TRAKYA Üniversitesi Doğal Afet Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Musa Uludağ, son dönemde bir yanda aşırı sıcaklar ile kuraklık, diğer yanda yağışlarla iklimin ciddi bir konu olarak ortaya çıktığını belirterek, “Yeşil kuşakları oluşturmamız gerekiyor. Yağmur hasadına başlamamız gerekiyor. Türkiye’nin temel bir sorunu, biz yaz kuraklığı olan bir ülkeyiz” dedi.
Trakya Üniversitesi Doğal Afet Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Musa Uludağ, son dönemde bir yanda aşırı sıcaklar ile kuraklık, diğer yanda yağışlarla iklimin ciddi bir konu olarak ortaya çıktığını ve halkın gündemine indiğini söyledi. İklimin dünyanın varoluşundan bu yana her zaman değiştiğini anlatan Uludağ, bundan sonra da değişerek, doğal süreçlere bağlı olarak kendini göstereceğini ifade etti.
İklimin karmaşık bir yapı olduğunu belirten Doç. Dr. Uludağ, “İnsanoğlunun nüfusunun artması, doğal ortamı tahrip etmesi, özellikle sanayi devrimiyle sadece tahribatın yanlış arazi kullanımının dışında atmosferin yapısının değiştirilmesine bağlı olarak karbon salınımı, floral karbon gazların salınımı, sanayi atıklarının artması akarsuların, denizlerin ve göllerin kirlenmesi birçok farklı süreci de beraberinde getirir. Dolayısıyla iklim çok karmaşık bir yapı, iklimin bu değişimi son sanayi devrimiyle daha çok sıcaklığın artmasına yönelik meydana geliyor. Çünkü atmosferdeki karbon oranı sanayi devriminin başlarında 200 PPM iken bugün 400 PPM’yi geçmiş durumda. Bu esnada çok küçük bir rakam gibi gözükse de atmosferdeki sıcak ısı tutulması açısından önemli bir yapıya sahip. Çünkü şunu biliyoruz ki, dünya güneşten gelen ışınlarla değil, yere yansıyan ve atmosferdeki sera gazları tarafından tutulan güneş dalgaları sayesinde ısınır. Dolayısıyla atmosferdeki bu artış önemli, sera gazlarındaki artış dünyanın ısınmasına sebebiyet veriyor. Tabii dünya ısındığı zaman dünyanın her yeri aynı oranda ısınmıyor. Bazı bölgeler daha fazla ısınıyor. ve bunu da belirleyen, tetikleyen en önemli faktör okyanus ve deniz sularının soğumaması, kışların daha ılık ve sıcak geçmesi, okyanus sularının ısınması ki, şu an Atlantik’te ve Pasifik’te yaklaşık 2-2,5 derece ortalamanın üzerinde bir sıcaklıktan bahsediyoruz. Bu sıcak su akıntıları iklimi belirleyen temel faktör” diye konuştu.
‘EKOLOJİK ŞEHİRLER OLUŞTURULMALI’
Yeşil alanların yok edilmesinin güneşten gelen enerjinin betonlar tarafından absorbe edilmesinin kentsel sıcaklığı artıran faktör olduğunu söyleyen Uludağ, “Ancak küresel anlamda da iklimi belirleyen en önemli süreç atmosfer ve buna bağlı olarak da özellikle okyanuslardır. Dolayısıyla iklimi düşünürken bunu bir bütün olarak düşünmek zorundayız. O zaman burada iki temel problemimiz var. Bir, devletlerin ortak alacağı kararlar, bir de yaşadığımız bölgedeki yerel yönetimlerin halkın yaşayan insanların bölge için alacağı kararlar ve uygulamalardır. Örneğin, çok basit bir örnek verelim. Bir bölge betonla binayla kaplıyken o bölgede sıcaklıklar 40, 42 derece civarındayken yine betonla binayla kaplı bölge yeşillendirilmiş ve yollar ağaçlandırılmış bir kuşak halindeyken yaklaşık 6 ile 8 derece arasında bir sıcaklık farkı oluşuyor. Ancak bu aşırı sıcaklıklardan daha az etkilenme şansımız var. Bunu nasıl yapabiliriz? Bunu özellikle bina boyalarımızın renklerinin seçiminden şehir içindeki yeşil alanların artırılmasından, şehir içindeki dere yataklarının bina yerine, yeşil kuşaklar haline dönüştürülmesiyle, birçok şekilde veya ekolojik şehirler oluşturarak yapabiliriz. Bu bizim yerel olarak yapmamız gereken bir durum” ifadelerini kullandı.
‘KURAKLIK YAĞIŞIN AZLIĞIYLA DEĞİL, YAĞIŞIN KULLANILMAMASIYLA ORTAYA ÇIKAN FAKTÖR’
Doç. Dr. Musa Uludağ, iklim değişikliğinde en önemli problemin kuraklığın olduğunu belirterek, “Kuraklık dediğimiz olay bir bölgedeki yağışın yıllar içinde azalması. Ama bazen de şu var, yağış artmasına rağmen de kuraklık olabilir. İşte örneğin günümüzde yaşıyoruz. Geçtiğimiz haftalarda ciddi sellerle karşılaştık. Bu da denizlerin aşırı ısınması atmosfere bol miktarda su buharının pompalanmasını veya depolanmasını sağlıyor. Atmosferdeki bu su buharı bir şekilde yağış olarak yeryüzüne düşecek. Ama nereye düşeceği o bölgenin yerel faktörlerine bağlı olarak kentsel ısı adacıklarına bağlı olarak, yükseltiye bağlı olarak yeşil alan, yeşil kuşağa bağlı olarak şekillenecek. ve dolayısıyla düşen yağış aynı bir de yanlış arazi kullanımı sonucunda da ciddi riskleri oluşturuyor. Dolayısıyla kuraklık sadece yağışın azlığıyla değil, düşen yağışın kullanılamamasıyla da ortaya çıkan bir faktör. Örneğin, bir ormanlık bölgeye düşen yağışın çok az bir kısmı buharlaşırken büyük kısmı yer altına sızarken, ormandan mahrum bir alanda yağışın büyük bir kısmı buharlaşır. Büyük bir kısmı yüzeysel akışta sele dönüşür. Dolayısıyla suyu kullanılamaz hale gelir. Dolayısıyla kuraklıkları sadece yağış eksikliği olarak değil, suyu kullanma olarak da dikkat etmemiz gerekiyor” dedi.
‘AŞIRI SICAKLAR DEVAM EDECEK’
Aşırı sıcakların devam edeceğini söyleyen Doç. Dr. Uludağ, “Özellikle son yıllarda baktığımız zaman sıcaklık verilerinde bir artış var. Biz iklim verilerine baktığımızda en az 30 yıllık verilere bakarız ki, daha uzun veriler daha sağlıklı sonuçlar verir. Geriye dönüp baktığımız zaman yaz ve kış dönemine göre sıcaklıkların artma ve azalma eğilimleri düzenli olarak değişir. Ama burada düzenli bir süreç daha var. Sıcaklık eğrisinin yatay değil, dikey yönde gittiği yani ortalamaların her yıl biraz daha arttığını gösteriyor. Esas risk olan bu ortalamaların artması bir yılın sıcak, bir yılın soğuk geçmesi çok büyük sorun değil. Sıcak yılların ve ılık kışların devamlı olması özellikle kar yağışlarının az olması, kuraklığın temel nedeni olarak karşımıza çıkıyor” ifadelerini kullandı.
‘YAZ KURAKLIĞI OLAN BİR ÜLKEYİZ’
Doç. Dr. Musa Uludağ, iklimle mücadele için yapılması gerekenlere değinerek, doğaya uyumlu ve coğrafyasını tanıyan nesiller yetiştirilmesinin önemini vurguladı. Özellikle okul öncesinden başlayarak ilkokul, ortaokul ve lisede doğa temelli eğitimlerin müfredata yerleştirilmesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Uludağ, şöyle konuştu:
“10 yıllık olmaz, uzun yıllar ve nesiller boyu olur. Bunu bir lüks olarak görmemeliyiz. Bunu yaptığımız zaman afetlere karşı da dayanıklı dirençli toplumlar oluştururuz. İklimle mücadele kısa vadeli değil, bu uzun vadeli bir süreç. Yakın vadeli süreçler ise özellikle ‘dere ıslahı’ adı altında derelerin işgal edilmesine son vermek zorundayız. Derelerin etrafı beton yığınlarıyla ıslah edilemez. Çünkü bunlar doğal süreçlerdir, kendi yollarını kendileri yapar. Siz bunları ‘ıslah’ adı altında zapt etmeye çalışırsınız ama kontrol edemediğiniz zamanda ciddi sorunlarla karşılaşırsınız. ‘Dere ıslahı’ adı altında yaptığımız beton kanallar aynı zamanda suyun yer altına sızmasını engelliyor. Bizim kullanabileceğimiz en sağlıklı sular, kuraklık döneminde başvuracağımız sular yer altı sularıdır. Dolayısıyla yağış sularının yer altına geçmesine izin vermemiz gerekiyor. Şehirlerimizdeki asfalt yapılarımızın sızdırmazlık özelliğini ortadan kaldırmamız yer altı sularını geçirebilir özellikli hale getirmemiz gerekiyor. Yeşil kuşakları oluşturmamız gerekiyor. Yağmur hasadına başlamamız gerekiyor. Türkiye’nin temel bir sorunu, biz yarı kurak bir ülkeyiz. Yaz kuraklığı olan bir ülkeyiz. Ama park ve bahçelerimiz kuraklığa dayanıklı bitkiler değil, daha çok çimlerden oluşuyor ve dolayısıyla bu çimleri her gün sulamak zorundayız. İngiltere’de veya kuzey Avrupa ülkesinde çimleri sulamazsınız ama her taraf yeşildir. Çünkü atmosfer ve nem oranı yüksektir. Düzenli yağışları vardır. Bu zaten oranın doğal bir sonucudur. Dolayısıyla belediyelerimizin kendi şehirlerini, kendi iklim özelliklerine uygun rekreasyonel faaliyetleri yapması ona uygun bitki türlerini seçmesi elzemdir. Doğa zaten kendini gösteriyor. Ama biz illa çim yapacaksak sularımızı boşa harcayacağız. Diğer bir önemli problem, araba ve balkon yıkamayı çok seviyoruz. Aşırı şekilde su tüketiyoruz. Bunlar küçük gibi geliyor ama bunlar çok önemli su kaynaklarıdır”.
]]>EĞİTİM-Bir-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın, “Uzman ve başöğretmenlik için önce hizmet süresi 5- 10 yıl olmalı. Geçen dönem 10-20 yıl şeklinde düzenlenmişti. Biz buna itirazımızı ortaya koymuştuk. Daha sonra eski Milli Eğitim Bakanımız Mahmut Özer seçim zamanı bu 5-10 yıl olacak şekilde yeniden düzenlenecek demişti. Şimdi bunun tam da düzenleme zamanı. Kendisi Milli Eğitim Komisyonu Başkanı; bakanlık orada, hükümet burada. Dolayısıyla konu bir daha eksik bırakılmamalı. ve 5- 10 yıl şeklinde düzenlenmeli ve sınav şartı olmamalı” dedi.
Eğitim-Bir-Sen üyeleri, Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) tasarısında; şube müdürü, uzman, araştırmacı, müfettiş, milli eğitim müdürü ve yardımcıları kadrolarında bulunan eğitim çalışanlarına, uzman/başöğretmenlik unvanı hakkı tanınmamasını nedeniyle basın açıklaması yaptı. TBMM Çankaya girişinde bulunan Meclis Parkı’nda toplanan sendika üyesi öğretmenler ‘Susma haykır adalet haktır’, ‘Kariyer hakkımız engellenemez’, ‘Unvanımız farklı adımız aynı’ ‘Meclise çağrımız kariyer hakkımız’ sloganları attı. Grup adına açıklama yapan Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı Ali Yalçın, TBMM’ye seslenerek meslek kanununun daha kapsayıcı olmasını talep etti. Yalçın, “Öğretmenlik meslek kanunu TBMM’ye sevk edilmek üzere son rötuşları yapıldığı bir gündemde meslek kanunu kapsayıcı olmalı haklarımız yarım kalmamalı diyerek bir araya geldik. Meslek kanunu istiyoruz ki bu kez beklentiyi karşılasın. Bir kez daha yarım kalmasın. Öncelikle kanun, eğitimcileri bir bütün olarak görsün ve ayrıştırmasın. Öğretmeni, idari görevliyi, öğretmen kökenli idari görevliyi dolayısıyla özel sektördeki öğretmeni bir bütün olarak görsün, ayrıştırmasın. Kanun tasarısında şube müdürü uzman, araştırmacı, müfettiş, milli eğitim müdürü yardımcısı, uzman öğretmenlik ve başöğretmenlik kapsamının dışında değerlendiriliyor aslında. Bunların hepsi öğretmendir. Kamu personel sistemi içerisinde kamu politikasının belirlenmesi, yürütülmesi, düzenlenmesi konusu şefinden şube müdürlüğüne daire başkanına genel müdürlüğüne doğru yürüyen bir hiyerarşik yönetim mekanizmasıyla kurgulanmıştır. Dolayısıyla yönetim hizmetleri kadro grubunun söz sahibi olacağı şekilde tasarlanmıştır. Nitekim kariyer uzmanlığında, şube müdürü ve daha üst kadrolarda öğretmen kökenli bulunan bir yönetici görevde yükselme vesilesiyle oralara gelmekte bazen de görevine geri dönebilmektedir. Bir geçişkenlik söz konusudur. Onun için yönetim hizmetleri kadro grubuna görev, yetki ve sorumluluklarının genişliğiyle uyumlu olmayacak şekilde sınırlı özlük haklarının verildiği görülüyor. Hiyerarşik olarak kendilerine bağlı yönetim; karar almaya, uygulamaya koyma, hesap verme sorumluluğu bulunmayan diğer kamu görevlilerinden çok daha farklı bir seviyede özlük hakkının verildiği herkesin malumudur” ifadelerini kullandı.
‘ÖZEL SEKTÖRDEKİ ÖĞRETMENLER BU KAPSAMIN DIŞINDA TUTULAMAZ’
Öğretmenlik meslek kanununda da kanun kapsamı yönüyle düğmenin baştan doğru iliklenmediğini belirten Yalçın, “Uzman ve başöğretmenlik unvanları eğitim öğretiminin içerisinde bir fiil bulunan ve çoğunlukla öğretmenlik unvanını kazanılmış hak olarak uhdesinde bulunduran şube müdürü ve benzeri görevlerdeki yöneticiler için kapsam dışı bırakılan bir tasarım söz konusu. Bunları asla kabul edemeyiz. Bu arkadaşlarımız özünde öğretmendir, meslek kanunu bunları kapsamalı ve bunların özlüğüne de dokunmalıdır. Özel sektördeki öğretmenler bu kapsamın dışında tutulamaz. Meslek meslektir. Avukatlık mesleği özel sektörde, kamuda nerede olursa olsun avukatlık mesleği olarak bilinir. Kanunları bu çerçevede düzenlenir. Onun için o zaman yapılan yanlış bugün tekrar edilmemeli. Burası bir fırsat olarak görülmeli. ve bu eksiklikler ortadan kaldırılmalı ve arkadaşlarımızın hakkı teslim edilmelidir diyoruz. Bakanlık, yetkili sendika olarak bizimle, eğitimi paydaşı diğer kuruluşlarla yaptığı görüşmede içeriğin tam önce olduk. Bütün detaylara vakıf olduk. Görüyoruz ki taslak kesiminde bu ayrıştırıcılık duruyor. Bu ortadan kaldırılmalı meclise gelinen süreçte bu bütüncül bir mesele olarak görülmeli ve eğitimciler kendi arasında bölünme ayrılmamalı, ayrıştırılmamalı bir bütün olarak kabul edilmelidir. Bugün burada bir araya gelişimizin nedeni eğitimcilerin bir bütün olarak görülmesi, ihtiyacını bir kez daha ortaya koymak, yapılacak yanlışa önleyici tedbir olarak sesimizi yükseltmek, çığlığımızı duyurmak için bir araya geldik. Bir defa öğretmenlik meslek kanunu tasarruf tedbirlerine, ekonomik sıklaştırmaya kurban edilmemeli. Bu konu uzun uzadıya bir iş gibi düşünülmeli. Bir asırlık barut gibi yarım yamalak işler yapılmamalı. Onun için kesinlikle bu ekonomik krize kurban edilmemesi gereken bir konudur. Mesai ücretleri bunun içerisinde, bu düzenlemenin içerisinde olmalı ve çok sembolik kalan seslerine artırım olmalıdır. Uzman ve başöğretmenlik için önce hizmet süresi 5-10 yıl olmalı. Geçen dönem 10-20 yıl şeklinde düzenlenmişti. Biz buna itirazımızı ortaya koymuştuk. Daha sonra eski Milli Eğitim Bakanımız Mahmut Özer seçim zamanı bu 5-10 yıl olacak şekilde yeniden düzenlenecek demişti. Şimdi bunun tam da düzenleme zamanı. Kendisi milli eğitim komisyonu başkanı; bakanlık orada, hükümet burada. Dolayısıyla konu bir daha eksik bırakılmamalı. ve 5-10 yıl şeklinde düzenlenmeli ve sınav şartı olmamalı. Özel sektörde çalışan öğretmen arkadaşlarımız var. Onlar bizim meslektaşlarımız. Emek sömürüsüne sonuna kadar hayır. Onların ne ücret aldığı belli değil, taban ücretleri yok. Dolayısıyla bu meslek kanunu, mesleği bir bütün olarak görmelidir. Üniversitelerdeki akademik personeline özel üniversiteleri olan düzenleme neden öğretmenlerle ilgili özel okullar kısmında yok. Sözleşmeli öğretmenler kadrolu öğretmenlerim, özlük haklarından faydalansın diye yıllardır konuşuyor, yıllardır açıklama yapıyoruz. Yine sözleşmeli öğretmenlik uygulaması kanunu kaldırılsın. Mülakat uygulamasından vazgeçmek gerekir. Bunun için şimdi gelecek tasarı tartışılırken bu şekliyle geldi, bu şekliyle geçecek değil. Tartışmaya kulak kabartmak, fırsat vermek ve yanlışları ortadan kaldırıp işte bu kez oldu dedirtmek lazım” dedi.
‘ÜCRET ARTIŞLARI EMEKLİYE YANSITILMADI’
Toplu sözleşme ve kamuda servislerin kaldırılması kararıyla ilgili de konuşan Yalçın, “Servis konusunda toplu sözleşme hükmü varken, bir genelge yayımlandığı servislerin kaldırılacağı söyleniyor. Böyle bir şey olamaz. Toplu sözleşme iki yıllık geçerlidir. Dolayısıyla 2025 yılına kadar geçerli olacak toplu sözleşme ortadayken siz nasıl böyle bir karar alıyorsunuz. Özel hukuk sözleşmesini nasıl devre dışı bırakıyorsunuz. Ücret artışları emekliye yansıtılmadı. Seyyanen zam emekli kamu görevlisinden emekliye verilmediği için bu anlamda emeklilerin stresi, derdi çok ve bu konu hükümetinde siyasi partilerin de ana gündemi şeklinde devam ediyor. Bunu bir an önce düzeltilmesi ve insanca bir yaşama ve ücrete kavuşmaları için mücadelemiz sürerken şimdi öğretmenlik meslek kanununda işler yapılarak yeni sorunlar eklenmesin; hararet yüksek, hararet daha da yükseltilmesin. Bugün burada toplanmamızın nedeni bir önleyici tedbir olarak meclis aşamasına karınca yapılan tartışmalara karınca kararınca katkı sunmaya ve doğru bildiklerimizi söylemeye çalıştık. Bazılarının dikkate alındığını bazılarının dikkate alınmadığını görüyoruz” diye konuştu.
]]>HATAY – İskenderun Teknik Üniversitesi’nde görevli Jeofizik Mühendisi Prof. Dr. Semir Över, depremlerin belirli bir mevsimde veya zaman diliminde yaşanmadığına dikkat çekerek depremlerin atmosferik olaylarla ilgisi olmadığını söyledi.
Ülkemizde son 25 yılda yaşanan depremlerden en büyükleri olan 1999 Gölcük depremi ve 2023 yılında yaşanan Kahramanmaraş merkezli depremler vatandaşları psikolojik anlamda olumsuz etkilemişti. Depremlerden etkilenen vatandaşların mevsimsel olarak paniğe kapılıyor ve piskolijikmen olumsuz etkileniyor. İskenderun Teknik üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Jeofizik Mühendisi Prof. Dr. Semir Över, depremlerin oluşumuyla ilgili önemli açıklamalarda bulundu.
Jeofizik Mühendisi Prof. Dr. Semir Över; hava koşullarının depremle ilgisi olmadığına Kahramanmaraş merkezli depremlerin kış ayında ve Gölcük depreminin yaz ayında yaşandığına dikkat çekerek “Hava koşullarının depremle bağlantısı olmadığını söyleyebilirim ama bunu nedenlerini açıklayarak söylemekte fayda var. Şunu söyleyeyim; ülkemizde son iki büyük depremin biri ağustos ayında Marmara depremi 1999 yılında yaşandı. Biri de geçen yıl Şubat ayında Pazarcık depremi 2023’te meydana gelmişti. Biri yaz aylarında biri kış aylarında yaşandı, dolayısıyla aşırı sıcaklar olduğunda insanlar Marmara depremini hatırlayarak tedirgin oluyor. Aşırı soğuk ve yağışlı olduğunda, gök gürültülü yağışlar olduğunda insanlar yine tedirgin oluyor ve Pazarcık depremini hatırlıyorlar. O yüzden insanlar da bir endişeye neden oluyor bu durum, acaba tekrar deprem olacak mı şeklinde. Bu endişeyi sona erdirmek de çok kolay değil, bu biraz daha toplumsal psikolojiyi de içine alan bir geniş kapsamlı bir olay. Ama uzmanlık alanım içerisine giren deprem konusunda şunu söyleyebilirim, Atmosferik olaylarının yani hava olaylarının depremlere hiçbir ilişkisi yoktur” dedi.
“Dolayısıyla depremler tektonik olaylardır hava koşullarıyla veya atmosferik olaylarla hiçbir ilgisi yoktur”
Depremin yer altında meydana gelen bir olay olduğuna dikkat çeken bilim adamı Över, depremlerin atmosferik olaylarla ilgisi olmadığına dikkat çekti, “Depremlerin oluşumlarına baktığımızda bir istatistiksel çizelge yaparsak her koşulda her hava koşulunda depremin olduğunu olabileceğini yani depremlerin hava koşulunu seçmediğini söyleyebiliriz. Yılda belki 6 ve daha büyük 50’den fazla deprem oluyor. Dünyada bazı yerlerde soğuk havaların etkinliği sürüyor, bazı yerlerde sıcak havalar etkinliği sürdürüyor. Dolayısıyla depremlerin hava koşulunu seçmediğini söyleyebiliriz. Ayrıca depremler için bir ek bilgi vermek istiyorum; biliyorsunuz dünyamız manto, çekirdek ve yer kabuğundan oluşuyor. Manto içerisindeki konveksiyon akımlarının yer kabuğunu farklı yönlere kaymasına neden olmaktadır. Hem kaymasını hem de zorlamasına neden olmaktadır. Zorlanan ve kırılan yerlerde deprem meydana geliyor ve deprem enerjisini taşıyan dalgalar yeryüzüne yayılarak yeryüzünü sarsması olayına biz deprem diyoruz. Dolayısıyla da baktığımız zaman deprem yerin içinde meydana gelen bir olaydır. Yerin derinliklerinde bu 5 kilometreden 60-70 km bizim ülkemiz için hatta 600 kilometreye varan derinliklerde de meydana gelen depremler de kaydedilmiştir. Dolayısıyla yüzeyde meydana gelen atmosferik olayların, yani hava koşullarının yerin derinliklerinde bu kadar derinliklerinde meydana gelen olayların etkilemesi söz konusu değildir. Dolayısıyla depremler tektonik olaylardır hava koşullarıyla veya atmosferik olaylarla hiçbir ilgisi yoktur” ifadelerini kullandı.
]]>(İSTANBUL) – İstanbul’un su sorunu ve İSKİ’nin geçtiğimiz 5 yıl boyunca yapmış olduğu yatırımlar hakkında bilgi veren İSKİ Genel Müdürü Şafak Başa, Melen Barajı’nın İstanbul’un sigortası olduğunu belirtti. Başa, “İstanbul’un sigortası diyoruz. ve toplam olarak İstanbul’a bir yıl yağmur yağmasa bile tek başına İstanbul’un bir yıllık suyunu karşılama kapasitesine sahip bir baraj. Avrupa Yakası’nın en önemli barajlarından biri olan Sazlıdere Barajı’nı yok edecek olan Kanal İstanbul projesi için Sazlıdere Barajı özellikle geçen yılki kuraklık döneminde ne kadar kritik bir baraj olduğunu ortaya koydu. Bu barajımız olmasaydı mesela geçen sene biz İstanbul’un Avrupa yakasına yeterli su veremeyebilirdik” dedi.
İSKİ Genel Müdürü Dr. Şafak Başa, İstanbul’un su sorunu ve İSKİ’nin yapmığş olduğu yatırımlarla ilgili ANKA Haber Ajansına konuştu.
İSKİ’nin 5 yıl boyunca yaptığı yatırımların yanı sıra İstanbul’un önümüzdeki yıllarda yapacağı yatırımlarada değinen Başa, Melen Barajı’nın İstanbul için çok önemli bir kaynak olduğunu belirtti. Melen Barajı’nın İstanbul’a yağmur yağmasa bile bir yıllık su ihtiyacını karşılama potansiyeli olduğunu belirten Başa, “İstanbul’un sigortası diyoruz. ve toplam olarak İstanbul’a bir yıl yağmur yağmasa bile tek başına İstanbul’un bir yıllık suyunu karşılama kapasitesine sahip bir baraj. Bir milyar metreküpün üzerinde su tutma kapasitesi var. Biz de zaten bir milyar 100 milyon gibi su veriyoruz. Dolayısıyla Melen Barajı bu kadar kritik. Melen Barajı olmadığı için bize teslim edilmediği için DSİ tarafından sıkıntı yaşıyoruz” dedi. Avrupa Yakasının en önemli barajlarından biri olan Sazlıdere Barajı’nın kuraklık döneminde ne kadar önemli bir baraj olduğunu belirten Başa, Kanal İstanbul projesi’nin Sazlıdere Barajı’nı yok edeceğini ifade etti
Başa, “Kanal İstanbul’un güzergahına baktığımızda İSKİ’nin maalesef işte çok önemli bir barajı olan Sazlıdere Barajı’nı maalesef ortadan kaldırıyor. Sazlıdere Barajı özellikle geçen yılki kuraklık döneminde ne kadar kritik bir baraj olduğunu ortaya koydu. Bu barajımız olmasaydı mesela geçen sene biz İstanbul’un Avrupa yakasına yeterli su veremeyebilirdik” diye konuştu.
Başa, ANKA Haber Ajansa muhabirinin sorularına verdiği yanıtlar şöyle:
İSKİ mevcut su sorunu çözmek için İstanbul’da yoğun bir çaba sarfediyor. Açılışlarda da bunları görebiliyoruz. İstanbulluların suyla ilgili olan aklında soru işaretleri var. İstanbul’da artan bir nüfus var. Su depolama sorunu var mı yok mu?
“İSTANBUL GENELİNE YILDA 1 MİLYAR 120 MİLYON METREKÜP SU SAĞLIYORUZ”
Baraj doluluk oranlarımız gayet iyi seviyede. Ama birkaç yaz devam eden ciddi bir kuraklıkla karşı karşıyayız. Özellikle Avrupa tarafı, Trakya tarafında geçen sene ciddi bir sorun yaşadık ama geçmiş dönemde yaptığımız yatırımlar ve aldığımız tedbirlerle çok şükür İstanbullulara bir susuzluk yaşatmadık. O noktada tabii sürekli olarak nüfusumuz artıyor. Sizin de belirttiğiniz gibi göçler çok fazla yabancı nüfusu özellikle İstanbul’da. Son dönemde yabancı abonelerimizin sayısı arttı ve artan bir su talebi olduğunu gerçek. Bunu zaten kişi başı su tüketimlerinden de görüyoruz. Yani özellikle geçen yaz üç milyon 500 bin metreküpün üzerine çıkan günlük bir su tüketimi oldu ve yılda da İstanbul’un geneline bir milyar 117 – 120 milyon metreküpe yakın bir su sağlıyoruz.
“İÇME SUYU KAPASİTEMİZİ ÇOK ARTTIRDIK”
Tabii kesintisiz su sağlama noktasında sürekli olarak yatırım yapmamız gerekiyor. Bu noktada iyi bir geçmiş dönem, beş yıl geçirdiğimizi düşünüyorum. Yani bu su sorununu, suyu getirmek adına neler yapıyoruz. Bir kere içme suyu arıtma kapasitemizi çok arttırdık. 580 bin metreküpün üzerinde yeni bir içme suyu arıtma kapasitesi ve tesisini hizmete soktuk. Örnek vermem gerekirse özellikle Anadolu Yakası’ndaki Ömerli barajımızın dibinde Emirli 2 tesisimiz çok önemli bir tesis devreye girdi. Yine Taşoluk, Arnavutköy mevki ki gelişen bir bölge. O bölgenin de ciddi manada bir su stresi vardı. Oraya da yeni yaptığımız 50 binin üzerinde 50 bin metreküp kapasiteli yeni bir içme suyu arıtma tesisini devreye aldık yüz bine çıkardık kapasitesini. Şile bölgesinde bilhassa haberlerde zaman zaman konu oluyordu. Burada yaz dönemi özellikle su sıkıntısı vardı. Oraya da çok güzel ultra filtrasyon bir tesisi membranlı bir tesisi devreye aldık. Bu yeni yatırımlarla beraber neredeyse dediğim gibi arıtma kapasitemizi 700 bin metreküplere çıkaracağız yeni dönemde arttırmış olacağız.
“HALKIMIZI SUSUZ BIRAKMIYORUZ”
Onun haricinde tabii yeni ishale hatları yapıyoruz. İstanbul’un özellikle Avrupa yakasındaki su ihtiyacını güvenceye almak üzere Terkos Barajı çok önemli bir su kaynağımız. Oradan İkitelli arıtma tesislerimize gelen 33 kilometre üzerinde devasa bir içme suyu ishale hattını bu dönemde tamamladık ve açılışını yaptık. Yine Melen’den gelen su ki Kağıthane’ye geliyor. Buradan yine Avrupa Yakası’nın içlerine götürecek. Bizim Kağıthane – Sefaköy tünelleri çok büyük tüneller neredeyse metro tünelleri kadar devasa tüneller inşa ediyoruz. Onlar da oldukça ilerledi betonlama işlerimiz çok yakın zamanda bitecek ve en kısa zamanda boru kaynatma yapmış olacağız. Dolayısıyla hem ishalatları hem şebeke tabii şebekeyi sürekli olarak yeniliyoruz. Beş yılda 200 kilometre yeni içme suyu ishale hattını devreye almışız. 638 kilometre yeni içme suyu şebeke hattı yapmışız. 16 kilometre içme suyu tüneli inşa etmişiz, sekiz adet su deposu, üç adet yeni terfi merkezini devreye almışız. Arıtma kapasitemiz de 583 bin metreküp arttırmışız. Bunlar bizim yaptığımız tabii önemli yatırımlar. Önümüzdeki dönemde yine Anadolu Yakası’nda Şile, Kartal, Maltepe, Ümraniye’de hem terfi merkezi, hem de yeni içme suyu depolarının temelini de atacağız. Yani İSKİ. bu dönemde gerçekten içme suyu yatırımları noktasında çok önemli işlere imza attı. Aldığımız tedbirlerle bu stresli döneme rağmen halkımızı susuz bırakmadık.
“105 MİLYON METREKÜP SUYUN FİZİKİ KAÇAĞINI KURTARMIŞ OLDUK”
Sadece yatırım yapmıyoruz. Suyumuza sahip çıkıyoruz. Sizin aracınızla şu müjdeyi de vermek istiyorum. Geldiğimizde kayıp kaçak oranı, biz suyu üretiyoruz, şebekeye veriyoruz ama maalesef bazı hatlar çok eskiydi. Bazı su depolarının durumu kötüydü. Birçok yerden su sızıntıları vardı. Yüzde 22,5’lara yaklaşan bir su kayıp kaçak oranı vardı ve biz bunu dört yılda, beş yılda yaptığımız çalışmalarla ki bunun için özel birimler kurduk, özel yatırımlar yapıyoruz, özel projeler uyguluyoruz. Bunu da bu sene itibariyle yüzde 19’un altına düşürdük. Belki bu rakam bile yüksek gelebilir ama hani her bir yüzde birlik düşüş çok ciddi bir İstanbul’un suyunu koruma noktasında bize hizmet ediyor. 105 milyon metreküp suyu fiziki kaçağı kurtarmış olduk. İSKİ olarak hem içme suyu yatırımlarıyla sürekli olarak kapasitemizi arttırıyoruz şebekemizi yeniliyoruz. Vatandaşı bu noktada kaliteli ve sağlıklı içme suyu ve kesintisiz içme suyuna ulaştırdığımızı düşünüyorum. Suyumuzu koruyoruz. Bu yeni dönemde de içme suyu yatırımlarımız artarak devam edecek.
“MELEN BARAJI, İSTANBUL’A YAĞMUR YAĞMASA BİLE BİR YILLIK SU SAĞLAYACAK KAPASİTEYE SAHİP”
Biz bu yatırımları yapıyoruz ama bizim asıl sorunumuz depolama sorunu ve İstanbul’da bizim mevcut barajlarımızın kapasitesi yıllık 860 milyon metreküp civarında. Yeni depolama alanlarına yeni barajlara ihtiyaç var. Bu noktada en önemlisi Melen Barajı. Melen Barajı, DSİ tarafından yapımı tamamlandı diyemiyorum. Çünkü maalesef tamamlanamadı. Bir takım sıkıntılar var. Biz tabii su ve kanalizasyon master planımızı yaptık. Geçen sene bunun lansmanını da yaptık ve dolayısıyla İSKİ’nin 2023-2053 yılları arasında 30 yıllık dönemde içme suyu kaynakları bunun planlanması ve yapması gereken yatırımlar belli. Bu noktada Melen Barajı 2053 yılında bile İstanbul’un su kaynağının yarısını karşılayacak bir baraj. Dolayısıyla stanbul’un sigortası diyoruz. ve toplam olarak İstanbul’a bir yıl yağmur yağmasa bile tek başına İstanbul’un bir yıllık suyunu karşılama kapasitesine sahip bir baraj. Bir milyar metreküpün üzerinde su tutma kapasitesi var. Biz de zaten bir milyar 100 milyon gibi su veriyoruz. Melen Barajı bu kadar kritik. Melen Barajı olmadığı için bize teslim edilmediği için DSİ tarafından sıkıntı yaşıyoruz.
“MELEN BARAJI BİTMEYECEKMİŞ GİBİ İSKİ OLARAK ÇALIŞMALARIMIZI YAPIYORUZ”
Bir kere ben sadece regülatörlerden sağlıyorum. Melen Çayı’ndan aldığımız suyu alıyorum ondan sonra bunu terfi ettiriyorum. Çok ciddi bir elektrik parasına katlanıyorum ve bu suyu getiriyorum. Yeni etabının temelini attığımız Cumhuriyet arıtmada arıtıyorum veya bir kısmını Ömerli Barajımıza veriyoruz. Eğer baraj bitmiş olsa ben buradan istediğim zaman ve istediğim şekilde ve istediğim kalitede su alma imkanım var. Şimdi sadece dereden ne kadar su yakalayabilirsem ki o da mevsimsel olarak zaman zaman Melen çayının da kurma potansiyeli var. İstikrarlı su alamayabiliyorum. Bir de ayrıca dereden su almakla barajdan dinlenmiş ve dolayısıyla daha durulmuş suyu almak çok farklı. Bütün bunlar benim tabii ki arıtma maliyetlerimi, enerji maliyetlerimi oldukça arttırıyor. Ben inanıyorum ki bu barajla ilgili sorunu bir an önce çözüp bu önemli yatırımı tamamlayıp İSKİ’ye teslim edeceklerdir. Bu noktada bizim DSİ’yle zaman zaman görüşmelerimiz olur. Ama geldiğimiz son nokta itibariyle tekrar barajın bu çatlakların ve nasıl giderileceğine ilişkin bir proje ihalesine çıkmışlar. Dolayısıyla o projelendirilecek, tekrar bir ihaleyle bir onarım ihalesine çıkılacak. Süreç çok uzuyor böylece de İstanbul’un su güvenliği de tehlikeye giriyor. Bu handikapları ortadan kaldırmak için biz İSKİ olarak çalışmalar yapıyoruz. Geçen sene yine Melen Çayı’na üçüncü terfi istasyonu kurduk. 75 milyon metreküp suyu, ilave suyu İstanbul’a verebilecek bir tesisi devreye soktuk ve geçen sene bu sıkıntılı dönemde de buradan yanılmıyorsam 25 – 30 milyon metreküp su aldık ve İstanbul’u susuz bırakmadık. Biz Melen Barajı sanki bitmeyecekmiş gibi İSKİ olarak çalışmalarımızı yapıyoruz.
“SUNGURLU BARAJI, MELEN BARAJI KADAR ÖNEMLİ”
Yeni su kaynakları konusunda DSİ önerimiz var. Biz daha çok suyu dağıtan, arıtan ve dolayısıyla aboneleri ulaştıran işletmeci bir kuruluşuz. Esasen hani baraj yapmak tabii ki İSKİ de yapabilir ama baraj yapmak dolayısıyla su kaynaklarını şehirlere getirmek, suyu getirmek, esasen Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün görevi. Nitekim yine Melen Barajı gecikince Sungurlu Barajı yine çok önemli bir baraj. Bizim özellikle Ağva’ya akan derelerimiz var. Dolayısıyla bu bölgeye yapılacak bir barajın yine Melen Barajı’nın handikapını gidermesi noktasında çok önemli bir katkı sağlayacağımızı düşündüğümüz için DSİ’yle iş birliği yaptık. Bir protokol hazırladık. Bu protokol genel kurulumuzdan İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisimizden gençti, ben ve Sayın Başkanım imzaladı. DSİ’ye gönderdik ama aylar var halen daha maalesef protokol imzalanıp bize geri dönüş olmadı. Bunun da bir an önce imzalanıp yatırım programına alınıp Sungurlu Barajı’nın da yine Melen Barajı’nın yanında yapılması gerektiğini düşünüyoruz.
“RANDEVU TALEP ETTİK DSİ GENEL MÜDÜRÜMÜZDEN”
Şöyle bir sorun var İstanbul’da. Nüfusun çok önemli bir kısmı Avrupa yakasında ama su kaynakları daha çok Anadolu Yakası’nda. Dolayısıyla biz işte buradan da görüyorsunuz her gün boğaz hattından yüz binlerce metreküp suyu Asya’dan Avrupa’ya transfer ediyoruz. Fakat kuraklık özellikle Avrupa yakasında çok yakıcı. Bu bölgede de istikrarlı su kaynaklarına ihtiyacımız var. Bu noktada özellikle Rezve Deresi, Mutlu Dere’si Bulgaristan sınırındaki boşa akan bir su. Dolayısıyla bu suyun mesela İstanbul’a getirilmesi, işte Karacaköy bölgesine, Çatalca, Karadeniz kıyısında bir baraj yapılıp orada depolanması, oradan da yine Terkos’u ve bu bölgeyi destekleyici bir baraj dolayısıyla tünel projemiz var çok önemli bir proje. Bunun fizibilitelerini hep yaptık, bitirdik. Dolayısıyla bu konuda da DSİ’den çalışma bekliyoruz, yatırım bekliyoruz. Ortak iş birliği yapabiliriz. Barajı DSİ yapabilir tüneli biz yapabiliriz. Yani İSKİ olarak biz sorumluluğumuzun bilincindeyiz. 90’ıncı yılını kutlayan bir kadim kuruluşu olarak İSKİ, İstanbul’u susuz bırakmamak adına her türlü planlamayı, her türlü yatırımı, her türlü projeyi üretiyor. Ama takdir edersiniz ki bütün bunları tek başımıza yapmamız mümkün değil. Bunu merkezi idarenin çok önemli kıymetli kuruluşlarıyla iş birliği yapmamız gerekir. Onların desteğini almamız gerekir. Biz bu yeni dönemde ortak çalışmaya hazırız. Randevu talep ettik DSİ Genel Müdürümüzden uzun süredir bekliyorum. İnşallah en kısa zamanda kendisini de ziyaret edip İSKİ’yle ortak çalışma için elimizden gelen gayreti göstermiş olacağız.”
“İSKİ’nin borçları ne durumda ve yapılması planlanan Kanal İstanbul, İstanbul’un su kaynaklarını nasıl etkiliyor” sorusuna ise Başa, şu yanıtı verdi:
“İSKİ’NİN BORCUNUN AZALDIĞINI GÖRÜYORUZ”
“İSKİ kendi öz kaynaklarıyla ayakta duran bir teşkilat. Yani biz merkezi idareden İller Bankası’ndan bir miktar pay alıyoruz ama hani bununla biz personel giderlerimizi bile karşılamamız mümkün değil. Dolayısıyla İSKİ’nin en önemli geliri su ve atık su parası. Abonelerimizden aldığımız bir tarife üzerinden hesaplanan su ve atıksu geliri. Bu konuda geçen dönem çok iyi tarifeler yaptık ama maalesef meclisimizden destek alamadık. Yani İSKİ çok mütevazı tarifelerle bu yatırımları yapmayı başardı. Esasen biz hem işletmeciyiz hem de yatırımcı bir kuruluş olarak mutlak suretle İstanbul’un geleceğiningaranti altına alacak yatırımları yapmamız lazım. Dolayısıyla bu noktada ciddi bir kaynağa da ihtiyacımız var. Şu ana kadar işte başkanımızın ortaya koyduğu bereketli bütçe uygulaması hakikaten tüm yatırımlarımızı, giderlerimizi hep öz kaynaklarımızla karşıladık. Hiçbir lira dış kredi almadan bu dönemi geçirdik. Neredeyse şu anda bitirdiğimiz ve devam eden yatırımlarla beraber 80-90 milyar liralık bir yatırım hacmine İSKİ ulaşmış oldu. ve her yıl bütçesinin en az yüzde 40’nı hatta yüzde 40’nın üzerini yatırımlarımıza yani sermaye giderlerimizi harcadığımızı düşünüyorum. İSKİ’nin borçları arttı deniliyor. Bu doğru değil. Arkadaşlarıma hesaplattırdım 2019 yılı itibariyle İSKİ’nin o zamanki dolar kuruyla 264 milyon 422 bin lira borcu varmış. İşte o dönem ki müteahhit borçları vesaire ama 264 hadi 65 milyon diyelim dolarlık bir borcu varmış İSKİ’nin. Biz bu dönem bu kadar dediğim gibi mecliste de çoğunluk olmayınca arzu ettiğimiz tarifeleri alamamamıza rağmen İSKİ’nin borcu artmamış. Tam tersine dolar cinsinden azalttığımızı düşünüyorum. Şu an itibariyle 2023 yılı sonu itibarıyla 239 milyon 285 bin dolar. 264’ten 230’lara inmiş. Tam tersine İSKİ’nin borcunu dolar cinsinden azaldığını görüyoruz. Hiç dış kredi kullanmadık. Tamamen öz kaynaklardan, İSKİ olarak karşılıyoruz.
“BAZI DÖNEMLER GELİRİMİZİN NEREDEYSE YARISI ENERJİ FİYATLARINA GİDİYOR”
Bir de zaman zaman İSKİ elektrik parasını ödemiyor asla öyle bir şey yok. Tabii ki enerji maliyetleri çok arttı. Biz göreve geldiğimizde 2019’da toplam bütçemizin sadece yüzde onu elektrik ve doğal gaz giderlerine ayrılıyordu. Ki inanılmaz biliyorsunuz elektrikte dalgalanmalar oldu ki İSKİ olarak çok ciddi elektrik kullanıyoruz. Çok devasa tesisler işletiyoruz. ve İSKİ’nin elektrik faturası bütçeye yükü yüzde 10’lardan yüzde 30’lara çıktı. Bazı dönemler gelirlerimizin neredeyse yarısı enerji fiyatlarımıza gitmesine rağmen İSKİ hiçbir dönemde ne personel faturası, ne elektrik faturası, ne doğal gaz faturası, ne de işte işletme giderleri ödememe gibi bir durum olmadı. Bizim bu tabii ki borçlarımız var ama bunların hepsi yatırımlardan dolayı olan borçlar. Biz İSKİ’yi borçlandırmıyoruz.
“İSKİ YATIRIM YAPIYOR”
İSKİ yatırım yapıyor müteahhitlerine olan borçlarını hak edişlerini düzenli olarak ödüyor. Dolayısıyla bütün cari giderler, elektriktir, işte doğal gazdır ve diğer işte kimyasal giderleri çünkü çok ciddi rakamlarda işletme giderlerimiz var. Bunları da günü gününe ödüyor. Hiç bizim daha çok talebimiz daha fazla yatırım yapmak üzerine yoksa İSKİ işletme noktasında hiçbir sorunu yok. Sorunu olan bir teşkilat değil ama yatırım yapmamız lazım. Bahsettiğimiz yatırımlar tüneller, çok ciddi dere ıslahları yapıyoruz, atık su arıtma tesisleri yapıyoruz. Atık suda da çok ciddi yatırımlarımız oldu. Yani bunların yapılabilmesi için İSKİ’nin gelire ihtiyacı var. Dolayısıyla bunu da biz öz gelirlerimizden tasarruf yaparak ve bereketli bir bütçe olarak karşılamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla İSKİ’nin borçlarının arttığı söz konusu değil. Böyle bir şey olsa zaten her gün biz yüklenicilerle bir şekilde sıkıntı yaşarız. Öyle bir durum söz konusu değil düzenli olarak bunları ödüyoruz. Dışarıda yapılan o tür spekülasyonlara vatandaşlarımız itibar etmesinler. İSKİ kurumsal yapısı çok güçlü bir kuruluş.
“İSKİ’NİN GELİŞTİĞİNİ GÖRÜYORUZ”
Tuzla arıtma gibi Türkiye’nin en büyük arıtma tesisi devreye girdi. İşte Baltalimanı’nda görüyorsunuz devasa bir atık su arıtma tesisini günde 600 bin metreküpün kapasiteli bir tesisi devreye aldık. Enerjisini de hatta oradan sağlayacağız. O yumurta kesitleri görüyorsunuz. Onlar hep bizim enerji ünitelerimiz. Birçok noktada çalışmalarımız devam ediyor. Yani geri dönüşüm suyu çok önemli. Biz atık sudan da artık bunun arıtıp tekrar yeşil olan ve sanayide kullanması için yatırımlar yapıyoruz. Geri dönüşüm suyu kapasitemizi üç katına çıkardık. Yeşil enerji kullanıyoruz elektrik çok önemli bir maliyet bizim için. Bu maliyetleri azaltmak için ciddi manada GES, güneş enerji sistemi yatırımları yapıyoruz. Biz geldiğimizde göreve sadece 1,3 megavat İSKİ elektrik üretiyordu. Bu aylar itibariyle yaptığımız yeni yatırımlarla 10 megavata çıktık. 1,3’ten 10 megavata, yedi sekiz kat yeşil enerjimizi, alternatif enerji kaynaklarımızı arttırmışız. Yani nereye bakarsanız, hangi göstergeye bakarsanız İSKİ’nin geliştiğini görüyoruz.
“KANAL İSTANBUL PROJESİ BİR BARAJI ORTADAN KALDIRIYOR”
Kanal İstanbul’un güzergahına baktığımızda İSKİ’nin maalesef işte çok önemli bir barajı olan Sazlıdere Barajı’nı maalesef ortadan kaldırıyor. Sazlıdere Barajı özellikle geçen yılki kuraklık döneminde ne kadar kritik bir baraj olduğunu ortaya koydu. Bu barajımız olmasaydı mesela geçen sene biz İstanbul’un Avrupa yakasına yeterli su veremeyebilirdik. Dolayısıyla ve burası aynı zamanda bizim bir su toplama havzamız. İstanbul’un zaten Avrupa yakasında su kaynakları kısıntılı. Bir de böyle bir kanalla getirip işte bu havzayı paramparça edersek ve dolayısıyla bir barajı ortadan kaldırırsak İstanbul’un suyunu geleceğini su güvenliğini tehlikeye atmış oluruz diye düşünüyorum. Yine Terkos’un tabii çok yakınından geçiyor. Terkos’a da etkileri bilim insanları tarafından tartışılıyor. Dolayısıyla oranın ekosisteminin bozulacağı, Terkos’un tuzlanacağı ve dolayısıyla bir tatlı su kaynağı olmaktan çıkabileceğine dair endişeler var. Bunu ben değil, bilim insanları söylüyor. ve çok ciddi bir de maliyeti var İSKİ’ye. Eğer sadece oradan o kanalın geçmesi bizim milyarlarca lira İSKİ’nin yatırım yapmasını gerektiriyor. Benim işte isale hatlarımın değişmesi gerekiyor. O zaman Kanal İstanbul gündemdeyken bir hesap yapmıştı arkadaşlarımız. Neredeyse 30 milyar lira yaklaşık bir İSKİ’nin sadece deplese hattı değiştirme ekstra bir yükü olacak. Bunu bizim karşılamamız mümkün değil. Dolayısıyla bir de dediğim gibi yani alternatif su kaynakları koymak lazım.
“AVRUPA BÖLGESİNDEKİ BARAJLARIMIZDAN VAZGEÇEMEYİZ”
Biz Avrupa bölgesindeki hiçbir barajımızdan vazgeçemeyiz. Kesinlikle vazgeçemeyiz ki geçen sene biz bırakın barajları, göletlerden bile su aldık. Dolayısıyla tarihi göletlerimiz bile çok kıymetli. Her bir su damlasına İstanbul’a ihtiyaç var ve dolayısıyla baraj havzalarımızın korunmasına ihtiyaç var. İstanbul’un eğer suyundan ve geleceğinden bahsediyorsak mutlak suretle kuzey ormanlarının, baraj havzalarımızın korunmasına ihtiyaç var. Bu konuda da çok ciddi mücadele veriyoruz. Baraj havzaları, kırmızı çizgimizdir dedik. Buraların koruma planlarını işte hızla devreye aldık. Bu dönemde alıyoruz ve kaçak yapılaşmaya da kesinlikle müsaade etmiyoruz. Bakın 809 tane yapı yıkmışız. Hiç kimsenin gözünün yaşına bakmıyoruz. Tabii bu noktada siyasi iradenin arkamızda olması çok önemli. Sayın başkanımız bu konularda çok hassas. Biz İstanbul’un su kaynaklarının korunması noktasında çok titiziz. İşte kanal da bunlardan bir tanesi bizim için bir tehdit olarak görüyoruz. Yapılacağını bundan sonra çok tahmin etmiyorum o noktada dediğim gibi İSKİ o deplaseleri yapmasa o çalışmanın olması mümkün değil. Bizim de böyle bir durumda o çalışmaları yapma gibi bir durumumuz söz konusu değil.
“SUYUMUZU DİKKATLİ KULLANMAK ZORUNDAYIZ”
İstanbullulara mesajımız şu olur. Yani bu baraj doluluk oranları tabii bizim için sevindirici. Şu an iyi bir doluluk oranıyla yaza gireceğiz. Bu yaz bir su sıkıntısı olmayacak. Onu kesinlikle söyleyeyim ama vatandaşlarımızdan beklentimiz şu. Baraj doluluk oranları ne olursa olsun. Bir insanlık görevi olarak bir vatandaşlık görevi olarak bir İstanbullu olarak suyumuzu yani yüzde yüz de olsa bagajlarımız taşsa bile bunu dikkatli kullanmak mecburiyetindeyiz.”
]]>Bakan Bayraktar, Bergama Organize Sanayi Bölgesi’ni ziyaret etti, sanayicilerle görüştü.
Daha sonra Bergama Ticaret Odası’nda sivil toplum kuruluşu (STK) temsilcileri ve muhtarlarla bir araya gelen Bayraktar, burada yaptığı konuşmada, İzmir ve Bergama’nın enerji alanındaki önemine işaret etti.
Türkiye’nin altından kömüre birçok alanda bereketli topraklar üzerinde bulunduğunu, ancak ülke ekonomisinin özellikle enerji ithalatı yönüyle cari açık verdiğini dile getiren Bayraktar, 2022’de enerji ithalatı tutarının yaklaşık 96,5 milyar dolar olduğunu söyledi.
Bakan Bayraktar, şöyle devam etti:
“2023’te bunu 70 milyar dolarlar seviyesine çektik ama 70 milyar dolar, 80 milyar dolar, 90 milyar dolar her sene enerji faturası ödeyerek maalesef bu cari açık problemini, döviz problemini ve nihai olarak enflasyon problemini çözme şansımız yok. Dolayısıyla bizim Türkiye’de, enerjide Sayın Cumhurbaşkanı’mızın liderliğinde ortaya koyduğumuz hedef şu; Türkiye’nin mutlaka bu cari açığı düşürecek, enerjide dışa bağımlılığı düşürecek ve nihai olarak önümüzdeki süreçte Türkiye’yi enerjide bağımsız kılacak, kendi kendine yeten bir ülke haline getirecek politika ve projeleri hayata geçirmeye gayret ediyoruz. Bunun yolu Türkiye’nin kendi kaynaklarını kullanmasından geçiyor. Başta yenilenebilir olmak üzere, yani bizim hamdolsun güneşimiz, rüzgarımız, jeotermalimiz, dolayısıyla bu kaynaklarımızı mutlaka ekonomiye kazandırmamız lazım. İkinci husus mutlaka Türkiye’nin kendi doğal gazını, petrolünü bulması gerekiyor. Bütün izlediğimiz politikalar, yaptığımız faaliyetler bu doğrultuda.”
“Yenilenebilirde çok büyük hedef koyduk önümüze”
Karadeniz’de çok önemli bir gaz keşfi yapıldığını, üretimi hızlı bir şekilde artırmayı hedeflediklerini belirten Bayraktar, hane halkı doğal gaz ihtiyacını yerli kaynaklardan sağlama hedefiyle çalıştıklarını bildirdi.
Türkiye’nin petrol keşiflerine de değinen Bayraktar, daha önce adı terörle anılan Gabar’da Türkiye’nin en kaliteli petrolünün üretildiğini söyledi.
Bakan Bayraktar, petrol, doğal gaz ve yenilenebilir enerji kaynaklarını hayata geçirirken yerli ekipman kullanılmasının önemine dikkati çekerek şunları ifade etti:
“Bugün Türkiye’de 12 bin megavatın üzerinde rüzgar kurulu gücümüz var. Dolayısıyla bu rüzgarı aynı zamanda elektriğe, enerjiye dönüştürürken ekipmanları da üretmek, dolayısıyla böyle bir ekosistem, böyle bir endüstri, böyle bir istihdama katkı sağlayabilecek alanı da açmak istedik. Onun için bizim yerli ekipman destek mekanizmamız var. Çünkü yenilenebilirde çok büyük hedef koyduk önümüze. Dedik ki Türkiye şu anda dünyada 12’inci sırada güneş ve rüzgarda. Avrupa’da 5’nci sıradayız. Ama bu yer bizim için yeterli değil. Çünkü ülkemizin bu açıdan çok büyük bir potansiyeli var. Her yıl biz 5 bin megavat güneş ve rüzgar (enerjisi santrali) yapmak zorundayız. Kanadını, kulesini üreten, güneş panelini üreten bir ülke olmamız lazım. Türkiye’nin bu anlamda gideceği ciddi bir yol var.”
Altın üretiminde hedef, yıllık 100 ton
Türkiye’nin çok yoğun altın ithalatı yapan bir ülke olduğunu, altın madenciliğindeki potansiyelin de daha iyi kullanılması gerektiğini söyleyen Bayraktar, şunları kaydetti:
“Altın üretimimizi mutlaka yıllık en az 100 tonlara çıkarmamız gerekiyor önümüzdeki 5 yıl içinde. Bunu yapabilmek için elbette ki insandan, insan sağlığından vazgeçmeden ve bunu önceleyerek, çevreyi önceleyerek yatırımları yapmamız lazım. Özellikle madencilik sektöründe çalışan arkadaşlarımızdan bunu tekrar istirham ediyorum bu toplantı vesilesiyle. Değerli arkadaşlar, iş sağlığı ve güvenliğinden asla taviz vermeden, asla riske etmeden, mutlaka işletmelerimizi doğru işleteceğiz. Çünkü çok yakın bir zamanda bir kaza yaşadık biliyorsunuz Erzincan İliç’te. Dolayısıyla asla bunları istemiyoruz. Biz bu anlamda denetimlerimizi daha da sıklaştıracağız ama esas iş sizlere düşüyor. İşletme sahiplerine, işletmecilere, orada çalışanlara düşüyor. Dolayısıyla güvenli madencilik, çevreyle uyumlu madencilik diyoruz. Bu anlamda da ülkemiz maden açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Ama bunları doğru şekilde, sorumlu şekilde ekonomimize kazandırmamız lazım. Bunu yaptığımız zaman Türkiye daha güçlü bir ülke olacak, daha güçlü bir ekonomimiz olacak.”
Kentsel dönüşümünü yapmış, trafik, çevre ve hava kirliliği sorununu çözmüş şehirlerin gerekliliğine vurgu yapan Bayraktar, yerel seçimlerde AK Parti Bergama Belediye Başkan adayı Sadık Doğruer için destek istedi.
Bakan Bayraktar’a, AK Parti Gençlik Kolları Genel Başkanı ve İzmir Milletvekili Eyyüp Kadir İnan, AK Parti İzmir Milletvekili Alpay Özalan, Bergama Belediye Başkanı Hakan Koştu ve AK Parti Bergama Belediye Başkan adayı Sadık Doğruer eşlik etti.
]]>Çanakkale’nin Biga ilçesinde 4 Şubat’tan bu yana 150’ye yakın küçük depremler meydana geldi. Bölgede yaşanan deprem hareketliliği devam ederken, dün Biga’da 4.6 büyüklüğünde deprem meydana geldi. ÇOMÜ Mühendislik Fakültesi Dekanı ve ÇOMÜ Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Tolga Bekler ve ÇOMÜ Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süha Özden, Biga’da yaşanan deprem sonrası bölgedeki son durumu değerlendirdi.
Prof. Dr. Tolga Bekler, “4.6 büyüklüğündeki bu deprem Biga Yarımadası’nın oldukça aktif sismotektoniği oldukça yoğun bir bölgesinde. Daha önce tarihsel dönemde büyük bir depremin oluşmadığı bir yerde, mikro depremlerin kümelendiği bir yerde oldu. Yaklaşık 4 Şubat gününden 4.6 büyüklüğündeki depreme kadar büyüklüğü 0.8 ile 3.1 arasında değişen çok sayıda depremleri biz gözlemliyorduk. Bu alanda ciddi bir gerilmenin olduğu şüphesi bizde vardı. Bu da yeni bir fayın üretebileceği ya da yeni bir faylanmanın başladığıyla alakalı çalışmalara ışık tutacak nitelikte. 4.6 büyüklüğü özellikle de biz yer bilimciler için orta büyüklükte bir deprem hatta daha da küçük bir deprem. Dolayısıyla yapısal hasar verecek niteliklere sahip değil. Bunun dışında bu deprem ana şokuyla beraber şu anda ciddi anlamda orada bir kırılmayı oluşturdu. Dolayısıyla ne kendi alanında ne de çevresindeki herhangi bir fay ya da faylara etki etmesi söz konusu değil. Dolayısıyla oldukça küçük dar bir alanda meydana gelen deprem kümelenmesinin sonucu olarak deformasyona uğramış bir alanı kapsayan bir depremle karşı karşıyayız” dedi.
Prof. Dr. Süha Özden ise, “Dün saat 16.09’da Biga’nın batısında yaklaşık Dişbudak köyünün hemen güneyine tekabül eden bir noktada 4.6 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Bu bölgede yaklaşık bir aylık bir sürede 150’yi aşkın 2.0 ile 3.0 arasında değişen büyüklüklerde depremleri yaşıyoruz. Çok dağınık bir alanda bu deprem dağılımları. Dünkü olan deprem de bu dağınıklığın hemen hemen ortasında bir noktaya denk geliyor. Şimdi bu bölgede Türkiye’nin fay haritasından da hepimizin bildiği üzere bir aktif fay yoktur. Hemen güneyinde Çan, Biga fay hattı, kuzeyinde ise Karabiga fay hattı var. Bu bölgede haritalarda yer alan bir fay hattı yoktur. Bu tür depremler özellikle şunu belirtmek isterim ki, ülkemiz coğrafyası içerisinde deprem kuşağı içerisinde yaşıyoruz. 5 büyüklüğüne kadar hemen her yerde deprem olabilir. Dolayısıyla bunu geçmişte de hep birlikte yaşadık. Konya’da yaşadık, başka alanlarda yaşadık. Yani aktif tektonik ile ilişkili olmayan alanlarda da bu büyüklüğe yakın depremlerin olduğunu biliyoruz. Bugünden bakınca geçmiş bir aylık süre içerisinde öncü depremlerin olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla dünkü deprem bir ana şok niteliğindeydi. ve devamında da 3.8 ve 3.6 büyüklüğünde artçı depremleri yaşadık. Onun dışında da çok yoğun bir ‘after şok’ dağılımı yoktur. Ben de bu depremin bir münferit deprem olduğunu düşünüyorum, devamının olacağını tahmin etmiyorum ama kesin bir ifade kullanmamak kaydıyla izlemekte fayda var. Bilimsel olarak depremi izleyeceğiz. Önümüzdeki birkaç zaman içerisinde bu bölgedeki aktivitenin nasıl devam ettiğini izleyeceğiz. Başta da söylediğim gibi bir münferit deprem olarak gözüküyor. Deprem hepimizi etkiliyor dün ben de yaşadım aynı depremi 15 saniye sürdü. Uzun sürdü. Bir sarsıntı olduğu zaman hepimiz bu anlamda korkuyoruz ama söylediğim gibi bir yaşadığımız coğrafya bu anlamda kolay bir coğrafya değil, aktif faylar var. Dolayısıyla bu aktif fayların arasında kalan bir alan. Bu tür sarsıntılar her zaman her yerde olabilir. Bu anlamda tabi sakin kalmayı başarmak lazım. Bu depremler eninde sonunda sona erecektir” diye konuştu. – ÇANAKKALE
]]>