
Bugüne kadar, İsviçre Alpleri’nden Karpat Dağları’na, Abu Dabi Çölü’nden Şili Patagonya’ya dünya çapında düzenlenen en zorlu ultra maratonlarda sayısız derece alan Bakiye Duran, ülkemizi uluslararası arenada gururla temsil etti. Dayanıklılığı ve azmiyle adını tarihe yazdıran Bakiye Duran, Kalyon Vakfı’nın desteği ile koşacağı “Kalahari Augrabies Ekstrem Maratonu”nda da, depremden etkilenen köy çocukları için farkındalık yaratmayı hedefliyor. Dünyanın en prestijli maratonlarından biri kabul edilen ve katılabilmek için, geçmişte bu yarışmada şampiyon olma şartı aranan “Kalahari Augrabies Ekstrem Maratonu”nda Bakiye Duran, 2012 yılında birinci olmuştu.
250 kilometrelik yarışa yeniden katılma şansı elde eden ve 1 hafta boyunca minimum yeme-içme ile zorlu bir çöl mücadelesi verecek olan Duran, depremzede çocuklarımıza umut ışığı olacak.

Yarışma sonrası Kalyon Vakfı desteğiyle, depremden etkilenen Adıyaman’ın Oluklu ve Ahmet Hoca köylerinde yaşayan toplam 67 öğrencinin okul ihtiyaçları karşılanacak. Bölgedeki zor koşullar nedeniyle eğitim olanaklarına erişimde büyük güçlükler yaşayan, ana sınıfı, ilk ve orta kademe öğrencilerini kapsayan bu destekle depremden etkilenen köylerimiz için bir farkındalık oluşturmak da amaçlanıyor. Bakiye Duran’ın bu maratona katılımının sadece kişisel bir başarı değil; aynı zamanda sosyal bir sorumluluk olduğuna dikkat çeken Kalyon Holding Sosyal ve Kültürel İşler Komitesi Başkanı Reyhan Kalyoncu, şöyle konuştu:

“Sayın Duran’ın çöl şartlarında bir hafta boyunca bu güç mücadeleye katılarak depremden etkilenen köy okullarındaki öğrencilere dikkat çekme çabası, bizim için büyük anlam taşıyor. Onun azmi ve kararlılığına duyduğumuz saygıyla bu farkındalık koşusunu destekliyoruz. Bu proje kapsamında, Adıyaman’daki Oluklu ve Ahmet Hoca köylerindeki öğrencilerin eğitim ihtiyaçlarını karşılamak adına harekete geçtik. Kalyon Vakfı olarak, Bakiye Duran ile el ele vererek zor şartlarda eğitim hayatına devam eden bu çocuklara umut olmayı sürdüreceğiz. Biz ‘İyilik Sahada’ ilkemizle hareket ediyor ve Kalyon Holding çalışanlarının gönüllü olarak kurduğu KalyonBiz ekibiyle ihtiyaç duyulan her yerde varlık gösteriyoruz. Bu çerçevede 6 Şubat depreminden bu yana gerek kurduğumuz konteyner kentlere gerek bölgedeki köy okullarına desteğimizi sürdürüyoruz. Eğitim yolunda karşılaşılan zorlukların farkındayız ve bu alanda her türlü desteğe hazırız.”

Azim ve kararlılıkla başarı her yaşta mümkün!
Koşulması imkânsız gibi görünen 250 kilometrelik vahşi çöl yarışlarını geçerek ülkemizde rol model olmayı hedeflediğini söyleyen Bakiye Duran ise, “Çöl yarışları kendine yeterlilik yarışlarıdır. Bir hafta boyunca sadece su desteği alarak, tüm ihtiyaçlarımızı sırt çantalarımızda taşıyarak, minimum düzeyde beslenerek hayatta kalmayı başarmak için çöl yarışlarını koşuyoruz. Başarıda devamlılığın her yaşta sürdürülebilir olduğunu ve istersek, azim ve dayanıklılıkla en zor yarışları bile koşabileceğimizi günümüz insanına göstermek, gelecek nesillere de örnek olmak istiyorum. Amacım ultra maraton koşarak iyilik ve sosyal sorumluluk projelerinde bir akım geliştirmek. Bu sebeple hiç kimsenin koşamadığı vahşi coğrafyalarda zor yarışları koşarak deneyim kazanmak istiyorum. Gelecek hedeflerim arasında; Arizona Utah Çölü, Everest Ultra Maratonu, Kuzey Kutbu Buz Maratonu gibi zorlu yarışlar bulunuyor. Kalahari Maratonu’nda bana verdiği destek için Kalyon Vakfı’na çok teşekkür ediyor, birlikte güzel projelere imza atacağımıza inanıyorum” dedi.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Güney Afrika’da 29 Mayıs’ta yapılan seçimde parlamentoda çoğunlunu kaybeden Afrika Ulusal Kongresi (ANC) lideri ve Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, Pazar günü çok partili yeni hükümetini açıkladı.
Vatansever İttifakı (PA) adlı siyasi partinin lideri olan Gayton McKenzie, sosyal medyadan yaptığı paylaşımda, “Tüm iyi dilek mesajlarınız için teşekkür ederim, kısa süre içinde cevap vereceğim, şu anda hazırlanmakla meşgulüm, yapacak işlerim var ?? ??” dedi.
50 yaşındaki McKenzie yemin töreninde başyargıcın oturmasını istemesi üzerine, “En son bir yargıç oturmamı istediğinde 10 yıl boyunca oturdum” esprisiyle Ramaphosa dahil tüm izleyicileri güldürdü.
Hayranları, 16 yaşında ilk banka soygununu yapan ve ardından “tam teşekküllü bir çete üyesi” olarak 7 yıl hapis yatan McKenzie’nin bu role atanarak tüm zorlukların üstesinden geldiğine inanıyor.
Değişeceğine söz vermişti
McKenzie cezaevinden erken tahliyesinden sonra değişeceğine söz vermişti.
2013 yılında kamu yayın kuruluşu SABC’ye verdiği bir röportajda “Cebimde 12 rand (65 cent) olsa da aklımda bir milyar rand vardı” diyen McKenzie şöyle devam etti:
“İnsanların anlamadığı şey de bu. Sahip olmadıklarını nasıl elde edecekleri yerine sahip olmadıkları şeylere odaklanıyorlar.”
McKenzie ilerleyen yıllarda insanlara motivasyon veren konuşmalarıyla para kazanmaya başladı ve kendi hayatıyla ilgili kitaplar yazdı.
Ardından hapishaneden tanıdığı “ruh eşi” Kenny Kunene ile birlikte Zimbabwe’de madencilikten Güney Afrika’da gece kulübü işletmeciliğine kadar çeşitli işlere girişti.
Kenny Kunene, Güney Afrika’nın Johannesburg kentinin lüks bir banliyösünde bulunan Zar Lounge adlı gece kulübünde düzenlediği 40. doğum günü partisinde iç çamaşırlarıyla giyinmiş kadınların vücutlarında suşi servis ettikten sonra “Suşi Kralı” lakabını kazanmıştı.
Bu gece kulübü ve Cape Town’da McKenzie’nin adına kayıtlı bir şubesi daha sonra ödenmemiş kira ve elektrik faturaları nedeniyle kapatıldı.
Siyasi kariyeri
McKenzie bugünlerde daha çok bir siyasetçi olarak tanınıyor.
2013 yılında Vatansever İttifakı (PA) partisini kurdu ve Kenny Kunene’yi başkan yardımcısı olarak görevlendirdi.
PA, 10 yıl sonra ülkede yapılan genel seçimde ulusal oyların yüzde 2’sini, Western Cape bölgesinde ise oyların yüzde 8’ini kazandı.
PA’nın sloganı “Ons baiza nie”, Afrikaans dilinde “Korkmuyoruz” anlamına geliyor.
Güney Afrika nüfusunun yaklaşık yüzde 8’ini oluşturan melez topluluklar arasında Afrikaans dili yaygın olarak konuşuluyor.
Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından McKenzie, “Tüm ırkları parlamentoya taşıyan tek parti biziz,” diye konuştu.
BBC’ye konuşan siyasi analist Kagiso Pooe, McKenzie’nin “kabadayı” bir tarzı olduğunu ve bunun da seçmenlerine hitap ettiğini söylüyor.
“İnsanlar kendilerine benzeyen ve ‘Ben buyum’ demekten çekinmeyen birine inanmak ve onu görmek istiyor. Bunu Başkan Zuma, Başkan Trump ve benzeri kişiliklerde görebilirsiniz.”
McKenzie’nin kayıt dışı göçmenlere yönelik yürüttüğü ve bazıları tarafından “yabancı düşmanlığı” diye nitelendirilen kampanyasının da ona oy kazandırdığını söyleyen Pooe, “Ana akım politikacılar ve partiler bu konudan uzak dururken o doğrudan bu konuyu ele alıyor” diyor.
Zulu dilinde “Bırakın gitsinler” anlamına gelen “Abahambe” sloganıyla yürütülen bu kampanya kapsamında McKenzie, Güney Afrika’ya girmeye çalışan insanları doğrudan kovalamak için Zimbabve sınırını ziyaret etmişti.
McKenzie bunun ardından ikiyüzlülükle suçlanmıştı çünkü 2013 yılında SABC’ye verdiği bir röportajda Zimbabve de dahil olmak üzere Afrika’nın diğer bölgelerinden gelen göçmenleri Güney Afrika ekonomisinin “ayrılmaz” bir parçası olarak tanımlarken, kendi ülkesindeki siyah insanları “tembel” diye nitelendirmişti.
Spor Bakanı
Ramaphosa koalisyon hükümetinin kurulması için görüşmelere başlarken McKenzie polis bakanı olarak görev yapmak istediğini dile getirmiş, Güney Afrika’nın yüksek suç oranıyla mücadele etmek için iyi bir konumda olduğunu söylemişti.
Yeni görevinin açıklanmasıyla McKenzie, “Spor, çocukların hayatlarını değiştirmek için kullanılabilir. Spor yapan bir çocuk, mahkemeden uzak bir çocuktur” diye konuştu.
McKenzie Facebook üzerinden yaptığı bir paylaşımda, “Söz veriyorum, araba döndürmeyi bu ülkedeki en büyük sporlardan biri haline getireceğim” dedi.
‘Araba döndürme’, Güney Afrika’da oldukça popüler bir spor ve otomobillerin daireler çizerek sürülmesini ve sürücünün arabanın dışında ve tepesinde akrobasi hareketleri yapmasını içeriyor.
McKenzie, sporun güvenli ortamlarda, gençleri çetelerden ve uyuşturucudan uzak tutarak yapılacağını söyledi.
Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa’nın McKenzie’ye kabinesinde yer verme kararı siyasi olarak oldukça riskli.
McKenzie, PA’nın siyasi rakibi olan Demokratik İttifak (DA) tarafından yönetilen Western Cape bölge hükümetinin yürüttüğü bir soruşturmanın merkezinde yer alıyor.
McKenzie geçen yıla kadar Central Karoo bölgesinin belediye başkanıydı.
2022 yılında bölgedeki yüzme havuzlarının onarımı ve tuvaletlerin değiştirilmesi gibi kamu hizmetlerinin geliştirilmesi amacıyla düzenlenen gösterişli bir etkinlikte belediyeye bağışlanan 3 milyon randın (161 bin dolar) hesabını vermemekle suçlandı.
Yerel medyaya göre bir mahkeme geçen ay McKenzie’nin bazı mali kayıtları müfettişlere beyan etmesini talep etti.
PA mahkeme kararını “kusurlu” olarak nitelendirirken, DA kararı memnuniyetle karşıladı ve McKenzie’nin “yolsuzluğun para getirmediğini yakında öğreneceğini” söyledi.
]]>İsrail’e göre Refah saldırısı, rehineleri ve militanları Gazze’den kaçırmak için kullanılabilecek tünel sistemlerine sahip olan Hamas’ı yenmenin anahtarı.
İsrail, Refah’a yönelik saldırılarının durdurulması ve sivillerin korunması konusunda acil ek önlem talebiyle Uluslararası Adalet Divanı’na başvuran Güney Afrika’nın iddialarına yanıt verdi.
İsrail savunmasında neler söyledi?
Lahey’deki Uluslararası Barış Sarayı’nda Cuma sabahı yapılan duruşmada, İsrail adına Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuktan Sorumlu Başsavcı Yardımcısı Gilad Noam ile Dışişleri Bakanlığı Baş Hukuk Danışman Yardımcısı Tamar Kaplan Tourgeman sözlü savunma yaptı.
Başsavcı yardımcısı Gilad Noam, Güney Afrika’nın, İsrail hakkında soykırım suçlamasıyla açtığı davanın “gerçeklerden ve koşullardan tamamen kopuk” olduğunu savundu.
İsrailli yetkili, ülkesi hakkındaki davanın, “iğrenç soykırım suçlaması nedeniyle alay konusu olduğunu” söyledi.
Güney Afrika’yı Hamas kaynaklarına dayanan yalan bilgileri mahkemeye sunmakla suçlayan Noam, İsrail’in Refah’tan çekilmesini sağlamaya yönelik ek tedbir talebinin “Hamas’ı yenilgiden korumak için yapıldığını” öne sürdü.
İsrailli temsilci, “Güney Afrika yenildiğini görmek istemediği müttefiki Hamas için askeri avantaj sağlamak istiyor. Güney Afrika gerçekle, hukuk veya adaletle ilgilenmiyor” dedi.
Güney Afrika heyeti, Noam’ın bu suçlamalarına tepki gösterdi.
Noam, İsrail’in istemediği ve başlatmadığı bir savaşa girdiğini savunarak, “İsrail milletini ve vatandaşlarını savunuyor. İsrail sivillerin korunmasını sağlamak için gayretle çalışırken, Hamas da onları tehlikeye atmaya çalıştı” dedi.
Gazze’de savaşın sürdüğünü ancak soykırım yapılmadığını söyleyen Noam, İsrail makamlarının hiçbir yasa dışı davranış politikası bulunmadığını savundu.
Noam, İsrailli protestocuların yardımı engellemesine ülkesine bağlı kolluk kuvvetlerinin karşı harekete geçerek, yardım kamyonlarının geçişini sağladığını söyledi.
Uluslararası Adalet Divanı’ndan, Güney Afrika’nın istediği tüm geçici önlem taleplerinin reddedilmesini isteyen Noam, İsrail’e Gazze’den çekilme emri verilmemesi gerektiğini savundu.
İsrailli temsilci, böyle bir kararın, İsrail’in uluslararası hukuk kapsamındaki haklarından mahrum kalmasına yıl açacağını ve Uluslararası Soykırım Sözleşmesini’nin “kalkan yerine kılıca çevrileceğini” öne sürdü.
Daha sonra söz alan İsrail Dışişleri Bakanlığı hukuk uzmanı Tamar Kaplan Tourgeman da, ülkesinin Filistinlilere yönelik yardımları engellemediğini söyledi.
Tourgeman, hem İsraillilerin hem de Filistinlilerin çektiği acıların sorumlusunun Hamas olduğunu savundu.
Tourgeman, Güney Afrika’yı “soykırım niyetini açıkça ortaya koymak” amacıyla İsrailli liderlerin yaptığı açıklamaları çarpıtmakla suçladı.
İsraillilere ‘yalancılar’ diye bağıran kadın dışarı çıkarıldı
Tourgeman’ın sözlü savunması sırasında mahkeme salonundan bir kadın “yalancılar” diye bağırdı. Protestocu kadın, güvenlik görevlileri tarafından salından çıkarıldı.
İsrail tarafı 2 saatlik sözlü savunma hakkının 90 dakikasını kullandı. Buna gerekçe olarak, kısa sürede yapılan dava çağrısı gösterildi.
İsrail heyeti, kısa ihbar süresi nedeniyle duruşmaya yeterince hazırlanamadıklarını belirterek, bunun hayal kırıklığı yarattığını söyledi.
İsrailli temsilci Gilad Noam, mahkemenin kendilerini Pazartesi günü bilgilendirildiğini, kısa ihbar süresi nedeniyle İsrail’in üst düzey hukuk danışmanlarının birçoğunun Lahey’e gelemediğini vurguladı.
İsrail’in duruşmanın 1 hafta sonraya ertelenmesini istediği ancak Uluslarası Adalet Divanı’nın bu talebi kabul etmediği belirtildi.
Güney Afrika’nın Refah saldırısı nedeniyle ivedi ek önlem talebiyle yaptığı başvuru, uluslararası mahkeme tarafından oldukça kısa bir sürede işleme alındı.
Lahey’deki duruşma sırasında bir grup İsrailli gösterici, mahkeme önünde, Hamas’ın elindeki rehinlerin serbest bırakılması çağrısında bulundu.
Neler olmuştu?
Uluslararası Adalet Divanı, 28 Mart’ta İsrail’in insani yardım konusunda gerekli ve etkin önlemleri bir an önce alması gerektiğine karar vermişti.
Güney Afrika, İsrail’in Refah’a yönelik saldırılar üzerine, Lahey’deki mahkemeye başvurarak saldırıların sona erdirilmesi ve sivillerin korunması için yeniden acil önlem talebinde bulundu.
Güney Afrika’nın başvurusunda, “Filistin halkının Soykırım Sözleşmesi kapsamında sahip olduğu hakların daha ciddi ve telafisi mümkün olmayan zararlara uğramasını önlemek” için acil geçici önlemlerin alınması istendi.
BM’ye göre, İsrail’in saldırıları nedeniyle 6 Mayıs’tan bu yana Refah’tan yaklaşık 600 bin kişi kaçmak zorunda kaldı.
Uluslararası yardım kuruluşları, bölgede sivillere yönelik koşulların giderek daha da kötüleştiği uyarısında bulunuyor.
Uluslararası Adalet Divanı’nın kararları bağlayıcı ve temyiz edilemiyor. Ancak mahkemenin kararları uygulama gücü olmadığı için bu konuda sıkıntılar yaşanabiliyor.
Güney Afrika’nın acil ek önlem talebi, soykırım gerekçesiyle açılan davadan farklı.
Uluslararası Adalet Divanı’nın esastan görüşmeyi kabul ettiği soykırım davasının ise uzun yıllar sürmesi bekleniyor.
Güney Afrika’nın açtığı soykırım davasına Nikaragua ve Kolombiya’nın ardından Libya da resmen müdahil oldu.
Libya, davaya katılma başvurusu yapan ilk Müslüman ülke.
Türkiye ve Mısır da, davaya müdahil olma kararı aldıklarını açıklamıştı.
]]>DEİK heyetindeki Türk iş insanları, ziyaret kapsamında, Johannesburg, Pretorya ve Cape Town kentlerinde, üst düzey hükümet yetkilileri ve Güney Afrika’nın önde gelen iş insanlarıyla görüşmeler yaptı.
Ziyaretin dördüncü gününde, Cape Town’da Güney Afrika Hint-Afro İş Birliği (SAIBA) ile ortaklaşa düzenlenen yemekli etkinliğe, Güney Afrika Ticaret ve Sanayi Bakanı Ebrahim Patel de katıldı.
Bakan Patel, etkinlikte yaptığı konuşmada, Türkiye ile Güney Afrika arasında güçlü ticaret bağları olduğuna dikkati çekerek, bu ticari ilişkilerin başta imalat sektörü, madencilik, tarım, otomotiv ve ev tekstili ürünlerine dayandığını belirtti.
Patel, Güney Afrika’nın, ırkçı apartheid rejiminin sona erdiği 1994 yılından beri 300 yıldır süren bir sömürgecilik hegemonyasını yıktığına değinerek, bugün her renkten Güney Afrikalının otomotivden madenciliğe hemen her sektörde başarılı faaliyetler yürüttüğünü dile getirdi.
Türkiye ile ticari bağları kuvvetlendirmek istediklerini vurgulayan Patel, “Güney Afrika’da çok daha fazla Türk ürünü görmek istiyoruz ve tabii Türkiye’de de çok daha fazla Güney Afrika ürünü.” dedi.
“Hepsi kurdukları irtibatlardan çok memnunlar”
Türkiye’nin Cape Town Başkonsolosu Sinan Yeşildağ, AA muhabirine yaptığı açıklamada, DEİK heyetinin Kovid-19 sonrası Cape Town’u ziyaret eden en kapsamlı ve en büyük heyet olduğuna işaret ederek, heyetin Cape Town ziyareti kapsamında düzenlenen akşam yemeğinde Güney Afrika iş dünyasıyla bir araya gelme fırsatı bulduklarını belirtti.
Yeşildağ, “Etkinliğimize, Güney Afrika Ticaret ve Sanayi Bakanı Ebrahim Patel’in katılması da bizim için ayrıca bir gurur kaynağı. Heyet üyelerimiz oldukça renkli bir akşam geçirdiler. Hepsi kurdukları irtibatlardan çok memnunlar.” ifadelerini kullandı.
“4 günlük ziyaretimiz beklediğimizden çok çok iyi geçti”
Türk heyetine başkanlık eden DEİK Türkiye-Güney Afrika İş Konseyi Başkanı Abubekir Salim ise bu iş gezisini düzenlemeden önce gerçekleştirdikleri istişarelerde, Türkiye gibi her alanda doğruların yanında yer alan ve Filistin konusunda güçlü bir duruş sergileyen Güney Afrika’yı destekleme kararı aldıklarını aktardı.
Salim, Güney Afrika’da gerçekleştirdikleri görüşmeler kapsamında yeni ilişkiler kurup hem ticaret hem de yatırım fırsatları oluşturmak suretiyle ikili ilişkileri çok daha üst seviyelere çıkarmayı hedeflediklerine dikkati çekerek, “Biz şuna inanıyoruz ki Türkiye Güney Afrika’nın yaptığı şeyden minnettar.” dedi.
Güney Afrika ziyaretinin beklediklerinden çok daha verimli geçtiğini kaydeden Salim, ziyaret kapsamında, Siyahi İş Konseyi (BBC), SAIBA, Johannesburg Ticaret Odası ve Cape Town Ticaret Odası gibi Güney Afrika’nın önde gelen organizasyonlarıyla bire bir görüşme ve tanışma fırsatı bulduklarını anlattı.
Salim, şunları kaydetti:
“Birçok arkadaşımız yeni ilişkiler kurdular ve kesinlikle çok daha iyi ticaret ve yatırımlar planlıyorlar. Aynı zamanda Güney Afrika’nın önde gelen bankalarıyla buluşup buradaki yatırım fırsatlarından nasıl yararlanacağımızla ilgili bilgiler aldık. Her bir arkadaşımız (Güney Afrikalı iş insanlarıyla) tek tek tanışma fırsatı buldu ve eminim ki çok ciddi iş imkanları oluştu. Şu ana kadar ki 4 günlük ziyaretimiz beklediğimizden çok çok iyi geçti. Gördüğünüz gibi Ticaret ve Sanayi Bakanı Patel tarafından ağırlandık. Türkiye ile ilgili çok çok güzel şeyler söylediler. Türkiye ile ticaret ve ilişkilerin geliştirilmesi için çalışmalar yürüteceklerini söylediler. Biz de bundan çok memnun kaldık.”
]]>Lahey’deki uluslararası mahkeme, Güney Afrika’nın İsrail hakkında açtığı soykırım davası kapsamında, 6 Mart’ta yaptığı Gazze için ek tedbir talebini kabul etti.
Uluslararası Adalet Divanı’nın Perşembe günü açıklanan ara kararında, “Gazze’deki feci yaşam koşullarının” 26 Ocak’ta verilen ara karardan bu yana daha da kötüleştiği vurgulandı.
İsrail’in operasyonları nedeniyle Filistinlilerin gıda ve diğer temel ihtiyaçlardan yaygın biçimde mahrum bırakıldığını vurgulayan mahkemenin kararında, “Gazze’deki Filistinliler artık kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya değil, bu kıtlık başlıyor” dendi.
Birleşmiş Milletler’in en üst yargı organı olan Uluslarası Adalet Divanı’na göre 26 Ocak’ta alınan geçici önlemler, artık bugünkü koşullar için yeterli değil.
Mahkeme, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin açtığı dava kapsamında, 26 Ocak’ta aldığı ara kararda İsrail’in Gazze’deki soykırımı önlemek için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini bildirmişti.
Uluslararası Adalet Divanı ayrıca İsrail hükümetinin herhangi bir suça ilişkin kanıtları korumak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğine de hükmetmişti.
Güney Afrika Cumhuriyeti, Gazze’de durumun giderek kötüleştiği gerekçesiyle 6 Mart’ta uluslararası mahkemeye başvurarak ek önlem talebinde bulundu.
İsrail, 15 Mart’ta Uluslararası Adalet Divanı’ndaki bu başvuruya ilişkin yanıtında, Güney Afrika’nın iddialarını “maddi ve hukuki açıdan tamamen temelsiz” diye değerlendirdi.
İsrail’in yanıtında, Güney Afrika’nın hem BM Soykırım Sözleşmesi’ni hem de mahkemeyi kötüye kullandığı öne sürüldü.
Ancak Uluslararası Adalet Divanı, Güney Afrika’nın Gazze’deki son duruma ilişkin kaygılarını yerinde buldu.
Uluslararası mahkeme, 2’ye karşı 14 oyla, içinde bulunan durumun Gazze için yeni önlemlerin alınmasını meşrulaştırdığına karar verdi.
Uluslararası Adalet Divanı’nın “bağlayıcı etkiye sahip” kararında, İsrail’in BM ile koordineli bir biçimde Gazze’ye insani yardım konusunda gerekli ve etkili önlemleri bir an önce alması gerektiği vurgulandı.
İsrail’e, Lahey’e bilgi vermesi için bir ay süre verildi
Mahkeme, İsrail’in BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne ilişkin yükümlülüklerinin yanı sıra, Gazze’deki Filistinlilerin karşı karşıya kaldığı kıtlık ve açlığa karşı da önem alması gerektiğine hükmetti.
Uluslarası Adalet Divanı kararında, BM ile işbirliği halinde engelsiz bir şekilde gıda, su da dahil olmak üzere acil ihtiyaç duyulan elektrik, yakıt, barınma, giyim, hijyen gibi temel hizmetlerin ve insani yardımın sağlanması istendi.
Mahkeme, Gazze’deki Filistinlilere tıbbi malzeme ve tıbbi bakımı da kapsayacak bu kapıların kapasitesinin arttırılması ve açık tutulması gerektiğine de karar verdi.
Uluslararası Adalet Divanı, İsrail’in en geç bir ay içinde alınan önlemler konusunda Lahey’e bilgi vermesini de kararlaştırdı.
BM’ye göre, İsrail’in yalnızca sınırlı miktarda yardım gönderilmesine izin vermesi Gazze’nin kuzeyinde felaket koşullarına yol açıyor.
Filistinli yetkililere göre, bu durum da özellikle çocuklar başta olmak üzere sivil ölümlerini arttırıyor.
Güney Afrika Cumhuriyeti, taraf olduğu BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nden kaynaklanan yükümlülükleri kapsamında, “soykırım” suçlamasıyla İsrail aleyhine dava açmıştı.
Uluslararası mahkeme, Ocak ayında başvuruyu esastan görüşmeyi kabul etti. Ancak soykırımın belirlenmesi karmaşık bir süreç gerektirdiği için, davanın uzun yıllar sürebileceği belirtiliyor.
Gazze
]]>Uluslararası Bilgi ve Algı Derneği (BİLAL) tarafından organize edilen ve 15 Mart Uluslararası İslamofobiyle Mücadele Günü kapsamında Durban şehrinde “Uluslararası ve Kültürel Irkçılığa Karşı Küresel Mücadele Forumu” adlı etkinlik düzenlendi.
Etkinlik, Kur’an-ı Kerim tilaveti ve ezan okumasıyla başladı.
Güney Afrika’da Müslümanların sayısı artıyor
Müslüman olan İbrahim Richmond burada yaptığı konuşmada, Güney Afrika’da 15 yıl rahiplik yaptığını ve gördüğü bir rüyadan sonra Müslüman olduğunu ve binlerce kişinin de Müslüman olmasına vesile olduğunu söyledi.
Güney Afrika’da dini özgürlüklerin anayasal güvence altında olduğunu ve herkesin dinini özgürce yaşadığını aktaran Richmond, kendisinin ve cemaatinin Müslüman olduktan sonra hiçbir baskıyla karşılaşmadıklarını ifade etti.
Richmond, Güney Afrika’da her geçen gün daha fazla sayıda insanın İslamiyeti seçtiğini belirterek, “Daha dün 14 kişinin Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman olmalarına tanıklık ettim.” dedi.
Diğer dinlere karşı saldırgan bir tutum takınmanın insanları İslamiyet’ten uzaklaştıracağına dikkati çeken Richmond, “Müslümanlar olarak diğer dinlere saldırmaktan kaçınmalıyız. Diğer kiliselerdeki insanlara sataşmak yerine onları kendinize çekin. Unutmayın ki bizler de bir zamanlar haç sembolünün yer aldığı kilisemize ay-yıldızı koyduk. Tek bir Tanrı’ya inandık ve Hz. İbrahim’in yolunu tuttuk.” diye konuştu.
Siyonist lobi İslamofobiyi dünya çapında finanse ediyor
İngiliz gazeteci, yazar ve oyuncu Lauren Booth ise mevcut dünya sisteminin beyaz ayrıcalığı üzerine kurulu bir ırkçılık türü üzerinden ilerlediğini belirterek, bir zamanlar kendisinin de bu ayrıcalıktan yararlandığını, ancak 2010 yılında Müslüman olduktan sonra, havalimanlarından restoranlara hayatın her alanında İslamofobiyle yüzleştiğini ve bu ayrıcalığı kaybetmenin ne olduğunu öğrendiğini söyledi.
Booth, İngiltere’de Müslüman karşıtı nefretin 7 Ekim’den bu yana üç kat arttığını belirterek, “Her üç olaydan ikisinde Müslüman kadınlar hedef alınıyor. İşlerimiz elimizden alınıyor, camilerimize ölüm tehditleri yollanıyor. Hedef alınıyoruz, taciz ediliyoruz, evlerimiz işaretleniyor, insanlar katil, terörist, Hamas sempatizanı olarak yaftalanıyor.” ifadelerini kullandı.
Siyonist lobinin İslamofobiyi dünya çapında finanse ettiğini kaydeden Booth, ABD ve İsrail’in Müslümanları aşırılıkçı göstermek için yüzlerce milyar dolar harcadığını söyledi.
Booth, Siyonist lobinin Güney Afrika’yı da hedef aldığını dile getirerek, Güney Afrika Yahudi Temsilciler Kurulu ve Güney Afrika Siyonist Federasyonu’nun Yahudi halkı toplu halde Western Cape’e göç etmeye zorladığını söyledi.
“Hello Brother”
BILAL Genel Başkanı Ömer Lütfi Türkmenoğlu, konuşmasında İslamofobiyi dünya genelinde kurgulayan küresel çetelerin, film sektörünü, sosyal medyayı, bilgisayar oyunlarını ve küresel medya gibi mecraları manipülasyon aracı olarak kullandıklarını, gıda sektöründe de toplumların asimile edilmesi için birçok genetik asimilasyonda bulunduklarını söyledi.
Yakın tarihin, kültürel bir ırkçılığa dönüşen İslamofobinin Avrupa’da farklı saldırıları ile dolu olduğuna değinen Türkmenoğlu, “Farklı kültürlere toleransı olmayan ırkçı reflekslerin, devletlerinin müsaadesi ve korumasıyla 2 milyar insanın inandığı kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerimi yakanları üzülerek izledik.” dedi.
Türkmenoğlu, Yeni Zellanda’daki cami saldırısında ilk ölen Afganistan asıllı Davud Nabi’nin katiline yönelik son sözlerinin “Hello Brother” (Merhaba Kardeşim) olduğunu hatırlatarak, “O son sözleriyle dünya insanlığına barışı ve kardeşliği emanet ediyordu. İyilerin parolasıydı ‘Hello Brother’, adaletin, barışın, özgürlüğün tesis edeceği yeni bir medeniyetin parolasıydı.” diye konuştu.
Yeni Zelanda’daki cami saldırılarının üzerinden 4 yıl geçti
Yeni Zelanda’nın Christchurch kentindeki Nur ve Linwood camilerine 15 Mart 2019’da Brenton Tarrant adlı saldırgan tarafından cuma namazında terör saldırısı düzenlenmişti.
Saldırı öncesi Yeni Zelanda’nın Dunedin kentinde kiraladığı eve yerleşen ve buradaki poligonlarda atış talimi yaptığı ortaya çıkan Avustralyalı terörist Tarrant, iki camide namaz kılan Müslümanlara otomatik silahlarla saldırmıştı.
Aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 51 kişinin hayatını kaybettiği saldırıda, 2’si Türk vatandaşı 49 kişi yaralanmıştı.
Saldırıyı sosyal medya hesabından canlı yayınlayan ve “beyaz ırkın üstünlüğünü” savunan aşırı sağcı terörist, olaydan hemen sonra polis tarafından yakalanmıştı.
Tarrant, 2020’de çıktığı Christchurch Yüksek Mahkemesinde, 51 cinayet, 40 ayrı cinayete teşebbüs ve bir terör suçundan hüküm giyerek şartlı tahliye olmaksızın müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.
Terör saldırısına sert tepki veren ve teröristin ismini hiç kullanmayan eski Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern, saldırıyı “Bugün Yeni Zelanda’nın en karanlık günlerinden biri” sözleriyle tanımlamıştı.
Bir sonraki cuma namazı ezanının devlet televizyonundan canlı okunmasını sağlayarak ülkedeki Müslümanlara destek veren Ardern liderliğindeki İşçi Partisi hükümeti, ülkede yarı otomatik askeri silahların yasaklanmasını sağlayan yasa çıkarmıştı.
]]>Güney Afrikalı Müslümanlar, 60 milyonluk ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 2’sini oluşturmakla beraber, ekonomik, siyasi ve kültürel açıdan oldukça etkin bir azınlık toplum olarak öne çıkıyor.
Ülkede yaşayan Müslümanların büyük bölümü Hollandalı ve İngiliz sömürgeciler tarafından buraya getirilen Asyalı Müslümanların soyundan geliyor.
Geçmişte sömürgeciliğin ve ırkçılığın acısını yaşayan Güney Afrika Müslüman toplumu, apartheid rejiminin çöküşünün ardından geçen 30 senede ülkenin en varlıklı kesimlerinden biri olma özelliği taşıyor.
Johannesburg’da ramazan fuarı
Ülkenin en büyük şehri Johannesburg, 29 Şubat- 3 Mart tarihlerinde, kıtanın en büyük ramazan fuarlarından birine ev sahipliği yaptı.
Gallagher Kongre Merkezi’nde düzenlenen fuara, Johannesburg sakinleri yoğun ilgi gösterdi.
Türkiye’den çeşitli firmaların da stant açtığı fuarı ziyaret edenler, yiyecekten bayramlık kıyafete varıncaya kadar ramazan öncesi son alışverişlerini gerçekleştirme fırsatı buldu.
Eid Fest isimli fuarın organizatörlerinden Nisha Naidu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 15 yıldır düzenli gerçekleştirilen etkinliğe bu sene 20 bine yakın kişinin katıldığını belirtti.
Naidu, fuara Türk firmalarının gösterdiği ilgiden duyduğu memnuniyeti dile getirerek, “Türk menşeli ürünler bu sene de fuarımızda önemli bir yer tutuyor. Türk firmalarının her geçen yıl daha yoğun katılım gösterdiğini gözlüyoruz.” diye konuştu.
Yunus Emre Enstitüsü standı
Fuarın ziyaretçileri arasında yer alan Türkiye’nin Pretorya Büyükelçisi Ayşegül Kandaş, önceki yıllarda olduğu gibi Güney Afrika’da ramazanın bu yıl da büyük bir coşkuyla karşılandığını belirterek, Güney Afrikalı Müslümanların, ibadetlerini yerine getirme konusunda son derece hassas olduğunu kaydetti.
Kandaş, Güney Afrika’da Müslümanların nüfusun yüzde 2 civarını oluşturmasına rağmen, ekonominin yaklaşık yüzde 30’una hakim olduklarına dikkati çekerek, “Bildiğiniz üzere buradaki Müslümanlar, geçen yıl Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından Türkiye’ye yardım için seferber oldu. Bu konuda kendilerine minnettarız.” diye konuştu.
Fuardaki Yunus Emre Enstitüsü (YEE) standı da ziyaretçiler tarafından ilgiyle karşılandı.
Johannesburg YEE Türk Kültür Merkezi yetkilisi Abdülaziz Yiğit, bu stantta Türk el işi sanatlarından eserlere yer verip YEE’nin kurs ve etkinliklerini tanıttıklarını belirtti.
Güney Afrika’da ramazan gelenekleri
Ülkenin önde gelen Müslüman sivil toplum kuruluşlarından (STK) Awqaf SA görevlilerinden Nasiba Abdoola, dünya genelinde olduğu gibi Güney Afrika’da da Müslümanların ramazan ayını büyük heyecan ve coşkuyla beklediklerini kaydetti.
Abdoola, Güney Afrika’da sokak iftarlarına dikkati çekerek, “Güney Afrika’da ramazan geleneklerimizin başında sokak iftarları gelir. Yüzlerce, hatta binlerce kişi bu sokak iftarlarında bir araya gelerek orucumuzu birlikte açarız. Bunun dışında ramazan boyunca misafirimiz eksik olmaz. Bu ayı aile ve yakınlarımızla birlikte geçirmeye özen gösteriyoruz.” dedi.
Ramazanda mutfaklarda Cape Malay ve Hint mutfağına özgü yöresel tatların çokça tercih edildiğini belirten Abdoola, şu ifadeleri kullandı:
“Genellikle iftarlarda hafif şeyler yemeyi tercih ederiz. Ana yemekleri, daha ağır oldukları için teravih namazından sonraya saklarız. Gençlerimiz çoğu zaman sahura kadar uyumaz. Sahur vakti ailenin tüm üyeleri tekrar sofra başında bir araya geliriz.”
]]>Pandor, AA’nın “Global İletişim Ortağı” olduğu, Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu (ADF) 2024’te, AA muhabirine, ülkesinin Filistin konusundaki tutumuna ve UAD sürecine dair açıklamalarda bulundu.
Güney Afrika’nın, “beyaz hükümetin” ırkçı politikalar güttüğü bir dönemde apartheide karşı uzun yıllar mücadele ettiğini hatırlatan Pandor, mücadelelerinde uluslararası toplumun yardımına ihtiyaç duyduklarını söyledi.
Pandor, ülkesinin mücadelesinin bir kısmının silahlı olduğunu ve diğer taraftan uluslararası dayanışma için uğraştıklarını, ülke ülke gezip yardım istediklerini, onları destekleyenler arasında başta Yaser Arafat olmak üzere Filistinlilerin de yer aldığını anlattı.
Filistinlilerin o dönemde zor zamanlar geçirmelerine rağmen Güney Afrika’nın yanında yer aldığını dile getiren Pandor, şöyle devam etti:
“O yüzden bu her zaman görevimiz. İnsanlar baskı altındayken, zorluk, önyargı, ayrımcılık, öldürülmeye maruz kalırken, Güney Afrikalıların bir şey yapmak için ahlaki bir sorumluluğu var. Biz de dünyaya hiçbir şey söylemeden Filistin halkının katledilmesini izleyemeyeceğimizi hissettik. BM’nin araçlarını kullanmaya karar verdik çünkü uluslararası hukukun İsrail tarafından ciddi şekilde ihlal edildiğine inanıyoruz. Uzun yıllardır bunu yaptı. Biz de bu kez buna karşı çıkmamız, Uluslararası Adalet Divanına gitmemiz gerektiğini düşündük ve aslında bir karar çıkartmak istedik.”
Pandor, UAD’nin ihtiyati tedbir kararından bu yana, bir davaları olmadığını söyleyen ülkelerin bile İsrail’e, UAD’nin kararlarını uygulaması gerektiğini söylemeye başladığını anlattı.
Bu ülkelerin önceden bunun çok saçma ve zaman kaybı olduğunu, hiçbir başarı şansı olmadığını söylediklerinin unutulduğunu kaydeden Pandor, şimdi ise dava hakkında ve İsrail’in kararları uygulaması gerektiği hakkında konuştuklarını ifade etti.
“Güney Afrika ahlaki ve doğru bir mesele için uğraşıyor”
Pandor, bunun nedeninin İsrail’in dünyaya bir tehdit oluşturduğunu görmeleri olduğunu aktararak, şunları kaydetti:
“Tepkiler konusunda maalesef ABD’de bazı siyasiler Güney Afrika’ya karşı çok olumsuz bir pozisyon aldı. Bildiğiniz gibi ABD çok güçlü bir ekonomiye sahip ve hepimiz onlarla ticaret yapıyoruz. Ülkemdeki yatırıma ve istihdama da bu, tehdit oluşturuyor. Bu nedenle lobiye devam etmeliyiz. Güney Afrika çok ahlaki ve doğru bir mesele hakkında küresel olarak uğraşırken ABD halkının Güney Afrika’ya karşı hareket etmesi tamamen yanlış.”
UAD’deki davaya ilişkin herhangi bir ülkeden baskı görüp görmediğine ilişkin Pandor, “Hakkımız var, biz egemen bir ulusuz. Davamızı yürütme hakkımız var. Birçok ülkenin Güney Afrika’nın Filistin’e desteğiyle hemfikir olmadığını biliyoruz ancak bizim her zaman yaptığımız bir şey ve Filistin halkına arkamızı dönemeyeceğiz.” dedi.
Pandor, İsrail’in UAD’nin kararlarına dair yanıtına ilişkin, “Başvurmadılar. Hepimiz biliyoruz ki Netahyahu UAD’nin kararlarını reddetti ve bu şaşırtıcı değil. Apartheid ile aynı şeyi yaşadık. BM organlarınca uluslararası kararlar alındığında apartheid devlet ‘hayır’ diyecek. Bunda apartheid devlet ile İsrail hükümeti arasında benzer bir uygulama ve yaklaşım görüyoruz.” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin UAD’deki davaya desteğine ilişkin Pandor, “Türkiye, başından itibaren Güney Afrika’nın attığı adımları takdir ettiğini söyledi ve bizimle her zaman iletişim halindeydi.” şeklinde konuştu.
Pandor, davanın değeri görüldüğünde ve daha detaylı süreçte bölgeden daha fazla ülkenin Güney Afrika’ya katılacağını umduklarını belirterek, “Mahkemeden hala tarih için bekliyoruz. Bu sürede kim Filistin’in gerçekten dostu, anlayacağız.” dedi.
“Gazetecilerin öldürülmesi beni tiksindiriyor”
Pandor, İsrail’in Gazze’ye saldırılarında hayatını kaybeden gazetecilere ilişkin ise şunları söyledi:
“Yaşanan trajediden dolayı kalbim acıyor ve özellikle de gazetecilerin özgürce faaliyet gösterememesi, korkunç tehlikelere maruz kalması ve birçoğunun öldürülmesi beni kesinlikle tiksindiriyor. Sık sık basın özgürlüğünden bahseden gazeteci örgütleri de dahil olmak üzere dünyanın büyük bir kısmı sessiz. Bu yüzden yaşananlar karşısında tiksinti duyuyorum. Tüm medya çalışanlarının ve hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı diliyorum.”
Batı ülkelerinin Gazze’de yaşananlara sessiz kalmasına yönelik soruyu yanıtlayan Pandor, “Bu, sık sık bahsettiğimiz bir sorunu yansıtıyor: İnsanları farklı olarak görmemiz. Eğer siyahsanız, daha az insansınız. Eğer Arapsanız, daha az insansınız. Eğer Avrupalıysanız, çok insansınız. ve bu yüzden korunmanız gerekir. Dünya bu şekilde görülüyor. Bence bunu değiştirmemiz gerekiyor. ve biz güneydekiler, bunun değişmesi için mücadele etmeliyiz. Bence kendi gücümüzü ele geçirmeli ve dünyanın yeni ve çok farklı bir versiyonunu yansıtmaya başlamalıyız.” ifadelerini kullandı.
AA’nın ADF’de bulunan standını ziyaret eden Pandor, kurumun “Kanıt” kitabını inceleyerek bilgi aldı.
]]>Devjee, Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu, Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu (ADF) 2024’te, AA muhabirinin sorularını yanıtladı.
Güney Afrikalı Devjee, ülkesinin Uluslararası Adalet Divanına (UAD) yaptığı başvuruya ilişkin, Güney Afrika’nın dış politikasının insan hakları, adalet ve özgürlüğe dayalı olduğunun anlaşılmasının önemli olduğu vurguladı.
Devjee, Güney Afrika, Gazze ve Filistin’de olanları değerlendirdiğinde, “Ülkemizde, Güney Afrika’da benzer baskı, adaletsizlik ve ‘apartheid’ı tecrübe ettik. Aslında Filistin’i, işgal altındaki Filistin’i ziyaret eden Güney Afrikalı liderlerin çoğu Gazze’de gördüklerinin Güney Afrika’da yaşananlardan 10 kat daha kötü olduğunu belirtti. Uluslararası Adalet Divanına yapılan başvuru da buna dayanıyor. Adalet, özgürlük, Gazze ve Filistin’deki baskının son bulmasını istiyoruz.” ifadelerini kullandı.
Bu nedenle İsrail’e karşı bir tavsiye ve yargıda bulunulması için başvuruyu mahkemeye taşıdıklarını kaydeden Devjee, “Çünkü İsrail’in apartheid uyguladığına, Filistinlilere karşı soykırım yaptığına inanıyoruz. Bu tolere edilemez. Bu (mahkeme) adaletsizlik duygusuyla bu ortaya çıktı. Güney Afrika hükümeti, bu soykırımı sonlandırmak için başvuruda bulundu.” dedi.
Devjee, UAD’ye başvurusunun ardından Güney Afrika hükümeti üzerinde davadan vazgeçmesi için çok fazla baskı olduğunu belirterek, “Aslında birçok ülke, Güney Afrika’nın UAD’de bir davası olduğuna inanmadı ancak UAD’nin Güney Afrika lehine bir karar almasıyla herkes bunun çok ciddi bir dava olduğunu fark etmeye başladı.” ifadesini kullandı.
İsrail’e silah satan ülkeler UAD kararının “soykırım” olmasından korkuyor
Birçok ülkenin İsrail’e silah satışını durduğuna dikkati çeken Devjee, bu ülkelerin, mahkemenin “İsrail soykırım yapıyor” kararı vermesinden, buna dahil edilmekten ve soykırımın suç ortağı olmaktan korktuklarını söyledi.
Devjee, bunun Gazze’de şu anda olanları insanların nasıl gördüğü üzerinde büyük bir etkisi olduğunu vurgulayarak, “Bir değişim var. Artık kesinlikle biliyoruz ki Batılı ülkeler bize gelip insan hakları, baskı ve özgürlük hakkında konuşamaz. Çünkü o haklarını bu şekilde davranarak kaybettiler, İsrail’i desteklediler ve Filistinlilerin soykırımının suç ortağı oldular.” diye konuştu.
Bu davanın Gazze ve Filistin’e etkisine ilişkin Devjee, “küresel güney” olarak adlandırılan ülkelerin daha fazla sosyal dayanışmada bulunduğu bir döneme girildiğini ifade etti.
Devjee, “Avrupa, Amerika değil. Latin Amerika, Güney Amerika, Afrika ve Orta Doğu’daki ülkeler bir araya gelerek her ülkeye eşit şekilde davranılan yeni bir uluslararası düzen ve kurallar istiyor” dedi.
“Soykırım ve baskı yapan bir ülkenin ceza almadan kurtulmasına izin veremezsiniz”
Herhangi bir ülkenin adaletsizlik ya da hata yapması durumunda hesap vermesi gerektiğini dile getiren Devjee, “Bu nedenle Güney Afrika, UAD’ye gitti. Soykırım ve baskı yapan bir ülkenin ceza almadan kurtulmasına izin veremezsiniz. Daha fazla ülke Gazze ve Filistin’de olanları; İsrail, ABD ve İngiltere’nin oynadığı rolü anlamaya başladıkça, daha fazlası yeni bir dünya düzenine ve ülkeler arasında yeni bir dayanışmaya ihtiyaç olduğunu fark edecek.” diye konuştu.
Gazze ve Filistin ADF’nin merkezinde
ADF’deki panellerin çok ilginç olduğunu kaydeden Devjee, Gazze ve Filistin meselesinin ADF’deki etkinliklerin merkezinde yer aldığını dile getirdi.
Devjee, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasının da çok önemli olduğuna işaret ederek, “Çünkü (Erdoğan) Gazze ve Filistin’in uluslararası politikaya ve düzene ne nasıl baktığımızı yeniden tanımladığından, uluslararası örgütlerin Gazze, Filistin ya da başka bir yerde herhangi bir çözüm sağlamaktaki rolünden bahsetti.” diye konuştu.
Masum insanlara sürekli baskı yapılamayacağını ve öldürülemeyeceklerini aktaran Devjee, “Bu durmalı ve Antalya’daki gibi bir forum farklı grupları ve insanları bir araya getirerek tartışma ortamı sağlıyor, bu çok önemli. Ne olduğuna dair tartışmalara ve bir anlayışa ihtiyaç var.” dedi.
]]>Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu, Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Forumu 2024’te moderatörlüğünü SETA Genel Koordinatörü Prof. Dr. Burhanettin Duran’ın üstlendiği panele US Middle East Project Başkanı Daniel Levy, Middle East Eye Genel Yayın Yönetmeni David Hearst, İletişim Danışmanı Mahomed Faizal Dawjee ve Al Sharq Forumu Başkanı Wadah Khanfar katıldı.
ABD’nin küresel ilişkilerini yürütürken “ikiyüzlü” yaklaşım gösterdiğini savunan Levy, “Hayal kırıklığını dile getiren hatta İsrail Başbakanı’na konuşmalarında kaba isimler taktığına dair duyumlar aldığımız bir lideriniz var. Üzgünüm ama bu ciddi değil. Bu, bir koz değil. Bu, ateşkes sağlamaya çalışmak da değil.” değerlendirmesinde bulundu.
Levy, ABD’nin Gazze’de yaşananları durdurmak için attığı adımların Batı Şeria’daki bir grup Yahudi yerleşimciye yönelik yaptırım kararı almanın ötesine geçmediğini belirterek, “Gazze’de bir katliam yaşanıyor ve atılan bu adımlar sadece bir avuç aşırılık yanlısına yönelik oluyor.” ifadesini kullandı.
Gazze’de Filistinli sivillere karşı uluslararası hukuk ihlallerinin sürdüğünü ve bunun durdurulabilmesi için ABD’nin İsrail’e yönelik desteğini sonlandırması gerektiğini kaydeden Levy, “ABD, sadece ateşkes için çabalamamakla kalmıyor, aynı zamanda İsrail’in Soykırım Sözleşmesi’ni ihlal ettiğine dair Uluslararası Adalet Divanında (UAD) bir dava varken bile bu ülkeye aktif bir şekilde silah sağlıyor.” dedi.
Levy, sözlerini şöyle tamamladı:
“İnsanlar, artık bunlara kanmıyor, siyasi liderlerin söylemlerindeki gerçek anlamları görebiliyor. Yaşadıkları toplumdaki ve uluslararası düzendeki adaletsizliğin Filistin meselesinde bu kadar keskin bir şekilde ortaya çıktığına şahit oluyorlar.”
“İsrail, Gazze’yi yaşanmaz hale getirmekte kararlı”
Hearst da şu anda Orta Doğu’da yaşananların bölgenin 10 ila 20 yıl sonra nasıl bir hal alacağında belirleyici bir unsur olacağını ifade ederek, “Eğer öylece durup hiçbir şey yapmadan olanları izlersek sonuçlarına hepimiz katlanmak zorunda kalacağız.” dedi.
Gazze’de yaşananların küresel bir dava haline geldiğini söyleyen Hearst, İsrail’in neredeyse her gün İngiltere’nin başkenti Londra sokaklarında protesto edildiğini dile getirdi.
Hearst, kamuoyunun Filistin devletinin adım adım parçalandığına şahit olduğuna işaret ederek, “İsrailli askerlerin, Filistinli anneleri yeni doğmuş bebeklerini dondurucu soğukta terk etmeye zorladığına şahit oluyoruz. İsrail’in Gazze’yi yaşanmaz hale getirmekte kararlı olduğunu görüyoruz. Peki biz ne yapıyoruz? Bunu normalleştiriyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.
“Filistinlilerin özgürlüğü için duyulan istek, Güney Afrika halkının DNA’sına işledi”
Güney Afrika’nın apartheid deneyimi nedeniyle Filistin halkının mücadelesine empatiyle yaklaştığını belirten Dawjee de “Güney Afrika, reklam olsun diye UAD’ye başvurmadı. Başvuruyu, özgürlüğe karşı hissettiği derin arzu ile baskı ve ırk ayrımcılığına karşı sessiz kalmamak için yaptı.” ifadesini kullandı.
Dawjee, Filistinlilerin özgürlüğü için duyulan isteğin Güney Afrika halkının DNA’sına işlediğini, Güney Afrika Ulusal Meclisinde son 30 yılda Filistinlilerin haklarına ilişkin yaklaşık 60 konuşma yapıldığını ve Filistin meselesinin Güney Afrika gündeminin hep en üst sıralarında olduğunu kaydederek, “Her hafta UAD’nin kapısını çalıyor ve bir şeyler yapılması gerektiğini söylüyoruz. Neden diğer ülkeler bunu yapamıyor?” diye sordu.
Güney Afrika’da apartheid ile mücadele kahramanı ve Nobel Barış Ödüllü insan hakları aktivisti Başpisikopos Desmond Tutu’nun sözlerine atıfta bulunan Dawjee, “Merhum Başpiskopos Tutu, Filistin’i ziyaret ettikten sonra ‘Filistin’de gördüklerim, Güney Afrika’da yaşadıklarımızdan 10 kat daha kötü.’ demişti. Bunu aklınızda tutun ve size anlattığım apartheid deneyimlerimi 10 ile çarpın. İşte o zaman Gazze’de neler yapmamız gerektiği konusunda bir fikir edinebilirsiniz.” dedi.
“ABD, Gazze’deki mevcut kriz ve soykırıma suç ortağı”
Khanfar, Gazze’de yaşananlar sonrası, insanlığa liberal değerler, temel insan hakları, hukukun üstünlüğü, eşitlik, adalet ve demokrasi vadeden Batı merkezli dünya düzeninin çökeceğini söyledi.
Batılı hükümetlerin çoğunun ve Amerikan yönetiminin Gazze’deki “mevcut kriz ve soykırıma suç ortağı” olduğunu belirten Khanfar, “Batı’nın dünyaya barış getiremeyeceği gerçeğini en son anlayan Orta Doğu oldu. Belki de Latin Amerika, Asya ve Afrika, bunu bizden önce keşfetti. Gazze sayesinde artık siyah ve beyazı görebiliyoruz.” ifadelerini kullandı.
Khanfar, bundan sonra olacakları, Batı merkezli modern yönetim modelinin, siyasetin, dünya düzeninin çöküşü ve nihayetinde bölgesel düzenin yükselişi olarak sıraladı.
]]>***
Güney Afrika Cumhuriyeti’nin İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı nezdinde İsrail aleyhine 29 Aralık 2023’te, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin (Soykırım Sözleşmesi) ihlali gerekçesiyle açtığı davada talep edilen geçici tedbirlere dair duruşmalar 11-12 Ocak 2024’te gerçekleşti. Dünya kamuoyu bu duruşmaların sonucunun açıklanmasını büyük merakla bekliyordu. Divan, bu merakı dün gidererek son derece hızlı bir şekilde, geçici tedbir kararlarını açıkladığı 2022 tarihli ve yine Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali esaslı Ukrayna’nın Rusya’ya karşı açtığı davadan da hızlı davranarak, 4 günde kararını açıklamış oldu.
Geçici tedbir kararı
Öncelikle şunu hatırlatmak gerekiyor: Açıklanan geçici tedbir kararı sadece bir ara karar. Zira eğer hızlıca müdahale edilmezse telafisi mümkün olmayacak bir zarar ortaya çıkabilir. Bu, ilk bakışta davanın esasıyla talep edilen koruyucu tedbirler arasında makul bir bağlantının kurulabildiği durumlarda alınabilen bir karar, yani davanın esasına ilişkin değil. Hatta her ne kadar Divan’ın yetkili olduğundan şüphe olmasa da Divan teknik olarak bu davaya bakmaya yetkili olduğunu dahi henüz karar altına almadı. Dolayısıyla sadece başlangıç aşaması için Güney Afrika’nın tezlerinin zaferi, İsrail’in tezlerinin ise kabul görmeyişi olarak yorumlanabilecek karar, davanın sonunda İsrail’in eylemlerinin soykırım olarak tescilleneceğine dair herhangi bir anlam taşımıyor. Nitekim 1993 yılında yine soykırım esasında açılan Bosna-Sırbistan Davası’nda aynı yıl içerisinde bazı geçici tedbirlere hükmedilmiş ancak 14 yıl sonra çıkan nihai kararda Srebrenitsa katliamı dışında hiçbir olay soykırım kapsamına sokulmamıştı.
Öte yandan, geçici tedbir kararları tıpkı nihai kararlar gibi bağlayıcı. Bu konuda bir şüphe vardıysa da 1999 yılından itibaren böyle bir şüpheye mahal kalmadı. O yıl Divan’ın aldığı meşhur LaGrand Kararı bu konuda herhangi bir tartışmaya noktayı koydu. Her ne kadar o davanın davalı tarafı olan Amerika Birleşik Devleti (ABD), Divan tarafından alınmış geçici tedbir karlarına uymasa da Divan, davanın sonunda geçici tedbirlere uyulmamış olmasının da müstakil bir ihlal olduğunu hüküm altına aldı.
O halde İsrail dün kendisine karşı alınan kararlarla bağlı. Alınan kararın kapsamında 6 ayrı tedbir bulunuyor. Buna göre İsrail Devleti;
Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülükleri uyarınca Gazze’deki Filistinlilere karşı işbu Sözleşme’nin 2. maddesindeki fiillerin (bir toplumsal grubun üyelerinin öldürülmesi, grubun üyelerine ciddi bedensel ve zihinsel zarar verilmesi, grubun tamamının veya bir kısmının yok olmasına imkan verecek şekilde hayat şartlarının kötüleştirilmesi, grup içinde doğumların engellenmesi) işlenmesini önlemek,Askeri birliklerinin ve kendisine bağlı askeri grupların bir önceki maddede yer alan fiilleri gerçekleştirmesini engellemek,Filistinlilere yönelik doğrudan ve aleni soykırım kışkırtıcılığı ve çağrısı yapanları engellemek ve cezalandırmak,Gazze’ye Filistinlilerin karşı karşıya kaldığı olumsuz yaşam koşullarının giderilmesi için acilen ihtiyaç duyulan temel hizmetlerin ve insani yardımın ulaştırılmasını sağlamak,Gazze Şeridi’ndeki Filistinli grup üyelerine karşı Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali niteliğinde olduğu iddia edilen fiillere ilişkin delillerin yok edilmesini önlemek ve korunmasını sağlamak için tüm gerekli tedbirleri derhal ve etkili bir şekilde almak,Buna ek olarak da hükmedilen tedbirlerin uygulamaya geçirildiğine dair bir raporu 1 ay içerisinde Divan’a sunmak zorundadır.- Güney Afrika ne talep etti, karar ne çıktı?
Söz konusu tedbirler, Güney Afrika’nın talep ettiği tedbirlerin tamamını karşılamıyor. Zaten kararları açıklayan Divan Başkanı Yargıç Joan Donoghue, Divan’ın bu konuda belli bir esneklikle hareket ettiğinin altını çizdi.
En dikkat çekici husus, askeri operasyonların tamamen durdurulması talebinin aynen kabul görmemesi. Bu durum kararı takip edenleri hayal kırıklığına uğratmış olabilir ancak yine de yürütülen askeri operasyonlara dair hiçbir şey söylenmiyor demek isabetli olmaz. Alınan tedbir, aslında operasyonların ölçeğine ve biçimine dair kısıtlayıcı bir nitelik de taşıyor. Çünkü, her ne kadar ifadenin genelliği ve yoruma açıklığı kesin bir çıkarım yapmayı zorlaştırsa da, operasyonların “Soykırım Sözleşmesi’nin ihlaline yol açmayacak” biçime getirilmesinin tek anlamı bu olabilir.
Güney Afrika’nın bir diğer talebi de Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali niteliğinde eylemlerde bulunabileceği varsayılan asker yahut sivil tüm kişilere yönelik cezalandırma yükümlülüğüne hükmedilmesiydi. Divan’ın mevcut kararında sadece doğrudan ve aleni soykırım kışkırtması yapan kişilerle sınırlı bir çerçevenin ortaya koyulması da dikkat çekici.
Ayrıca İsrail’in rapor verme yükümlülüğünün Güney Afrika’nın talebi olan 1 hafta içerisinde değil de 1 ay içerisinde olacak şekilde kararlaştırılması, mevcut saldırıların yıkıcılığı göz önüne alınırsa uzun bir süre gibi gözüküyor. Buna karşın, aynı yükümlülüğün 2019 tarihli Myanmar Davası’nda 4 ay olduğu düşünülünce 1 ayın çok uzun olmadığı yorumu da yapılabilir. Bu tedbire dair daha sıkıntılı husus, tedbirin tek bir rapor ile sınırlı tutulması ve belli periyotlarla ek raporların verilme yükümlülüğünün verilmemesi. Bu durum, Güney Afrika’nın talebiyle de Myanmar Davası’nda verilen kararla da ters düşüyor.
Alınan tedbir kararlarının gerekçelendirmesinde Birleşmiş Milletler (BM) organlarının ve uzmanlık kuruluşlarının açıkladığı rapor ve ortaya koyduğu beyanlara geniş biçimde referansta bulunulması da son derece dikkate şayandır. Çünkü, “bu kadar açıklama, kınama ne işe yarıyor?” şeklindeki sorulara tam bu noktada bir cevap verilmiş oluyor: Eğer o çabalar ve açıklamalar olmasaydı bugün bu tedbirleri alabilecek bir hukuki zemini oluşturmak belki de mümkün olmayacaktı. Tüm bu kaynaklardaki göz yumulamaz seviyedeki vahim veriler -bağımsız kaynaklardan teyit edilememiş şerhiyle bile olsa- tüm dünya kamuoyunun önünde dile getirilip Gazze’deki insani açıdan felaket denebilecek durumun teyit edilmesini sağladı. Yine belki de aynı sebepledir ki alınan karar, kimi zaman 15’e karşı 2, kimi zaman ise İsrail’in atadığı ad-hoc Yargıç Barak’ın katılımına rağmen 16’ya karşı 1 gibi ezici bir çoğunlukla alınabilmiş oldu.
Uluslararası Adalet Divanı, 26 Ocak kararıyla İsrail’in uluslararası hukukun üzerinde veya adaletin ulaşamayacağı bir noktada olmadığı konusunda bir umut ışığı yaktı. Elbette bunu, “Dünya Mahkemesi”ni İsrail’in vahşi saldırganlığına karşı birtakım kararlar ilan edebilme noktasına getirme yolunda büyük çaba göstermiş Güney Afrikalı yetkililere, Güney Afrika’nın bu davadaki hukukçu heyetine ve bugüne kadar Gazze’de yaşanan mezalime dair kanıtları en zorlu şartlar altında toplamış ve muhafaza edebilmiş herkese borçluyuz.
[Deniz Baran, İstanbul Üniversitesi Milletlerarası Hukuk Bölümü Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
]]>***
Güney Afrika’nın 29 Aralık 2023 tarihinde Uluslararası Adalet Divanına (UAD) İsrail aleyhine yaptığı başvuru sonrasında geçen haftanın son günlerinde, talep edilen geçici tedbirlere ilişkin duruşmalar ivedilikle yapıldı. Divanın mevzuatına uygun olarak talep konusu tedbirler, davanın esas konusu olan İsrail’in 1948 Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi kapsamındaki sorumluluğuna ilişkin değerlendirmelerden önce görüşüldü. Tek tur şeklinde yapılan duruşmalarda, Güney Afrika geçici tedbirlerle ilgili sözlü beyanlarını perşembe günü sunarken İsrail tarafı savunmasını cuma günü verdi. Önümüzdeki haftalarda UAD’nin geçici tedbir taleplerine ilişkin kararını açıklaması bekleniyor.
Güney Afrika’nın bu başvurusu ve yapılan duruşmalar siyasi, tarihi ve hukuki açılardan farklı şekillerde değerlendirilebilir. Siyasi açıdan bakıldığında, yıllarca ırkçı rejim tecrübesini yaşayan Güney Afrika’nın kendisine çok uzaktaki bir ihtilaf için ön plana çıkması dikkat çekicidir. Üstelik açılan dava bir başka ırkçı rejime yönelik. Bunun yanı sıra, bölgedeki Arap ülkeleri ve İsrail arasındaki ilişkilerin tarihine bakıldığında bu başvurunun ve yapılan duruşmaların milat olduğu söylenebilir. Onlarca yıllık sorunun İsrail açısından hesap verilebilir şekle sokulması teşebbüsü çok kıymetlidir. Bu başvuru ve duruşmalar hukuki açıdan ele alındığında ise Güney Afrika ekibinin dosyasını gayet kuvvetli delillerle destekleyerek hazırladığı görülüyor. Karşılıklı sözlü beyanlar ve geçmişte uluslararası mahkemeleri boykot etme eğiliminde olan İsrail’in duruşmalara katılması gibi meselelerin her birisi ayrıca önem taşıyor. Duruşmalardaki sözlü beyanlar sonrasında ilerleyen günlerde Güney Afrika’nın talebine uygun şekilde bir tedbir kararının verilmesi beklenebilir.
Güney Afrika’nın iddiaları
Başvuruda Güney Afrika, İsrail tarafından sistematik olarak mülksüzleştirilme, yerlerinden edilme, parçalanma, kendi kaderini tayin hakkı ve geri dönüş haklarının reddedilmesi gibi gerçekliklere atıf yaparak, “1948 senesinden beri devam eden Nekbe” ifadesini kullandı. Kullanılan ifade, açılan davanın 7 Ekim’den önceki fiillere de yönelik olduğunu çağrıştırması açısından önemlidir.
Duruşmada yapılan başvuru hem ahlaki hem de hukuki yönden gerekçelendirildi. Ahlaki yönden bir bütün olarak kabul edilen insanlığın bir parçası olma bilinci ifade edilerek Güney Afrika’nın eski Devlet Başkanı Nelson Mandela’ya atıf yapıldı. Hukuki açıdan ise doğrudan Soykırım Sözleşmesi’nin ilgili maddesi tekrar edildi. İlgili sözleşmeye taraf olan Güney Afrika, sözleşmeye taraf olmanın bir sonucu olarak ve bu sözleşmedeki açık yönlendirmeye dayanarak söz konusu soykırımı önleme yükümlülüğüne işaret etti.
Duruşmada Güney Afrika geçici tedbirlere yönelik sözlü beyanlarını sistematik şekilde ileri sürdü. İlk olarak İsrail’in soykırım teşkil eden eylemleri çeşitli görüntülerle desteklenerek anlatıldı. Gazze halkının hiçbir ayrım yapılmaksızın doğrudan hedef alınması, geniş çaplı cinayetlere yol açan silahların kullanılması suretiyle sivillere saldırılması, altyapının yok edilmesi ve hastane ile ibadethanelerin bombalanması gibi bazı eylemler örnek verildi. Güney Afrika tarafı İsrail’in hem bu fiilleri devlet eliyle gerçekleştirdiğini hem de bu fiillerin engellenmesine yönelik önlemlerin alınmadığını mahkeme gündemine taşıdı.
İkinci olarak soykırım suçunun kabulü için gerekli olan kast unsuruna ilişkin ifadeler öne çıktı. Bu suçun varlığı için soykırım teşkil eden eylemlerin yanında ayırıcı özelliklere sahip bir grubu yok etme kastının da olması gerekiyor. Bu kastı gösteren İsrailli siyasetçilerin, askerlerin, İsrail Meclisi (Knesset) üyelerinin beyanları tekrar edildi ve soykırım kastının devlet politikası olarak kabul edildiği iddia edildi.
Sözlü beyanların devam eden kısmında İsrail’in saldırıları sebebiyle tehlike altında olan haklar ve bunlara bağlı olarak tedbir kararının gerekliliği anlatıldı. Daha önceki ihtilaflarda mahkemenin verdiği içtihatlara bağlı olarak geçici tedbir ve korunması gereken hak arasındaki bağ böylece ifade edilmiş oldu. Böyle bir kararın aciliyeti, yaralı ve ölü sayılarıyla birlikte gündeme getirildi. Tedbir kararının geciktiği her an telafisi önlenemez zararların oluştuğu da açık şekilde beyan edildi.
İsrail’in savunmaları
Güney Afrika tarafından İsrail aleyhine açılan davadan sonra kamuoyunda İsrail’in duruşmalara katılıp katılmayacağı meselesi tartışıldı. Çoğunluk İsrail’in yargılama sürecine katılmayacağını düşündü. Uluslararası mahkeme süreçlerini ve kararları boykot etmesiyle tanınan İsrail’in duruşmalara katılması ve oldukça detaylı savunma yapması herkes için sürpriz oldu.
Beklendiği gibi İsrail tarafı savunmasına “Holokost” atfıyla başladı. İsrail halkının Soykırım Sözleşmesi’nin neden düzenlendiğinin son derece farkında olduğu vurgusu ve 6 milyon Yahudi’nin sistematik olarak öldürülmesinin kolektif hafızaya kazındığı ifadeleri dikkat çeken örnekler arasında gösterilebilir. Güney Afrika’nın başlattığı sürecin çarpıtılmış iddialara dayandığı iddiası dillendirildi.
İsrail tarafı, Güney Afrika’nın başvuru dosyası kapsamında ve sözlü beyanlarında 7 Ekim tarihinde yaşananlardan dolayı Hamas’a yönelik açık kınamalarda bulunmadığını ileri sürdü. Bu söyleme Güney Afrika’nın Hamas ile ilişkisinin yıllardır devam ettiği iddiası da eklendi. Bir süredir Güney Afrikalı siyasetçilere yöneltilen eleştirilerin duruşmalara izdüşümü bu şekildeydi.
Yaşanan olayların sebebinin Hamas olduğu, bu sebeple soykırım varsa bunun geçmiştekiyle benzer şekilde Yahudi halkına yönelik olduğu iddiaları dillendirildi. Hamas’ın kendilerine saldırdığı, dolayısıyla İsrail’in devam eden eylemlerinin meşru savunma kapsamında kabul edilmesi gerektiği ifade edildi. Bu ifadeler, çatışmanın İsrail ve Hamas arasında olduğu gibi bir algı yaratma çabasına işaret ediyor.
İsrail tarafı son kısımda geçici tedbir taleplerinin reddedilmesi gerektiğini beyan etti. Buna dayanak olarak bölgeye gönderilen insani yardıma müsaade edildiği, bu sebeple telafisi mümkün olmayan zararlar oluşmadığı iddia edildi. Ayrıca muhtemel bir tedbir kararı sonrasında İsrail’in kendisini Hamas tehdidine karşı savunamaz hale geleceği ve Hamas’ın elindeki rehinelerin kurtarılamayacağı ileri sürüldü.
Muhtemel gelişmeler
İddia ve savunmalara ayrılan duruşmalar bitti. Güney Afrika’nın iddialarının ve sunduğu delillerin oldukça detaylı ve tatmin edici olduğu görülüyor. İsrail’in savunması ise beklentilerin ötesine geçemedi. “Holokost” hatırlatmasını, soykırımın yalnızca Yahudilerin mağdur olabileceği dar kapsamlı bir suç şeklinde anlaşılması gerektiğini çağrıştıran ifadeler takip etti. İsrail’in yargı yetkisi ve meşru müdafaa gibi savunmaların her birinin Güney Afrika tarafından ilk duruşmada öngörülerek cevaplandırıldığı rahatlıkla söylenebilir.
Divandaki yargıçların teorik olarak bağımsız oldukları söylenir. Bu sebeple bağlı oldukları ülkelerin devlet politikalarına göre karar vermemeleri beklenir. Bununla birlikte atanma süreçleri oldukça siyasi olduğu için pratikte yargıçlar genelde mensup oldukları devletin siyasi tercihlerine göre hareket eder. Yargıçların milliyetleri dikkate alındığında, bir kararın çıkması için de oyçokluğu yeterli olduğundan, kısa süre içinde UAD tarafından bir tedbir kararının verilmesini beklemek gerekir. Soykırımın gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespitine ilişkin duruşmaların ise 2 seneden fazla sürmesi muhtemel.
Tedbir kararının ateşkese yönelik olması beklenmemelidir. İsrail savunmasında, silahlı çatışma halinin Hamas ve İsrail arasında olduğunu defalarca ileri sürdü. Hamas ise UAD’nin yetki alanı dışında devlet dışı bir aktör olduğundan, Divanın vereceği bir ateşkes kararı yalnızca İsrail’i kısıtlayacaktır. Bu sebeple çıkacak tedbir kararının iki tarafa yönelik değil de doğrudan İsrail’in eylemlerini engellemeye yönelik olması beklenmeli. Nüfus göçüne sebep olan fiillerin engellenmesi, sivillerin korunması, bölgeye gönderilen insani yardımın denetim altına alınması, bölgeye gözlemcilerin ve araştırmacıların gönderilmesi veya başka yollarla denetim mekanizmalarının kurulması gibi tedbir kararlarının verilmesi mümkün gözüküyor.
Kamuoyunda muhtemel bir tedbir kararına İsrail’in uymayacağı endişesi var. UAD kararlarına uymama durumunda pratikte bir yaptırım olmadığından ilk bakışta bu endişe makul gözükebilir. Bununla birlikte, ilerleyen günlerde Güney Afrika’nın yanında davaya başka devletlerin katılması muhtemel. Bu durum İsrail üzerindeki baskıyı artıracaktır. Bu baskı unsurunun yanında, Avrupa ülkelerinin iç hukuk sistemlerindeki düzenlemeler hatırlanmalıdır. Geçmişte çeşitli ülkelere silah satışlarının yasaklandığı ve ticari, diplomatik ilişkilerin iç hukuk düzenlemelerine bağlı olarak kesildiği biliniyor. İsrail’in UAD tedbir kararlarına uymaması durumunda özellikle ABD ve İngiltere’de iç hukuk alanında çeşitli gelişmeler yaşanabilir. Nitekim halihazırda iki ülke içinde siyasetçilere ve hükümetlere yönelik açılmış veya açılması gündemde olan davalar var. Tedbir kararı iç hukuk yargılamalarını da etkileyecektir. Bu da İsrail ile olan ilişkileri yeniden düzenleyebilir. Uluslararası hukuk çoğu zaman siyasetin dahil olduğu etik ve ahlak dışı bir oyundur, bu sebeple adaletin sağlanması için başka yollar da gerekir. Çeşitli yollarla İsrail üzerindeki baskının artırılması mümkün gözüküyor, bu sebeple İsrail tedbir kararına uymak zorunda kalabilir.
[İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Abdullah Musab Şahin]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
]]>Güney Afrika’nın İsrail aleyhine UAD’de açtığı “soykırım” davası duruşmalarını takip etmek için ABD’den Hollanda’ya gelen ve New York merkezli Anayasal Haklar Merkezinde (CCR) kıdemli hukukçu olarak çalışan Shamas, davanın taraflarının iddialarını, muhtemel tedbir kararlarını ve kararların diğer devletlere etkisini AA muhabirine değerlendirdi.
New York’ta avukatlık yaptığını belirten Shamas, “Bu, gerçekten tarihi bir andı. Güney Afrika her ne kadar kendi adına hareket etse de bir anlamda Filistin halkı adına soykırımı gündeme getiren bu davayı UAD’ye götürdü. Bu, gerçekten izlemeye değerdi.” dedi.
Shamas, canlı yayınlanan duruşmaların çok sayıda kişi tarafından izlendiğini, hukukçu olmayanların dahi Güney Afrika’nın iddialarından etkilendiğini ve bunları ikna edici bulduğunu belirtti.
“Filistin’deki apartheid’ı Güney Afrikalı yetkiliden duymak etkileyiciydi”
Güney Afrika’nın iddialarına Filistin’in işgalini anlatan bağlamı hakimlere hatırlatmasının dikkati çekici olduğunu dile getiren Shamas, “Güney Afrika avukatları bunun 1948’de başladığını söyleyerek 75 yıllık apartheid’a atıfta bulundu. Bunu Güney Afrikalı bir yetkiliden duymak, Filistinliler ve dünya için elbette etkileyiciydi.” diye konuştu.
Shamas, Güney Afrika avukatlarının soykırımın tüm unsurlarını karşılayan, hukuken ve ahlaken çok güçlü bir iddialar ortaya koyduğunu vurguladı.
Güney Afrika’nın iddiaları cevaplanmadı
İsrail’in duruşmalardaki savunmasında, Güney Afrika’nın iddialarına cevap vermek yerine 7 Ekim olayları ve Hamas’a odaklamasının Güney Afrika avukatları tarafından beklenen bir durum olduğunu kaydeden Shamas, “İsrail, kamuoyu önünde verdiği tüm röportajlarda mahkemede dile getirdiği (7 Ekim olayları ve Hamas’a yönelik) argümanları tekrar tekrar dile getirmişti. Güney Afrika avukatları bu yüzden konuşmalarına bu meseleden başladılar.” değerlendirmesinde bulundu.
İsrail’in Hamas’ı bahane ederek yaptığı tüm ihlallerin haklı olduğunu ve uluslararası hukuk kurallarının kendisine karşı kullanılamayacağı yönündeki tutumunun makul bir gerekçe olmadığını kaydeden Shamas, “Güney Afrika avukatının duruşmada söylediği gibi vahşet ne kadar büyük olursa olsun ya da saldırı ne kadar ciddi olursa olsun, soykırım asla meşru bir yanıt değildir. Soykırım yasal değildir ve meşru müdafaa hakkı olarak kullanılamaz.” ifadelerini kullandı.
“Uluslararası toplum için bir test olacak”
Shamas, UAD’nin, Güney Afrika’nın tedbir taleplerini kabul etmesini beklediğini dile getirerek şunları kaydetti:
“Bu, uluslararası toplum için bir test olacak. Çünkü İsrail’in hesap vermeden ihlallerine devam etmesine izin verenler, desteğini geri çekmeyen diğer devletler; burada özellikle ABD’yi kastediyorum, İsrail’i kayıtsız şartsız desteklediler ve bu desteği sürekli tekrarladılar.”
Shamas, tedbir kararları karşısında tüm gözlerin ABD ve Avrupa Birliği’ne (AB) çevrileceğini dile getirerek “Umuyorum ki (ABD ve AB) İsrail’e olan askeri, siyasi ve diplomatik desteğini geri çeker.” diye konuştu.
Tedbir kararının Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) dahil olmak üzere iç hukukta da birçok yeni dava açılmasına kapı aralayacağına dikkati çeken Shamas, “Bence farklı devletler de evrensel yargı yetkisine dayanılarak ceza davaları açabilir ve (Divanın) tedbir kararı bu davalar için kesinlikle çok önemli olacaktır.” değerlendirmesinde bulundu.
“Asıl soru, ABD’nin Güvenlik Konseyinde ne yapacağı”
İsraillilerin geçici tedbirlere uymaması halinde Güney Afrika’nın ya da diğer devletlerin alabileceği önlemlere değinen Shamas, şöyle devam etti:
“Bence asıl soru, ABD’nin Güvenlik Konseyinde ne yapacağı ve UAD kararının uygulanmasına yönelik çabaları veto edip etmeyeceğidir. Bu da nihayetinde maalesef durumu siyasi bir soruna dönüşmektedir. Güney Afrikalı avukatlardan birinin dün söylediği gibi uluslararası hukukun değeri, meşruiyeti ve güvenilirliği bu davada terazinin kefesinde durmaktadır.”
Güney Afrika’nın ihtiyati tedbir talebi
Güney Afrika, Divan’dan, İsrail’i “soykırım yapmamaya, soykırımı önlemeye ve soykırımın faillerini cezalandırmaya” zorlamak için geçici tedbir uygulanmasını istiyor.
Bu tür geçici tedbirler, dava süreci devam ederken durumun daha da kötüleşmesini önlemeyi amaçlıyor.
Bu kapsamda Güney Afrika, Divan’dan, İsrail’in;
1- Gazze’deki askeri operasyonları derhal durdurmasına,
2- Kontrolü altındaki herhangi bir grup tarafından, Gazze’deki herhangi bir askeri operasyonu ilerletecek adımlar atmamasına,
3- Filistinlilere yönelik soykırımın önlemesi için gerekli tüm makul tedbirleri almasına,
4- Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesi kapsamına giren her türlü eylemden kaçınmasına,
5- Yerlerinden edilenlerin evlerine dönerek yeterli gıda, su, yakıt, tıbbi ve hijyen malzemeleri, barınak ve giysi dahil olmak üzere insani yardıma erişiminin sağlamasına,
6- Soykırıma karışanların engellenmesi ve cezalandırılmaları için gerekli adımları atmasına,
7- Soykırımın delillerini muhafaza etmesine ve bu amaçla gelen uluslararası görevliler ve diğer yetkililerin Gazze’ye erişimini engellememesine,
8- Verilen tedbirleri uyguladığına ilişkin Divan’a düzenli rapor sunmasına,
9- Davayı zorlaştıracak veya uzatacak eylemlerden kaçınmasına hükmetmesini istiyor.???????
]]>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, duruşma öncesi yaptığı açıklamada, ülkesi hakkında açılan davayı eleştirerek, “ Dünya tersine döndü. Soykırıma karşı mücadele eden İsrail soykırımla suçlanıyor” dedi.
Güney Afrika Cumhuriyeti tarafından 29 Aralık’ta açılan davanın ilk duruşması dün Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda başladı.
Duruşmanın ilk gününde, İsrail’i, Gazze’deki Filistin halkına soykırım yapmakla suçlayan Güney Afrika, bu konudaki iddialarını sözlü olarak mahkemeye sundu.
Güney Afrika öncelikli olarak, İsrail’in Gazze’deki tüm askeri operasyonlarını derhal durdurması için, uluslararası mahkemenin ihtiyati tedbir kararı almasını talep etti.
Lahey’deki Adalet Sarayı’nda bugün ikincisi yapılacak duruşmada İsrail, soykırım iddialarına yanıt verecek.
Eski Yüksek Mahkeme Başkanı Aharon Barak başkanlığındaki İsrail heyeti, soykırım suçlamasına karşı tezlerini sunarak, mahkeme heyetini ikna etmeye çalışacak.
İsrail Başbakanı Netanyahu, duruşma öncesi yaptığı açıklamada, ülkesi hakkındaki iddiaları reddetti, İsrail’in Hamas’a karşı kendini savunma hakkını elinde tutacağını söyledi.
“Teröristlerle ve yalanlarla savaştıklarını” savunan Netanyahu, Hamas’ı “insanlığa karşı suç işleyen cani teröristler” olarak tanımladı.
İsrail Başbakanı, Güney Afrika’yı da “ikiyüzlülükle” suçladı.
Netanyahu’ya göre, Suriye ve Yemen’de milyonlarca insan Hamas’ın ortakları tarafından öldürülürken ya da yerlerinden edilirken Güney Afrika bunu görmezden geldi.
Bugün mahkemeden hangi kararlar çıkabilir?
İsrail’in bugün yapacağı savunmanın ardından Uluslararası Adalet Divanı, Tel Aviv yönetiminin Gazze’deki tüm askeri faaliyetlerini durdurmasına dair taleple ilgili karar verecek.
Güney Afrika Cumhuriyeti, İsrail’in Gazze’deki tüm askerleri faaliyetlerinin durdurulması için ivedilikle ihtiyati tedbir kararı verilmesini istiyor.
Uluslararası Adalet Divanı, aynı zamanda Güney Afrika’nın soykırım iddiaları ile ilgili davanın esastan görüşülüp görüşülmeyeceğine de karar verecek.
Bu İsrail açısından büyük önem taşıyan bir karar. Çünkü, soykırım ya da diğer suçlamalar konusunda Uluslararası Adalet Divanı’na yalnızca bir kez başvuru yapılabiliyor.
Eğer Güney Afrika, Gazze’de soykırım yapıldığına ilişkin yeterince kanıt sunmazsa, İsrail bir daha soykırımla suçlanamayacak.
Dava İsrail’i nasıl etkileyecek?
Mahkeme, Güney Afrika’nın iddialarını yeterli bularak davayı esastan görüşmeyi kabul ederse, bu İsrail açısından uluslararası arenada büyük bir prestij kaybı olacak.
Hollanda’daki Leiden Üniversitesi’nden Soykırım Hukuku uzmanı Prof. Dr. Larissa van den Herik’e göre, İsrail’in uluslararası itibarı tehlikede.
Van den Herik, Hollandalı kamu yayıncısı NOS’a, mahkemenin vereceği mahkumiyet kararının, İsrail’i daha da yalnızlaştıracağını söyledi.
Güney Afrika’nın açtığı davayı, İsrail için çok büyük bir başarısızlık olarak değerlendiren Hollandalı profesör, bu nedenle İsrail’in zararı sınırlamak için elinden geleni yapacağını söyledi.
İsrail’in bugünkü duruşmada, “kendi halkını Hamas’ın saldırılarına karşı koruma yükümlülüğüne” vurgu yapması bekleniyor.
Ancak Prof. Dr. van den Herik, bunun, her türlü şiddet için bir gerekçe olamayacağına dikkati çekerek, “Meşru müdafaa hakkı sınırsız değil. Bu her şeyi yapabileceğiniz anlamına gelmiyor” dedi.
Güney Afrika’ya ikiyüzlülük’ suçlaması
Amsterdam Üniversitesi’nden uluslararası hukuk siyaseti profesörü Geert-Jan Knoops ise, Güney Afrika’nın iddialarının, hukuki olarak soykırımı kanıtlamak için yeterli olmadığını savunuyor.
Soykırım suçlamasının daha güçlü kanıtlar gerektirdiğini söyleyen Knoops, Hollanda medyasına yaptığı açıklamada, şunları söyledi:
“Askeri eylemlerin, milliyetlerinden dolayı Filistin halkını bir bütün olarak yok etmeyi hedeflediğinin ortaya konması gerekir. Bu çok zor. Güney Afrika’nın sunduğu belgelere dayanarak böyle bir sonuca varamazsınız.”
Hollandalı profesör, Güney Afrika Cumhuriyeti’ni “ikiyüzlülükle” suçlayarak, eski Sudan diktatörü Ömer El Beşir konusunda aynı hassasiyeti göstermediğini savundu.
Knoops, 2015 yılında, dönemin Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir, uluslararası bir kongre için bu ülkeyi ziyaret ettiğinde, Güney Afrika’nın, elindeki kanıtlara rağmen Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yakalama kararını uygulamadığını söyledi.
Knoops’a göre, Güney Afrika Cumhuriyeti, Güney Sudan’da belirli bir nüfus grubuna yönelik soykırım suçlamalarıyla ilgili olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin eski Sudan Devlet Başkanı hakkında verdiği tutuklama emrini görmezden geldi.
Güney Afrika neden Filistin’i destekliyor?
İsrail hakkındaki soykırım suçlamasına ilişkin davanın neden Güney Afrika tarafından açıldığı, en çok merak edilen konuların başında geliyor.
Birleşmiş Milletler’in 1948 yılında hazırladığı “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”, Türkiye de dahil 140 ülke tarafından imzalandı.
Sözleşme, taraflara “soykırım suçunu önleme ve cezalandırma” yükümlülüğü veriyor.
Güney Afrika Adalet Bakanı Ronald Lamola, dünkü duruşmada ülkesinin, “insanlığın bir parçası olduğu bilinciyle Filistin halkına ellerini uzattığı” için dava açtıklarını söyledi.
Güney Afrika ile Filistinliler arasındaki bağlar, çok eskiye dayanıyor. Her ikisi de bir kurtuluş hareketi olan Afrika Ulusal Konseyi (ANC) ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasında oldukça köklü ilişkiler bulunuyor.
Her iki örgüt de “ortak bir kader deneyimine” sahip. Bu nedenle Güney Afrika, Filistin’in dünyadaki en önemli destekçilerinden biri.
Belçika da davaya dahil olmak istiyor
Belçika’da iktidar ortağı Yeşil Sol ve Hristiyan Demokratlar, hükümetten, Gazze’deki durumla ilgili uluslararası bir soruşturma talep etmesini istedi.
Yeşil Sol Partili Başbakan Yardımcısı Petra De Sutter, “Belçika Gazze’de olanları izlemeye devam edemez. Yaşananlar giderek soykırıma benzemeye başladı. Bu yüzden Güney Afrika gibi ülkemizin de Uluslararası Adalet Divanı’na gitmesini istiyorum” görüşünü dile getirdi.
Hristiyan Demokrat Parti de, De Sutter’in bu önerisine destek verdi.
Ancak muhalefetteki milliyetçi Yeni Flaman İttifakı Partisi (N – VA), bu öneriye karşı çıkıyor. Sağ görüşlü parti, bölgede çözüm için İsrail’in desteklemesi gerektiğini savunuyor.
Lahey’de yerel saatle 10:00’da başlayacak kamuya açık duruşma, Uluslararası Adalet Divanı’nın internet sitesinden de canlı olarak yayınlanacak.
]]>İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Filistin topraklarındaki uluslararası hukuk ihlalleri sürerken Güney Afrika, 29 Aralık 2023’te, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail aleyhinde dava açarak ihlallerin durdurulmasına yönelik önemli bir adım attı.
Güney Afrika’nın, İsrail’in Gazze’deki saldırılarını sonlandırmasına ilişkin ICJ’den ihtiyati tedbir talebinde de bulunduğu davaya İslam İşbirliği Teşkilatı ve diğer uluslararası kuruluşların yanı sıra başta Türkiye’nin de bulunduğu birçok ülke ve STK’den destek açıklamaları gelmeye devam ediyor.
Güney Afrika’nın açtığı davaya desteğini açıklayan ülkeler
Davaya desteğini açıklayan ilk ülke olan Filistin, 29 Aralık’ta Dışişleri Bakanlığının X hesabından yaptığı açıklamada, Güney Afrika’nın, İsrail’in soykırım suçu işlediğine ilişkin Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davayı memnuniyetle karşıladığını belirtti.
Malezya Dışişleri Bakanlığı, 2 Ocak’ta yayımladığı açıklamada, Güney Afrika’nın başvurusunun memnuniyetle karşılandığını belirterek, “1967 öncesi sınırlara dayalı, başkenti Doğu Kudüs olan” bağımsız bir Filistin devletinin tanınması çağrısı yaptı.
Davaya desteğini açıklayan ülkelerin başında gelen Türkiye adına 3 Ocak’ta Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli tarafından yapılan paylaşımda Güney Afrika’nın, İsrail aleyhine ICJ’de gerçekleştirdiği başvurunun memnuniyetle karşılandığı vurgulandı.
Türkiye’nin açıklamasında “Keza, yapılan bu başvuru uyarınca, Uluslararası Adalet Divanının (UAD) İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarını durdurmasını içeren bir geçici tedbir kararı alması beklenmektedir. Türkiye, bu kararın uygulanmasının da takipçisi olacaktır.” ifadelerine yer verildi.
Ürdün Başbakan Yardımcısı, Dışişleri ve Yurtdışında Yaşayan Ürdünlüler Bakanı Ayman Safadi, 4 Ocak’ta yayımladığı açıklamada, ülkesinin Güney Afrika tarafından İsrail’e karşı ICJ’de açılan davayı desteklediğini bildirdi.
Belçika Başbakan Yardımcısı Petra de Sutter, ülkesinin İsrail’in Gazze’deki soykırım tehdidine karşı sessiz kalamayacağını ve Güney Afrika’nın İsrail’i soykırımla suçlayarak açtığı davaya destek verilmesi çağrısında bulunarak, “Belçika, Gazze’deki insanların sonsuz çilesini sadece kenarda izleyemez. Soykırım tehdidine karşı harekete geçmeliyiz. Belçika’nın, Güney Afrika’nın liderliğini takip ederek Uluslararası Adalet Divanında eyleme geçmesini istiyorum. Belçika hükümetine bu öneride bulunacağım.” ifadelerini kullandı.
Maldivler Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, İsrail aleyhine ICJ’de “soykırım” davası açılmasından memnuniyet duyulduğu belirtilerek, Gazze’de derhal ateşkes sağlanması ve Filistin halkına yardım ulaştırılması için insani koridorların açılması çağrısı yapıldı.
Ayrıca, Bangladeş, Namibya, Malezya ve Pakistan’ın BM elçileri, 9 Ocak’ta BM Genel Kurulundaki konuşmalarında Güney Afrika tarafından açılan soykırım davasına desteklerini ifade etti.
Endonezya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lalu Muhammad Iqbal, davaya destek verdiklerine ilişkin açıklamasında, “Ahlaki ve siyasi açıdan Endonezya, Güney Afrika’nın Gazze’de yapıldığı iddia edilen soykırıma karşı harekete geçmesi için ICJ’deki girişimini tamamen desteklemektedir.” ifadesini kullandı.
Bolivya Dışişleri Bakanlığından 7 Ocak’ta yapılan yazılı açıklamada, “Bolivya, ICJ nezdinde, İsrail Devleti aleyhine dava açan Güney Afrika Cumhuriyeti’nin attığı tarihi adımı takdirle karşılamaktadır.” ifadesine yer verilerek uluslararası topluma Güney Afrika’nın açtığı davaya destek olunması çağrısı yapıldı.
Venezuela, 9 Ocak’ta Dışişleri Bakanlığınca yayımlanan açıklamada, Güney Afrika’nın Filistin halkını savunmak amacıyla ICJ nezdinde İsrail’e karşı açtığı davayı desteklediğini belirterek, Bolivya’ya benzer şekilde uluslararası topluma Güney Afrika’nın açtığı davaya destek olunması çağrısında bulundu.
Nikaragua hükümeti, 9 Ocak’taki yazılı açıklamasında, “Güney Afrika’nın Gazze Şeridi’ndeki soykırım nedeniyle İsrail’e karşı ICJ’ye yaptığı başvuruyu memnuniyetle karşılıyoruz.” ifadesini kullandı.
İran Dışişleri Bakanlığı, 10 Ocak’taki yazılı açıklamasında, Güney Afrika’nın davasına tam destek verildiğini kaydederek, “İran İslam Cumhuriyeti, ayrıca Güney Afrika hükümetinin eylemini, uluslararası hukuka uygun ve Filistin halkını destekleyen sorumlu, cesur ve onurlu bir adım olarak selamlıyor ve uluslararası toplumu, işlenen suçların faillerinden hesap sorulması için kararlı bir şekilde harekete geçmeye çağırıyor.” ifadesine yer verdi.
Brezilya Dışişlerinden 10 Ocak’ta yapılan yazılı açıklamada, Güney Afrika’nın, İsrail’in soykırım veya bağlantılı suç teşkil edebilecek tüm eylemlerini derhal durdurması talebiyle Uluslararası Adalet Divanındaki girişiminin desteklendiği vurgulandı.
Kolombiya Devlet Başkanlığından 10 Ocak’ta yapılan yazılı açıklamada, Cumhurbaşkanı Gustavo Petro yönetimindeki Kolombiya Hükümetinin, Güney Afrika tarafından Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanında İsrail aleyhine açılan davayı memnuniyetle karşıladığı kaydedildi.
Progressive International Konseyinin sitesinde yer alan açıklamada, devletlerin yanı sıra dünya genelinden binin üzerinde insan hakları kuruluşunun, “Güney Afrika’nın İsrail’e Karşı Soykırım Sözleşmesi Davasını Destekliyoruz” başlıklı bildiriye imza attığı ve Güney Afrika davasını desteklemek üzere diğer hükümetlerin, ICJ’deki davaya “müdahil” olmaya davet edildiği bildirildi.
Buna ek olarak yeni kurulan Filistin’de Soykırımı Durdurmak için Uluslararası Koalisyonunun (ICSGP), dünyanın dört bir yanından 800’den fazla kuruluşun da imzacıları arasında bulunduğu Güney Afrika’nın davasına destek mektubunda “işgalci İsrail güçleri tarafından her gün işlenen soykırım eylemlerinin açık kanıtlarına rağmen” İsrail yönetiminin diğer ülkelerden Güney Afrika’nın davasını kınamalarını istemesi eleştirildi.
Bunun yanında İngiltere’den “change.org” sitesi üzerinden Güney Afrika’nın ICJ’de İsrail’e karşı açtığı soykırım davasına destek için başlatılan imza kampanyasına dünyanın dört bir yanından 320 binden fazla kişi katıldı.
Güney Afrika’nın açtığı davaya desteğini açıklayan kuruluşlar
İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), 30 Aralık’taki yazılı açıklamasında, “İİT, İşgalci İsrail’in Filistin halkına karşı işlediği soykırım suçu nedeniyle Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ICJ’de açtığı davayı memnuniyetle karşılıyor.” ifadesini kullanırken soykırımın durdurulması için hızlı bir şekilde müdahale edilmesi amacıyla Divan’a “acil önlemler alma” çağrısında bulundu.
Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt, 10 Ocak’ta X’ten yaptığı açıklamada, Birliğin, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı davaya tam destek verdiğini belirterek, “Bu saldırgan savaşı durduracak ve Filistinlilerin kanının dökülmesine son verecek adil ve cesur bir karar bekliyoruz. İnsani değerleri her şeyin üstünde tutan bu ilkeli tutumundan dolayı Güney Afrika hükümetine teşekkür ediyorum.” ifadelerini kullandı.
Uluslararası Af Örgütü, 10 Ocak’ta yaptığı açıklamada, Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı soykırım davasının Filistinli sivillerin korunmasına yardımcı olabileceği, işgal altındaki Gazze Şeridi’ndeki insani felaketi sona erdirebileceği ve uluslararası adalet için umut ışığı sunabileceği kaydedilerek, Divan’ın vereceği geçici tedbirlerin uygulanmasıyla ölümlerin, yıkımların ve sivil acının engellenebileceği vurgulandı.
Divan’a desteğini açıklayan ülkeler ve kurumlar
Fransa, Kosta Rika ve Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, Güney Afrika’ya doğrudan destekleyen açıklamalar yerine, ICJ’deki dava sürecini ve Divan’ın vereceği kararın destekleneceği yönünde açıklamalarda bulundu.
Fransa’nın BM Daimi Büyükelçisi Nicolas de Rivière, gazetecilerin Güney Afrika’nın açtığı davayla ilgili sorusunu, “Fransa, ICJ’nin güçlü bir destekçisidir. Bu konuda ne karar vereceklerini göreceğiz ve kararın sonucunu destekleyeceğimizden emin olacağız.” ifadeleriyle yanıtlayarak, ICJ’de yürütülen süreci ve kararı destekleyeceklerini belirtti.
Latin Amerika ülkesi Kosta Rika, 5 Ocak’ta Dışişleri Bakanlığınca yayımlanan yazılı açıklamada, ICJ’deki süreci dikkatle takip ettiklerini ve devletler arasındaki uyuşmazlıkların uluslararası hukuka uygun şekilde barışçıl yöntemlerle çözülmesini desteklediklerini kaydederek, “Bu kuruma (ICJ) ve yargıçlarına, ayrıca buradan çıkan ve tüm taraflarca saygı gösterilmesi ve iyi niyetle uyulması gereken kararlara olan güvenimizi yineliyoruz.” ifadelerini kullandı.
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu sözcülerinden Peter Stano, 10 Ocak’taki basın açıklamasında Güney Afrika ile İsrail arasındaki dava hakkında görüş belirtmesinin uygun olmayacağını bildirerek, AB’nin ICJ’yi kurum olarak desteklediğini ve devletlerin ICJ’de dava açma hakkının bulunduğunu vurguladı.
Buna karşın ABD, Macaristan, Paraguay ve Guatemala gibi ülkeler, Güney Afrika’nın dava açmasına karşı çıkarak İsrail aleyhine açılan davayı haksız gördüklerini açıkladı.
]]>Hollanda’nın Lahey kentindeki Barış Sarayı’nda (Vredespaleis) yerel saatle 10:00’da başlayacak duruşmanın ilk gününde, Güney Afrika, soykırım suçlamasına ilişkin savlarını sözlü olarak dile getirecek.
Güney Afrika Cumhuriyeti öncelikli olarak, İsrail’in Gazze’deki tüm askeri operasyonlarının derhal askıya alınması için, ihtiyati tedbir kararı verilmesini istiyor. Yüksek Mahkeme öncelikli olarak bu talebi ele alacak.
Cuma günü de, İsrail, hakkındaki suçlamalara ilişkin sözlü savunma yapacak.
İsrail’in talebi üzerine bugün ve yarın yapılacak sözlü oturumlar, birer saat uzatıldı. Duruşmalar , iki gün boyunca 10:00 – 13:00 saatleri arasında görülecek ve Uluslararası Adalet Divanı’nın internet sitesinden canlı olarak izlenebilecek.
Güney Afrika tarafından 29 Aralık’ta açılan davada, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki eylemlerinin “soykırım niteliğinde” olduğu vurgulandı.
Dava dilekçesinde, İsrail’in “Gazze’deki Filistinlileri daha geniş bir ulusal, ırksal ve etnik grubun parçası olarak yok etmeye yönelik özel bir niyete” sahip olduğu savunuldu.
İsrail’in, Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’ni ihlal ettiğini belirten Güney Afrika Cumhuriyeti, İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonlarının derhal askıya alınması için, ihtiyati tedbir kararı çıkarılmasını istedi.
Güney Afrika Cumhuriyeti, İsrail hükümetinin Gazze’deki uygulamalarını kendi ülkesindeki “apartheid (ırk ayrımcılığı) rejimiyle” kıyaslıyor.
Davaya yönelik merak edilen soruları ve cevaplarını derledik:
Davayı neden Güney Afrika açtı?
Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, İsrail hükümetinin Gazze’deki uygulamalarını Güney Afrika’nın geçmişindeki apartheid rejimiyle karşılaştırarak Filistinlilere tam destek vermesinin ardından, her iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler askıya alındı.
Güney Afrika, Pretoria’daki İsrail Büyükelçiliği’ni kapattı.
Hem İsrail hem de Güney Afrika, Birleşmiş Milletler (BM) Soykırım Sözleşmesi’nin imzacıları olduğu için, Cyril Ramaphosa yönetimi, dava konusunda inisiyatif aldı.
1948’de imzalanan BM Soykırım Sözleşmesi, taraf ülkelere soykırım suçunu önleme ve cezalandırma yükümlülüğü getiriyor.
Güney Afrika yönetimi, bu sözleşmeden doğan yükümlülüğe dayanarak İsrail aleyhine soykırım suçlamasıyla dava açtı.
Dava neden Uluslararası Adalet Divanı’nda açıldı?
Birleşmiş Milletler’in en üst yargı organı olan Uluslararası Adalet Divanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin aksine, bireysel suçlar yerine sadece devletler arasındaki ihtilafları ele alıyor.
Bu nedenle dava Uluslararası Adalet Divanı’nda açıldı.
İsrail iddialara ilişkin ne diyor?
Duruşmada İsrail’i, eski Yüksek Mahkeme Başkanı Aharon Barak temsil edecek.
İsrail hükümeti, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin iddialarına sert bir dille karşı çıkıyor.
İsrail Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lior Haiat, sosyal medya platformu X aracılığıyla yaptığı açıklamada, “İsrail, Güney Afrika tarafından yayılan kan iftirasını ve Uluslararası Adalet Divanı’na başvurusunu tiksintiyle reddediyor” dedi.
Sözcü Güney Afrika‘yı, “İsrail Devleti’nin yıkılması çağrısında bulunan bir terör örgütüyle işbirliği yapmakla” da suçladı.
Haiat, “Güney Afrika’nın iddiası hem fiili hem de hukuki dayanaktan yoksundur, ve Mahkeme’nin alçakça ve aşağılayıcı bir şekilde istismar edilmesini teşkil etmektedir” ifadesine yer verdi.
Güney Afrika’nın bu girişimi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve diğer hükümet yetkilileri tarafından da tepkiyle karşılandı.
Duruşmalarda neler bekleniyor?
Bugün ve yarın tarafları dinleyecek olan Yüksek Mahkeme, öncelikli olarak Güney Afrika’nın, İsrail’in Gazze’deki askeri faaliyetlerini derhal durdurulması talebini ele alacak.
Mahkeme, sunulacak belgeler ışığında bu talebi kabul edebilir ya da yetkisizlik kararı verebilir.
Güney Afrika Cumhuriyeti’nin mahkemeye, İsrail’in soykırım suçu işlediğine ilişkin yeterli kanıtı sunması durumundaysa, uzun bir yargılama süreci başlayacak.
Uluslararası hukuk uzmanlarına göre, soykırımın belirlenmesi karmaşık bir hukuki ve siyasi süreç gerektirdiği için, yargılama uzun zaman alabilecek.
Uluslararası hukuk uzmanı Prof. Dr. Jan Wouters’a göre, soykırımı kanıtlamak için yalnızca bir nüfus grubunun öldürülmesi değil, aynı zamanda bunun bir ırksal grubu tamamen veya kısmen yok etmeye yönelik özel bir niyetle yapıldığının da kanıtlanması gerekiyor.
BM Sözleşmesi soykırımı nasıl tanımlıyor?
Birleşmiş Milletler tarafından 1948 yılında kabul edilen “Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”ne göre, bir eylemin soykırım olarak kabul edilebilmesi için, şunları içermesi gerekiyor:
Uluslararası Adalet Divanı nedir?
Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), Birleşmiş Milletlerin en yüksek yargı organı.
Mahkeme, Haziran 1945’te Birleşmiş Milletler Şartı ile kuruldu ve Nisan 1946’da faaliyetlerine başladı.
Yüksek Mahkeme, BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi tarafından 9 yıllık bir süre için seçilen 15 yargıçtan oluşuyor.
Mahkemenin merkezi Hollanda’nın Lahey kentindeki Barış Sarayı’nda bulunuyor.
Mahkemenin iki önemli işlevi var;
Birincisi, uluslararası hukuka uygun olarak, sözleşmeye taraf devletler tarafından sunulan hukuki ihtilafların çözümü konusunda karar almak.
Diğeri de, hukuki sorunlarla ilgili tavsiye niteliğinde görüşler bildirmek.
Uluslararası Adalet Divanı’nın vereceği kararlar bağlayıcı nitelikte ve soykırım suçları için zaman aşımı söz konusu değil.
Hamas’ın, 7 Ekim 2023’te İsrail’de düzenlediği saldırılarda 1200 kişiyi öldürmesi ve 200’den fazla kişiyi rehin almasının ardından başlayan savaş, Gazze’de insani felakete yol açtı.
Gazze’deki Hamas Sağlık Bakanlığı’na göre, İsrail’in düzenlediği hava ve kara saldırılarında çoğu kadın ve çocuk 22 binden fazla kişi hayatını kaybetti.
]]>