Üsküdar’daki Enstitü Sosyal merkezinde düzenlenen basın toplantısında, araştırmacı sosyolog Nursen Tekgöz tarafından açıklanan raporun, İstanbul’un 11 ilçesinde, 16 aileden 48 kişiyle görüşülerek ortaya çıkarıldığı belirtildi.
Görüşmelerin anne, baba ve 13 ile 25 yaş aralığındaki çocuk ile ailenin evinde, aynı gün ve saatlerde yapıldığı aktarıldı.
Farklı sosyoekonomik seviyelerden ailelerle yapılan araştırma, sosyoekonomik seviye düştükçe ve ebeveynlerin eğitim seviyesi azaldıkça dijitalleşmenin risklerine dair farkındalığın da azaldığını ortaya koydu.
Araştırma raporuna göre, aile bireylerinin birlikte geçirdikleri zamanın önemli ölçüde azaldığı, genellikle geç saatlere kadar çevrim içi olarak iş veya eğitimlerini sürdürdükleri, sosyal medyayı da çoğunlukla akşam saatlerinde kullandıkları kaydedildi.
Ebeveynlerin, genellikle çocuklarına kıyasla dijital dünyanın olumlu ve olumsuz yönleri konusunda daha az farkındalığa sahip olduğu aktarılan raporda, ebeveynlerin başta Facebook, Instagram ve WhatsApp durum özellikleri başta olmak üzere sosyal medyayı aktif bir “paylaşım” mecrası olarak kullandıkları tespitine yer verildi.
Raporda kendi dijital deneyimlerinin yoğunluğunu göz ardı eden ebeveynlerin dijitalleşmeyi çocuklara ait bir sorun alanı olarak değerlendirdikleri, bu durumun, çocukların da ebeveynlerinin rollerinin gereklerini yerine getirmedikleri yönünde şikayet etmelerine yol açtığı belirtildi.
“Ebeveynler içerik denetiminden ziyade süre denetimini tercih ediyor”
Ebeveynlerin, aktif bilgi iletişim teknolojilerinin kullanıcıları olmanın yanı sıra içerikler konusunda çocukları kadar bilgiye sahip olmadıkları vurgulanan raporda, bu nedenle ebeveynlerin çocuklarına yönelik kontrollerinin genellikle içerik odaklı değil süre odaklı olduğunun görüldüğü kaydedildi.
Katılımcıların tümü tarafından hem TV hem de dijital platformlardaki içeriklerin “aile ile izlenebilecek” şekilde üretilmediğinin dile getirildiği aktarılan raporda, içeriklerde özellikle cinsellik, şiddet, geleneksel normlara aykırı davranışlar ve aile içi ilişkilerin negatif yönlerine daha fazla odaklanıldığından ebeveynlerle çocukların birlikte içerik tüketmesinin sınırlandığı, bu durumun da evde bireyselleşmeyi ve yalnızlaşmayı artırdığı belirtildi.
“Çocuklar sosyal medyada pasif, oyun oynama ve dizi izlemede aktif”
Bilgi ve teknoloji araçlarının kullanımında anne-babalar ile çocukların aktif olduğu alanların farklılık gösterdiği vurgulanan raporda, çocukların sosyal medyada anonim olarak aktif oldukları ancak paylaşım yapmadıkları, genel itibarıyla “takip eden” konumunda kaldıkları aktarıldı.
Raporda, televizyonun ebeveynler, telefonun gençler, tabletin ise daha çok küçük çocuklar tarafından kullanıldığı, televizyon izlenme oranlarının sosyoekonomik gelir düzeyi düşük hanelerde daha yoğun olduğu belirtildi.
Dijital cihazlara ve sabit internet erişimine sahip olmayan hanelerde yaşayan çocuklar açısından eğitime erişim noktasında bir eşitsizliğin ortaya çıktığı, söz konusu durumun eğitimde dijitalleşmenin artışıyla daha da perçinlendiği kaydedildi.
“Fiziki olarak aynı evde olsalar da zihnen orada değiller”
Enstitü Sosyal Genel Koordinatörü İpek Coşkun Armağan da araştırmada elde ettikleri temel bulguya göre ailelerin dijital kullanım konusunda ciddi anlamda çocuklarından yana çaresiz olduklarını söyledi.
Ancak yetişkinlerin dijital davranışlarında da ciddi problemler olduğunu dile getiren Armağan, dijital kullanım konusunda ebeveynlerin otoritesinin çocuklar karşısında ciddi anlamda sarsıldığını kaydetti.
Armağan, anne-babalarının kendileri kadar iyi dijital araç kullanamamasının, çocukların ebeveynlerini birer rehber olarak belirleme konusunda daha çekingen davranmalarına yol açtığını belirtti.
Yetişkinler ile çocukların bağının birbirinden koptuğu bir sürecin yaşandığına dikkati çeken Armağan, “Aslında aynı evdeler, herkes bir arada ama fiziki olarak evde olsalar da zihnen orada değiller. Yetişkinler televizyon, çocuklar telefon veya bilgisayar ekranlarında.” ifadesini kullandı.
Armağan, araştırmadan elde edilen bulgulardan yola çıkarak yapılması gerekenlere ilişkin şu tespitleri dile getirdi:
“Temelde bizim dijitalleşmeye ilişkin kurumsal politikalarımızı, Avrupa’nın ya da Batı’nın belirlediği kıstaslara göre değil de biraz daha kendi sosyolojik ve kültürel özelliklerimize göre düzenlememiz gerekiyor. Avrupa veya Amerika’da toplum teknolojiyle ilgili bir süreçten geçti. Biz çok hızlı bir şekilde interneti elimize aldık. Bununla ilişkilerimizi düzenleyebileceğimiz vakit olmadı. O yüzden eğer Batı veya Avrupa ülkeleri sosyal medya kullanımı için 13 diyorsa bence biz o yaşı 18’e çıkarmalıyız. Bana kalırsa 18 yaş altında hiçbir çocuğun sosyal medya kullanımına izin verilmemesi gerekiyor.”
Yetişkinlerde dijital okur yazarlık konusuna vurgu yapan Armağan, “Çocuklarının karşısında bu konudaki bilgisizliklerinden dolayı otoritesini kaybeden bir yetişkin kitle var. O otoriteyi yeniden inşa edebilmek için dijital okur yazarlıkların artırılması gerekiyor. Yoksa o nesiller arasındaki uçurum çok daha büyüyecek. Bunu yapabilen ebeveynler aile bağlarını yeniden güçlü kurabilirler. Yapamayanlar için riskli bir durum söz konusu.” dedi.
“Sofralar hala kutsal”
Araştırmanın danışmanı Prof. Dr. Hatice Ferhan Odabaşı, AA muhabirine, elde ettikleri bulguların kendilerini bazı yerlerde mutlu, bazı yerlerde ise tedirgin ettiğini söyledi.
Odabaşı, “Aile üyeleri maalesef hepinizin tahmin edebileceği gibi dijitalleşme sonucunda birbirlerine ayırdıkları zamanı kaybediyor. Benim için en önemli bulgulardan biri bu. Birbirlerine gösterdikleri özen, zaman, rol paylaşımı, sorumluluk paylaşımı, bunların hepsinde dijitalleşmeye bağlı olarak bir azalma görüyoruz.” dedi.
Araştırma sonucunda ailede hala önem verilen bazı değerlerin ise devam ettiğinin görüldüğünü aktaran Odabaşı, şunları kaydetti:
“Mesela soframız hala kutsal. Yani yemek masasına kimse cep telefonunu getirmiyor. Yemek zamanı herkes için hala özel. Bir diğeri de yüz yüze görüşmek. Yüz yüze olmak hala tercih edilen bir durum. Ailelerin bu davranışı göstermesi çok güzel. Öte yandan endişeler de bizim için çok değerli. Ailenin endişe duyması, bu konuda belli bir farkındalığının olduğunu gösteriyor. Yani bir sorun var, bunun farkında. Fakat aile bizden bir yol gösterme bekliyor.”
Odabaşı, dijital araç kullanımına ilişkin de “Yaptığımız görüşmelerde çocukların dijital araç kullanımlarının daha bilinçli olduğunu gördük. Örneğin sosyal medyada fazla aktif rol almıyorlar, izleyici konumundalar. Bu, akıllı bir sosyal medya kullanımı.” dedi.
]]>Üniversiteden yapılan açıklamaya göre “Kendilik Algısı”, kişinin kendisini nasıl gördüğünü, algıladığını veya tanımladığını anlatan bir olgu olarak psikoloji literatüründe yerini aldı.
Tamamen sübjektif olan bu durum, kişinin doğası ve özelliklerinin yanı sıra deneyimleri, akranlar ve yetişkinlerle olan etkileşimleri, çevresindekilerin kişiye karşı olan davranışları ve ifadeleriyle şekilleniyor.
Dolayısıyla bir kişinin kendisiyle ilgili algısı, çevresinde onu gözlemleyen diğer kişilerin algısından çok farklı bir noktada olabiliyor. Uzmanlar ise ebeveynlerin çocuklarında olumlu kendilik algısı oluşturmaya çalışırken psikolojilerini bozabilecekleri uyarısında bulunuyor.
Açıklamada görüşlerine yer verilen Örnek, kendilik algısına ilişkin bilgi verdi.
Örnek, kendilik algısının, kişinin diğerleriyle olan etkileşiminde, kendisi ile olan ilişkisinde, yaşamda seçtiği yollar ve verdiği kararlarda büyük ölçüde etkili olduğunu vurgulayarak, “Kendisini sosyal olarak sevilir ve kabul edilir gören kişi daha rahat ve doğal iletişim kurar. Aksine kabul edileceğinden emin olmayan bir kişi ise etkileşimden kaçınır ve sonuçta sosyal becerileri yeterince gelişmeyebilir” ifadelerini kullandı.
Örnek, kişinin kendisini nasıl algıladığının, yetişme koşullarında ebeveynlerinin, önemli diğer yetişkinlerin ve akranların tepkileriyle çok bağlantılı olduğuna dikkati çekerek, üst düzeyde başarılı bir kariyeri olan kişilerde, çocuklukta ebeveynlerin mükemmeliyetçiliği ile karşılaştığı için kendisini hiçbir zaman yeterli ve başarılı hissedemediğini gözlemleyebildiklerini belirtti.
Bu durumun ebeveynlerin tepkileri nedeniyle kendilik algısı grafiğinin olumsuza doğru düşüşe geçmesi olarak düşünülebileceğini ifade eden Örnek, “Kişi kendisini ortaya koyduğundan daha yetersiz, düşük standartlarda algılamaktadır. Terapide kişinin kendisini başkasının gözünden görerek edindiği algısını, ortaya koyduğu gerçeklere tekrar bakarak değiştirmesine odaklanırız.” bilgisini verdi.
Örnek, zaman zaman bu durumun aksinin olduğunu aktararak, şunları kaydetti:
“Örneğin kişi, kendisini başkalarının tabi olduğu kuralların üstünde, şişmiş bir kendilik algısıyla tanımlıyor olabilir. Bu bazen çocukluğundan itibaren kişiye ayrıcalıklı davranılması nedeniyle, bazen de tam tersine yetersiz olduğu çok fazla ifade edilmiş kişilerin kendini koruma kalkanı olarak görülebiliyor. Her iki durumda da terapide kendilik algısını gerçekliğe yakın noktaya çekmeyi amaçlıyoruz. Yani şişmiş kendiliği de sönmüş kendiliği de olabildiğince objektif bir yere getirerek kişinin kendisini buradan görebilmesini amaçlıyoruz.”
Gerçeklikten uzaklaşacak kadar olumlu kendilik algısına dikkat
Son yıllarda ebeveynlerin çocuklarda/gençlerde “olumlu kendilik algısı” oluşturma çabasının yoğun olduğunu gözlemlediklerinin altını çizen Örnek, olumlu kendilik algısının istenen bir durum olduğunu vurguladı.
Örnek, gerçeklikten uzaklaşacak kadar olumlu kendilik algısının ise çocuğun eninde sonunda hayal kırıklığı yaşaması ve kendine yabancılaşması ile sonuçlanacağını aktardı.
Olumlu kendilik algısı oluşturmaktansa gerçekçi bir kendilik algısı oluşturması yönünde gençlere/ çocuklara rehberlik etmenin çok daha sağlıklı olduğuna inandığına dikkati çeken Örnek, “Bu şekilde çocuk/genç gerçekten güçlü olan yönlerini parlatırken çok da güçlü olmayan yönlerini geliştirme yoluna gidecektir. Sahte bir ‘mükemmel kendilik algısı’ çocuğu/genci güçlü kılmaktan çok psikolojik bozukluklara açık ve kırılgan hale getirir.” bilgisini verdi.
Örnek, sağlıklı bir kendilik algısı için neler yapılabileceğine ilişkin şunları kaydetti:
“Çocukluktan itibaren yetişkinlerin hem çocukla olan kendi iletişimlerine dikkat etmesi hem de önemli diğerlerinin çocukla nasıl iletişim kurduğunu takip etmesi gerekir. İnsan önce başkalarının gözlerinde görerek tanır kendini. Bu nedenle yetişme aşamalarında nasıl davranıldığının çok büyük önemi var. Ne sahte bir mükemmellik ile ne de mevcut güçlü yönlerini görmezden gelerek, çocuğun/gencin açıkça güçlü taraflarını da geliştirilmesi gereken taraflarını da konuşarak ilerlemekten bahsediyorum. Bir gencin iletişim becerileri çok güçlü fakat sabır göstermekte zorluk yaşıyor olabilir, bir diğeri de çok sabırlı fakat sınır çizip haklarını korumakta güçlük çekiyor olabilir. Her ikisinin hem güçlü yanları hem geliştirilmeye açık yanları var. Kendisini bu gerçekçilik ile tanımasına izin verilen kişinin sağlıklı bir yetişkin olması, kendisinin farkında ve kendisiyle barışık olması çok daha kolaydır.”
]]>