İNGİLTERE’deki müzayede evinde satışa sunulan ve Aydın’ın Milet Antik Kenti’nden kaçırıldığı ispat edilerek, Türkiye’ye iade edilen milattan önce 6’ncı yüzyıla ait ‘kore torsosu’, yakın zamanda Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenecek.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kaçakçılıkla Mücadele Dairesi uzmanları, İngiltere’nin Londra şehrinde faaliyet gösteren Christie’s Müzayede Evi’nin 8 Aralık 2021 tarihli ‘Antiquities’ isimli müzayedesinde yayımlanan kataloğunda 65 lot numarası ile satışa sunulan mermer ‘kore torsosu’nun Anadolu kökenli olabileceğinden şüphelendi. Türkiye’nin girişimleriyle eserin satışı askıya alındı ve yasa dışı yollarla Türkiye’den çıkarıldığına ilişkin delil niteliğinde bilgi ve belgelere ulaşıldı. Bu doğrultuda eserin kökenini belirleyecek arşiv belgeleri İngiliz makamlarına sunuldu. Konuya ilişkin Didim Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı ve eserin iadesi için talep gönderildi. Talep kapsamında eser Türkiye’ye iade edildi. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne getirilen eser için sergileme çalışmaları tamamlandı. Eser, yakın zamanda müzede ziyarete açılacak.
‘HEPİMİZ İÇİN GURURLU BİR ANDI’
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kaçakçılıkla Mücadele Daire Başkanı Zeynep Boz, ‘kore’nin Yunan mitolojisinde Persephone’nin adı ve bakire anlamına geldiğini söyleyerek, eserin Türkiye’ye kazandırılma sürecini anlattı. Boz, eserin 2021 yılında satışa sunulduğunda kaçakçılıkla bilinen bir koleksiyoncunun ismini fark ettiklerini ve konunun üzerine gittiklerini söyledi. Boz, “Bu durum bize doğrudan bir kanaat oluşturdu. Daha sonra arşiv belgeleri, isimlerin şaibeli olması ve bunun Anadolu kökenli olduğunu ispatlayan bilimsel verilere ulaşabilmemiz sayesinde Didim Cumhuriyet Başsavcılığımızca da başlatılan bir soruşturma yoluyla adli iş birliği yapabilmiş olmanın avantajıyla, Dışişleri Bakanlığımız Londra Büyükelçiliği ile bağlantılar gerçekleştirdi. Eseri ülkemize getirdik. Hepimiz için gururlu bir andı. Çünkü burada hem bu eserimizin iadesini alırken, hem de İngiliz meslektaşlarımız veya İngiliz yetkililer tarafından ülkemizin kültür varlığı kaçakçılığıyla mücadele alanında ne kadar etkin olduğumuzu duymak, onların bakış açısıyla da bunu bir kere daha teyit etmek bizleri çok mutlu eden bir başka yanı oldu” dedi.
Zeynep Boz, eserin önemine de dikkat çekerek, “Milattan önce 6’ncı yüzyıla tarihlenen bu tür kadın yontularına ‘kore’, bunların erkek versiyonuna da ‘kouros’ deniyor. Bunların önemi plastik sanat ürünlerinin ilk örneği olması. Plastik sanat ise üç boyutlu şekilde ürettiğimiz heykel ürünleri aslında plastik sanat olarak geçer. Bunların çok özel örnekleri bunlar. Özelikle Didim tarafında yoğunlukla gördüğümüz eserler. Her şeyden önce yerinden edilmiş, ülkesinin bağrından koparılmış bir kültür varlığıdır bu. Bunu kaçakçılıkla ilişkideki, kriminolojik verilerini ortaya koymak suretiyle iade almak çok önemli. Biliyorsunuz yıllar geçtikçe birtakım arkeolojik objeler eskidikçe nadiriyetlerinin arttığını düşünmek mümkün. Günümüzde daha az korunarak gelmelerini beklemek mümkün. Bu parçanın kondisyonunun da iyi olması aynı zamanda bizim için önemli” dedi.
‘SERGİ ÇALIŞMALARINI TAMAMLADIK’
Eserin müzeye gelmesiyle koleksiyonun zenginleştiğini belirten Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürü Yusuf Kıraç da “Bu eserler bilimsel makalelerle bilim camiasına açıklamalarda bulunuyor. Son yıllarda insanlarımızın müzelere daha çok yurt dışına kaçırılmış eserleri görmeye geldikleri, daha çok sahiplendiklerini görüyor, sevinçle karşılaşıyoruz ve anlatıyoruz. Müzeye gelen eserler bilimsel olarak raporlanır ve bu raporlama yapılırken hangi teşhirde hangi bölümde sergileneceğine karar verilir. Bu eser Helenistik döneme ait bir eser. Diğer eserlerle ilgili sıralaması yapılır ve o envanter numarasını alır. Daha sonra artık bu eser ömür boyu o isimle kalır. Şimdi biz o çalışmaları tamamladık. Biz de artık bir gün bekliyoruz. Yakın bir zamanda teşhire konulur ve ziyaretçilerin beğenisine sunulur” dedi.
]]>Törende konuşma yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, yarından itibaren ziyaretçileri kabul edecek saraya girişlerin ağustos sonuna kadar ücretsiz olacağını duyurdu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarından öne çıkan başlıklar:
“Sevgili İstanbullular, kültür ve sanat camiamızın kıymetli mensupları, çok değerli misafirler, sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Bu anlamlı ve önemli açılış merasim vesilesiyle sizlerle beraber olmaktan büyük bir bahtiyarlık duyuyorum. Davetimize icabet ederek heyecanımızı, gururumuzu paylaştığınız için her birinize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Bugün şairin ifadesiyle bir semtini sevmenin bile bir ömre bedel olduğu güzel İstanbul’umuzun en güzel tarihi eserlerinden birinin açılışını yapmak üzere bir aradayız. Milli Saraylar Başkanlığımızca yürütülen 6 yıllık titiz bir restorasyon ve tefriş çalışmalarının neticesinde ecdat yadigârı Yıldız Sarayı’nı ihya ettik. Şehrimizin simgelerinden olan Yıldız Sarayı, bugünden itibaren kapılarını halkımıza ve dünyanın dört bir yanından gelecek ziyaretçilerine açıyor.
Tekrar eski görkemine ve güzelliğine kavuşturarak milletimizin istifadesine sunduğumuz Yıldız Sarayımızın hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum. Bugün yaşadığımız mutlulukta pek çok hocamızın ve uzmanımızın alın teri, yürek teri vardır. Şayet onların emeği, birikimi ve fedakârane gayretleri olmasaydı, bu güzel eser tekrar eski görkemine kavuşturulamazdı. Sözlerimin hemen başında bu kardeşlerime teşekkürü bir borç biliyorum. Yıllarca örselenmiş, hırpalanmış, ihmallerin kurbanı olmuş bu eserin 6 yıllık özverili bir çalışmayla yeniden ülkemize kazandırılmasına vesile olan Milli Saraylar Başkanlığımıza, Sayın Başkan ve ekibine, Sayın Bakanımıza, özellikle teşekkür ediyorum.
Milli Saraylar Bilim Kurulu Başkanı, saygıdeğer hocam Profesör Doktor Saadettin Ökten Beyefendi’ye ve kurul üyelerine, en kalbi şükranlarımı iletiyorum.
Yıldız Sarayı’nın yeniden ihyasıyla birlikte İstanbul’umuzun tarihi, kültürel ve turistik cazibesinin daha da artacağına inanıyorum. Kıymetli misafirler, az önce Milli Saraylar Başkanımız Yıldız Sarayı’nın tarihi serencamına dair bilgileri bizlerle paylaştı. Gerek mimari gerek sanatsal gerekse tarihi özellikleri bakımından nadide bir eser olan sarayın inişli çıkışlı geçmişini hep beraber dinledik. Şunun öncelikle vurgulanması gerekiyor. Burası asla sıradan bir eser, sıradan bir yapı değildir.
200 yıllık tarihiyle Yıldız Sarayı, Osmanlı’nın en sancılı yıllarına bizzat şahitlik etmiştir. Biliyorsunuz Yıldız Sarayı Sultan II. Abdülhamit’le özdeş hale gelmiştir. Ancak sarayın geçmişi Sultan III. Selim’in Mihrişah Valide Sultan için 1805’te yaptırdığı kasra kadar gitmektedir. Bu kasırdan günümüze sadece iç bahçedeki çeşme kalmıştır. II. Mahmut da burayı yeni ordunun askerlerinin talimlerini izlemek için kullanmıştır. Yıldız Sarayı’na asıl hüviyetini kazandıran ise Abdülhamit Han olmuştur. Sultan Abdülhamid’in tahta geçtikten kısa süre sonra maiyetini ve haremini Dolmabahçe Sarayı’ndan Yıldız’a nakletmesiyle birlikte artık burası kasır değil Yıldız Sarayı olarak anılmaya başlanmıştır.
Üstat Necip Fazıl’ın 36 Türk hükümdarı arasında belki en büyüğü olarak tarif ettiği Sultan II. Abdülhamit 33 yıl boyunca 1909 darbesine kadar devleti buradan yönetti. Osmanlı’nın en muhataralı 33 yılına tanıklık eden Yıldız Sarayı Devlet-i Aliyye’ye yönelen yıkma girişimleri karşısında direnişin de sembolü oldu. Topkapı Sarayı ve Dolmabahçe’den sonra payitahtın idari merkezi olarak kullanılan İstanbul’daki üçüncü merkez burasıdır.
Yıldız Sarayı’nın ayırıcı vasfı yönetim merkezi olarak kullanılmasıdır. Mimari açıdan Yıldız Sarayı, çağdaşı olan yapılardan ayrı özellikler taşır. Sahil saraylarından farklı olarak burası şehir içinde şehir diyebileceğimiz özgün bir mimariye sahiptir. Marangozhaneleri, mutfakları, ahırları, eczanesi, fabrikaları, savunma birimleri, resmi daireleri, sebze ve meyve bahçeleri, kütüphanesi, müzesi, silahhanesi ve tiyatrosuyla Yıldız Sarayı alışılagelmiş saraylardan ziyade kendi kendine yeter bir şehri andırır.
Sultan II. Abdülhamit döneminde sarayda ve mücavirinde sultanın aile efradıyla birlikte toplam 12 bin kişinin yaşadığı rivayet ediliyor. Zerafeti, sadeliği, tabiatla uyumu, birbirinden ayrı köşklerden oluşan mimarisi ve Türk saray bahçeleri geleneğinin son örneği olan has bahçesiyle Yıldız Sarayı gerçekten nadide bir eserdir.
Yıldız Sarayı’nın Milli Mücadele tarihimizde de özel bir yeri bulunuyor. Gazi Mustafa Kemal Bandırma vapuruyla yola çıkmadan bir gün önce buraya gelmiş ve Sultan Vahdettin’le görüşmüştür. Gazi Mustafa Kemal o tarihi görüşmeyi şöyle anlatır: “Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdettin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu. Birbirine paralel hatlar üzerine düşman zırhlıları, bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş. Vahdettin, hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı. ‘Paşa, paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir ve tarihe geçmiştir. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, paşa! Devleti kurtarabilirsin.'”
Bunun üzerine Gazi Mustafa Kemal, Sultan Vahdettin’e şu cevabı verir: “Merak buyurmayın efendimiz, nokta-i nazarı şahanenizi anladım. İrade-i seniyeleriniz olursa hemen hareket edeceğim.” ‘Muvaffak ol’ Hitabına mazhar olduktan sonra huzurdan çıktım, ayaklarımızın patırtısını işittirmeden saraydan uzaklaştık.
Değerli misafirler, biz hazine değerindeki eserlerinin kıymetini çok iyi bilemeyen bir milletiz. Kimi ülkeler 100-150 yıllık tarihi varlıklarına büyük özen gösterirken, geçmişi çok daha eski, nice kültür varlığımıza sahip çıkamadık. Özellikle tarihimizin bir dönemine damgasını vuran reddi miras anlayışı bizlere gerçekten çok ağır bedeller ödetti. Bu zihniyetin gadrine uğrayan sembollerden biri Yıldız Sarayı oldu.
Burası da yıllarca ihmal edildi. Örselendi, hoyratça kullanıldı. Saray Külliyesi’ni oluşturan binaların çoğu adeta talan edildi. Bunlarla birlikte yakın tarihe ışık tutacak olan birçok eser, obje, eşya da maalesef ya yakılmış ya kırılıp dökülmüş ya da haraç mezat satılmıştır. 1920’li yılların sonunda Merasim Köşkü’nün bir süre kumarhane olarak işletilmesi, Saray’ın maruz kaldığı hoyratlığın örneklerinden biridir.
Zamanın belediye yetkililerince sırf turistlerin ilgisine mazhar olabilmek adına Yıldız gazinoları projesi hayata geçirilmiştir. İtalyan bir şirket tarafından işletilen kumarhane, bir yıl sonra kapatılmıştır. Bakınız, sadece Yıldız Sarayı değil, milletimizin tarihinde ve hafızasında iz bırakan birçok obje de bu kadir bilmezlikten payını aldı. Gazi Mustafa Kemal’in ömrünün son aylarını geçirdiği Savarona yatının hangi skandallarla gündeme geldiğini hepimiz hatırlıyoruz. Gazetelere de yansıyan ahlaksızlık hadisesinden sonra süratle harekete geçtik ve Savarona yatını devraldık. Titiz bir çalışmayla Savarona’yı restore ettirdik ve kısa bir süre sonra inşallah restorasyonu bitiyor. Ardından olması gerektiği şekilde misafir devlet ve hükümet başkanlarını ağırlamak için inşallah kullanmaya başlıyoruz.
Bunu bile eleştirenler, akla hayale gelmedik iddialarda bulunanlar çıktı. Oysa lafa gelince Atatürk konusunda mangalda kül bırakmayanların çürümeye terk ettiği Savarona yatına sahip çıkan yine biz olduk. Aynı durum, pek çok tarihi eser, yapı ve obje için de geçerlidir. Birileri Cumhuriyet’in arkasına saklanıp Osmanlı karşıtlığı yaparken biz hiçbir zaman ayrım gözetmeden tarihimizin tüm dönemlerini kucakladık.
Tarihe vefa, geçmişe saygı anlayışıyla ülkemiz ve yurt dışındaki ecdat yadigârı eserlerimizi yeniden ayağa kaldırdık. Vakıflar Genel Müdürlüğümüz vasıtasıyla 2002’den bu yana yaklaşık 6.000 vakıf kültür varlığının restorasyonunu veya onarımını gerçekleştirdik. TİKA aracılığıyla gönül coğrafyamızın dört bir ucunda 120’nin üzerinde restorasyon çalışması yaptık. Milli Saraylar Başkanlığımız öncülüğünde de birçok başarılı proje yürüttük.
Beykoz Cam ve Billur Müzesi’nden Ankara Palas Müzesi’ne, Topkapı Sarayı’nda uzun yıllar kapalı kalmış uzun hazine koleksiyonu, kaftanlar koleksiyonu, hat eserleri koleksiyonu ve Mecidiye Köşkü ile Mukaddes Emanetler Dairesi’ne varıncaya kadar birçok eseri ihya ettik.
Değerli dostlar, şunu çok net ifade etmek isterim. Mazinin, aklının, ruhunun, estetik zevkinin nakşolduğu her bir değerimiz, milletimizin ezelden ebede uzanan yolculuğunun kilometre taşlarıdır. Restore ettiğimiz camileri, köprüleri, çeşmeleri, hanları, türbeleri, medeniyetimizin konuşan, yaşayan canlı hafızaları olarak görüyoruz. Bütün bu yenileme çalışmalarını, köklerimizle bağlarımızı güçlendirme çerçevesinde değerlendiriyor, Bu yüzden çok çok önemsiyoruz. Yıldız Sarayı’nı yeniden ayağa kaldırmak suretiyle de bunu yaptık. Hafıza mekânlarımızdan bir tanesini daha halkımızın istifadesine sunduk.
Saray’ın sadece taşlarını, duvarlarını, kaldırımlarını, mobilyalarını aslına rücu ettirmedik. Burayı aynı zamanda asli kimliğine uygun olan olarak kullandık. Cumhurbaşkanlığımız döneminde onlarca görüşmeyi, kabulü, zirveyi burada düzenledik. Birçok çalışmamızı burada yaparak aslında bu tarihi mekânı tekrar hayata döndürdük. Yaklaşık 6 yıllık çalışmalarımız neticesinde Yıldız Sarayı milletimizin her bir ferdinin gururla gezebileceği, gençlerimizin tarihimizin çok önemli bir bölümünü bizzat teneffüs edebileceği muhteşem bir müze olarak hizmet vermeye hazır hale geldi.
Milli saraylarımızı, milletimize açma hamlemizin en önemli halkasını, Yıldız Sarayı’nı halkamızla buluşturmak oluşturuyor. Bir diğer kaderine terk edilmiş tarihi eserimiz olan Edirne Sarayı’yla ilgili restorasyon çalışmalarımız devam ediyor. İnşallah orayı da tamamlayıp ülkemize kazandıracağız. Bundan sonra da ecdadın emanetlerine sahip çıkmayı sürdüreceğiz. Türkiye Yüzyılı hedeflerine adım adım ilerlerken ecdadın mirasını koruyacak, ayaklarımızı binlerce yıllık medeniyet temellerimize sağlam basacak ve 21. yüzyılı Allah’ın izniyle Türkiye’nin yüzyılı yapacağız. Rabbim yar ve yardımcımız olsun diyorum. Açılışını yaptığımız Yıldız Sarayımız’ın şehrimize, ülkemize ve milletimize hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum.
Ecdadımızın bize mirası olan bu güzel eseri, bugünden itibaren milletimize ve özellikle de sevgili gençlerimize emanet ediyoruz. Bu vesileyle bir kez daha cennet mekân Sultan 2. Abdülhamit Han’ı ve kahraman ecdadımızı rahmetle yad ediyorum. Restorasyonda emeği olan herkesi tekrar tebrik ediyor. Sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum ve bu vesileyle inşallah bugünden itibaren halkımıza açtığımız bu mekânı, önümüzdeki ayın sonuna kadar, bu ay dahil, önümüzdeki ayın da sonuna kadar ücretsiz olarak ziyarete açmış olacağız. Hayırlı olsun. Rabbim milletimize emanetine gözleriyle, gezerek, görerek sahip çıkmayı da nasip etsin diyorum.”
Ayrıntılar geliyor…
]]>Kocaeli’de yaşayan Serdar Bayır (45), çocukluk dönemlerinde ilgi duyduğu resim sanatını 2000’li yıllarda icra etmeye karar verdi. Yakınlarının da desteğiyle resim yapmaya başlayan Bayır, çeşitli eğitimler de aldı. 2005’de ulusal bir resim yarışmasına katılarak ödül kazanan ancak üniversite öğrencisi olmadığı gerekçesiyle ödülü geri alınan Bayır, bu olayın ardından daha da hırslanarak, beceresini ilerletti.
500’ü aşkın eser üreten, çalışmaları yurt içi ve yurt dışında ilgi gören ve Bayır, zaman zaman yaptığı eserleri satarak gelir de elde ediyor. 2020’de İzmit’te açtığı küçük atölyesinde resim yapan Bayır’ın, yaklaşık 200 bin pulu da bulunuyor.
” Bob Ross’u izliyordum”
Çocukluk yıllarında Bob Ross’un TRT’de yayınlanan “The Joy of Painting (Resim Sevinci)” programını izleyerek resime ilgi duyduğunu ifade eden Bayır, çevresinin de teşvikiyle resim sanatına yöneldiğini belirtti. Bayır, “Kendi çalışmalarımı önceden evimin köşelerine, duvarlara asıyordum. Kara kalem, renkli Atatürk portesi çalışıyordum. Evimize gelen misafirler yeteneğimin olduğunu, resim yapmam gerektiğini söylediler ve teşvik ettiler. Dediğim gibi zaten içimde de vardı. O şekilde başladım” dedi.
“Hala kendimi ressam olarak görmüyorum”
Resim yapma sürecinde ressam Turgut Fethi ile tanıştığını anlatan Bayır, onun sayesinde teknik anlamda kendini geliştirdiğini ve özel eğitim aldığını ifade etti. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin resim kurslarına katılarak da sanatsal becerilerini ilerlettiğini söyleyen Bayır, bu zamana kadar 500’den fazla resim yaptığını dile getirdi. Bayır, “Hala kendimi ressam olarak görmüyorum ama uzun yılların verdiği birikimle geldiğim noktada, yaptığım resimler beğeniliyor ve satıyorum. Kendime ayırdıklarım da oluyor” diye konuştu.
“Tabloyu ödeyecek param olmadığı için kargocuya hediye ettim”
2005 yılında katıldığı bir resim yarışmasında ödül kazandığını ancak ödülün sadece üniversite öğrencilerine verildiği gerekçesiyle geri alındığını aktaran Bayır, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ben eseri gönderdim ve oylama gününde beni aradılar. Kuruldan bir görevli, rektörün eseri çok beğendiğini söyledi. Tabii ki çok mutlu oldum. Daha sonra yine telefon geldi ve ödülümün iptal edildiği söylendi. İptal nedeni ise rektörlük ödülünü sadece üniversite öğrencilerinin alabildiğini söylediler. O şekilde bir geçmişim var. Mutluluk ve hüznü bir arada hissetmiştim. Belki alsaydım o zaman gençtim, eğitimime devam edebilirdim. Çünkü maddi ödüller vardı. Bu durum beni hırslandırdı. Ondan sonra akademik çevreyle hiçbir şekilde çalışmadım. Kendi başıma hırs yaptım ve iki tane kişisel sergi açtım. Şu an mutluyum. Resme devam ediyorum. Siparişler alıyorum. Yurt içi ve yurt dışı satışlarım oluyor. Şöyle de bir olay gerçekleşti. O zaman kuruldan geri iade edilen tablom vardı. Tabloyu ödeyecek param olmadığı için kargocuya hediye ettim. Kargocu ücreti ödedi ve o şekilde tablo gitti. Öyle bir olay yaşamıştım. Hiç unutmam” ifadelerini kullandı.
“İki saatte yaptığım bir resim bugüne kadar sattığım en pahalı eser oldu”
Bayır, en çok etkilendiği eserlerinden birinin palyaço resmi olduğunu, Cumhuriyetin 100. yılı için özel olarak hazırladığı tablonun da kendisi için çok değerli olduğunu vurguladı. Resimlerinin beğenildiğini ve çeşitli fiyat aralıklarında alıcı bulduğunu belirten Bayır, şu an Cumhuriyetin 100. yılına özel teklif aldığını ve fiyatların 5 bin ile 10 TL arasında değiştiğini kaydetti. Serdar Bayır, “Bazen sizin çok beğendiğiniz bir resmi insanlar beğenmeyebiliyor. Mesela iki saatte yaptığım bir resim bugüne kadar sattığım en pahalı eser oldu. Galata resmi yapmıştım. İki saatte artan boyaları değerlendirmek için yaptım. Çok talep gördü ve yüksek fiyata satıldı, bu beni şaşırttı. 3 bin TL civarında satmıştım. Şu an Cumhuriyet’in 100. yılına mesela teklif alıyorum” şeklinde konuştu.
“Resim sanatı ailenin bir ferdi gibidir”
Sanat hayatında karşılaştığı zorluklara rağmen resim yapmaya olan tutkusunu hiç kaybetmeyen Bayır, “Resim, sanatçının içinde tutkudur. Resim sanatı ailenin bir ferdi gibidir. Yokluk zamanında da devam edersiniz, bırakamazsınız. Bu bir aşk gibidir. Bende yıllardır böyle devam ediyorum” diyerek sözlerini tamamladı. – KOCAELİ
]]>BBC’nin edindiği bilgiye göreABD kolluk kuvvetleri, Washington’daki bir koleksiyoncuya satılan 268 parçanın iadesi için de başvuruyu ele alıyor.
Müze yönetimi bu parçaların kendi envanterlerinde olduğu iddia ediyor.
Dünyanın ve İngiltere’nin en büyük müzelerinden biri olan British Museum, geçen yıl koleksiyonundaki bazı antik mücevher, takı ve diğer eserlerin kaybolduğunu, çalındığını ya da hasar gördüğünü duyurmuştu.
New Orleans’ta yaşayan bir alıcı BBC’ye yaptığı açıklamada bir FBI ajanının kendisine e-posta göndererek eBay’den satın aldığı iki parça hakkında bilgi istediğini söyledi.
Bu parçaların artık kendisinde olmadığını belirten alıcı, yetkililerin de henüz nerede olduklarını tespit edemediğini düşünüyor.
British Museum, çalındığı ya da kaybolduğu tahmin edilen 1.500 eserden şu ana kadar 626’sının geri getirildiğini açıkladı. 100 eserin ise bulunduğu ancak henüz müzeye ulaşmadığı kaydedildi.
Çalındığı düşünülen eserlerin büyük çoğunluğu henüz kayıt altına alınmamıştı. Müze bu yüzden eserlerin koleksiyonundan geldiğini kanıtlamanın yollarını arıyor.
Kıdemli bir küratör olan Peter Higgs, British Museum tarafından bazı eserleri çalmak, eritmek, satmak ve onlara zarar vermekle suçlanıyor.
Davayı gören mahkemeye sunulan belgelere göre müze, Higgs’in en az 10 yıl boyunca müzenin depolarından, çoğunlukla kaydı henüz yapılmamış eserler çaldığını ve sattığını iddia ediyor.
Müze, Higgs’in yaklaşık 100 bin sterlin (127 bin dolar) değerinde eser çaldığını ve bu eserleri Amerikalı ikinci el satış ve açık artırma platformu eBay’deki en az 45 alıcıya sattığını öne sürüyor.
Higgs ise bu iddiaları reddediyor.
eBay’deki üç alıcı, “sultan1966” adlı satıcının kendisini “Paul Higgins” veya “Paul” olarak tanıttığını söylüyor.
Mahkeme belgelerinde British Museum, Higgs’in “sultan1966” hesabının kendisine ait olduğunu kabul ettiğini belirtiyor.
New Orleans’lı alıcı Tonio Birbiglia BBC’ye yaptığı açıklamada “sultan1966″dan iki ürün satın aldığını söyledi.
FBI’ın soruşturması kapsamında gösterdiği eBay kayıtlarını Birbiglia’nın makbuzlarıyla karşılaştırarak bu bilgiyi teyit ettik.
British Museum bu eserleri henüz incelemediği için kendi koleksiyonuna ait olup olmadıklarını bilmiyor.
Eserlerden biri Birbiglia’nın Mayıs 2016’da 42 sterline (53 dolar) satın aldığı, Roma aşk tanrısı Cupid’i yunusa binerken tasvir eden bir mücevher.
Diğeri ise 170 sterline (217 dolar) satın aldığı, bokböceği işlemeli turuncu bir mücevher.
FBI’ın kendisiyle iletişime geçtiği dönemde bir antika dükkanında çalışan Birbiglia, şaşkınlığa uğradığını, mücevherleri muhtemelen satmak için aldığını ve “olayların hiçbirini hatırlamadığını” söyledi.
Konuyla ilgili daha fazla bilgi istediğini söyleyen Birbiglia, FBI ve British Museum’ın kendisiyle tekrar iletişime geçmediğini belirtti.
BBC’nin edindiği bilgiye göre FBI, aynı satıcı tarafından satılan ve Washington DC’de bulunan 268 eseri daha inceliyor.
Alıcıya yakın bir kaynak BBC’ye yaptığı açıklamada, sultan1966’dan eBay üzerinden ürün satın aldığını, daha sonra aynı satıcıyla e-posta yoluyla doğrudan iletişim kurduğunu ve ürünler için 7 bin sterline (9 bin dolar) kadar ödeme yaptığını aktardı.
Kaynağa göre satıcı işlemler sırasında “Paul Higgins” adını kullandı.
Avrupa ülkelerine ve Hong Kong’a da satış yapıldı
Aynı kişinin ABD dışına da satış yaptığına inanılıyor.
British Museum’ı hırsızlıklar konusunda ilk kez uyaran kişi olan Danimarkalı antika tüccarı Dr. Ittai Gradel, Hamburg, Köln, Paris ve Hong Kong da dahil olmak üzere çeşitli şehirlerdeki alıcılara satılan eserlerin izini sürdü.
Kendisinin iyi niyetle satın aldığı ve daha sonra başka bir özel koleksiyoncuya sattığı mücevherlerden bazıları Almanya’nın Idar-Oberstein kentindeki Deutsches Edelsteinmuseum’da sergilendi. Bu mücevherler bir sergi için müzeye ödünç verilmişti.
Mücevherlerden birinin 2. yüzyılda, obsidyen adlı volkanik camdan yapılmış nadir bir Herkül başı olduğu düşünülüyor.
Dr. Ittai Gradel, 2017 yılında Higgs olduğu düşünülen kişiyle yaptığı özel bir anlaşmada eser için 300 sterlin (382 dolar) ödediğini söylüyor. Satıcı Paul Higgins takma adını kullanıyordu.
BBC tarafından görülen e-postalarda Higgins adlı kişi, eserin büyükannesinden kardeşine miras kaldığını söylüyor.
British Museum, her iki mücevherin de kendi koleksiyonuna ait olduğuna inanıyor. Mücevherlerin olayların ardından İngiltere’ye götürüldüğü ve müze personeline teslim edildiği aktarılıyor.
]]>CHP İstanbul Milletvekili Oğuz Kaan Salıcı, 18-24 Mayıs Müzeler Haftası dolayısıyla yasa dışı yollarla yurt dışına kaçırılan 8 bin tarihi eserin akıbetini TBMM gündemine taşıdı. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na soru önergesi veren Salıcı, Anadolu topraklarının neolitik donemden beri, yaklaşık 12 bin yıldır birçok medeniyete ev sahipliği yaptığına dikkat çekerek, bu topraklarda bulunan tarihi eserlerin Anadolu’nun olduğu kadar dünya tarihinin de aydınlanmasına ışık tuttuğunu dile getirdi.
Salıcı, “Ülkemizin UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde 19’u kültürel 2’si karma olmak üzere toplam 21 miras alanı; UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde ise 72 kültürel, 4 karma ve 3 doğal olmak üzere toplam 79 mirası yer almaktadır. Bu listelerdeki Aphrodisias, Xanthos, Piriene, Efes, Bergama, Truva, Aspendos, Zeugma ören yerleri başta olmak üzere; arkeolojik kazılarda bulunan tarihi eserlerin sergilendiği müzeler, turistlerin olduğu kadar maalesef tarihi eser kaçakçılarının da yüz yıllardır ilgi odağı olmuştur” dedi.
Son 20 yılda hukuki ve diplomatik girişmeler sonucu farklı dönemlerde yasa dışı yollarla yurt dışına kaçırılan 12 bin 135 tarihi eserin iadesinin gerçekleştiğini anımsatan Salıcı, Bakanlığın yakın zamanda 8 bin eserin daha getirileceğini açıkladığını ifade ederek şunları kaydetti:
“Bu açıklamalar, ülkede her kesimce memnuniyet ve sevinçle karşılansa da yurt dışındaki prestijli müzelerde sergilenen İhtiyar Balıkçı Heykeli, Nereidler Anıtı, Zeus Sunağı, Troya’nın Hazineleri, Milet Antik Kenti Güney Agora Kapısı, Bronz Afrodit Büstü, Üç Güzeller Mozaiği, Dionysos Mozaiği gibi kült olmuş tarihi eserlerin anavatanlarından binlerce kilometre ötedeki esaretleri ne yazık ki sonlandırılamamıştır. Bu gibi eserlerin esaretine son vermek, bizlerin Anadolu’da yaşamış tüm medeniyetlere borcudur.”
Salıcı, Bakan Ersoy’a şu soruları yöneltti:
“Gerekçe bölümünde adı yazılı eserlerin ülkemize tekrar kazandırılması adına Almanya, İngiltere, Fransa, Yunanistan ve ABD ile herhangi bir görüşme gerçekleştirilmekte midir?
Yakın zamanda ülkemize geri geleceği söylenen 8.000 eser haricinde, ülkemize ait ve fakat yurt dışına yasa dışı yollarla çıkarıldığı tespit edilen toplam kaç tarihi eser vardır, bunlardan kaçı son 20 yıl içinde ülkemizden kaçırılmıştır, eserler hangi ülkelerde bulunmaktadır?
Son 20 yılda iadesi sağlanan 12.135 tarihi eserin getirildiği ülkelere göre dağılımı nasıldır?
Bakanlığınızca kültür varlığı ticareti yapmak isteyenlere verilen ruhsat sayısı kaçtır? Bu ruhsat sahiplerine son 20 yılda kaç denetim yapılmıştır? Kaç kişinin ruhsatı iptal edilmiştir? Ruhsatı iptal edilen kişilerden, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na göre hapis cezası alan kişiler bulunmakta mıdır?
Bakanlığınıza bağlı müzelerde çeşitli kademelerde ve ünvanlarda görev yapan personelden, başta “yurt dışına çıkarma yasağı” olmak üzere, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na göre ceza alan kişiler var mıdır, varsa sayısı kaçtır?
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na göre; yurt dışına çıkarma yasağına aykırı hareket edenlere verilecek cezanın alt sınırının 5 yıl olması, güncel infaz hukuku hesaplamaları ve mahkemece takdiri indirim nedenlerinin uygulanması yaptırımın caydırıcılığının ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Bu kapsamda, kanunda öngörülen hapis cezasının artırılması konusunda Adalet Bakanlığı ile ortak bir çalışmanız bulunmakta mıdır?”
]]>İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde Demos Fuarcılık tarafından Fuar İzmir’de düzenlenen İzmir Sanat ve Antika Fuarı, İzmirli sanatseverlerden büyük ilgi görüyor. İstanbul ve Bodrum’dan sonra Fuar İzmir A Holü’nde kapılarını açan fuarda, resim, heykel, rölyef, cam sanatı gibi çok sayıda eser ve birbirinden değerli antika eserler sergileniyor. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün portresinin de yer aldığı 15 bin metrekarelik alanda kurulan fuarda; 70 galeri, bin 500 sanatçı, 5 bin sanat eseri, 20 antikacının binlerce resim ve objesi İzmirliler ile buluşuyor. Klasik, modern ve çağdaş sanat eserlerinin yer aldığı İzmir Sanat ve Antika Fuarı, 5 Mayıs’a kadar ziyaret edilebilecek.
“İZMİR HALKINA TEŞEKKÜR EDİYORUZ”
Bu yıl ilk kez düzenlenmesine rağmen fuarla ilgili çok güzel tepkiler aldıklarını dile getiren Demos Fuarcılık Yönetim Kurulu Başkanı Sebahattin Aslan, “Satılan eserler evleri şenlendirecek. Değeri milyonları bulan eserlerin yanısıra 5 bin – 10 bin lira arasında olan eserler de var. Önümüzdeki sene fuarımız daha da büyüyecektir. Yurt dışından yabancı sanatçılar, galeriler fuarımızı gezdi. Önümüzdeki yıl fuarda yer alacaklardır. Bu ilgiden dolayı İzmir halkına teşekkür ediyoruz” dedi.
“BÖYLE BİR FUARA İHTİYAÇ VARDI”
Fuar katılımcıları arasında yer alan oyuncu, ressam Gafur Uzuner, “İzmir’de böyle bir fuarın yapılacağını söylediklerinde özellikle içinde yer almak istedim. Buna ihtiyaç olduğunu biliyorum. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum, iyi de bir fuar oldu. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanımız Cemil Tugay ile eşi Öznur Tugay geldi. İlgi de gösteriyorlar. İyi sanatçılar, galeriler var. Zamanla daha da iyi olacak. İzmirlilere hayırlı olsun, bu fuarın kıymeti bilinsin” diye konuştu.
“İLGİ MUTLULUK VERİCİ”
“Gölgeler Koleksiyonu” isimli eserleri ile fuara katılan ressam Güneş Çağlarcan, “Pandemi döneminde kayıplar vardı, o dönem hissettiklerimi anlattım. Bu benim 15’inci sergim oldu. Acılar ilham oldu, sanata dönüştürdüm. Başkanımız Cemil Tugay ile fuarda çok keyifli bir sohbetimiz oldu. Başkanımıza da o duygunun geçtiğini hissettim. Fuarı çok beğendim. Sanatseverler yoğun bir ilgiyle fuarı geziyor. İlk günden bu yana ciddi bir ilgi görüyoruz, bu mutluluk verici” ifadelerini kullandı.
“İZMİR HALKINI ÇOK SEVDİK”
Galeri İdil’in sahibi İdil Yılmaz ise “Heyecanla geldik. Şahane bir fuar olmuş. Her şey şahane, gelecek seneyi iple çekiyorum. İzmirlilerin sanata karşı ilgisi beklediğimden de yoğun oldu. Misafirperverlikleri çok tatlı, sanata olan ilgileri de çok yoğun. İzmir halkını çok sevdik, umarım bizi hiçbir zaman yalnız bırakmazlar” dedi.
İzmir Sanat ve Antika Fuarı, 1 Mayıs’ta kapılarını açtı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay da fuarı ziyaret etti.
]]>Anadolu Ajansının (AA) Global İletişim Ortağı olduğu, 2-5 Mayıs arasında düzenlenecek festivalin sinema bölümünde, AA Yayınlarının okurla buluşturduğu kitaptan yola çıkılarak yapay zekayla üretilen görsel eserler sergilenecek.
Festivalin küratörlerinden Samed Karagöz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kitabın AA tarafından cumhuriyetin 100. yılında gerçekleştirilen “100 Yılın 100 Eseri” projesi kapsamında hazırlandığını söyledi.
Karagöz, toplam 5 ciltlik proje çerçevesinde yayımlanan kitapta filmin afişi, filmden görsel, yönetmenin bilgisi, kısa bir sinopsis ve oyuncu kadrosu gibi bilgilerin yer aldığını dile getirerek, “Anadolu Ajansı Yayınları’ndan çıkan “100 Yılın 100 Sinema Eseri”ni sanatçı Barış Kabalak tarafından yapay zeka yardımıyla dijitalleştirdik ve bunu sergileyeceğiz.” dedi.
“Yapay zekanın küratöryel yaklaşımını göreceğiz”
Festivalin ön gösteriminin Milano’da yapıldığına işaret eden Karagöz, “Sinema alanında başka sanatçılar da olacak. Mesela Azerbaycanlı sanatçı Ayşe Haciyeva, Azerbaycan sinemasındaki bazı klasik filmlerin yeniden canlandırılmasını yapay zekayla yapıyor. Onu da sinema alanında göreceğiz.” ifadesini kullandı.
Bu yıl uluslararası partnerleri de bulunan festivalde farklı kategorilerde eserlerin görülebileceğini aktaran Karagöz, “Oyun alanı var, müzik alanı var, tekstil alanı var, çocuk alanı var. Küratörlerimizden bir tanesinin doğrudan yapay zekanın küratöryel yaklaşımını göreceğiz.” değerlendirmesini yaptı.
Karargöz, çeşitlilik ve interaktif olmayı önemsediklerini vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Ziyaretçinin doğrudan etkileşimiyle birtakım şeyleri görebileceğini düşünüyoruz. Çocuk ve yetişkin atölyelerimiz olacak, bunların da izleyicileri yoğun olarak çekeceğini düşünüyoruz. Bir de farklı olarak bu yıl festival diji-fiziksel olarak yapılacak. Yani bu ne demek? Eserleri burada göreceğiz, festival bittikten sonra da bunun metaverse versiyonu olacak ve deneyimlemeye devam edebileceğiz.”
“Türk filmlerini tanıması çok hoşuma gitti”
Sanatçı Barış Kabalak ise kitaptaki 100 filmin afişlerini yapay zeka yardımıyla videolu hale getirmek istediklerini belirterek, “Ben de son 1-2 senedir bu yapay zekanın içindeyim. Her bir eserin kendi sinopsisi ve künyesi vardı. Biz de bu sinopsis ve künyeleri alıp, oyuncuların isimlerinden yönetmenine kadar bunları yapay zekaya verdik. Onun karşılığında da bize animasyon şeklinde videolar çıkarttı.” dedi.
Doğru sonuca ulaşana kadar bazı düzenlemeler yaptıklarını, güzel sonuçlar çıkacağından emin olduğunu ifade eden Kabalak, “Özellikle Türk filmlerini tanıması o kadar çok hoşuma gitti ki, çünkü öyle sonuçlar çıkacağını hiç beklemiyordum. Normalde daha da uzun sürer dedim ama çok rahat bir şekilde tek tek bütün sonuçları ortaya koydu.” şeklinde konuştu.
Eserlerinin sergilenecek olmasından mutluluk duyduğunun altını çizen Kabalak, “Heyecanlıyım da yani çünkü çok güzel bir iş yapıyoruz. Benim bile hiç bilmediğim bazı filmler var, onları gördüm. Onları alıp tekrardan güncel teknolojiyle sanat olarak ortaya çıkarmak çok heyecan verici ve çok güzel bir iş.” görüşünü paylaştı.
Kabalak, her film için 15’er saniyelik videolar hazırladıklarını belirterek, “Daha uzun, daha kısa yapabilirdik ama tam böyle izlenmesi için on beş saniyede karar kıldık. Normalde 100 eser var. Şu an 95 tanesi tamamen bitti. Son beş eser de 1-2 gün içinde bitecektir.” diye konuştu.
Samed Karagöz’ün AA tarafından yayımlanan “100 Yılın 100 Sinema Eseri” kitabında yer alan filmlerin yapay zekayla yeniden oluşturulan afişlerinden üretilen eser, Türk sinemasının panoramasını yansıtacak ve 3 led ekranda sergilenecek.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteği, Pasha Bank ana sponsorluğunda, Mezo Dijital tarafından halka açık ve ücretsiz olarak AKM’de gerçekleştirilecek festivalin direktörlüğünü Dr. Nabat Garakhanova üstleniyor.
]]>İlk kez “Gala Konser” ve “Çardaş Prensesi” isimli operet ile perdelerini aralayan Antalya DOB, Haşim İşcan Kültür Merkezi’ndeki opera sahnesinde sanatseverlerle buluşmaya devam ediyor.
Kurulduğu günden bu yana sahnesinde, Giuseppe Verdi, Giacomo Puccini, Gaetano Donizetti ve Pietro Mascagni gibi opera dünyasının önemli bestecilerinin tınıları yankılanan Antalya DOB, seçkin bale eserlerini ve müzikalleri de sahnesine taşıyor.
Sanat sezonunda birçok temsili kapalı gişe oynayan Antalya DOB, festivallerde, yurt içinde ve yurt dışındaki temsillerde de Türk kültüründeki eserlere yer vererek sanata katkıda bulunuyor.
“25 yıllık süreçte yaklaşık 700 bin kişiyi ağırladık”
Antalya DOB Müdürü ve Sanat Yönetmeni Akın Ulutaş, AA muhabirine, kurumun 5 Nisan 1999’da kurulduğunu anlattı.
Mevcut durumda 330 kişilik bir kadroya sahip olduklarını belirten Ulutaş,” “Başladığımız günden bugüne 35 opera, 43 bale, 12 müzikal ve operet, 366 konser sahneledik. 25 yıllık süreçte yaklaşık 700 bin kişiyi ağırladık. Konserlerimiz ve temsillerimiz hala seyircilerimizin yoğun ilgisiyle devam ediyor. Antalya DOB olarak her sene çıtamızı daha da yükseğe koyarak, daha güzel işler yapmaya gayret ediyor ve çok başarılı işler yapıyoruz.” diye konuştu.
Ulutaş, Antalya DOB’un kentte düzenlenen Uluslararası Aspendos Opera ve Bale Festivali’nde de aktif görev aldığını ve çok sayıda eseri sahnelediğini dile getirdi.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde de sanatseverlerle buluştuklarını belirten Ulutaş, “Bu zamana kadar Finlandiya, Almanya gibi çeşitli ülkelerde sahne aldık. Hatta bu sene Macaristan’da bir Türk operası olan ‘IV. Murat Operası’nı sanatseverlerle buluşturacak, ülkemizi temsil edeceğiz. Ayrıca bu 25 yılda sanatçılarımızın birçoğu yurt dışından ödüller aldılar. Orkestramız en başarılı orkestralardan biri seçildi. Bunlar da kurumumuz için oldukça gurur verici.” ifadelerini kullandı.
Antalya DOB’un her eserde seyircilerden aynı coşku ve sevgiyi gördüğüne dikkati çeken Ulutaş, sözlerini şöyle tamamladı:
“Genel müdürlüğümüze bağlı 6 operadan en çok turist ağırlayan operayız. Bu da ayrı bir gurur ve mutluluk. Bu yıl 6 operamızın da biletlerine yoğun ilgi var. Türkiye’de opera ve baleye gittikçe artan bir ilgi var. Bu oldukça gurur verici bir tablo. Hemen hemen bütün operalarda biletler çıktığı anda tükeniyor. Biz en büyük keyfi seyircilerimizin alkışlarından aldığımız için bilet satışlarıyla da çok mutlu ve gururluyuz. Nice 25 yıllara diyoruz.”
“Şehir dışından izlemeye gelen daimi seyircilerimiz var”
25 yıldır kurumda çalışan Genel Müdürlük Sanat Danışmanı ve solist sanatçı Nurdan Küçükekmekçi ise kente geldiklerinde kendilerini kültür elçileri gibi hissettiklerini anlattı.
Bir nevi, Antalya’ya bu sanatı tanıtma görevini üstlendiklerini belirten Küçükekmekçi, “Bu nedenle bizim için çok önemli ve kutsaldı. Yıllar içerisinde geldiğimiz nokta gerçekten çok güzel. Bizi takip eden, şehir dışından izlemeye gelen daimi seyircilerimiz var. Bu da sanatsal ivmemizin yükseldiğini ve eser seçimlerimizin doğruluğunu gösteriyor.” ifadelerini kullandı.
Antalya DOB Baş Rejisörü ve solist sanatçı Serhat Konukman da kurumun, İstanbul’dan sonra Türkiye’de nüfusuna göre en çok izleyici ağırlayan ikinci kent olduğunu söyledi.
Kurumun, sanatçıları, sahne arkasında teknik ve sanat ekibiyle oldukça başarılı olduğunu belirten Konukman, seçkin eserlerin sahneye konulmasında tüm ekibin büyük titizlikle çalıştığını sözlerine ekledi.
]]>Asr-ı Saadet’ten bugüne bütün İslam tarihi ve İslam coğrafyasını merkeze alan “İstanbul Mushafı”, Kur’an-ı Kerim’in 10 cilt olarak el ile yazılmasını ihtiva ediyor.
İslam medeniyetinin 15 asırlık seyrine “Mushaf Sanatları Tarihi” yönünden bakmayı amaçlayan çalışma, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın teklif ve himayeleri ile gerçekleştirildi.
Ebadı 365’e 559 milimetre olan ve tamamı 850 sayfadan oluşan el yazma orijinal altın nüsha eser, ilim adamlarına ve İslam medeniyetlerine verdiği desteklerden dolayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a takdim edilecek.
“Kur’an-ı Kerim etrafında nasıl bir medeniyet örgüsü var, bunu göstermeye çalıştık”
AA muhabirine esere ilişkin açıklamada bulunan Hüseyin Kutlu, projenin aslında 8 yıllık değil, 15 asırlık bir mesele olduğunun altını çizerek, “Biz 15 asrın birikimini ortaya koymuş oluyoruz. Bu 15 asrın birikimini yeni bir anlayışla, 10 ciltte gösterdik. Bizden önceki üstatların kanatlarıyla uçuyoruz.” dedi.
İslam medeniyetinin bugün yok farz edildiğini belirten Kutlu, şöyle devam etti:
“Biz belli bir süre sonra İslam ümmetinden olduğumuzu inkar etmedik ama İslam medeniyetinden olmadığımızı veya böyle bir medeniyetin olmadığını farz ederek, ‘Batı medeniyetindeniz’ dedik. Oysaki İslam medeniyeti fonksiyonunu yitirmiş değil. Bunu göstermek ve buna işaret etmek için İslam ümmetinin ana kaynağı olan Kur’an-ı Kerim etrafında nasıl bir medeniyet örgüsü var, bunu göstermeye çalıştık. Dolayısıyla Asr-ı Saadet’ten, Efendimizin döneminden günümüze kadar ve bütün İslam coğrafyasını içine alan bir bakış açısıyla Kur’an-ı Kerim yazımı, tezhiplenmesi, cildi, rahlesi, muhafazası, mürekkebi, kağıt yapımı ile ‘Mushaf Sanatları Tarihi’ hüviyetini ortaya çıkaran bir eser ortaya koyduk. Bu çalışma ile işaret etmek istediğimiz şey ‘İslam medeniyetinin farkına varınız. Bu hazineyi keşfediniz. Kendinize kendiniz gibi yol çiziniz. Başkalarını taklidi bırakınız.’ hikaye budur.”
Eserin belgeseli yapılacak ve her ciltteki çalışmalar birer kitap olarak kaleme alınacak
Usta sanatkar, projeyi 40 yıldır gönlünde demlediğini dile getirerek, “Bunun kuvveden fiile çıkması Cumhurbaşkanımızın işaretiyle, onun teşvik ve himayeleriyle oldu. Tabii yazmak için kağıda ihtiyaç vardı. Dünyanın her tarafından el yapımı kağıtlar getirttik. Fakat bunlar bizi tatmin etmedi. Çünkü eskitmeye konulduğu zaman bozulmalar gördük. Boyalarda da hakeza aynı şeyleri müşahede ettik. Dolayısıyla biz kağıt yapımına da karar verdik. Nasıl yapıldığını biliyoruz ama tecrübemiz yoktu. Allah’ın yardımıyla bu konuda da çok güzel neticeler aldık ve kendi yaptığımız kağıda Kur’an-ı yazdık.” diye konuştu.
Eserde mürekkepleri de tamamen doğal malzemelerden kendilerinin hazırladığını aktaran Kutlu, şunları kaydetti:
“Baskıyı da burada gerçekleştirdik. Henüz bu baskı tekniği başka bir yerde yok. Bu ofset baskı falan değil. Çok özel bir baskı. Gördüğünüz gibi orijinaliyle tıpkıbasımı arasında çok uzman kişiler farkı anlayabilir. Çünkü aharlı, orijinal el yapımı kağıtlara baskı yapıyoruz. Kısa zamanda bu çalışmaları anlatmak çok zor. Çalışmanın belgeseli yapılacak. Ayrıca belki çalışmanın her sayfasını anlatan bir kitap çıkacak. İnşallah umduğumuz şeylere nail oluruz.”
İslam diyarının önemli şehirlerinden getirilen bitki dalları eserin kağıt hamuruna katıldı
Hüseyin Kutlu, çalışmanın tüm aşamalarını 66 kişilik bir ekiple birlikte Bilim Kültür ve Sanat Derneğinde (BİKSAD) tamamladıklarına işaret ederek, “66 rakamının ebced hesabında rakamsal karşılığı İsmi Celal’in karşılığıdır. Yani Allah lafzı hesaplandığı zaman ebced karşılığı 66 tutar.” dedi.
İstanbul Mushafı’nda kullanılan el yapımı kağıdın hamurunun da çok özel olduğunu vurgulayan Kutlu, şu bilgileri verdi:
“Çalışmaya ayrı bir ruhaniyet katsın diye Mekke’den, Medine’den, Kudüs’ten, Semerkant’tan, Buhara’dan yani İslam diyarının mukaddes bilinen makamlarından dut, gül dalları vesaire getirtildi. Kabukları soyuldu ve dövülerek Mushaf’ın hamuruna karıştırıldı. Bu bir teberrük. Yani bu farklı bitkilerin, ağaç dallarının bir araya gelip Mushaf’a hamur olması gibi, ümmetin de bir araya gelip bir güç oluşturması için fiili bir duadır. Ayrıca zemzem, Eyüp Sultan Hazretleri’nin kuyusundan alınmış su, İbrahim Aleyhisselam’ın doğduğu mağaradan su, Nil nehrinden Peygamber Efendimizin mübarek saçlarını yıkadığı suyun çoğaltılmışından boyalara suların katılmasıyla da bir teberrük yapılmış oldu.”
“Hedefimiz İslam coğrafyasındaki önemli sanat merkezlerini ele almaktı”
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nden Doç. Dr. Şehnaz Biçer ise eserin ortaya çıkmasında multidisipliner bir ekibin çalıştığına dikkati çekerek, “8 yıl boyunca içinde maceralar yaşadığımız, çok zorlandığımız uzun bir yol aldık. Geleneğimizden gelen bazı değerleri de bu projede yeniden canlandırdık diyebilirim. Örneğin el yapımı kağıt ve boyalarımız gibi.” değerlendirmesini yaptı.
Biçer, geçmişte de Kur’an-ı Kerim’in farklı farklı Mushaflar olarak yazıldığını söyleyerek, “Bizim hedefimiz İslam coğrafyasındaki önemli sanat merkezlerini ele almaktı. En doğuda Babür’den en batıdaki Endülüs’e kadar bu geniş coğrafyada üslup geliştirmiş ve kitap sanatlarına önem vermiş sanat merkezlerini ele aldık. Tabii bunları ele alırken dünya müzelerinden dokümanlar topladık. Ayrıca Topkapı Sarayı ve Türk İslam Eserleri Müzesi de bize son derece desteklerini sundular. Oralarda da eserler üzerinde inceleme yapma şansımız oldu.” dedi.
İslam sanat tarihindeki üsluplardan ilham alarak İstanbul Mushafı’na tezhipleri nakşettiklerini ifade eden Biçer, sözlerini şöyle sürdürdü:
?”Mushaf’ta ilk cildimiz Kur’an’ın indirildiği tarihten başlıyor. O süreçte İslam coğrafyasında henüz üslup oluşturulmadığından, biz her cildin başında zahriye ve serlevhası da yaptığımız için o dönemi nasıl değerlendirebiliriz diye çok düşündük. Hırka-i Şerif Camisi’ndeki Peygamber Efendimizin hırkası bir fikir olarak düşünüldü ve ilk iki sayfamız o hırkanın desenleri analiz edilerek tasarlandı. Hatta ayetler bittikten sonra konan durak dediğimiz işaretler de o hırkanın düğmelerine ait yapıldı. Böylelikle eseri ilk açtığınızda Peygamber Efendimizin hırkasıyla karşılaşacaksınız ve son ciltte de son sayfa Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Şerif’in bulunduğu mekanın çinilerinden esinlenilerek yapıldı.”
Böyle bir projede yer almaktan dolayı kendini şanslı hissettiğini dile getiren Biçer, çalışmayı dünya müzelerinde de sergilemeyi arzu ettiklerini sözlerine ekledi.
İstanbul Mushafı hakkında
Mushaf’ın kağıtlarının yapımında 200 tabaka kağıt için toplamda 800 bin organik yumurtanın akı kullanıldı. Yapılan kağıtların aharlanması için de benzeri olmayan bir aharlama makinası icat edildi.
İstanbul Nakkaşhanesi’nde bin adet özel tıpkı basımı da yapılan Mushaf’ın ölçüleri orijinaliyle aynı olarak hazırlandı. Toplam 10 cilt olan eserde, her cildin dış kapak, iç kapak, zahriye ve serlevhası dönem özelliğini taşıyan farklı şekillerde tasarlandı.
Kufi, maşrık kufisi, tezyini kufi, kayrevan kufisi, mağribi, muhakkak, reyhani, sülüs, nesih, ta’lik ve icaze olmak üzere 11 farklı hat çeşidi kullanılan eserde, yine her biri farklı olmak üzere 62 adet sayfa tasarımı yapıldı.
İslam sanatlarına katkı sunmayı amaçlayan eserin 59’a 45 milimetre ebadında aharlı el yapımı kağıtlara aynı baskı tekniğiyle tek cilt halinde de herkesle buluşması adına hazırlanacak.
Çalışma, 1. cilt Asr-ı Saadet’ten başlayarak, Emevi, Abbasi, Büyük Selçuklu, Gazneli, Anadolu Selçuklu, 1. dönem Anadolu Beylikleri ve Eyyubi, 2. cilt Memluk, 3. cilt Endülüs ve Mağrib, 4. cilt İlhanlı, 5. cilt Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmen, 6. cilt Timur dönemi, 7. cilt Delhi Sultanlığı ve Babürlü, 8. cilt Safevi, 9. cilt 2. dönem Anadolu Beylikleri ve 16. yüzyıla kadar Osmanlı, 10. cilt ise 16. yüzyıldan 21. yüzyıla kadar Osmanlı üslubunu içeriyor.
]]>Tütüncü, seçim çalışmaları kapsamında Serik ilçesindeki Çınaraltı Meydanı’nda düzenlenen mitingde halka hitap etti.
Serik’te belediye başkan adayı Veli Vural ile yerel hizmette altın çağı başlatacaklarını dile getiren Tütüncü, 1 Nisan’dan itibaren hem Antalya hem de Serik’te yeni bir dönemin başlayacağını belirtti.
Antalya gibi Serik’in de en büyük sorunlarından birinin trafik ve ulaşım olduğuna dikkati çeken Tütüncü, bu sorunları çözecek projelerle göreve talip olduklarını dile getirdi.
Antalya ile Alanya arasında planlanan otobanın Serik’e hayat vereceğini söyleyen Tütüncü, “Bizim heybemiz dolu, eserlerimiz de dolu. Geçmiş 15 yılımız eser üstüne eser koymakla geçti. Dersimizi çok güzel çalıştık. Seriklilerin yaşamaktan mutlu olacakları Serik’i yeniden inşa etmek boynumuzun borcu ve sözümüzdür. Yağmur suyu drenajı, kanalları yeniden yapacağız, imdat veren kanalizasyonlara, arıtma tesislerine inşallah 1 Nisan’dan itibaren veda edeceğiz.” diye konuştu.
Tütüncü, Kepez’de tapu ve imar problemlerini sorunsuz şekilde çözdüklerini, Antalya genelindeki tapu ve imar sorunlarını da aynı hassasiyetle çözüme kavuşturacaklarını kaydetti.
Çiftçilere gübre, mazot, makine ve fideye kadar tarımsal üretimde neye ihtiyaç duyuyorlarsa en güzel destekleri vereceklerini dile getiren Tütüncü, Serik’in verimli topraklarının üretime katkısını artıracaklarını belirtti.
“Antalya, özgürlükler anlamında şahlandığı bir dönem yaşayacak”
Hizmet heybeleri boş olanların 5 yıl boyunca yattığını, seçime 5 kala projeleri yetiştirmeye çalıştıklarını ifade eden Tütüncü, şunları söyledi:
“Hizmet çantaları boş, projeleri yok, bir de anketlerde geride kaldıklarında yaptıkları tek şey iftira atmak. Neymiş? Biz gelirsek özgürlükler bitecekmiş. İnsanların giyim kuşamları bugüne kadar bizi hiç ilgilendirmedi. Nerede yiyip, nerede eğleniyorsa aynı şekilde devam edecekler. Biz göreve geldiğimizde Antalya, özgürlükler anlamında şahlandığı bir dönem yaşayacak. Biz, cumhuriyeti yüceltmek için elimizden ne geliyorsa hep doğrulukla, dürüstlükle yaptık ve yapmaya da devam edeceğiz. Biz, her milli bayramı, bir eser açarak kutlamaya gayret ettik. Eserlerimiz bilgi, teknoloji, eğitim eserleri oldu. Biz, böyle çalıştık ve böyle çalışmaya da devam edeceğiz.”
Cumhur İttifakı Serik Belediye Başkan adayı Veli Vural, vizyoner projelerle Serik’i tarım ve turizmde daha ileri seviyeye götürmek için çalışacaklarını söyledi.
Hekim olarak vatandaşa her zaman bir telefon kadar yakın olduğunu dile getiren Vural, “İnşallah başkanlık nasip olursa da bir telefon kadar yakın bir başkan olacağız. Klasik bir belediye başkanı olmayacağız. Sağlık, eğitim, yönetim ve daha doğrusu Serik bizim işimiz.” dedi.
Mitinge Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Gökhan Yazgı, AK Parti Antalya Milletvekili Kemal Çelik, MHP Antalya Milletvekili Hilmi Durgun, AK Parti ve MHP’li üyeler ile çok sayıda kişi katıldı.
]]>Kültür, sanat, bilim, spor, siyaset ve iş dünyasının duayen isimlerini “Türkiye’nin Çınarları” projesi kapsamında fotoğraflayan Anadolu Ajansı, 75 yaşındaki Selami Şahin ile bir araya geldi. Sanatçı, müzikle iç içe geçen hayatını ve yaşamının dönüm noktalarını AA muhabirine anlattı.
Usta sanatçı, Mısırlı bir anne ile Hataylı babadan, Hatay Yayladağ’da bir köyde dünyaya geldiğini belirterek, ilkokul yıllarında bayramlarda öğretmenlerinin kendisine şarkılar söylettiğini aktardı.
“Şarkıcı oldum, 17 yaşında ünlendim”
Türkçeyi 8 yaşında öğrenen ve o güne kadar Arapça konuşan Şahin, ilkokul öğretmeninin “Günün birinde sen şarkıcı olursun.” dediğini belirterek, “İlkokul mezunuyum. Köyde çok fakir bir aileydik. Ben, ‘Şarkıcı olmak için gideceğim.’ dedim. ‘Nasıl olur?’ dediler. Annemin, babamın ağlamasını hiç unutmam. 16 yaşımda ayrıldım. Adana, Antakya, Ankara bir ay 15’er gün çalıştım. Buralarda şarkıcı olunmazdı. Öğrendim ki İstanbul’da olunur. Daha 17 yaşına girmeden İstanbul’a geldim.” diye konuştu.
O yıllarda Beyoğlu Şato Oteli’nde çalışmaya başladığını söyleyen Şahin, “Ütü öğrendim, temizlik yaptım. Otelin en üst katında bir oda var, halıları koyuyordum. Halıyla, yorgan öyle yatıyordum, çalışıyordum. O zaman plakçılık Sirkeci’de Doğubank İş Hanı’ndaydı. Daha sonra orada iş buldum.” dedi.
Ünlü sanatçı, çalıştığı plak şirketinden şarkıcı olmak için yardım istediğini dile getirerek, şöyle devam etti:
“Onlara ‘Ben şarkıcı olmak istiyorum.’ dedim. ‘Gurbette ömrüm geçecek/Bir daracık yerim de yok’ türküsünden bir kuple okudum. Ayağa kalktılar, ‘Allah Allah ne kadar güzel bir ses bu. Hemen 45’lik yapın.’ dediler. O zaman long play bile yoktu. 45’lik yaptık. Üçüncü 45’likte ünlendim. Neye uğradığımı şaşırdım. Şarkıcı oldum, 17 yaşında ünlendim. Nota bilmem lazımdı. Notayı kitapların yardımıyla kendi kendime öğrendim. Kazandığım paraları da annemlere gönderiyordum. Bildiğim şarkıların notalarını aldım. Onları öğrendim.”
“Dünyaya bir daha gelsem yine müzisyen olurdum”
Müziği çok sevdiğinin altını çizen Şahin, ilk bestesi ‘Sen Mevsimler Gibisin’ ile 4. Altın Kelebek Ödüllerinde birincilik ödülü aldığını belirterek, “Dünyaya bir daha gelsem, yine müzisyen olurdum. Öncelikle bu bir aşk.” değerlendirmesinde bulundu.
Şahin, şarkının söz ve müziğinin kendisine ait olduğunu vurgulayarak, “Şarkıyı Alman sevgilime yazdım. Kumburgaz’da buluştuk, kulübe gittik, geldik. Üçüncü gün baktım yanımda yok. Bir geldim kahvaltı yerine, Almanya’dan sevgilisi gelmiş. Bana, ‘Ne yapayım?’ dedi. Ben de elimde melodika çalıyorum. Kendim öğrenmişim yine dilli kavalla birlikte. Yalancı bir dünyaya benzettim, ‘Yalancı dünya gibi yalancısın sevgilim/Sen mevsimler gibisin, değişirsin sevgilim’ şarkısı böyle çıktı.” ifadelerini kullandı.
Sözü ve müziği başka şarkılara benzemeyen, işlenmemiş melodiler üzerine eserler üretmeye çalıştığını kaydeden Şahin, 1970’li yıllarda bir arkadaşının aşk acısından çok etkilenerek “Tanrım” şarkısını yazdığını söyledi.
Selami Şahin, bestekar olarak da her türlü besteye imza attığını söyleyerek, şunları kaydetti:
“Benden kim şarkı istiyorsa onun sesine göre yaptığım besteleri veriyorum ve şarkıyı okurken o sanatçının taklidini yaparak veriyorum. Niye? Eseri daha rahat geçsin diye. İyi bir rejisör oyuncuyu daha iyi oynatır. Benden kim eser istiyorsa onun sesine göre eser veriyorum. Rahmetli Zeki Müren 50 şarkımı okudu. Yıldıray Çınar, Ahmet Sezgin, Şükran Ay, Gönül Akkor, Behiye Aksoy yani Türkiye’de şarkılarımı okumayan kalmadı.
Zeki Müren, Taksim’de Maksim Gazinosu’na ‘Selami’ciğim bu akşam gel. Biliyorum çapkınsın, sevgilinle misafirimsin.’ dedi. Ben de gittim. Başlamış okumaya. Sahnede, ‘Benim sevgili dostum, hoş geldin şeref verdin eskimeyen dostum.’ dedi. O gece ben de ‘Eskimeyen Dostum’ şarkısını yaptım. Ertesi gün aradım, ‘Paşam nasılsınız?’, ‘İyiyim Selami’ciğim, beğendin mi dün geceyi?’ dedi. ‘Çok güzeldi, sizden bir ilham aldım, beste yaptım.’ dedim. Hemen gittim. ‘Oku bakalım.’ dedi. Ben de onun taklidini yaparak şarkıyı okudum. ‘Benim okumama gerek kalmadı. Aynı benim gibi okuyorsun, helal olsun.’ dedi.”
İbrahim Tatlıses’in de 20’nin üzerinde şarkısını okuduğunun altını çizen Şahin, “Onun sesine uygun şarkı verdim. Roman şarkısı ‘Kasımpaşalıyım’ı Güllü ve Kibariye okudu. Ben benden eser isteyen sanatçının sesinin taklidini yaparak, şarkı yazıyorum ki eseri rahat okusun diye.” değerlendirmesinde bulundu.
“100 şarkı yapacağınıza 10 şarkı yapın ama bin şarkıya bedel olsun”
Genç müzisyenlere tavsiyelerde de bulunan sanatçı, “Lütfen yapılmamışı yapın, yazılmamışı yazın. Değişik, sloganlı olsun. Kalıcı şarkılar yapın. 100 şarkı yapacağınıza, bir sıfırı kaldırın, 10 şarkı yapın ama bin şarkıya bedel olsun.” açıklamasını yaptı.
Son projesi “Selami Şahin Saygı Albümü”nde birçok genç müzisyenin yer aldığını söyleyen Şahin, “Kime dediysek ‘hayır’ demedi. Hepsine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Oğlum ve kızım bu işe koşturuyor. 50 şarkıdan fazla yaptık. Yavaş yavaş çıkıyor işte arka arkaya. Okuyan arkadaşlar da kendi sesine göre bir bestemi seçiyor. Haftada bir şarkı yayınlanıyor ve dinlenme oranı çok yüksek. Bu bizi çok mutlu ediyor.” dedi.
Selami Şahin, Arapça şarkılar da yazdığını ve Orta Doğu’da çok sevildiğini vurgulayarak, şu bilgileri verdi:
“Gittiğim zaman, Mısır’da, Lübnan’da yolda yürüyemiyorum. Ben onların sevgisi ile varım. Saygıyla eğiliyorum. Tabii hiçbir zaman, kimseyi benden büyük ya da küçük görmem, Allah’a çok şükür. Mısır’a gittiğimiz zaman bir restoranda yemek yiyeceğiz. Bir baktım benim şarkımı Arapça çalıyorlar. Nasıl oldu? Böyle kaldım. ‘Bu senin eserin, Selami Şahin.’ dediler. Mısır, annemin memleketi, gidince insan etkileniyor.” ??
“Beni sevenlere çok şey borçluyum”
Oğlu Lider Şahin’in de kendisi gibi besteler yaptığına işaret eden sanatçı, “Lider güzel çalışıyor. İyi söz, iyi müzik olmadan imzasını atmıyor ve o esere çalışmıyor. Ben arkadaşıma balık ısmarlamam, balık tutmasını öğretirim. Yani kendisi yazıyor sözleri, müziği de kendisi yapıyor.” ifadelerini kullandı.
Sanatçı Şahin, çok sesli müzik dinlediğini, yerli şarkıları pek fazla etkilenmemek adına dinlemediğinin altını çizerek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Şimdi teknoloji çok ilerledi. Adam bir şarkı yapıyor, hafif dile düşüyor, bir sene sonra bir şey daha yapmadığı zaman unutulup gidiyor. Bir yere gelmek kolay. Orada kalmak önemli. ?En başta gençlerimize sesleniyorum; slogan kelimeleri kullansınlar. Mesela sevgilin, komşun, dostun, arkadaşın, iş ortağın olur, ‘Yeter be seninle başım dertte. Vallahi ne yapacağım bilmiyorum.’ dersin. İşte slogan. ya da ‘Bir sevgilim vardı, onu sevmedim, ayrıldık. Ona alıştım’. Yani ‘Alışmak sevmekten daha zor’. ‘Vallahi benim en iyi dostum içkim, sigaram. Onlar da terk ederdi, olmazsa param’ gibi. Yani sözlerle slogan şart.”
Sanat hayatında 58 yılı geride bırakan Şahin, “Şarkılarımı okumayan kalmadı. Bu kadar çok besteyi tutturdum. Şükürler olsun Allah’a, mutluyum. Beni sevenlere çok şey borçluyum. Allah onları başımızdan eksik etmesin. Selami Şahin varsa onların sevgisiyle var.” diye konuştu.
]]>Ayverdi, 25 Kasım 1905’te Meliha Hanım ile Piyade Kaymakamı Yarbay İsmail Hakkı Bey’in ikinci çocuğu olarak İstanbul Şehzadebaşı’nda dünyaya geldi.
Sanat tarihçisi Ekrem Hakkı Ayverdi’nin kardeşi olan usta yazarın, baba tarafı Ramazanoğullarına, anne tarafı ise Bektaşi dervişi Gül Baba’ya kadar uzanıyor.
Babasının kütüphanesiyle kendisini yetiştirdi
Samiha Ayverdi, henüz 3-4 yaşındayken babasının kendi evlerinde düzenlediği ve Ziya Paşa, Cevdet Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Çürüksulu Mahmut Paşa ile ressam Ali Rıza Bey’in yer aldığı selamlık sohbetlerine katıldı.
Mahalle mektebine 5 yaşında başlayan usta edebiyatçı, babasının zengin kütüphanesiyle kendini yetiştirdi.
Samiha Ayverdi, Süleymaniye Kız Numune Mektebi’nden 1921’de mezun olduktan sonra tarih, tasavvuf, felsefe ve edebiyat alanlarında aldığı özel derslerle eğitim hayatını sürdürdü.
İyi derecede Fransızca bilen ve keman çalan Ayverdi, ruhen ve fikren anlaşamadığı, kaymakam olan eşinden kızı Nadide’nin doğumundan sonra ayrıldı, bir daha evlenmedi.
Kenan Rıfai, hayatının dönüm noktası oldu
Annesi sayesinde tanıştığı, mütefekkir ve mutasavvıf Kenan (Rifai) Büyükaksoy, yazarın hayatında önemli bir rol oynadı. Yazarlığa Kenan Rifai aracılığıyla adım atan Ayverdi, ilk yazılarını Necip Fazıl Kısakürek’in yayınladığı “Büyük Doğu” dergisinde okurla buluşturdu.
Ayverdi’nin yazıları “Resimli İstanbul Haftası”, “Fatih ve İstanbul”, “Türk Yurdu”, “Havadis”, “Ölçü”, “Hür Adam”, “Anıt”, “Türk Kadını”, “Tercüman”, “Kubbealtı Akademi Mecmuası” ve “Türk Edebiyatı” adlı dergilerde de okuyucuyla buluştu.
Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşuna genç yaşta tanık olan Ayverdi’nin,”Aşk Budur” adlı ilk romanı 1938’de yayınlandı.
Usta edebiyatçı, tarih ve medeniyet konularını eserlerine taşıdı, 1946’ya kadar tasavvuf ve manevi aşk üzerine roman ve hikaye kitapları yazdı. Sonraki yıllarda ise edebi hayatına tarihi ve sosyal içerikli biyografi, hatıra, mektup, makale ve inceleme türündeki eserlerle devam etti.
Mutasavvıf edebiyatçılardan etkilendi
Mevlana, Muhyiddin-i Arabi, Hafız ve Şeyh Sadi Şiraz’dan etkilenen Samiha Ayverdi, bir yandan da Batı edebiyatını ve dünya düşünce akımlarını takip etti.
Ayverdi, hayatı boyunca yaklaşık 50 eser kaleme aldı. Yaşadığı dönemde batılılaşmayla meydana gelen değişimi ve bu değişimin toplumda sebep olduğu sorunları ve çözümleri romanlarına taşıyan yazar, eserlerinde Türkçeyi yalın ve titizlikle kullandı.
Kaleme aldığı “İbrahim Efendi Konağı”nda, kişisel anılarından yola çıkarak, konak hayatını, “Mesihpaşa İmamı” romanında ise sevgiden yoksun ve sahip olduğu değerlerin farkında olmayan bir din adamını anlattı.
Samiha Ayverdi, Türkiye’deki milli eğitim ve kültür alanında yaşadığı boşluklardan ve hatalardan yola çıkarak, “Milli Kültür Meseleleri ve Maarif Davamız” adlı eseri hazırladı.
Milli kültür ve manevi değerler adına birçok hizmette bulundu
Mevlana’nın anıldığı ve hala devam eden “Şeb-i Arus” merasimlerinin ilk kez 1954’te yapılmasına öncülük eden Ayverdi, dönemin halk aşıklarına ulaşarak çeşitli derlemeler yapan, kasetler hazırlatan ve Yunus Emre’nin şiirleriyle ilahileri yayınlayan “Yeni Doğuş Cemiyeti” derneğinin kurucuları arasında faaliyet gösterdi.
Ayverdi, aksiyoner ve birleştirici mizacıyla bazı sosyal ve kültürel kurumların oluşmasını teşvik etti ve İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul Enstitüsü ve Yahya Kemal Enstitüsü’nde üye olarak yer aldı.
Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi ile Kubbealtı Akademisi’nin kurucu üyesi olan Ayverdi, 1969-1980’de çeşitli Avrupa ülkelerine seyahatler yaptı. Bu seyahatlerde aldığı notları “Yeryüzünde Birkaç Adım” adlı eserinde bir araya getirdi.
Yazar Ayverdi, çevreye duyarlılığı ile de dikkati çekti. Fatih’te İtfaiye durağından Edirnekapı’ya kadar devam eden Fevzipaşa Caddesi’nde ve Koyunbaba Parkı’nda ağaçlandırma çalışması yapılmasına vesile oldu.
Ödülleri
Birçok ödüle de değer görülen Samiha Ayverdi’ye, 1978’de “Türkiye Milli Kültür Vakfı Armağanı”, 1984’te Milli Kültür Vakfı tarafından “Türk Milli Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı”, 1985’te “Boğaziçi Başarı Ödülü”, 1988’de Türkiye Yazarlar Birliği’nce “Yılın Dil Ödülü” ve 1992’de Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliği tarafından “Üstün Hizmet Ödülü” verildi.
Ayverdi ayrıca 13 Mayıs 1990’da Başbakanlık Aile Araştırmaları Kurumundan şükran beratı aldı.
Hakkında çeşitli doktora ve yüksek lisans tezleri hazırlanan yazarın birçok eseri, İngilizce, Arapça, Azerbaycan Türkçesi, Almanca ve Urduca’ya çevrildi.
Fatih’te 22 Mart 1993’te 87 yaşındayken vefat eden Ayverdi, Merkezefendi Mezarlığı’na defnedildi.
Ayverdi’nin bazı eserleri şöyle:
“Batmayan Gün”, “Mabette Bir Gece”, “Ateş Ağacı”, “Yaşayan Ölü”, “Yolcu, Nereye Gidiyorsun?”, “İstanbul Geceleri”, “Edebi ve Manevi Dünyası İçinde Fatih”, “Boğaziçi’nde Tarih”, “Misyonerlik Karşısında Türkiye”, “Türk Rus Münasebetleri ve Muharebeleri”, “Türk Tarihinde Osmanlı Asırları”, “Abide Şahsiyetler”, “Kölelikten Efendiliğe”, “Yeryüzünde Birkaç Adım”, “Bağ Bozumu, “Dile Gelen Taş”, “Ratibe”, “İki Aşina”, “Ezeli Dostlar”
]]>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Mamak Yeşilbayır Mahallesi Sağduyu Caddesi’nde Toplu Açılış Töreni’ne katıldı. Erdoğan, tutulan oruçları, yapılan ibadetleri kabul etmesini dileklerinde bulundu. Erdoğan, yardımlaşma ve dayanışmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulan günlerden geçtiklerini belirtti. Mamaklıların yardımseverlikleriyle, diğergamlık olmaya devam edeceklerine inandıklarını ifade eden Erdoğan, “Bugün Mamak’ta tamamlanan eser, yatırım ve hizmetlerin toplu açılışını yapmak üzere bir aradayız. Yatırımların açılışına geçmeden önce Mamak’a olan şükran borcumuzu ödemek istiyorum. Bilindiği gibi 14-28 Mayıs tarihlerinde Türkiye’nin en kritik seçimlerinden birini yaptık. Mamak, Cumhurbaşkanı seçiminde şahsıma yüzde 49 oy oranıyla destek verdi. Buradan bize destek olan şahsımıza teveccüh gösteren tüm Mamaklı kardeşlerime teşekkür ediyorum. Tabii biz Mamak’tan aslında daha yüksek oy bekliyorduk. Demek ki mesajlarımızı Mamak halkına ulaştırma noktasında eksiklerimiz oldu” ifadelerini kullandı.
“Hangi kökene meşrebe fikre, siyasi görüşe mensup olursa olsun her vatandaşımız bizim başımızın tacıdır”
Hangi kökene meşrebe fikre, siyasi görüşe mensup olursa olsun her vatandaşın bizim başımızın tacı olduğunu aktaran Erdoğan, “Bizim siyaset geleneğimizde beklentiler karşılanmayınca muhalefetin yaptığı gibi suçu, hatayı, kusuru millete atmak yoktur. Biz eksik varsa kendimiz de ararız. Hata varsa yine kendimize bakarız. Muhalefet cenahı ise bırakın kazandıkları bir seçimi, yenildikleri seçim sonrasında bile kendilerini sorgulamak, hesaba çekmezler. Her zaman bir günah keçisi bulup hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ederler. Mayıs seçimlerinden sonra da yine aynısını yaptılar suçu vatandaşa ve CHP adayı zata yıkıp kendilerini temize çıkardılar. Ne oldu 6’lı masa? Şu anda altını masadan ortada kimse kaldı mı? Hani liderler Meclise girebildiler mi? Ama biz yine meclisteyiz. Şimdi gümbür gümbür 31 Mart’a yürüyor muyuz? Evet. İnşallah Mamak 31 Mart’ta ben inanıyorum ki destan yazacağım. Biz kazanmış olmamıza rağmen bu seçimde aldığımız oyu yeterli görmüyoruz. Sandık sonucunu daha fazla insanımıza ulaşmamız gerektiği şeklinde okuyoruz. Önümüzdeki mahalli idareler seçimlerinde inşallah bunu yapacağız. Otuz bir Mart’ta Mamaklı kardeşlerimizle el ele verip eser ve hizmet siyasetini zirveye çıkartacağız. Rabbim şimdiden sizlerden razı olsun diyorum” şeklinde konuştu.
Mamak’ın 40’dan fazla vilayetin Ankara’ya giriş kapısı olan Ankara’nın nüfus açısından 4. büyük ilçesi olduğunu açıklayan Erdoğan, Miting alanında 35 bin Mamaklı olduğunu açıkladı.
Mamak deyince akla ilk gelen gecekondular olduğunu ifade eden Erdoğan, “Mamak’ın eski halini hepimiz hatırlıyoruz daha önce Mamak deyince akla ilk gecekondular gelirdi. Çarpık yapılaşma gelirdi. Yokluk ve yoksulluk gelirdi. Biz hem belediye hizmetleri hem de hükümet yatırımlarıyla ilçemize yakışmayan bu tabloya son verdik. Mamak’ın eski görünümünden kurtulması ve bir daha geriye düşmemesi için her alanda önemli atılımlar gerçekleştirdik. Böylece Mamak, hizmet ve eser siyasetimizin Ankara’daki sembollerinden biri haline dönüştü. Artık büyüyecek yeri kalmamış ve bunun yol açtığı sorunların altında ezilen kimi ilçelere göre Mamak hala potansiyeli yüksek yerlerin başında geliyor. Her ne kadar biraz geriden gelmiş olsa da Mamak bu yarışta giderek öne geçen bir ilçemiz haline gelmiştir. Modern binalarıyla, yeşil alanlarıyla, spor tesisleriyle, kültür merkezleriyle, ilçemiz göz dolduruyor. Özellikle belediye yatırımlarında ilçemiz Ankara bir başarı hikayesi olarak kendinden söz ettiriyor” ifadelerini kullandı.
Bugün eser ve hizmet zincirine yeni halkalar eklediklerini belirten Erdoğan sözlerini şu şekilde sürdürdü:
“Mamak Belediyemizin ilçemize kazandırdığı elli iki kalem yatırımı resmen sizlerin hizmetine veriyoruz. Bu projeler arasında havuzlar, millet kıraathaneleri, bahçeler, kapalı pazar yerleri, kütüphaneler, anaokulları, müzeler, gençlik merkezleri bulunuyor belediye yatırımlarıyla birlikte bakanlıklarımızın yaptığı eserleri de bugün resmen hizmete alıyor. Bakanlıklarımız tarafından ilçemize kazandırılan sağlıkta 256 yataklı Mamak Devlet Hastanesi ve Başak Halk Sağlığı Merkezinin, TOKİ tarafından Diriliş ve Dutluk’ta inşa edilen toplam bin konutu İlçe Emniyet Müdürlüğümüz ile Tuzluçayır ve Kartaltepe Polis merkezlerinin, Zirve Kent, Jandarma Merkezini, Göç İdaresi Başkanlığı’na ait çeşitli binaları bugün resmen sizlerin hizmetine sunmuş oluyoruz. Tüm bu eser hizmet ve projelerin ilçemize hayırlı olmasını diliyorum. Mamak Belediyemizin ve diğer kurumlarımızın gönülden tebrik ediyorum.” – ANKARA
]]>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Arnavutköy İstanbul Havalimanı metro hattı açılışında video konferans ile katıldı.
Açılış yapılan metro hattı ile Arnavutköy – İstanbul Havalimanı arasının 8 dakikada gidilebileceğini söyleyen Erdoğan, “Bu açılışla Arnavutköy’ü Gayrettepe- Kağıthane-İstanbul Havalimanı hattına da bağlıyoruz. Arnavutköy – Gayrettepe arası 41 dakikaya düşüyor. Bu projenin Halkalı istikametindeki etabını da inşallah 1 yıl içinde hizmete sunmayı hedefliyoruz. Böylece 69 kilometrelik mesafesiyle Türkiye’nin en uzun raylı sistem ring hattını tamamlayacağız. Sadece havalimanımızın açılmasından bu yana İstanbul’a 162 kilometreye yakın raylı sistem kazandırdık. Şehrimizdeki raylı sitem ağının toplam mesafesi 362 kilometreyi buldu. Bu raylı sistemlerin büyük bölümü ulaştırma ve altyapı bakanlığımız tarafından yapılmıştır. Son 5 yılda İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan metro uzunluğu sadece 8 kilometredir. Kalan tüm projeler ya daha önceki dönemden kalmadır, ya da bakanlığımız tarafından hayata geçirilmiştir. Hatta üzeri toprakla kapatılarak tümden iptal edilen projeler de mevcuttur. Her yeri projeyle inşa kalitesini ve yolculuk konforunu biraz daha ileri taşıyan İstanbul metroları, dünya standartlarının en üst sınıfında yer alıyor. Her biri İstanbul ulaşımına hayati birer nefes borusu işlevi gören bu raylı sistem hatları olmasaydı, bugün şehrin içine düşeceği durumu milletimizin takdirine bırakıyoruz” ifadelerini kullandı.
“İBB yaptığı eserlerle değil, deste deste para görüntüleri ile anılmaktadır”
İstanbul’un ulaşım sorununun çözümü için İBB’nin de üzerine düşenleri yerine getirmesi gerektiğini savunan Erdoğan, “Bugün İstanbul yollarını gösteren ekranlara baktığınızda günün çoğunda yolların kırmızı olduğunu görürsünüz. Yol yapmayı, tünel yapmayı, köprü yapmayı, metro yapmayı, vapur işletmeyi, mevcut ulaşım hatlarını verimli çalıştırmayı bilmeyen bir belediye yönetiminin yol açtığı bu acı tablo, İstanbul’un hakkı değildir. Bırakın yeni projeler geliştirmeyi, sorunsuz sıkıntısız işleyen bir sistemi devam ettirmeyi bile beceremediler. Bu zihniyet görevde olduğu müddetçe İstanbul’un trafik çilesi daha da artacak. İstanbul gerçek belediyeciliği ziyadesiyle hak etmektedir. İstanbul’da sadece iş bilmez, eser ve hizmet fukarası değil tıpkı 1989’da olduğu gibi kirlenmiş bir yönetim vardır. Artık İBB yaptığı eserler ve hizmetlerle değil, nereye gittiği belli olmayan deste deste para görüntüleri ile anılmaktadır. Sorsanız ‘bu paralarla CHP il binası alındı’ diyorlar. Ama alındığı söylenen il binasına ödenen rakamlarla ortadaki paralar arasındaki orantısızlığı kimse izah edemiyor. Bir taraftan üst geçitlerin gövdesine israf değil derken, diğer taraftan deste deste dolarlarla neyi nerede harcıyorlar belli değil. Şimdiye kadar yapılan açıklamaların hepsi bir öncekini tekzip etti, şüphe bulutlarını dağıtmak bir yana daha da arttırdı. Hesap uzmanıyım diyerek övünenlerin ise hiçbir yerde sesi soluğu çıkmıyor. İstanbul’u depreme hazırlığı ile, ulaşımı ile, çevresi ile geriletenler, siyaseti de kirleterek hem şehre hem ülkeye çok büyük kötülük yapmışlardır. Geciken eser ve hizmetleri telafisi vakit ve kaynak meselesidir. Ama kirlenen siyasetin bedeli gençlerin kalbide oluşturacağı soru işaretleri sebebiyle nesiller boyu sürecektir” şeklinde konuştu.
“Adeta ir dejavu yaşıyor, ayın filmi yeniden izliyor gibiyiz”
Mevcut İBB yönetimini 1980-1990 yılları arasındaki İstanbul belediyesi yönetimine benzeten Erdoğan, “Milletimiz benzeri durumlara 1980 -1990’lı yıllarda şahit oldu. 1989’da İstanbul’da, Ankara’da, daha pek çok şehirde CHP’li belediye yönetimlerinin hesabını veremedikleri pis işler yüzünden ülkemizde çok büyük tartışmalar yaşandı. Bu ülkenin tarihine İSKİ skandalı diye bir rezaleti bu CHP yazdırdı. Sonuçta milletimiz 1994 seçimlerinde bunların hepsini tasfiye etti. Aradan geçen bunca yıldan sonra adeta bir dejavu yaşıyor, aynı filmi yeniden izliyor gibiyiz. İsimler farklı ama kafalar aynı. Kepazelikler aynı. Bu ülkeye de yazık, bu şehirlere de yazık. İnşallah 31 Mart’tan sonra şehirlerimiz tüm bu tartışmaların uzağında, eser ve hizmet gündemli hayatlarına yeniden dönecekler. İstanbul Sistem İstanbul projesi ile keyfi, kibirli ve kirli zihniyetlerden kurtulup, programlı planlı projeleri adil bir yönetime kavuşacak. İstanbul depreme hazırlık için 650 bin yeni konutu konuşacak. İstanbul bin kilometreyi bulacak raylı sistem ağırlıklı yeni ulaşım projelerini konuşacak. İstanbul her bireyini kucaklayan sosyal belediyecilik faaliyetlerini konuşacak. İstanbul tarihi ve kültürel varlıklarının ihyası ile maziden atiye kurulan köprüyü konuşacak. İstanbul belediye başkanının maceralarını, kibirli hırslarını değil, şehrine yaptığı eserleri, hizmetleri konuşacak. İstanbullu başı dara düştüğünde nerede olduğu belli olmayan değil, yanı başında derdi ile dertlenen bir yönetimi bulacak. İşte o zaman İstanbul geleceğine tekrar umutla ve güvenle bakabilecek” diye konuştu. – İSTANBUL
]]>Keçiören’de Atatürk Cumhuriyet Kulesi’nin açılış törenine katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Çanakkale şehitleri başta olmak üzere bin yıldır bu toprakların vatan olmasını sağlamak için hayatlarını feda eden tüm kahramanlara Allah’tan rahmet dileyerek başladı. Uzun yıllar boyunca ikamet ettiği Keçiören’i Ankara’nın yıldızı haline getirecek Atatürk Cumhuriyet Kulesi’nin hayırlı olmasını dileyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu eserin şehrimize kazandırılmasında emeği geçen Keçiören Belediye Başkanımız ve Büyükşehir Belediye Başkan adayımız Turgut Altınok başta olmak üzere herkese teşekkür ediyorum. Malumunuz Ankara’nın Çankaya tarafında yapıldığı tarihten itibaren şehrin simgelerinden biri haline gelen bir Ata Kulesi vardı. Aynı mimarımızın tasarladığı Atatürk Cumhuriyet Kulesi’yle şehrimize yeni bir sembol daha kazandırıyoruz. Tabii temelinin atılmasının üzerinden 20 yılı aşkın süre geçtikten sonra açılışını yaptığımız bu kulenin serencamı da ayrı bir hikayedir. Ama bu hikayenin bana göre en önemli tarafı şudur. Bu kule Keçiörenlilerin sahip çıkması sayesinde ayakta kalmış ve bugün Ankaralıların hizmetine girebilmiştir. Şayet ilçe halkı sahip çıkmasaydı, şimdi bu gördüğümüz eserin yerinde yeller esiyordu. Hukuki ve idari pek çok sorunun ardından Kovid-19 salgınının yol açtığı zorlukları da aşmayı başaran kulemiz aslında başlı başına bir azim abidesidir” diye konuştu.
Atatürk Cumhuriyet Kulesi’nin Ankara’nın en yüksek binası sıfatıyla 197 metreden Ankara’yı selamlayacağını aktaran Erdoğan, “Bünyesindeki kütüphanesi, spor salonu, kafeteryası, nikah salonu, sergi salonu, seyir alanı, lokantası ve diğer birimleriyle ziyaretçilerine unutulmaz hizmetler verecek. Kulenin en üst kısmında yer alan Selçuklu yıldızı zaten başlı başına buraya vurulmuş bir Ankara mührüdür. Nikahlarını 152 metre yüksekliğindeki salonda kıyacak çiftlerimizin de yeni hayatlarına bulutların üzerinde girecekleri anlaşılıyor. Bundan sonra herkes herhalde nikahını Keçiören’de kıymaya gelir. Hazreti Mevlana’nın sık sık tekrarladığım bir sözü var. ‘Kamil odur ki dünyada koya bir eser. Eser olmayanı yerinde yeller eser.’ Sorumluluk sahiplerinin isimlerini nesiller boyu yaşatacak olan gök kubbede kalan hoş seda misali geride bıraktıkları eserlerdir, hizmetlerdir. İnşallah bu kule Ankara’ya hizmet ettiği müddetçe Turgut Altınok kardeşimize edilen hayır dualarda sürüp gidecektir” şeklinde konuştu.
Cumhur İttifakı Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Turgut Altınok’un 30, 40 yıl önce imar altyapısıyla, çevre düzeniyle başkentin en sorunlu ilçelerinden birini en gözde yerleşim yeri haline getirdiğini vurgulayan Erdoğan, “Kendisi inşallah bu birikimini, bu üretkenliğini, bu vizyonunu, bu çalışkanlığını 31 Mart’tan sonra Ankara’nın tamamı için kullanacak. Şimdi 31 Mart’a kadar gece gündüz demeden çalışmayan var mıyız? Kapı kapı dolaşmaya var mıyız ve şu CHP zihniyetinin fetret devrinden Ankara’mızı kurtarmaya var mıyız? Bunlardan bir şey olmaz. Bunların Ankara’mıza, Başkentimize verecekleri hiçbir hizmet yoktur. Bundan sonra da olmayacaktır. Şehrin kaybolan son 5 yılını telafi etmenin ötesinde Ankara’yı Türkiye Yüzyılı’na hazırlayacak yeni bir dönemin kapılarını kardeşimizin açacağına ben inanıyorum. Cumhurbaşkanı olarak ben yanındayım, Cumhur İttifakı olarak biz yanındayız ve vereceğiniz desteklerle Keçiören değil, inşallah Ankara’mız yeniden ayağa kalkacak. Yeniden Ankara’ya var mıyız? Varız. Maşallah” ifadelerini kullandı.
“Demokrasi ve kalkınma hamlelerimizden istifade etmeyen ne tek karış vatan toprağı, ne herhangi bir fert vardır” sözlerini kullanan Cumhurbaşkanı Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu hakikat ortadayken son dönemde vizyonsuzluğu, programsızlığı, esersizliği, hizmetsizliği yücelten bir anlayışın öne çıkarılmaya çalışıldığını görüyoruz. Düşünebiliyor musunuz? Yol yapmayan, hizmet üretmeyen, verdiği sözlerin arkasında durmayan siyasetçi profilleri arzı endam etmeye başlıyor. Yahu havalimanından şehir merkezine kadar şu yollarda en ufak bir adım atıldı mı? Yani sadece işte Melih Bey’in döneminde atılmış adımlar var. Ama gel gör ki bu beyefendi geldi geleli yollarda ne asfalt, ne şu, ne bu hiçbir şey yok. Ben Ankaralıyım havalimanından, şehir merkezine kadar ne yapıyorsak biz yapıyoruz, metro filan bir şey yok, derdi de yok. Hatta yaptığı hiçbir şey olmamakla övünen, bundan sonra da hiçbir şey yapmayacağını, göğsünü gererek söyleyen bir siyasetçiler, belediye başkan adayları türedi Ankara’mızda. Üzerlerinde kayda değer bir emekleri olmadığı halde sahiplendikleri işleri saymazsak bir şey zaten yok. Önümüzdeki dönem için iş yapmaya niyetlenmediklerini açıkça beyan ettiklerine göre bunlardan bir beklenti de söz konusu olamaz. Normal şartlarda insanın utançtan yüzünün kızarması gerekirken bu tabloyu iftihar vesilesi gibi anlatanların takdirini ben milletimize başkent halkına bırakıyorum. Siz zaten gereken hesabı 31 Mart günü soracağınıza inanıyorum.” – ANKARA
]]>Çok sayıda sanatçının 499 yıl öncesinden bugünün modern tarzlarına kadar uzanan eserlerinin yer aldığı sergide, eser sahiplerine ilişkin detaylı bilgiler de ziyaretçilere sunuluyor.
Serginin küratörü ve minyatür sanatçısı Leyla Kara, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sergi mekanının 18. yüzyıl sonlarında yapılmış ahşap bir yapı olduğunu belirterek, “Eyüp’e kalıcı bir kültür rotası çizmeye çalıştık. Bugün bulunduğunuz mekan bu rotanın sonuncusu olarak işaretlediğimiz Galeri Eyüpsultan.” dedi.
Eyüpsultan’ın şehirdeki kıymetli semtlerden biri olduğunu dile getiren Kara, “Merkezde bir yer olması bakımından da bu yapı bizim için önemliydi. Arzu ettik ki bize ve sanata değen her ürünü gösterebileceğimiz bir mekan oluşturalım.” ifadesini kullandı.
“Seçkideki en eski eser Şeyh Hamdullah’a ait”
Feshane Caddesi’nde geçen sene hizmete açılan Galeri Eyüpsultan’da “Bilenlere Selam Olsun” ve “Cumhuriyetimizin 100. Yılı Anısına” sergilerinin ardından ramazana denk gelmesi sebebiyle bir hat sergisi kurguladıklarını anlatan Kara, şunları kaydetti:
“Üçüncü seçki ise ramazan münasebetiyle hattan oluşuyor. Hatta geniş perspektifli bir açıdan bakmayı arzu ettik. Halihazırda sergilenen seçkideki en eski eser Şeyh Hamdullah’a ait ve 499 yıl öncesine tarihleniyor. O tarihten bugüne dek hat sanatına değmiş belirli isimlere yer vermek durumunda kaldık. Gönül isterdi ki binlerce eser asabilelim ama bu çok mümkün olmadığı için izleyiciye ufak bir seçki üzerinden hat sanatının ülkemizdeki gelişimini göstermeyi arzu ettik.”
Seçkinin 49 parçadan oluştuğu bilgisini veren Kara, “Genç kuşağın hattatlarını da görebilirsiniz, bugün hat sanatı konuşulduğunda onu grafik dile dönüştüren hattatlara da denk gelebilirsiniz. Yaşayan hattatlar arasında Ali Toy’un çok önemli bir yeri olduğu kanısındayız. Bu sebeple Ali Toy’un eserlerine yer verdik.” şeklinde konuştu.
“Son yıllarda ramazan Eyüpsultan’da yaşanır oldu”
Kara, dünyadaki en prestijli hat yarışmalarından İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) Hat Yarışmasında üst üste ödüller alan hattat Abdurrahman ve Seyit Ahmet Depeler kardeşlerin yanı sıra makıli yazıda ilk akla gelen isimlerden İbrahim Kuş ve talik yazının en iyilerinden Taksin Kurt’un da arasında bulunduğu 30 sanatçının eserlerinin izleyiciyle buluştuğunu kaydetti.
Galerinin öğlen saatlerinden teravih saatine kadar açık olacağı ve bayram sonuna kadar ziyaret edilebileceği bilgisini veren Kara, “Son yıllarda ramazan Eyüpsultan’da yaşanır hale dönüştü. Bu nedenle de tüm inananların akın ettiği bir hali var Eyüpsultan’ın. Eyüpsultan zaten mezar taşları sebebiyle kendi içinde bir açık hava hat müzesi gibi. Biz onların yanına ufak bir görüntü daha eklemek istedik. Büyük bir iddiamız yok. Biz kendimizce eskiyi ve yeniyi, yazılan metinlerin de seçildiği bir seçkiyle kurgulamaya çalıştık.” değerlendirmesinde bulundu.
Seçkinin ziyaretçilere farklı bir bakış açısı kazandırmayı hedeflediğine işaret eden Kara, “Gelsinler, görsünler ve coğrafyalarına ait sanatçılar hakkında fikir sahibi olsunlar isteriz. Sülüs, celi sülüs, talik, nesih, makıli ve kufi yazı gibi farklı disiplinlerde yazı yazan sanatçıların eserlerine yer verildi. Bunların bir kısmının etrafında tezhipler ya da ebrular var. Onlar da yine yazılar kadar kıymetli sanatçılar tarafından nakşedilmiş işler. Genel itibarıyla gelen izleyici, diğer yan dal sanatlar yerine merkeze hat sanatının alındığı bir seçkiyle karşılaşacak.” diye konuştu.
]]>Ümraniye İstiklal Mahallesi’ndeki tesisinin açılışına Bakan Bak’ın yanı sıra Ümraniye Belediye Başkanı İsmet Yıldırım, eski Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, Türkiye Basketbol Federasyonu (TBF) Başkan Vekili Ömer Onan ve AK Parti Ümraniye İlçe Başkanı Salim Çetinkaya katıldı.
Cumhurbaşkanının talimatıyla her bölgede tesisler yapmaya devam ettiklerini belirten Bakan Bak, “İsmet ağabeyi eskiden beri tanırım. İnşaat işlerinde hızlıdır. Ümraniye’ye onlarca eser kazandırıldı. Devamı da gelecek. Çok güzel bir eser ortaya çıktı. Arazi güzel değerlendirildi. Altında spor salonu var, üstünde de futbol sahası var. Çok amaçlı bir tesis oldu. Hayırlı olsun.” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin 22 senede sporda devrim yaşadığını dile getiren Osman Aşkın Bak, “Sporun içinden gelen Cumhurbaşkanımızın vasıtasıyla Türkiye’nin dört bir yanında yaptığımız eserler var. Biz, sporun toplumdaki gücünü biliyoruz. Spor yapan çocukların toplumla uyumlu olduğunu, sağlıklı olduğunu biliyoruz. Bakanlık olarak en önemli görevlerimizden bir tanesi bağımlılıkla, kötü alışkanlıklarla mücadele etmek. Bu yüzden ailelere sesleniyoruz, çocuklarınızı alın ve bu tesislere getirin. Çocuklar spor yapsın, paylaşmayı öğrensin, enerjilerini atsın ve toplumun içinde yer alsın.” diye konuştu.
Ortaya çok güzel bir eser çıktığını vurgulayan Bakan Bak, şunları söyledi:
“Önceki dönem bakanımız Mehmet Muharrem Kasapoğlu’na teşekkür ediyoruz. O bu işleri başlattı, biz de tamamladık. Milli Eğitim Bakanlığıyla koordineli olarak 3. sınıfa gelmiş çocuklara yetenek taraması yapıyoruz. Taramaya göre de ilgili spor dallarına yönlendiriyoruz. Çok başarılı bir uygulama. 4,5 milyon çocuğumuzun taramasını yaptık. Türkiye’nin dört bir yanında yaptığımız 700’e yakın olimpik yüzme havuzu var. ‘Yüzme bilmeyen kalmasın’ projesi çerçevesinde 10 milyon çocuğumuza yüzme öğrettik. Ümraniye’de 3 tane havuz yaptık. Olimpik havuzu da yapacağız. Biz başkaları gibi değiliz. Biz tatilde gezmeyi bilmeyiz. Biz eser üretiriz. Ümraniye’de yaptığımız tesisler ortada.”
“Türkiye, her alanda başarıdan başarıya koşuyor”
Nabi Avcı’nın ülkeye çok büyük hizmetleri olduğunu belirten Bakan Bak, şunları kaydetti:
“Onun da adı fen lisesi ve spor tesisiyle yaşayacak. Kendisine uzun ömürler diliyorum. Kendisinden çok şey öğrendim. Mezun olduğum okulla ilgili geçmişte bir talebim olmuştu. Sağ olsun bakanım talebimle ilgilendi. Türkiye, her alanda başarıdan başarıya koşuyor. Güreşçilerimiz takım halinde dünya şampiyonu oldu. Tekvandocular da dünya şampiyonu oldu. Hedefimiz şimdi 2024 Paris Olimpiyatları. İnşallah orada bayrağımızı göndere çekeceğiz ve İstiklal Marşı’mızı tüm dünyaya dinleteceğiz. Bizim sporcularımız buradan yetişecek. Türkiye’nin önü açık. Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğinde geleceğe yönelen gençlerimiz var. Bu gençlerin önünde kimse duramaz. Bizler çılgın Türkleriz, açın yolumuzu Türkler geliyor. Açın yolumuzu İsmet Yıldırım geliyor, Murat Kurum geliyor. Biz tembel değil, çalışkan başkan istiyoruz. Sahada gezen başkan istiyoruz. Eser üreten başkan istiyoruz. İstanbul muradına ersin. Murat Kurum ile beraber 31 Mart’ta herkese göstereceğiz. Yolumuz açık olsun. Eserimiz hayırlı olsun.”
İsmet Yıldırım: “Türkiye’de yapılmayan eser kalmadı”
Ümraniye Belediye Başkanı İsmet Yıldırım ise yaptıkları hizmetten dolayı Gençlik ve Spor Bakanlığına teşekkür ederek, şu ifadeleri kullandı:
“Doksana yakın saha yaptık. Allah kendilerinden razı olsun. Geçmiş bakanımız Mehmet Kasapoğlu’na da teşekkür ediyorum. Murat Kurum’a da teşekkür ediyorum. Türkiye’de yapılmayan eser kalmadı. Yeter ki çocuklarımız spor yapsın. Yeter ki çocuklarımız Türk bayrağını göndere çeksin. Ben kendilerine teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız.”
]]>Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, törende yaptığı konuşmada, Bursa’da Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş öncülüğünde spor alanında önemli yatırımlar yapıldığını söyledi.
Atatürk Spor Salonu’nun yıkıldıktan sonra yerine yenisinin projelendirilmesi ve yapımına başlanmasında emeği geçenlere teşekkür eden Bak, kendisinin de eski salonda birçok anısının olduğunu dile getirdi.
Bursa’nın bir spor kenti olduğunu kaydeden Bak, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bursa’ya da şehrin merkezinde böylesine güzel bir spor salonu yakışır. Başkan’a teşekkür ediyoruz. Tüm tezviratlara rağmen ‘Atatürk’ün ismini kaldıracaksınız, şöyle yapacaksınız, böyle yapacaksınız’ demelerine rağmen biz iş yaparız. Lafla peynir gemisi yürümez, işlerle yürür. Dolayısıyla biz hep iş yaparız, hizmet yaparız, eser üretiriz. Türkiye’nin dört bir yanında eserlerimiz var. Bursa’da da çok eserlerimiz var. Bunları Belediye Başkanımız Alinur Aktaş Bey ile beraber, diğer belediye başkanlarımızla beraber yaptık. Kazandırdığımız tesisler ortada.”
Türkiye’nin bir spor devrimi yaşadığını vurgulayan Bak, “Sayın Cumhurbaşkanı’mız Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğinde son 22 yılda yapılan eserler ortada. Malumunuz yapılan stadyumlar, devasa spor salonları, yüzme havuzları, atletizm tesisleri, inanılmaz tesisler var. Binlerce tesis yapıldı, yapılmaya devam ediyor. Eskiyen tesisleri de yeniliyoruz.” ifadesini kullandı.
Bakan Bak, 1972’de yapılan Atatürk Spor Salonu’nun ömrünü tamamladıktan sonra yıkıldığını, yeni salonun Bursa Büyükşehir Belediyesince 3 bin 100 kişi kapasiteli projelendirildiğini aktardı.
Bakanlık olarak yerel yönetimlerle önemli işlere imza attıklarına değinen Bak, şunları anlattı:
“Türkiye çapında 22 yılda olimpik ve yarı olimpik olmak üzere yaklaşık 700 yüzme havuzu yapıldı, 100 tanesi de devam ediyor. Peki ne oldu? Burada bu ülkenin çocuklarına, 10 milyon çocuğuna yüzme öğretildi. Uluslararası alanda başarılı sporcular çıkmaya başladı. Çocuklarımız başta alkol, uyuşturucu olmak üzere kötü alışkanlıklardan uzak tutuldu. Buradan ailelere tekrar sesleniyoruz: Bu tesislere anneler, babalar nineler, dedeler, çocukları alıp getirin. Torunlarınızı alıp getirin. Alkolden, kötü alışkanlıklardan, kötü akımlardan uzak tutalım. Buradan başarılı sporcular çıksın.”
Bak, ilkokul 3’üncü sınıflardaki 4 milyon öğrenciyi yetenek taramasından geçirdikleri bilgisini vererek, “Buradan çeşitli branşlara yönlendirdik. Yeteneğine göre yönlendiriliyor. Türkiye’de spor devrimi devam ediyor. Her yerde eserler var. Bu eserleri belediyelerimizle beraber yapıyoruz. Eser üretmeye, bu ülkenin gençleri için çalışmaya devam edeceğiz.” değerlendirmesinde bulundu.
“Belediyecilik hizmet işidir”
AK Parti Genel Başkanvekili Efkan Ala da partisinin kadrolarının gençler için en iyisini yapmaya çalıştığını belirtti.
Hizmet odaklı çalıştıklarını vurgulayan Ala, şunları kaydetti:
“Hizmet bizim işimiz. Biz temel atarız. Bina yaparız, açarız. Başkaları bizim yaptığımız işin 10 katı konuşurlar ama yüzde 1’i kadar iş yapmazlar. Laf başkasının, iş bizimdir. Onun için sizden ve ailelerinizden istirhamım Bursa’da hangi partiye oy veriyor olursa olsun, hangi partiye mensubiyet hissediyor olursa olsun bütün vatandaşlarımıza şunu altını çizerek hatırlatmak isterim ki gerçekten belediyecilik hizmet işidir. Biz bazen bir araya geliriz. Zannedilir ki acaba burada çay kahve içiyorlar, ne konuşuyorlar. İnanın başka bir şey konuşmuyoruz. Yani başka bir şeye zaman kalmıyor. Bursa’ya daha fazla ne yapabiliriz? Gençlerimize daha fazla neler yapabiliriz? Hükümet, Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyemiz işbirliğiyle hizmeti nasıl çoğaltırız? Gençlerimizin ailelerinin, bütün Bursalıların hizmetine nasıl veririz? Bunun çabası içindeyiz.”
Ala, 31 Mart seçimlerine değinerek, “Sandıktan öyle bir sonuç çıkacak ki önümüzdeki dönemde de bu kardeşlerim yola beraberce devam edecekler ve hizmetlerin de daha iyisini, daha fazlasını, daha güzelini milletimizle, gençlerimizle hep birlikte buluşturacağız.” diye konuştu.
“Burada nice sportif başarıya hep birlikte tanıklık edeceğiz”
Bursa Valisi Mahmut Demirtaş, bu tesisin salon sporlarında Bursalılara önemli katkı sağlayacağını ifade etti.
Atatürk Spor Salonu’nda nice sporcuların ter döktüğünü kaydeden Demirtaş, “Geçen süre zarfında ekonomik ömrünü tamamlayan salonumuzun risk raporları doğrultusunda yıkımı gerçekleştirildi. Bursa Büyükşehir Belediyemiz tarafından aynı yerde aynı adla yapılacak olan spor salonunun yanı sıra Spor Toto Teşkilat Başkanlığının katkılarıyla 250 kişilik yarı olimpik yüzme havuzunu da ilimize kazandırmış olacağız. Burada nice sportif başarıya hep birlikte tanıklık edeceğiz.” değerlendirmesini yaptı.
Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş ise genç nesillerin spora ilgisini artırmak için çalışmalar yürüttüklerini bildirdi.
Aktaş, “Sporu sadece futbolla kısıtlı saymayıp tüm spor dallarıyla Bursa’mızı buluşturmak en büyük hayalimiz. O yüzden de farklı ihtisas konularında spor salonları yaptık ve bugün Bursa düne göre çok daha güçlü.” dedi.
Atatürk Spor Salonu’nun projesini yarışmayla belirlediklerini aktaran Aktaş, “Yenilemek üzere yıkımını gerçekleştirdikten sonra akla hayale gelmeyecek tezviratlar yaptılar. Bu zihniyeti çok iyi biliyoruz. Sanki o salon eskimemiş, sağlam bir salonu yıkıyormuşuz gibi. Atatürk isminden dolayı burayı yıktığımızı ifade ettiler. Gazi Mustafa Kemal Atatürk hiç kimsenin tekelinde değil. Biz Atatürk’e de sahip çıkıyoruz, ceddimiz Osman Gazi’ye de Orhan Gazi’ye de sahip çıkıyoruz.” dedi.
Konuşmaların ardından protokol üyelerinin butona basmasıyla spor salonunun temeline ilk harç döküldü.
Törene, TBMM Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu Başkanı ve AK Parti Bursa Milletvekili Mustafa Varank, AK Parti Bursa Milletvekili Refik Özen, Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar ve AK Parti İl Başkanı Davut Gürkan ile çok sayıda sporcu katıldı.
]]>Ersoy, Samsun Müzesi’nin açılış töreninde yaptığı konuşmada, Samsun’a, kurtuluş meşalesinin yandığı bu topraklara çağdaş bir eser daha kazandırmış olmanın mutluluğunu yaşadıklarını vurguladı.
Mimarisinde Karadeniz’in dalgalarından esinlenilen Samsun Müzesi’nin şehre ve Samsunlulara hayırlı olmasını dileyen Ersoy, “Tabii Samsun deyince biliyoruz ki tarih ve kültür bu topraklarda çok köklü, çok derin. Şehrimiz, Hitit, Pers, Roma, Doğu Roma, Selçuklu ve Osmanlı gibi birbirinden eşsiz medeniyetlerin yönetimi altında daima önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a attığı ilk adım, Türk milletinin nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti ile taçlanacak istiklal ve istikbal yürüyüşünün de ilk adımı olmuştur.” diye konuştu.
“Bugün müzecilikte öncü ve örnek alınan bir Türkiye var”
Bakan Ersoy, müzelerin yaşayan yerler olmasını istediklerini belirterek, modern müzecilik çalışmalarıyla ilgili şunları dile getirdi:
“İstiyoruz ki müzeler tarihi ve kültürel eserlere sadece bakılıp geçilen yerler olmasın. Yaşayan, anlatan, iletişim kuran bir mekan olarak bilime, akademik çalışmalara ve sosyal hayata hizmet etsin, bunların ayrılmaz bir parçası olsun. İşte bu hedef doğrultusunda gerek ihya ettiğimiz gerekse yeni inşa ettiğimiz her bir müzemizi, tasarımından teknolojisine kadar çok yönlü kullanıma olanak sağlayacak, her kesimden ve her yaştan insanımızın ihtiyaç ve ilgisine cevap verecek, verimli olduğu kadar keyifli zaman geçirme imkanı sunacak bir konsepte kavuşturmaktayız. Bu çabanın, bu kararlılığın karşılığını da aldık, almaya devam ediyoruz. Yaklaşık 20 yılda müzecilik sahasında katettiğimiz muazzam mesafe, uluslararası alanda en saygın ödüllerle tescillenmiştir. Bugün müzecilikte öncü ve örnek alınan bir Türkiye var.”
Müzeciliğin sadece inşa edilen binalarda eserlerin sergilenmesi olmadığını aktaran Ersoy, “Güvenlikten tanıtıma, en iyi şekilde yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk zinciri var. Google ‘Arts and Culture’, ‘Tarihi Eserlerin Kimliklendirilmesi’, ‘Hitit Tabletlerinin Yapay Zeka Yöntemi ile Okunması’, ‘Dijital Deneyim Müzeleri’, ‘Türk-İslam Dönemi Mezar Taşları ve Kitabeleri Ulusal Envanter Projesi’ gibi prestij projeler bu sorumluluğu ne denli ciddiye aldığımızın birer göstergesidir.” ifadesini kullandı.
Yaşayan müzelerin eserlerle dolup taşması için çalışmalar yaptıklarını vurgulayan Ersoy, “Müzelerimiz eserlerle dolup taşacak, ören yerlerimiz ülkemizin en önemli cazibe merkezleri arasında hak ettiği yeri alacaktır. Zira, kazıların 12 aya yayılması ve geleceğe miras projeleri ile Türk arkeolojisinin altın çağını başlattık. Bu alanda 60 yılda yapılanlara eş değer işi inşallah dört yılda yapacak, bu toprakların medeniyet zenginliğini, her bir parçasıyla gün yüzüne çıkaracağız.” sözlerini sarf etti.
Bölgedeki tüm önemli eserler Samsun Müzesi’nde
Samsun Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’nin 19 Mayıs 1981’de hizmet vermeye başladığını, geçen 40 yıllık zaman zarfında artan eser sayısına karşılık veremez duruma geldiğini ve yeni bir müze inşa ettiklerini anlatan Ersoy, Karadeniz dalgalarından esinlenilen yeni müzenin mimarisinin 16. Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri programında, proje dalında ödüle layık görüldüğünü hatırlattı.
Bakan Ersoy, müzeyle ilgili şu bilgileri paylaştı:
“Bugün Karadeniz Bölgesi’nin en büyük müzesini Samsun’da hizmete açarak bu ihtiyaç en üst düzeyde karşılanmıştır. 15 bin metrekarelik bu eserin uygulama çalışmalarını Samsun Büyükşehir Belediyemizle imzaladığımız işbirliği protokolü kapsamında yürüttük. İçerisinde arkeolojik ve etnografik eserlerin sergilendiği salonlar, geçici sergi salonları, konferans salonu, kütüphane, çocuk müzesi, laboratuvar, idari ve ticari birimler ile depolar ve kafeterya yer alıyor. Bir yandan böylesi istisna bir yapı inşa edilirken bir yandan da eserlerin restorasyon ve konservasyon çalışmalarını gerçekleştirdik. Bu noktada, bölgedeki tüm önemli eserlerin bu müzede sergilendiğini ifade etmeliyim. Dolayısıyla Yeni Samsun Müzemiz bir bölge müzesi niteliği de taşımaktadır. Sergilenen eser sayısı 7 bin165 adettir.”
Yeni müzede Amisos Antik Kenti buluntuları ve Amisos Mozaiği, bronz atlet heykeli, Helenistik Çağa ait takılar, Klasik, Helenistik, Roma, Doğu Roma, Selçuklu ve Osmanlı döneminden eser gruplarının yer aldığını aktaran Ersoy, müzenin gerçekten görülmeye değer bir koleksiyon, tecrübe edilmesi gereken bir kültür ve tarih yolculuğu sunduğunu belirtti.
Bir ay boyunca müze ücretsiz ziyaret edilebilecek
Ersoy, “Müzenin etnografya bölümü ise Selçuklu Dönemi mezar taşlarını, Osmanlı Dönemi’ne ait kervansaray, han ve medrese modellerini, mutfak, hamam ve giyim-kuşam kültürünü, takı sanatını ve Milli Mücadele dönemini içeren koleksiyonuyla Türk kültür ve tarihine eşsiz bir kapı açmaktadır. Şehrimize mimarisiyle, teşhir ve tanzim uygulamalarıyla ve zengin koleksiyonuyla yeni bir cazibe merkezi kazandırılmıştır. Bir ay boyunca ücretsiz ziyaret edilebilecek olan Yeni Samsun Müzesi’nin Samsun’un tarihine, kültürüne ve sosyal hayatına en iyi şekilde hizmet etmesini temenni ediyorum.” dedi.
Vali Orhan Tavlı, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Samsun Milletvekili Çiğdem Karaaslan, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanı ve AK Parti Samsun Milletvekili Mehmet Muş ile Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Demir de birer konuşma yaptı.
Konuşmaların ardından Bakan Ersoy ve protokol üyeleri, müzede inceleme yaptı ve ardından açılış kurdelesi kesildi.
]]>Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Yeni Samsun Müzesi’nin açılış törenine katıldı. Bakan Ersoy burada yaptığı konuşmada, “Bugün Samsun’a, kurtuluş meşalesinin yandığı bu topraklara çağdaş bir eser daha kazandırmış olmanın mutluluğuyla karşınızdayım. Cumhuriyetimizin 101. yılında, Karadeniz gibi kendine özgü ve onun dalgalarından esinlenilerek yapılan yeni Samsun Müzemizin şehrimize ve Samsunlulara hayırlı olmasını diliyorum. Tabii, Samsun deyince biliyoruz ki tarih ve kültür bu topraklarda çok köklü, çok derin. Şehrimiz; Hitit, Pers, Roma, Doğu Roma, Selçuklu ve Osmanlı gibi birbirinden eşsiz medeniyetlerin yönetimi altında daima önemli bir yerleşim yeri olmuştur. ve günü gelmiş, medeniyetlerin kök saldığı bu topraklar 20. yüzyılın şekillenmesini sağlayacak mücadelenin doğumuna ev sahipliği yapmıştır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a attığı ilk adım, Türk milletinin nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti ile taçlanacak istiklal ve istikbal yürüyüşünün de ilk adımı olmuştur. Bu vesileyle Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, aziz şehit ve gazilerimizi bir kez daha saygıyla, minnetle, rahmetle anıyorum” ifadelerini kullandı.
“Örnek alınan bir Türkiye”
Bakan Ersoy sözlerine şöyle devam etti:
“İnsanlık tarihinin önemli merhalelerinin, Türk tarihinin dönüm noktasıyla kesiştiği Samsun’da böylesi büyük bir mirası yaşatmak adına ciddi mesai harcamaktayız. Müzecilik çalışmaları bu mesainin sacayaklarından birini teşkil ediyor. İstiyoruz ki müzeler tarihi ve kültürel eserlere sadece bakılıp geçilen yerler olmasın. Yaşayan, anlatan, iletişim kuran bir mekan olarak bilime, akademik çalışmalara ve sosyal hayata hizmet etsin, bunların ayrılmaz bir parçası olsun. İşte bu hedef doğrultusunda gerek ihya ettiğimiz gerekse yeni inşa ettiğimiz her bir müzemizi, tasarımından teknolojisine kadar çok yönlü kullanıma olanak sağlayacak, her kesimden ve her yaştan insanımızın ihtiyaç ve ilgisine cevap verecek, verimli olduğu kadar keyifli zaman geçirme imkanı sunacak bir konsepte kavuşturmaktayız. Bu çabanın, bu kararlılığın karşılığını da aldık, almaya devam ediyoruz. Yaklaşık 20 yılda müzecilik sahasında kat ettiğimiz muazzam mesafe, uluslararası alanda en saygın ödüllerle tescillenmiştir. Bugün müzecilikte öncü ve örnek alınan bir Türkiye vardır.”
Müzelerin eserlerle dolup taşacağını, ören yerlerinin Türkiye’nin en önemli cazibe merkezleri arasında hak ettiği yeri alacağını vurgulayan Bakan Ersoy, “Binalar inşa edilir, eserler sergilenir. Ama müzecilik burada bitmiyor. Güvenlikten tanıtıma, en iyi şekilde yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk zinciri var. ‘Google Arts and Culture’, ‘Tarihi Eserlerin Kimliklendirilmesi’, ‘Hitit Tabletlerinin Yapay Zeka Yöntemi ile Okunması’, ‘Dijital Deneyim Müzeleri’, ‘Türk-İslam Dönemi Mezar Taşları ve Kitabeleri Ulusal Envanter Projesi’ gibi prestij projeler bu sorumluluğu ne denli ciddiye aldığımızın birer göstergesidir. ve şunu da memnuniyetle ifade ediyorum. Müzelerimiz eserlerle dolup taşacak, ören yerlerimiz ülkemizin en önemli cazibe merkezleri arasında hak ettiği yeri alacaktır. Zira, ‘kazıların 12 aya yayılması’ ve ‘geleceğe miras’ projeleri ile Türk arkeolojisinin altın çağını başlattık. Bu alanda 60 yılda yapılanlara eş değer işi inşallah dört yılda yapacak; bu toprakların medeniyet zenginliğini, her bir paçasıyla gün yüzüne çıkaracağız” diye konuştu.
Karadeniz dalgalarından esinlenilen bir mimari
Yeni Samsun Müzesi hakkında bilgi veren Bakan Ersoy, “Malumunuz, Samsun Müzesi 19 Mayıs 1981’de hizmet vermeye başlıyor. Geçen 40 yıllık zaman zarfında doğal olarak hem artan eser sayısına göre hizmet verebilecek hem de modern teknolojiyi kullanarak çağdaş müzeciliğin gereklerini karşılayabilecek bir müzenin yapımı şart olmuştur. ve bugün Karadeniz Bölgesi’nin en büyük müzesini Samsun’da hizmete açarak bu ihtiyaç en üst düzeyde karşılanmıştır. 15 bin metrekarelik bu eserin uygulama çalışmalarını Samsun Büyükşehir Belediyemizle imzaladığımız iş birliği protokolü kapsamında yürüttük. İfade ettiğim gibi Karadeniz dalgalarından esinlenilen bir mimariye sahip ve bu konseptiyle, 16. Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri programında, proje dalında ödüle layık görüldü. İçerisinde arkeolojik ve etnografik eserlerin sergilendiği salonlar, geçici sergi salonları, konferans salonu, kütüphane, çocuk müzesi, laboratuvar, idari ve ticari birimler ile depolar ve kafeterya yer alıyor. Bir yandan böylesi istisna bir yapı inşa edilirken bir yandan da eserlerin restorasyon ve konservasyon çalışmalarını gerçekleştirdik. Bu noktada, bölgedeki tüm önemli eserlerin bu müzede sergilendiğini ifade etmeliyim. Dolayısıyla Yeni Samsun Müzemiz bir bölge müzesi niteliği de taşımaktadır. Sergilenen eser sayısı 7 bin 165 adettir” şeklinde konuştu.
1 ay boyunca ücretsiz
Yeni Samsun Müzesi’nin 1 ay boyunca ücretsiz ziyaret edilebileceğini açıklayan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, konuşmasını şöyle tamamladı:
“Şöyle bir baktığımızda müzemiz; Amisos Antik Kenti buluntuları ve Amisos Mozaiği, bronz atlet heykeli, Helenistik Çağa ait takılar, Klasik, Helenistik, Roma, Doğu Roma, Selçuklu ve Osmanlı döneminden eser grupları ile gerçekten görülmeye değer bir koleksiyon, tecrübe edilmesi gereken bir kültür ve tarih yolculuğu sunuyor. Müzenin etnografya bölümü ise Selçuklu dönemi mezar taşlarını, Osmanlı dönemine ait kervansaray, han ve medrese modellerini; mutfak, hamam ve giyim-kuşam kültürünü, takı sanatını ve Milli Mücadele dönemini içeren koleksiyonuyla Türk kültür ve tarihine eşsiz bir kapı açmaktadır. Şehrimize mimarisiyle, teşhir ve tanzim uygulamalarıyla ve zengin koleksiyonuyla yeni bir cazibe merkezi kazandırılmıştır. 1 ay boyunca ücretsiz ziyaret edilebilecek olan Yeni Samsun Müzesinin Samsun’un tarihine, kültürüne ve sosyal hayatına en iyi şekilde hizmet etmesini temenni ediyorum.”
Konuşmaları ardından kurdele kesilerek Yeni Samsun Müzesi’nin açılışı gerçekleştirildi.
Törende Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Demir, AK Parti Samsun Milletvekilleri Mehmet Muş, Çiğdem Karaaslan ve Samsun Valisi Orhan Tavlı da birer konuşma yaptı.
Açılışa ayrıca AK Parti Samsun Milletvekilleri Orhan Kırcalı, Ersan Aksu, Cumhur İttifakı AK Parti Samsun Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Halit Doğan, Samsun Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Sabri Kılıç, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yavuz Ünal, Sahil Güvenlik Karadeniz Bölge Komutanı Tuğamiral Ahmet Bahadır, İl Jandarma Komutanı Tuğgeneral Mustafa Bakçepınar, İl Emniyet Müdürü Ahmet Arıbaş, İl Kültür ve Turizm Müdürü Cemal Almaz, İl Milli Eğitim Müdürü Murat Ağar, İl Müftüsü Seyfullah Çakır ve diğer protokol üyeleri katıldı. – SAMSUN
]]>Toplanan parayı yardım kuruluşları aracılığıyla Gazze’deki mazlumlara ulaştıran Mete, fikrin nasıl ortaya çıktığını ve müzayede sürecini AA muhabirine anlattı.
Mete, Kumbaracı4 Sanat Galerisi’ni 12 yıl önce Türkiye’nin ilk Türk ve İslam eserleri sanat galerisi olarak kurduğunu belirterek, bunun yanı sıra koleksiyonerlere ve müzayede şirketlerine sanat danışmanlığı yaptığını söyledi.
Koleksiyoner Muhammed Hanefi Kutluoğlu’nun 35 adet hüsnühat tablosunu Gazze’ye infak etmek istemesiyle online müzayede fikrinin ortaya çıktığını aktaran Mete, şu bilgileri verdi:
“O gün çok duygulandık. Hocamızın yaptığı bağış maddi olarak çok ciddi bir bağıştı. Herkesin yapabileceği bir bağış değil. ‘Ben bu eserleri yarın ahirete götüremeyeceğim ama bunun hesabını ödeyemem. Bunları infak edeceğim.’ dedi. Biz de duyarlılık olsun, daha fazla insana temas edelim diye, galerimizin sosyal medya hesabından müzayedede yapma kararı aldık. Kendi çevremizi, sanat camiasındaki dostlarımızı, koleksiyoner müşterilerimizi de bu işe dahil ederek ilk müzayedede 85 eser daha topladık. Bunların tamamını 7 milyon 350 bin liraya sattık. Gelen bütün bağışlar İHH İnsani Yardım Vakfının hesabına geçerek Gazze’ye ulaştırıldı. Sonradan duyan insanlar da bir şeyler yapmak istediğini söyledi. İkinciyi yapma kararı aldık. Bu sefer de Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü sahibi koleksiyoner Mehmet Çebi Ağabeyimiz 70 eser infak etti. O müzayedeyi de sadece bu eserlerle yaptık. Bu sefer üçüncüyü müzayede için kolları sıvadık. 84 eser topladık. Toplam 250-260 arası eser toplayıp Gazzeli kardeşlerimizin yaralarına derman olmak için 17 milyon lira gibi bir meblağa ulaştık.”
“Bu bizim için hayır değil bir mecburiyet”
Ebubekir Mete, Gazze’de yaşananlarla ilgili Müslümanların bir şey yapması gerektiğine dikkati çekerek, “Dünyanın her yerinde protesto gösterilerini herkes yapıyor. Hristiyanlar da yapıyor. Ama Müslümanlar olarak bizim bir artımızın olması lazım. Boykota ve protestolara devam edeceğiz ama maddi olarak da zekat ve sadakamızdan kardeşlerimize göndermemiz lazım. Bu bizim için hayır değil bir mecburiyet.” ifadelerini kullandı.
Talep olursa dört ve beşinci müzayedeye imza atmak istediklerinin altını çizen Mete, ramazan ayında çevrim içi bir müzayede daha yapmayı arzuladıklarını dile getirdi.
Mete, Gazze’deki mazlumlara yardım etmenin bir mecburiyet olduğunu vurgulayarak, “Herkesi bu konuda duyarlı olmaya davet ediyoruz. İnsanlar bu konuda ne kadar duyarlı olursa kardeşlerimize o kadar yardım ederiz.” şeklinde konuştu.
Hattatlarla koleksiyonerlerin belli konularda çok duyarlı olduğunun altını çizen Mete, şunları kaydetti:
“Hattatlar ellerinin, koleksiyonerler koleksiyonlarındaki malların zekatını verecek. Bunlar dünyalık işler, biz bunları ahirete götüremeyeceğiz. Bunları çok seviyoruz. Bizim için kültür olarak da manevi olarak da çok değerli işler ama bugün bir zulüm var. Müzayedelere başladığımızda tanımadığımız koleksiyonerlerin de bu işi sahiplendiğini görünce mutlu olduk. Bu süreçte hattatlarımızı ve koleksiyonerlerimizi yorduk. 250-260 eserlerini sattık. Verdikleri eserler, maddi anlamda değerleri çok yüksek eserler. Talep olursa biz buradayız. Kendi bünyemizden de eserler verdik, vermeye devam ederiz. Konu Gazze ise bizim için hiçbir sakınma çekinme yok. Toplayacağımız eserlerin de öncekilerden aşağı olmaması lazım.
Bu dönemde kim Gazze için bir şey yapıyorsa vallahi bana göre dünyadaki en iyi şeyi yapıyor. Onun karşılığını Allah kat kat verecek. Buradaki masumların vebaline ortak olmayacağız Allah’ın izniyle. Çünkü biz ya Rabbi senin için, oradaki kardeşlerimiz için üç ay mücadele ettik. Elimizden gelen buydu. Bugünün şartlarıyla bunu yapabildik. Bizim için en önemlisi bu. Bunu belirtmek istiyorum.”
Hüsnühat sanatına ilginin son yıllarda biraz azaldığına vurgu yapan Mete, insanların evlerine, iş yerlerine ya da yeni evlenen bir çiftin ev ziyaretine giderken hediye olarak hüsnühat eseri götürmesinin Türk-İslam kültüründe önemli bir yeri olduğunu sözlerine ekledi.
Müzayedelere eser gönderen hattatlar arasında Hasan Çelebi, Davut Bektaş, Seyit Ahmet Depeler, Hakan Arslan, Ahmet Bursalı, Abdurrahman Depeler, Arif Özdem, Nurullah Özdem ve İbrahim Şengül gibi çok sayıda isim yer alıyor.
]]>Babası 1. Murad’ın (Hüdavendigar), 1. Kosova Savaşı’nda 1389’da şehit edilmesinin ardından tahta geçen Bayezid’e, kararlarını hızlıca alıp hayata geçirmesi ve seri bir şekilde at kullanmasından dolayı “Yıldırım” lakabı verildi.
Anadolu Türk birliğinin sağlanması için çalışan ve birçok beyliği Osmanlı Devleti’ne katarak sınırlarını genişleten Bayezid, 1396’da “Orta Çağ’ın sonuncu büyük Haçlı Seferi” olarak da anılan Niğbolu Savaşı’nda, Avrupa devletlerinin ordularından oluşan Haçlı Ordusu’nu yenerek önemli bir zafer kazandı.
En büyük ideali İstanbul’u fethetmek olan ve Boğaz’a, öncelikle deniz yardımının kesilmesi gerektiği düşüncesiyle Anadolu Hisarı’nı inşa ettiren Yıldırım Bayezid, şehri defalarca kuşatmasına rağmen bu hedefine ulaşamadı.
Timur İmparatorluğu’nun kurucusu ve ilk hükümdarı Timur’la 1402’de karşılaştığı Ankara Savaşı’nda yenilerek esir düşen Yıldırım Bayezid, 8 Mart 1403’te 49 yaşındayken vefat etti.
Ulu Cami başta olmak üzere zaviye, medrese, imaret, han, köprü, darüşşifa gibi yapılarla kentin Bursa’nın silüetini oluşturan Sultan Bayezid’in türbesi, Yıldırım ilçesindeki Yıldırım Külliyesi’nde bulunuyor.
Bursa Uludağ Üniversitesi (BUÜ) Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Doğan Yavaş, AA muhabirine, Yıldırım Bayezid’in askeri idare gücü yüksek, cesur ve hareketli bir kişiliğe sahip olduğunu söyledi.
Yavaş, padişahın tahta geçmesinin ardından 1. Bayezid olarak adlandırıldığını belirterek, “Daha sonra da özellikle Niğbolu Muharebesi’nde kale komutanı Doğan Bey’e yardıma gidip ‘Doğan’ diye seslenmesi, yıldırım gibi gidip gelmesi, ‘Yıldırım’ unvanı, mahlasını almasına birçok sebepten sadece biridir.” dedi.
Kısa ömrüne pek çok eser sığdırdı
Yıldırım Bayezid’in çok heyecanlı, atak ve ileri görüşlü olduğunu aktaran Yavaş, onun en büyük hayalinin İstanbul’u fethetmek olduğunu vurguladı.
Akçahisar olarak da bilinen Anadolu Hisarı’nı Yıldırım Bayezid’in inşa ettirdiğini, daha sonra Fatih Sultan Mehmed’in Rumeli Hisarı’nı yaptırdığını dile getiren Yavaş, şöyle devam etti:
“Bunlar bir plan, bir stratejinin devamı. Parça parça değil yani. Bursa’nın gelişimi de aynı bu şekilde. Onun planlarına bakıyoruz, inşa faaliyetlerine, daha şehzadeyken Mudurnu Külliyesi’ni yaptırarak başlıyor. Mudurnu Hamamı’na, Mudurnu Camisi’ne 20 metre çapında kubbe yaptırıyor. O dönem için 14. yüzyıl ortaları için çok büyük bir rakam. Zaten o zaman ‘Bu şehzade, ele avuca sığmaz’ diye söylemler başlıyor.”
Yavaş, Yıldırım Bayezid’in Anadolu ve Balkanlar’da önemli eserlerinin bulunduğunu, döneminde sadece Bursa’ya 47 yapı kazandırdığını bildirdi.
Atak, her tarafa koşturan, müdahale eden, devleti ayağa kaldırmaya çalışan sultanın bu eserleri bir araya getirmiş olmasına dikkati çeken Yavaş, “Önü arkası sağı solu Bizans ve surlarla çevrili bir coğrafyada sultanlık yapmak kolay değil. Bunca gaile arasında bu kadar eseri ortaya koyması hakikaten çok önemli.” ifadesini kullandı.
Osmanlı Devleti’ne mimari, sosyolojik ve ekonomik olarak pek çok şey katan Sultan’ın, 14’üncü yüzyılın son çeyreğinde muhteşem bir yapı olan Yıldırım Külliyesi’ni, daha sonra Ulu Cami’yi inşa ettirmesinin, eşsiz benzersiz bu eserleri ortaya koymasının hep en iyisini, en büyüğünü, en güzelini yapma idealinin birer yansıması olduğunu anlattı.
Yıldırım Bayezid’in özellikle eğitime büyük önem verdiğine değinen Yavaş, “Yazarlara, şairlere, bilim adamlarına çok büyük imkanlar tanıyor ve kendisinden sonra da zaten Tebriz’den büyük ustalar, bilim adamları gelip, gelişmekte olan Osmanlı Devleti’ne her türlü katkıyı sunuyorlar. Dolayısıyla Yıldırım Bayezid kendinden önce çizilen stratejiyi kendi yaradılışındaki o heyecan, o hareketlilikle biraz daha hızlandırıyor. Kısa ömrüne bu kadar eser sığdırması, devlete yaklaşık 4’te birden fazla toprak kazandırması zaman zaman bizi ‘Bu kadar erken vefat etmeseydi kim bilir daha neler yapardı?’ diye düşünmeye zorluyor.” diye konuştu.??????????????
]]>Usta yazar, bazı kaynaklara göre 17 Ağustos, kimi kaynaklara göre ise 19 Ağustos 1864’te İstanbul’da dünyaya geldi. Hünkar yaveri Mehmet Sait Paşa ile Ayşe Sıdıka Hanım’ın oğlu olan yazar, üç yaşındayken annesini kaybetti.
Dört yaşındayken Girit’te askerlik yapan babasının yanına giden Gürpınar, medrese eğitimine başladı. Gürpınar, 6 yaşında İstanbul’a geri döndü, çocukluğunu Aksaray’da anneannesiyle teyzesinin yanında geçirdi. Yakubağa (Ağayokuşu) mahalle mektebinde okuyan usta yazar, Mahmudiye Rüşdiyesi sıbyan ve rüşdiye kısmına, oradan da resmi dairelere katip yetiştiren Mahrec-i Aklam’a devam etti. Hocası Abdurrahman Şeref Efendi’nin teşvikiyle iki yıl kadar da Mülkiye Mektebi’nde öğrenim gördü.
Çocukluğunu birlikte geçirdiği akrabaları, Gürpınar’ın edebi duyarlılığının gelişmesinde önemli bir rol oynardı. İstanbul ile çevresinin renkli ve canlı hayatı, masallardan cinayetlere kadar şehrin irili ufaklı bütün olayları yazarın roman ve hikayelerinde kendine bir yer buldu.
Fransızca dersleri de alan Gürpınar, ikinci sınıfta iken hastalanarak bir yıl kadar tedavi gördü, ardından okulu bırakmak zorunda kaldı.
Yazmaya 12 yaşında başladı
İlk eserlerini 12 yaşında kaleme almaya başlayan yazarın, “Gülbahar Hanım” adlı bir piyesi ile sahip olduğu kitaplar, o dönem yaşadığı evde çıkan yangınla yok oldu.
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın dönemin yanlış Batılılaşma meselesini ele aldığı ilk romanı “Ayna”, 23 Nisan 1887’de Ahmed Midhat Efendi’nin Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika edilmeye başlandı. Eser 1889’da “Şık” adıyla kitap olarak basıldı.
İlk hikaye denemesi “İstanbul’da Bir Frenk” adıyla 25 Temmuz 1887’de Ceride-i Havadis gazetesinde yayınlanan yazar, yaptığı bir açıklamada şunları söylemişti:
“Basına Ceride-i Havadis gazetesiyle girdim. İlk yazım ‘İstanbul’da Bir Frenk’ başlıklı yazıdır. İstanbul’da bir Frenk makalesi, adımın yayılmasına sebep oldu. Tercüman’a çağırdılar. Beşir Fuat, o zaman benim için ‘Bu çocukta espri, komik var.’ demişti. Ondan sonra Şık’ı yazdım.”
Tercüman-ı Hakikat’ın maaşlı yazar kadrosuna alınan usta edebiyatçı, okuyucunun bilgi ve kültür seviyesini yükseltmek amacıyla edebi ve toplumsal konuları ele aldı, ayrıca Fransızcadan tercümeler yaptı.
Paul Bourget, Paul de Kock, Alfred de Musset gibi Fransız yazarları çeviren Gürpınar’ın “Mürebbiye”, “Metres”, “Tesadüf” ve “Nimetşinas” eserleri 1894’te geçtiği İkdam gazetesinde okuyucuyla buluştu.
1908’den itibaren tamamen yazmaya yöneldi
Hüseyin Rahmi Gürpınar, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanının ardından resmi görevinden ayrılarak kendini tümüyle yazarlığa verdi.
Ahmet Rasim ile Gürpınar’ın aynı yıl yayımlamaya başladığı mizah dergisi “Boşboğaz ile Güllabi”, 37 sayı okuyucuya ulaştı.
İbrahim Hilmi Bey ile çıkardığı Millet gazetesi uzun ömürlü olmayan başarılı edebiyatçının, daha sonraki yazıları İkdam, Söz, Vakit, Son Posta, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde yer aldı.
Yazılarında 19 ve 20. yüzyıl başındaki İstanbul yaşamını gerçekçi bir biçimde yansıtan yazarın “Alafranga” adlı romanı sansürlendi. Eser 1911’de “Şıpsevdi” adıyla yeniden yayımlandı.
“Son Posta” gazetesinde 1924’te yayımlanan “Ben Deli miyim?” isimli romanı ahlaka aykırı bulunduğu için yargılanan yazar, bu davadan da beraat etti.
Gürpınar, 1936-1943’te Kütahya milletvekili olarak görev aldı.
Eserlerinde toplumsal değişimleri gözlemci mizah diliyle işledi
Usta yazar, eserlerinde, İstanbul halkının toplumsal, töresel yaşantısını, aile geçimsizliklerini, mahalle kadınlarının kavgalarını, batıl inançları, yaşadığı çağdaki Türk toplumunun geçirdiği kriz ve değişimleri gözlemci bir mizah diliyle ele aldı.
İstanbul’u tüm canlılığıyla anlatan Gürpınar, sokağı edebiyata taşıyan yazar olarak bilindi. Toplumcu bir sanat anlayışıyla yazılarını kaleme alan usta edebiyatçı, eserlerinde yalın bir dil kullanırken, çok okunan yazarlar arasında yer aldı.
Gürpınar, roman ve öykülerinde seçtiği tipleri seviyelerine uygun, ustaca konuştururken olayları hem komik hem acıklı yönleriyle anlattı. Ertem Eğilmez’in “Gulyabani” isimli romandan sinemaya uyarladığı “Süt Kardeşler” filmi bunun güzel bir örneği oldu.
Eserlerinde sıklıkla, zeki ve kurnazların, saf ve cahilleri kandırarak işlerini yürüttükleri çarpık bir düzenden kurtulmak için akılcı düşüncenin gelişmesi gerektiğini savunan yazar, yazılarında dar sokakları, ahşap evleri, konakları, yalıları ve çarşılarıyla İstanbul’u işledi.
Romanın yanı sıra hikaye ve tiyatro eserleri de kaleme aldı
Hüseyin Rahmi Gürpınar, milletvekili olduğu yıllar dışında yaşamını, 1912’de taşındığı Heybeliada’da geçirdi.
Türk edebiyatında daha çok romancılığıyla tanınmasına rağmen hikaye ve tiyatro türünde de eserler veren yazar, hayatı boyunca 41 roman, 9 hikaye ve 4 tiyatro eserinden oluşan 54 ciltlik dev külliyata imza attı.
Gürpınar, 8 Mart 1944’te Heybeliada’da vefat etti ve Abbas Paşa Mezarlığı’na defnedildi.
Bazı eserleri vefatından sonra yayınlanan usta yazarın öykü, hikaye, roman ve tiyatro oyunu eserlerinin birçoğu şöyle:
“Sevda Peşinde” (1912), “Hayattan Sayfalar” (1919), “Hakka Sığındık” (1919), “Toraman” (1919), “Son Arzu” (1922), “Tebessüm-i Elem” (1923), “Cehennemlik” (1924), “Efsuncu Baba” (1924), “Meyhanede Hanımlar” (1924), “Tutuşmuş Gönüller” (1926), “Billur Kalp” (1926), “Evlere Şenlik, Kaynanam Nasıl Kudurdu” (1927), “Mezarından Kalkan Şehit” (1928), “Şeytan İşi” (1933), “Eşkıya İninde” (1935), “Ölüm Bir Kurtuluş mudur” (1954), “Namusla Açlık Meselesi” (1933), “Tünelden İlk Çıkış” (1934), “Gönül Ticareti” (1939), “Melek Sanmıştım Şeytanı” (1943), “Eti Senin Kemiği Benim” (1963)
]]>ATO Congresium’daki 152 galeri ve sanat evinin çatısı altında, 1600 sanatçının eserleriyle katıldığı fuarda, ziyaretçileri Estonyalı sanatçı Kirill Grekov’un Cumhuriyet’in 100. yılına özel yaptığı “Cumhuriyet ve Kadın” isimli heykel karşılıyor.
Ulusal ve uluslararası galeriler, müzeler, özel koleksiyonlar ve güzel sanatlar liselerinin katıldığı fuarda Rusya, İran, Meksika, Amerika, Güney Kore ve Macaristan’dan sanatçılar da bulunuyor.
Mustafa Ayaz, Devrim Erbil, Ahmet Umur Deniz, Orhan Gürel başta olmak üzere usta ressamların eserlerinin bulunduğu sergide, İtalyan ressam Federico Severino’nun heykel çalışması ile genç ressamların eserleri de sunuluyor.
“ArtAnkara yeni sanatçıların tanıtım yeri”
Fuara üçüncü kez katılan ressam Zeynep Munzur, Türk ve yabancı sanatçıların bir araya gelmesinin kendisini heyecanlandırdığını belirterek, fuarın her geçen sene gelişme kaydettiğini söyledi.
Son bir senedir 3 kişisel sergi açtığını ve soyut tarzdaki resim çalışmalarına yoğun şekilde devam ettiğini belirten Munzur, “ArtAnkara’da vizyonum gelişiyor, yeni dostluklar ediniyorum, sosyal çevrem gelişiyor. Burada, sanatseverlerle bir araya gelmenin yanı sıra sanatsal sohbetlerimiz oluyor ve birbirimizin eserlerini görme şansı oluyor. Kimse birbiriyle rekabet içinde değil. Burası bir ticarethane değil. ArtAnkara yeni sanatçıların tanıtım yeri aslında.” dedi.
“Felsefesi olan resimler yapıyorum”
Munzur, pek çok eseri bir arada görme şansının fuarlardan başka bir yerde olmadığını vurgulayarak, Ankara’da başka sanat fuarlarının açılmasını da diledi.
Soyut resim çalıştığını belirten Munzur, “Ben mistik, spiritüel resimler yapıyorum. Kalın dokular kullanıyorum. Yaşanmışlıklar, kalp kırıklıkları hayatımızın bir parçası. ‘İ’ harfine benzer bir figürü resimlerimde kullanıyorum. Sufizm ve Zen üzerine okuduklarımı da resme yansıtıyorum. Felsefesi olan resimler yapıyorum ve renk cümbüşünü resimlerde sevmediğimden sadelik her zaman önceliğim.” dedi.
Bedri Baykam, 8-9 teknikle yaptığı yeni eserleri ile fuarda
Usta ressam, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Türkiye Başkanı Bedri Baykam, ArtAnkara’nın Türkiye’nin başkentinde rüştünü ispat ederek çağdaş sanatı taşıdığını, gerek Ankara gerek çevre illerden sanatsever, izleyici, sanatçı ve koleksiyoner olarak katıldığını söyledi.
Ankara’da doğduğunu ve sanat hayatının burada başladığını belirten Baykam, “Fuarın Yönetim Kurulu Başkanı Bilgin Aygül’ü kutluyorum. İyi ki ArtAnkara var.” dedi.
Baykam, çoğunluğu yeni olan eserlerle fuara katıldığını belirterek, şunları kaydetti:
“İşimi yapmaya devam ediyorum. İnsanlar diyor ki, ‘Siz hala resim yapıyor musunuz?’ Bizim meslekte emeklilik diye bir şey yoktur. Yaşıyorsanız, resim yaparsınız, sanat yaparsınız, sanatla nefes alırsınız. Karışık teknikle resimlerimi yapıyorum. 8-9 tekniğin karışımı var eserlerimde. Çini mürekkebi, pastel boya, sprey, akrilik, vernikler ve başka boyaları kullanıyorum. Yaptığınız işin sonucunu bildiğiniz zaman keyfi başka oluyor.”
Cumhuriyet’in 100. yılına gelindiği bugün, en az 15 modern sanat müzesi olmasının sanatın gelişimi açısından gerekli olduğunu belirten Baykam, “İkinci 100 yılımıza girerken sanatın öncelikler arasında olması için gerekiyor.” dedi.
Hayvan formlarını seramikle yorumluyor
Usta seramik sanatçısı Atila Çakır, resim ağırlıklı ArtAnkara’ya seramik eseriyle sekizinci defa katıldığını söyledi.
Fuarın Ankara’nın kültür sanat hayatına olumlu anlamda katkı sunduğunu belirten Çakır, sanatçıların sanatseverlerle buluşmasının keyifli olduğunu dile getirdi.
Sanat hayatındaki 26. yılında halen eser üretmeye devam ettiğini belirten Çakır, “İki çocuk koleksiyonerim var 11 yaşında. Onlar da resimlerini satıp, anneleri ile gelip seramiklerimden alıyorlar. Sanatçı olarak yaptığınız işte tutarlı olmanız, özgün işler ortaya çıkarmanız ve tarzınızın olması kıymetli.” dedi.
Hayvan formları üzerinden seramik eserler ürettiğini ve ünlü firmaların katalogları ile de çalıştığını belirten Çakır, “20 yıl önce güvercinler ile başladım üretmeye. Severek yaptığınız iş farklı yere gidebiliyor. Minimal bir form anlayışım var. Sırı ustaca kullanmaya çalışıyorum. Ayı, gergedan, tavus kuşu, fil ailelerini seramikle yorumluyorum. Gergedan yaptığımda, ‘Bu kadar çirkin hayvanı seramikle nasıl güzel yaptın?’ dediler. Sevince oluyor.” değerlendirmesinde bulundu.
10 Mart’a kadar kapıları açık olacak
Türkiye’nin çeşitli illerinden ve farklı ülkelerden galerileri, müzeleri ve sanat kurumlarını bir araya getiren ArtAnkara, 10.00-20.00 saatlerinde 10 Mart’a kadar ziyaret edilebilecek.
ArtAnkara ayrıca paneller, söyleşiler, konserler, dinletiler, workshoplar, performanslar, projeler gibi birçok etkinliğe ev sahipliği yapılacak.
]]>Bilimler tarihi alanında dünyanın sayılı isimlerinden olan Prof. Dr. Fuat Sezgin’in “Arap-İslam Bilimler Tarihi” isimli 17 ciltlik eserinin Almancadan Türkçeye çevirisi, İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı tarafından yapıldı.
Bakan Kacır, eserin Atatürk Kültür Merkezi’ndeki tanıtım etkinliğinde, 94 yıllık ömrünü medeniyetin ilmi birikimini gün yüzüne çıkarmaya vakfeden Prof. Dr. Fuat Sezgin’in, aynı zamanda yüreği Türkiye için çarpan, Türkiye’nin istikbali için fikir çilesi çeken, emek veren, mücadele gösteren gerçek bir vatansever olduğunu söyledi.
Prof. Dr. Fuat Sezgin’in, paha biçilemez eserleri ömrüne nasıl sığdırdığını soranlara, “Eğer arkanızda inancınız varsa, o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur.” derken, nasıl bir hayat yaşanması gerektiğini ifade ettiğini belirten Kacır, şöyle konuştu:
“İlim yolunda gayretten vazgeçmeyen, inançlı ve dosdoğru bir hayat. Fuat Sezgin hoca gibi bir ilim denizinin, ülkemizin ilerleyişine engel olan askeri yönetimler sebebiyle yurdunu terk etmek zorunda kalması, bu topraklar açısından büyük kayıp teşkil etmişti. Hocamızın değerini ancak geç zamanlarda idrak edebildik. Ülkemizin vesayetle, darbelerle boğuştuğu bir dönemde ülkesinden uzak yaşamak zorunda bırakılan hocamız, İslam bilim ve teknoloji tarihi bakımından eşi bulunmaz eserlerini, çalışmalarını yürüttüğü ülkenin diliyle yani Almanca olarak yayınlamak zorunda kalmıştı.”
“İslam kültür ve medeniyetinin zengin mirasını gelecek nesillere aktarıyoruz”
Bakan Kacır, bu günün 28 Şubat olduğuna işaret ederek, “Bu milletin evlatlarını eğitim hakkından, ilim çabasından, devletine hizmet etme gayretinden mahrum bırakmak isteyenlerin gerçekleştirdiği ve 1000 yıl sürecek zannettikleri postmodern darbenin yıl dönümündeyiz. Hocamızı andığımız bu günde burada buluşuyor olmak enteresan bir tevafuk oldu. Allah’a hamdolsun 28 Şubat 1000 yıl sürmedi çünkü o haklarından mahrum etmek istedikleri insanlar, bu ülkenin öz evlatları, bu toprakların ev sahipleriydi. Ev sahibinin üstüne kapıyı kapattığını zanneden kendisi dışarıda kalırmış.” dedi.
Prof. Dr. Fuat Sezgin’in, “Bunları geleceği değiştirmek, kıpırdatmak için yapıyorum. Ben bunu bütün insanlık için yapıyorum ama benim gizli ve esas hedefim memleketim, milletimdir.” diyerek, gurbette geçen yıllara rağmen kalbinin her daim vatan sevgisiyle çarptığını, vatanına duyduğu bağlılığı her fırsatta dile getirdiğini anlatan Kacır, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yaptığı her çalışmanın, her araştırmanın altında yatan asıl motivasyonun bu topraklar ve bu toprakların insanları için daha iyi bir gelecek inşa etme arzusu olduğunu gözler önüne seriyordu. Almanya’daki kütüphanesini Türkiye’ye getirmek, eserlerinin Türkçeye çevrildiğini görmek kıymetli hocamızın en önemli hedeflerinden biriydi. Bu anlayışla Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Şeref Üyesi hocamızın Batı dünyasını merkeze alan bilim tarihine eleştirel bir çözümlemeyle yaklaşan İslam’da Bilim ve Teknik eserini, TÜBA tarafından yapılan çevirisiyle Türkçe olarak yayınladık.
Ülkemizin bilim yolculuğunu en üst düzeyde himaye eden Cumhurbaşkanı’mız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat takip ettiği çalışmayla; eserlerini, kitaplarını, birikimini ülkemize kazandırarak İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’ni kurduk. Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı ile de İslam kültür ve medeniyetinin zengin mirasını gelecek nesillere aktarıyoruz. Müslüman ilim insanlarının oluşturduğu bilgi birikiminin, insanlığın yolunu nasıl aydınlattığını hep birlikte keşfediyoruz. Önceki dönem yönetim kurulu üyesi olarak hizmet etmekten şeref duyduğum Vakfımız tarafından yürütülen titiz bir çalışmayla Fuat Sezgin hocamızın İslam bilim tarihinde başvuru eser niteliğindeki Arap-İslam Bilimler Tarihi, Almancadan Türkçeye çevrilmiş oldu.”
“Köklü bir medeniyetin varisi olduğumuz bilinciyle hareket ediyoruz”
Bakan Kacır, bilimin birçok sahasında İslam ilim adamlarının katkılarına ışık tutan 17 ciltlik bu şaheserin Türkçeye tercümesini başarıyla gerçekleştiren İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfına ve bu projeye emek veren herkese teşekkür etti.
Tarih boyunca Müslüman toplumlar için bilimin, sadece bilgi edinme aracı olmanın ötesinde derin bir medeniyet ve kültürün temel taşı olageldiğini vurgulayan Kacır, “Bizim medeniyetimiz, ilk ifadesi ‘oku’ olan Kur’an-ı Kerim’e sımsıkı sarılıp, onun çizdiği çerçevede ilim talep edenlerin medeniyeti. Bizim medeniyetimiz, ‘İlim Çin’de de olsa gidiniz alınız’ diyen Peygamber Efendimizin ümmeti olma bilinciyle hareket edenlerin medeniyeti. Farabi, İbn-i Sina, Fergan, Biruni gibi tarihin yönünü değiştiren bilimin abide isimleri hep bizim gönül coğrafyamızdan çıktı. El Cezeri, Ali Kuşçu, Hezarfen Ahmet Çelebi gibi kıymetli isimler, hizmetlerini ve icatlarını hep bizim medeniyet sancağımız altında ortaya koydu.” dedi.
Kacır, kendilerinden sonra gelen bilim insanlarına adeta birer kutup yıldızı olarak yol gösteren bu müstesna şahsiyetlerin kazandırdıkları birikimin, bugün dahi insanlığın yolunu aydınlatmayı sürdürdüğünü ifade etti.
3 kıtada boy göstermiş, hüküm sürmüş ecdadın bıraktığı tarihi ve kültürel mirasın da medeniyette yer etmiş bilim anlayışının tezahürü olduğuna işaret eden Kacır, şunları söyledi:
“Döneminin çok ötesinde mimariye ve tekniğe sahip camilerimiz, medreseler, rasathaneler, hanlar, kervansaraylar ve köprülerimiz, medeniyetimizin bilime ve tekniğe bakışı konusunda bize ışık tutmaya devam ediyor. Medeniyetler tarihini İslam medeniyetini görmezden gelerek yazmak asla mümkün değildir. Bilimde ve teknolojide çağ atlamış bir Türkiye inşa ederken köklü bir medeniyetin varisi olduğumuz bilinciyle hareket ediyoruz.
Son 22 yılda Sayın Cumhurbaşkanı’mızın liderliğinde yaptığımız atılımlarla, uyguladığımız politikalarla, bilimsel çalışmaların ve teknolojideki gelişmelerin her daim destekçisi olduk, olmaya devam ediyoruz. Bilimsel çalışma kapasitemizi güçlendirerek, sadece elitlere açık olsun istenen bilim hazinelerinin kapılarını milletimizin tüm evlatlarına açıyoruz. Mazimizde olduğu gibi bu coğrafyayı, tekrar bilimin ve teknolojinin önde gelen merkezlerinden birine adım adım dönüştürüyoruz.”
“Türkiye artık küresel bir teknoloji üssüdür”
Bakan Kacır, 2002’de 40 şehirde sadece 76 üniversite olduğunu belirterek, “Bilimsel araştırmalar için kısıtlı imkanlara sahiptik. Bugün ise 81 şehrinde 208 üniversitesiyle milyonlarca genci yüksek öğrenimle buluşturan bir Türkiye’den söz ediyoruz. Bu adımları atarken hep karşı çıkanlar, üniversite sayısındaki artışın bilimde yükseliş anlamı taşımadığını söyleyenler oldu. Oysa aynı dönemde ülkemizdeki bilimsel yayın sayısını 9 bin 13’ten 48 bin 619’a yükselttik. Dünyada en fazla bilimsel yayın üreten ülkeler arasında 22. sıradan 16. sıraya çıktık.” ifadesini kullandı.
Teknolojide taşıdıkları bağımsızlık şiarının, Türkiye’nin siyasi bağımsızlığının da teminatı olduğu inancıyla bilimsel çalışmaların raflara hapsolmasını engellediklerini belirten Kacır, şunları kaydetti:
“Sıfırdan inşa ettiğimiz AR-GE ve inovasyon ekosistemiyle bilimin kalkınma yolculuğumuza hız vermesini sağladık. Bilimin ve teknolojinin ülkemizin dört bir yanında 7’den 70’e adeta toplumsal bir seferberlik ruhuyla benimsenmesi amacıyla Milli Teknoloji Hamlesi vizyonumuzu milletimizle paylaştık. Bugün 101 teknoparkı, 1600’ü aşan AR-GE ve Tasarım Merkezi, ülkemiz için stratejik projelere ev sahipliği yapan TÜBİTAK ve tüm üniversitelerdeki enstitülerimiz, 272 bin AR-GE personelimizle Türkiye artık küresel bir teknoloji üssüdür.
Bayraktar TB2, Gökdoğan, Bozdoğan, Akıncı, Anka, Aksungur, Hürkuş, Hürjet, Togg, İmece, Kaan ve insanlı ilk uzay bilim misyonumuz işte bu altyapının eseridir. Tüm bu eserleri milletimize kazandırırken, ışığın bu topraklardan yükselmesini bekleyen, Türkiye’nin düşmemesi için yeryüzünün dört bir köşesinde dua eden masumların mesuliyetini taşıdığımız şuuruyla hareket ediyoruz. İnsanlık tarihinde yeni ve keskin bir dönemeçten geçmekte olduğumuz bir hakikat.
Yüz milyonlarca insanın harplerde öldürüldüğü 20. yüzyılın ardından insanlık ailesinin daha olgun bir düzeye erişeceği, çatışmaların sönümleneceği, liberal kapitalist düzenin herkesçe kabullenileceği ve her yere yeterince refah dağıtacağı gibi kabuller hızla geçerliliğini yitirdi. Müesses nizamın kural koyucuları hızla kendi vazettikleri prensipleri terk ediyorlar. Serbest ticaret artık eskisi kadar popüler değil, yerine korumacılık daha revaçta. Çatışmasızlık şöyle dursun, sorunsuz coğrafya kalmadı dünyada.”
“Bilimde ve teknolojide lider Türkiye’yi inşa etmeye devam edeceğiz”
Kacır, toplam refah artışının yaşanıyor gibi olduğunu ancak yeryüzündeki adaletsiz paylaşımın can yakıcı bir gerçek olduğunu belirterek, “Sahra Altı Afrika ülkelerinde halen beklenen yaşam süresi 50 yılın dahi altında. Elektrik, su, ilaç gibi en temel ihtiyaçlara erişimi kısıtlı yüz milyonlar var.” diye konuştu.
2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan neredeyse hiçbir müessesenin fonksiyon icra edemediğinin gün yüzü gibi ortaya çıktığını söyleyen Kacır, sözlerini şöyle tamamladı:
“Bunun da ötesinde güçlünün hukuku korunurken gerçek hak sahibinin ezildiği, doğada en vahşi kabul edilen canlılarınkinde dahi görülmeyecek çarpıklıkta hukuksuz bir dünyada yaşayakaldık. Bu hukuksuz dünyanın ömrünün uzun olmayacağını tahmin etmek zor değil, ancak bu hukuksuz dünyanın insanlığın canını daha ne kadar yakacağını tahmin etmek de pek kolay değil. Bütün bu hukuksuzlukların ivmesi, bilim ve teknolojide ilerlemeyle yükseliyor.
Yıkıcı teknolojilerde dönüşüm rüzgarı hiç olmadığı kadar hızlı esiyor. Yapay zekanın, biyoteknolojinin ve kuantumun bir arada ortaya çıkaracağı etkinin boyutunu kestirmek çok zor. İnsani değerlerden yoksun güçlerin elinde olduklarında, insanlığın sonunu getirme potansiyeli taşıdıkları da yine bir gerçek. Belki iç karartıcı bu tabloda yeryüzünde bir umut ışığı parıldıyorsa eğer inanın bu Türkiye’mizin ışığıdır.
Yüzyıllar sonra yeniden bilim ve teknolojide iddia kazanmış, savunma teknolojilerinde mucize sayılabilecek başarılara imza atabilmiş ve yeryüzünde adalet ve merhameti hakim kılmayı amaç edinmiş bir Türkiye, tarihten bu yana taşıdığı medeniyet misyonuyla insanlık umudunun adeta kalesi gibi. Bu anlayışla bugün buradaki birlikteliğimizi çok kıymetli görüyorum. Bu umudu yükseltebilmek adına Türkiye Yüzyılı’nda hep birlikte daha çok çalışacağız ve bilimde ve teknolojide lider Türkiye’yi Sayın Cumhurbaşkanı’mızın liderliğinde inşa etmeye devam edeceğiz.”
]]>Gerçek adı Kemal Sadık Gökçeli olan usta yazar, Nigar Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğlu olarak Osmaniye’de 6 Ekim 1923’te dünyaya geldi.
Acılarla dolu bir çocukluk geçiren Kemal, 3 yaşında bir kaza sonucu sol gözünü kaybetti. Babasının, evlat edindiği Yusuf tarafından camide namaz kılarken, gözünün önünde öldürülmesi, yazarın yaşamında derin izler bıraktı.
Usta edebiyatçının doğaya, etrafına ve içinde yaşadığı topluma duyduğu ilgi, yaşamındaki en büyük ilham oldu.
Yaşar Kemal, ilkokula gitmeden önce “Aşık Kemal” mahlasıyla ilk şiir denemelerini yaptı ve kaleme aldığı ilk şiiri “Seyhan”, 1939’da Adana Halkevi Dergisi’nde yayımlandı.
“Ağıtlar” adlı ilk kitabı 1943’te yayınlandı
Ortaokula 1941’de başlayan ancak son sınıfta sağlık sorunları ve edebiyata aşırı ilgisinden ötürü yatılı öğrencilik hakkını kaybeden Kemal, ırgat katipliği, memurluk, ırgatlık, inşaat denetçiliği, öğretmen vekilliği ve arzuhalcilik gibi farklı işlerde çalıştı.
Şiirleri 1940’lı yıllarda “Çığ”, “Ülke”, “Millet”, “Kovan” ve “Beşpınar” dergilerinde okurla buluşan yazarın 1940-1941’de Çukurova ile Toroslar’dan derlediği ağıtları içeren “Ağıtlar” adlı ilk kitabı, 1943’te Adana Halkevi tarafından yayımlandı.
Yaşar Kemal, 1946’da askerliğini yaptığı Kayseri’de ilk uzun hikaye kitabı “Pis Hikaye”yi kaleme aldı. 1950’de komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklanan yazar, bir süre cezaevinde yattı.
İstanbul’a 1951’de taşınan usta yazar, yazarlık serüvenine artık “Yaşar Kemal” imzasıyla devam etme kararı aldı ve 1963’e kadar Cumhuriyet gazetesinde fıkra ve röportaj yazdı.
Yazılarında Anadolu insanının ekonomik ve toplumsal sorunlarını anlatmaya çalışan Yaşar Kemal’in kaleme aldığı “Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün” başlıklı röportajı, Gazeteciler Cemiyetince “Özel Başarı Armağanı”na layık görüldü.
Sultan 2. Abdülhamid’in doktoru Jak Mandil Efendi’nin torunu Thilda Serrero ile 1952’de evlenen Kemal, eserlerinin bazılarını yabancı dillere çeviren eşi sayesinde Avrupa’da da tanınmaya başladı.
“Bebek”, “Dükkancı” ve “Memet” adlı hikayelerinin de içinde bulunduğu “Sarı Sıcak” kitabını 1952’de kaleme alan Kemal, kitabında yoksulluk, şiddet, dayanışma, yozlaşma, doğa tutkusu ve insan ile doğa çatışmasını konu edindi.
İnce Memed 40 dilde yayınlandı
Yaşar Kemal’in ilkini 1955’te yazdığı 4 seri halindeki “İnce Memed” romanı, usta yazarın edebiyat serüveninde ayrı bir sayfa açtı. Kırktan fazla dile çevrilen serinin ilk romanı 1956’da Varlık Roman Armağanı’na, üçüncü romanı ise 1985’te Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.
Edebiyat hayatının yanı sıra siyasi faaliyetlerde de yer alan Yaşar Kemal, 1967’de çıkarmaya başladığı “Ant” adlı derginin eklerinden biri sebebiyle 18 ay hapse mahkum oldu. Daha sonra bu karar, Yargıtay tarafından bozuldu.
Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğrayan usta yazar, 1974-1975’te Türkiye Yazarlar Sendikasında Genel Başkan olarak görev yaptı.
Ünlü yazar, eserlerinde sade ve akıcı bir üslup kullanmayı tercih ederken, roman ve öykülerinde çoğunlukla Çukurova’da yaşanan insan dramını işledi.
Yaşar Kemal’in “İnce Memed”in de aralarında bulunduğu 9 eseri beyazperdeye aktarıldı ve birçok eseri tiyatroya uyarlandı. Kitaplarında Anadolu’nun efsane ve masallarından da yararlanan yazar, 1970’ten sonra yazdığı romanlarında ise şehir insanının hayatını ele aldı.
20’den fazla uluslararası ödül aldı
Birçok önemli ödüle değer görülen usta edebiyatçı, 1993’te Kültür ve Turizm Bakanlığı Büyük Ödülü, 2008’de ise edebiyat dalında “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nün sahibi oldu.
Yaşar Kemal, “Uluslararası Cino del Duca ödülü”, “Legion d’Honneur nişanı”, “Commandeur payesi”, “Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı”, “Premi Internacional Catalunya”, Fransa tarafından verilen “Legion d’Honneur Grand Officier rütbesi” ve Alman Kitapçılar Birliğinin verdiği “Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü” başta olmak üzere 20’yi aşkın uluslararası ödül de aldı.
İkisi yurt dışında olmak üzere 7 üniversiteden fahri doktora alan yazar, 1973’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilerek dünya çapında adından söz ettirdi. Daha sonra birkaç kez daha Nobel’e aday gösterilen Yaşar Kemal, hiçbir adaylığında ödülü alamadı.
Şiir, öykü, roman, anı, röportaj, derleme, söyleşi, deneme, oyun, fıkra, makale ve senaryo gibi birçok edebi türde eser kaleme alan başarılı yazar, Türk edebiyatına 26 roman, 11 deneme, 9 röportaj, 2 öykü ve şiir alanında bir eseri miras bıraktı.
Yaşar Kemal, solunum yetmezliği şikayetiyle tedavi gördüğü hastanede, çoklu organ yetersizliği ve kalp ritim bozukluğu sebebiyle 28 Şubat 2015’te 92 yaşında vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Usta yazarın bazı roman ve eserleri şöyle:
“Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974)”, “Yusufçuk Yusuf (1975)”, “Yılanı Öldürseler (1976)”, “Al Gözüm Seyreyle Salih (1976)”, “Kuşlar da Gitti (1978)”, “Deniz Küstü (1978)”, “Yağmurcuk Kuşu (1980)”, “Kale Kapısı (1985)”, “Kanın Sesi (1991)”, “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1997)”, “Karıncanın Su İçtiği (2002)”, “Tanyeri Horozları (2002)” “Çıplak Deniz Çıplak Ada/ Bir Ada Hikayesi”, “Tek Kanatlı Bir Kuş, 2013”, çocuk romanı “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977)” destansı roman “Üç Anadolu Efsanesi (1967)”, “Ağrıdağı Efsanesi (1970)”, “Binboğalar Efsanesi (1971)”, “Çakırcalı Efe (1912)”
Röportaj ve denemeleri arasında ise şu eserler yer alıyor:
“Yanan Ormanlarda Elli Gün”, “Çukurova Yana Yana”, “Peri Bacaları”, “Bunların hepsini Bu Diyar Baştan Başa”, “Allah’ın Askerleri”, “Röportaj Yazarlığında”, “Çocuklar İnsandır”, “Ağıtlar”, “Taş Çatlasa”, “Baldaki Tuz”, “Gökyüzü Mavi Kaldı”, “Ağacın Çürüğü”, “Sarı Defterdekiler”, “Ustadır Arı”, “Zulmün Artsın”
]]>Fatih’te Gülçin Anmaç Sanat Atölyesi “İstanbul Tasvirleri” Sergisi ile açıldı
İSTANBUL – ‘İstanbul Tasvirleri’ Gülçin Anmaç Sanat Atölyesi Sergisi Fatih Belediyesi Kadırga Sanat Galerilerinde açıldı. Açılışa katılan Fatih Belediye Başkanı Turan, “Kadırga Sanat Galerisi bu bölgenin ayağa kalkması için de önemli bir proje” dedi.
Fatih Belediyesi, Kadırga Sanat Galerileri Gülçin Anmaç ve öğrencilerinin eserlerinden oluşan “İstanbul Tasvirleri” sergisine ev sahipliği yaptı. Sergide İstanbul’un zengin mimarisinin seçili tarihi eserleri, şehrin mekanları, doğası, yaşamı, şiirleri minyatür sanatıyla buluştu.
İstanbul’u odağına alacak olan “İstanbul Tasvirleri” sergisi; mukaddes şehirler, İstanbul’un mekanları, kuşları, kapıları, esnafı, şiirleri, kayıp tarihi bölümleriyle anlattı. Klasik minyatür sanatında kullanılan geleneksel malzemeler ve teknikler ile hazırlanan İstanbul Tasvirleri sergisi eserleri; İstanbul’dan aldığı ilhamı sanatsever ziyaretçilerin beğenisine sundu.
“Fatih’in sanat ile taçlanması gerekiyor”
“İstanbul Tasvirleri” Gülçin Anmaç Sanat Atölyesi Sergisi’ne katılan Fatih Belediye Başkanı M. Ergün Turan, “Fatih’in sanat ile taçlanması gerekiyor. Sanatçı olmazsa mekan olmazsa bunların da olma ihtimali yok. “İlim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder” demişler. Fatih’te maalesef bu tür mekanlar yoktu. İçinde bulunduğumuz Kadırga Sanat Galerilerinin olduğu yer olan Kadırga aslında İstanbul’un en tarihi semtlerinden bir tanesi. Üzerine bir sürü hikaye yazılmış bir semt burası. Bazı bölgeleri çöküntü alanı gibi gözükse de inşallah yakın zamanda onları hayata geçirecek birçok fonksiyon icra edeceğiz” dedi.
“Kadırga Sanat Galerisi bu bölgenin ayağa kalkması için de önemli bir proje”
Turan, “Kadırga Sanat Galeri aslında sadece sanata destek projesi değil. Bu bölgenin de ayağa kalkması için önemli bir proje. Buranın üst katı da mesela şu anda Fatih’in önemli kütüphanelerinden bir tanesi. Dolayısıyla sizin bugün buraya gelmeniz aslında bölgeye yapmak istediğimiz hadiseydi. Bugün burayı eserleriyle ve emekleriyle şenlendiren çok değerli sanatçımız Gülçin Anmaç Hanımefendiye ve onun değerli öğrencilerine bu beldenin belediye başkanı olarak saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum” ifadelerini kullandı.
“10 yıldır ders verdiğim öğrencilerim şimdi sanatçı arkadaşlarım oldu”
Atölyeyi 12 arkadaş birlikte kurduklarını söyleyen Gülçin Anmaç, “İstanbul Tasvirleri” sergimizi 12 sanatçı bir arada oluşturduk. Yaklaşık 10 yıldır ders verdiğim atölyemden yetişmiş öğrencilerim şimdi sanatçı arkadaşlarım oldu. Onlarla birlikte İstanbul’u anlattığımız bir sergi oldu” diye konuştu.
85 eser ile “İstanbul Tasvirleri”
Fatih Belediyesi tarafından kurulan Kadırga Sanat Galerilerinde “İstanbul Tasvirleri” sergisini hazırlayan Anmaç, “Kadırga Sanat Galerileri, Fatih Belediyesi’nin güzel galerilerindeyiz. Buradaki sergimiz “İstanbul Tasvirleri.” 85 tane eser ile İstanbul’un mekanlarını, mesleklerini, kuşlarını ve kayıp tarihini anlatarak böyle bir İstanbul gezisi yapıyoruz minyatürlerle. Çok mutluyuz çok büyük bir kalabalık var. Sergimizin bir kitabi var bunun içim Fatih Belediyesine çok teşekkür ediyoruz” dedi.
]]>İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB) bünyesinde sahnelenecek eser, Fatih Sultan Mehmet’in Venedik Cumhuriyeti hakimiyetindeki Eğriboz kuşatması sırasında yaşadıklarını anlatıyor.
Eser aynı zamanda Gioacchino Rossini’nin en yenilikçi ve iddialı operası olarak değerlendiriliyor.
Ünlü orkestra şefi Alessandro de Marchi’nin yönetimini üstlendiği esere İDOB Orkestrası eşlik ederken, rejiyi daha önce birçok Gioacchino Rossini oyunu sahneye koyan Renato Bonajuto yönetiyor.
Eserin dekor tasarımını Zeki Sarayoğlu, kostüm tasarımını Gizem Betil, ışık tasarımını Ahmet Defne yaparken, İstanbul Devlet Opera ve Balesi Korosu’nu Paolo Villa yönetiyor. Eserdeki koreografi ise Nil Berkan İmzalı.
Tüm dekor ve kostümler İDOB atölyelerinde hazırlandı
Operanın rejisörü Renato Bonajuto, orkestra şefi Alessandro de Marchi, oyuncular Mert Süngü, Burak Bilgili ve İDOB Müdürü Caner Akgün prömiyer öncesi yapılan son provada AA muhabirine açıklamalarda bulundu.
AKM ve İDOB’un tüm imkanlarının kullanıldığı hacimli bir operanın repertuvara eklenmesi hakkında Akgün, marangozdan kunduracısına, demirden boyahanelere kadar tüm prodüksiyonu yerli imkanlarla İDOB atölyelerinde yaptıklarını anlattı.
Akgün, “Yaş sınırı düşük bir seyirci kitlemiz var. Gençlerin ve orta yaşlı kesimin de Fatih Sultan Mehmet’in bu incelikli yapısını tanımaları bizi çok mutlu ediyor.” dedi.
“Böyle bir sahneyi Avrupa’da bulmak çok zor oluyor”
Rejisör Renato Bonajuto, AKM Türk Telekom Opera Salonu teknolojisinin gelişmiş olduğuna değinerek, “2. Mehmet” gibi komplike bir sahne kurgusuna sahip operada, dönen sahne, asansör gibi tüm imkanlardan yararlandıklarını söyledi.
Bu eser için sahnedeki bütün özellikleri kullandıklarını belirten Bonajuto, “Dönen sahne, asansörler, ışıklar. Mutluyuz, çünkü böyle bir sahneyi Avrupa’da bulmak çok zor oluyor. Bu çok büyük bir şans İstanbul için, Türkiye için.” diye konuştu.
Orkestra şefi Alessandro de Marchi ise, Türkiye’de ilk defa bulunmanın kendisi için çok güzel bir his olduğunu, İDOB Orkestrası ile yakaladıkları uyumla birlikte ilk anından beri kendini evinde gibi hissettiğini ifade etti.
AKM sahnesi hakkında Marchi, “Burada ufak detaylar üzerine çalışma imkanı bulduk. Bu kadar çok sesin, enstrümanın olduğu aynı zamanda gerçek bir atın olduğu bir sahnede detaylar önemli. Büyük resmin güzelliği buradan geliyor.” değerlendirmesini yaptı.
“Bu operanın evrensel bir fikri var”
Oyunu daha önce Almanya’da da oynadıklarını ve Alessandro bir Rossini uzmanıyla çalışmanın çok keyifli olduğunu söyleyen Mert Süngü de, “Bu operanın evrensel bir fikri var. Fatih Sultan Mehmet yurt dışında da çok önemli bir figür, İtalya’da özellikle. Rossini’nin bunu yazma sebebi de bu.” diyerek, herkesin kendisinden bir parça bulabileceği “2. Mehmet” operasına sanatseverleri davet etti.
Operada 2. Mehmet rolünde oynayan Burak Bilgili ise eserin dayandığı Eğriboz savaşının çok bilinmediğinden bahsederek, yurt dışında birçok sanatçının Türklere bakarken bir merhamet gördüğünü, hayranlık beslediğini aktardı.
Rossini’nin teknik olarak Türkleri kahramanca bir bas tonla yazdığı yorumunda bulunan Bilgili, “Rossini, bir Türk opera sanatçısının Türk karakterini söyleyeceğini hayal edemezdi.” ifadesini kullandı.
Eser, 24 Şubat’taki prömiyerinin ardından 28 Şubat, 2 ve 6 Mart’ta Atatürk Kültür Merkezi Türk Telekom Opera Salonu’nda sanatseverlerle buluşacak.
“2. Mehmet” operasında “2. Mehmet” rolünde Burak Bilgili ve Doğukan Özkan, “Anna” rolünde Dilruba Bilgi ve Gülbin Günay, “Calbo” rolünde Barbora Hitay, Asude Karayavuz ve Esen Demirci, “Paolo Erisso” rolünde Mert Süngü ile Ufuk Toker, “Condulmiero” rolünde Berk Dalkılıç ve Yoel Keşap, “Selim” rolünde Hazal Ata ve Anıl Önder dönüşümlü olarak oynuyor.
]]>Sel felaketinin vurduğu müze 11 ay sonra yeniden kapılarını açtı
ŞANLIURFA – Geçtiğimiz yıl sel felaketinde büyük hasar alan Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi ile Haleplibahçe Mozaik müzesi kapılarını yeniden ziyaretçilere açtı. Göbeklitepe ve Karahantepe kazılarında ortaya çıkarılan 81 yeni eser, ilk kez sergilendi.
Geçtiğimiz yıl 15 Mart’ta yaşanan sel felaketinde sular altında kalan Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi ile Haleplibahçe Mozaik Müzesinde bakım ve onarım çalışmaları tamamlandı. Türkiye’de en çok eserin bulunduğu Şanlıurfa Arkeoloji Müze Kompleksinde, neolitik döneme ait 81 yeni eser ilk kez teşhir edildi. Dünyanın ilk gerçek boyutlu “insan heykeli” gerçek boyutlu “yaban domuzu” ve “kızıl akbaba” heykelleri ve boncuklardan yapılmış süs eşyalarından oluşan eserler, Arkeoloji Müzesi’nde görücüye çıktı.
2015’te açılan ve 30 bini kapalı olmak üzere 60 bin metrekarelik alana sahip müzede, “tarihin sıfır noktası” olarak nitelendirilen Göbeklitepe ile Karahantepe gibi kazılarda çıkarılan eserler de sergileniyor.
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür yardımcısı Bülent Gönültaş, sel felaketi sonra yedinden ziyaret açılan müzelerin misafirlerini ağırlamaya başladığını söyledi. Gönültaş, “2023 yılı Mart ayında Şanlıurfa’da çok büyük bir sel felaketi meydana geldi. Bu sel felaketinde hem Şanlıurfa Arkeoloji Müzemiz hem de Haleplibahçe Mozaik Müzemiz etkilendi. 11 ay içerisinde müzelerimizin bodrum katlarında yer alan elektrik sistemlerimiz, soğutma sistemlerimiz tamamen yenilendi süreç içerisinde bakanlık çok hızlı hareket etti. Tüm personellerimizle birlikte gerekli çalışmalar hızlıca tamamlandı ve bir yıl dolmadan 11 ay içerisinde her iki müzemizi de ziyarete açtık. Bu süreç içerisinde teşhirimizde yenileme yaptık. 2023 yılında özellikle Karahantepe’de ortaya çıkarılan ve dünya neolitik tarihi açısından çok önemli sonuçlar ortaya çıkaran bu arkamda gördüğünüz heykelde dahil olmak üzere birçok eserimizi de bu müzemizde teşhire çıkardık. Yılsonunda Kasım ayı itibarı ile Harran Üniversitesi ve Bakanlığımız işbirliği ile Dünya neolitik kongresini de Urfa’da toplayacağız. Bu vesile ile dünyanın birçok yerinde bu alanda çalışma yapan Anadolu neolitiki ve Mezopotamya neolitiki üzerine çalışma yapan birçok bilim adamı ülkemize gelecek, Urfa’ya gelecek. Ziyaretçilerimizi bekliyoruz hayırlı uğurlu olsun” dedi.
Müzeyi ziyaret eden Turizm rehberi Erhan Yıldırım ise, “Bir yıldan kısa bir sürede müzelerin tekar açılması bizleri mutlu etti. Gerçekten çok büyük bir iş yapmışlar ve yeni eserler gelmiş. Dünyanın sayılı müzeleri arasında ve Türkiye’nin en büyük arkeoloji müzesinin içindeyiz. Hemen önünde durduğum dünyanın bilinen domuz ebatındaki figürünün önünde duruyoruz, inanılmaz bir şey gerçekten çok mutluyum. 11 ay aradan sonra müzenin açılması bizleri çok mutlu etti. Tüm tarih severleri ve arkeoloji dostlarını müzelere bekliyoruz” ifadelerini kullandı.
Müzeyi ziyaret eden ziyaretçiler de, yeni eserlerle müzenin çok daha güzel olduğunu belirterek, açılmasında emeği geçenlere teşekkür etti.
]]>Sanat yolculuğu için Amerika’dan Londra’ya kadar pek çok yerde bulunan Kojo Marfo’nun eserlerinde samimiyet, sevgi, evrensellik gibi unsurlar ön plana çıkıyor.
Marfo, çalışmalarında Afrika’nın sosyal ve coğrafi dokusunu figüratif yollarla anlatmaya çalışıyor. Doğup büyüdüğü coğrafyada önemli bir yer tutan anaerkil düzenin getirisi olarak kadın figürleri de eserlerinde sıklıkla yer alıyor. Kimi zaman çocuklarına sıkı sıkı sarılan anneler, fiziksel bir dokunuşla birbirine bağlanan aile üyeleri, samimiyet duygusu ile harmanlanan kompozisyonlarda sevgi ve bağımlılık hissi çok net kendini gösteriyor. Blok renkler, güçlü şekiller ve figürler, canlı renklerde betimlediği çiçekli başlıklar, kat kat boncuklu kolyeler takan figürlerle donatılmış resimlerde neşeli ve canlı bir kutlama havası hakim oluyor.
Marfo, eserlerinde ‘Akan Doğurganlık Bebeği’ figürünü kullanmayı da ihmal etmiyor ve sanatı kültürel mirasını araştırmanın ve toplumsal sorunlara ışık tutmanın bir aracı olarak görüyor.
MARFO: UMUTLARI VE ZORLUKLARI YANSITIYOR
Sergi açılışına katılamayan ancak görüntülü bağlanarak görüşlerini dile getiren ressam Kojo Marfo, “Umut Denemesi’ sergisi, hayat yolculuğumuzu tanımlayan keyifleri, umutları ve zorlukları yansıtıyor. Bu zorluklar ve hedefler, tüm varlığımızın temelinde yatıyor ve bu sergi hem kendi yaşadığım hem de bu yolculukta tanıştığım kişilerin şahsi deneyimlerini derinden inceliyor. Bu hikayeleri paylaşarak, genellikle tüm ağırlığı kendi omuzlarında taşımak zorunda kalan bekar annelerin yüklerine ve güçlerine ışık tutarak amacım; başarı ve tatmin yolunda karşılaştığımız engelleri daha iyi ve derinden anlamamızı sağlamak. Sonuca baktığımızda bu sergi, sadece bizlere değil, sevdiklerimize de derin bir neşe ve tatmin sunmayı hedefliyor? dedi.
‘TÜRK KÜLTÜRÜNE AŞİNAYIM”
Daha önce Türkiye’ye hiç gelmediğini ancak kültürünü iyi bildiğini söyleyen Marfo, ‘Pek çok Türk arkadaşım var ve Londra’da pek çok Türk ile tanışıyorum. Türk kültürüne ve mutfağına çok aşinayım. Türkiye’yi ziyaret etme vaktim çoktan geldi ve bugünü iple çekiyorum. Türk halkının, sergimin iletmek istediği karşılıklı anlayış ve ortak insanlık mesajlarını takdir edeceklerini ve bu mesajları benimseyeceklerini umuyorum. Amacım, eserlerimi inceleyen herkesin ortak zorluklarımızı ve engelleri görmesini sağlamak’ diye konuştu.
ÖZTÜRK: ANAERKİL BİR TOPLUMDAN GELİYOR, ANNE ETKİSİ ÇOK FAZLA
DG Art Galeri’de birçok sanatçıya ev sahipliği yaptıklarını ancak ilk kez yurt dışından bir sanatçının eserlerini ağırladıklarını söyleyen serginin küratörü Zeynep Öztürk, ‘Kojo Marfo Ganalı bir sanatçı. Çocukluğunu Gana’da geçirmiş sonraki gençlik zamanları Amerika ve en son durağı ise İngiltere olmuş. Sanat hayatına da aslında İngiltere’de başlamış. Kojo Marfo anaerkil bir toplumdan geliyor, anne etkisi çok fazla. Aslında bize pek uzak olmayan bir düzen. Bizde ataerkil diye nitelediğimiz kültürümüze aslında çekirdek ailemizde anaerkiliz. Kojo Marfo İngiltere’de yaşıyor olsa bile tüm eserlerinde kendi kültüründen objeler, figürler görüyoruz. Bu objeleri ve figürleri resmederken aslında figürler ne kadar durağansa renklerin de bir o kadar canlı ve parlak olması tablolara, eserlerine ritim katmış. Kullanılan malzemeler, aksesuarlar, çiçekler; aslında figürler çok sade ve size direkt göz teması yaratan figürler. Kültürünü yansıtan objeler ve malzemeler kullanmış’ dedi.
‘HER TABLONUN İÇİNDEN AYRI BİR ESER ÇIKACAK GİBİ’
Sergide 12 eser olduğunu ifade eden Öztürk, ‘Sergide 12 eser var ama galeriye baktığımız zaman her tablonun içinden ayrı bir eser çıkacak gibi. Her şey bittiğinde ve yerleştirdiğimizde evet 12 eser var ama sanki 24 eser varmış gibi etkilendim. Kojo Marfo’nun resimlerinde hep anne figürü ve çocuk figürü var. Yan yana, yapışık, annesinden hiç ayrılmayan çocuklar ya kucaklarında ya da yanlarında konumlanmış. Bunun sebebi tabi ki aile bağları. Tüm röportajlarını okuduğumda annesi, büyükannesi, Kojo için o kadar etkili ve değerli ki. Ben tüm resimlerini incelediğimde sanki Kojo Marfo’nun hikayesi ve onun masalıymış gibi betimledim. Bence bu Kojo Marfo’nun masalı’ diye konuştu.
‘İLK FİGÜRÜNDE VİTİLİGO HASTASI OLAN ARKADAŞINI ÇALIŞIYOR’
Eserlerindeki çift rengin dikkat çektiğini söyleyen Öztürk, ‘Eserlerin tümüne baktığımızda dikkatimizi çeken en büyük detaylardan biri de figürlerin üzerindeki çift renk, biri siyah biri beyaz. Karşıma o kadar önemli bir detay çıktı ki çok şaşırdım ve çok etkilendim. Kojo’nun vitiligo hastalığı olan bir arkadaşı var ve ilk figürünü de onu çalışarak yapıyor. Onu çalışıp renklendirdikten sonra çıkan görüntüden etkileniyor. Bundan sonra tüm figürlerinde aslında vitiligo hastalığını farkındalık yaratarak resmetmiş oluyor. İyi ki Türkiye’ye getirdik. Bence tüm Türkiye bu eserleri yakından görmeli. Çok geç tanıdığımızı düşünüyorum ama hikayesini dinlediğim zaman da çok yeni bir sanatçı olduğunu öğreniyorum.
MALAT: BU KADAR ESERİ TÜRKİYE’DE BİR ARAYA GETİRMEKTEN ÇOK GURUR DUYUYORUM
DG Art Project ile iş birliği yaparak eserlerin İstanbul’a gelmesine katkıda bulunan JD Malat Gallery’in sahibi Jean David Malat, ‘Kojo Marfo’nun bu sergisi için DG Art Project ile iş birliği yapmaktan mutluluk duyuyorum. Çok güzel bir sergi olduğunu düşünüyorum. Kojo Marfo’yu Türkiye ile tanıştırdım demeyeceğim çünkü onun zaten Türkiye’de çok iyi tanındığını düşünüyorum. Bunlara enstalasyon diyeceğim, bu enstalasyonları DG Art’ın burada özellikle zemin ve yerleştirme ile çok güzel bir iş çıkardığını düşünüyorum. Bu kadar eseri Türkiye’de bir araya getirmekten çok gurur duyuyorum. Bu eserlerin tamamının Kojo Marfo’nun yaşadığı ve dünya genelinde gördüğümüz sosyal sorunları yansıttığını düşünüyorum. Resimlerin her biri çok ilginç çünkü doğup büyüdüğü ülke olan Gana’nın özel kültürel kıyafetlerini, çiçeklerini ve hayvanlarını yansıtıyor. Kojo Marfo bunlarla beraber oldukça kendini yansıtmayı seven ve kendi yaşadığı sorunları resimlerine yansıtmayı seven bir sanatçı. Bu yüzden onların da çok eşsiz olduğunu düşünüyorum’ dedi.
KOJO MARFO HAKKINDA
Kojo Marfo, 1980 yılında Gana’da doğmuş ve çocukluk yıllarını Gana’nın farklı bölgelerinde geçirmiş. Dünyanın pek çok yerinde alışılagelmiş ataerkil düzenin tam aksi anaerkil düzenin hakim olduğu bir yerde büyüyen Marfo, insanların eserlerinde Akan kültürünü ve Batı’da yaşadığı zorlukların bir yansımasını görmesini istiyor. Sanat anlayışının gelişmesi üzerinde Gana’da okul kütüphanesinde batı sanatı ve Picasso ile tanışmasının büyük rol oynadığını söyleyen Marfo, sanatıyla insanlarla bir bağ kurarken eserlerinde kullandığı çeşitli stiller ve teknikler ile geleneksel Akan sanatına referanslar yaparak eşitsizlikler din, siyaset gibi toplumsal konulara vurgular yapıyor.
]]>İlk defa Rusya’nın tarihi Bolşoy Tiyatrosu’nda 1877 yılında sahnelenen, Marius Petipa’nın (1818-1910) koreografisini yazdığı, müziklerinde Avusturyalı besteci Ludwig Minkus’un imzasını taşıyan eser, Hindistan’da geçen entrikalı ve hüzünlü bir aşk hikayesini konu ediyor.
Eseri sahneye koyan koreograf Ayşem Sunal Savaşkurt, AA muhabirine kostümlü genel prova öncesi yaptığı açıklamada, seyircilerin seveceği ve beğeneceğine emin olduğu bir eser ortaya çıkardıklarını ifade etti.
Geçen sene aynı eseri İstanbul’da sahneye koyduğunu anlatan Savaşkurt, dansçıların çok başarılı olduğunu ve provaların çok verimli geçtiğini söyledi.
Dekor ve kostümlerin Hint kültürünü tamamıyla yansıttığını belirten Savaşkurt, “Birinci perde tapınakta, ikinci perde sarayda geçiyor. Üçüncü perde ise başrol karakteri Solor’un hayalini izleyicilere sunuyor. Çok şaşaalı Hint kültürünü tüm özellikleriyle öne çıkarttığımız bir eser. Çok şık bir klasik bale.” dedi.
Savaşkurt, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Klasik bale repertuvarının akademik olarak en zor eserlerinden biri. Özellikle üçüncü perdesi ‘Gölgelerin Kralları’ sahnesi hem grup hem baş dansçılar için bale repertuvarının en zor eserlerinden. Eserin birinci ve ikinci perdesi, Hint kültürü, gelenekleri ile Hindistan’daki hiyerarşinin yansıması. Üçüncü perdede ise seyirci klasik baledeki zorluk derecesi en yüksek eseri sahnede görecek.”
Savaşkurt’a “Nikiya” rolüyle Avrupa’da ödül
Geçmişte, bu eserde çok kez dans ettiğini, hatta Avrupa’nın önde gelen dergilerinden Dance Magazine tarafından Belçika’da 1998’de eserdeki “Nikiya” rolünü en iyi yorumlayan dansçı seçildiğini anlatan Savaşkurt, “Çok özellikli bir eser. Çünkü birinci perdede klasik bale tekniğinde dans etse de sanatçılar, eller ve kollar tamamıyla Hint kültürüne göre şekillendi. Üçüncü perdede ise tamamen klasik bale kültürü hakim. Seyirciye bu iki farkı aksettirebilmek çok önemli.” diye konuştu.
“Ben gerçekten Hint kökenliyim”
Eserin “Gamzatti” rolünü üstlenen Özge Soykan, aşkı için acımasızlaşan, çok zengin bir ailenin asil kızını canlandırdığını ifade etti.
Soykan, 1,5 yıl önce çocuk sahibi olduğunu, tekrar sahnelere döndüğü için ekstra yoğun bir çalışma dönemi geçirdiğini dile getirdi.
Repetitörlerin, dansçıları prömiyere hazırlayabilmek için her ayrıntıyla ilgilendiklerini vurgulayan Soykan, eserin kendisi için önemini şu sözlerle aktardı:
“Bale ayrıntıyla ilgilenilmesi gereken, zor bir sanat dalı olduğundan çok emek verdik. Dedem Hintli, ben gerçekten Hint kökenliyim. La Bayadere balesi dans kariyerim boyunca denk gelmesini en çok istediğim balelerden biriydi. Bu açıdan çok mutluyum.”
Dekor üretimi 14 atölyede yapıldı
Eserin dekorunu yapan Özgür Usta da yaklaşık 3-4 ay önce La Bayadere eserinin maket ve çizim aşamalarını yaptığına işaret ederek, “13, 14 atölyemizde dekorun üretim aşamasını yaptık. Bugün ilk kostümlü genel provada eseri görmekten çok heyecanlıyım. İyi bir iş çıkardığımızı düşünüyorum. Devlet Opera ve Balesine yakışır bir iş olması beni en memnun eden şey.” ifadesini kullandı.
Ayşem Sunal Savaşkurt’un sahneye koyduğu, orkestra şefliğini Tolga Atalay Ün’ün yaptığı 3 perdelik eserin kostümlerini Gülden Sayıl, ışıklarını ise Bülent Arslan hazırladı. Eser, Opera Sahnesinde 3 Şubat’ta prömiyer yapacak.
Eserin konusu şöyle:
“Kendisine aşkını ilan eden Yüce Brahman’ı reddeden baş tapınak dansçısı Nikiya, gizlice savaşçı Solor ile buluşur. Birlikte dans eden ikili kutsal ateş üzerine birbirlerine sonsuz aşk sözü verirler. Solor’un cesaretini ödüllendirmek isteyen Rajah, kızı Gamzatti ile evlenmesine hükmeder. Gamzatti, Solor’a aşık olur. Solor da onun güzelliğinden etkilenir ve Gamzatti ile evlenmeye karar verir.
Gamzatti ve Solor’un nişanında Nikiya’ya dans etmesi emredilir. Gamzatti ona hediye olarak bir sepet çiçek gönderir. Nikiya çiçeklerin Solor’dan geldiğini düşünür. Oysa çiçek sepetinde zehirli bir yılan gizlidir. Yılan, Nikiya’yı sokar. Nikiya ona sunulan panzehri almaz ve ölür. Nikiya’nın ölümünden üzüntü duyan Solor da yaşamına son verir.”
]]>Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda (CSO) uzun yıllar solo flütçü olarak görev yapan ve 1982’de 68 yaşında hayatını kaybeden Zahit Özsezen, 110’uncu doğum gününde özel bir konserle anıldı.
Müzikolog Ersin Antep’in araştırmaları sonucu ilk kaydı bulunan ve CSO’nun hayata geçirdiği konser, CSO Ada Ankara Mavi Salonda, 1936’daki kaydındaki gibi aynı enstrüman grubu ve repertuar ile tekrarlandı.
Sanatçının Amerika’daki akrabaları flütü buldu
Konser öncesinde flütün Türkiye’ye gelmesini sağlayan Zahit Özsezen’in oğlu Deniz Özsezen, AA muhabirine, ailenin sanat hikayesinin amcası merhum sanatçı Edip Özsezen ile başladığını anlattı.
Amcası Edip Özsezen’in, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleri ile Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrasının Ankara’ya yerleşmesi ve Musuki Muallim Mektebinin kurulması sürecinde görev aldığını kaydeden Deniz Özesen, “Amcam Edip Özsezen, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün çello öğretmenliğini de üstlenmiş. Babamın eğitimi üzerinde de katkıları oldu. Babam Zahit Özsezen, 16 yaşında CSO’nun sanatçısı oluyor ve Musiki Muallim Mektebi’nde hem öğrenci hem hocalık yapıyor.” dedi.
Deniz Özsezen, Amerika California’da yaşayan amcasının torunu Jenifer’in bir süre önce aile yadigarları içerisinde bir flüt bulduğunu ve bunun üzerine haberleştiklerini belirterek, konserde dinleyicilere sunulacak flüte ilişkin şunları kaydetti:
“Jenifer, babama ait bu abanoz flütü Türkiye’ye ailemize ulaştırdı. Non-Boehm denilen flüt ailesine ait, benzeri flütler Nach-Meyer olarak anılıyor. Bu konser, 1936’da yapılmış, tabii o zaman Amerika’dan yeni gelen abanoz flütü babam kullanmamış ama konser ile flütün bizim elimize geçmesi yakın zamanlara denk geldi. Ailemiz çok heyecanlı. Babamın doğumunun 110. yılına denk gelmesi açısından da çok mutluyuz.”
“Bu çok eski bir flüt, antika değeri de var. Flüt tarih kokuyor”
CSO Müdürü ve flüt sanatçı Sibel Ayhan Bayer, konser programında 3 ayrı eser olduğunu, 1936’da Zahit Özsezen’in gerçekleştirdiği konserin aynısını uygulayacaklarını söyledi.
Bayer, CSO’nun merhum emekli sanatçısı Zahit Özsezen’in, 88 yıl önceki konserde, keman partilerini flüt ile seslendirdiğini belirterek, şöyle konuştu:
“Aslında pek çok flüt eseri varken, neden keman eserini flütle seslendirdi ben düşündüm. Bunun en büyük etkeni yoktan buldukları her eserle konser gerçekleştirmek gibi bir hissiyat oluştu. O dönemde notalara ulaşmak çok zordu. CD, dinleyecekleri bir şey yok. Buldukları her türlü notayla konser yapmışlar. Çok heyecan verici. Benim daha önce çalmadığım bir eser. Çünkü flüt repertuvarında değil eserler. Dvorak’ın Amerikan dörtlüsü, Schubert’in alabalık beşlisinin keman partilerini Zahit Beyi anarak seslendireceğim.”
Zahit Özsezen’in Amerika’dan Türkiye’ye getirilen flütünün, sanat yaptığı dönemde çaldığı tek flüt olmadığını, başka flütler de çaldığını arşiv kayıtlarında gördüklerini belirten Bayer, ailesi aracılığıyla abanoz flütün CSO’ya geldiğini ifade etti.
Sibel Ayhan Bayer, “Zahit Beyin, bugün CSO’ya gelen ve ilk kez gösterilen flütü farklı bir mekanizmaya sahip. Ahşap olduklarından, şu anki flütlerdeki mekanizma olmadığından belirli bir kapasitenin üstüne çıkamıyorlar. Ama ahşabın tonu çok çok daha güzeldir. Bu çok eski bir flüt, antika değeri de var. Flüt tarih kokuyor.” dedi.
Geçmişte CSO’da hizmet vermiş flüt sanatçısını anarak konser vermekten gurur duyduğunu ifade eden Bayer, “Bundan çok mutluyuz. CSO’yu CSO yapan en büyük değer, geçmişte ve bugün sanatçılarımızın verdiği emekler.” diye konuştu.
“Bir gösteriden çok daha fazlası”
Müzikolog Ersin Antep ise çok sesli teknikle yazılan müziğin uygulayıcılarının, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve öncesinde zannedildiği gibi elitist insanlar değil, halk için müzik yapan insanlar olduğunu ifade etti. Antep, araştırmalarını şu sözlerle anlattı:
“Bu konser, 22 yaşındaki gencecik bir müzisyenin Cumhuriyet’e verdiği ilk hediyelerden birisiydi. Zahit Özsezen, 1914 doğumlu bir flüt sanatçısı. Orkestranın 1970’e kadar birinci flüt sanatçısı ve bu çalgıyla uluslararası alanda konserler yaptılar. Özsezen, oda müziği sayılabilecek bir müzik türünde sıra dışı bir konsere imza attı. Konserlerdeki eserleri, Özsezen 88 yıl önce keman eserlerini flüt ile çaldı. Keman ile çalışabileceğiniz eserleri, flüt ile iki elle ve dudağa bitiştirilen bir çalgıyla, nefesle çalmanız bir gösteriden çok daha fazlası. 88 yıla neler sığdırdık, ama 88 yıl sonra o tınıları duyacağız.”
CSO’nun 3 Şubat 1936’da yapılan konserinin, bugün olduğu gibi o gün de oda müziği konser serisinde yer aldığını söyledi. Antep, “Ben bundan hiç anlamam dediğimiz ve elitist zannettiğimiz klasik müzik, kaldırım gibi bir hizmettir ve o da toplumun yararına sunulmalıdır. Geldiğimiz noktada bakış açımızı değiştirmeye ihtiyacımız var. Zahit Özsezen ve sanatçı büyükleri, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleri ile çalışmışlar.” dedi.
Özsezen’in yerini flüt sanatçısı Sibel Ayhan Bayer aldı
CSO Ada Ankara Mavi Salondaki anma konseri, Antep’in konserin tarihi anlamının ve içeriğinin sunumunun yapmasıyla başladı.
Konserde birinci keman partilerini flütle seslendiren Özsezen’in yerini CSO Müdürü, flüt sanatçısı Sibel Ayhan Bayer aldı.
Geçmiş konserinde ilk seslendirilişleri yapılan Dvorak, Mozart ve Schubert’in eserleri seslendirildi.
Sanatçılar Melodi Eylül Kayış (keman), Murat Cangal (viyola), Onur Şenler (viyolonsel), Hacer Özlü (kontrabas) ile Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi Tayfun İlhan (piyano), aynı programı 88 yıl sonra yeniden Ankara dinleyicisine CSO Ada Ankara’da sundu.
Konsere, Zahit Özsezen’in İstanbul, Ankara ve ABD’deki aile üyeleri de katıldı.
]]>“BURSA İÇİN NELER YAPABİLECEĞİMİ DÜŞÜNDÜM”
Tayyare Kültür Merkezi’nde gerçekleşen sergi açılış törenine Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, Kültür AŞ Genel Müdürü Fetullah Bingül, Sergi Küratörü İsmail Erdoğan ile serginin oluşmasına eşsiz eserleri ile katkı sağlayan Hikmet Barutçugil, Ali Lei Gong, Cemal Toy, Ahmet Öğreten, Engin Korkmaz, Levent Karaduman, Dağıstan Çetinkaya, Aygül Okutan, Said Lei, Zafer Örs, Mehlika Hilal Kırca, Yasin Yaman, Büşra Yurtseven, Hüseyin Ünlü,Ömer Faruk Boyacı ve çok sayıda Bursalı sanatsever katıldı.
Bursa’yı çok sevdiğini ve bu şehir için bir şeyler yapabilmeyi hep düşündüğünü ifade ederek sözlerine başlayan Küratör İsmail Erdoğan, “Bursa için neler yapabileceğimi hep düşündüm. Çünkü bu şehir için bir şeyler yapma ihtiyacı hissediyordum. Çeşitli buluşma ve karşılaşmalar sonucunda Bursa’nın gerçekten hakkını verebilmek anlamında, sanatçılarla Bursa’yı buluşturma ve bunları güzel ürünlere dönüştürme noktasında ne yapabiliriz sorularına cevap olarak bu sergimiz ortaya çıktı.
Kendi alanında Türkiye’nin önde gelen sanatçıları ile farklı ülkelerden gelen sanatçılarımızın bir arada olduğu 15 sanatçımız ile 40’ın üzerinde eser ile bu seçki ortaya çıktı. Fotomanüpilasyon, sulu boya, yağlı boya, grafik tasarımın da içine girdiği minyatür sanatı ve farklı üsluplarda çok özel eserlerin olduğu bir seçki oluştu. Başta bu eşsiz serginin ortaya çıkmasına katkı sunan sanatçılarımıza, buna alan açan Başkanımız Sayın Alinur Aktaş’a ve Kültür AŞ Genel Müdürü Fetullah Bingül’e ve siz değerli katılımcılara çok teşekkür ediyorum” dedi.
BAŞKAN AKTAŞ: “SERGİ BENİ EN ÇOK HEYECANLANDIRDI”
İkinci Zaman Sergisi’nin kendisini heyecanlandırdığına değinen Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, “Özellikle yaşadığımız şehri daha iyi algılayabilmek adına özellikle kültürü sanatı, medeniyeti ve yaşanmışlıkları ile bu kadar zengin bir şehirde, bunları şehir insanına daha iyi anlatabilmek, öğretebilmek ve bunu resmedebilmek hatta bazen fotoğraflayabilmek işin çok daha anlamlı ve değerli kısmı. Bu sergi ve bu çalışma da beni en çok heyecanlandıran çalışmalardan bir tanesi oldu bunu samimiyetle ifade etmek istiyorum” dedi.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir adlı eserinde Bursa için kullandığı ifadeleri okuyarak sözlerine devam eden Başkan Aktaş, “Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu. Duvar, kubbe, kemer, mihrap, çini, hepsi Yeşil’de dua eder, Muradiye’de düşünür ve Yıldırım’da harekete hazır, göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle ovanın üstünde bekler. Bu şehirde muayyen bir çağa ait olmak keyfiyeti o kadar kuvvetlidir ki İnsan Bursa’da ikinci bir zaman daha vardır diye düşünebilir.’ Büyük edebiyatçımızın gördüğü ve hissettiği bu ihtişamı ortaya çıkartmak için yapılması gereken çalışmalar var ama sanata da ciddi şekilde ihtiyaç var. Zira sanatın dünyamızı güzelleştiren, bakış açımızı zenginleştiren ve ruhumuzu besleyen yönünü her zaman aklımızda tutuyoruz. Farklı kültür, sanat programlarıyla da şehrimizi buluşturmaya çalışıyoruz” diye konuştu.
“BURSA NE KADAR YAZILSA AZDIR”
Başkan Aktaş, içinde barındırdığı özgün eserlerle Bursa’yı hazine sandığına benzeterek “Bursa’mız, sakinlerine doyulmaz bir lezzet yaşatırken, misafirlerine de bir daha gelmenin ilhamını fısıldamakta. Ki İsmail Bey’de bundan etkilenenlerden biri. Siz Bursa ile ilgili bir şeyler yapmayı istemişsiniz, Allah da size bunu nasip etti. Bu sergi inşallah tarihe de not olarak düşülecektir. Her çağda kendini yeniden üreten şehrimiz ne kadar tasvir edilse, anlatılsa, yazılsa azdır diye düşünüyorum. Bu doğrultuda minyatürden hat sanatına, resimden ipeğin naif dünyasına bir dizi tasarım fikrinden yola çıkan Bursa Kültür AŞ Genel Müdürü Fetullah Bingül ve Küratör İsmail Erdoğan rehberliğinde Türkiye’nin önde gelen sanatçıları Bursa’yı resmetti.
Bir sergiden öte Bursa’nın güzelliklerini farklı açılardan gören ve gösteren bu proje kapsamında üretilen eserler Bursa’ya ilişkin ürünler üzerine nakşedilerek kalıcı çalışmalara da kapı araladı. Sadece sergilenen değil, hayatımıza kattığımız ürünlere de dönüştü. Bu çerçevede Yasin Yaman’ın bir çalışmasını çocuklar için üretilen bir yapbozda veya Cemal Toy’un çalışmasını ipek bir mendilde görebiliyoruz. Yeşil Cami’yi Aygül Okutan’ın ebrusunda ya da Yeşil Türbe’yi Said Lei’nin minyatüründe seyredebiliyoruz.
Yerli ve yabancı sanatçıların farklı üsluplarla Bursa’da buluştuğu ve Ahmet Hamdi Tanpınar’dan ilhamla ‘İkinci Zaman’ ismini verdiğimiz serginin şehrimize değer kattığını özellikle ifade etmek isterim. 15 gün açık kalacak olan sergimizin, sonraki zamanlarda şehrimizin farklı mekânlarında da sanatseverlerle buluşturmayı planlıyoruz. İkinci Zaman sergimize eserleriyle katkı sağlayan değerli sanatçılarımıza teşekkür ediyor, projeye emek verenleri kutluyorum” dedi. İkinci Zaman Sergisi açılış programı kurdele kesimi sonrası serginin incelenmesi ile sona erdi.
]]>Modern Azerbaycan müziğinin öncüsü, 1908’de bestelediği “Leyla ile Mecnun” eseriyle “Doğu’nun ilk opera bestecisi” unvanını elde eden Üzeyir Hacıbeyli’nin “Arşın Mal Alan” opereti, Azeri rejisör Hafız Guliyev’in yönetiminde 13 Ocak’ta Opera Sahnesi’nde tekrar seyirciyle buluşacak.
Genel prova öncesinde AA muhabirine açıklama yapan eserin yönetmeni Guliyev, dünyaca ünlü besteci Üzeyir Hacıbeyli’nin 1908’de herkesçe bilinen Leyla ile Mecnun operasını sahnelediğini, kısa bir sürenin ardından da Arşın Mal Alan’ın librettosunu yazdığını ve bestelediğini belirtti.
Guliyev, eserin 1913’de ilk kez Rusya’da sahnelendiğini ve kısa sürede üne kavuştuğunu ifade etti.
Kendisinin eseri ilk kez 1997’de Bakü’de, 2003’te Ankara’da, ardından Rusya, Bulgaristan, Çin’de sahnelendiğini belirten Guliyev, bu operanın hem izleyenler hem de sanatçılar tarafından sevildiğini, sanatçıların provalara gelirken keyif aldığını söyledi.
Guliyev, “Milletinden bağımsız, her yerde bu eser çok seviliyor. Üzeyir Hacıbeyli insan ruhunu iyi bilirmiş, bu ruhu da eserlerine yansıtmış. Konusu da dikkat çekici. Eskiden görücü usulü evlilik yapılırdı. Eserde ise o yıllarda yazılmasına rağmen, görücü usulü evliliğe bir karşı duruş var. Zamanında zor karşılanırdı bu karşı çıkış. Bu düşünce zamanla herkes tarafından kabul edildi. Operet, konuyu keyifli bir dille anlatıyor. Konunun, dans ve şarkılarla uyumlu olması da eseri çekici kılıyor.” dedi.
Dekor ve kostümlerin Azerbaycan kültürünü yansıttığını belirten Guliyev, dekorun arka planında ise Bakü’nün şehir dokusunun aktarıldığını kaydetti.
Operet Azerbaycan Türkçesi ile oynanıyor
Eserin rejisör yardımcısı ve Esger rolünü seslendiren tenor Şenol Talınlı, Arşın Mal Alan’ın Ankara’da 1983-1987 arasında Türkçe oynandığını, 2003’te dönemin Genel Müdür Yardımcısı Bülent Ateşoğlu’nun eseri Azerbaycan Türkçesiyle yapılması teklifini getirdiğini ve kendisinin 3 hafta üzerinde çalışarak Türkiye’de anlaşılabilecek şekilde esas librettoya sadık kalarak metni yazdığını söyledi.
Köklerinin Azerbaycan’dan geldiğini belirten Talınlı, eseri bu sayede kolaylıkla Türkiye’de anlaşılabilecek şekle getirdiğini, 2003, 2013 ve bu sene de aynı metinle eseri sahneye koyduklarını söyledi.
“Dünyada en çok çevirisi yapılan eserlerden bir tanesi”
Şenol Talınlı, şunları kaydetti:
“Son derece keyifli, güncelliğini hala koruyan bir oyun. İnsanların, özellikle kız çocuklarını görücü usulü ile evlenmesini istemeyen bir düşüncenin üzerine kurulan bir eser. Guliyev, 1913’te Moskova Konservatuvarında okurken yazmış bu eseri. 1915-1921 arasında 6 yılda 800 temsil yapıyor eser. Dünyada en çok çevirisi yapılan eserlerden bir tanesi. 183 dile çevrildiğini biliyoruz. Çinceden İngilizceye, Rusçadan Arapçaya kadar çevrilmiş. Gittiği her yerde çok ilgi gören, çok güzel bir oyun. Bizim seyircimiz de son derece seviyor. Türkiye, Azerbaycan kardeş ülke. Kültür aynı kültür. Umarım bu sefer de başarılı olacağız.”
Bestecinin Azerbaycan makam müziğinin temelini attığını ve bu eserde de bayati şiraz, şüşter, şur gibi makamları kullandığını belirten Talınlı, “Bizim halkımıza, Anadolu insanına yakın gelen melodiler vardır. Otantik lezzeti bozmadan, üniversal düzeyde yazılmış bir eser. Darısı Türk operasının başına. Böyle güzel eserleri inşallah Türkiye de üretir.” diye konuştu.
Operacı Talınlı çifti, birbirine aşık çifti canlandırıyor
Eserin başrolünde yer alan ve Gülçöhre karakterine hayat veren soprano Esin Talınlı ise 2003 ve 2013’te bu eseri oynadığını ve üçüncü kez aynı operetle Ankaralı sanatseverlerin karşısına çıkacağını söyledi.
Gülçöhre’nin çok okuyarak kendisini geliştiren, bazı olaylar karşısında genç yaşına rağmen babasına karşı durabilen bir karakter olduğunu belirten Talınlı, karakterin evleneceği kişiyi tanımak ve beğenmek istediğini, olayların da bunun üzerine peşi sıra geliştiğini kaydetti.
Eserde, eşi Şenol Talınlı ile başrolü paylaştığını ve bunun çok keyifli olduğunu dile getiren Esin Talınlı, “Eşimle oynamanın güzel olduğu kadar kimi zaman zor tarafları da var. Bazen hastalıklar olabiliyor, o zaman stres ikiye katlanıyor. Onun dışında keyifli tarafları çok. Birbirimizi tanıdığımız için bu ister istemez sahneye yansıyor. ‘Sizi eş olarak sahnede görmek çok güzel’ diyen seyircilerimiz var. Umarım yine seyircilerimiz Arşın Mal Alan’ı keyifle izlerler.” dedi.
Beyaz perdeye de taşındı
Orkestra ve koro şefliği Rustam Rahmedov’un üstlendiği operetin dekor ve kostüm tasarımı Yusuf Toker, ışık tasarımı ise Ali Gökdemir, koreografisi ise Özge Ay imzası taşıyor.
Çeşitli dönemlerde Gürcistan, Türkmenistan ve İran’ın yanı sıra Londra, Paris, Berlin, Moskova’da da sahnelenen eser, Azerbaycan’da çok defa, ABD’de ise 1937’de beyaz perdeye taşındı.
]]>KÜLTÜR ve Turizm Bakanlığı, 2023 yılında süreli olmayan yayınlarda bandrol satışlarının önceki yıla göre yüzde 5 artışla 400 milyon 340 bin 577 olduğunu açıkladı.
Bakanlıktan yapılan açıklamada, Türkiye’de 2023 yılı müzik ve sinema yapımları, kitaplar için temin edilen bandrol sayıları, müzik ve sinema yapımcıları adına düzenlenen sertifika sayıları ile fikir ve sanat eserleri kapsamında gerçekleştirilen kayıt-tescil sayılarının açıklandığı belirtildi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürlüğü’nün bandrol istatistiklerine işaret edilerek, “Süreli olmayan yayınlarda 2022 yılında toplamda 380 milyon 296 bin 402 olarak gerçekleşen bandrol satışı, 2023 yılı için yüzde 5 artışla 400 milyon 340 bin 577 adete ulaştı. Süreli olmayan yayınlar kapsamında 2023 yılında eser türlerine göre en fazla bandrol satışı geçen yıl olduğu gibi yine eğitim kategorisindeki yayınlarda gerçekleşti. Eğitim alanında 175 milyon 959 bin 970 adet bandrol satışı yapılırken yetişkin kültür kategorisinde 59 milyon 998 bin 452 adet, yetişkin kurgu edebiyat kategorisinde 56 milyon 978 bin 980 adet, çocuk kategorisinde 50 milyon 379 bin 362 adet, inanç kategorisinde 38 milyon 964 bin 161 adet, akademik alanda 8 milyon 785 bin 812 adet, ithal yayımlar kategorisinde 5 milyon 707 bin 783 adet ve gençlik kitapları kategorisinde 3 milyon 566 bin 57 adet bandrol satıldı” denildi.
‘KİŞİ BAŞINA DÜŞEN FİZİKİ KİTAP SAYISI 7,52’
Basılan kitap sayısının 2023 yılında bir önceki yıla göre yüzde 6 artışla 216 bin 533’e ulaştığı belirtilerek, “İlk kez basılan kitap sayısı da 2022 yılında 56 bin 646 iken 2023’de yüzde 2 artışla 57 bin 735’e yükseldi. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2023 yılı bandrol satış verileri ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilköğretim ve ortaöğretim öğrencilerine ücretsiz olarak dağıttığı 249 milyon 493 bin 647 adet kitap ile birlikte toplamda 649 milyon 834 bin 224 adet süreli olmayan yayın üretimi gerçekleşti. Dijital platformlardan indirilen kitaplar, bandrol muafiyetine tabi kapak hariç toplam 48 sayfayı geçmeyen eğitim amaçlı süreli olmayan yayınlar, kütüphanelerden ödünç alınan ve şahıslar arasında ödünç verilen ya da değiş tokuş yapılan kitaplar hariç olmak üzere, TÜİK’in yıl ortası nüfus projeksiyon verileri baz alındığında, bu yıl kişi başına düşen fiziki kitap sayısı 7,52 olarak gerçekleşti” ifadelerine yer verildi.
Açıklamada, 2023 yılında faaliyet alanı sinema olan 594 ve faaliyet alanı müzik olan 363 olmak üzere toplam 957 yapımcı sertifikası düzenlediği aktarılarak şöyle denildi:
“Geçerliliği devam eden yapımcı sertifikası sayısı 2023 yılında 2 bin 754’e ulaşmış olup, müzik faaliyet alanında 1156 adet, sinema faaliyet alanında ise 1598 adet aktif yapımcı sertifikası bulunuyor. Hak sahiplerinin talebi doğrultusunda gerçekleştirilen isteğe bağlı kayıt-tescil işlemi sayısı da 2022 yılında 1853 adet olarak gerçekleşirken 2023 yılında yüzde 15 artışla 2 bin 133’e yükseldi. Gerçekleştirilen kayıt-tescil işlemlerinden en çok yararlanan hak sahibi grubu ise 1028 adet tescil ile bilgisayar programları oldu. Geçtiğimiz yıl 1028 adet bilgisayar programı, 653 adet ilim ve edebiyat eseri, 277 adet güzel sanat eseri, 93 adet musiki eseri ve 82 adet sinema eseri kayıt-tescili yapıldı. Sinema alanında 2023’te bir önceki yıla göre yüzde 3,5 artışla 492 adet sineme eseri tescil edilerek 50 bin 947 adet bandrol satıldı. Müzik alanında ise yine 2023 yılında yüzde 7 artışla 1.855 adet yapım tescil edildi ve 1 milyon 57 bin 689 adet bandrol satıldı. Sinema ve müzik yapımları için geçtiğimiz yıl toplam 2 bin 347 eserin tescili gerçekleştirilerek bu eserler için 1 milyon 108 bin 636 adet bandrol satışı yapıldı.”
]]>Baleye başladığı ilk yıllarda davetlisi olarak Londra Kraliyet Balesi’nde uzun süre çalışmalara katılan, hayatının önemli bir kısmı “parmak uçları”nda geçen Çimenciler, Türk balesine katkı vermeyi sürdürüyor.
Reşat Nuri Güntekin’in ölümsüz eseri “Çalıkuşu”nu Türk Sanat Müziği ezgileriyle sahneye taşıyarak Türk bale tarihinde bir ilke imza atan Çimenciler, Türk kültürüne ve Anadolu’ya ait ezgiler ile bale koreografilerini harmanlayarak sanatseverlerle buluşturmaya devam ediyor.
Samsun Devlet Opera ve Balesinin sahneye koyduğu “Çalıkuşu” eseri için Samsun’da bulunan Çimenciler, AA muhabirine, sanatçı bir aileden geldiğini, bundan dolayı yaşamının sanatla geçtiğini söyledi.
Çocukluğunda “Çalıkuşu” eserinin filmini izlediğini belirten Çimenciler, “1966’da Türkan Şoray ve Kartal Tibet’ten ‘Çalıkuşu’nu izlediğimde çok küçüktüm ve ‘Bir gün balesini yapacağım.’ dediğimde 16 yaşımdaydım. Onu hayata geçirmenin mutluluğu bence Yeşilçam’a duyduğum derin sevgi ve ilgidir. Hala her filmi izlerim.” ifadelerini kullandı.
İyi bir müzisyen olan babasının kendisini konservatuvara girmesi konusunda yönlendirdiğini dile getiren Çimenciler, “Dansa hayrandım, girdiğim tüm dans yarışmalarını kazanıyordum. İngiltere’de yatılı okuduk. Hayatım boyunca da mesleğime çok severek devam ettim. Eşim de meslekten, o da son derece iyi bir dansçı, Erkan Çimenciler. Çok iyi bir meslek hayatım oldu. Hem Türk eserleri oynadım hem yabancı eserler.” diye konuştu.
Türkiye’de sanatçı kalitesinin de sanata ilginin de yüksek olduğuna işaret eden Çimenciler, 55 yıllık sanat hayatında, sahneye koyduğu eserlere ilgiden bunu çok net görebildiğini vurguladı.
Uzun yıllar uluslararası yarışmalarda jüri üyeliği de yaptığını belirten Çimenciler, “Memleketimin ödüllü dansçılarla o seviyeyi geçtiğini düşünüyorum. Çok talebelerim, çok dansçılarım var. Altın madalyalar, Grand Prixler (Uluslararası İstanbul Bale Yarışması Büyük Ödülü)… ‘Harem’ adlı eserim Türkiye’yi dünyada temsil etti. Türk tarihini anlatan klasik Türk müziğiyle icra edilen tek eser. 25 senedir kapalı gişe oynuyor ve Ankara’da sahneleniyor. Her yerden de davet alır. Aşkabat’a da gittik, orada da büyük ilgi gördük.” dedi.
“Bir ay önceden iki gösterinin biletlerinin bitmesi nasıl tarif edilebilir?”
Çimenciler, Türk motifleri taşıyan eserlerin yoğun ilgi gördüğünü anlatarak, şunları kaydetti:
“Sanata olan sevgisi halkın hiç küçümsenecek gibi değil. Her zaman artıyor. Hiçbir eser boş geçmiyor. Mesela Ankara, İzmir, Antalya, Mersin, İstanbul… Bunların hepsi dolu seyirciyle buluşuyor. Bir seyirci sıkıntımız yok. Halk çok seviyor. Burada çok başarılı dansçılar var, uluslararası alanda başarıyla dans edebilecek seviyede. Hiçbir seviye eksikliğimiz yok. Bence artılarımız bile var. Bir ay önceden iki gösterinin biletlerinin bitmesi nasıl tarif edilebilir? Ben 25 senedir daha ‘Harem’de kendime oturacak yer bulamadım. Ayakta izliyorum eserimi. Kapalı gişe oynuyor. Bunlar çok önemli. Kültür bakanları değer veriyor, hükümetimiz değer veriyor, halkımız değer veriyor. Hiç sıkıntı yok. Seviye bir hayli yüksek.”
]]>