Ouchhh Stüdyonun kurucu ortakları Ferdi Alıcı ve Eylül Duranağaç Alıcı’nın “Human Cell Atlas” adlı eseri geçen haftalarda SpaceX roketi ile Ay’a iniş yaptı.
Dünya prömiyerini Art Dubai’de gerçekleştiren eser, bir yandan sonsuza dek Ay yüzeyinde kalacak bir yandan da İstanbul dahil dünyanın pek çok sanat başkentinde sergilenecek.
Fuara, Hilton Contemporary galeriyle birlikte katılan eserin iki sanatçısından biri olan Ferdi Alıcı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, projenin yaklaşık 5 yıl önce CERN ile yaptıkları iş birlikleriyle başladığını belirterek, “Bilim insanlarının katkılarıyla CERN’e her yıl bir dijital sanat eseri üretiyoruz, orada sergilenmek üzere. Bu eserlerin sonuncu ise Human Cell Atlas oldu.” dedi.
“İnsanlığın sanatsal portresini ortaya çıkartmaya çalıştık”
Sanatçı, “Human Cell Atlas” projesinin dünyada insan vücuduyla ilgili üretilmiş en büyük veri seti olduğunu aktararak, şöyle devam etti:
“Binden fazla enstitü bir araya gelerek, insan vücuduyla ilgili en büyük haritalamayı yapıyorlar. Burada yaklaşık 32 trilyon insan hücresinden bahsediyorum, bunun bir veri seti olduğunu hayal edin. Bu harita sayesinde araştırmalarda fark edemeyecekleri bağlantıların ortaya çıkmasını ümit ediyorlar. Ayrıca bazı hastalıkların şifasını bulmak ve tüm bilim camiasına bu verileri açmak, amaçları arasında. Biz de bu muhteşem veriyi alıp yapay zeka aracılığıyla besleyerek insanlığın sanatsal portresini ortaya çıkartmaya çalıştık.”
Bu tarz çalışmalarda, bilim ve sanatın birbirine ilham verdiği alanlar olduğuna işaret eden Alıcı, “Acaba makinalar insandan gelen verileri kullanarak kendi gözlerinden bizi nasıl görüyorlar? Bu sorunun peşinden gittik. Bilim insanları açısından da bizlerle paylaştıkları o soğuk rakamların, projenin sonunda böylesi şiirsel veri heykellerine ve boyamalarına dönüştüğünü gördüklerinde çok mutlu oldular.” değerlendirmesinde bulundu.
Ferdi Alıcı, projeyi tamamladıkları sırada rastlantısal bir şekilde Ay’a gönderilmesi planlanan bir SpaceX roketiyle ilgili davet aldıklarını aktararak, şunları kaydetti:
“3 farklı kurum bir araya gelerek uzay tarihinde ilk kez Ay yüzeyine iniş yapan roketi tasarladılar. Böylesine tarihi bir projeyi hazırlarken 300’den fazla sanatçıyı Ay yüzeyinde kalıcı olarak hazırlanacak ilk dijital müzeye davet ettiler. Bu sanatçılar arasındaki tek Türk yapay zeka veri sanatçısı biz olduk. Yani dünyanın pek çok önemli başkentinde büyük projelere imza attık ama uzayda gerçekleşen bir işe imza atmak çok gurur verici oldu bizler için.”
“Uzayda yapay zeka sanatıyla üretilmiş ilk sanat eserini Türkler yapmış oldu”
Eserin, tamamlandıktan sonra New York’ta bir laboratuvarda nano-teknoloji ile bir diskin üzerine kazındığı bilgisini veren Alıcı, “Daha sonra bu disk Kennedy Space Center’da aya iniş yapacak SpaceX roketinin üzerine monte edildi. Yaklaşık 11 defa ertelendi, ay yörüngesinde 4 gün boyunca dolandıktan sonra yüzde 50 ihtimalle Ay yüzeyine inişinde çarparak düşme ihtimali olmasına rağmen sağ salim inişini yaptı ve sanat tarihinde bir ilki başararak Ay’da yapay zeka sanatıyla üretilmiş ilk sanat eserini Türkler yapmış oldu.” ifadelerini kullandı.
Yeni medya sanatçısı Alıcı, eserin ay yüzeyine indikten sonra dünyada ilk sergilendiği yerin Art Dubai olduğuna dikkati çekerek, “Burası için özel bir edisyon ürettik. Bütün büyük şehirlerde de eserin sergilerine devam edeceğiz. İstanbul’a da özel olarak gelmek istiyoruz. X Media Art Museum kendi vatandaşlarımızla paylaşmak için heyecanla bekliyoruz.” dedi.
Ouchhh Studio; Tokyo, New York, Los Angeles, Roma, Moskova, Prag, Brüksel ve Hong Kong dahil bir çok şehirde yaklaşık 75 kamu sanat projesi oluşturdu.
Fuar öncesi tüm bilet satışlarından elde edilen gelirin yüzde 25’inin, Gazze’deki sivillere destek için Birleşik Arap Emirlikleri’nin Kızılay Derneği üzerinden bağışlanacağını açıklayan sanat fuarı Art Dubai, bugün sona eriyor.
]]>Usta sanatçı, bir çocuğun dilinden Gazze’de yaşanan acıyı ele aldığı esere ilişkin görüşlerini ve eserin ortaya çıkış hikayesini AA muhabirine anlattı.
Böyle bir eseri yapmayı istemediğini dile getiren Demirci, “Keşke orada insanlar, çocuklar, bebekler katledilmeseydi de böyle bir eseri yapmak zorunda kalmasaydım. Yaşadığımız yüzyılda çok büyük felaketler oldu ve olmaya da devam ediyor. Bana göre Gazze’de yaşananlar yaşadığımız yüzyılın en büyük felaketlerinden bir tanesi. Çünkü masumiyetin katledilmesi söz konusu.” dedi.
Mustafa Demirci, çocuk ve bebeklerin, saflığı ve ilahi duyguları temsil ettiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Çocukların bütün dünyanın gözü önünde açıkça katledilmesi katlanılır bir durum değil. Bu dışarıdan izleyen açısından bir başka utanç vesilesi ama içeride bizzat yaşayan Filistinli kardeşlerimiz için tarif edilemez bir acı. Beni en çok yaralayan görüntülerden bir tanesi, bir babanın yavrusunun parçalanmış bedenini torbalara doldurarak elinde tutmasıydı. Bunu bir insan nasıl kabullenebilir? Ben bu acıyı hissettiğim için böyle bir şiir yazmak istedim. İnsani duyarlılık her şeyin ötesindedir. Sanatçı olmasam da bir insan olarak bunu kabullenmem mümkün değil. Maalesef bu hikaye çok geçmişte başladı ve gitgide kötüleşerek devam ediyor.”
“Düşmanın niyeti, amelinden daha kötüdür”
Usta sanatçı, masumiyete karşı, aleni ve pervasızca işlenen bu suikastı kabullenmenin mümkün olmadığının altını çizerek, Gazze’de öldürülen masum çocukların da “Suçum neydi benim?” diye soracağını ifade etti.
Gazze’de son 5 ayda, 13 bine yakın çocuğun öldürüldüğüne vurgu yapan Demirci, “Bu bir soykırımdır. Bu gerçekten tarihte eşi benzeri görülmemiş planlı bir çocuk katliamıdır. Benim bunları söylerken içim titriyor. O kafa nasıl çalışıyor acaba? Dünyada böyle bir katliamın Batıda yapıldığını düşünsek acaba ne olurdu? Bu çocukların suçu Müslüman bir ailenin çocuğu olmaları mı? Her canlının yaşama hakkı var. Kaldı ki bir insandan bahsediyoruz.” diye konuştu.
Mustafa Demirci, sanatın yaşanmışların yansıması olduğunun altını çizerek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Sanatçının eseri, tasavvuru, hayali ve estetik birtakım düşünceleri etrafında şekillenir. Hissetlerini sahip olduğu yetenekler çerçevesinde ortaya koyar. Ben hem kendi vicdanım ve duygularım çerçevesinde hem de toplumun hassasiyet gösterdiği konularda her zaman çalışmalarımı devam ettirmek istiyorum. Çalıştığım Türk dini musikisi alanında da güncel kaygı ve yaklaşımlardan uzak kalmadım. Filistin gibi kanayan bir yaramıza da uzak kalmam söz konusu olmamalıydı. Bu eseri de sadece bunun için yaptım. Çocuklardı tek düşüncem.”
“12 bin 600 bebek ve çocuk, dünyanın gözü önünde bombalarla yok edildi”
Eserin adını ilk önce “Ben Gazzeli Bir Bebeğim” olarak planladığını fakat müzik platformlarında “Gazze” kelimesinin geçmesinin eserin yayılmasına engel olacağını düşünerek vazgeçtiğini aktaran Demirci, “Filistin’de bir alışılmışlık oluşturdular. Lokma lokma Filistin’i yedikleri için, son lokma Gazze kalmıştı. Burayı da yemek istiyorlardı. Olayın oluş şekli önemli değil. Demek ki 12 bin 600 bebek ve çocuk, dünyanın gözü önünde bombalarla yok edilebiliyormuş. Bunu bir sene önce söyleselerdi inanmazdık. Bunu bile kanıksattılar insanlığa.” değerlendirmesinde bulundu.
Usta sanatçı, Gazze’de yaşanan hadiselerin herkesin başına gelebileceğine dikkati çekerek, “Herkes bu tehdidin altındadır. O yüzden duyarlı olmak zorundayız. Düşmanın niyeti, amelinden daha kötüdür. Yaşananlara baktığımızda eğer amelleri buysa niyetlerini tahayyül etmek bile istemiyorum. Allah bu acıları bir daha yaşatmasın.” dedi.
Mustafa Demirci’nin “Suçum Neydi Benim” adlı eserinin sözleri şöyle:
“Ben Gazzeli bir bebeğim,
Ben Gazze’de bir meleğim,
Ben Gazzeli bir bebeğim,
Suçum neydi, neydi benim?
Evim, yurdum bombalanmış,
Paramparçadır bedenim.
Büyüyemem, yürüyemem,
‘Anne acıktım’ diyemem,
Hislerimi söylemem,
Hayat hakkım yoktur benim.
Ben gülemem, oynayamam,
Ninnilerle uyuyamam,
Uykularım bombalanmış,
Bir masalım yoktur benim.
Ben Gazzeli bir çocuğum,
Yaşanmadı çocukluğum,
Ne varlığım ne yokluğum,
Kimse bilmez adım benim.”
]]>Dakar’da yaşayan 36 yaşındaki ressam Ly, televizyonda 6 Şubat depremine ilişkin görüntülerden çok etkilenerek o akşam atölyesinde boş tuval aramaya koyuldu.
İstediği büyüklükte ve kullanılmamış tuval bulamayan Ly, daha önce çizim yaptığı birkaç tuvali temizleyerek depremin hissettirdiklerini resmetmeye başladı.
Fırçasını eline alan Ly, acı, umut ve çaresizliği nakşettiği 4 tuvalden oluşan resmini tamamladı.
Yaptığı eserden kimseye bahsetmeyen ve atölyesinde bir köşeye koyan Ly, birkaç hafta sonra Türkiye’nin Dakar Büyükelçiliğinde depremzedeler yararına düzenlenecek açık arttırmaya davet edildi ve kendisinden gece için bir eser bağışlaması istendi.
Talebi sıcak karşılayan Ly, deprem haberini alır almaz resmettiği 4 tuvalden oluşan eserini Dakar Büyükelçiliğinde düzenlenen açık arttırma için bağışladı.
Ly’nin eseri 24 Şubat 2023’te düzenlenen açık arttırmada Senegalli hayırsever iş insanı Lamine Ndiaye tarafından satın alındı.
Ndiaye, aldığı eseri depremin birinci yıl dönümünde Türkiye’nin Dakar Büyükelçiliğine hediye etti.
“Görüntüleri izler izlemez hiç düşünmeden çizmeye başladım”
Ly, Türkiye’nin Dakar Büyükelçiliği konutunda sergilenen eserin önünde AA muhabirinin sorularını yanıtladı.
Depremi hiş yaşamamasına rağmen görüntülerden çok etkilendiğinin altını çizen Ly, “Daha önce Türkiye’yi ziyaret etmiş ve hayran kalmıştım. Bu kadar sevdiğim bir ülkede insanların acı çektiğini görmek beni çok sarstı. Depremin oluşturduğu hasar beni çok çaresiz hissettirdi.” dedi.
Ly, görüntüleri izler izlemez hiç düşünmeden hemen atölyesine gittiğini ve kendini çizmek için tuval ararken bulduğunu söyledi.
Ressam Ly, “‘Çok üzgünüm hadi bir resim yapayım’ diye düşünmedim. Yoğun duygular içindeydim, ne yapacağımı bilemeden elime fırçayı aldım. Ne çizeceğimi bile bilmiyordum ama içimde yoğun bir üretme arzusu oluştu. Muhakkak bir şeyler yapmalıydım. Çok duygulandığımı hatırlıyorum. Sanki yıkılan binalarda benim de bir yakınım var gibi hissediyordum.” diye konuştu.
Ly, “Kendimi ifade etmek için büyük bir alana ihtiyacım vardı, hislerim sanki bedenimden taşacak gibiydi. O kadar büyük tuval bulamayınca ben de 4 tuvali bir araya getirdim. Aslında hali hazırda üzerlerine çizim yapmıştım. Hepsini sildim. Normalde çevre, iklim krizi, insanın doğayla ilişkisine ilişkin eserler üretiyorum. Depremi çizerken bu konu başlıklarıyla da harmanladım. Ortaya bu eser çıktı.” ifadesini kullandı.
Dakar Büyükelçiliğinden depremzedeler yararına düzenlenecek bağış gecesi için arandığında büyük bir şaşkınlık yaşadığının altını çizen Ly şöyle devam etti:
“Dakar Büyükelçiliğinden arandığımda telefondaki kişi depremzedeler yararına düzenlenecek açık arttırmaya bağışlamam için benden ufak bir tablo rica etti. Bir an dondum kaldım. ‘Size ufak bir tablo veremem zira ben depremden etkilenerek zaten 4 tuvalden oluşan bir eser yaptım’ dedim. Kısa bir sessizlik oldu. Gerçekten çok şanslı olduğumu düşünüyorum çünkü hislerimi çok kalabalık bir kitleye ulaştırabildim. O etkinlik olmasaydı bu tablo atölyemde duracaktı. Bugün Dakar Büyükelçiliği rezidansında eserimi görmek beni çok duygulandırıyor. Bir sanatçı olarak misyonumu tamamladığımı düşünüyorum.”
]]>İlk defa Rusya’nın tarihi Bolşoy Tiyatrosu’nda 1877 yılında sahnelenen, Marius Petipa’nın (1818-1910) koreografisini yazdığı, müziklerinde Avusturyalı besteci Ludwig Minkus’un imzasını taşıyan eser, Hindistan’da geçen entrikalı ve hüzünlü bir aşk hikayesini konu ediyor.
Eseri sahneye koyan koreograf Ayşem Sunal Savaşkurt, AA muhabirine kostümlü genel prova öncesi yaptığı açıklamada, seyircilerin seveceği ve beğeneceğine emin olduğu bir eser ortaya çıkardıklarını ifade etti.
Geçen sene aynı eseri İstanbul’da sahneye koyduğunu anlatan Savaşkurt, dansçıların çok başarılı olduğunu ve provaların çok verimli geçtiğini söyledi.
Dekor ve kostümlerin Hint kültürünü tamamıyla yansıttığını belirten Savaşkurt, “Birinci perde tapınakta, ikinci perde sarayda geçiyor. Üçüncü perde ise başrol karakteri Solor’un hayalini izleyicilere sunuyor. Çok şaşaalı Hint kültürünü tüm özellikleriyle öne çıkarttığımız bir eser. Çok şık bir klasik bale.” dedi.
Savaşkurt, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Klasik bale repertuvarının akademik olarak en zor eserlerinden biri. Özellikle üçüncü perdesi ‘Gölgelerin Kralları’ sahnesi hem grup hem baş dansçılar için bale repertuvarının en zor eserlerinden. Eserin birinci ve ikinci perdesi, Hint kültürü, gelenekleri ile Hindistan’daki hiyerarşinin yansıması. Üçüncü perdede ise seyirci klasik baledeki zorluk derecesi en yüksek eseri sahnede görecek.”
Savaşkurt’a “Nikiya” rolüyle Avrupa’da ödül
Geçmişte, bu eserde çok kez dans ettiğini, hatta Avrupa’nın önde gelen dergilerinden Dance Magazine tarafından Belçika’da 1998’de eserdeki “Nikiya” rolünü en iyi yorumlayan dansçı seçildiğini anlatan Savaşkurt, “Çok özellikli bir eser. Çünkü birinci perdede klasik bale tekniğinde dans etse de sanatçılar, eller ve kollar tamamıyla Hint kültürüne göre şekillendi. Üçüncü perdede ise tamamen klasik bale kültürü hakim. Seyirciye bu iki farkı aksettirebilmek çok önemli.” diye konuştu.
“Ben gerçekten Hint kökenliyim”
Eserin “Gamzatti” rolünü üstlenen Özge Soykan, aşkı için acımasızlaşan, çok zengin bir ailenin asil kızını canlandırdığını ifade etti.
Soykan, 1,5 yıl önce çocuk sahibi olduğunu, tekrar sahnelere döndüğü için ekstra yoğun bir çalışma dönemi geçirdiğini dile getirdi.
Repetitörlerin, dansçıları prömiyere hazırlayabilmek için her ayrıntıyla ilgilendiklerini vurgulayan Soykan, eserin kendisi için önemini şu sözlerle aktardı:
“Bale ayrıntıyla ilgilenilmesi gereken, zor bir sanat dalı olduğundan çok emek verdik. Dedem Hintli, ben gerçekten Hint kökenliyim. La Bayadere balesi dans kariyerim boyunca denk gelmesini en çok istediğim balelerden biriydi. Bu açıdan çok mutluyum.”
Dekor üretimi 14 atölyede yapıldı
Eserin dekorunu yapan Özgür Usta da yaklaşık 3-4 ay önce La Bayadere eserinin maket ve çizim aşamalarını yaptığına işaret ederek, “13, 14 atölyemizde dekorun üretim aşamasını yaptık. Bugün ilk kostümlü genel provada eseri görmekten çok heyecanlıyım. İyi bir iş çıkardığımızı düşünüyorum. Devlet Opera ve Balesine yakışır bir iş olması beni en memnun eden şey.” ifadesini kullandı.
Ayşem Sunal Savaşkurt’un sahneye koyduğu, orkestra şefliğini Tolga Atalay Ün’ün yaptığı 3 perdelik eserin kostümlerini Gülden Sayıl, ışıklarını ise Bülent Arslan hazırladı. Eser, Opera Sahnesinde 3 Şubat’ta prömiyer yapacak.
Eserin konusu şöyle:
“Kendisine aşkını ilan eden Yüce Brahman’ı reddeden baş tapınak dansçısı Nikiya, gizlice savaşçı Solor ile buluşur. Birlikte dans eden ikili kutsal ateş üzerine birbirlerine sonsuz aşk sözü verirler. Solor’un cesaretini ödüllendirmek isteyen Rajah, kızı Gamzatti ile evlenmesine hükmeder. Gamzatti, Solor’a aşık olur. Solor da onun güzelliğinden etkilenir ve Gamzatti ile evlenmeye karar verir.
Gamzatti ve Solor’un nişanında Nikiya’ya dans etmesi emredilir. Gamzatti ona hediye olarak bir sepet çiçek gönderir. Nikiya çiçeklerin Solor’dan geldiğini düşünür. Oysa çiçek sepetinde zehirli bir yılan gizlidir. Yılan, Nikiya’yı sokar. Nikiya ona sunulan panzehri almaz ve ölür. Nikiya’nın ölümünden üzüntü duyan Solor da yaşamına son verir.”
]]>Modern Azerbaycan müziğinin öncüsü, 1908’de bestelediği “Leyla ile Mecnun” eseriyle “Doğu’nun ilk opera bestecisi” unvanını elde eden Üzeyir Hacıbeyli’nin “Arşın Mal Alan” opereti, Azeri rejisör Hafız Guliyev’in yönetiminde 13 Ocak’ta Opera Sahnesi’nde tekrar seyirciyle buluşacak.
Genel prova öncesinde AA muhabirine açıklama yapan eserin yönetmeni Guliyev, dünyaca ünlü besteci Üzeyir Hacıbeyli’nin 1908’de herkesçe bilinen Leyla ile Mecnun operasını sahnelediğini, kısa bir sürenin ardından da Arşın Mal Alan’ın librettosunu yazdığını ve bestelediğini belirtti.
Guliyev, eserin 1913’de ilk kez Rusya’da sahnelendiğini ve kısa sürede üne kavuştuğunu ifade etti.
Kendisinin eseri ilk kez 1997’de Bakü’de, 2003’te Ankara’da, ardından Rusya, Bulgaristan, Çin’de sahnelendiğini belirten Guliyev, bu operanın hem izleyenler hem de sanatçılar tarafından sevildiğini, sanatçıların provalara gelirken keyif aldığını söyledi.
Guliyev, “Milletinden bağımsız, her yerde bu eser çok seviliyor. Üzeyir Hacıbeyli insan ruhunu iyi bilirmiş, bu ruhu da eserlerine yansıtmış. Konusu da dikkat çekici. Eskiden görücü usulü evlilik yapılırdı. Eserde ise o yıllarda yazılmasına rağmen, görücü usulü evliliğe bir karşı duruş var. Zamanında zor karşılanırdı bu karşı çıkış. Bu düşünce zamanla herkes tarafından kabul edildi. Operet, konuyu keyifli bir dille anlatıyor. Konunun, dans ve şarkılarla uyumlu olması da eseri çekici kılıyor.” dedi.
Dekor ve kostümlerin Azerbaycan kültürünü yansıttığını belirten Guliyev, dekorun arka planında ise Bakü’nün şehir dokusunun aktarıldığını kaydetti.
Operet Azerbaycan Türkçesi ile oynanıyor
Eserin rejisör yardımcısı ve Esger rolünü seslendiren tenor Şenol Talınlı, Arşın Mal Alan’ın Ankara’da 1983-1987 arasında Türkçe oynandığını, 2003’te dönemin Genel Müdür Yardımcısı Bülent Ateşoğlu’nun eseri Azerbaycan Türkçesiyle yapılması teklifini getirdiğini ve kendisinin 3 hafta üzerinde çalışarak Türkiye’de anlaşılabilecek şekilde esas librettoya sadık kalarak metni yazdığını söyledi.
Köklerinin Azerbaycan’dan geldiğini belirten Talınlı, eseri bu sayede kolaylıkla Türkiye’de anlaşılabilecek şekle getirdiğini, 2003, 2013 ve bu sene de aynı metinle eseri sahneye koyduklarını söyledi.
“Dünyada en çok çevirisi yapılan eserlerden bir tanesi”
Şenol Talınlı, şunları kaydetti:
“Son derece keyifli, güncelliğini hala koruyan bir oyun. İnsanların, özellikle kız çocuklarını görücü usulü ile evlenmesini istemeyen bir düşüncenin üzerine kurulan bir eser. Guliyev, 1913’te Moskova Konservatuvarında okurken yazmış bu eseri. 1915-1921 arasında 6 yılda 800 temsil yapıyor eser. Dünyada en çok çevirisi yapılan eserlerden bir tanesi. 183 dile çevrildiğini biliyoruz. Çinceden İngilizceye, Rusçadan Arapçaya kadar çevrilmiş. Gittiği her yerde çok ilgi gören, çok güzel bir oyun. Bizim seyircimiz de son derece seviyor. Türkiye, Azerbaycan kardeş ülke. Kültür aynı kültür. Umarım bu sefer de başarılı olacağız.”
Bestecinin Azerbaycan makam müziğinin temelini attığını ve bu eserde de bayati şiraz, şüşter, şur gibi makamları kullandığını belirten Talınlı, “Bizim halkımıza, Anadolu insanına yakın gelen melodiler vardır. Otantik lezzeti bozmadan, üniversal düzeyde yazılmış bir eser. Darısı Türk operasının başına. Böyle güzel eserleri inşallah Türkiye de üretir.” diye konuştu.
Operacı Talınlı çifti, birbirine aşık çifti canlandırıyor
Eserin başrolünde yer alan ve Gülçöhre karakterine hayat veren soprano Esin Talınlı ise 2003 ve 2013’te bu eseri oynadığını ve üçüncü kez aynı operetle Ankaralı sanatseverlerin karşısına çıkacağını söyledi.
Gülçöhre’nin çok okuyarak kendisini geliştiren, bazı olaylar karşısında genç yaşına rağmen babasına karşı durabilen bir karakter olduğunu belirten Talınlı, karakterin evleneceği kişiyi tanımak ve beğenmek istediğini, olayların da bunun üzerine peşi sıra geliştiğini kaydetti.
Eserde, eşi Şenol Talınlı ile başrolü paylaştığını ve bunun çok keyifli olduğunu dile getiren Esin Talınlı, “Eşimle oynamanın güzel olduğu kadar kimi zaman zor tarafları da var. Bazen hastalıklar olabiliyor, o zaman stres ikiye katlanıyor. Onun dışında keyifli tarafları çok. Birbirimizi tanıdığımız için bu ister istemez sahneye yansıyor. ‘Sizi eş olarak sahnede görmek çok güzel’ diyen seyircilerimiz var. Umarım yine seyircilerimiz Arşın Mal Alan’ı keyifle izlerler.” dedi.
Beyaz perdeye de taşındı
Orkestra ve koro şefliği Rustam Rahmedov’un üstlendiği operetin dekor ve kostüm tasarımı Yusuf Toker, ışık tasarımı ise Ali Gökdemir, koreografisi ise Özge Ay imzası taşıyor.
Çeşitli dönemlerde Gürcistan, Türkmenistan ve İran’ın yanı sıra Londra, Paris, Berlin, Moskova’da da sahnelenen eser, Azerbaycan’da çok defa, ABD’de ise 1937’de beyaz perdeye taşındı.
]]>