ANTALYA’da sosyal medya fenomeni Furkan Yiğit (22), otomobiliyle alkollü ve ışık ihlali yaparak, 130 kilometre hızla Bilal Şişik ve Yusuf Kılıç’ın olduğu motosiklete çarptı. Kazada motosikletteki 2 kişi ağır yaralanırken, olay yerinden kaçan Furkan Yiğit yakalanıp ev hapsi cezasına çarptırıldı. Bu süreçte ev hapsini de ihlal eden Furkan Yiğit’e, yargılandığı davada 1 yıl 8 ay hapis cezası verildi. Cezaya tepki gösteren Bilal Şişik, “İnsan canı bu kadar ucuz mu?” dedi.
Kaza, geçen yıl 24 Ocak’ta Kepez ilçesi Süleyman Demirel Bulvarı’nda meydana geldi. Akşam saatlerinde iş yerinden çıkan Bilal Şişik, mesai arkadaşı Yusuf Kılıç’ı da yanına alarak, 07 BCU 768 plakalı motosikletiyle yola çıktı. Bulvarda motosiklete, arkadan gelen 45 ACN 908 plakalı otomobil süratle çarptı. Kırmızı ışık ihlali yapan sürücü Furkan Yiğit, kaçtı.
Güvenlik kameralarına da yansıyan kazada ağır yaralanan Bilal Şişik ve Yusuf Kılıç, ambulansla hastaneye götürüldü. Polis ekipleri motosiklete çarpıp kaçan kişinin, sosyal medya fenomeni Furkan Yiğit olduğunu belirledi. Gözaltına alınan Furkan Yiğit’in, 1,83 promil alkollü olduğu tespit edildi. Furkan Yiğit ifadesinde 130 kilometre süratle gittiğini, kırmızı ışık ihlali yaptığını söyledi. Savcılığa çıkarılan Furkan Yiğit’e, mahkemeye çıkarılana kadar ev hapsi cezası verildi.
EV HAPSİNİ İHLAL ETTİ
Kazadan 4 gün sonra Furkan Yiğit’in ev hapsi cezasına uymadığına ilişkin polis ekipleri tarafından tutanak tutuldu. Vücutlarının farklı yerlerinde kırıklar olan ve 1 hafta yoğun bakımda tutulan Şişik ve Kılıç, sonrasında taburcu edildi.
KARARA İTİRAZ ETTİ
Geçen ay görülen davada, cezanın Furkan Yiğit’in geleceği üzerindeki olası etkileri lehine indirim nedeni sayılarak 6’da 1 oranında indirim yapıldı ve 1 yıl 8 ay hapis cezası verildi. Verilen cezaya, ağır yaralanan ve kazanın ardından zaman zaman hafıza kaybı yaşayan Bilal Şişik tepki gösterdi.
‘GÖZLERİMİ AÇTIĞIMDA YOĞUN BAKIMDAYDIM’
Cezaya itiraz ettiklerini söyleyen Bilal Şişik, “1,83 promil alkollü sürücü bana vurup olay yerinden kaçtı. Gözlerimi açtığımda yoğun bakımdaydım. 1 hafta yoğun bakımda, 15 gün serviste yattım. Süreç biraz ağır geçti. Ölüm tehlikesi atlattım. Bu süreçte ailem de oldukça yıprandı. Bana vuran alkollü sürücü, elini kolunu sallayarak dışarıda geziyor. Dava açtık ve 1 yıl 8 ay ceza aldı. Bir insan canının bu kadar ucuz olmaması gerekiyor” dedi.
Kazanın ardından vücudunda hasar kaldığını belirten Şişik, “Kaburgalarım, elmacık kemiğim kırıldı. Mahkeme 1,5 yılda sonuçlandı. İnsan canının ne kadar ucuz olduğunu anladık. 1 ay kadar iş yerim kapalı kaldı. Çektiğim ağrılar nedeniyle hırçınlaştım” diye konuştu.
‘BU KİŞİ HALA EHLİYETSİZ ARAÇ KULLANIYOR’
Çok zor günler geçirdiklerini söyleyen Bilal Şişik’in ağabeyi Ahmet Şişik, “1,5 yıl oldu bu olay yaşanalı. Üzerimizde etkisi hala sürüyor. Çok büyük üzüntüler yaşadık. Mahkemenin verdiği bu karar vicdanımızı soğutmadı. Vicdanım rahat değil. Bu kişi hala ehliyetsiz araç kullanıyor. Vicdanım buna el vermiyor. Başka birisinin de canını yakabilir. Hiçbir pişmanlığı yok bu kişinin, hala aynı yaşamına devam ediyor. Hakkımızı nasıl arayacağız bilmiyoruz. Bu kişi dışarıda olmamalı” dedi.
]]>Devletler hastaneleri bombalayıp sivilleri öldürebiliyor, sivillere tecavüz ya da işkence edebiliyor, hem de hiçbir yaptırım uygulanmadan.
Peki bu gibi sözleşmeleri yeniden değerlendirmenin vakti gelmedi mi? BBC Rusça Servisi’nden Olga Prosvirova yazdı.
Modern uluslararası insan hakları hukukunun temelleri üç temel belgenin öne çıktığı 19’uncu yüzyıla dayanıyor.
Bu sonuncu anlaşma uluslararası topluma ilk kez, “Etkinliği kesin olan ve cephede ciddi bir avantaj sağlayan belli silahların insani nedenlerle bırakılmasına değer mi?” sorusunu yöneltti.
Süregelen savaşlar sonrasında Lahey Sözleşmeleri ortaya çıktı ve ilk kez savaşanlar ve savaşmayanlar arasındaki farklılık – asker sivil ayrımı- vurgulandı.
2020 yılında Tel Aviv Üniversitesi’nden Doreen Lusting ile Cambridge Üniversitesi’nden Eyal Benvenisti, savaşın kanunları ve kurallarını belirleyen ilk sözleşmeleri inceledi.
İki akademisyen, ülkelerin insanlık ilkelerinden bahsederken aslında insansever ya da insancıl gerekçelerden yola çıkmadığını savunuyorlar. Avrupa ülkelerinin asıl amacının sivilleri korumaktan çok, ordularını korumak olduğunu belirtiyorlar.
Uluslararası hukuk alanında çalışan Kopenhag Üniversitesi’nden Gleb Bogush, “Uluslararası hukuku devletler yarattı ve devletler her zaman ordularının ihtiyaçlarını gözettiler. İnsani kaygılar daha çok yaralılar ve hasta kategorisindekiler içindi. 19’uncu yüzyılda siviller de savaşa pek dahil olmuyordu, savaş ordular arasındaydı” diye açıklıyor.
II. Dünya Savaşı sonrası dönem
Savaş sonrası 20’inci yüzyılın ilk yarısında ülkeler var olan sözleşmeleri hayata geçirmeye çalıştılar.
Ancak İkinci Dünya Savaşı başladığında 1940 yılında İsviçre’de düzenlenmesi planlanan bir konferans iptal oldu.
Savaş birçok ülkeyi çatışmalar devam ederken uluslararası kurallar belirlemeye yöneltti.
Nazi Almanyası’nın yenilgiye uğratılması ile devletler daha tam ve net kurallar oluşturmak istediler.
Böylece Cenevre Sözleşmeleri doğdu. Metinde şu başlıklara yer veriliyordu:
Aslında özünde modern bir sistem doğmuş oldu. Bugün Cenevre Sözleşmeleri uluslararası insan hakları hukukunun temeli olarak niteleniyor.
Sözleşmenin 1950’de imzaya açılması sonrası on yıllar boyunca pek çok devlet imzacı oldu. Şu an imzacı olan ülke sayısı 194.
Ancak bazı devletler sözleşmelerin bir kısmını, bazıları tamamını onaylıyor.
Çatışmalar nasıl bir değişim geçirdi?
İlk insani hukuk metinlerinin ortaya çıktığı 19’uncu yüzyıldan farklı olarak, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çatışmalar farklı bir hâl aldı.
Artık eskisi kadar çatışma yok. Aynı zamanda savaş ilan etme kavramı da giderek kayboluyor.
Çoğu savaş, uluslararası statüde değil.
Üstelik uluslararası sayılabilecek savaşlar da değişti, örneğin düşman devlet kavramı ortadan kayboldu.
Son 20 yılın en kanlı savaşını, IŞİD yani Irak Şam İslam Devleti ile savaşı ele alalım. IŞİD kendini devlet olarak nitelese de uluslararası hukuk bunu tanımıyor. Dolayısıyla uluslararası sözleşmeler bu koşullara tam uygunluk göstermiyor.
11 Eylül saldırıları sonrası ilan edilen ve 20 yıl süren “Teröre Karşı Savaş” sonucu yüz binlerce kişi öldü. Yasal anlamıyla bu küresel çatışma bir savaş değildi ve buradaki “savaş” kavramı daha çok siyasi bir metafordu (yoksullukla savaş ya da pandemiyle savaş gibi).
Bu süreç bazı soruların ortaya atılmasına zemin oluşturdu:
Cenevre Sözleşmeleri modern dünyanın gerçekleri ile uyumlu mu? IŞİD ya da El Kaide gibi örgütlerle mücadele eden ordular, bu örgütlerin yazılı sözleşmeleri umursamadığı düşünülürse, ne yapacaklar?
Öte yandan, uluslararası hukukta “terörizm” kavramının herkes tarafından kabul edilen ortak bir tanımı olmadığı görülüyor.
“Kuruluşları terörist ilan etmek ve liderlerine ya da üyelerine yaptırım uygulamak yaygın ancak tanımın kendisine dair ortak anlayış geliştirilemedi” diyen Bogush, devletlerin bu kavramı siyasi nedenlerle ve siyasi rakiplerini zor duruma düşürmek için “istismar ettiği” görüşünde:
“’Teröre Karşı Savaş’ kavramı en temel kuralları unutmamıza neden oldu. Suçluları ‘terörist’ diye niteleyip insanlıktan çıkardığımızda hukukun üstünlüğü etkisizleşir ve bu bir tehlike yaratır. Şiddet sarmalı sonsuz olur.”
Cenevre Üniversitesi’nde hukuk profesörü Marco Sassoli’ye göre bu gibi tartışmalar 1949’da değil de bugün gündemde olsaydı, ülkeler asla Cenevre Sözleşmeleri’ni onaylamazlardı. Sassoli, bu sözleşmeleri modernize etme çabalarının ters etki yarattığını savunuyor.
Uluslararası sivil haklar kuruluşlarının oluşturduğu bir ağ olan INCLO’dan Kirill Koroteev’e göre asıl sorun devletlerin hiçbir konuda pratikte anlaşamaması.
Koroteev, “Sadece Rusya ve Hamas değil, İsrail, ABD ve Ukrayna da ihlallerle suçlanıyor. Bu her suçlamanın doğru olduğunu göstermiyor ama sonuçta bu suçlamalar ortada” diyor.
Moskova merkezli Memorial İnsan Hakları Merkezi’nde hukuk birimini yöneten Natalya SekreterevaYa göre, “Rusya’nın eylemleri, (ABD tarafından) Guantanamo’daki mahkumların alıkonması, rehin almalar – bunların hepsi birer suç. Kanun bunu söylüyor ve kurbanlar da, suçlular da, gözlemciler de bunu gayet iyi biliyor”.
Uzmanlar, uluslararası hukuk ihlallerinin, cezalandırılsın ya da cezalandırılmasın, birer ihlal olduğunu vurguluyor.
Gerçek şu ki, çoğu zaman ihlaller cezasız kalıyor.
Michigan Üniversitesi’nden hukuk profesörü Stephen Ratner’a göre, konu uluslararası savaşlar ve iç savaşlara gelince, uluslararası sözleşmeler her şeye rağmen önemini koruyor.
Hukukun uygulanması
Burada zayıf halka, uluslararası hukukun hayata geçirilmesinde yaşanan sorunlar.
Cenevre Sözleşmesi’nin ihlaline yönelik yaptırımlar imzacı devletlerin hukuk sistemlerinde yer alıyor. Dolayısıyla bu tarz davaların ya da suçlamaların o ülkenin askeri mahkemeleri ya da sivil mahkemelerince ele alınması beklenir. Teoride devletlerin uluslararası hukuku ciddi şekilde ihlal edenler hakkında dava açma yükümlülüğü var.
Ülkeler arası anlaşmazlıkları çözmek için Lahey’de 1946’de Uluslararası Adalet Divanı kuruldu.
Kağıt üstünde her şey iyi. Mahkemenin verdiği kararların bağlayıcılığı var ve herhangi bir temyiz mekanizması yok.
Ancak sorun şu ki bu mahkemenin devletlere kararlarına uymaları yönünde baskı yapan herhangi bir mekanizması bulunmuyor. Örneğin Ukrayna Rusya’nın işgalinin ikinci gününde mahkemeye gittiğinde Lahey Rusya’ya düşmanlıkları sona erdirmesini söyledi ancak savaş buna rağmen iki yıldan fazladır sürüyor.
Savaş suçlarını ise Uluslararası Ceza Mahkemesi soruşturuyor. Ancak suçlu Lahey’de mahkeme önüne çıkmadığı sürece ceza almaktan kaçabiliyor çünkü gıyabında ceza verilemiyor.
Bu mahkeme kurulduğundan bu yana, Sudan’ın eski lideri Ömer El Beşir’in de aralarında olduğu 40 kişiye suçlamalar yöneltildi. Beşir hakkında tutuklama kararı, Sudan’da soykırım suçlamalarından 10 yıl sonra, ancak 2020’de darbeyle devrildikten sonra çıkarıldı.
20’den fazla ülke, Rusya’nın Ukrayna ile savaşı sürerken kendi yasal araçlarını kullanarak olası savaş suçlarını soruşturuyor.
Siviller ve sivil binalara yönelik saldırıları Mart 2022’den beri soruşturan Almanya’nın yanında, İspanya, Fransa ve Litvanya gibi savaşa doğrudan dahil olmayan başka ülkeler de benzer soruşturmalar yürütüyor.
Sekretareva, “Putin ya da Netanyahu’ya gidip parmağını sallayarak onları uluslararası hukuk ihlallerini sonlandırmaya zorlayacak bir ‘uluslararası polis’ yok” diye açıklıyor. “Uluslararası Adalet Divanı bazı geçici önlemler almalarını talep etse de hem Rusya hem İsrail bunları duymazdan geliyor” diye de ekliyor.
Ukrayna’daki savaş bir soruyu daha ortaya attı:
Uluslararası hukuku ihlal eden ülkeler BM Güvenlik Konseyi’nde buluşmaya devam ederse, bu kurum nasıl çalışacak?
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan uzun süredir veto hakkının yalnızca BM Güvenlik Konseyi’ndeki 5 daimi üyede olmasını eleştirerek, “Dünya 5’ten büyüktür” ifadesini kullandı ve diğer üye devletlerin de bu gibi haklara sahip olması gerektiğini savundu. Pek çok kişi artık ona katılıyor.
Birleşmiş Milletler Anlaşması’nın bakış açısına göre ise, daimi üyelerin Güvenlik Konseyi’nden atılamayacağı düşünülürse bu gerçekçi değil.
Teoride bir ülke BM’den tamamen çıkarılabilir ancak bu sadece Güvenlik Konseyi’nin önerisi ile olur. Yine burada da daimi üyelerin veto hakkı meselesi devreye giriyor.
Peki bu durumda nasıl doğru çalışan bir mekanizma yaratabiliriz?
Bogush, bunun “devletlerin iyi niyetini temel alan bir mekanizma” olması gerektiğini belirtiyor ve ekliyor:
“Yalnızca kötü haller cezalandırılmamalı, iyi haller de ödüllendirilmeli. Devletlerin belli bir olumlu gündemi de olmalı.
“Eğer devletlerin iyi niyetini de görürsek, ihlalleri olduğu durumda, bunlar düzeltilmesi gereken noksanlıklar olarak algılanacaktır. Eğer kötü niyet söz konusuysa, bir devlet ahlaka aykırı davranıyorsa, elbette burada daha büyük sorunlar doğacaktır. Ancak bir kuralı ihlal etmek yeni bir kural yaratmaz; yalnız hem o kuralın sorunlu olduğu kısımları hem de o kurala uyması gerekenlerin hatalarını gösterir.”
]]>DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, “Batıda oy kullanma süreci birkaç ihlal dışında olağan akışında ilerlerken Kürt illerinde yine her zamanki gibi insanlar oylarını kullanmak isterken olağanüstü koşullarda oy kullanmaya gidiyorlar. Bu olağanüstü koşullara ilişkin bugüne kadar sayısız çağrıda ve uyarıda bulunduk, bir kez daha yineliyoruz: Suç işliyorsunuz, suç işlemeye devam etmeyin. Yapmış olduğumuz hazırlıklar sonucunda her ihlali tek tek tespit ediyoruz, takipçisi olacağız ve hukuki süreç başlayacak” dedi.
DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, yerel seçime ilişkin parti genel merkezinde açıklama yaptı. Doğan, şöyle konuştu:
“KÜRT İLLERİNDE YİNE İNSANLAR OYLARINI KULLANMAK İSTERKEN OLAĞANÜSTÜ KOŞULLARDA OY KULLANMAYA GİDİYORLAR. HER İHLALİ TESPİT EDİYORUZ”
“Batıda oy kullanma süreci birkaç ihlal dışında olağan akışında ilerlerken Kürt illerinde yine her zamanki gibi insanlar oylarını kullanmak isterken olağanüstü koşullarda oy kullanmaya gidiyorlar. Bu olağanüstü koşullara ilişkin bugüne kadar sayısız çağrıda ve uyarıda bulunduk, bir kez daha yineliyoruz: Suç işliyorsunuz, suç işlemeye devam etmeyin. Yapmış olduğumuz hazırlıklar sonucunda her ihlali tek tek tespit ediyoruz. Her ihlali tek tek tespit ediyoruz, takipçisi olacağız ve hukuki süreç başlayacak.
“DEM PARTİLİLER OY KULLANDIĞINIZ HİÇBİR ALANI TERK ETMEYİNİZ”
Devletin imkanlarıyla sandıkların kuşatıldığı, böylelikle de halkın iradesinin sandığa yansımasını engelleyenler… İnsanlar pek çok yerde neredeyse bu barikatları aşmak için olağanüstü bir çaba göstererek sandıklara ulaşmaya, oylarını kullanmaya çalışıyorlar. Yalnızca oy kullanmakla yetinmeyelim DEM Partililer, oy kullandığınız hiçbir alanı terk etmeyiniz. Sandıklarınız koruyun, oylarınıza sahip çıkın, iradenize sahip çıkın. Gün iradenizi gösterme günü. Oy sayım işlemleri bitene kadar sandıkları terk etmeyin. Uluslararası gözlemci heyetlere de müdahaleler var.
“MARDİN BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ EŞBAŞKAN ADAYIMIZ DEVRİM DEMİR’E POLİS TARAFINDAN ÇOK YAKIN MESAFEDEN GAZ SIKILARAK MÜDAHALE EDİLDİ, KENDİSİ ŞU AN HASTANEDE”
İhlalin en fazla olduğu kentler: Urfa, Mardin, Diyarbakır, Hakkari, Şırnak, Ağrı, Muş. Neredeyse tüm Kürt illerinde seçim ihlalleri yaşanmış durumda. En fazla yaşanan ihlal türü: Haksız oy temini -bunu kampanyamız boyunca da sürekli ifade ettik- mükerrer oy kullanımı, kolluk güçlerinin bulunmamaları gereken alanlarda bulunmaları. Hiçbir caydırıcı etki on yıllardır olmadığı gibi bugün de etkili olmayacaktır. O yüzden bu konuda suç işlemeye devam etmeyin. Mardin Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkan Adayımız Devrim Demir’e polis tarafından çok yakın mesafeden gaz sıkılarak müdahale edildi, kendisi şu anda hastanede.
“AÇIKÇA SUÇ İŞLEYEN İNSANLARI TC KİMLİK NUMARALARIYLA TESPİT EDİYORUZ, HUKUKİ SÜRECİ İŞLETECEĞİZ”
Taşımalı seçmenle ilgili pek çok itirazımız, neredeyse tamamı reddedildi. Taşımalı seçmenle yapılmak istenen ve bizim tespit ettiğimiz taşımalı seçmenler, oraların özel olarak kaderini değiştirmeye yönelik bir biçimde kurgulanmış. Mükerrer oy kullanan devlet memurları açık suç işliyorlar. Elimizde bu suçlara dair belgeler var. Açıkça bu suç işleyen insanları TC kimlik numaralarıyla tespit ediyoruz. Hukuki süreci işleteceğiz.”
]]>Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) “İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin danışma görüşü” duruşmaları devam ediyor. Hollanda’nın Lahey kentindeki Barış Sarayı’nda düzenlenen duruşmaların ikinci gününde Hollanda adına söz alan Dışişleri Bakanlığı Hukuk Danışmanı ve Amsterdam Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Rene Lefeber, argümanlarını sundu. Lefeber, “Mahkemenin tavsiye niteliğinde görüş verme yetkisi bulunmaktadır. BM Şartı uyarınca herkesin kendi geleceğini tayin hakkı vardır. Herkesin bu hakka aykırı eylemlerden kaçınma yükümlülüğü vardır. Kendi geleceğini tayin etme hakkı, bağımsız devletlerde yaşayanların yanı sıra işgal ve sömürge egemenliği altındaki insanlar için de geçerlidir. Uzun süreli bir işgal, kendi geleceğini tayin etme ilkesini ihlal ediyor. Gereklilik ve orantılılık ilkelerine uyulması şartıyla silahlı bir saldırıya cevap olarak yabancı toprakların işgali meşru olabilir. Bu gereklilikleri yerine getirmeyen taraf, hukuki dayanağını kaybedebilir ve dolayısıyla güç kullanma yasağını ihlal edebilir. İşgalci güç, işgal ettiği topraklardaki nüfusun bir kısmını sınır dışı etmeyecek veya sürmeyecektir. Bu, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü uyarınca savaş suçu teşkil etmektedir” ifadelerini kullandı. Lefeber, işgal sırasında işgalci gücün sivillere saygı duyma ve onları koruma görevi bulunduğunu vurguladı.
Bangladeş: “İşgal geçici olmalıdır, ilhak yasa dışıdır”
Bangladeş’in Hollanda Büyükelçisi Riaz Hamidullah ise “meşru müdafaa” ilkesinin uzun süreli işgal için “yasal dayanak sağlamadığına” dikkat çekti. Hamidullah, İsrail’in işgalinin kendi geleceğini tayin hakkı, ilhak ve ırk ayrımcılığı olmak üzere uluslararası hukukun üç temel ilkesine aykırı olduğunu vurgulayarak, “Uluslararası hukukun gerektirdiği gibi herhangi bir işgal geçici olmalıdır, ilhak yasa dışıdır. İsrail’in uzun süreli işgali, ilhak ile birleştiğinde uluslararası hukuku ihlal ediyor. Meşru müdafaa hakkı, kendi geleceğini tayin hakkı da dahil olmak üzere uluslararası hukukun ihlalini gerektirmez. İsrail, eylemlerini haklı çıkarmak için meşru müdafaaya güvenemez. İsrail’in, Filistin halkının kendi geleceğini tayin hakkını reddederek uluslararası hukukun emredici normlarını ihlal ettiği, aynı zamanda adil ve kalıcı bir barış umutlarını da engellediği konusunda geniş bir fikir birliği var” şeklinde konuştu.
“İsrail’in uluslararası hukuka uymasını sağlamak için iş birliği şarttır”
İsrail’in Filistin halkının kendi geleceğini tayin hakkının kullanılmasını engelleyen tüm eylemlere son vermesi, aynı zamanda askeri güçlerini geri çekmesi ve yasa dışı yerleşimlerini ortadan kaldırması yönünde çağrıda bulunan Büyükelçi Hamidullah, “İsrail, verilen zararın tazminini sağlamalı ve bir daha yaşanmayacağını garanti etmelidir. Devletler, Doğu Kudüs de dahil olmak üzere İsrail’in haksız eylemlerinden kaynaklanan hukuka aykırı durumu tanımamalı ve yardım sağlamamalıdır. İsrail’in uluslararası hukuka uymasını sağlamak için iş birliği şarttır. BM Güvenlik Konseyi işgali sona erdirmek için daha fazla önlem almalı. Apartheid sistemine son vermek için derhal harekete geçilmesi gerekiyor” dedi.
Belçika: “İsrail, yasa dışı yerleşimlerle Filistin’in demografik yapısını değiştirmeyi amaçlıyor”
Duruşmada Belçika adına söz alan Brüksel Özgür Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Vaios Koutroulis ise İsrail’in yerleşim politikasına ve hukuki sonuçlarına odaklandı. Koutroulis, “Belçika, Filistin halkına karşı şiddet kullanılmasını kınıyor, İsrail’in şiddete son verme ve failleri adalet önüne çıkarma yönündeki yükümlülüklerini vurguluyor. İsrail, yasa dışı yerleşim politikasıyla Filistin topraklarının demografik yapısını ve bizzat Filistin topraklarının statüsünü kalıcı bir şekilde değiştirmeyi amaçlıyor. Bu politika, toprakların zorla ele geçirilmesinin yasak olduğu ve kendi geleceğini tayin etme ilkeleri gibi uluslararası hukukun temel kurallarını ihlal etmektedir. İsrail tüm yerleşim faaliyetlerine son vermeli ve el konulan tüm mülkleri geri vermelidir. Üçüncü devletler durumu hukuki olarak kabul etmemeli, yardım yapmamalı ve ihlallerin sona erdirilmesi için iş birliği yapmalıdır” ifadelerini kullandı. – LAHEY
]]>