Ankara’da tedavi gördüğü hastanede 23 Haziran 2015’te hayatını kaybeden gazeteci-yazar Cüneyt Arcayürek, vefatının dokuzuncu yıl dönümünde bugün Ankara’da Gölbaşı’ndaki mezarı başında; eşi Esin Arcayürek tarafından anıldı. Arcayürek, eşinin mezarına çiçek bırarak dua okudu.
Arcayürek’in eşi Esin Arcayürek, “Cüneyt Arcayürek, bütün ömrünce Türkiye Cumhuriyeti için çok çalıştı. Işıklar içerisinde huzurlu yatsın. 55 yıl beraber yaşadık. Son günlerinde de hep zihni yerindeydi, son güne kadar yazdı. Özlüyorum fakat rüyalarımda yaşıyorum” dedi.
Gazeteciler Cemiyeti de Arcayürek’i andı
Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nazmi Bilgin, Arcayürek’in vefatının dokuzuncu yıl dönümü nedeniyle yayımladığı mesajda onun, eserleri ve gazeteciliğiyle yaşamaya devam ettiğini vurguladı.
“Cemiyetimizin önceki yöneticilerinden, tanımaktan ve birlikte çalışmaktan hep onur duyduğumuz sevgili Cüneyt Arcayürek’i her yıl artan bir özlemle anıyoruz” diyen Bilgin, Arcayürek’in bıraktığı gazetecilik mirasının Türkiye için büyük bir hazine olduğunu belirtti. Bilgin, Arcayürek’in binlerce yazı, yüzlerce özel haber ve 40 kitap kazandırdığı basın tarihimizde bu eserleri ve meslek aşkıyla genç gazetecilere her zaman örnek olmayı sürdüreceğini ifade etti.
“Her yıl artan bir özlemle Cüneyt ağabeyin kaybının acısını hissetsek de görüyorum ki onu örnek almak isteyen pek çok genç meslektaşımız var. Bu buruk mutluluğumuz, eminim onun da bizlere bırakmayı arzu ettiği bir mirastı” diyen Bilgin, Arcayürek’in bu mesleki emanetine sahip çıkacaklarını ifade etti.
Bilgin şunları kaydetti:
“Onun için gazetecilik demek önce muhabirlik demekti. Muhabirliğin önemini hep vurgular, bir genç muhabirin azmini ve haber çıkarma aşkını her zaman içinde yaşardı. Duyduğu bir bilginin, aldığı bir haberin peşini bırakmaz sonuna kadar gider ve yazardı. Elinde fotoğraf makinesiyle, Kıbrıs Barış Harekatı’nda karaya ilk adım atan askerlerle birlikte olacak kadar haberin tam içindeydi. Bugün Arcayürek’i içimizde bıraktığı derin acıyla uğurlamamızın üzerinden dokuz yıl geçti. Bir kez daha özlemle anıyorum. Biliyorum ki 90 yıl da geçse o, eserleriyle yaşayacak ve tüm genç meslektaşlarımıza örnek olmaya devam edecek.”
Cüneyt Arcayürek kimdir?
Gazeteciliğe 1947 yılında Ulus Gazetesi’nde başladı. Sırasıyla Ankara Akşam Haberleri, Kudret, Vatan, 1954 yılında tekrar Ulus gazetesi, ANKA Haber Ajansı, Akis dergisi, Hürriyet, Güneş, Milliyet gazetelerinde çalıştı. Milliyet’te ve Akis dergisinde hem yazarlık, hem genel yayın müdürlüğü yaptı. Akis dergisindeki bir yazısı nedeniyle cezaevine girdi.
Arcayürek 1985 yılında, Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmaya başladı. 1991 yılında Cumhuriyet’ten ayrılarak bir süre, Bugün Gazetesi’nde yazdı. Hürriyet Gazetesi ve Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara Temsilciliği görevini yürüttü.
Arcayürek, 1974 yılında Türkiye’nin Kıbrıs’a yaptığı askeri harekat sırasında, askeri gemiyle Kıbrıs’a giren ilk gazeteci oldu. Çektiği 40 kaset fotoğraf dünyaya servis edildi.
Cüneyt Arcayürek, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Başdanışmanlığı’nı da yaptı. Arcayürek, 23 Haziran 2015’te Ankara’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.
]]>İstanbul’da 1935’te doğan Çetin Emeç, Galatasaray Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Meslek hayatına, 1952’de henüz 17 yaşındayken babası Selim Ragıp Emeç’in sahibi olduğu “Son Posta” gazetesinde başlayan Emeç, babasının Demokrat Parti milletvekilliğine seçilmesi ve 1960 darbesinde tutuklanmasının ardından gazetenin başına geçti.
Bazı dergilerde yazı işleri müdürlüğü yapan Emeç, 1972’de Hürriyet gazetesinde çalışmaya başladı. Genel Yayın Müdürlüğü görevini yürüttüğü Hürriyet gazetesinden ayrılan Emeç, Milliyet gazetesine geçerek 1984-1985 yıllarında Genel Yayın Yönetmenliği yaptı. 1986’da tekrar Hürriyet gazetesine dönen Emeç bu kez koordinatör olarak görev aldı.
Son olarak Hürriyet Gazetesi Yönetim Kurulu üyeliği ve gazetenin yazarlığını yapan Emeç’in, eşi Bilge Emeç’le olan evliliğinden Mehveş ve Mehmet isminde iki çocuğu oldu.
Otomobili çapraz ataşe tutuldu
Gazeteci Çetin Emeç, 7 Mart 1990’da gazete binasına gitmek üzere Kadıköy Suadiye’deki evinin önünde aracına bindi.
Emeç, o esnada çapraz ateşe tutulan otomobilde vücudunun çeşitli yerlerinden aldığı kurşunlarla 55 yaşında hayatını kaybetti.
Otomobilden çıkarak kaçmaya çalışan Emeç’in şoförü Sinan Ercan da yaklaşık 15 metre ileride saldırganlar tarafından katledildi.
Çetin Emeç’i katleden saldırganlar, olayın ardından kaçtıkları otomobili Bostancı’da terk ederek izlerini kaybettirdi.
Gazetecikte gösterdiği başarılarıyla Türk basınında marka isim haline gelen Emeç’in naaşı, düzenlenen kalabalık bir cenaze töreninin ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’nda defnedildi.
Cinayet zanlılarından biri 6 yıl sonra yakalandı
Cinayetten 6 yıl sonra zanlılarından İrfan Çağrıcı, 2 Mart 1996’da Kadıköy’de bir banka şubesinde “Rasim Ayar” adına düzenlenmiş sahte kimlikle yakalandı.
Çetin Emeç’in öldürülmesine ilişkin dönemin İstanbul 3 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesinde yasa dışı “İslami Hareket Örgütü” davası açıldı.
İddianamede, Emeç’in Suadiye Suyanı Sokak’taki evine 7 Mart 1990’da gelen örgüt üyelerinden Tamer Arslan’ın, Levent’te gasbedilen 34 FFE 21 plakalı otomobili kullandığı, İrfan Çağrıcı’nın ön, Muzaffer Dalmaz’ın da arka koltukta oturduğu, Çağrıcı’nın İran uyruklu “Mustafa” ve “Ali” adlı kişilerin verdiği çantadan çıkarttığı silahları araçtakilere dağıttığı ifade edildi.
Çetin Emeç’in evinden çıktığı anda sanıkların kar maskelerini taktığı, Tamer Arslan’ın otomobille Emeç’in otomobilinin önünü keserek hareket etmesini engellediği vurgulanan iddianamede, Çağrıcı’nın Emeç’e, Dalmaz’ın da önce şoför Sinan Ercan’a, daha sonra da Çetin Emeç’e ateş ettiği yer aldı.
İddianamede, eylemin ardından Ahmet Kerimi’nin İrfan Çağrıcı’ya 10 bin dolar verdiği ve bu paralarla çeşitli semtlerde hücre evleri tutulduğu da anlatıldı.
Gazeteci yazar Çetin Emeç ve Turan Dursun ile İran rejim muhalifi Ali Akbar Gorbani’nin öldürülmesi olaylarının da içinde yer aldığı çok sayıda cinayet, bombalama ve gasp eylemlerinden sorumlu tutulan yasa dışı İslami Hareket Örgütü’nün sözde “İcra şurası” üyesi İrfan Çağrıcı, “Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkışmak” suçundan idam, 4 sanık da müebbet ağır hapis cezasına çarptırıldı.
Çağrıcı’nın cezası, “AB Uyum Yasaları” çerçevesinde idam cezasının kaldırılmasının ardından ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi.
]]>Gazeteci, yazar Süleyman Tarık Buğra, ağır ceza reisi Erzurumlu Mehmet Nazım Bey ile Akşehirli Nazike Hanım’ın çocuğu olarak 2 Eylül 1918’de Akşehir’de dünyaya geldi. Çocuk yaşlarda edebiyata ilgisi başlayan Buğra, ilk ve ortaokulu Akşehir’de tamamladı.
Usta edebiyatçı, 1933’te yatılı öğrenci olarak İstanbul Lisesine girdi. Lisede okurken Hakkı Süha Gezgin ve Pertev Naili Boratav’ın öğrencisi olan Buğra, Gezgin’in teşvikiyle ilk hikayelerini kaleme aldı.
“Tarık Nazım” takma ismiyle, hikaye ve şiirler kaleme alan yazar, okulun yatılı kısmı kapanınca Konya Lisesine geçerek 1936’da mezun oldu.
Babası ile Akşehir’de Nasreddin Hoca gazetesini çıkardı
İstanbul Üniversitesinin tıp ve hukuk fakültelerinde kısa sürelerle eğitim gören Tarık Buğra, yaklaşık 3 yıl süren askerlik görevinin ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde başladı. Üniversitede okurken okul masraflarını çıkarmak için tezgahtarlık ve muallim muavinliği yaptı.
Buğra’nın “Oğlumuz” hikayesi Mehmet Kaplan tarafından “Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Hikaye Yarışması”na gönderildi. Eseriyle ikincilik ödülüne hak kazanan Buğra, 1949’da Akşehir’de babasıyla Nasreddin Hoca gazetesini çıkarmaya başladı.
Usta yazar, 1952’de babasının vefatı üzerine gazeteyi elden çıkararak İstanbul’a döndü ve Milliyet gazetesi bünyesinde profesyonel gazetecilik hayatına adım attı.
Gazetede Abdi İpekçi, Reşat Ekrem Koçu ve Peyami Safa ile çalışma imkanı bulan Buğra’nın yoksul yaşamını yansıttığı yazıları farklı mecralarda da yayımladı.
Jale Baysal ile 1950’de dünya evine giren Buğra çiftinin 1951’de kızları Ayşe dünyaya geldi. İkilinin evliliği 18 yıl sonra sona erdi.
Tarık Buğra, 1977’de hikaye yazarı Hatice Bilen ile ikinci evliliğini yaptı.
Tiyatro eleştirileri de yaptı
Ankara’da Yenigün gazetesinde genel yayın müdürü olarak görev yapan, aynı yıl Vatan gazetesinde yazı işleri müdürlüğü verilmesine rağmen Milliyet gazetesinin teklifiyle spor sayfalarının başına getirilen Buğra, kısa sürede yaptığı iş değişikliklerine Tercüman, Yeni İstanbul ve Türkiye gazetelerini de ekledi.
Tarık Buğra dil, edebiyat ve sanat konularında yazılar kaleme aldı, gazetelerin sanat sayfalarında tiyatro eleştirileri yaptı. Haftalık Yol dergisini çıkaran tecrübeli yazarın gazeteciliğe ilgisi 1983 sonuna kadar devam etti.
Tercüman’da çalışırken kalp krizi geçirince emekliliğini isteyen yazar, daha sonra edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi. Buğra, Çınaraltı ve İstanbul dergilerinde hikayeler yazdı.
Hikayelerinde daha çok yakın çevre, aile hayatı ve sevda ilişkilerine yoğunlaşırken, Türk edebiyatında kasaba hikayelerinin ilk güzel örneklerini verdi.
Olaylardan çok atmosferi anlattığı hikaye ve romanlarında hüzne büyük yer veren Buğra, roman dünyasında Küçük Ağa eseriyle sağlam ve sarsılmaz bir yer edindi.
Romanları Yücel Çakmaklı tarafından televizyona uyarlandı
Tarık Buğra, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlattığı “Osmancık” romanında devleti kuran irade, şuur ve karakterin tahlilini yaparken, doğallığa önem vererek, roman kahramanlarını idealize etmedi.
Toplumsal olayların insanlarda sebep olduğu değişmeleri ve tepkileri belirlemeye özen gösterdiği eserleriyle okuyucunun ilgisini çeken Buğra’nın Küçük Ağa eseri 1983’te Yücel Çakmaklı tarafından televizyona uyarlandı ve TRT’de izleyiciyle buluştu. Çakmaklı, 1988’de de “Osmancık” kitabını televizyon dizisi olarak yine TRT’de izleyiciyle buluşturdu.
Devlet Sanatçısı unvanını aldı
Osmancık romanıyla 1985’te Milli Kültür Vakfı Edebiyat Armağanı’nı, “Yağmur Beklerken” romanıyla da 1989’da Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü’nü kazanan Buğra, 1991’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı.
Usta yazar, 1993’te Akçay’da tatildeyken rahatsızlandı, bir ay sonra yazara kanser teşhisi konuldu. Çapa Tıp Fakültesinde gerçekleştirilen ameliyatın ardından yaklaşık 4 ay daha yaşayan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994’te vefat etti ve cenazesi Karacaahmet Mezarlığı’nda annesi Nazike Hanım’ın yanına defnedildi.
Tarık Buğra’nın eserlerinden bazıları şöyle:
Roman: “Siyah Kehribar”, “Küçük Ağa”, “Küçük Ağa Ankara’da”, “İbişin Rüyası”, “Firavun İmanı”, “Gençliğim Eyvah”, “Dönemeçte”, “Yalnızlar”, “Yağmur Beklerken”, “Osmancık”
Hikaye: “Oğlumuz”, “Yarın Diye Bir Şey Yoktur”, “İki Uyku Arasında”, “Hikayeler”
Tiyatro: “Ayakta Durmak İstiyorum”, “Akümülatörlü Radyo”, “Yüzlerce Çiçek Birden Açtı”
Fıkra ve Deneme: “Gençlik Türküsü”, “Düşman Kazanmak Sanatı”, “Politika Dışı”
]]>