Dünyanın en büyük kitlesel toplanmalarından biri olan Hac, her yıl milyonlarca kişiyi Suudi Arabistan’a getiriyor.
Maddi durumu ve fiziksel gücü yeterli olan Müslümanların hayatlarında bir kez yapmakla yükümlü oldukları bu yolculuk, Çarşamba günü resmen sona erdi.
BBC, bildirilen ölü sayısını bağımsız olarak doğrulayamadı.
BBC, 19 ve 20 Haziran’da, Suudi yetkililerden ölümler ve Hac organizatörlerine yöneltilen eleştiriler hakkında yorum istedi ancak resmi bir yanıt alamadı.
Ancak Suudi Arabistan, bu yılki Hac sezonu için yapılan sağlık planlarının başarılı olduğunu açıkladı.
Suudi Sağlık Bakanı Fahad el-Jalajel yaptığı açıklamada, “Hacıların yüksek sayısına ve yüksek sıcaklığın yarattığı zorluklara rağmen Hac mevsiminde herhangi bir salgın veya halk sağlığına yönelik tehdit görülmedi” dedi.
Suudi yetkililer, bu yıl ibadete yaklaşık 1,83 milyon hacının katıldığını, bunların 1,6 milyonunun yurt dışından geldiğini açıkladı. Çok sayıda yabancı ziyaretçi arasında Pakistanlılar, Ürdünlüler ve Tunuslular vardı.
BBC, bu yıl Hac’da bu kadar çok kişinin ölümüne yol açmış olabilecek faktörleri araştırdı:
Aşırı sıcak
Suudi Arabistan’da gölgede sıcaklığın 51,8 santigrat dereceye kadar çıktığı kavurucu sıcakların, ölüm sayısının artmasında önemli bir faktör olduğuna inanılıyor.
Suudi Sağlık Bakanlığı’nın ısıya maruz kalmaktan kaçınmaları ve susuz kalmamaları yönündeki uyarılarına rağmen, pek çok hacı sıcak stresi ve sıcak çarpmasının kurbanı oldu.
Bir Arap diplomat, öldüğü bildirilen 658 Mısırlının tamamına yakının hayatını kaybetmesinin aşırı sıcaklarla bağlantılı olduğunu söyledi. Bu hacıların birçoğunun gerekli Hac izinleri yoktu ve bu da organize destek almalarını ve kaynaklara erişimlerini zorlaştırıyordu.
BBC’ye konuşan Nijeryalı hacı Ayşa İdris, “Yalnızca Allah’ın merhameti sayesinde hayatta kaldım, çünkü hava inanılmaz sıcaktı.
“Kabe’nin bütün kapılarını kapattılar. Çatıyı kullanmak zorunda kaldık, içerisi kavruluyordu” diyor.
“Şemsiye kullanmak ve kendimi sürekli Zemzem suyuyla ıslatmak zorunda kaldım.
“Bir noktada bayılacağımı sandım ve şemsiyemi başka biri tutmak zorunda kaldı. Sıcaklığın bu kadar yoğun olmasını beklemiyordum” diye ekliyor.
Bir başka hacı Naim’in ise sıcak çarpmasından öldüğü ve ailesinin cevap arayışına girdiği bildirildi.
BBC Arapça’ya konuşan oğlu, “Annemle iletişimim aniden kesildi. Günlerce aradıktan sonra Hac sırasında vefat ettiğini öğrendik” dedi ve annesinin Mekke’ye gömülme isteğini yerine getireceklerini ekledi.
Hacılar alışılmadık sıcaklık, yorucu fiziksel aktivite, geniş açık alanlar ve birçoğunun yaşlı veya hasta olması gibi risklerle karşı karşıya.
Hac sırasında sıcaktan kaynaklanan ölümler aslında yeni değil. Hacıların ölüm kayıtları 1400’lü yıllara kadar gidiyor.
Geçen yıl, Suudi yetkililer sıcaklık stresi yaşayan hacı sayısının 2 binden fazla olduğunu açıklamıştı.
Bilim insanları, küresel ısınmanın koşulları daha da zorlaştıracağı konusunda uyarıyor.
Climate Analytics’ten Carl-Friedrich Schleussner, Reuters haber ajansına verdiği demeçte, “Hac, bin yılı aşkın bir süredir sıcak bir iklimde gerçekleşti, ancak iklim krizi bu koşulları daha da kötüleştiriyor.” dedi.
Schleussner’in araştırması, küresel sıcaklıkların sanayi öncesi seviyelerin 1,5 derece üzerine çıkması durumunda Hac sırasında sıcak çarpması riskinin beş kat artabileceğini öne sürüyor.
Mevcut tahminler, dünyanın 2030’lara kadar 1,5 derecelik ısınmaya ulaşabileceğini ve bu durumun gelecekteki hacılar için zorlukları artıracağını gösteriyor.
Aşırı kalabalık ve temizlik sorunları
Çeşitli kaynaklara göre, Suudi yetkililerin kötü yönetimi, aşırı koşulları daha da kötüleştirerek hacılar için ayrılmış birçok alanda krize yol açtı.
Konaklama ve tesislerin kötü yönetildiğini, aşırı kalabalık çadırların yeterli soğutma ve sanitasyon olanaklarından yoksun olduğunu söyleyen hacılar var.
38 yaşındaki İslamabadlı hacı: “Mekke’nin sıcağında çadırlarımızda klima yoktu. Kurulan soğutucularda da çoğu zaman su yoktu.
“Bu çadırlarda boğulacak gibiydik, terden sırılsıklam olduk. Korkunç bir deneyimdi” diye ekliyor.
Cakartalı bir hacı olan Fauziah da aynı fikirde: “Birçok kişi çadırlardaki aşırı kalabalık ve aşırı ısınma nedeniyle bayıldı.
“Akşam yemeğini geceye kadar bekledik, dolayısıyla çadırlardaki insanlar aç kaldı” diye ekliyor.
İyileştirmeleri memnuniyetle karşılayacağını söyleyen kadın yine de “bunun şimdiye kadarki en iyi Hac organizasyonu olduğuna” inanıyor.
Ulaşım problemleri
Hacılar, yoğun sıcakta uzun mesafeler yürümek zorunda kaldı. Bazıları bunun için yolların kapalı olmasını ve bazıları da ulaşım yönetiminin yetersizliğini suçluyor.
İsminin açıklanmasını istemeyen ve Amina takma adını kullanan Pakistanlı bir hacı, “Yedi kilometrelik susuz, gölgesiz bir yola koyulduk. Polis barikatlar kurarak bizi gereksiz yere uzun mesafeler yürümeye zorladı” diyor.
Ona göre Suudi hükümeti araçları olmasına rağmen sıcaktan dolayı hasta ve bilinci kapalı olan hacılar için kullanmıyordu.
“Kamplarda insanlar tavuklar ya da çiftlik hayvanları gibi tutuluyordu; yatakların arasında geçebilecek yer yoktu. Yüzlerce insan için az sayıdaki tuvalet yetersizdi.”
Özel bir grubun Hac organizatörü olan Muhammed Acha da aynı fikirde.
“Bu benim 18. Hac yolculuğum ve tecrübelerime göre Suudi kontrolörler kolaylaştırıcı değiller. Kontrol ediyorlar ama yardımcı olmuyorlar” diyor.
Acha’ya göre yaz aylarında bir hacı, günde en az 15 kilometre yürümek zorunda kalabiliyor. Bunun hacılaır sıcak çarpmasına, yorgunluğa ve susuzluğua maruz bıraktığını söylüyor.
“Daha önceki yıllarda çadırlara ulaşmak için U dönüşleri açıktı ama artık tüm bu yollar kapatıldı. Sonuç olarak sıradan bir hacı, Bölge I’deki A Kategorisi çadırda kalsa bile çadırına ulaşmak için sıcakta 2,5 kilometre yürümek zorunda kalıyor.” diye açıklıyor.
Acha, “Bu rotada acil bir durum olması durumunda 30 dakika boyunca kimse size ulaşamayacak. Hayat kurtaracak herhangi bir düzenleme yok ve bu yollar üzerinde sebiller de yok” diye ekliyor.
Sağlık hizmetlerindeki gecikmeler
Pek çok hacının aldığı tıbbi yardımın yetersiz olduğu bildirildi.
Bazı hacılara göre sıcak bitkinliği veya diğer sağlık sorunları yaşayanlar için ambulans ve ilk yardım mevcut değildi.
Amina, bir hacı arkadaşının klostrofobi nedeniyle oksijene ihtiyaç duyduğunu ve çaresiz yalvarışlarına rağmen ambulansın gelmesinin 25 dakikadan uzun sürdüğünü anlattı.
“Sonunda ambulans geldi ve doktor ona iki saniye bile bakmadıktan sonra ‘bir şeyi yok’ dedi ve gitti” diye ekledi.
Ancak Suudi Sağlık Bakanı, hacıların refahı için ayrılan kaynakların altını çiziyor.
Hükümetten yapılan açıklamada, hacılar için toplam 6.500’den fazla yatak kapasiteli 189 hastane, sağlık merkezi ve gezici klinik ile 40 binden fazla tıbbi, teknik, idari personel ve gönüllüyle çalışıldığı belirtildi.
Açıklamada, 370’den fazla ambulans, yedi hava ambulansı ve 12 laboratuvarın, 60 tedarik kamyonu ve kutsal mekanlara stratejik olarak konumlandırılmış üç mobil tıbbi depodan oluşan güçlü bir lojistik ağıyla desteklendiği aktarıldı.
Mekke Sağlık Grubu, Hac mevsimi yaklaştıkça hazırlıkların arttığını açıkladı:
“Tüm hastane ve merkezlerdeki polikliniklerde personelin eğitimi ve gerekli ihtiyaçların karşılanması için tüm imkanlar kullanılmış olup, çeşitli sağlık tesislerinde 654’ü yoğun bakım yatağı olmak üzere 3 bin 944 yatak tahsis edilmiştir.”
Kayıt dışı hacılar
Hac ibadetini gerçekleştirmek için hacı adaylarının özel bir Hac vizesine başvurması gerekiyor.
Ancak bazı kişiler gerekli belgeler olmadan hacca gitmeye çalışıyor.
“Kayıt dışı Hac” sorununun ölümlerdeki artışa katkıda bulunduğuna inanılıyor.
Uygun belgeleri olmayan hacılar, yardıma ihtiyaç duyduklarında bile çoğu zaman yetkililerden kaçınıyorlar.
Yetkililer bazı çadırların aşırı kalabalık olmasından onları sorumlu tutuyor.
Endonezya Ulusal Hac ve Umre Komisyonu Başkanı Mustolih Siradj, “Hac vizesi olmayanların Hac bölgelerine sızdığından şüpheleniyoruz” diyor.
AFP, bir Arap diplomatın bu sezon en az 658 Mısırlının öldüğünü, bunların 630’unun hac izni olmadığını aktardı.
Ulusal Hac ve Umre Komitesi danışmanlarından Saad Al-Qurashi, BBC’ye, “Hac vizesi olmayanlara hoşgörü gösterilmeyecek; ülkelerine dönmek zorunda kalacaklar” diyor.
Düzensiz hacıların kimliklerinin, resmi hacılara verilen ve kutsal mekanlara giriş için barkod bulunan Nusuk kartları kullanılarak belirlendiğini belirtiyor.
Yaşlı, sakat veya hasta hacılar
Pek çok hacı, ya ömür boyu para biriktirdikten sonra, ya da ölecekleri zaman orada ölecekleri ümidiyle, ömrünün sonuna doğru Hacca gidiyor.
Örneğin Bangladeş’teki Müslüman toplum Hac yaparken ölmeyi bir şans olarak görüyor. Bunun özel bir statü kazandırdığını düşünüyorlar.
Her yıl Hac’da ölümlerin yaşanmasının nedenlerinden biri de bu. 2022-23 sezonunda ise yaklaşık iki yüz kişi Hac’da öldü.
Bir kişi Hac yaparken ölürse ne olur?
Bir hacı Hac yaparken öldüğünde, ölüm resmi makamlara bildiriliyor. Ölenin kimliğini doğrulamak için bileklik veya boyun kimliği kullanılıyor. Daha sonra doktor belgesi alınıyor ve Suudi Arabistan ölüm belgesi veriyor.
Cenaze namazları, ölümün meydana geldiği yere bağlı olarak Mekke’deki Mescid-i Haram veya Medine’deki Mescid-i Nebevî gibi önemli camilerde kılınıyor. Cenaze yıkanıyor, sarılıyor ve tüm masraflar karşılanarak Suudi hükümetinin sağladığı morglara taşınıyor.
Törenler basit bir şekilde, işaretsiz, bazen tek bir yerde birden fazla cenazeyle yapılıyor. Mezarlık defterinde kimin nereye gömüldüğü listeleniyor, böylece aileler isterlerse mezarları ziyaret edebiliyor.
Suudi hükümeti, farklı grupların ve Kızılay’ın yardımıyla “onurlu ve saygılı cenaze törenleri” düzenlediğini söylüyor.
]]>Dünyanın her yerinden milyonlarca Müslüman, hac ibadetini gerçekleştirmek için kutsal toprakların yolunu tutuyor. Suudi Arabistan makamları, Müslüman ülkelerin her birine binde bir oranında hac kotası veriyor ve bu rakam Türkiye için 85 bin civarına tekabül ediyor. Bu kotaya dahil olamayan bazı kişiler ise farklı vize türleriyle hac ibadetini gerçekleştirmek istiyor.
“VATANDAŞLARIN İYİ NİYETLERİNİ İSTİSMAR EDİYORLAR”
Diyanet İşleri Başkanlığı Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürü Remzi Bircan, Suudi Arabistan makamlarının, seyahat ve ticari vizelerle hac ibadetinin yapılamayacağını duyurduğunu hatırlattı. Bircan, “Ancak buna rağmen bazı kişiler, vatandaşlarımızın saf ve iyi niyetlerini istismar ederek onları hacca götüreceklerini Arafat’a çıkaracaklarını vadetmektedir. Bilinmelidir ki hac mevsimi dışında Mekke’ye seyahat veya işçi vizesiyle de gidilebilir. Ancak hac ibadeti için bu tür vizelerin kullanılamayacağına dikkat edilmelidir.” diye konuştu.

“HAC VİZESİ DIŞINDA GELENLER İZDİHAMA SEBEP OLUYOR”
Hac ibadetinin yapıldığı Arafat, Mina, Müzdelife ile tavaf alanlarının sınırlı ve kısıtlı sayıda kişiyi aldığını vurgulayan Bircan, “Suudi makamlarınca Arafat, Müzdelife ve Mina hattı boyunca kayıtlı hacılar için aylar öncesinden izdihama sebebiyet verilmemesi için ciddi planlamalar ve kapasiteye yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Hac vizesi dışında gelenler bu bölgelerde öngörülemeyen tehlikelere ve ölümle sonuçlanan izdihamlara sebebiyet vermekte, yapılan plan ve programları sekteye uğratmaktadırlar. Dolayısıyla bu uygulama hacıların kutsal topraklarda mağdur olmamaları ve izdihamın olmaması için alınan yerinde ve gerekli bir tedbirdir.” dedi.

“KAÇAK YOLLARLA GELENLER KUL HAKKINA GİRİYOR”
Hacıların kutsal topraklarda daha huzurlu bir ibadet yapmak için ciddi ücretler ödediklerini dile getiren Bircan, “Kaçak yollarla kutsal topraklara gelenler, hacılarımızın verdikleri ücrete mukabil onlara Arafat’ta sunulan konaklama, servis ve sağlık hizmetleri gibi birçok hizmetlerden hakları olmadığı halde faydalanmakta ve kul hakkına girmektedirler. Hac gibi insanı bütün günahlarından arındırması beklenen bir ibadette kul hakkının da hac ibadetine zarar verebileceği unutulmamalıdır.” dedi.
KURALLARA UYMAYANLARA 10 BİN RİYAL CEZA
Diyanet İşleri Başkanlığının hac organizasyonundaki görevlerinden birinin de hacıların güvenliğiyle ilgili tedbirler almak olduğunu vurgulayan Bircan, “Suudi Arabistan Hac ve Umre Bakanlığı, bu sene hac zamanında hac vizesi dışındaki vizelerle kutsal topraklara girenlerin ülkeden derhal çıkaracaklarını ve cezalandırılacaklarını belirtti. Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı da hac vizesi dışında turist, işçi, umre, ticari gibi değişik vizelerle kural dışı hac ibadeti yapmak isteyenlere 10 bin riyal para cezası uygulanacağını bildirdi. Bu çerçevede Türkiye olarak, Suudi makamlarıyla işbirliği içinde olacak ve yasa dışı yollarla hac yapmaya çalışanlarla ilgili her türlü tedbiri alacağız. Bu sebeple istenmeyen manzaraların olmaması, kendimizin ve devletimizin itibarını zedelememek için yanlış yollara tevessül edilmemelidir.”
“İSTENMEYEN DURUMLARIN YAŞANMAMASI İÇİN UYARIYORUZ”
Hacı adaylarının Diyanet İşleri Başkanlığı ve resmi sözleşmelerle hizmet veren şirketlere güvenmesi gerektiğini söyleyen Bircan, “e-Devlet hesaplarındaki bilgilere dikkat edilmeli ve hacca gitme izni olmadan hareket edilmemelidir. Suudi Arabistan makamlarının da ciddiyetle takip ettiği bu hususta vatandaşlarımızın mağdur olmamaları ve kutsal topraklarda istenmeyen durumlarla karşılaşılmaması için uyarımızı yapıyoruz.” diye konuştu.
]]>Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Gökhan Yazgı, Sultanahmet’teki müzede düzenlenen açılışta yaptığı konuşmada, ramazan ayında özel bir serginin açılışını yapmaktan mutluluk duyduklarını söyledi.
Yazgı, tarihte unutulan bir kavram olan Surre Alayları’nın İslam inancındaki yardımlaşma kültürünün önemini ortaya çıkardığını, kilometrelerce uzunluğundaki bu alaylara hem sarayın ve padişahın hem de halkın hediyelerini verdiklerini kaydetti.
Bu kültürün şimdiye de yansıtılması gerektiğine işaret eden Yazgı, “Osmanlı dini, dili, ırkı ne olursa olsun yardıma ihtiyacı olan her milletin yanında oldu. Şu an Türkiye Cumhuriyeti de bunu yapıyor.” dedi.
“Sergi bize tarihi kimliğimizi ve kişiliğimizi hatırlatacak”
İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Coşkun Yılmaz, en son İstanbul’dan hareket eden Surre Alayları’nın 1915’te Mekke’ye, 1918’de ise ancak Şam’a kadar ulaşabildiğini belirterek, “Osmanlıların hem Mekke’ye hem de Medine’ye ve hacca verdiği önemi, hürmeti, İslam dünyasındaki hakimiyetini ve büyük devlet oluşunu gösteren uluslararası bir törenin güzel hatırasını yad etmek için buradayız.” ifadesini kullandı.
Serginin ortaya çıkmasına katkıda bulunanlara teşekkür eden Yılmaz, “İnanıyorum ki Surre Alayları aslında Osmanlı İmparatorluğunun hakimiyet alanını, Haremeyn’e bakışını, İslam dünyasının bu dağınık günlerinde Gazze’de Filistin’de yaşananlar ortadayken kıymetini bir kere daha hatırlatıp bize tarihi kimliğimizi ve kişiliğimizi hatırlatacaktır.” değerlendirmesini yaptı.
Bağcılar Belediye Başkanı Abdullah Özdemir ise “Bağcılar Belediyesi olarak kültür ve sanat anlamında özellikle önümüzdeki dönem inşallah ilçemizi çok daha ileri noktalara götürme gayreti içerisindeyiz. Bunu da önemli bir adım görüyoruz. Böylesine güzel bir mekanda çok özel bir serginin paydaşı olmak bizim için çok kıymetli.” açıklamasında bulundu.
Programa ayrıca İstanbul Vali Yardımcısı Özlem Bozkurt Gevrek, TİEM Müdürü Ekrem Aytar, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hüsrev Subaşı ve Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Rektörü Prof. Dr. Handan İnci Elçi’nin de arasında bulunduğu kültür ve sanat dünyasından davetliler katıldı.
Surre Alayları ve sergi hakkında
Tarihte her yıl hac döneminden önce Mekke ve Medine halkına gönderilen para, altın, Kabe örtüsü ve değerli eşyalardan oluşan hediyeler “Surre” olarak isimlendiriliyor.
Geçmişi Abbasilere kadar uzanan, asıl gelişimi Osmanlılar döneminde sağlanan Surre Alayları, hacca gidemeyenlerin hediyelerinin Haremeyn’e taşındığı, Mekke ile Medine’de ise dünyanın dört bir yanından gelen Müslümanların bu coşkuya ortak edildiği bir gelenek olarak kayıtlarda yer alıyor.
Mekke-i Mükerreme’ye son Surre Alayı’nın 1915’te ulaştığı, 1918’de Üsküdar’dan yola çıkan Surre Alayı’nın ise Şam’da kaldığı ve 1. Dünya Savaşıyla Surre-i Hamayun geleneğinin sona erdiği biliniyor.
Sergide Surre-i Hümayun’u, Müslümanların kutsal yolculuğunu, hac kafilelerini, hac mekanlarını ve tarihi hatıralarını yansıtan gravür, resim ve eski fotoğraflar yer alıyor.
TİEM ve İstanbul Türbeler Müdürlüğü envanterindeki eserlerin de ziyaretçilerin beğenisine sunulduğu sergi, 14 Nisan’a kadar görülebilecek.
]]>Birkaç yıl önce Almanya’da bulunan bir VHS kopyadan restore edilen filmin İstanbul’daki ilk gösterimi, Taksim Camii Kültür Sanat Merkezi’nde gerçekleştirildi.
Gösterimin ardından düzenlenen söyleşiye katılan yönetmen ve yapımcı Nazif Tunç, 55 yıl önce çekilen filmin önemine işaret ederek, bu yapımın ardından Çakmaklı’nın “Birleşen Yollar”, “Oğlum Osman”, “Kızım Ayşe”, “Çile”, “Zehra”, “Küçük Ağa” ve “Minyeli Abdullah” filmlerine imza attığını dile getirdi.
Filmin ortaya çıkış sürecine de değinen Tunç, şunları kaydetti:
“22 yaşında bir genç, filmin yapımcısı Ali Osman Emirosmanoğlu, Mahmutpaşa’da bir manifaturacı ailenin oğlu. Sürekli kamera elde ya da omuzda. Negatif 16 mm. Çok başarılı. Tek kamerayla bu kadar görüntünün toplanması ve iyi açılardan meselenin yansıtılması anlamında hakikaten o üçlüden bir sacayağı oluşmuş. Yapımcı Emirosmanoğlu, yönetmen Yücel Çakmaklı. Ali Yaver de görüntü yönetmeni olarak gitti. Müzikler ayrı önemde. Cüneyd Orhon oldukça başarılı. Belgeseli Kartal Tibet’inden, Yılmaz Güney’ine bütün o eski filmlerin jönlerini, starlarını konuşan baba ses, Abdurrahman Palay seslendiriyor.”
Nazif Tunç, belgeselin Anadolu’da bir hasreti karşıladığını belirterek, “1926’dan 1946 yılına kadar Türkiye’den hacca gidecek hiç kimseye pasaport verilmemiş. 20 sene Anadolu’dan hacca gitmek yasaklanmış neredeyse. 20 yıl sonra o birikmiş olan Hac ibadetinin hasretini karşılayan filmlerden biridir. Bu yolculuk biraz bize manevi hac rehberini de göstermiş oldu.” diye konuştu.
“Yücel Çakmaklı ile 1967’de tanıştık”
Türkiye’nin ilk çizgi film yapımcılarından, yönetmen ve senarist Ali Osman Emirosmanoğlu ise 1966’da sinema hayatının başladığını söyleyerek, “Ben ilahiyat birinci sınıfa giden bir talebeyim. O yaşlarda da her halde biraz faalmişim ki, Mahmutpaşa’da babamın manifatura dükkanının altında bir dükkan açmak nasip oldu. Türkiye’de perakende satış yapan hiç perdeci yoktu, hep manifaturacılar vardı. Babama bir perdeci dükkanı açacağımı söyledim. 20’li yaşlarımdayım. ‘Manifaturacılar perde satıyor sen niye açacaksın’ dedi. İhtisaslaşma olacak dedim ve orada belki de ilk perdeci dükkanını açtım. Tül imalatçılarından tül aldım. Perdelere asılan patiskadan başlayarak, diğer kumaşlarla, sırf perdeci olarak açtım.” dedi.
Emirosmanoğlu, sinemaya ilgisinin o yıllarda başladığına işaret ederek, şu bilgileri verdi:
“Bir taraftan da sinema merakımdan dolayı Türkiye’de ne kadar sinema kitabı varsa aldım okudum. Dergilere abone oluyordum. İki kuruluş var o zamanlar. Yücel Çakmaklı da oraya geliyormuş. Türk Sinematek Derneği ve Türk Film Arşivi, onlara da devam ediyorum. Orada Yücel’i görüyorum ama tabii tanışmıyoruz. İlahiyatta, onun hemşerisi bir arkadaş, ‘Benim sinemaya meraklı bir arkadaşım var. Senin de ilgin va. Sizi tanıştırayım.’ dedi ve Yücel’le 1967’de tanıştık. Buralarda toplanıyoruz, yönetmenleri seçerek filmlere gidiyoruz.”
Daha sonra Çakmaklı’ya film şirketi kurma teklifinde bulunduğunu vurgulayan Emirosmanoğlu, “Çakmaklı, ‘Niye olmasın.’ dedi. Benim iş üçe çıktı. Bir tarafta perdeci dükkanı, bir tarafta ilahiyatta okuyorum, bir tarafta da ‘Taksim’de bir yer tutalım. Büro açalım.’ dedim. Taksim Han vardı, onun üst katlarında iki oda tuttuk. Orada başladık. Ankara’ya film siparişi alabilir miyiz diye gittik bir şey çıkmadı. 1968 yılında dedim ki, ‘Yücel madem bir şey yapamıyoruz, benim biraz birikimim var, biraz da borç alayım tanıdıklarımdan ve bir Hac filmi çekelim.’ Belki o teklif etti, tam hatırlamıyorum. Beraber karar vermişiz. Onun yakın arkadaşı Tarık Buğra’ya güzel bir senaryo yazdırdık. Buğra ile Çakmaklı İstanbul gazetesinde yazıyorlar. Ben de o dönemlerde Tohum ve İslam Medeniyeti dergilerinde sinema yazıları yazıyordum.” ifadelerini kullandı.
“Paramızın üçte biri Kuveyt’te bitti”
Daha sonra film için büyük bir macerayla Mekke’ye gittiklerini söyleyen Emirosmanoğlu, şöyle devam etti:
“Buradan bir arkadaş, ‘Kuveyt’te benim bir tanıdık var. O bu işlere çok meraklı. Size de mutlaka destek olur. Oraya gidin, bütün işlerinizi halleder.’ dedi. Biz de güvendik. Gençlik var. Hac iznimiz yok. Buradan vize almamışız. Kalktık Kuveyt’e gittik. Hiçbir şeyimiz yok. Oradan yardım alacağız da daha rahat çekim yapacağız . Kuveyt’te bir hafta kaldık. Hac yaklaşıyor, bize bir şey yok. Geliyor, gidiyor adamlar ama hiçbir netice yok. Birisi acıdı bize, ‘Size bir şey gelmez. Paralarınızı burada harcıyorsunuz. Ben size yardımcı olayım, hac vizesi alayım. Gidin de bari filminizi çekin.’ dedi. Vizemizi aldı sağ olsun. Biletimiz aktarmalıydı Kuveyt’ten ve Mekke’ye gittik. Paramızın üçte biri de Kuveyt’te gitti. Belki fark ettiniz, o yüzden Medine sahnelerini çekemedik. Gidemedik, paramız bitti çünkü. Yücel de 30 yaşında filan yani çok genç. Ali Yaver biraz tecrübeli, tanınmış kameramanlardan. Macera böyle oldu, orda çektik. Geldikten sonra da burada tamamladık.”
Ali Osman Emirosmanoğlu, İstanbul’a döndükten sonra çekimlere göre Tarık Buğra’nın senaryoyu yazdığını işaret ederek, “Türkiye’den sahneler ilave edeceğiz, dedik. Ona göre yazdı ve öyle çektik onları. 2 bin 400 metre film, 8 kutu kullanmışız. Getirdiklerimizi Film Kontrol komisyonuna verdik. Filme güzellik katan müzikler, ilahiler oldu. Hala bu müzikler için tekrar tekrar seyrediyorum. Mustafa Cahit Atasoy diye Yücel’in çok samimi bir arkadaşı vardı. Müzik alanında belli kariyeri olmuş bir isim. Dini tarafı çok kuvvetli. O zaman da sadece TRT Radyo var müzikle uğraşan, yayın yapan. Televizyon filan zaten yok. Cahit Bey’e rica etti. O da kabul etti. Cüneyd Orhon’la Cahit Atasoy, o sıralarda radyodan dinlediğiniz ne kadar ünlü icracı, sanatkar varsa hepsini koro halinde muhteşem bir şekilde bir araya getirdi, sesler alındı. Bu filmin sesleri, müzikleri daha net olsa dinlemeye doyum olmaz. Hafız Necati Özer okudu. Selim Söyler, ilahiyattan, sinemaya meraklı, dini metinleri, tercümeleri okudu, sesi fena değil. Abdurrahman Palay’ı anlatmaya gerek yok. Türkiye’nin en güzel seslendirmecisi.” dedi.
“Birleşen Yolları 800 liraya çektik”
Filmin 16 mm kopyasını bastırdıklarını sözlerine ekleyen Emirosmanoğlu, “İşletmecilere de vermiştik ama özel bir ekip kurduk. O ekip Anadolu’yu dolaşıyordu. Kayseri’den başladık. Belediyeler ve kuruluşlar yardımcı oldu. Salonlar temin edip, ilan ettiler. El ilanları bastırıldı. Dışarıya kadar insanlar taştı. Çok büyük alaka gördü. Hasılat yaptıktan sonra emanet aldığım borçları ödeyince esnaf şaşırmış, ‘Biz para gelmez diyorduk ama siz iade ettiniz.’ diye. Birleşen Yollar’ın çekilmesine vesile, bu filmdir. Reklam paraları aldık, sermaye oluştu. Elif Film kuruldu. Birleşen Yolları’ı 800 liraya çekmiştik.” ifadelerini kullandı.
Yapımcı Emirosmanoğlu, filmin VHS kopyasını Fatih Ketancı’nın bulduğunun altını çizerek, “Bir ara İlim Yayma Cemiyeti galiba, Eyüp’te bize bir pozitif bir kopyasını gösterdi. O da bir yara oldu bende. 15 sene evvel Yücel Çakmaklı dostumla beraber gittik. ‘Bir film gösterilecek. Siz çekmişsiniz. Gelin.’ dediler. Seyrettirdiler. Adam 16 milimetrelik makinesini getirdi, kopyasını seyrettirdi. ‘Ya hacı, sen bunu bize ver. Sana senet verelim, bir günlüğüne, telesine yaptırıp sana verelim, sen git istediğin yerde oynat. Kopyayı biz bulamıyoruz dedik. Adam inat etti vermedi. Onda hala duruyordur herhalde. Mutlaka duruyordur.” diye konuştu.
Belgeselin negatiflerinin bozulduğunu, pozitiflerinin de oynaya oynaya yıprandığını aktaran Emirosmanoğlu, “Renkli ve renksiz 15 dakikalık kısımlarını o dönem Oğlum Osman filminin içinde seyirciyle buluşturduk.” değerlendirmesinde bulundu
]]>