer olsa da bölgeye barış gelmedi. Yahudi paramiliter gruplarla İngiliz birlikleri arasında çatışmalar başladı.
Sonraki yıllarda İngilizler, burayı yönetmeye devam edemeyeceklerini, ne Arap ne de Yahudi temsilciler arasında iş birliği kuramadıklarını gördüler. Bölgeye büyük ölçekli göçü durdurmayı başaramamışlardı.Ayrıca İngiliz donmamasının Yahudi mültecilerle dolu gemilerin gelişini zaman zaman şiddet kullanarak durdurmaya çalışması nedeniyle İngiltere’nin itibarının zedelendiğini düşünenler de vardı.
Paylaştırma planı:
1947’de İngiliz hükümetinin Filistin’deki manda yönetimini sona erdirmeyi planladığını açıklamasının ardından Birleşmiş Milletler (BM) ülkeleri 181 sayılı kararı kabul etti.
Kararda, Filistin’in Yahudi ve Arap devletlerine bölünmesi ve Kudüs’ün BM idaresi altına alınması çağrısında bulunuluyordu.
Belgeye göre plan, bölge topraklarının yaklaşık yüzde 55’ini Yahudilere tahsis ediyordu.
Bu, Filistinli Arapların çoğunlukta olduğu birçok ana şehri ve Hayfa’dan Yafa’ya kadar olan önemli kıyı şeridini içeriyordu.
Arap devletine daha güneydeki kıyı şeridinin üçte biri tahsis edildi. Zamanın Arap liderleri, bu bölünmenin kendilerinin önemli tarım arazilerine ve limanlara doğrudan erişimini engelleyeceğini düşünüyordu.
Planın adil olmadığını ve “kendi kaderini tayin etmeye” dair BM kararına aykırı olduğunu savunarak, planı reddettiler.
Ancak BM, toprakların bölünmesi ve bir Yahudi devleti ile bir Arap devletinin kurulması yönünde oy kullandı.
İsrail’in bağımsızlık ilanından önceki aylarda, Arap milisler Yahudi yerleşimlerine, Yahudi milisler ise Filistin köylerine saldırılar düzenledi. Bu saldırılar birçok Filistinlinin köylerini terk etmesine neden oldu. İngiliz yönetimine karşı şiddet de arttı.
1948’in başlarında Yahudi savaşçılar saldırılarını yoğunlaştırarak Yahudi devletine tahsis edilen bölgeleri ele geçirdi, ancak bununla kalmayarak Arap devletine tahsis edilen önemli bölgeleri de ele geçirmeye başladılar.
Birinci Arap-İsrail Savaşı
14 Mayıs 1948’de Filistin’deki İngiliz mandası sonra erdi ve İsrail bağımsızlığını ilan etti.
Suriye, Mısır, Ürdün, lübnan, Suudi Arabistan ve Irak bölgeyi işgal etti. Sahada başı Mısır ve Ürdün orduları çekiyordu.
İsrail, Arap ordularını yenilgiye uğrattı ve ardından 1947’deki planda Filistinli Araplara tahsis edilmiş olan bölgeleri de işgal etti.
Savaş Ocak 1949’da İsrail ve Mısır arasında -sonradan Lübnan, Ürdün ve Suriye’nin de dahil olduğu- ateşkes anlaşmasının imzalanmasıyla sona erdi.
Savaş bittiğinde bölge topraklarının büyük kısmı İsrail’in kontrolüne geçmişti.
Ürdün Batı Şeria olarak anılan bölgeyi, Mısır da Gazze’yi işgal etti.
Kudüs, batısı İsrail güçlerinde, doğusuysa Ürdün güçlerinde olmak üzere bölündü.
Ortada bir barış anlaşmasının olmaması, sonraki yıllarda sürecek olan savaş ve çatışmaların da bir habercisiydi.
‘Geri dönüş hakkı’
Filistinlilerin anavatanlarına “geri dönüş hakkı”, çözülmesi gereken ana taleplerinden biri.
Filistinlilerin geri dönüş ya da tazminat hakkı BM Genel Kurulu’nun 11 Aralık 1948’de kabul ettiği 194 sayılı kararla da uluslararası olarak tanındı.
Bu karar “evlerine geri dönerek komşularıyla barış içinde yaşamak isteyen mültecilere mümkün olan en yakın zamanda bu iznin verilmesini” öngörüyordu.
Ancak İsrail, Filistinlilere geri dönüş hakkının verilmesinin, bundan yararlanacak insan sayısı bakımından, Yahudi devletinin varlığını sona erdireceğini öne sürdü.
İsrail sorunun ancak, kendilerinin güvenlik ve barış içinde yaşama hakkını tanıyan, kapsamlı bir barış anlaşmasıyla çözüleceğini savunuyordu.
Bugün BM verilerine göre, ilk kuşak ve çocukları da dahil olmak üzere, yaklaşık 5 milyon Filistinli mülteci bulunuyor.
Bunların üçte birine yakını; Ürdün, Lübnan, Suriye, Gazze Şeridi ve Doğu Kudüs de dahil Batı Şeria’da bulunan, 58 mülteci kampında yaşıyor.
Geri dönüş anahtarı: ‘Umudun sembolü’
El Nakba olarak anılan bu tarihi süreçte evlerini terk etmek zorunda bırakılan Filistinliler, kısa bir süre sonra geri dönecekleri ümidiyle ev anahtarlarını da yanlarında götürmüştü.
Artık bu anahtarlar, kaybettikleri evlerinin ve “geri dönüş haklarının” bir sembolü olarak, bir kuşaktan diğerine aktarılıyor.
Bu anahtarlar Filistinli mülteciler için umudun ve direncin bir sembolü.
El Nakba’nın resmi anma günü olması
Filistinliler yurtlarından edilmelerini onyıllar boyunca bir ulusal trajedi olarak andılar. 1998 yılındaysa Filistin Yönetimi lideri Yaser Arafat 15 Mayıs’ı resmi anma günü ilan etti.
2022’de BM tarihinde bir ilk gerçekleşti ve BM Genel Kurulu 15 Mayıs 2023’te bu yıldönümünün anılmasını talep etti.
El Nakba halen Filistinlilerin hayatını şekillendirmeye devam ediyor. Geçmişten gelen bu felaketin izleri, hiçbir çözüm işaretinin görünmediği asırlık bir çatışmada yaşamaya devam ediyor.
]]>ABD’likimya profesörü Michelle Francl’in yazdığı kitapta, biraz tuz eklemenin çayı daha iyi hale getirebileceği yönündeki önerisi
Hatta İngiltere’deki ABD Büyükelçiliği, sosyal medya hesabından bir açıklama bile yayımladı. Açıklamada, “İngiltere’nin güzel halkının yüreği ferah olsun; çaya tuz atmak gibi akla hayale sığmayacak bir düşünce resmi ABD politikası değildir. Hiçbir zaman da olmayacaktır” ifadelerine yer verildi.
Bu tartışmayla ilgili birçok esprili haber yayımlandı.
Serious Eats yazarları ve editörleri tat testi bile yaptı ve en nihayetinde de “Steeped: The Chemistry of Tea” kitabının yazarı kimyager Francl’ın haklı olduğu sonucuna vardılar.
Onlara göre de demliğe az miktarda tuz eklemek gerçekten de çayın acılığının bir kısmını gideriyordu.
Peki çay ve onu doğru şekilde demlemek İngiltere’de neden bu kadar çok insan için önemli?
Çayın İngiltere’deki tarihi incelendiğinde, çay yapma yöntemlerinin pek de tekdüze olmadığını görmek mümkün.
Çay 17. yüzyılda İngiltere’ye ilk getirildiğinde sütsüz içiliyordu; örneğin İngiliz yazar Samuel Pepys Eylül 1660’ta bir Salı günü ilk kez içtiği çayı sütsüz betimliyor.
Şekerse daha yaygın bir şekilde çaya katılıyordu.
İngiliz çay kültüründe alışkanlık haline gelen süt ilavesi çok daha sonra geldi.
Vergiler düşürüldü
“Scoff: Britanya’da Yemek ve Sınıfın Tarihi” isimli kitabın yazarı tarihçi Pen Vogler’e göre insanlar çay demlemenin çeşitli yollarını aradı.
Vogler, hükümet politikalarının da çayın birçok İngiliz için günlük bir ihtiyaç olarak yerleşmesine yardımcı olduğunu söylüyor.
18. yüzyılda çayın vergilendirilme biçiminde önemli değişikliklere gidildi ve çay bir lüks olmaktan çıkıp herkesin alabileceği bir şey haline geldi.
Vogler, “The East India Company (EIC) [İngiltere’nin Hindistan’daki sömürge aracı olan “Doğu Hindistan Şirketi”] hükümete o kadar bağlıydı ki, 2008 krizindeki bankalar gibi, batmak için çok büyüktü. Temelde çay ticareti yapıyordu” diyor.
EIC’nin o zamanki direktörü ve ünlü İngiliz çay markası Twining’s’in kurucusu Richard Twining, Çin çayına daha fazla talep yaratılması için dönemin başbakanı William Pitt’e başvurdu ve hükümet çay üzerindeki vergileri yüzde 119’dan yüzde 12,5’e düşürdü.
Böylece her sınıftan ve gelir düzeyinden insanlar arasında çay içmek mümkün hale geldi.
Bu durum, sonunda Britanya adalarının çok ötesinde etkilere neden oldu.
Ekonomist Francisca Antman’a göre, 18. yüzyılın sonlarında İngiltere’de o kadar çok çay içiliyordu ki, bu durum ortalama yaşam süresini kayda değer ölçüde uzatmış olabilir; çünkü suyun kaynatılması bakterileri öldürür.
İngilizler Hindistan’a hükmettiğinde, Çin çay bitkileri İskoç bir botanikçi tarafından çalındı, daha sonra da bitkilerin orada da yetişebildiği görüldü. Böylece mahsulü denetleyenler İngiliz sömürgecileri oldu.
Vogler, “Çay, İngilizlere özgü bir şey olarak görülmeye başlandı” diyor.
Dahası, Londra Queen Mary Üniversitesi’nde 18. yüzyıl çalışmaları profesörü ve “Çay İmparatorluğu: Dünyayı Fetheden Asya Yaprağı” kitabının ortak yazarı Markman Ellis, uluslararası alanda satılan çayın neredeyse tamamının dünyanın geri kalanına giderken Londra’dan geçtiğini söylüyor.
Çin ve Hindistan’da pek çok insan yakınlarda yetişen çayı içiyordu. Geri kalanlar içinse çay Londra üzerinden gidiyordu.
Bu gerçeklerden hareketle, çayın özünde “İngiliz” olduğuna dair yaygın bir inanış doğdu.
Adı ne olursa olsun İngiliz çayının (English Breakfast Tea) İngiltere’den binlerce kilometre uzakta yetiştirildiğini öğrenmek bugün basit birkaç Google aramasıyla çok kolay olsa da, bu inanış bugün bile değişmedi.
Ulusal efsane yaratma süreci
Tüm bölgesel ve sınıfsal farklılıklarıyla birlikte, İngiliz çay yapma yöntemleri, dünyanın geri kalanının çayı nasıl demlediğini düşündüğümüzde, oldukça küçük bir örnek olarak kalıyor.
Örneğin Çin’in kendine özgü epiküryen ve proleter çay demleme yöntemleri var. Hint alt kıtasındaki insanlar masala çayını bambaşka bir şekilde demliyor.
Gıda tarihçisi Helen Saberi’nin “Çay: Küresel Bir Tarih” kitabının açılış cümlelerinde, “Çinliler onu küçük fincanlardan yudumlar, Japonlar çırpar. Amerika’da buzlu servis ederler. Tibetliler tereyağı koyar. Ruslar limonla servis eder. Kuzey Afrika’da nane eklenir. Afganlar kakule ile tatlandırır” diyor.
Dünyanın dört bir yanında geçerli çay demleme tariflerinin listesi uzayıp gidiyor.
Ancak İngiltere’deki pek çok kişi için çay bir şekilde hala “ülkeye has” bir şey olarak duruyor.
Londra Queen Mary Üniversitesi’nde öğretim görevlisi ve “Ellis’s Empire of Tea” kitabının yazarlarından biri olan Richard Coulton, “İngilizler çay içerek ulusal bir efsane yaratma sürecine girdiler” diyor:
“Bence bugün İngilizler ideal bir fincan çay konusunda heyecanlanıyorlarsa, bunun bir nedeni, küresel hakimiyet deneyimlerine yönelik gizli bir kültürel özlem olabilir. Ya da bunun en azından bu şanlı geçmişin hikayelerine duyulan nostalji olduğuna inanıyorum.”
İngiltere’de insanlar çay hakkında konuşmayı seviyor çünkü çay her yerde.
Vogler bunu, “Çay günlük rutinimizi işaret ediyor. Nasıl her gün işe gidip geliyorsak, çay da günlük ritminizin gerçekten önemli bir parçası” sözleriyle açıklıyor ve şöyle devam ediyor:
“Tüm tarihi nedenlerden dolayı çayla aşırı özdeşleşiyoruz. Bunu tam bir çay fanatiği olarak söylüyorum. Çayı seviyorum.”
]]>