Yeni ilaçla tedavi edilen laboratuvar farelerine genç görünümleri nedeniyle “süper model büyükanneler” deniyor.
Bunların diğer farelere kıyasla daha sağlıklı ve daha güçlü olduğu tespit edildi. Kanser vakalarının ise daha az olduğu kaydedildi.
İlaç halihazırda insanlarda test ediliyor, ancak aynı yaşlanma karşıtı etkiye sahip olup olmayacağı henüz bilinmiyor.
İnsanlar tarih boyunca hep daha uzun bir yaşam arayışında oldu.
Bilim insanları yaşlanma sürecinin şekillendirilebileceğini uzun zamandır biliyorlar. Örneğin yedikleri yiyecek miktarı önemli ölçüde azaltılan laboratuvar hayvanlarının daha uzun yaşadığı görülüyor.
Araştırmacılar yaşlanmanın moleküler süreçlerini ortaya çıkarmaya ve bunları manipüle etmeye çalıştıkça yaşlanma konusundaki araştırmalarda ciddi bir artış yaşanıyor.
MRC Tıp Bilimi Laboratuvarı, Imperial College London ve Singapur’daki Duke-NUS Tıp Fakültesi’ndeki ekip, interlökin-11 adı verilen bir proteini araştırıyor.
Yaşlandıkça insan vücudundaki interlökin-11 seviyesi artıyor.
Bu hem daha fazla inflamasyon yaratıyor hem de uzmanlara göre yaşlanmanın hızını kontrol eden çeşitli biyolojik anahtarları çeviriyor.
Daha uzun ve daha sağlıklı yaşam
Araştırmacılar iki farklı deney yaptılar.
Nature dergisinde sonuçlar, deneye ve farelerin cinsiyetine bağlı olarak yaşam sürelerinin %20-25 oranında arttığını gösterdi.
Yaşlı laboratuvar fareleri genellikle kanserden ölürken, interlökin-11’den yoksun farelerde hastalık seviyelerinin çok daha düşük olduğu tespit edildi.
Kas fonksiyonlarında iyileşmenin yanı sıra farelerin daha zayıf olduğu, daha sağlıklı tüylere sahip olduğu ve kırılganlık testlerinde daha iyi puan aldığı belirtiliyor.
Araştırmacılardan biri olan Prof. Stuart Cook’a verilerin gerçekten bu kadar umut verici olup olamayacağı soruldu.
Prof. Cook, “Çok heyecanlanmamaya çalışıyorum. Etrafta bir sürü yanıltıcı bilgi var, bu yüzden verilere bağlı kalmaya çalışıyorum ve bunlar en güçlü olanları” diye yanıt verdi.
İlacın insanlarda “kesinlikle” denenmeye değer olduğunu düşünen Cook, etkisinin “dönüştürücü olacağını” ve kendisinin de ilacı almaya hazır olduğunu söyledi.
İnsanlara uygulanabilir mi?
İlaçla ilgili cevaplanması gereken önemli sorular arasında aynı etkinin insanlarda da sağlanıp sağlanamayacağı ve olası yan etkiler var.
İnterlökin-11 insan vücudunun erken dönem gelişiminde rol oynuyor.
Nadiren bunun eksikliğiyle doğan insanların kafatasındaki kemiklerin kaynaşma şekli değişir, dişlerinin çıkışı ve eklemleri etkilenir.
Ayrıca yara izi oluşumunda da rolü vardır. Eklemlerin düzeltilmesi için ameliyat gerekebilir.
Araştırmacılar, interlökin-11’in yaşamın ilerleyen dönemlerinde yaşlanmayı tetiklemede rol oynadığını düşünüyor.
İlaç, interlökin-11’e saldıran yapay bir antikor gibi davranıyor ve akciğer fibrozisi olan hastalarda deneniyor. Akciğerleri hasar gören bu hastalar nefes almakta zorlanırlar.
Prof. Cook, denemelerin tamamlanmadığını ancak verilere göre ilacın güvenli göründüğünü söyledi.
İlaç, yaşlanmayı “tedavi etme” girişimlerinin son yaklaşımının bir ürünü.
Diğer yandan organ naklinin reddedilmesini önlemek için alınan tip 2 diyabet ilacı metformin ve rapamisinin de yaşlanmayı engelleyici özellikleri araştırılıyor.
Prof. Cook, yaşlanmayı durdurmak için ilaç almanın insanların aldığı kalori miktarını sınırlamasından daha kolay olduğunu düşünüyor:
“Sonunda beş yıl daha yaşamak için, 40 yaşından itibaren yarı aç, tamamen tatsız bir hayat yaşamak ister miydiniz? Ben istemezdim.”
Duke-NUS Tıp Fakültesi’nden Prof. Anissa Widjaja, “Çalışmamız fareler üzerinde yapılmış olsa da, insan hücreleri ve dokuları üzerinde yapılan çalışmalarda da benzer etkiler gördüğümüz göz önüne alındığında, bu bulguların insanlar için de anlamlı olmasını umuyoruz” dedi:
“Bu araştırma, yaşlanmanın daha iyi anlaşılmasına yönelik önemli bir adım ve sağlıklı yaşlanmayı potansiyel olarak uzatabilecek bir tedaviyi fareler üzerinde kanıtladık.”
Sheffield Üniversitesi’nden Prof. Ilaria Bellantuono araştırmanın bulgularının güvenilir göründüğünü ancak hastalarda işe yarayıp yaramadığına dair kanıt eksikliği olduğunu söyledi.
Bu tür ilaçların yapımının maliyeti gibi sorunların hala devam ettiğini de vurgulayan Prof Bellantuono, “50 yaşındaki herkese kalan hayatları boyunca bu tedavinin uygulandığı düşünülemez” dedi.
]]>Gazze Şeridi’nde İsrail ordusunun saldırıları nedeniyle zorla göç ettiren yaklaşık 2 milyon Filistinli, çeşitli salgın hastalıklarına yakalanma riskiyle karşı karşıya sığınma merkezleri ve çadır kamplarında hayata tutunmaya çalışıyor.
Tel Aviv yönetimi, 7 Ekim 2023’ten beri havadan, karadan ve denizden saldırılarını sürdürdüğü Gazze Şeridi’ne ilaç ve tıbbi malzemelerin girişini dahi engelliyor. Her geçen gün hasta ve yaralı sayısının arttığı Gazze’de ilaç ve tıbbi malzemelerin oldukça kısıtlı olması sağlık alanında yaşanan krizleri daha da derinleştiriyor.
Gazze’de zor şartlar altında yaşamaya çalışan Filistinliler, su ve kişisel temizlik için kullanılabilecek malzemeleri bulmakta da zorluk çekiyor.
Yerinden edilmiş yüz binlerce kişinin sığındığı bölgelerde, kişisel temizlik imkanları olmadığı için uyuz başta olmak üzere çeşitli cilt rahatsızlıklarına rastlanılıyor.
Filistin Sağlık Bakanlığının yanı sıra Birleşmiş Milletlere (BM) bağlı kuruluşlar, İsrail’in Gazze’ye saldırılarından beri nüfusun belli yerlerde yoğunlaşması ve kişisel temizlik imkanlarının olmamasına bağlı olarak salgın hastalıkların baş gösterebileceği uyarısında bulunuyor.
Gazze’deki hükümetin medya ofisinin verilerine göre, İsrail, sağlık sistemini büyük oranda yok etti; Gazze Şeridi’ndeki binlerce Filistinli hasta ölümle karşı karşıya kaldı.
Filistinli ve uluslararası kuruluşların verilerine göre de 9 aydan beri hastaneleri ve sağlık sistemini hedef alarak Gazze Şeridi’ndeki çoğu hastaneyi hizmet dışı bırakan İsrail ordusu, hasta ve sivilleri ölüme terk etti.
“Salgın felaketi yaklaşıyor”
Eczacılar Sendikası Dış İlişkiler ve Uluslararası İşbirliği Komitesi Başkanı Sami Uheymıd, AA muhabirine yaptığı açıklamada, “zorla yerinden edilenlerin bulunduğu çadırlarda salgın hastalığın yayılması” konusunda uyardı.
Aynı zamanda Nahıl’daki sağlık merkezinin müdürü olan Uheymıd, “Zorla yerinden edilenlerin bulunduğu kamplar, kalabalık nüfusla yayılan uyuz nedeniyle salgın hastalık felaketinin eşiğinde.” dedi.
Uheymıd, uyuz hastalığının, ilaçlama yapılmadığı için bu haşeratın üremesi için verimli kanalizasyon göletlerinin oluşmasından kaynaklandığını belirterek, özellikle İsrail’in aylardır devam eden saldırılarında bu durumun daha da arttığını belirtti.
Filistinli yetkili, “Yerel, uluslararası ve sivil kuruluşların hiçbiri yaşanan elektrik kesintileri nedeniyle 9 aydır arıtma tesislerine kanalizasyon suyu pompalamadı; kanalizasyon havuzlarına ilaçlama yapılmadı ki bu durum uyuz hastalığının yayılmasına neden oluyor. Kamplarda, çiçek ve dermatit gibi diğer cilt rahatsızlıkları ve salgın hastalıklar da yayılıyor.” dedi.
Tedavi olanaklarının olmaması
Gazze Şeridi’nde cilt hastalıklarına yönelik ilaç ve tedavi imkanının “mucize” olduğunu kaydeden Uheymid, Sağlık Bakanlığına ait depolarda cilt hastalıklarının tedavinde kullanılan ilaçlardan 13 çeşit ilacın tükendiğini söyledi.
Uheymid, uyuz tedavisinde kullanılan preparattan sağlık merkezine 20 günde bir, sadece bir litre geldiğini belirterek şunları söyledi:
“Bu preparat, bütün kampı uyuzdan kurtarabilir. Ancak bir litre sadece 5 gün yetiyor. Biz de daha fazla hasta az da olsa faydalanabilsin diye preparatı sulandırmak zorunda kalıyoruz.”
Ayrıca yanık ve güneş yanığının tedavisi için kullanılan preparatların da eksik olduğunu kaydeden Uheymid, dünya ülkelerine ve ilgili makamlara, “cilt hastalıkları tedavisine katkıda bulunmaları” çağrısında bulundu.
Kanalizasyon sızıntısı ve yayılan haşeratlar
Deyr Belah’taki Nahıl ismi verilen sığınma merkezinde kalan Ummu Mübarek Ebu Husa ise “Kanalizasyon sızıntısı ile kampta hastalıkların yayılmasından muzdarip durumdayız. Ben yüksek tansiyon hastasıyım ve kanım pıhtılaştı, çocuklarımızın hepsi kötü yaşam ve sağlık koşullarından dolayı hastalandı.” dedi.
Hijyen ve ilaçlama eksikliği nedeniyle böceklerin çadırlarını sardığını, her gün çadırı böceklerden temizlemeye çalıştığını aktaran Ebu Husa, “Kaldığımız çadırlarda maruz kaldığımız sıkıntılar üst üste binerek birikiyor. Kanalizasyon sızıyor, hastalıklar ve haşeratlar yayılıyor, hava çok sıcak, su çok kısıtlı.” diye konuştu.
Yakalandıkları hastalıkların tedavisinin de yapılmadığına dikkati çeken Ebu Husa, “Bir süre önce torunlarımdan biri kanalizasyona düştü, cilt hastalığına yakalandı.” bilgisini paylaştı..
Filistin Sağlık Bakanlığı, haziran ayında yaptığı açıklamada, temel gereksinimlerin yer aldığı ilaçların yüzde 70’inin olmadığını, kanser ve böbrek yetmezliği gibi özel hastalıklara yönelik ilaç ve tıbbi malzemelerin yakında tükeneceği uyarısında bulunmuştu.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 15 bin 694’ü çocuk, 10 bin 279’u kadın olmak üzere 38 bin 11 Filistinli öldü, 87 bin 445 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
]]>İSTAHED açıklamasında bakan Işıkhan’ın, “Aile hekimlerinin yazabileceği ilaç sayısının arttırdıklarını böylece hastanelerdeki yoğunluğu azaltarak hastaların işlerini kolaylaştırdıklarını” belirttiği ve “Kronik Hepatit B ve D tedavisi, Diyabet tedavisi, Kardiyoloji hastalıkları tedavisinde kullanılan ilaçların ilgili sağlık raporlu hastalarımızca hastanelerde sıra beklemeden, aile hekimlerine giderek yazdırabilmelerinin önünü açıyoruz” sözleri anımsatıldı.
“Elbette hastalarımızın kaliteli sağlık hizmetine en kısa sürede ulaşmaları adına atılan-atılacak her adım kıymetlidir ve desteklenmelidir, ne var ki sorunu doğru tespit etmediğimiz, doğru soruları sormadığımız takdirde atılan adımların yaşanmakta olan sorunu çözmekteki etkisinin de beklentileri karşılamayacağı açıktır” denilen açıklamada, hastanelerdeki yoğunluğa ve reçete yazımına ilişkin şu noktalara dikkat çekildi:
Sorunun temeli derinlerde…
“Hastanelerde yaşanan yoğunluğun asıl sebebinin ‘özelliği olan kronik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların yazımı’ndan kaynaklı olmadığını bizler sahayı en yakından gözleyebilen sağlık profesyonelleri olarak rahatlıkla söyleyebiliriz. Sorunun temelinin çok daha derinlerde olduğunu ve ancak bu sebeplerin ortadan kaldırılmasına yönelik alınacak önlemler ile sağlık sistemimizde istenen ölçüde rahatlama sağlanabileceğini biliyoruz. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun ödeme koşullarını belirleyen SUT düzenlemeleri ile hastalarımızın uzman hekim randevusu alamama sorunun sadece çok az bir kısmına çare olabiliriz ki bunu dahi doğru teşhisle yapıldığında etkili ve değerli buluruz.
Bu haliyle Yetkili olsa dahi yetkin olunmayan, tanısında-tedavisinin planlanmasında ve tedavinin olası komplikasyonlarının takibinde yetkin olmadığımız bir alan ya da hastalığa dair reçete düzenlememizin istenmesinin temelden yanlış olduğunu yüksek sesle ve tekraren belirtiyoruz.
ÇSGB’nın sosyal medyada aile hekimlerinin tedavilerini yazabileceği müjdesini verdiği hastalıklar ve tedavileri tam da bu tür tedavilerdir. Dolayısı ile yapılan bu düzenlemenin hukuken aile hekimlerine sıkıntı yaratabileceği, hastaların takiplerinde meydana gelebilecek ve ilgili uzmanca fark edilmesi – tetkiklerinin yapılması mümkün olan olası alarm durumlarının gözden kaçabileceği dikkate alınmamış, hastaların kolayca ilaçlarına ulaşması gibi çok kolay halledilecek bürokratik bir konuya yoğunlaşılmıştır. Başta da söylediğimiz üzere gerçek sorun daha derindir ve sadece SUT değişiklikleri ile çözülmesi mümkün değildir”
4 maddelik öneri
İSTAHED, sorunun çözümünde daha etkili olacak 4 maddelik bir öneri de sundu. O öneriler şöyle:
“1. Birinci basamakta tanısı ve tedavisi yapılabilecek tüm hastalıklara dair SUT’taki ilaç bedeli ödenmesine dair kısıtlamaların kaldırılması. (Gerekçe: Hipertansiyon, diyabet astım ve benzeri birinci basamakta tanısı konmakta olan ve mevcut haliyle sadece eski kuşak tedavileri ödenen bu hastalıklara dair tüm ilaçların aile hekimlerince reçete edilmesi halinde bedelinin SGK tarafınca ödenmesi gerekmektedir. Zira bu hastalıkların tedavisi sırasında yeni kuşak ilaçlara ihtiyaç duyulması halinde hastalar ilk rapor için uzmana gitmek zorunda kalmakta oysa devam tedavisi sorumluluğu ile birlikte birinci basmaktaki aile hekimine bırakılmaktadır)
2. İlaç kullanım raporlarının ‘çok imzalı ve çok özellikli ilaçlar (bakanlık onayı gerektiren vs) dışında kalanların’ tümden kaldırılarak yerine ‘Kronik, takipli hastalık reçetesi’ adı altında her hekimin yetkin olduğu alanda yazabileceği bir reçete tipinin uygulamaya konması. (Gerekçe: Birinci basamakta bir çok kronik hastalığın teşhisi ve tedavisi zaten yapılmakta olup sadece yüzde ödememek veya üç alık doz alabilmek adına hastanın hastaneye başvurma zorunluluğu tamamen bürokratik bir işlemdir. Kaldırıldığı takdirde hatırı sayılır ölçüde hasta başvurusu ortadan kalkacaktır)
3. Kronik takipli ilaç reçetesinde hekim bilimsel veriler ışığında hastası için bir maksimum kontrol süresi belirler. Hasta kontrol süresi gelene kadar özel bir durum oluşmadıkça tekrar ilaç yazdırmak için hiç bir kuruma başvurmak zorunda kalmaz. Bu süreçte tedavisi için gereken ilaçları aylık veya üç aylık periyotlarla eczaneden reçetesiz olarak temin eder. (Gerekçe; Birçok özellikli ilaç aile hekimlerince sadece kurum ödemesi yapılsın diye tekrar reçete edilmekte ancak bu reçetelendirmede ilaç ve hastanın o hastalıkla ilgili sağlık durumu zaten kontrol edilememektedir. Glokom ilaçları buna çok iyi bir örnektir. Hastalar göz tansiyonu ölçmeyen aile hekimlerine göz uzmanınca yazılmış rapor ile gelmekte hem gereksiz bir başvuruya neden olmakta hem de aylarca glokom ilacını göz tansiyonu kontrolü yapılmadan kullanmaktadır)
4. Aile hekimlerinin hastalarını uzmana sevk etmeleri durumunda bu hastaların öncelikli işlem görmesi sağlanır. (Gerekçe: Kayıtlı hastasının sağlığını en yakından takip eden aile hekiminin kendi muayene ve tetkikleri ile yaptığı değerlendirmenin sonucunda hızla ilgili uzmana gitmesini istediği durumlarda dahi hastaların ellerindeki sevkler işe yaramamakta, bu hastalar da diğerleri gibi randevu almaya zorlanmaktadır)
]]>Eczacılar Vakfı Genel Sekreteri Osman Tosun, 14 Mayıs Eczacılar Günü dolayısıyla yazılı bir açıklama yaptı. Tosun, Türkiye’de eczacılık eğitiminin geldiği noktadan eczacıların iş yerlerinde yaşadığı sorunlara kadar birçok düzenleme ihtiyacı olduğuna dikkati çekti.
Eczacılık fakültelerinde hem teorik hem de uygulama ağırlıklı yüksek nitelikli bir eğitim müfredatının bulunduğunu belirten Tosun, sayıları hızla artan eczacılık fakültelerine vurgu yapararak, şunları kaydetti:
“CİDDİ BİR HALK SAĞLIĞI SORUNUNA DÖNÜŞME POTANSİYELİ BARINDIRIYOR”
“Bu konunun üzerinde önemle durmamız gerekir ki gelecekte bir eczacı istihdamı ama ondan çok daha önemlisi bir halk sağlığı sorununa yol açılmasın. Biz bu durumu artık fakülte enflasyonu diye isimlendiriyoruz ve çok acilen bu sorunun çözümü için adımlar atılmasını bekliyoruz. Diplomasını saygın üniversitelerden bileklerinin hakkıyla alan meslektaşlarımı tenzih ederek söyleyebilirim ki bunların çok büyük bir kısmı ne yazık ki nereden ne şekilde alındığı belli olmayan diplomalar ve maalesef ülkemizde çok kolaylıkla denklik alabiliyorlar. Bu gerçekten tüm toplum adına çok can sıkıcı bir sorun ve maalesef çok ciddi bir halk sağlığı sorununa dönüşme potansiyeli barındırıyor. Bizim ülke olarak buna acilen bir çözüm bulmamız gerekiyor. Burada da görev büyük oranda Yüksek Öğretim Kurumu ve elbette siyaset kurumuna düşüyor. Son dönemde bu konuda bazı adımlar atıldı ancak bize göre bunlar halen yetersiz.”
Osman Tosun, eğitim konusunda Eczacılar Vakfı olarak sundukları çözüm önerilerini ise şöyle sıraladı:
“Yeni eczacılık fakültesi artık açılmamalı?. Var olan fakülte kontenjanlarında, ihtiyaç ve istihdam planlamalarına uyumlu olarak kontenjan kısıtlamalara gidilmeli hatta kontenjanlar azaltılmalı. Eczacılık fakültelerine girişte uygulanan baraj puanı daha etkin düzeylere getirilmeli. Eczacılıkta uzmanlık konusundaki sorunlar giderilip yaygınlaşması sağlanmalı. Stajer kabul etme ile ilgili teşvik edici uygulamalara gidilmeli.”
Eczacıların sorunlarının sadece eğitim süreçleriyle sınırlı olmadığını belirten Tosun, “Mesleğimizin güncel sorunları ve uzun yıllardan gelen kronikleşmiş sorunları var. Bunlar aynı zamanda bizim için mücadele alanları haline geldi” dedi. Tosun, sözlerini şöyle sürdürdü:
“ZAM GELSE DE GELMESE DE BİZ ZARARDAYIZ”
“Şu günlerde elbette tüm toplumumuz gibi eczacılar da devasa ekonomik sorunlarla mücadele ediyorlar. Tüm maliyetlerimiz korkunç bir hızla artarken ne yazık ki gelirlerimiz çok az artıyor ve gerçekten çok ciddi sayıda meslektaşımız eczanelerini ayakta tutmakta her geçen gün daha fazla zorlanıyor. Son günlerde çokça gündeme gelen önemli bir başka önemli sorun ilaç yoklukları, bir başka deyimle piyasada bulunamayan ilaçlar. Bu konu meslek örgütlerimiz tarafından çok defa anlatıldı ama kısaca yinelemek gerekirse bu sorunun temelinde 2004 tarihli İlaç Fiyat Kararnamesi (IFK) yatıyor. Geçtiğimiz yıl içinde kısmi düzenlemeler yapılmış olsa da IFK bir taraftan eczane ekonomileri üzerinde yıkıcı etkiler yapmaya diğer taraftan halkımızın ilaca erişimi konusunda ciddi engeller oluşturmaya devam ediyor. Anlaşılması çok zor, çok teknik bir konu bu IFK meselesi ama çok kabaca açıklamak gerekirse IFK, ilaç fiyatlarının nasıl belirleneceğini ve sektörde kimin karlılık oranının ne olacağını tarif eden kararname. Bu kararnamede ilaç sektörüne yönelik özel kur uygulaması var ve uygulanan kur güncel kurun yaklaşık yarısına denk geliyor hatta dönem dönem ani kur hareketleri söz konusu olduğunda daha aşağılara da düşebiliyor. Biz eczacılar için IFK’nın daha da vahim sonuçları var. Şöyle ki kararnameye göre ilaçlar belirli fiyat baremlerine ayrılmış durumda ve karlılık oranları da bu baremlere göre değişiyor. Kararnameye göre fiyat yükseldikçe karlılık oranı düşüyor. Dolayısıyla ilaç fiyatlarına zam yapılıp bu baremler ona uygun şekilde belirlenmediğinde karlılık oranınız düşmüş oluyor ve kararnamenin yürürlüğe girdiği günden bu yana uygulama tam olarak bu şekilde sürüyor. Zaman içinde bir iki küçük düzenleme yapılsa da yaraya pansuman dahi olmadı diyebiliriz. Yani mevcut durumun özeti biz eczacılar için ilaç fiyatlarına zam gelse bir dert, gelmese başka dert. Bizi her iki durumda da zararlı çıkaran bir yasal altyapımız var, emeği geçenlerin kulakları çınlasın.”
Siyaset kurumunun, ilgili bakanlıkların ve bürokrasi kademelerinin eczacıların sorunlarına karşı yıllardır belirgin bir duyarsızlık içinde olduğuna vurgu yapan Osman Tosun, şöyle devam etti:
“Yani bu kocaman sağlık sistemi içerisinde eczacılar uzun yıllardır üvey evlat muamelesi görüyor dersek lütfen kimse kırılmasın. Eczacı örgütlerinin sesine daha fazla kulak verilmesini, devlet bürokrasisi içinde ve karar alma mekanizmalarında da eczacılara daha fazla yer verilmesini bekliyoruz.”
Tosun, eczacıların taleplerini ise şöyle anlattı:
“Aslında sorunlardan bahsederken talep ve önerilerimizden de büyük ölçüde bahsetmiş olduk ama bu soruya yanıt verirken yalnızca ‘meslek hakkı’ talebimizi dile getirmek isteriz. Biz eczacılar halkımıza sunduğumuz nitelikli sağlık hizmetinin bir karşılığı olsun istiyoruz. Biz devletimiz ile ilaç üreticileri arasındaki fiyat tartışmalarının bir tarafı değiliz, o masada söz hakkımız da yok sayılır fakat bu tartışmaların olumsuz etkilerini en derinden yaşayan meslek grubu da biziz. Biz bunun değişmesini bekliyoruz, bize bir nebze nefes aldıracak olan çözümün bu olduğuna inanıyoruz ve cansiperane emeğimizin artık karşılık bulmasını çok istiyoruz.”
]]>Özgür Özel’e partisinin grup toplantısında Ankara Üniversitesi ikinci sınıf Eczacılık Fakültesi öğrencileri Dünya Eczacılar Günü sebebiyle çiçek takdim ettiler. Grup toplantısında sözlerine Soma faciasını hatırlarak başlayan Özel, facianın ardından Türkiye’de 649 madencinin daha hayatını kaybettiğini açıkladı.
Özel şöyle konuştu:
“Öncelikle maden faciası sonrasında hayatını kaybeden 301 arkadaşımıza, şehidimize daha sonra da onların haklarını ararken hayatını kaybeden 2 şehidimize 303 maden şehidimize bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum. Ailelerine, arkadaşlarına, Soma’ya ve Türkiye işçi sınıfına bir kez daha başsağlığı dileklerimi iletiyorum.
Dün bu partinin genel başkan yardımcıları, grup başkanvekilleri, milletvekilleri, üyeleri Soma’yı unutmayan, unutamayan, yüreğinde babasının, eşinin evladının acısını taşıyanlara sarıldılar. Dün Soma’da tarihin en büyük kalabalığı vardı. Çünkü karar değişmedi ama atmosfer değişti. Dün oradaki anneler ‘ilk kez biz adaletin bir gün geleceğine inandık’ dediler. Getireceğiz ant olsun. Buradan Türkiye işçi sınıfına bir çağrıyı daha yapmak isterim; Soma’da 301 kişi öldü, bütün dünya duydu, bir ay Türkiye’de hayat durdu. Soma’dan bu güne Türkiye’de 649 madenci daha öldü. Yani Soma’dan bugüne iki Soma daha oldu ama kimsenin haberi olmadı. Burada bile konuklarımızdan 649’a şaşıranlar var ki haksız değiller. Mesaj Türkiye işçi sınıfınadır. Sermaye, yargıya hakim sermaye, medyaya hakim sermaye size diyor ki; örgütlenin. Öğüdü tersten veriyorlar. Örgütlenin diyorlar. Birer birer ölürseniz biz sizi görmeyiz, duymayız, öleceksiniz bile hep birlikte ölün ki haberimiz olsun, haberleri olsun diyorlar. Bu mesajı alın asla ölmek için değil yaşamak ve emeği savunmak için örgütlenin. Bütün emekçileri hangi iş kolunda çalışırlarsa çalışsınlar sendikalara üye olmaya, haklarını arayacak gerçek sendikalara, ücret sendikacılarına aidat sendikalarına değil, sarı sendikalara değil mücadele sendikalarına üye olmaya bir kez daha davet ediyoruz. Çok basit iki rakam vereceğim. Bunu hangi siyasi partiden olursa olsun aklı, vicdanı olan tüm vatandaşlarımıza seslenerek söylemek istiyorum; çalışma örgütü, Türkiye’nin de mensubu olduğu ILO rakamlarını açıkladı. Türkiye ölümlü işçi kazalarında rakam olarak dünya birincisi. 100 bin nüfusa oranla bakıldığında da dünya ikincisi. Her 100 bin nüfusta iş kazasında ölen işçi sayısı birinci Malezya ikinci Türkiye üçüncü Zimbabve, dördüncü Belize, beşinci ülkenin adını ilk kez duydum. Böyle devam ediyor. Bakın bu ülkede yarın senin evladın, senin komşun Allah vermesin en sevdiklerimiz hayatını kaybederler çünkü dünyada işçi hayatının Türkiye kadar ucuz ve tehdit altında olduğu bir başka ülke yok. Yaşam hakkı, işçi sağlığı, iş yeri güvenliği bunlar en önemli insan haklarıdır. Buna sahip çıkmayan Allah muhafaza kendi evladına sahip çıkmıyordur.
Partimiz bu konuda bir taslak hazırladı. Paydaşların işçi sendikaların, işçi örgütlerinin ve tüm siyasi partilerin görüşüne sunacağız. Önümüzdeki günlerde bunu tüm paydaşlarla çalışıp Meclis’e getireceğiz. o gün bir kez daha göreceğiz kim emeğin yanında kim ölen işçinin annesine taziyeye giderken samimi kim ölen işçinin evladına bunlar bizlere emanet derken samimi. O gün söylemekle değil bugün yeni facialar olmasın diye bir şey yapmakla, oy vermekle, parmak kaldırmakla, kendi partine itiraz etmekle olur. Önümüzdeki günler bunun mücadelesini vereceğiz. Tüm kamuoyunun dikkatini buraya bekliyoruz. Soma’yı unutmadık, İliç’i de unutmadık. Soma’dan İliç’e bütün cinayetler bu vurdumduymazlığın eseridir. Unutmayacağız, unutturmayacağız.
“TÜRKİYE’DEKİ İLAÇ FİRMALARININ PEK ÇOĞU YABANCIYA SATILDI, SATILMAYA DEVAM EDİYOR”
Eczacılar çok kutsal bir mesleği çok büyük zorluklarla yapıyorlar. Bundan 2 bin yıl önce Ebers Papirüsü’yle tıptan ayrılmış bir mesleği yapıyorlar. Gece gündüz çalışıyorlar. Sabahlara kadar herkes uyurken birimizin çocuğu ateşlenirse ben buradayım diyen eczacılar meslek yapıyorlar. Odaları, birlikleri, kamu yararını her şeyden çok gözetiyorlar. Çok sorunları var. Ama dinleyin kendi sorunlarından çok hastaların sorunlarını dile getiriyorlar. Yaşatmak için yaşamak zorunda olan bir meslek grubu. Bir yıl önce tedbir alınmazsa her iki eczaneden birini kaybederiz dedi. Eczaneler iflas ediyorlar, kapanıyorlar, yeni mezunlar geleceklerini çok endişeyle takip ediyorlar. Bu konuda ben eczacı odasının yöneticiliğinden başlamış her kademesinde görev yapmış, bugüne gelmesinde en büyük borcu vefayı eczacılara, eczacı odalarına, örgütlerine borçlu olan birisi olarak bir kez daha üyesi olmaktan büyük onur duyduğum eczacılık ailesinin 14 Mayıs Eczacılık Günü’nü kutluyorum.
TÜİK verilerine göre; ülkemizin sağlık harcamalarına ayırdığı para yüzde 3.7. OECD’nın en düşük rakamı. Bunun da çok düşük kısmı ilaca harcanıyor. Birileri ilaçta tasarruf yapıyoruz diyorlar, bunun baş savunucusu bizleriz. Bilinçli ilaç tüketimi için eczacılar kadar gayret eden hiçbir meslek grubu yok doğal olarak ama sadece euro 35 lira olmuşken ilaç da 17 lira olarak kabul etmek, her türlü kesintiyi yapmak bakın nelere mal oluyor. Geri ödeme kapsamında yer alan ilaçlarda kısıtlamaya gidiliyor, firmalar yeni icat edilmiş ilaçları Türkiye’ye getirmek istemiyorlar, geri ödeme listesine girmek istemiyorlar burada sorunlar var. Yani dünya yeni ilaçlardan yararlanıyor biz birçoğundan yararlanamıyoruz. Hastalarımızın cebini yakan ilaç fiyat farkları var ve her geçen gün artıyor. Bakın her anne, babanın çocuğu ateşlenir. Bugün en çok bilinen çocukların ateşini hızla düşüren ve her anne babanın buz dolabında tutmak istediği bir ateş düşürücü şurup var. Fiyatı 130 lira. İki sene önce 35-40 liraydı. Bugün 130 lira. Devletin ödediği para 75 lira. Neredeyse yarısını hatta yarısından 10 lira fazlasını anne babalar ödüyor. Böyle bir fiyatlandırma sistemi eczacıya zarar değil, eczacıya maalesef utanç. Doktor şurup yazmış, çıkarıyor veriyor, devlet 55 lira ödüyor sen de 75 lira vereceksin. Bu insanlar gecenin bir yarısında bununla karşılaşıyorlar. Yarım kalan tedaviler nedeniyle yeni komplikasyonlar çıkıyor ve ihtiyaç duyanların ilaçlara erişimi sağlanamıyor. Yerli ve milli ilaç üretimi konusunda dilimizde tüy bittiği halde Türkiye’deki ilaç firmalarının pek çoğu yabancılara satıldı, satılmaya devam ediyor. Türkiye’nin yerli ilaç olarak kullanımı 2002’ye göre kendi içinde 8.8’den 8.0’a geriliyor. Yabancı ilaç kullanımı ise 2 buçuk katına kadar 2019’a kadar çıkmıştı. Ondan beri de veriler sağlıklı açıklanmıyor. Yani yerli ilaçta büyük bir gerileme, yabancı ilaçta büyük bir artış var. Bunu maskelemek için Türkiye’deki fabrikayı yabancı satın alıyor diyor ki; olsun yerli sayılır Türkiye’de üretiyor diyor. Bunun bir kısmı doğru ama iş sıkıştığında bir kısmı çok büyük bir tehlike içeriyor. O yüzden CHP olarak yerli ilaç sanayisini desteklemek zorundayız.
“TÜRKİYE’NİN ‘YETİM İLAÇ’ POLİTİKASI OLMALIDIR”
SMA hastası çocuklar, hepimizin her yerde karşısında, vicdanımızda yara. Ama esas sorun Türkiye’nin bir yetim ilaç politikası olmamasıdır. Çok nadir görülen hastalıklar aslında Türkiye’de adeta şöyle düşünün; bir ovada bir sürü ev, yağan bir yağmur var. Evlerden birine yıldırım düşüyor. Geri kalanı yansınlar bakalım nasılsa bize düşmedi diye bakıyor. Devletin görevi o ovaya bir paratoner yapmaktır. Ateş düştüğü yeri yakamaz. Bu hastalığa yakalanıyorsun bunun ilacı nasılsa az satılıyor diye devlet tarafından karşılanmazsa ülkeye gelmiyor hatta yeterince satılmayacak diye teşvik edilmezse özel bir tedbir alınmadıysa üretiliyor. O yüzden bu ilaçların adı yetim ilaçlarıdır. Türkiye’nin bir yetim ilaç politikası yoktur. O yüzden SMA hastası anne, baba tek başınadır. Adını bilmediğiniz binlerce çok nadir görülen hastalığa evladı yakalanan anne baba tek başınadır. O ilaç sürüm olmadığı için yüz milyon liradır. Amerika’daki bir şirketin elindedir. Bunun için bu ülkenin bir yetim ilaç politikası olması lazım. Ben 10 yıl plan bütçe komisyonundan AKP’nin geçirdiği sağlık bütçesine yetim ilaç ile ilgili muhalefet şerhi yazdım. Partim her sene yazıyor artık.
Bundan iki gün önce her birimizin ateşini ölçmüş, tansiyonunu ölçen, iğnesini yapan bu dünyadaki en kutsal mesleklerden biri olan hemşirelerin günüydü. Sorunları boylarını aştı. Onların sorunlarını biliyoruz. Türk Hemşireler Derneği’nin taleplerinin arkasındayız. Hemşirelerin de hemşireler gününü, haftasını yürekten kutluyoruz. Onlar sağlık sisteminin ayrılmaz ve en kritik mensuplarıdır. Hepsine CHP olarak yürekten bir dayanışma alkışı yolluyoruz.”
(SÜRECEK)
]]>Kayseri’de 14 Mayıs Bilimsel Eczacılık Günü nedeniyle Eczacılar Odası tarafından Atatürk Anıtı’na çelenk bırakıldı. Törene, Kayseri Eczacılar Odası Başkanı Uğur Nuri Akın, Erciyes Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Orhan Püsküllü ve eczacılar katıldı. Burada konuşan Kayseri Eczacılar Odası Başkanı Uğur Nuri Akın; “İlacın üretiminden hastaya ulaştırılmasına kadar geçen her aşamada, yetkinlik sahibi 50 bini aşkın meslektaşımızla, 185 yıldır aklın ve bilimin yolundan şaşmadan halkımızın en yakın sağlık danışmanı olmaya devam ediyoruz. Kamuda, akademide, ilaç sanayiinde ve eczanelerimizde güvenilir, ucuz ve kolay erişilebilir ilaç hakkını savunuyoruz. Sağlığı ve sağlıklı hayat hakkını savunuyoruz. O nedenle bu yılki Eczacılık Haftamızın temasını ‘Eczacı varsa hayat var’ olarak belirledik. Meslektaşlarımızın üstlendiği kritik roller, önce pandemide ardından büyük deprem felaketinde hem ulusal hem de uluslararası platformlarda çok daha net biçimde görüldü. Çünkü eczacı varsa ilaç ve sağlığa ilişkin diğer ürünlere güvenli erişim var. Çünkü eczacı varsa etkili sağlık danışmanlığı var. Çünkü eczacı varsa sağlık kuruluşlarında etkin ve kaliteli hizmet var. Güvence var, emek var, dayanışma var” dedi. Sağlık bütçesi içerisinde ilaca uygun oranda pay ayrılmasının zaruri olduğunu aktaran Akın; “TÜİK’in Sağlık Harcamaları İstatistikleri 2022 yılı verilerine göre ülkemiz toplam cari sağlık harcamalarına Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH)’da ayırdığı yüzde 3,7’lik oran ile OECD ülkelerine göre en düşük pay ayıran ülkedir. Toplam sağlık harcamalarının GSYH oranı 2021 yılında yüzde 4,6 iken 2022 yılında daha da düşerek yüzde 3,7 olmuştur. Bu durum; geri ödeme kapsamında yer alan ilaçlarda kısıtlamalara gidilmesi, hastalarımızın cebinden çıkacak ilaç fiyat farklarının daha da artmasıdır. İlaç yoklukları ve ilaca kısıtlı erişim sorunları, yeni keşif, yeni nesil ilaçların ülkemizde erişime açılamaması ve hastalarımızın yeni tedavi imkanlarından faydalanamamaları, şeklinde özetlenebilecek pek çok istenmeyen sonucu da zincirleme bir şekilde beraberinde getirmektedir. Bu nedenle hastalarımızın tedavileri ihtiyaç duydukları ilaçlara erişimi, ödemek durumunda kaldıkları ek tedavi maliyetlerinin azaltılması, zamanında ve doğru müdahalelerle hastalıkların tedavisi ve oluşabilecek ek komplikasyonların engellemesi adına Ulusal Gayri Safi Yurtiçi Hasıla içerisinde sağlığa ayrılan payın artırılması, sağlık bütçesi içerisinde ilaca uygun oranlarda pay ayrılması zaruridir” şeklinde konuştu. Başkan Akın sözlerini şu şekilde sürdürdü;
“Bizler hastalarımızın sağlık sistemi ile ilk temas noktası olan ve en kolay erişim sağlanan sağlık danışmanlarıyız. Ancak bundan çok daha fazlası olan sağlık hizmetlerini de sunabileceğimizi özellikle pandemi döneminde yaptığımız uygulamalarla gösterdik. Gerek eczanelerimizde gerek evde bakım sağlık hizmet ekipleri içerisinde meslektaşlarımızın sunacağı ‘ilaç kullanımı inceleme hizmeti’ ve ‘kronik hastalık takibi hizmeti’ gibi gelişmiş eczacılık hizmetleri ile hem ilaç kullanımı kaynaklı risklerin en aza indirilmesi hem de kamu kaynaklarının etkin kullanımı adına sağlık sistemimize önemli katkı sağlayabileceğimizi biliyoruz. Bahsettiğimiz bu hizmetlerin birçoğu şu anda Avrupa’da ve gelişmiş başka ülkelerde hızla yaygınlaşmaktadır. Bu uygulamalar sosyal güvenlik harcamalarını kontrol altında tutacağı gibi ilaç kullanımının eczacı eliyle akılcı bir temele yerleştirilmesi ile kamu ekonomisinin güçlenmesinde ve kaynak israfının engellenmesinde etkin rol oynayacaktır.”
Erciyes Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Orhan Püsküllü ise fakülte olarak bu yıl 15’inci mezunlarını vereceklerini söyleyerek; “Bugün 14 Mayıs Eczacılık Günü. Türkiye’de eczacılık mesleğine yönelik ile bağımsız eğitimi vermek üzere 14 Mayıs 1839 tarihinde Mektebi Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’ye bağlı bir eczacılık sınıfı açılmıştır. Bu nedenle eczacılık öğretimine başlanmasının yıl dönümü olan 14 Mayıs, 1968 yılından bu yana Eczacılık Günü olarak kutlanmaktadır. Mustafa Kılıçer Eczacılık Fakültesi 2005-2006 eğitim öğretim döneminde eğitime başlamış ve ilk mezununu 2010 yılında vermiştir. Bu yıl ise 15’inci mezunlarımızı verecek olmanın gururunu yaşıyoruz. Ülkemizde 46 Eczacılık Fakültesi eğitim-öğretim yürütmektedir. Bunlardan 14 fakülte tam akreditedir. Fakültemiz ise bu 14 akredite fakülte içerisinde yer almakta olup, 2’inci kez tam akredite olmuştur” ifadelerini kullandı.
Toplu fotoğraf çekiminin ardından tören sona erdi. – KAYSERİ
]]>Karadeniz’e özgü ‘kokulu üzüm’, çekirdeksiz üzüm haline getirilecek
SAMSUN – Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğr. Üyesi Doç. Dr. Bülent Köse tarafından yürütülen proje ile hastalıklara dayanıklı, üzerinde tarım ilacı kalıntısı olmayan, çekirdeksiz üzümler geliştirilecek. Karadeniz’e özgü ‘kokulu üzüm’ de çekirdeksiz üzüm haline getirilerek ticarileştirilecek.
OMÜ Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Bağ Yetiştiriciliği ve Islahı Anabilim Dalı Öğr. Üyesi Doç. Dr. Bülent Köse’den alınan bilgilere göre; ‘mildiyö’ ve ‘külleme’ bağcılıkta ekonomik kayıplara yol açan en önemli iki hastalık olarak ön plana çıkıyor. Bu hastalıklar Türkiye’nin hemen her bağ bölgesinde sıklıkla görülüyor. Bu hastalıklarla mücadelede en yaygın yöntem ilaçlama olarak gösteriliyor. İlaçlama sıklığının artması beraberinde kalıntı problemlerini ve ilerleyen dönemlerde kanser vakalarında artışı getiriyor. Tarım ilaçlarının kullanımı insan ve çevre sağlığını tehdit ediyor. İlaç masraflarının yüksek olması, üreticinin maliyet yükünü artıyor. Zaman zaman yurtdışına ihraç edilen tarım ürünlerinde kabul edilebilir seviyenin üzerinde tarımsal ilaç kalıntısı çıkması durumunda Türkiye’nin imajı kötü etkilendiği gibi, o ülke pazarına uzun süre ürün gönderilememe tehlikesi yaşanıyor. Bu tip sorunların yaşanmaması için proje yürüten Doç. Dr. Bülent Köse, TÜBİTAK destekli projesinde hem ilaç kalıntıları olmayan hem de hastalığa dayanıklı çekirdeksiz üzümler geliştirecek.
“Çocuklarımızın severek tükettiği bu ürünlerde zirai ilaç kalıntısı olmasını istemiyoruz”
“Külleme ve Mildiyö Hastalıklarına Dayanıklı, Çekirdeksiz Üzüm Geliştirme Projesi” hakkında bilgi veren Doç. Dr. Bülent Köse, “Projemizin asıl amacı özellikle külleme, mildiyö hastalıklarına dayanıklı ve çekirdeksiz özellikli üzüm çeşitlerinin geliştirme projesidir. Bu bağlamda biz Karadeniz Bölgesinde yetişen ve yöre halkınca sevilen, kokulu üzümlerden daha önceden tescil ettirdiğimiz 2 çeşidi ana ebeveyn olarak kullanıyoruz. Kokulu üzümler yapısı gereği mantari hastalıklara son derece dayanıklı. Bu yüzden Karadeniz Bölgesi sahil kuşağında ilaçlamaya gerek kalmadan rahatça yetişiyor. Ancak sofralık üzümlere göre yeme kalitesi oldukça düşük. Biz bu kokulu üzümleri ülkemizin milli çekirdeksiz çeşidi olan ‘sultani çekirdeksiz’, Tekirdağ Bağcılık Araştırma Enstitüsü tarafından geliştirilmiş olan ‘Tekirdağ çekirdeksizi’ ve uluslararası kaliteli bir çeşit olan ‘crimson seedless’ çeşitleri ile melezliyoruz. Melezleme ile elde edilen üzüm çekirdekleri çimlendiriliyor. Elde edilen melez bitkilerde daha sonra mantari hastalık gelişimini kontrol ediyoruz. Bitkilere külleme ve mildiyö etmenlerini bulaştırıyoruz. Hastalık gelişmeyen ya da zayıf gelişenleri biz dayanıklı ya da tolerant olarak kabul ediyoruz. Hassas olanları elemine ediyoruz. Hastalıklara dayanıklı olarak tespit edilen genotiplerde DNA izolasyonu yapılarak, biyoteknolojik yöntemlerle markörle tarayarak henüz daha meyvelerini görmeden yaprağından bunların çekirdekli ya da çekirdeksiz olma durumuna belirleyebiliyoruz. Sonraki aşamada da bunların meyve özellikleri incelenecek ve ticari değer taşıyan adaylarda tescil çalışması başlatılacak. Hepimiz malumu üzerine tarım sektöründe tarım ilacı kullanımı çok yaygındır. Kullanmadığımız takdirde ürün alma şansı oldukça zordur. Külleme ve mildiyö hastalığı, bağcılıkta 2 önemli hastalık söz konusudur. Bu hastalıklara karşı biz ilaçlama yapmadığımız takdirde ürün almamız çok zordur. Özellikle gelişim yaşındaki çocuklar ve insan sağlığı yönünden daha az riskli olan ve sağlıklı üzümler elde edebilmek için bu projeyi önerdik” dedi.
‘Kokulu üzüm’ çekirdeksiz olacak
Proje kapsamında kokulu üzümleri çekirdeksiz üzüm haline getireceklerini belirten Doç. Dr. Bülent Köse, “Projenin ana ürünü olan ‘kokulu üzüm’ Karadeniz Bölgesi sahil kesiminde yaygın olarak yetişmektedir. Nemli ve yüksek iklim şartlarına bağlı olmasına rağmen bu bölge mantar hastalıklarına karşı oldukça dayanıklıdır. Bu sebeple biz kokulu üzümleri çekirdeksiz üzüm çeşitleriyle melezleyerek daha iyi tüketilebilir, ticari değeri yüksek çeşit elde etmek istiyoruz. Çocuklar çekirdeksiz çeşitleri çok seviyor. Onların severek tükettiği bu ürünlerde biz zirai ilaç kalıntısı olmasını istemiyoruz” diye konuştu.
]]>OMÜ Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Bağ Yetiştiriciliği ve Islahı Anabilim Dalı Öğr. Üyesi Doç. Dr. Bülent Köse’den alınan bilgilere göre; ‘mildiyö’ ve ‘külleme’ bağcılıkta ekonomik kayıplara yol açan en önemli iki hastalık olarak ön plana çıkıyor. Bu hastalıklar Türkiye’nin hemen her bağ bölgesinde sıklıkla görülüyor. Bu hastalıklarla mücadelede en yaygın yöntem ilaçlama olarak gösteriliyor. İlaçlama sıklığının artması beraberinde kalıntı problemlerini ve ilerleyen dönemlerde kanser vakalarında artışı getiriyor. Tarım ilaçlarının kullanımı insan ve çevre sağlığını tehdit ediyor. İlaç masraflarının yüksek olması, üreticinin maliyet yükünü artıyor. Zaman zaman yurtdışına ihraç edilen tarım ürünlerinde kabul edilebilir seviyenin üzerinde tarımsal ilaç kalıntısı çıkması durumunda Türkiye’nin imajı kötü etkilendiği gibi, o ülke pazarına uzun süre ürün gönderilememe tehlikesi yaşanıyor. Bu tip sorunların yaşanmaması için proje yürüten Doç. Dr. Bülent Köse, TÜBİTAK destekli projesinde hem ilaç kalıntıları olmayan hem de hastalığa dayanıklı çekirdeksiz üzümler geliştirecek.
“Çocuklarımızın severek tükettiği bu ürünlerde zirai ilaç kalıntısı olmasını istemiyoruz”
“Külleme ve Mildiyö Hastalıklarına Dayanıklı, Çekirdeksiz Üzüm Geliştirme Projesi” hakkında bilgi veren Doç. Dr. Bülent Köse, “Projemizin asıl amacı özellikle külleme, mildiyö hastalıklarına dayanıklı ve çekirdeksiz özellikli üzüm çeşitlerinin geliştirme projesidir. Bu bağlamda biz Karadeniz Bölgesinde yetişen ve yöre halkınca sevilen, kokulu üzümlerden daha önceden tescil ettirdiğimiz 2 çeşidi ana ebeveyn olarak kullanıyoruz. Kokulu üzümler yapısı gereği mantari hastalıklara son derece dayanıklı. Bu yüzden Karadeniz Bölgesi sahil kuşağında ilaçlamaya gerek kalmadan rahatça yetişiyor. Ancak sofralık üzümlere göre yeme kalitesi oldukça düşük. Biz bu kokulu üzümleri ülkemizin milli çekirdeksiz çeşidi olan ‘sultani çekirdeksiz’, Tekirdağ Bağcılık Araştırma Enstitüsü tarafından geliştirilmiş olan ‘Tekirdağ çekirdeksizi’ ve uluslararası kaliteli bir çeşit olan ‘crimson seedless’ çeşitleri ile melezliyoruz. Melezleme ile elde edilen üzüm çekirdekleri çimlendiriliyor. Elde edilen melez bitkilerde daha sonra mantari hastalık gelişimini kontrol ediyoruz. Bitkilere külleme ve mildiyö etmenlerini bulaştırıyoruz. Hastalık gelişmeyen ya da zayıf gelişenleri biz dayanıklı ya da tolerant olarak kabul ediyoruz. Hassas olanları elemine ediyoruz. Hastalıklara dayanıklı olarak tespit edilen genotiplerde DNA izolasyonu yapılarak, biyoteknolojik yöntemlerle markörle tarayarak henüz daha meyvelerini görmeden yaprağından bunların çekirdekli ya da çekirdeksiz olma durumuna belirleyebiliyoruz. Sonraki aşamada da bunların meyve özellikleri incelenecek ve ticari değer taşıyan adaylarda tescil çalışması başlatılacak. Hepimiz malumu üzerine tarım sektöründe tarım ilacı kullanımı çok yaygındır. Kullanmadığımız takdirde ürün alma şansı oldukça zordur. Külleme ve mildiyö hastalığı, bağcılıkta 2 önemli hastalık söz konusudur. Bu hastalıklara karşı biz ilaçlama yapmadığımız takdirde ürün almamız çok zordur. Özellikle gelişim yaşındaki çocuklar ve insan sağlığı yönünden daha az riskli olan ve sağlıklı üzümler elde edebilmek için bu projeyi önerdik” dedi.
‘Kokulu üzüm’ çekirdeksiz olacak
Proje kapsamında kokulu üzümleri çekirdeksiz üzüm haline getireceklerini belirten Doç. Dr. Bülent Köse, “Projenin ana ürünü olan ‘kokulu üzüm’ Karadeniz Bölgesi sahil kesiminde yaygın olarak yetişmektedir. Nemli ve yüksek iklim şartlarına bağlı olmasına rağmen bu bölge mantar hastalıklarına karşı oldukça dayanıklıdır. Bu sebeple biz kokulu üzümleri çekirdeksiz üzüm çeşitleriyle melezleyerek daha iyi tüketilebilir, ticari değeri yüksek çeşit elde etmek istiyoruz. Çocuklar çekirdeksiz çeşitleri çok seviyor. Onların severek tükettiği bu ürünlerde biz zirai ilaç kalıntısı olmasını istemiyoruz” diye konuştu. – SAMSUN
]]>Adana Arı Yetiştiricileri Birliği Başkan Vekili Şükrü Gedik, AA muhabirine, kentin arıcılıkta önde gelen iller arasında yer aldığını söyledi.
Adana’da birliklerine kayıtlı 212’si kadın 2 bin 334 üye bulunduğunu dile getiren Gedik, geçen yıl yaklaşık 500 bin kovanda 14 bin tonun üzerinde bal üretimi yapıldığını belirtti.
Gedik, arıcılığın diğer tarımsal faaliyetlere göre daha az sermayeyle daha kısa sürede kazanç sağlaması ve kırsalda istihdama katkısıyla büyük önem taşıdığını ifade etti.
Doğayla iç içe yapılan arıcılığın, hava sıcaklığı, bitki örtüsü gibi şartlardan çok fazla etkilendiğini belirten Gedik, tarımsal ilaçların da bal verimini düşürdüğünü söyledi.
Adana’da yerleşik arıcıların ve gezgin olarak başka illere giden arıcıların geçen yıl kuraklık nedeniyle sorun yaşadığını dile getiren Gedik, “Arıcılarımız kuraklıktan dolayı hem burada hem de gittikleri yerlerde çiçeklerin az olması nedeniyle yeterli bal alamamışlardır. Aslında ulaşım masraflarını bile karşılayamayacak duruma gelmiştir.” diye konuştu.
“Arıların direnci düşüyor”
Kış mevsiminde hava sıcaklığının aniden yükselmesiyle arıların doğaya erken çıktığını belirten Gedik, şöyle devam etti:
“Kışın hava sıcaklığı 14 derecenin altına düştüğü zamanlarda arılar kovanların içinde çıtaların ortasında bir ‘kış salkımı’ oluştururlar. Bu salkımın ortasında da sıcaklık 35 derecedir. Orada ısıtma görevi gören arılar vardır. Kanat kaslarını titreştirerek bu ısıyı sağlarlar. Fakat havanın biraz ısındığını görünce bu sefer hem yavrulamak hem de polen getirmek için dışarı çıkmaya başlıyorlar. Aniden soğuyan havayla da geri dönemiyorlar. Bir de yavrularını da ısıtamadıklarından çeşitli hastalıklara yol açıyor. İklim değişikliğinden dolayı arıların direnci düşüyor, strese giriyor, böylece de bal üretimi azalıyor. Az olan bal da kalitesiz hale geliyor.”
Gedik, tarımsal faaliyetlerde kullanılan zirai ilaçların da arıcılığı olumsuz etkilediğini ifade etti.
Zirai ilaçlardan kaynaklı arı ölümleri yaşandığını söyleyen Gedik, “Yapılması gereken ya zararsız pestisit kullanılması ya da bu ilaçlamaların özellikle gün batımından sonra yapılması ki arılar akşam kovanlarına dönerler. Bu ilaçlamaların ondan sonra yapılması gerekir.” dedi.
“Bal oranımız yarı yarıya düştü”
Gezgin arıcı Abdullah Erdoğan da yağmurun az olduğu dönemlerde üretimlerinin de düştüğünü söyledi.
Geçen yıl Kayseri’de ve Konya’da kuraklık nedeniyle verimin azaldığını dile getiren Erdoğan, “Bal oranımız yarı yarıya düştü. Diyarbakır’a gidenlerin hepsi zarar etti. Yağmur az yağdığı için otlar çabuk kurudu. Arıcılar, hiç bal alamadan Muş’a göçmek zorunda kaldı.” diye konuştu.
Tarım ilaçlarının da arıları olumsuz etkilediğini belirten Erdoğan, şunları kaydetti:
“Arılar hem ilaçlama yapılan bahçede ölüyor hem oradan zehri alıp getirdiği kovanda ölüme neden oluyor. İlaçlamanın saat 17.00-18.00’den sonra yapılması bizim için daha iyi olur. Arı, bahçede ilaç sıkılırken yakalanırsa çok zarar görüyor. İlaçlama akşam yapılırsa arı ertesi gün o bahçeye girmez. Etkilense bile çok az etkilenir.”
Adana’da yerleşik arıcılık yapan Mehmet Ataş da Çukurova’da tarım ilaçları nedeniyle büyük sıkıntı çektiklerini söyledi.
]]>Bu etkin maddeye sahip ilaçlar 2019’dan bu yana Türkiye’de de yeşil reçeteyle satılıyor. Yeşil reçete, bağımlılık ve kötüye kullanma potansiyeli olan ilaçlar için düzenlenen özel bir reçete türü.
Dünya genelinde pek çok kullanıcı bu ilacı düzenlemelere tabi olmayan internet sitelerinden veya yasa dışı yollardan alıyor.
Peki bu ilaç nedir ve neden tehlikeli?
Pregabalin ne için kullanılıyor?
Pregabalin epilepsi, sinir ağrıları ve anksiyete tedavisinde kullanılıyor.
Tablet, kapsül ve likit olarak bulunabiliyor.
Alzain, Axalid, Lyrica ve Signature gibi markalı ilaçlar da bu etkin maddeyi içeriyor.
Yan etkileri nedir?
Pregabalin yeni Valium veya yeni bira lakabıyla da anılıyor. Bunun nedeni, sakinleştirici veya alkol gibi kullanan kişiyi rahatlatması.
Öte yandan fazla miktarda almak veya diğer rahatlatıcı maddelerle birlikte kullanmak uyuşukluk veya nefes sorunlarına yol açabiliyor.
Bu ilacı kullananlara alkolden uzak durmaları tavsiye ediliyor.
Opiatlarla birlikte kullanıldığında nefes almayı yavaşlatıyor. Opiatların etkisini gidermek için kullanılan naloxone adlı antidot ise pregabalinin etkilerini hiçbir şekilde hafifletemiyor.
Pregabalin bağımlılık yapar mı?
Pregabalinin “hafif kafa” olarak da adlandırılan sakinleştirici etkisi nedeniyle bazı kullanıcılar buna zaman içinde bağımlı olabiliyor.
Özellikle de geçmişinde madde bağımlılığı olanlar pregabaline de bağımlılık riski taşıyor.
Nasıl bırakılır ve yoksunluk hissettirir mi?
Bazı kullanıcılar ilacı bırakmakta zorlanıyor.
Yoksunluk belirtileri arasında ruh halinde değişim, öfke, uyarılma, anksiyete, panik gibi psikolojik etkilerin yanı sıra terleme, baş ağrısı ve üşüme yer alabiliyor.
Bunu bırakmak isteyenlerin sağlık profesyonellerinden yardım alması tavsiye ediliyor.
Doktorunuz tarafından öyle yapmanız söylenmedikçe ilacı aniden bırakmamanız gerekiyor. Genellikle bir hafta veya daha uzun süreli bir doz azaltımıyla ilaç bırakılıyor.
Reçetesiz almak yasa dışı mı?
İngiltere ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ülkelerde pregabalin yalnızca reçeteyle alınabiliyor.
Fakat Orta Doğu’daki bazı ülkelerde reçetesiz satılıyor.
Ayrıca çok sayıda internet sitesi de bu ilacı başka ülkelerden göndererek satıyor.
Pregabalin kaç ölümle ilişkilendirildi?
Bu ilaç ABD ve İngiltere’de 1993 yılında piyasaya sürüldü.
Nature Communications dergisinde yayımlanan bir araştırma, pregabalin ve benzer bir diğer ilaç olan gabapentin kullanımının dünya genelinde 2008-2018 arası dört katına çıktığını ortaya koymuştu.
Yalnızca İngiltere’de 2022’de sekiz milyon reçeteli pregabalin satıldı. Aynı yıl 441 ölüm bu ilaçla ilişkilendirildi.
2023’te Avustralya Yıllık Aşırı Doz Raporu’nda, ülkede 2000-2021 yılları arasında 887 ölüm pregabalin ve gabapentinle ilişkilendirildi. Bu ölümlerin yüzde 93’ünde pregabalin kullanılmıştı.
İngiltere’de 2004-2020 arası gerçekleşen pregabalin ölümlerinin çoğunlukla bu ilacın başka uyuşturucularla birlikte kullanıldığı durumlarda görüldüğü tespit edildi.
Hayatını kaybedenlerin büyük kısmı bu ilacı reçetesiz edinmişti.
Tehlikeli pregabalin kullanımı başka hangi ülkelerde arttı?
Sırbistan’da pregabalin ve gabapentin kullanımı 2008-18 yılları arasında her sene yüzde 60 arttı.
Sırbistan Ulusal Zehir Kontrol Merkezi verilerine göre 2012-2022 arasında bu iki ilaçtan kaynaklanan 374 akut zehirlenme vakası tespit edildi. Bunların yüzde 96’sı pregabalin kaynaklıydı.
Suudi Arabistan ve Ürdün’deki yetkililer de ülkelerinde bu ilacın kullanımının arttığını, özellikle de genç erkeklerin daha çok kullandığını belirtiyor.
2017’de Birleşik Arap Emirlikleri Ulusal Rehabilitasyon Merkezi, 30 yaş altında en yaygın kullanılan uyuşturucunun pregabalin ve gabapentin olduğunu açıklamıştı.
Mart ayında bu ülkede 2,75 milyon adet yasa dışı pregabalin hapı ele geçirildi.
Geçen yıl Kuveyt’te de 15 milyon pregabalin kapsülü ve yarım ton da toz halinde pregabalin yakalandı.
]]>Bilen, AA muhabirine, her yıl martın ikinci haftasında Dünya Böbrek Günü’nün kutlandığını ve yaygın olan böbrek hastalıklarıyla ilgili farkındalık oluşturmak için çalışmalar yapıldığını söyledi.
Böbrek tümörünün genellikle 50-60 yaş sonrasında gelişen genetik aktarımlı formları da olan bir tümör olduğunu vurgulayan Bilen, “Çocukluğundan itibaren böbrek tümörü geliştiren insanlar var ancak bu nadir bir durum. Böbrek tümörü genellikle 60’lı yaşlardan sonra gelişen, ölümcül bir hastalık. Böbrek tümörü, prostat kanseri gibi yavaş ilerleyen bir hastalık değil. Örneğin prostat kanserinde bir hücrenin iki olması neredeyse iki yıl alırken bu süre böbrek tümörü için sadece 30 gün. Yani çok hızlı büyüyen, çok ölümcül bir hastalıktan bahsediyoruz.” diye konuştu.
Böbrek tümörünün farklı tiplerinin olduğunu anlatan Bilen, hastalığın ilaçla tedavisinin neredeyse mümkün olmadığını, kemoterapiye ve radyoterapiye dirençli bir yapısı bulunduğunu kaydetti.
“Böbrek tümörü çok dirençli bir kanser”
Son 5 yıla kadar böbrek tümörü tedavisinde ameliyat dışında hiçbir şeyin kullanılamadığını anlatan Bilen, şöyle devam etti:
“Böbrek tümörü çok dirençli bir kanser. Geçmişte insan vücuduna yayıldığında yapmanız gereken şey gittiği her yerden onu çıkartmaktı. Böyle bir tümörden bahsediyoruz. İnsan vücuduna yayıldığında ortalama yaşam süresi 1 yıldı. Bugün bu süre neredeyse 3-4 yıla kadar uzadı. Çünkü modern ilaç tedavileri, akıllı ilaçlar ortaya çıktı, cerrahi alanda da çok önemli gelişmeler sağladık. Ayrıca yayılmış böbrek tümöründe de çok büyük başarılara sahibiz.”
Bilen, hastalığın tipik belirtileri bulunduğunu, kitle etkisiyle ağrı ve idrarda kanamanın en önemli bulgular olduğunu dile getirdi.
Ağrı olmasının, kitlenin çok büyüdüğü anlamına geldiğini kaydeden Bilen, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Böbrek tümörü büyüdükçe evre atlar. Bu da yaşam şansınızı azaltır. İdrarda kanama oluyorsa tümör büyüdü, böbrekteki idrar kanallarının içine girdi ve oradan kanıyor demektir. Bu da ileri bir evre. Ancak yine de bu durumdaki hastaların bile yarısından fazlasının hayatını kurtarabiliyoruz. Asıl düzenli doktor kontrolüne giden insanların hayatlarını kurtarıyoruz. Düzenli doktor kontrolüne giderseniz ve rastlantı eseri tümör tanısı konulduysa bilin ki hayatınız kurtulacak. Çünkü muhtemelen çok küçük 4-5 santimetrelik bir tümördür. Belki daha küçüktür. ve hiçbir bulgu yaratmaksızın tanısı konulmuştur. Erken evrede tanı konulduğunda bir ameliyatla böbreğiniz korunarak yüzde 95-98 olasılıkla hayatınıza geri dönebilirsiniz. O yüzden yavaş yavaş hastalık yaşınız geliştiğinde düzenli olarak doktora gidip kontrollerinizi yaptırmanız gerekiyor.”
Hem ameliyat hem iyileşme süreci kolaylaştı
Böbrek tümörü tedavisinin başarısında, böbrek koruyucu yöntemlerin önemli rol oynadığına dikkati çeken Bilen, böbreğin korunarak sadece tümörlü kısmının alındığını, robotik cerrahinin de bu noktada büyük kolaylık sağladığını anlattı.
Robotik cerrahinin, zorlu ameliyatlarda veya çok küçük alanlara müdahaleyi kolaylaştırdığını belirten Bilen, “Ameliyatları robotla yapabiliyor olmak, hastaların iyileşmesini de kolaylaştırdı. Tümörleri, böbreği koruyarak çıkarmamız, geri kalan böbreği çok güvenli şekilde onarmamız ve hastaları kısa sürede evlerine yollamamız artık mümkün. Aslında en önemli dokunuş, ilaçlardan geldi. Vücuda böbrek tümörü yayıldığında insanların çok daha uzun zaman sağlıklı yaşamalarını sağlayan ilaçlar son beş yılda kullanımımıza girdi.” ifadelerini kullandı.
]]>ANKARA – Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde geliştirilen faydalı böcek salım kutularıyla, bitkilere zarar veren böceklerin engellenmesi ve tarımda ilaçlamanın yan etkilerinin önlenmesi amaçlanıyor.
Tarımda verimli üretimin önüne geçen en önemli sorunlardan bir tanesi bilinçsiz ilaçlamalar. Bu ilaçlamalar zararlı böcekleri bitkilerden uzak tutması için yapılmasına rağmen zaman zaman istenmeyen sonuçlar ile karşılaşılabiliyor. Gıda ürünlerinin doğru temizlenmemesi halinde ilaç partiküllerinin tüketicilerde sağlık problemleri oluşturması olumsuz örneklerden sadece bir tanesi.
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma bölümünün Biyolojik Mücadele Laboratuvarında üretilen ‘Trichogramma Evanescens’ türündeki böcekler, faydalı böcek salım kutularında ağaç dallarına asılıyor. Kutuların içerisinden çıkan böcekler, zararlı böceklerin içerisine bir yumurta koyuyor. O yumurta ile zararlı böcekler imha ediliyor. İmha edilen böceğin içindeki yumurtadan çıkan faydalı böcekler ise biyolojik mücadeleyi devam ettiriyor. Bu sayede tarımdaki ilaçlamaya karşı alternatif oluşturulurken biyolojik mücadelede daha az bütçe ile daha fazla etki oluşturulabiliyor.
Bitki Koruma bölümünde öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Cem Özkan, İhlas Haber Ajansı muhabirine yaptığı açıklamada, tarım ürünlerini ve doğayı zararlı böceklerden korumak amacıyla faydalı böcek üretimi çalışmalarını hızlandırdıklarını ifade etti.
Tarım ilacına alternatif oluşturulmalı
Prof. Dr. Özkan, zararlı böceklere karşı kimyasal mücadele ve tarım ilaçlarına alternatif oluşturduklarını belirterek, “Tarım ilaçları istenilen bir uygulama mı? Hayır. Yüzde 1’i hedefe gidiyor geri kalanı toprağa ve suya karışıyor. Birde ürünlerin üzerinde kalıntı kaldığı için bunu yiyen insanlarda sağlık sorunları çıkıyor. Bu ürünler ihraç edildiğinde geri dönüyor. Dolayısıyla tarım ilacına alternatif yöntemlerde çalışmamız gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Akıllı böcek ve akıllı çiftçi dönemi
40 yılın üzerinde faydalı ve akıllı böcek üretimi için çalıştıklarını vurgulayan Özkan, “Bizim sloganımızda akıllı böcek ve akıllı çiftçi. Bizim çiftçilerimiz tarım ilacı yerine faydalı böcekleri kullandığında çevremiz kirlenmiyor. Biyolojik çeşitlilik kaybı olmuyor. İnsanda sağlık problemleri olmuyor ve ürünlerimiz yurt dışından geri dönmüyor” diye konuştu.
“Bu böceklerin kitle üretim teknolojisi sır”
Türkiye’nin biyolojik mücadele açısından dünyanın en zengin ülkelerinden bir tanesi olduğuna işaret eden Özkan, “Türkiye’nin biyolojik çeşitliliği Avrupa kıtasından çok daha fazla. Bu biyoloji çeşitliliğimiz katma değerli ürünlere nasıl dönüştüreceğimiz konusunda istenilen durumda değiliz. 40 yıldır bu faydalı böceklerle çalışıyoruz. Bu böceklerin kitle üretim teknolojisi sır” dedi.
Gençler tarım ilacı yerine faydalı böcek üretiyor
Tarım ilaçlarına alternatif olabilmesi için söz konusu faydalı böceklerin en ekonomik ve etkili üretim tekniklerinin geliştirilmesi gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Özkan, “40 yılda biz bunları geliştirdik. Teknokentte genç ziraat mühendislerimiz var. Onlar ödül aldı ve Ankara Üniversitesindeki genç girişimcilerimiz ile birlikte çalışıyorlar. Tarım ilacı yerine bu faydalı böcekleri üretiyorlar” kaydetti.
“Bu karta 5 bin tane faydalı böceği sığdırıyorsunuz”
Faydalı böcek salım kutularının özelliklerini anlatan Özkan, şunları kaydetti:
“Bunun içinde faydalı böcek var. Biz bu böceklere ‘akıllı böcek’ diyoruz. Bunun içerisinde 5 bin tane faydalı böcek var. Bu karta 5 bin tane faydalı böceği sığdırıyorsunuz. Biz bunları ürettikten sonra üreticilere hemen veriyoruz. Üreticilerimiz birçok üründe asıyor bitkilerine. Buradan çıkan faydalı böcek zararlıyı arıyor ve buluyor ajan gibi. Bulduktan sonra içerisine bir yumurta koyuyor. O yumurta ile onu imha ediyor. İçinden tekrar bir faydalı böcek çıkıyor. Bu biyolojik müdahale sürdürülebilir tek mücadele yöntemi ve Türkiye’nin müthiş bir şansı var. Bu faydalı böceklerin ana vatanı Türkiye.”
“Yabancılar bu böcekleri kendi çiftçilerine veriyor”
Yurtdışından Türkiye’ye söz konusu biyolojik mücadeleyi takip etmek için çok sayıda araştırmacının geldiğini söyleyen Özkan, “Yabancılar geliyor izinsiz bu faydalı böcekleri götürüyorlar kendi çiftçilere veriyorlar. Bize de tarım ilaçlarını satıyorlar. Dolayısıyla her yıl 600 milyon dolarlık tarım ilacı alıyoruz. Bunu yoğun ve bilinçsiz kullandığımız zaman biz ekonomik olarak istenilen düzeyde bir tarım yapamıyoruz. Bu akıllı böcekler şu anda çiftçiyle buluştu. Elmada, bağda, narda, cevizde, meyve ve sebzelerde çok aktif olarak kullanılıyor” açıklamasında bulundu.
“İhracatçı, çiftçi ve ülke kazanıyor”
İki bin dekarlık üretim alanında 50’nin üzerinde çiftçinin söz konusu uygulamaları yaptığını aktaran Özkan, “Ar-Ge çalışmalarımız oturdu, üretimimizde bir sorunumuz yok. Alandaki çalışmalarımız ve üreticilerimiz çok memnun. Verimlilik kaybı yaşamıyorlar ve sağlıklı ürünlere ulaşıyorlar. Bizim ürettiğimiz ürünler yurt dışına gittiği zaman geri dönmüyor. Dolayısıyla burada ihracatçı, çiftçi ve ülke kazanıyor” ifadesini kullandı.
Faydalı böcekleri kibrit kutusu kadar bir bölüme kitle üretim teknolojisiyle sığdırdıklarını dile getiren Özkan, “Bununla ilgili bir yayın bulamazsınız. Her ülke bunun sırrını elinde tutar. 40 yıldır aynı konu üzerinde çalışarak 16 tane şirket kurduk gençlerimizle. Şirketler sır olan bu çalışmaları ortaya geliştirdiler ve şuan da yabancı ülkelerle rekabet edebilecek üretim teknolojisi elimizde” dedi.
Genç ziraat mühendislerinin Türkiye’nin tarımda kalkınmasını ve sürdürülebilirliği devam ettirmesi için yoğun çaba sarf ettiğine dikkati çeken Özkan, şöyle konuştu:
“Bizim gençlerimiz ‘Biz bu faydalı böcekleri yurt dışındaki çiftçilere satacağız’ diyor. Devletimizin katkı sağlaması durumunda biz hem gıda güvenliğimizi sağlarız hem tarımda marka ürünler üretiriz hem de bu faydalı böcekleri yurt dışına satabiliriz. Birçok ziraat mühendisimize de iş imkanı sağlamış oluruz. Kitle üretim teknolojisiyle ürünü bu hale getirdik ve kit haline getirdik. Üretici sadece bunu alıyor ve alanına asıyor. Buradan çıkan faydalı böcekler zararlıları imha ediyor.”
]]>ZEHRA DEĞİRMENCİ/SİBEL KAHRAMAN
İlaç Fiyat Kararnamesi ile ilaç fiyatlarında Euro kurunun 17.55 TL’ye sabitlenmesi nedeniyle ilaç yokluğu sorunu devam ediyor. ronik hastalıkların ilaçlarının bulunamadığını, tüp bebek tedavisi için kullanılan ilaçlarda ise alternatif reçete dönemine geçildiğini söyleyen Bursa Eczacı Odası Başkanı Adnan Erakın, “Bizim zaten yakın zamandan beri dile getirdiğimiz konulardan bir tanesi, İlaç Fiyat Kararnamesi’nde köklü çözümlerin getirilmesi. Bu konunun ivedilikle çözülesi taraftarıyız. Bu konuyla ilgili daha önce müjdeli bir haber almıştık. İlaç Fiyat Kararnamesi’nde kalıcı olarak köklü çözümler getirileceğine dair duyumlar almıştık. Bu duyumların kısa bir zaman içerisinde gerçek olmasını bekliyoruz” dedi.
Euro kurundaki dalgalanma nedeniyle eczanelerdeki ilaç yokluğu sorunu 2024 yılında da devam ediyor. Reel Euro kurunun 34 TL’ye kadar ulaşmasına karşın, ilaç fiyatlarında euro kurunun 17.55 euroya sabitlenmesi nedeniyle özellikle çokuluslu şirketler Türkiye’ye ilaç göndermekten geri duruyor.
Türkiye’de ilaç fiyatlarının İlaç Fiyat Kararnamesi ile belirlendiğini hatırlatan Adnan Erakın, şu ifadeleri kullandı:
“Bu, 2024 yılında başlamış bir uygulama. Tüketici endekslerine göre başlamıştı. 2009 yılından itibaren bu uygulama Euro kuru üzerinden güncellenmekte. Şu an halihazırda en son 2023 Aralık ayında Resmi Gazete’de yayınlanan İlaç Fiyat Kararnamesi ise Euro kuru 17.55 liraya sabitlenmiş durumda. Şu an ilaç fiyatları 1 Euro 17.55 TL kabul edilerek ödemeler yapılmakta. Yine 22 Şubat’ta yayınlanan yeni bir kararnameyle, bu fiyatların 2024 yılı içerisinde aynı şekilde uygulanacağı bilgisini aldık. İlaç Fiyat Kararnamesi’ndeki baz fiyatlarıyla ödemeler yapıldığı için özellikle çokuluslu ilaç firmaları bu konuda bazen gönderdikleri ilaçların maliyetleri çok arttığı için üretiminde ve Türkiye’ye ilaçları getirmekte imtina edebiliyorlar. Yakın zamanda bunun örneğini gördük. Bir ilaç firması bazı ilaçlarını Türkiye’ye getirmeyeceğini deklare etti. Bizim kaygımız, Euro kuru üzerinden fiyatlandırmanın yetersiz kaldığı noktada. İlaç fiyatları düşük olduğu için firmaların ilaçlarını Türkiye’ye getirmelerinden, satma koşullarından vazgeçmelerinden imtina etmelerinden çekince duyuyoruz. Bizim kaygımız bu noktada.
“KRONİK HASTALIKLARIN İLAÇLARI DA YOK
“Aralık ayı içerisinde ilaç yoklarımız yüzde 22 civarındaydı. Burada İlaç Fiyat Kararnamesi’nin uygulamaya geçiş tarihi ile yayınlanma tarihi arasındaki 9 günlük boşluk boyunca ciddi bir ilaç krizi yaşandı. Bu dönemde hepimiz bu ilaç krizine çözme yönünde katkı sağladık. Depolarımız ve özellikle Bursa Ecza Kooperatifi ellerinden geldiği kadarıyla elindeki stokları eczanelerimize paylaştırarak bu krizi çözme yönünde katkılarımız oldu. Daha sonra 2024 Ocak ayına baktığımızda bu yokların yüzde 17’lere gerilediğini gördük. 2024 Şubat ayı içerisine baktığımızda bu yokların yüzde 9.2’lere kadar gerilediğini gördük. Şu an 10 ilaçtan 1 tanesi yok ama bu normal bir tablodur. Kronik yoklara baktığımızda yani olması gereken ilaçların olmamasını düşünürsek, ilaç yokları hala devam etmekte.
Şu an eşleri olmayan ilaçlarda KOAH, astım, Alzheimer, beyin hastalıklarında ve parkinsonda kullanılan, göz hastalıklarında kullanılan, hipertansiyon ve diyabette kullanılan ilaçlar var. Bunların bazılarının maalesef eş değerleri yok. Kanser ilaçlarında aynı sıkıntıları yaşıyoruz. Tüp bebek ilaçlarında şu an ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Tüp bebek ilaçlarında hekimlerimiz alternatif reçete dediğimiz, yani bu ilaç olması başka ilaç verelim dediğimiz reçeteler kullanmaya başladılar. Halkımızın ilaca ulaşması noktasında biz her zaman görev alıyoruz. Bizim en çekinceli olduğumuz nokta burası. Halkımız ilacına ulaşabilsin, ilaç firmalarımız ilacının arkasında durabilsin, ilaçlarımız piyasa bulunsun. Biz bu noktada zaten görev alıyoruz. Bu ilaçların yok olmasını istemiyoruz.
“İLAÇ FİYAT KARARNAMESİ’NDE KÖKLÜ ÇÖZÜMLER İSTİYORUZ”
Bir eczacı için en sıkıntılı durum gelen reçeteye yok demek. Biz bunları yaşamak istemiyoruz. Normal veya nöbet mesaimizde bir kişinin annesinin, babasının reçetesini getirdiği zaman yok denmesi bizim için sıkıntılı bir durum. Bizim zaten yakın zamandan beri dile getirdiğimiz konulardan bir tanesi, İlaç Fiyat Kararnamesi’nde köklü çözümlerin getirilmesi. Bu konunun ivedilikle çözülesi taraftarıyız. Bu konuyla ilgili daha önce müjdeli bir haber almıştık. İlaç Fiyat Kararnamesi’nde kalıcı olarak köklü çözümler getirileceğine dair duyumlar almıştık. Bu duyumların kısa bir zaman içerisinde gerçek olmasını bekliyoruz.”
]]>CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Taşcıer, beşeri tıbbi ürünlerin fiyatlandırılmasında kullanılacak sabit euro kurunun 2024 yılı içerisinde artırılmayacağına ilişkin Cumhurbaşkanı Kararı’nı değerlendirdi.Taşcıer, “Belirlenen sabit kur ile güncel kurun arasındaki makasın aşırı derecede büyümesi, ilaç firmalarının son derece hayati ilaçları Türkiye’ye göndermemesine neden oluyor. Yıllardır belli dönemlerde doruğa ulaşan ama hiç bitmeyen ilaç bulamama krizinin sebebi işte budur. Bugün ellerinde reçete eczane eczane gezerek ilaçlarını bulmaya çalışan vatandaşlarımız, üzülerek ifade ediyorum bu ilaçlara hiç ulaşamaz hale gelecek. Bunun sorumlusu elbette eczacılar değil, ekonomiyi bu hale getiren, akıl ve bilim dışı politikalarla bile isteye kriz yaratan iktidardır” dedi.
Gamze Taşcıer, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan ve beşeri tıbbi ürünlerin fiyatlandırılmasında kullanılacak sabit euro kurunun 2024 yılı içerisinde artırılmayacağına ilişkin Cumhurbaşkanı Kararı hakkında yazılı bir açıklama yaptı. Taşcıer, şu görüşleri dile getirdi:
“İKTİDAR VATANDAŞIN DERDİYLE DERTLENMEDİĞİ VE UMURSAMADIĞI İÇİN DUYMAK İSTEMİYOR”
“Resmi Gazete’de yayımlanan kararla birlikte ilaçlar için belirlenen euro kurunda 2024 yılı boyunca bir güncellemeye gidilmeyeceği ilan edilmiş oldu. İktidarın ülkemizi içerisine sürüklediği ekonomik kriz ve Türk lirasının aralıksız değer kaybı nedeniyle sabit kur belirlemesi Aralık ayında gerçekleştirilmişti ve bir euro değeri yüzde 25 artırılarak 17.54 lira olarak belirlenmişti. Bugün bir euro 33,64 lirayken belirlenen sabit kur bunun ancak yüzde 52’sine denk geliyor. Halbuki daha Aralık ayında belirlendiğinde bu oran yüzde 55’ti. 2024 yılı boyunca hiç artırmayacağız diye karar açıklamak demek, enflasyonun dolu dizgin arttığı, Türk lirasındaki değer kaybının durmadığı bir ortamda yıl içerisinde bu oranın çok daha düşmesi anlamına geliyor. Bu oranın aşırı düzeyde farklılaşmasındaki sorunu ise yıllardır anlatıyoruz ancak iktidar vatandaşın derdiyle dertlenmediği ve umursamadığı için duymak istemiyor.
“BUGÜNLERİ BİLE ARAYACAK HALE GELECEĞİMİZİ GÖRMÜŞ OLUYORUZ”
Belirlenen sabit kur ile güncel kurun arasındaki makasın aşırı derecede büyümesi, ilaç firmalarının son derece hayati ilaçları Türkiye’ye göndermemesine neden oluyor. Yıllardır belli dönemlerde doruğa ulaşan ama hiç bitmeyen ilaç bulamama krizinin sebebi işte budur.
Seçimden sonra maalesef bu iktidarın olağanüstü boyutlarda bir yoksullaşma yaratacağını, israf düzenini bitirmek yerine vatandaşın zaten sıkılı kemerini daha da sıkacağını, enflasyonun düşmeyip artışına devam edeceğini söylüyorduk. İktidarın bu kararıyla birlikte, ilaç ve dolayısıyla da halk sağlığı anlamında da derin bir krize doğru ilerlediğimizi, bugünleri bile arayacak hale geleceğimizi görmüş oluyoruz.
“PİYASADA İLAÇ BULUNAMIYOR. BUNUN SEBEBİ İKTİDARIN KENDİSİ”
Bugün ellerinde reçete eczane eczane gezerek ilaçlarını bulmaya çalışan vatandaşlarımız, üzülerek ifade ediyorum bu ilaçlara hiç ulaşamaz hale gelecek. Bunun sorumlusu elbette eczacılar değil, ekonomiyi bu hale getiren, akıl ve bilim dışı politikalarla bile isteye kriz yaratan iktidardır.
Daha geçtiğimiz gün Meclis’ten geçirdikleri kanunla, ilaçlar için ruhsatlandırma sürecini ‘hızlandırma’ adı altında vatandaşı denek olarak kullanacaklarını ilan ettiler. Bundan böyle ilaçlar piyasaya çıkmadan önce değil, çıktıktan sonra gerekli incelemelere tabi tutulacak. Bu süreçte olası sağlık riskleri olması ihtimali ise göz ardı ediliyor. Yani vatandaşın sağlığı ikinci plana atılıyor. Sonuç olarak, ortada yaratılan bir kriz hali var. Piyasada ilaç bulunamıyor. Bunun sebebi iktidarın ta kendisi. Yarattıkları soruna çare için getirdikleri düzenleme ise başka bir krize yol açacak. Dolayısıyla bir kriz döngüsünün içerisinde ülkece kalmış durumdayız. Her attıkları adımla sorunları daha da büyüten bu aklın yönetimi sürdükçe gerçek çözümlere ulaşmak da mümkün değil. Bu iktidarın değişimi hem vatandaşın cebi için, hem de halk sağlığı için bir zorunluluktur.”
]]>Teklifin ikinci bölümünde yer alan 3 maddenin daha kabul edilmesiyle toplam kabul edilen madde sayısı 17’ye yükseldi.
Kabul edilen maddelere göre, Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurumları ile Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerine Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanun’da yapılan değişiklikle, bu kapsamda istihdam edilen personele ek ödemenin usul ve esasları Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak bir yönetmelikle belirlenecek.
Düzenlemeyle yan dal uzmanlığının teşvik edilmesi amacıyla uzman tabipler için öngörülen ek ödeme, yan dal uzmanları için 200 puan artırılarak ödenecek. Ek ödemenin yapılabilmesi için disiplin cezası almamış veya sözleşmede belirtilen yükümlülüklerin haklı bir nedene dayanmaksızın ihlali nedeniyle ikaz edilmemiş olmak gerekecek.
Ödüllendirilerek motivasyonunun artırılması amacıyla yapılan ek ödeme, uyarma cezası alanlara bir ek ödeme dönemi, kınama cezası alanlara iki ek ödeme dönemi, aylıktan kesme ya da kademe ilerlemesinin durdurulması cezası alanlara üç ek ödeme dönemi süresince yapılmayacak.
Bu düzenleme öğretim elemanları ve diğer personel için sözleşmedeki yükümlülüklerin yerine getirilmemesi nedeniyle savunması alınmak kaydıyla, bir sözleşme döneminde yazılı olarak hastane koordinasyon kurulu tarafından bir kez ikaz edilenlere bir ek ödeme dönemi, iki kez ikaz edilenlere iki ek ödeme dönemi, üç kez ikaz edilenlere üç ek ödeme dönemi ödeme yapılmaması şeklinde uygulanacak.
Norm kadro sayısı, Yükseköğretim Kurulu tarafından tespit edilecek
İlaç analizlerinin ruhsatlandırmadan sonra yapılacağı düzenlendiğinden, Harçlar Kanunu’nda uyum düzenlemesi yapılacak. Bu kapsamda ilaçların ticarete çıkarılması için Sağlık Bakanlığınca verilecek ruhsatnamelerin tarifesinde değişikliğe gidilecek.
Üniversiteler, Sağlık Bakanlığına bağlı eğitim ve araştırma hastaneleriyle kullanım protokolleri yaparak sağlık uygulama ve araştırma faaliyetlerini yürütebilecek.
Üniversitenin birlikte kullanım protokolü imzaladığı eğitim ve araştırma hastaneleri, aynı zamanda üniversitenin uygulama ve araştırma merkezi statüsü kazanacak.
Üniversite öğretim elemanı kadrolarından birlikte kullanılan eğitim ve araştırma hastanelerine tahsis edilecek akademik kadroların dağılımı ve nitelikleri Sağlık Bakanlığınca belirlenecek.
Bu kadrolara öğretim üyelerinin atamaları üniversite tarafından Sağlık Bakanlığının uygun görüşü alınarak yapılacak.
Öğretim elemanları ile eğitim ve araştırma faaliyetlerinin yürütülmesi ile sağlık hizmeti sunumu için sözleşme imzalanabilecek. Üniversitenin birimlerine tahsis edilecek öğretim üyesi norm kadro sayısı, rektörün önerisi ile Yükseköğretim Kurulu tarafından tespit edilecek.
Görüşmelerden
Saadet Partisi Grup Başkanvekili İsa Mesih Şahin, Türkiye’nin, kişi başına düşen hekim sayısı açısından OECD ülkeleri arasında son sırada bulunduğunu belirterek, “Hekim az, hasta sayısı çok. Dolayısıyla, ne oluyor? 1 hekimin 1 hastaya ayırdığı ortalama süre, çok kısıtlı bir süre oluyor.” dedi.
Doktorların stratejik personel olarak ilan edildiğini anlatan Şahin, “Stratejik personel oldukları için eşi özel sektörde çalışan doktorlarımız ve o stratejik personele göre daha alt seviyede olan, eşi kamu görevlisi olan doktorlarımız mazeret tayin hakkından yararlanamıyor. Sonra ne oluyor? Aile birlikleri bozuluyor.” diye konuştu.
İYİ Parti Tekirdağ Milletvekili Selcan Hamşıoğlu, Tekirdağ’da SMA TİP-1 hastası Yağız Batu Demirtaş ve Güney Elmacı’nın fotoğraflarını göstererek, “Şimdi sorsam, ‘Türkiye SMA tedavisini karşılayan ülkeler arasında’ diyecekler. Öyleyse bu çocuklar neden iyileşemiyorlar? Bu çocuklar tedavi olabildikleri için mi ölüyorlar?” diye sordu.
MHP Adana Milletvekili Ayşe Sibel Ersoy, hastaların ilaca kolay erişimi için yerli ilaç politikalarının uygulanması, yerli ilaç sanayi desteklenerek ilaçta dışa bağımlılığın azaltılması gerektiğini söyledi.
DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz, özgürlüğün olmadığı yerde toplumsal sağlıktan bahsedilemeyeceğini belirterek, “Sadece ana dilde sağlık hizmetinde değil, yaşamın her alanında, baskılayıcı zihniyetin olduğu her yerde toplum sağlığının iyileşmesi mümkün olmaz.” dedi.
CHP Balıkesir Milletvekili Serkan Sarı, ilaç sektörünü bağımsızlaştırmak için acilen bir seferberlik ilan edilmesi gerektiğini söyleyerek, “‘İlaçların ruhsatlandırma sürecini hızlandıracağız’ diyerek, halk sağlığını tehlikeye atacak düzenlemeler yapıyorsunuz.” ifadelerini kullandı.
Sarı, hastaların denetimsiz ilaç kullanmaya itildiğini savundu.
Kanun teklifinin 17. maddesinin kabul edilmesinin ardından TBMM Başkanvekili Celal Adan, birleşime ara verdi. Adan, aradan sonra Komisyonun yerini almaması üzerine birleşimi, yarın saat 14.00’te toplanmak üzere kapattı.
]]>Olay, geçtiğimiz Çarşamba günü akşam saatlerinde merkez Meram ilçesi Uluırmak Mahallesinde bulunan 2 katlı kerpiç bir evde meydana geldi. Edinilen bilgiye göre, kerpiç evin birinci katında kiracı olarak oturan A.E.A., evdeki böcekleri öldürmek için geçtiğimiz Pazartesi günü dairenin ilaçlanmasının ardından pencere ve kapıyı bantlayarak evden ailesini de alarak ayrıldı. Böcek ilacının kokusunun ikinci katta N.D.’nin oturduğu daireye sızmasının ardından evde bulunan N.D.’nin kızı ve torunları kokudan etkilendi. Rahatsızlanan N.D.’nin kızı A.T. (40) ve çocukları F.T. (18), Y.T. (15) ile yeğenleri S.G.B. (21) ve M.B. (17) mide bulantısı şikayetiyle hastaneye giderken, anneanne N.D. ile 8 yaşındaki Ahmet Enes Temel evde kaldı. Bir süre sonra anneanne N.D., torunu Ahmet Enes Temel’in hareketsiz olduğunu fark etmesi üzerine durumu 112 Acil Çağrı Merkezine bildirdi. Adrese sevk edilen sağlık ekiplerinin ilk müdahalesinin ardından Konya Numune Hastanesine kaldırılan Ahmet Enes Temel kurtarılamayarak hayatını kaybetti.
“Sağlığınız için iyi olmaz diye uyardıktan sonra ailemi alıp evden çıktık”
Olayla ilgili çalışma başlatan Meram İlçe Emniyet Müdürlüğüne bağlı ekipler, böcek ilacını daireye döken kiracı A.E.A.’yı Çumra ilçesinde yakınlarının evinde gözaltına aldı. Emniyetteki işlemlerinde kiracı A.E.A., “Sosyal medya platformda gezerken ilaçlama işiyle uğraşan bir kişiyi gördüm ve onunla iletişime geçtim. 29 Ocak günü buluştuk. Eve gelerek keşif yaptı 4 oda için benden 800 lira istedi, bende kabul ettim. Daha sonra bu kişi eve gelerek odaları ilaçladı. Evde 3 gün oturmayın sağlığınız için iyi olmaz diye uyardıktan sonra ailemi alıp evden çıktım. Eşim ve çocuklarımla birlikte akrabamın evine gittik, orada kaldık. Daha sonra Çumra’ya gidip oradaki akrabamızın yanında kaldık. Üst kattakilerin neden zehirlendiklerini ve Ahmet Enes Temel’in neden öldüğünü bilmiyorum. İlacın parasını elden verdim” dediği öğrenildi.
“İlacı nasıl kullanacağını sordum, bana ilacı nasıl kullanılacağını bildiğini söyledi”
A.E.A.’nın emniyetteki ifadesinin ardından ilacı sattığı iddia edilen A.E.M. de polis ekipleri tarafından gözaltına alındı. İlacı satan A.E.M. ise, “Sosyal medya hesabımdan böcek ilacını satmak için ilan verdim. Evini ilaçladığım kişiyi tanımıyorum. Beni aradı ve evini ilaçlamak için ilaç lazım olduğunu söyledi. Elimdeki böcek ilacını sana satayım dedim ve 800 liraya anlaştık. 29 Ocak günü bana evin konumunu attı ve öğle saatlerinde evine gittim. Ben evine hiç girmedim. İlacı verdim, parasını aldım oradan ayrıldım. İlacı nasıl kullanacağını sordum, bana ilacı nasıl kullanılacağını bildiğini söyledi” şeklinde ifade verdiği öğrenildi.
Olayda ilaçtan etkilenenler hastanedeki tedavilerinin adından taburcu edildi
Her 2 şüpheli ‘tksirle ölüme ve yaralanmaya neden olma’ suçundan sevk edildikleri mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderildi. Öte yandan, böcek ilacından etkilenen anne A.T., çocukları F.T. ve Y.T. ile yeğenleri S.G.B. ve M.B. ise hastanedeki tedavilerinin adından taburcu edildi. Olayda hayatını kaybeden 8 yaşındaki Ahmet Enes Temel için Hacıfettah Mezarlığında öğle namazını müteakip cenaze namazı kılındı. Cenazeye, ailenin yakınları ve çok sayıda vatandaş katıldı. Ahmet Enes’in cenazesi namazın ardından dualarla defnedildi.
“Bizim canımız yandı başkalarının canı inşallah yanmasın”
Ahmet Enes’in babası Selahattin Temel, olayın acısını yaşadıklarını belirterek, “Ne olduğunu bilmiyoruz ama fare zehrinden çocuklarımızın hepsi zehirlendi. Çoğu kurtuldu ama oğlumuz Ahmet Enes vefat etti. Bu ilaçlar denetim altına alınsın. Bunlar her yerde satılmasın. Herkes bunu kullanmasın. Bizim canımız yandı başkalarının canı inşallah yanmasın. Bunun için bütün yetkililere sesleniyorum, gerekli denetimler yapılsın. Başka canlara zeval gelmesin. Bizim dileğimiz bu, başka bir isteğimiz yok” diye konuştu. – KONYA
]]>TEİS Genel Başkanı Ecz. Nurten Saydan, 4 Şubat Dünya Kanser Günü dolayısıyla yazılı açıklama yaptı. Saydan’ın açıklaması şöyle:
“YAŞAMSAL NİTELİKTE OLAN VE YERİNE VERİLEBİLECEK SEÇENEK OLMAYAN KANSER İLAÇLARININ TEMİNİNDE SORUNLAR YAŞANIYOR”
“Türkiye’de birçok ilacın temininde sıkıntı yaşanıyor. ve bunların arasında hayati öneme sahip kanser ilaçlarının da bulunuyor. Kanser hastalığı hem dünyada hem Türkiye’de ölüm nedenleri arasında 2’nci sırada yer alıyor. Dünya geneli için yaklaşık her 6 ölümden biri, Türkiye içinse her 5 ölümden biri kanser hastalığı nedeniyle oluyor. Bulunamayan ilaçlar arasında yer alan, yaşamsal nitelikte olan ve yerine verilebilecek seçenek olmayan kanser ilaçlarının temininde de sorunlar yaşanıyor. İlacını bulamayan/alamayan kanser hastasının da tedavisi aksamış oluyor.
“BAKANLIKÇA BELİRLENEN EURO KURU, BUGÜN HALA REEL KURUN ANCAK YÜZDE 50’SİNE ERİŞEBİLMİŞ DURUMDADIR”
Ülke genelindeki tüm meslektaşlarımız birçok ilacın temininde sıkıntı çekiyor ve ne yazık ki hastalarımız da mağdur oluyor. Özellikle ithal olarak yurt dışından gelen ilaçlar başta olmak üzere, aralarında kanser ilaçlarının da olduğu bazı ilaçlara ulaşmakta sorun yaşıyoruz. Bu sürecin başlıca sebebi ilaç fiyatlandırma politikasında izlenen fiyatları baskılayıcı tutum olmakla birlikte, üretici ve aracı paydaşların maliyetin karşılanmadığı noktada üretimden ya da tedarikten vazgeçmesidir. Her türlü girdi maliyeti ve işletme gideri arttığı halde bakanlıkça ilaç fiyatlandırmasında belirlenen euro kuru, bugün hala reel kurun ancak yüzde 50’sine erişebilmiş durumdadır. Bu ekonomik gerçekler maalesef tüm sektöre ağır bir yük getirmektedir.
“İLACIN BULUNABİLİR HALE GELMESİ İÇİN SEKTÖRÜN TÜM PAYDAŞLARININ KABUL EDECEĞİ YENİ BİR SİSTEME GEÇİLMESİ GEREKİYOR”
Netice olarak birçok ilaç bulunmamaya ve ‘yok’ta olmaya devam etmekte, ithal edilen ürünler ithal edilmemekte, yeni çıkan, tedaviye yeni verilen ilaçlar ülkemize getirilmemektedir. Büyük bir emek, zaman ve iş gücü kaybının yanı sıra ilacın bulunabilir olmaması halk sağlığını olumsuz etkileyen ciddi bir sorundur. Olumsuz etkilerinin ekonomik değeri maalesef ki paha biçilemez büyüklüktedir. Hep söylediğimiz gibi, ‘bulunamayan ilaç en pahalı ilaçtır.’ Piyasadaki euro kuru 33 lirayken ilaç fiyatı hesaplanırken kullanılan euro kuru 17 buçuk lira. Kurlar arasındaki bu makas açıklığıyla ilaç bulunabilirliği çok zor gözüküyor. En kısa sürede ilacın bulunabilir hale gelmesi için sektörün tüm paydaşlarının kabul edeceği yeni bir sisteme geçilmesi gerekiyor.”
]]>Her yıl kış aylarında solunum yolu enfeksiyonlarının sıklığı artarken, bu yıl üst solunum yolunu etkileyen üç virüsün arka arkaya görülmesinin uzun süren şikayetlere sebep olduğunu ifade eden Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Ahmet Cem Özuğuz, grip -influenza-, Covid-19 ve RSV enfeksiyonlarının art arda yaşandığını belirtti. Uzm. Dr. Özuğuz, “Et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri, meyve, sebze, kuru baklagil, tahıl ve yağlı tohumların yer aldığı bir beslenme planı, bu enfeksiyonlara karşı güçlü bir bağışıklık için olmazsa olmazlar arasında. Bu süreçte mümkün olduğunca doğal beslenilmeli” uyarısında bulundu.
Üçlü virüs salgını; çoğunlukla ateş, burun akıntısı, hapşırma, bulantı-kusma, diyare, kas-eklem ağrısı ve iştahsızlık gibi belirtilerle kendini gösteriyor. Belirtileri benzer olduğu için bu üç enfeksiyonun birbirine karıştırılabildiğini söyleyen Medicana Kadıköy Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Ahmet Cem Özuğuz, “Farklı virüsler uç uca eklendiği için enfeksiyondan kaynaklanan şikayetler de uzun sürüyor. Unutulmamalıdır ki, her viral enfeksiyon farklıdır ve tedavi yaklaşımı enfeksiyonun tipine, şiddetine ve bireyin sağlık durumuna bağlı olarak değişebilir. Viral enfeksiyonlarla ilgili herhangi bir tedavi kararı, bir sağlık profesyoneli tarafından verilmelidir. Kendi kendine ilaç kullanımı, özellikle de antibiyotiklerin virüslere karşı etkisiz olması sebebiyle, hiç uygun değildir ve doktor önerisi olmadan ilaç kullanılmamalıdır” diye konuştu.
Uzm. Dr. Özuğuz, virüslerden korunmak için bağışıklığı güçlendirmenin önemine dikkat çekerek “Tüm besin öğeleri dengeli bir şekilde tüketilmeli, mümkün olduğunca doğal içerikler kullanılmalıdır. Et ve et ürünleri, süt ve süt ürünleri, meyve, sebze, kuru baklagil, tahıl ve yağlı tohumların yer aldığı bir beslenme planı, bu enfeksiyonlara karşı güçlü bir bağışıklık için olmazsa olmazdır” ifadelerini kullandı.
“BAZI CİDDİ VİRAL ENFEKSİYONLAR KENDİLİĞİNDEN İYİLEŞMEYEBİLİR”
Yaşanan salgında görülen viral enfeksiyonların genellikle kendiliğinden iyileştiğini ve birçok durumda antiviral ilaçların kullanılmadığını belirten Uzm. Dr. Özuğuz, “Bazı viral enfeksiyonlar ise daha ciddi olabilir ve tıbbi müdahale gerektirebilir” diyerek, genel olarak viral enfeksiyon tedavisinde yararlanılan bazı tedavi yöntemlerini şöyle sıraladı:
“Semptomatik tedavi: Viral enfeksiyonlar, genellikle semptomatik olarak tedavi edilir. Ateş, ağrı ve diğer rahatsız edici semptomları hafifletmek için ağrı kesiciler, ateş düşürücüler ve diğer semptomatik ilaçlar kullanılabilir.
Antiviral ilaçlar: Bazı viral enfeksiyonlara karşı antiviral ilaçlar mevcuttur. Örneğin, influenza (grip) için oseltamivir (Tamiflu) gibi antiviral ilaçlar reçete edilebilir. Ancak bu ilaçların etkili olabilmesi için enfeksiyonun erken evrelerinde kullanılması önemlidir.
İmmünoglobulin tedavisi: Bağışıklık sistemini güçlendirmek amacıyla bazı durumlarda immünoglobulin tedavisi uygulanabilir. Bu tedavi, bağışıklık sistemini desteklemek ve virüsle savaşmak için kullanılan antikorları içerir.
Aşılar: Bazı viral enfeksiyonlara karşı aşılar mevcuttur ve bu aşılar enfeksiyonu önleme veya enfeksiyonun şiddetini azaltma konusunda etkili olabilir. Özellikle influenza, Hepatit B ve HPV gibi virüslere karşı aşılardan yararlanılır.
Hidrasyon: Sıvı alımı, vücudun enfeksiyonla mücadele etmesine yardımcı olabilir ve dehidrasyonu önleyebilir.”
]]>ANKARA Üniversitesi Kök Hücre Enstitüsü’nde, TÜBİTAK desteğiyle SMA hastalığında ilaç tedavisinin kişiye özel etkisini test edecek kit geliştirilmesi için çalışma başlatıldı. Proje ile ilaçların hastaya özgün faydasının kök hücre temelli metotlarla önceden ön görülebilmesi, bu sayede hem tedavinin erken sürede başlatılması, hem de bu konuda gereksiz harcamaların önüne geçilmesi hedefleniyor.
Ankara Üniversitesi Kök Hücre Enstitüsü’nce ‘SMA Hastalığının Tedavisinde İlaçları Test Edecek Kit Oluşturma’ projesi başlatıldı. Enstitü Müdürü Prof. Dr. Can Akçalı ve ekibinin, ‘TÜBİTAK 1004 Mükemmeliyet Destek Programı’ kapsamında desteklenen projenin 2025 yılında tamamlanması planlanıyor. Proje ile SMA’lı çocuklarda ilaç tedavisinin etkili olup olmayacağını test edecek bir kit geliştirilecek. SMA hastalarında kullanılacak ilaçların hastaya özgün faydasının kök hücre temelli metotlarla önceden ön görülebilmesi, bu sayede hem tedavinin başlaması için gereken sürenin kısaltılması hem de bu konuda gereksiz harcamaların önüne de geçerek, ülke ekonomisine katkıda bulunulması amaçlanıyor.
‘4 DOZ İÇİN 180 BİN DOLAR HARCANIYOR’
Prof. Dr. Akçalı, genetik bir mutasyondan kaynaklanan SMA hastalığında kullanılan çok pahalı 2 farklı tedavi olduğunu söyleyerek, “Birincisinde bu gen mutasyonuna karşı DNA yapısında bir ilaç verilerek sinir hücrelerinin mutasyondan ortaya çıkan fonksiyon kaybının düzeltilmesi hedefleniyor. Diğer tedavi yöntemi ise gen tedavisiyle genin tamamen değiştirilmesi oluyor. Bizim bu proje kapsamında gerçekleştirdiğimiz çalışmalarla hedeflediğimiz ilk tedavi ile ilgili. Her bir doz fiyatının yaklaşık 45 bin dolar olduğu bu ilaç tedavisi, günümüzde 8 doz olarak veriliyor ve toplam 360 bin dolarlık bir maliyet gerektiriyor ve bu tedavinin maliyeti devletimiz tarafından karşılanıyor. Bu hastalarda 4 doz sonunda ilacın etkisi değerlendirilerek, ilacın diğer dozlarının yapılıp yapılmamasına karar veriliyor. Eğer herhangi bir etki saptanmamışsa ilacın diğer 4 dozu yapılmamakta; ancak önce yapılan 4 doz için hasta başı 180 bin dolar harcanmış olmaktadır” dedi.
Prof. Dr. Akçalı, yılda yaklaşık 2 bin SMA tanısı konulan Türkiye’de hastaların yaklaşık yüzde 50’sinden biraz daha fazlasının bu tedaviye karşılık verdiğini söyleyerek, “Oluşturduğumuz bu kit ile hastanın ilaçtan fayda görüp görmeyeceğini önceden saptayarak, hastaları doğru tedaviye yönlendirmeyi hedefliyoruz. Bu sayede hem hasta için çok önemli olan zaman geçirilmeyerek hemen tedaviye başlanacak, hem de aynı zamanda ekonomik anlamda faydası olmayacak bir tedaviye yılda 180 milyon dolar yatırılmasını önleyerek, bu paranın daha pahalı gen tedavilerinin yapılacağı tedavilere yönlendirilmesini sağlayacağız” diye konuştu.
‘TÜRKİYE’DE İLK ÇALIŞMA’
Prof. Dr. Akçalı, projenin 2025 yılında tamamlanacağını öngördüklerini belirterek, “Hastaların kan hücrelerinden çeşitli yöntemlerle embriyonik kök hücre benzeri hücre elde ederek, bunları sinir hücrelerinde farklılaştırıyoruz. Bu, Türkiye’de embriyonik kök hücre benzeri kök hücrelerle oluşturulan ve farklılaştırılan sinir hücreleriyle yapılan SMA’daki ilk çalışma. SMA hastalarında bu yaklaşım ilk defa yapılıyor; hem Türkiye’de hem de bildiğimiz kadarıyla dünyada. TÜBİTAK’ın bu kapsamda bize vermiş olduğu destek çok önemli. Çünkü gerçekten yüksek miktarda harcama gerektiren bir çalışma bu. Bu anlamda da TÜBİTAK bize çok destek oldu ve halen de oluyor. Onun dışında da Ankara Üniversitesi’nin değerli çalışanları çok yardımcı oluyorlar. Asistanlarımız bu proje için canla başla çalışıyorlar. Dolayısıyla bu projenin başarılı sonuçlanması ki; başarılı sonuçlanacağına yürekten inanıyoruz. Böyle bir projenin Türkiye’de ortaya çıkmasının da bizim için ayrı bir önemi olduğunu düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
]]>Türk Eczacıları Birliği Başkanı Arman Üney, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından bedeli ödenen 8 bin 827 kalem ilacın 3 bin 393 adedinde, hastanın ilacını alabilmesi için fiyat farkı ödemesi gerektiğini belirterek, “Bir örnek vermek gerekirse çocuklarda ateş düşürücü olarak çok yaygın bir şekilde kullanılan bir şurup için hastanın cebinden 74 TL fiyat farkı çıkıyor. Eczanelerimizde her gün karşı karşıya kaldığımız bu olumsuz tablodan ve hastalarımızın ilaca erişimde yaşadığı engellerden büyük rahatsızlık duymaktayız. Bir kez daha belirtmek isteriz ki yaşanan bu sorunların sorumlusu kesinlikle eczacılar değildir” dedi.
Türk Eczacıları Birliği Başkanı Arman Üney, SGK’nın karşıladığı çok sayıda ilaçta hastaların yüksek fiyat farkı ödemek zorunda kaldığını ifade etti. Üney; antibiyotikler, kanser ilaçları, ağrı kesiciler, tansiyon ilaçları, mide ilaçları, kalp ilaçları, kolesterol ilaçları, bulantı ilaçları, ateş düşürücü ilaçlar, şeker ilaçları, epilepsi ilaçları, ruhsal bozuklukların tedavisinde kullanılan ilaçlar, kas gevşeticiler, alerji ilaçları, alzheimer tedavisinde kullanılan ilaçlarda fiyat farkı çıktığını belirterek, hastaların ilaca ulaşmasında sıkıntı yaşadıklarına dikkat çekti.
Üney, konuya ilişkin yaptığı açıklamada şunları kaydetti:
“HASTALARIMIZIN İLACA ERİŞİMİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLERİN DİĞER BİR BOYUTUNU DA HASTALARIMIZIN PEK ÇOK KALEM İLAÇTA ÖDEMEK ZORUNDA KALDIĞI YÜKSEK FİYAT FARKLARI OLUŞTURUYOR”
“Son dönemde artan ilaç yoklukları başta olmak üzere hastalarımızın ilaca erişimlerinin önünde büyük engeller bulunuyor. Bazı ilaç firmalarının Türkiye pazarından çekilmeye başlamasıyla epilepsi, parkinson, migren hastalarının kullandığı ilaçlar ile bazı göz damlalarını da içeren bazı ilaçlarda yaşanan erişim sıkıntısı daha da derinleşecek. Üstelik bu ilaçların bir kısmının eşdeğeri de bulunmuyor. Hastalarımızın ilaca erişiminin önündeki engellerin diğer bir boyutunu da hastalarımızın pek çok kalem ilaçta ödemek zorunda kaldığı yüksek fiyat farkları oluşturuyor. Antibiyotikler, kanser ilaçları, ağrı kesiciler, tansiyon ilaçları, mide ilaçları, kalp ilaçları, kolesterol ilaçları, bulantı ilaçları, ateş düşürücü ilaçlar, şeker ilaçları, epilepsi ilaçları, ruhsal bozuklukların tedavisinde kullanılan ilaçlar, kas gevşeticiler, alerji ilaçları, alzheimer tedavisinde kullanılan ilaçlar gibi çok sayıda ilaçta fiyat farkı çıkıyor. Öyle ki hastalarımız neredeyse alacağı her ilaç için fiyat farkı ödemek zorunda kalıyorlar. Bu durum hastalarımızın ilaca kolay erişimini engellediği gibi halk sağlığını da tehdit ediyor.
“8 BİN 827 KALEM İLACIN 3 BİN 393 ADEDİNDE, HASTANIN İLACINI ALABİLMESİ İÇİN FİYAT FARKI ÖDEMESİ GEREKİYOR”
Daha geniş bir ifadeyle değerlendirecek olursak; Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından bedeli ödenen 8 bin 827 kalem ilacın 3 bin 393 adedinde, hastanın ilacını alabilmesi için fiyat farkı ödemesi gerekiyor. Yani geri ödeme kapsamında olan ilaçların yüzde 38’inde fiyat farkı çıkıyor. Farklı bir düzenleme yapılmadığı takdirde 2024 yılında katılım payı haricinde 18 milyar TL civarında bir fiyat farkının hastalarımızın cebinden çıkacağı tahmin ediliyor.
“YAYGIN BİR ŞEKİLDE KULLANILAN BİR ŞURUP İÇİN HASTANIN CEBİNDEN 74 TL FİYAT FARKI ÇIKIYOR”
Çok fazla örnek verilebilir ama bir örnek vermek gerekirse çocuklarda ateş düşürücü olarak çok yaygın bir şekilde kullanılan bir şurup için hastanın cebinden 74 TL fiyat farkı çıkıyor. Şeker hastalarının sıklıkla kullandıkları şeker ölçüm stripleri ve insülin iğne uçları için de benzer durum yaşanıyor.
Her zaman hastalarımızın ilaca kolay, hızlı ve güvenilebilir bir şekilde erişmesini savunan eczacılar olarak, eczanelerimizde her gün karşı karşıya kaldığımız bu olumsuz tablodan ve hastalarımızın ilaca erişimde yaşadığı engellerden büyük rahatsızlık duymaktayız. Bir kez daha belirtmek isteriz ki yaşanan bu sorunların sorumlusu kesinlikle eczacılar değildir.”
]]>
SİVAS Cumhuriyet Üniversitesi Fen Fakültesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Birnur Akkaya, kanser hastalıklarında ölüme neden olan en önemli etkenlerinden biri olan kanser hücrelerinin yayılmasının önlenmesine yönelik başlattığı çalışmada sonuca ulaştı. Prof. Dr. Akkaya, kanser ve kötü huylu hücrelerin damar yüzeylerine tutunmasını engelleyerek, yayılmasını önleyen sülfatit benzeri kitosan türevi bir bileşik molekül sentezledi.
Dünyada kalp hastalıklarından sonra ölüme sebep olan ikinci sıradaki hastalık, Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre kanser olarak görülüyor. Kanserin tedavisi için birçok ilaç olmasına rağmen, bu ilaçların yan etkileri ve ilaca karşı direncin ortaya çıkması ise ciddi bir sağlık problemi ortaya koyuyor. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Bilim Kadınları Derneği Başkanı, Prof. Dr. Birnur bu noktada ilaçların yan etkilerini ortadan kaldırmak adına, mevcut kullanılan kemoterapötik ilaçların haricinde yeni anti-kanser molekül dizayn edilmesi için çalışma başlattı. Prof. Dr. Birnur Akkaya, kanser hastalıklarında ölüme neden olan en önemli etkenlerinden kanser hücrelerinin yayılmasının önlenmesine yönelik başlattığı çalışmada ise sonuca ulaştı. Prof. Dr. Akkaya, kanser ve kötü huylu hücrelerin damar yüzeylerine tutunmasını engelleyerek, yayılmasını önleyen sülfatit benzeri kitosan türevi bir bileşik molekül sentezledi. Prof. Dr. Akkaya, Türk Patent ve Marka Kurumu’na başvurarak ‘Sülfatit Benzeri Kitosan Türevi Bileşik’ ismini verdiği buluşunun ulusal alanda belgesini de aldı. Çalışma ulusal alanda ‘İnternational Journal Of Biological Macromolecules’ dergisinde de yayımlandı.
‘KANSERİN DAMAR YÜZEYLERİNE TUTUNMASI ENGELLENECEK’
Kanserin dünyada ölüm nedeni olarak ikinci sırada yer alan bir hastalık olduğunu söyleyen Prof. Dr. Akkaya, “Kanserle ilgili birçok ilaç geliştirmiş olmasına rağmen kanserde bayağı ciddi gelişmeler sağlamış olmasına rağmen ilaçların toksik olmaları, sağlığı bozucu, yan etkilerinin olması ya da kanserli hücrelerin ilaçlara direnç geliştiriyor olması gibi nedenlerden dolayı hala ilaç arayışı devam ediyor. Bizler tabii ki kanser ilaçları yoğunlukta olmasına rağmen kanser hastalığının ölüm ile noktalanmasının en büyük nedeni olan yayılmasına yönelik ilaç araştırması girişiminde bulunduk. Kanser hücrelerinin yayılmasının basamaklarından biri olan damar yüzeylerine tutunmasını engellemek için bir çalışma başlattık. Bu tutunma dolayısıyla bizde literatürde var olan bu bilgiye dayanarak, sülfatit ile selektinin bağlanmasını engellemek amacıyla sülfatit benzeri kitosan türevi bir bileşik molekül sentezleme düşüncesi meydana getirdi. Çalışmamız uluslararası alanda da iyi bir dergide yayınlandı. Özgünlüğü hem kanser hücrelerinin yayılmasında yer alan sülfatit ve selektinler arasındaki etkileşimlerin sülfatit bloklanmasıyla yeni bir ilaç etken maddesinin ortaya çıkarılması ve aynı zamanda sülfatite benzeyen bir molekülün sentezlenmiş olmasıdır” dedi.
‘OLUMLU SONUÇLAR ALDIK’
Çalışmadan olumlu sonuç aldıklarını belirten Prof. Dr. Akkaya, “Elde ettiğimiz veriler sonucunda biyolojik aktivitesine baktık. Gayet olumlu sonuçlar aldık ve patent oluşturduk. Tabii ki patent oluşturduktan sonra çalışmalarımız hızla devam edecek. Amacımız hayvan ve faz çalışmalarıyla bunu devletimiz için milletimiz için faydalı ve yararlı hale getirilmesidir” diye konuştu. Prof. Dr. Akkaya patenti alınan bu buluşun aynı zamanda diyabet, metakromatik lökodistrofi, epilepsi, Alzhimer, parkinson ile çeşitli bakteriyel enfeksiyonlar olan HIV-1, Hepatit C, influenza A virüsü gibi viral enfeksiyonların ortadan kalkmasında da önemli rol oynayacağını ve ilaç etken maddesi olarak kullanılabileceğini söyledi.
]]>11 yaşındaki Arthur, kan kanseri (lösemi) nedeniyle Londra’daki Great Ormond Street Hastanesi’nde bu tedaviyi ilk deneyenlerden biriydi.
Ailesi, kemoterapinin tersine Arthur’un kendisini daha hasta hissetmesine neden olmayan bu tedaviyi “karanlığı aydınlatan ışık” olarak adlandırıyor.
Hastane ortamı dışında da uygulanabilen ilaç sayesinde hastalar evde aileleriyle daha fazla zaman geçirebiliyor.
İlaç bir sırt çantasında taşınabiliyor.
Kemoterapi tedavisi, kanserin tamamını temizleyemediği ve onu çok güçsüz bıraktığından, Arthur için blinatumomab ya da kısaca blina tek gerçek seçenekti.
Blina kanserli yetişkinleri tedavi etmek için ruhsatlandırılmış bir ilaç ve uzmanlar bunun çocuklarda da güvenle kullanılabileceğini kanıtlamayı umuyor.
İngiltere’deki yaklaşık 20 merkez, B hücreli akut lenfoblastik lösemi (B-ALL) hastası çocuklarda bu ilacı kullanıyor.
İmmünoterapi kapsamında kullanılan ilaç, vücudun kendi bağışıklık sisteminin tanıyıp yok edebilmesi için kanser hücrelerini arayıp buluyor.
Kemoterapinin aksine sağlıklı hücrelere dokunmuyor.
Blina, hastanın kolundaki bir damarda aylarca akmaya devam eden ince plastik bir tüp aracılığıyla uygulanan bir sıvı torbası halinde geliyor.
Pille çalışan bir pompa, ilacın kan dolaşımına karışım hızını kontrol ediyor.
Düzeneğin tamamı küçük bir sırt çantasında taşınabiliyor. Buna “blina çantası” deniyor.
Bu Arthur için, tedavi devam ederken parkta oynamak dahil başka şeyler yapabilmesi anlamına geliyordu.
Ayrıca işe yaramayan yoğun kemoterapinin aksine, bu tedavi onu halsiz düşürmüyordu.
Blina kullanan diğer hastalar gibi Arthur’a da infüzyon başlamadan önce ciddi reaksiyon veya yan etki olasılığını azaltmak için ilaç verildi.
Başlangıçta ateş nöbetleri geçirdi ve kontroller için hastanede kalması gerekti. Ancak kısa bir süre sonra eve döndü.
Arthur’un sırt çantasını yatarken de dahil sürekli yanında taşıması gerekiyor ama pompa ses çıkarsa da Arthur rahatça uyuyabiliyordu.
‘Büyük adım’
Annesi Sandrine, kemoterapinin Arthur için zor olduğunu ve blinaya geçmenin onu rahatlattığını söylüyor.
Doktorları, blina kitini doldurabilsin diye Arthur dört günde bir hastaneye dönmek zorunda kaldı, ancak geri kalan zamanda tedaviyi evde yürütebildi.
Nisan 2023’te Arthur, hortumu kolundan çıkarmak için son ameliyatı oldu.
Sandrine, “Bu büyük bir adımdı, artık özgürdü” diyor.
Doktorlar blina’nın kemoterapinin büyük bir kısmının, belki de %80’inin yerini alabileceğini savunuyor.
İngiltere’de yılda yaklaşık 450 çocuğa Arthur’un kanser türü teşhisi konuyor.
Baş araştırmacı ve danışman pediatrik hematolog Profesör Ajay Vora, “Kemoterapiler lösemik hücreleri öldüren ama aynı zamanda normal hücreleri de öldüren ve onlara zarar veren zehirler ve yan etkilerinin nedeni de bu. Blinatumomab daha hafif bir tedavi.” diyor.
Bir başka hedefe yönelik immünoterapi ilacı olan kimerik antijen reseptör T-hücre tedavisi (CAR-T) de yakın zamanda kullanıma sunuldu.
Ancak blina’dan daha pahalı ve hastanın kendi hücrelerinin alınıp ilaç olarak geri verilmeden önce laboratuvarda işlenmesi gerekiyor ve bu da zaman alıyor.
Tüm bu tedaviler sayesinde Arthur artık kanserden arınmış durumda.
Sandrine, “Yeni yılda blina’nın işe yaradığını ve kanser kalıntısı kalmadığını öğrendik ve bu inanılmazdı, çifte kutlama yaptık” diyor.
]]>TEİS, piyasada bulunmayan ilaçlar yerine doktorların reçete ettiği muadil (eşdeğer) ilaçlarla ilgili olarak bugün yazılı açıklama yaptı. TEİS’in açıklaması şöyle:
“EŞDEĞER İLAÇLAR SAĞLIK BAKANLIĞI TARAFINDAN KONTROL EDİLİP TESCİLLENDİKTEN SONRA PİYASAYA ARZLARI MÜMKÜN OLMAKTADIR”
“Günlük hayatta sıkça karşılaştığımız ‘muadil ilaç’ ya da ‘eşdeğer ilaç’ kavramları hakkında son dönemde kamuoyunda artan yanlış bilgilendirmeler nedeniyle, Tüm Eczacı İşverenler Sendikası olarak doğru bilgiyi sizlerle paylaşma gereği duyduk. Piyasada bulunmayan ilaçlar nedeniyle, hastalarımıza reçetede yazılan markanın yerine, aynı etken maddeye sahip ve aynı tedavi edici etkiyi gösteren farklı ticari adı taşıyan biyoeşdeğer ilaçları sunmak durumunda kalmaktayız. Bu ilaçlar reçeteye yazılan ilacın muadili, yani eşdeğeri, ilaçlar olup yanlış ya da farklı ilaç değildir. Eşdeğer ilaçlar, orijinal (referans) ilaçlarla aynı etkinlik, kalite ve güvenilirlik standartlarına sahip olan, orijinal ilaçların patent koruma süreleri bittikten sonra satışa sunulmuş ürünlerdir. Ülkemizdeki eşdeğer ilaçlar biyoeşdeğer olarak nitelendirilmekte olup bu ürünlerin vücuda alındığında aynı biyolojik etkiyi gösterdikleri Sağlık Bakanlığı tarafından da kontrol edilip tescillendikten sonra piyasaya arzları mümkün olmaktadır.
“EŞDEĞER İLAÇLARIN BİRBİRLERİNİN YERİNE KULLANILMASINDA HİÇBİR SAKINCA YOKTUR”
Ticari ismi farklı olsa da aynı etken maddeye sahip, aynı ilaç formuna sahip ve aynı miktarda etken maddeyi içeren ilaçlar, ‘eşdeğer’ olarak kabul edilir. Biyoeşdeğerliliği bilimsel olarak kanıtlanmış olmak koşuluyla eşdeğer ilaçların birbirlerinin yerine kullanılmasında hiçbir sakınca yoktur. Ülkemizde satılan her 100 ilaçtan 45’i ‘eşdeğer’ ilaç olup Avrupa ve ABD’de bu oran daha da yüksektir. ABD’de satılan her 100 ilacın 90’ı, Almanya’da ise 70’i eşdeğer ilaçtır ve tüm dünyada ‘eşdeğer’ ya da diğer adıyla ‘muadil’ ilaçlar güvenle kullanılmaktadır.
“MUADİL İLAÇ, ‘YAN SANAYİ’ YA DA ‘İKİNCİ KALİTE’ İLAÇ DEĞİLDİR”
Muadil ilaç, ‘yan sanayi’ ya da ‘ikinci kalite’ ilaç değildir. Bir eşdeğer ilaç, referans ilaçla aynı etkinlik, kalite ve güvenilirliktedir. Hastalığı iyileştiren de alerjiye sebep olan da ilacın etken maddesidir. Orijinal ilacın yerine verilen muadil ilacın, ‘muadil olduğu gerekçesiyle alerji yaptığı’ iddiası, yanıltıcı ve gerçeklikle bağdaşmayan bir bilgidir. Zira alerjinin konusu, ilacın orijinal ya da eşdeğer olması değil; içindeki etken maddesidir. Kimi bünyelerin kimi kimyasal maddelere karşı alerjik reaksiyon gösterebildiği tedavi süreçlerinde görülebilen hekim tarafından da öngörülmesi güç bir durum olup kullanılan ilacın kesilmesiyle veyahut gerekli destek tedavilerle ortadan kaldırılabilen bir durumdur. Eğer bir ilacın eşdeğeri (muadili) alerji yapıyorsa, orijinal ilacın da aynı alerjik reaksiyonu yaratacağı bilimsel bir gerçektir. Her ilaç kullanımı, bireysel bir durumdur ve daha önce alerji yaratmamış bir ilacın, devam eden kullanımlarda farklı reaksiyonlar gösterebileceği unutulmamalıdır. İlaç kullanmaya başlayan bir hastanın vücudunda oluşan kızarıklık, döküntü vb. gibi reaksiyonlar oluşması, kullanan kişinin bu etken maddeye karşı alerjisinin olduğunun göstergesidir. Bu durumun sağlık bilgi notu olarak kaydedilmesi ve sağlık kuruluşlarına yapılacak her müracaatta bu durumun bildirilmesi gereklidir.
“ECZANELERDEN EŞDEĞER İLAÇ OLARAK ‘YANLIŞ’ İLAÇ TEDARİK EDİLMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR”
Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de eşdeğer (muadil) ilaçlar hem ekonomiye katkı sağlamakta hem de yerli ilaç üretimini artırarak vatandaşlarımızın ilaçlara erişimini kolaylaştırmaktadır. Ayrıca eşdeğer ilaç uygulaması SGK tarafından 15 senedir kullanılmakta olup reçetelerin kayıt edildiği Medula Provizyon Sistemi de buna uygun olarak kurgulanmış ve eczanelerden hekimin reçete ettiği etken maddenin ticari markalardan bağımsız olarak vatandaşın ilaca hızlı ve ekonomik biçimde erişimini sağlamaktadır. Özetle bizler istediğimiz ilaçları değil, Medula ve Sağlık Bakanlığı’nın kabul ettiği, onayladığı, eşdeğer ilaçları verebilmekteyiz. Dolayısıyla eczanelerden eşdeğer ilaç olarak ‘yanlış’ ilaç tedarik edilmesi mümkün değildir. Sağlığınız için ilaç kullanımında sosyal medyadaki asılsız ve yanıltıcı bilgiler yerine, ülke genelinde 30 bin noktada kesintisiz ilaç ve eczacılık hizmeti veren eczacılarınıza güveniniz ve ilaçlarınızı eczacı danışmanlığında alıp kullanmaya özen gösteriniz.”
]]>Tekirdağ’daki Heraion Teikhos Trak Antik Şehri’nde ‘yersel lazer taramaları’ tamamlandı. Kazı çalışmalarına yönelik bilgi veren İstanbul Rumeli Üniversitesi Arkeolojik Araştırmaları Ofisi Koordinatörü Prof. Dr. Neşe Atik, “Kazı çalışmalarında ‘yersel lazer taramaları’ tamamlanmış olup, kazı alanın ören yeri olması için hazırlanmakta olan projenin bir aşaması da tamamlanmıştır. Söz konusu çalışmalar kazı alanında bir gezi güzergahı ile tümülüs biçimli bir tanıtım binası yapılarak, alanın ziyaretçiye açılması çalışmalarına büyük katkı sağlamıştır” ifadelerini kullandı.
İstanbul Rumeli Üniversitesi tarafından devam eden kazı çalışmalarına yönelik açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Neşe Atik, “2000 yılında Tekirdağ İli, Süleymanpaşa İlçesi, Karaevlialtı Mevkii’ndeki Heraion Teikhos’ta kazı çalışmalarına Tekirdağ Arkeoloji ve Etnografya Müzesi ile iş birliği içerisinde başlandı. Bugün üniversitemiz adına benim tarafımdan çalışmalar sürdürülmektedir. Heraion Teikhos bir Trak Şehri olup, yurdumuzda halen kazı çalışmaları yapılan ilk Trak yerleşimi, Trak buluntuları veren tek kazı alanıdır. Kazılarımızın iki hedefi vardır; birincisi bu yerleşim yerini koruma ve kültür turizmine kazandırmak, ikincisi ise bilim dünyasına tanıtmak. Kültür Bakanlığı ile iletişime geçerek, kazı alanının turizme açılması için projelendirme izini aldık. Bu ören yeri projesi için 3 canlandırma ve tümülüs şeklinde bir tanıtım binası yapmayı planlamıştık. 1 yıllık kazı çalışmalarının ardından kazı evinde, pişmiş toprak kaplar, madeni buluntular ve sikkeler, dokuma tezgahı ağırlıkları vb. küçük buluntuların envanter ve yayın çalışmaları yapıldı” dedi.
“ARKEOLOJİK AÇIDAN İLK DEFA TESPİT EDİLEN DURUMLARLA KARŞILAŞTIK”
Kazı çalışmalarının son durumunu değerlendiren Prof. Dr. Neşe Atik şu bilgileri verdi:
“2023 yılı kazı çalışmalarımız, iki hedefe yönelik olarak planlanmıştı. Bu bağlamda kazı çalışmaları geçmişte varlığı tespit edilmiş olan sağlık aktivitelerinin anlaşılması yönünde sürdürüldü. Kazı alanını kültür turizmine kazandırmak, ziyaretçiye açabilmek için gerçekleştirilmesi gereken ören yeri projesi için de ölçüm ve çizim çalışmaları yapıldı. Kazı çalışmaları, geçmiş yıllarda tespit edilmiş ancak yayılım alanının boyutları henüz tam olarak bilinmeyen ilaç üretim alanlarının tespitine yönelik olarak sürdürüldü. Kentin Akropolü’nde Hera/Kybele Tapınağı’nın doğu tarafında bulunan mekanlarda ve Akropol’ün batısında yer alan ilaç havuzlarının güneyinde kazı çalışmaları gerçekleştirildi. Kazı alanı bir tepe üzerinde olduğu için ilaç havuzlarına suyun nereden sağlandığının tespit için doğudan batıya doğru eğimle ilaç havuzlarına su taşıyan pişmiş topraktan su borularının, doğudaki başlangıcını tespite yönelik kazı çalışması yapıldı. Bilindiği üzere antik devirlerde, tepelerdeki yerleşimlerde su sistemleri genellikle, büyük su sarnıçları ile oluşturulmuştur. Ancak 2023 yılı kazıları Heraion Teikhos yerleşiminde suyun sarnıçlardan değil, kazı alanının doğusunda birkaç kilometre uzaklıkta, günümüzde hala ağaçlık olan bir alandan taşındığına işaret eden buluntular ortaya çıktı. Bunun yanı sıra yerleşimin batısında ortaya çıkartılan yeni bir ilaç yapım havuzu, havuzları bağlayan pişmiş topraktan borular ve taştan kanallar da tüm kazı alanına yayılmış bir ilaç üretim alanı olduğunun tespitini sağladı. Geçmiş yıllarda ortaya çıkartılmış olan ilaç fırınları ve ilaç yapımı için gerekli temiz su sisteminin ve havuzların aynı alanlarda birbirine yakın konumlandırılmış olması arkeolojik açıdan ilk defa tespit edilmiş olduğundan, bilimsel açıdan önemlidir.”
]]>Tüm Eczacı İşverenler Sendikası, (TEİS) bazı ilaçların bulunamadığına dikkat çekerek, “Kış döneminde, özellikle enfeksiyonlarda kullanılan antibiyotikler ve antigribal ilaçlar gibi mevsimsel ilaçların büyük bir kısmı eczanelerimize sınırlı miktarda temin edilebilmekte, bazı ilaçların ise eşdeğerleri olmadığından hiç tedarik edilememektedir. 2024 yılına eczacılar ilaç yokları ve ekonomik sorunlarla mücadele ederek girdi. İlaç fiyatlarının belirlenmesinde kullanılan ve artık sistemin sağlıklı çalışmasını sağlamayan düşük ve sabit kur uygulamasından vazgeçilerek sektörün tüm paydaşlarının kabul edeceği yeni bir ilaç fiyatlandırma sistemine geçilmelidir” açıklamasını yaptı.
Tüm Eczacı İşverenler Sendikası (TEİS) bugün yaptığı açıklamada, yeni yılda da ilaç yokluğunun arttığına ve ilaç ücretlerinin pahalılığına dikkat çekti. TEİS tarafından yapılan yazılı açıklama şöyle:
“İlaç fiyatlarının hesaplanmasında kullanılan avro kurunun, son beş yıldır gerçek piyasa değerinin yarısı seviyesinde sabitlenmiş olması ve pandemi sonrası artan ham madde, ambalaj ve nakliye maliyetleri, özellikle ithal ilaçların ülkemize girişini ve yerli ilaçların üretimini zorlaştırıyor. Bu durum, ilaçların bulunabilirliği ve ulaşılabilirliği konusunda ciddi sorunlar yaşamamıza sebep oluyor.
Kış döneminde, özellikle enfeksiyonlarda kullanılan antibiyotikler ve antigribal ilaçlar gibi mevsimsel ilaçların büyük bir kısmı eczanelerimize sınırlı miktarda temin edilebilmekte, bazı ilaçların ise eşdeğerleri olmadığından hiç tedarik edilememektedir. Bu güncel soruna ek olarak, sürekli kullanım gerektiren Parkinson, göz damlası, tansiyon ve kolesterol ilaçları gibi çeşitli kronik tedavilerde kullanılan ilaçlarda da benzer sıkıntılar yaşıyoruz. Bazı ilaçlar ya hiç bulunamıyor ya da eczanelerimize yalnızca sınırlı miktarda ulaşıyor.
Eczanelerde, eksik ilaçlar nedeniyle beklemekte olan ve ‘açık reçeteler’ olarak adlandırdığımız reçetelerin sayısı her gün artmakta olup hastalarımız sürekli olarak ‘İlacım geldi mi’ diye bize, biz de ecza depolarına her gün sormaktayız. İlaç firmaları, bazı ilaçlarda kamuya yapmaları gereken iskontoları eksik yapıyor veya hiç yapmıyor ya da yapmaları gereken iskontoyu da eczacılardan tahsil edip daha sonra kendi belirledikleri koşullar altında ödemeyi vaat ediyorlar. Öte yandan, dağıtım kanallarının eczacıların vade ve iskontolarını azaltıp, SGK’nın eczanelere yapacağı geri ödemelerden 60 gün önce ilaç bedellerini tahsil etmeye başlamış olması da yaşanan sorunlara bir başkasının eklenmesine neden oldu.
Ülkemizdeki ilacın geri ödemesinin yaklaşık yüzde 90’ının SGK tarafından yapıldığı göz önünde bulundurulduğunda, emeğinin birikimi rafındaki ilacından başka sermayesi olmayan eczacıların 90 günde alacağı parayı 60 gün öncesinde ödeyerek ilaç ve eczacılık hizmetini sürdürmesinin beklenmesi ekonomik gerçeklere aykırı bir durumdur. İlaç fiyatlarında kur güncellemesi nedeniyle yaşanan artışa karşın, İlaç Fiyat Kararnamesi’ndeki eczacı kar oranlarını belirleyen baremlerin güncellenmemesi, eczacıların resmi karlılığını azaltmaya devam ediyor. Ayrıca, eczacılara hizmet bedellerinin artık kullanılmayan ‘kuruş’ birimleri üzerinden ödenmesi, eczane ekonomilerini her geçen gün daha da zorluyor. Firmalarca dayatılan keyfi uygulamalar yüzünden kredi faizleri altında ezilen eczacıların artan finansal yükü taşıma kapasitesi tahammül sınırını aşmış durumdadır.”
TEİS acil taleplerini şöyle sıraladı:
“-İlaç fiyatlarının belirlenmesinde kullanılan ve artık sistemin sağlıklı çalışmasını sağlamayan düşük ve sabit kur uygulamasından vazgeçilerek sektörün tüm paydaşlarının kabul edeceği yeni bir ilaç fiyatlandırma sistemine geçilmesi,
-İlaç fiyatlarındaki artışla orantılı olarak eczacı karlılığını belirleyen baremlerin de aynı oranda arttırılması sağlayan yasal düzenleme yapılması,
-Eczacıların sadece taşıyıcı olduğu ve öyle de olması gerektiği için zarar görmemesi gereken kamu kurum iskontolarında ilaç firmalarınca uygulanan keyfilikleri ortadan kaldıracak mevzuat değişikliklerinin hayata geçirilmesi,
-Eczanelere dayatılan satış koşullarındaki değişiklikleri önleyecek veya bu değişiklikleri eczacıların tolere etmesini sağlayacak erken ödeme yöntemlerinin düzenlenmesi,
-SGK’nın reçete başına artık tedavülde bile olmayan kuruş birimindeki Eczane Hizmet Bedellerinin ekonomik gerçekliğe uygun seviyeye getirilerek gerçek bir hizmet bedeli haline getirilmesi,
-SGK’nın yıllar önce kontrolü yapılmış reçete ve raporlarda son zamanlarda birdenbire bulduğu şekil yönünden eksiklikleri bahane ederek astronomik rakamlarda yaptığı kesintileri önleyecek düzenleme yapılması,
-Yardımcı eczacı ve ikinci eczacı çalıştırarak eczacı istihdamı sağlayan eczanelerin adeta İŞKUR’un bir bürosu gibi çalıştığı ve zorunlu olarak çalıştırılan yardımcı eczacılar için diğer birinci basamak sağlık personelinde olduğu gibi kalıcı ve sürekli olmak kaydıyla maaş ve SGK Prim desteği sağlanarak birinci basamak sağlık kuruluşu olan eczanelerin ve sistemin işleyişinin devamının sağlanması.”
]]>
İstanbul Aile Hekimliği Derneği (İSTAHED) Başkanı Dr. Esin Ayfer Çulha Dildök, “Burun tıkanıklığı için doktor kontrolü olmadan kullanılan ilaçlar, huzursuzluktan kalp krizi belirtilerine, alerjik semptomlar için alınan antihistaminikler ise tehlikeli iş kazalarına kadar pek çok tehlikeli duruma neden olabilir. Her hastalığın tedavisi aynı değil, ilaca ve dozuna doktor karar vermeli” dedi.
Son bir aydır hem aile hekimlikleri hem poliklinikler hem de acillerde, üst solunum yolu enfeksiyonu ve soğuk algınlığı şikayetiyle yoğun bir şekilde hasta gördüklerini anlatan İSTAHED Başkanı Dr. Esin Ayfer Çulha Dildök, eş dost tavsiyesi veya ikramı ile kullanılan ilaçların tehlikelerine işaret etti. Özellikle burun tıkanıklığı ve akıntısı için doktor kontrolü olmadan en sık ‘dekonjestan’ içerikli ilaçların kullanıldığına dikkat çeken Dr. Dildök, diğer ilaç ve hastalıklarla etkileşimi nedeniyle herkes tarafından ezbere alınmaması gerektiğini, huzursuzluk, kaygı ve hatta kalp krizi belirtilerine bile yol açabileceğini söyledi. Viral enfeksiyonlar ile alerjik rinit belirtilerinin de karıştırıldığını ve bu nedenle vatandaşların ‘uyku ve sersemlik’ etkisi olabilen alerji ilaçlarını da doktor önerisi olmadan almaması gerektiğini vurguladı.
“KOMŞUMDAN ŞU İLACI ALDIM DİYE GELİYORLAR”
Dr. Dildök, “Yaklaşık bir aydır üst solunum yolu enfeksiyonları açısından inanılmaz bir yoğunluk var. Sezonun birçok hastalığı aynı anda görülüyor. Bu hastalıkların tedavi süreçleri birbirlerinden farklı olsa da halkımız için bunların hepsi grip ya da soğuk algınlığı. Oysa sezonda influenzasından normal nezleye, soğuk algınlığından Beta streptokok gibi boğaz enfeksiyonlarına, hatta Kovid’e kadar birçok üst solunum yolu enfeksiyonu etkeni var” dedi. Dr. Dildök, bu dönemlerde en çok yaşadıkları sorunun, ezbere ilaç kullanımı olduğuna işaret ederek, “Tüm soğuk algınlığı semptomlarına iyi geldiği düşünülen ilaçlar maalesef her hastaya uygun olmuyor. Özellikle burun tıkanıklığı temel bir problem olduğu için insanlar bunu bir an önce çözmek istiyor. Bunun için de burun tıkanıklığına iyi geldiğini düşündükleri, başkasının tavsiyesiyle aldıkları ilaçları kullanıyorlar. Hastalarımız bize muayeneye gelince de ‘Şunu kullanıp geldim’ ya da ‘Komşuma iyi gelmiş bundan aldım, bana da ondan yazar mısınız?’ şeklinde taleplerde bulunabiliyor” diye konuştu.
“KALP KRİZİ GİBİ BELİRTİLERE BİLE YOL AÇABİLİR”
Hekim kontrolünde kullanılması gereken birçok ilaç olduğunu ancak bunların bilinçsizce çok yaygın olarak kullanılabildiğine de dikkat çeken Dr. Dildök, sözlerini şöyle sürdürdü: “Hekim kontrolü olmadan yaş grubuna, ek hastalıklarına, kullandığı diğer ilaçlara bakmaksızın hızlı bir şekilde nefes yolunu açmaya çalışıyor hastalarımız. Bu ilaçlardaki temel mekanizma oradaki sıvının azaltılması ve burnun içinde bulunan ve yastıkçık diye bilinen, konka diye tıbbi olarak tarif ettiğimiz bölgedeki ödemi azaltarak nefes yolunu açması. Dolayısıyla hastalar hızlı sonuç vermesinden çok memnun kalıyor ama bu etki o kadar hızlı oluyor ki bazen diğer sistemleri de etkileyebiliyor. Burun tıkanıklığına iyi gelen dekonjestan dediğimiz ilaçların, kronik hastalıklarda, örneğin epilepsisi olan kişilerde, yaşlı hastalarda kullanılmaması gerekiyor. Bunların doktor kontrolü dışında kullanımı ilk etapta huysuzluk, ajitasyon, el titremesi, kalp hızının artması gibi semptomlara neden olabildiği gibi kalbi çok zorlayarak ciddi anlamda kalp krizini taklit eden belirtiler göstermesine bile neden olabiliyor.”
“ALERJİ İLE SOĞUK ALGINLIĞI KARIŞTIRILIYOR”
Dr. Dildök, bir diğer problemin de soğuk algınlığı semptomları ile alerjik rinit gibi alerji alevlenmesinin karıştırılması olduğuna da vurgu yaparak antihistaminik adı verilen alerji ilaçlarının da yine doktorun bilgisi olmadan ezbere kullanımının, çok ciddi sonuçları olabileceğine değindi. Dr. Dildök, şu uyarılarda bulundu: “Semptomlar birbirine çok benzediği için alerjiyi önleyici ilaçların da (antisaminik) bilinçsiz kullanımı söz konusu oluyor. Kimi antihistaminik ilaçların ise sedatif, yani uyku getirici, dalgınlık gibi yan etkisi olabileceği için yine örneğin günlük hayatında araba kullananlarda, dikkat gerektiren işlerde çalışanlarda mesela inşaat işçileri, çok dikkatli kullanılması gerekiyor. Gerek dekonjestan içeren gerekse antihistaminikleri, hepsini elbette ki gerektiğinde tedavide kullanıyoruz. Ama buna bir hekim karar vermeli. Dozu, hastanın durumuna göre ayarlamalıdır.”
BU KRİTİK GÜNLERDE ALINACAK ÖNLEM; MASKE VE GRİP AŞISI
Dr. Esin Ayfer Çulha Dildök, son olarak da bu kritik günlerde maske kullanımı ve grip aşısının önemine de değinerek sözlerini şöyle noktaladı: “Üst solunum yolu enfeksiyonları gerçekten bu yıl çok ciddi başladı. Toplu taşımalarda, okullarda, maske kullanmak gerekiyor. Maalesef biz maskeyi Kovid dönemine ait bir koruyucu olarak tanıdık. Oysa öyle değil. Maske gerçekten şu an için en büyük koruyucumuz. Henüz hala geç değil. Mart sonunu kadar kullanmaya devam etmemiz gerekiyor. Bu hastalık süreci de yükselerek devam edecek gibi görünüyor. Grip aşısı olmak da çok önem kazanıyor. Bunu çok ihmal ediyoruz. Aşılarda tereddüt ediyor bazı hastalarımız ama şunu bilmeliyiz ki aşının koruyuculuğu, aşısız bir ortamda yaşayacağımız hastalıkların yoğunluğu ve ağırlığından, hastaneye yatışlardan çok daha ucuz ve çok daha güvenilir. Sadece aşının tanımlandığı risk grubundakiler değil, 2 yaşından itibaren herkese ücreti karşılığında alınıp uygulatabiliriz. Ben kendi çocuğuma, 2 yaşından beri grip aşısı yaptırıyorum. ve açıkçası kreşe gitmesine rağmen bir gün bile devamsızlığı olmadı. Evet nezle oluyor, grip oluyor ama hiçbir zaman ateşli ve ağır geçirmedi.”
]]>Viral enfeksiyonların arttığı son günlerde soğuk algınlığı belirtilerine karşı tavsiye ve ikram ile kullanılan ilaçlara karşı uzmanlar uyarıyor.
İstanbul Aile Hekimliği Derneği (İSTAHED) Başkanı Dr. Esin Ayfer Çulha Dildök, “Burun tıkanıklığı için doktor kontrolü olmadan kullanılan ilaçlar, huzursuzluktan kalp krizi belirtilerine, alerjik semptomlar için alınan antihistaminikler ise tehlikeli iş kazalarına kadar pek çok tehlikeli duruma neden olabilir. Her hastalığın tedavisi aynı değil, ilaca ve dozuna doktor karar vermeli” dedi.
Son bir aydır hem aile hekimlikleri hem poliklinikler hem de acillerde, üst solunum yolu enfeksiyonu ve soğuk algınlığı şikayetiyle yoğun bir şekilde hasta gördüklerini anlatan İSTAHED Başkanı Dr. Esin Ayfer Çulha Dildök, eş dost tavsiyesi veya ikramı ile kullanılan ilaçların tehlikelerine işaret etti. Özellikle burun tıkanıklığı ve akıntısı için doktor kontrolü olmadan en sık ‘dekonjestan’ içerikli ilaçların kullanıldığına dikkat çeken Dr. Dildök, diğer ilaç ve hastalıklarla etkileşimi nedeniyle herkes tarafından ezbere alınmaması gerektiğini, huzursuzluk, kaygı ve hatta kalp krizi belirtilerine bile yol açabileceğini söyledi. Viral enfeksiyonlar ile alerjik rinit belirtilerinin de karıştırıldığını ve bu nedenle vatandaşların ‘uyku ve sersemlik’ etkisi olabilen alerji ilaçlarını da doktor önerisi olmadan almaması gerektiğini vurguladı.
“KOMŞUMDAN ŞU İLACI ALDIM DİYE GELİYORLAR”
Dr. Dildök, “Yaklaşık bir aydır üst solunum yolu enfeksiyonları açısından inanılmaz bir yoğunluk var. Sezonun birçok hastalığı aynı anda görülüyor. Bu hastalıkların tedavi süreçleri birbirlerinden farklı olsa da halkımız için bunların hepsi grip ya da soğuk algınlığı. Oysa sezonda influenzasından normal nezleye, soğuk algınlığından Beta streptokok gibi boğaz enfeksiyonlarına, hatta Kovid’e kadar birçok üst solunum yolu enfeksiyonu etkeni var” dedi. Dr. Dildök, bu dönemlerde en çok yaşadıkları sorunun, ezbere ilaç kullanımı olduğuna işaret ederek, “Tüm soğuk algınlığı semptomlarına iyi geldiği düşünülen ilaçlar maalesef her hastaya uygun olmuyor. Özellikle burun tıkanıklığı temel bir problem olduğu için insanlar bunu bir an önce çözmek istiyor. Bunun için de burun tıkanıklığına iyi geldiğini düşündükleri, başkasının tavsiyesiyle aldıkları ilaçları kullanıyorlar. Hastalarımız bize muayeneye gelince de ‘Şunu kullanıp geldim’ ya da ‘Komşuma iyi gelmiş bundan aldım, bana da ondan yazar mısınız?’ şeklinde taleplerde bulunabiliyor” diye konuştu.
“KALP KRİZİ GİBİ BELİRTİLERE BİLE YOL AÇABİLİR”
Hekim kontrolünde kullanılması gereken birçok ilaç olduğunu ancak bunların bilinçsizce çok yaygın olarak kullanılabildiğine de dikkat çeken Dr. Dildök, sözlerini şöyle sürdürdü: “Hekim kontrolü olmadan yaş grubuna, ek hastalıklarına, kullandığı diğer ilaçlara bakmaksızın hızlı bir şekilde nefes yolunu açmaya çalışıyor hastalarımız. Bu ilaçlardaki temel mekanizma oradaki sıvının azaltılması ve burnun içinde bulunan ve yastıkçık diye bilinen, konka diye tıbbi olarak tarif ettiğimiz bölgedeki ödemi azaltarak nefes yolunu açması. Dolayısıyla hastalar hızlı sonuç vermesinden çok memnun kalıyor ama bu etki o kadar hızlı oluyor ki bazen diğer sistemleri de etkileyebiliyor. Burun tıkanıklığına iyi gelen dekonjestan dediğimiz ilaçların, kronik hastalıklarda, örneğin epilepsisi olan kişilerde, yaşlı hastalarda kullanılmaması gerekiyor. Bunların doktor kontrolü dışında kullanımı ilk etapta huysuzluk, ajitasyon, el titremesi, kalp hızının artması gibi semptomlara neden olabildiği gibi kalbi çok zorlayarak ciddi anlamda kalp krizini taklit eden belirtiler göstermesine bile neden olabiliyor.”
“ALERJİ İLE SOĞUK ALGINLIĞI KARIŞTIRILIYOR”
Dr. Dildök, bir diğer problemin de soğuk algınlığı semptomları ile alerjik rinit gibi alerji alevlenmesinin karıştırılması olduğuna da vurgu yaparak antihistaminik adı verilen alerji ilaçlarının da yine doktorun bilgisi olmadan ezbere kullanımının, çok ciddi sonuçları olabileceğine değindi. Dr. Dildök, şu uyarılarda bulundu: “Semptomlar birbirine çok benzediği için alerjiyi önleyici ilaçların da (antisaminik) bilinçsiz kullanımı söz konusu oluyor. Kimi antihistaminik ilaçların ise sedatif, yani uyku getirici, dalgınlık gibi yan etkisi olabileceği için yine örneğin günlük hayatında araba kullananlarda, dikkat gerektiren işlerde çalışanlarda mesela inşaat işçileri, çok dikkatli kullanılması gerekiyor. Gerek dekonjestan içeren gerekse antihistaminikleri, hepsini elbette ki gerektiğinde tedavide kullanıyoruz. Ama buna bir hekim karar vermeli. Dozu, hastanın durumuna göre ayarlamalıdır.”
BU KRİTİK GÜNLERDE ALINACAK ÖNLEM; MASKE VE GRİP AŞISI
Dr. Esin Ayfer Çulha Dildök, son olarak da bu kritik günlerde maske kullanımı ve grip aşısının önemine de değinerek sözlerini şöyle noktaladı: “Üst solunum yolu enfeksiyonları gerçekten bu yıl çok ciddi başladı. Toplu taşımalarda, okullarda, maske kullanmak gerekiyor. Maalesef biz maskeyi Kovid dönemine ait bir koruyucu olarak tanıdık. Oysa öyle değil. Maske gerçekten şu an için en büyük koruyucumuz. Henüz hala geç değil. Mart sonunu kadar kullanmaya devam etmemiz gerekiyor. Bu hastalık süreci de yükselerek devam edecek gibi görünüyor. Grip aşısı olmak da çok önem kazanıyor. Bunu çok ihmal ediyoruz. Aşılarda tereddüt ediyor bazı hastalarımız ama şunu bilmeliyiz ki aşının koruyuculuğu, aşısız bir ortamda yaşayacağımız hastalıkların yoğunluğu ve ağırlığından, hastaneye yatışlardan çok daha ucuz ve çok daha güvenilir. Sadece aşının tanımlandığı risk grubundakiler değil, 2 yaşından itibaren herkese ücreti karşılığında alınıp uygulatabiliriz. Ben kendi çocuğuma, 2 yaşından beri grip aşısı yaptırıyorum. ve açıkçası kreşe gitmesine rağmen bir gün bile devamsızlığı olmadı. Evet nezle oluyor, grip oluyor ama hiçbir zaman ateşli ve ağır geçirmedi.”
]]>