POTOSİ, 30 Temmuz (Xinhua) — “Bedenimdeki kan sanki vatanım için ağlıyor” diye mırıldandı kendi kendine eski madenci Julio Reyes.
4.000 metreyi aşan rakımıyla dünyanın en yüksek kentlerinden biri olan, Reyes’in memleketi Potosi şanlı fakat acı bir geçmişe sahip.
Xinhua’ya konuşan 67 yaşındaki Reyes, “Kendi hikayemi ve yaşadığım yerin hikayesini ilk kez yabancılara anlatacağım. Dilerim ki dünya bundan dolayı vatanımı küçümsemez” diye konuştu.
GÜMÜŞ NALLAR
1545 yılında Potosi’de büyük bir gümüş madenini keşfedildi. Madenin keşfiyle bölgedeki İspanyol sömürgeciler sevinçten çılgına döndü çünkü burası en işlek zamanlarında tüm dünyada üretilenin neredeyse yarısı kadar gümüşü karşılıyordu.
Gümüş madeninin açılmasından sonraki 20-30 yıl içerisinde, bir zamanlar “çorak dağlar ve lamalardan başka bir şeyi” olmayan Potosi, 100.000’i aşan nüfusuyla canlı bir kente dönüştü ve dönemin Londra ve Paris’iyle yarışır oldu.
Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun, ” Latin Amerika’nın Kesik Damarları” adlı kitabı o sıralar kentte yaşanan aşırı lüksü anlatır. “At nalları bile gümüştendi” der Galeano kitabında.
Ancak bu devasa zenginlik sadece sömürgecilere hastı; nesillerdir ülkede yaşayan yerli halkın ise bu sömürünün korkunç sonuçlarına katlanmaktan başka çaresi yoktu.
Sömürgeciler yaklaşık 300 yıl sonra bölgeyi terk ettiğinde madenlerde çok az gümüş kalmıştı.
Potosi günümüzde Güney Amerika’daki en az gelişmiş kentlerden biri. Geçmişte gümüş saflaştırmada kullanılan civa nedeniyle ortaya çıkan çok miktarda zehirli gaz ve atık su, geniş alanları çoraklaştırmış durumda.
ESKİNİN EN ZENGİNİ ŞİMDİNİN EN FAKİRİ
Potosi’nin görkemli ve trajik geçmişi yaklaşık 5.000 metre yükseklikteki madenin talihine de tesir etmiş. Madenin bulunduğu dağa, çıkan bol gümüşten dolayı “Cerro Rico” (Zengin Dağ) denilirdi. Üstlerinde çok sayıda beyaz yol bulunan kızıl yamaçları, Reyes’in kırışıklarla dolu yüzünü andırıyor. Bu silinmez izler, Batının sömürü ve yağmasıyla özdeşleşmiş bir tarihi anlatıyor.
Maden bölgesine girer girmez, “O zamanlar halk arasında buraya ‘cehennem ağzı’ denirdi” diyor yerel rehber Jhonny Montes gazetecilere. Bugün bile Potosi’de madencilerin ortalama ömrü sadece 40 yıl kadar.
Madende gazeteciler, Reyes’in eskiden yaptığı gibi, madenci kaskı, yağmur çizmesi ve iş kıyafeti giyiyor. Kafa lambalarını aydınlatmak için pil paketleri taşıyan gazeteciler, madenin 40 metre derinliğindeki aktarım seviyesine iniyor. Burası, altı çalışma seviyesinden yüzeye en yakın olanı.
Maden kuyusunun loş ve dar geçitlerinde yürüyen gazeteciler, kasklarının yukarıdaki bir kayaya çarpmaması için zaman zaman başlarını eğmek zorunda kalıyor. Gazeteciler yolda iki genç madenciyle karşılaşıyor. Bir maden arabasını, altlarındaki zeminle 30 dereceden biraz fazla bir açıyla itmeye çalışıyor bu genç madenciler.
Yıllar önce Galeano’yla söyleşi yapan yaşlı bir kadının dediği gibi bir zamanlar dünyaya en çoğu sunan bu kent şimdi en aza sahip.
Galeano, “İnsani ve maddi kaynakların çılgınca sömürülmesi, eskinin en zengini şimdinin en fakiri paradoksuna yol açtı. Potosi bugün Amerika kıtasında sömürge sisteminden geriye kalan kanayan bir yara, bir suç belgesi olarak duruyor” demişti.
ANCAK ÖLÜNCE DİNLENMEK
Potosi’deki Bolivya Ulusal Darphanesi’nin Tarihi Arşiv Birimi’nde 18. yüzyılın ortalarından kalma bir belgede “mita çalışma sistemi” altında yerli halkın yapmak zorunda olduğu görevler listeleniyor. Bu sistem günümüzde UNESCO’nun Dünya Belleği Programı’na dahil edilmiş olan bir zorla çalıştırma uygulaması.
İspanyol sömürgecilerin uyguladığı “mita” sistemine göre yerli halk, her yıl iş güçlerinin belirli bir kısmını sömürgeci yetkililere ayırmak zorundaydı. Bu iş gücü temel olarak, son derece zorlu şartlar altında günde 18 saate kadar ulaşan vardiyaların bulunduğu madencilik ve onunla bağlantılı görevlerden oluşuyordu. Birçok kişi için dinlenebilmenin tek yolu ölümdü.
Sömürgeciler, “altın madeni” olarak gördükleri Potosi’de, son derece vahşi bir zorla çalıştırma sistemi benimsemiş ve daha önce eşi benzeri görülmemiş büyüklükteki bir emek gücünü bir araya getirerek, servetlerini dünya tarihinde görülmemiş bir seviyede artırmaya çalışmışlardır.
Yerel halktan sayısız insanın yaşamı pahasına elde edilen şey ise sömürgecilerin şaşaalı lüks yaşamıydı.
Potosi’den çıkarılan gümüş, İspanya krallığının yıllar süren savaşları için son derece büyük önem arz eden bir kaynağa dönüştü. 16. yüzyılda İspanyol İmparatorluğu, dünyanın değişik yerlerindeki sömürgeleriyle, 5. Charles ve 2. Philip döneminde “Altın Çağı”nı yaşıyordu.
“Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” terimi o dönemde 2. Philip ve haleflerinin hükümranlığı altındaki İspanyol İmparatorluğu için kullanılıyordu. İspanyol İmparatorluğu’nun o zamanlar dünyanın her tarafında toprakları vardı ve bu unvanın İngiliz İmparatorluğu’na devrolması için iki asır daha geçmesi gerekecekti.
Tarihe Latin Amerika’nın gözünden bakan Galeano, “Avrupa, modern kapitalizme güç sağlamak için büyük oranda Amerika’nın yerli halklarının sömürüsüne bel bağlıyordu” diyor. Yerli toplulukların geçmişten günümüze uzanan dramı, Latin Amerika’nın genelinde yaşanan daha büyük trajedinin küçük bir örneğini teşkil ediyor.
DEVRİM ATEŞİ ASLA SÖNMEDİ
18. yüzyılın sonlarında Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi’nin tetiklediği değişim dalgalarıyla Latin Amerika halkı uyanmaya başladı.
16 Temmuz 1809’da La Paz’de başlayan devrim, eski sömürgeci sistemi kül edip bitiren ateşi yaktı.
İspanya’nın sömürge ordusunun kuşatmasına rağmen devrimin ateşi asla sönmedi. Bolivya 6 Ağustos 1825 tarihinde resmen bağımsızlığını ilan etti. Ekim ayında Potosi’ye gelen “Kurtarıcı” Simon Bolivar, yerli halk tarafından sıcak şekilde karşılandı.
Potosi Eyalet Yönetimi Müzesi Küratörü Sheila Beltran, “Cerro Rico’nun ekonomik desteği ve Potosi halkının katkıları olmasa bağımsızlık savaşının başarılı olması çok zordu” diyor.
Bolivar’ın da bu düşüncede olduğunu kaydeden Beltran, “Bolivya’nın adı Bolivar’dan geliyor, sevgili ülkemizin bugünkü adı bu” ifadelerini kullanıyor.
KENDİ GELECEĞİNİ KONTROL ETMEK
Potosi’nin “Zengin Dağ’ının” yaklaşık 200 kilometre batısında 3.000 metreyi aşan bir yükseltide dünyanın en büyük lityum yataklarına sahip Salar de Uyuni Gölü yer alıyor.
Gümüşe benzeyen lityum, son yıllarda uluslararası piyasada son derece talep gören bir maden kaynağı. ABD Jeoloji Araştırmaları Merkezi’nin verilerine göre Bolivya’nın lityum rezervleri an itibarıyla dünyada ilk sırada bulunuyor.
Mart 2023’te Bolivya Devlet Başkanı Luis Arce, lityum madenlerini geliştirmede uluslararası işbirliği politikaları izleyen Bolivya ve diğer Latin Amerika ülkelerini açık şekilde eleştiren ABD Güney Komutanlığı Komutanı Laura Richardson’ı kınadı.
Arce, “Egemen bir tarzda ve ekonomilerimize fayda sağlayan fiyatlarla pazarda birlik olmalıyız” dedi.
Gerçek zenginlik, ancak gerçek bağımsızlıkla elde edilebilir. Bu, Bolivya halkının Potosi’nin tarihinden öğrendiği çok büyük bir ders.
Bolivya eski Dışişleri Bakanı Fernando Huanacuni, yabancı müdahale ve hegemonyasının asla ekonomik ve toplumsal istikrar getirmeyeceğini ve demokratikleşme ve entegrasyon sürecinin anahtarının Güney-Güney işbirliğini güçlendirmek olduğunu söyledi.
2023’ün Ağustos ayının sonlarında BRICS ülkelerinin yeni üye kabul etmeye hazır olduğunu açıklamalarının ardından Bolivya Devlet Başkanı Arce, ülkesinin BRICS ülkeleriyle stratejik ortak olmayı umduğunu ifade etti.
Huanacuni, yükselen pazar ve gelişmekte olan ülkeler için BRICS’e katılmanın, bir yandan kalkınmayı ortaklaşa sürdürme diğer yandan ulusal egemenlik ve ekonomik bağımsızlıklarını koruma anlamına geldiğini belirtti.
Bolivya Ulusal Darphanesi, şu an genç öğrencilerin de aralarında bulunduğu ziyaretçilerle dolup taşıyor. Müzenin müdürü Luis Arancibia’ya göre sömürgecilik tarihinin eleştirel bir yorumunun yapılması gerekiyor.
Arancibia, “Ancak sömürgecilerin atalarımıza ve topraklarımıza verdiği zararın farkına vararak kendimizi daha iyi anlayabilir ve ilerlemeye devam edebiliriz” diyor.
]]>Silivri’de gerçekleştirilen yerli tohum ekimi buğday hasadı etkinliğinde konuşan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu,
“Çiftçilerimiz, hayvancılarımız, sanayicilerimiz, esnafımız, yurttaşımız, ücretli çalışanımız, emeklilerimiz, hemen her kesimden yurttaşımızın ne kadar zor durumda olduğunu hepimiz biliyoruz. ve bu bir buhran. Ama buna rağmen, bu koşullarda ayakta durmaya çalışıyoruz” dedi. İmamoğlu bugün oynanacak milli maçla ilgili de “Yapılan haksızlığa karşı, bizim pırlanta gibi gençlerimizin ayakları, bilekleri, gücü yerinde olsun. İnşallah güzel oynasınlar. Bizim bugün tarlada kazanacağımız bol bereket gibi, onlar da ayaklarıyla, bol gollü bir maçla maçı kazansınlar inşallah” ifadelerini kullandı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu Silivri Gazitepe Köyü’nde gerçekleştirilen deneme hasadına katıldı. Programa İmamoğlu’nun yanı sıra CHP Parti Meclisi üyeleri Cem Aydın, Berker Esen, CHP Tekirdağ milletvekili İlhami Özcan Aygun, Silivri Belediye Başkanı Bora Balcıoğlu, Çatalca Belediye Başkanı Erhan Güzel ve Silivrili çiftçiler katıldı. Hasat etkinliğinde, İmamoğlu konuşma yaptı.
“BU MİLLET ÇAĞLARIN ÖTESİNE GÖTÜRECEK BİR AKLA SAHİP”
Konuşmasında ülkenin yaşadığı ekonomik durumu ve enflasyonu değerlendiren İmamoğlu, “Ülkemizin içinden geçtiği ekonomik koşulları hepimiz biliyoruz. Çiftçilerimiz, hayvancılarımız, sanayicilerimiz, esnafımız, yurttaşımız, ücretli çalışanımız, emeklilerimiz, hemen her kesimden yurttaşımızın ne kadar zor durumda olduğunu hepimiz biliyoruz. ve bu bir buhran. Ama buna rağmen, bu koşullarda ayakta durmaya çalışıyoruz. Enflasyon aldı başını gidiyor. Bize bu yakışmıyor. Gerçekten yakışmıyor. Bu milletin aklı, bu milletin bilgisi, görgüsü bizleri; inanın, bırakın o boş lafları, çağ atlama laflarını, bırakın çağları; daha ötesine götürecek bir birikime sahiptir bu millet. Tek şart var, tek şart. Ne biliyor musunuz? Tek bir beyne değil, bu milletin toplu bir biçimde her birinin beynine emanet edersek kendimizi, kazanırız. Ama ‘tek bir akla güvenin ve her şeyinizi bana bırakın’ diyen akla emanet ettiniz mi; olacak budur. Bugün çektiğimizin yegane sebebi budur. Öyle değil mi? Ben, bazı insanların bilgisi karşısında göstereceğim hürmeti başaramıyorum. Daha fazla göstermek istiyorum. Öyle iyi yetişmiş bilim insanlarımız, ilim insanlarımız, eğitimcilerimiz, tarım uzmanı, sanayi uzmanı, her konuda muazzam. Ama hiçbir şey bilmeden ‘ben bilirim’ diyenden korkun. Öyle durduk yere ben kendime ‘bilim insanı diyebilir miyim? Diyemem. Yani durduk yere kendime ‘ekonomist’ diyebilir miyim? Diyemem. Ama uzmanına emanet et. Onun partilisi yok. Yeter ki uzmanını emanet et. Bakın; uzmanına emanet ettin mi bu milletin sırtı yere gelmez. Bugün ‘enflasyon aldı başını gidiyor’ diyorsak; müsebbibi, sebebi bu durumdur, bu pozisyondur. Maliyetler ne yazık ki artıyor. Ekonomi yönetiminde, akıl ve bilimden uzaklaşmanın cezasını çekiyoruz. O bakımdan biz, iki dudağın arasından çıkacak söze değil, milletin sözüne güveneceğiz ve yolumuz o yol olacak” dedi.
“YAPILAN HAKSIZLIĞA KARŞI, PIRLANTA GİBİ GENÇLERİMİZİN AYAKLARI, BİLEKLERİ, GÜCÜ YERİNDE OLSUN”
Tarımsal alanlarını bünyesinde barındıran ilçe belediye başkanları ile iş birliği içinde çalışmaya devam edeceklerini aktaran İmamoğlu, “Bora Başkanımız, Erhan Başkanımız ve diğer başkanlarımızla, bereketli çalışmalarımızı yapmaya devam edeceğiz. Çiftçilerimizin emeği, bizlerin desteğiyle, İstanbul, daha çok üreten bir şehir olacak. Üreticilerimizi bu zor günlerde, bu sıkıntılı ekonomik koşullarda enflasyona yedirmemek için elimizden gelen desteği, sizlerle buluşturacağız. Umuyorum bugünün bereketi bol olsun. Her günün bereketi bol olsun. Bugünün bereketi, akşam da milli takımımıza bol bol gol versin. Yapılan haksızlığa karşı, bizim pırlanta gibi gençlerimizin ayakları, bilekleri, gücü yerinde olsun. İnşallah güzel oynasınlar. Bizim bugün tarlada kazanacağımız bol bereket gibi, onlar da ayaklarıyla, bol gollü bir maçla maçı kazansınlar inşallah” ifadelerini kullandı.
İLK HASADI ÇİFTÇİ ERCAN TARLADAÇALIŞIR’LA BİRLİKTE YAPTI
İmamoğlu, konuşmasının ardından, çiftçi Ercan Tarladaçalışır’ın kullandığı biçerdövere binerek, deneme hasadının gerçekleştirilmesine tanıklık etti. İmamoğlu alandan ayrılmadan önce gazetecilerin de sorularını yanıtladı. İmamoğlu 2019 yılında Mevlüt Uysal döneminde KİPTAŞ konutlarının yaklaşık 200 kişiye büyük indirimlerle ev satıldığı iddiasına, “Bazen alan insanların ismi ile meseleler gündeme geliyor. Ama biz alanla değil de satanla ilgileniyoruz. Niçin böyle sattığını ve nasıl böyle bir şeye giriştiğini Sayıştay raporlarını bekliyoruz. Ona göre yapılması gereken işlemler var ise de takibini yapıp işlemler için harekete geçeceğiz” dedi.
]]>
İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) verilerine göre, geçen yıl 1 Mayıs’ta yüzde 48,71 olan barajlardaki doluluk oranı, bu yıl son dönemde artan yağışların etkisiyle yükselişe geçti.
Buna göre, barajlardaki doluluk geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 70 artış göstererek, bugün itibarıyla yüzde 82,81 ölçüldü.
Su miktarı Istrancalar’da yüzde 73,83, Terkos’ta yüzde 91,87, Sazlıdere’de yüzde 61,77, Alibey’de yüzde 64,13, Büyükçekmece’de yüzde 77,72, Ömerli’de yüzde 92,15, Darlık’ta yüzde 83,05, Elmalı’da yüzde 88,29, Pabuçdere’de yüzde 76,78 ve Kazandere’de yüzde 78,34 olarak ölçüldü.
Kente su sağlayan ve azami 868 milyon 683 bin metreküp biriktirme hacmine sahip baraj ve göletlerdeki su miktarı ise 719 milyon 33 bin metreküp seviyesinde bulunuyor.
Son 9 yılın doluluk oranları
İSKİ istatistiklerine göre, 1 Mayıs tarihli baraj doluluk oranları 2016’da yüzde 84,02, 2017’de yüzde 86,58, 2018’de yüzde 88,58, 2019’da yüzde 91,07, 2020’de yüzde 68,57, 2021’de yüzde 80,64, 2022’de yüzde 87,69, 2023’te yüzde 48,71, bugünkü oran yüzde 82,81 olarak kayıtlara geçti.
Melen ve Yeşilçay’dan bu yıl 215,22 milyon metreküp su alındı. İçme suyu arıtma tesislerinden bu yıl kente verilen su miktarı ise 359 milyon 85 bin metreküp olarak hesaplandı.
“Suyumuz bol diye bol bol harcamayalım”
İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Deniz ve İçsu Kaynakları Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Meriç Albay, AA muhabirine, İstanbul’un büyük bir şehir olduğunu, kentte günde 3 milyon metreküpün üzerinde su tüketildiğini söyledi.
Geçen yıl İstanbul’un su ihtiyacı bakımından büyük bir tehlike atlattığını belirten Albay, “Barajlarda yüzde 20’nin altına düşen bir su varlığımız vardı. Kuşkusuz Melen Çayı ile bunlar destekleniyor ama nüfus çok yoğun olduğu için aşırı su tüketimiyle beraber yağışların olmaması büyük bir sıkıntı yaratmıştı.” diye konuştu.
Prof. Dr. Albay, bu yıl yağışların iyi olduğunu kaydederek, “Kış aylarını iyi geçirdik, ilkbahar iyi geçiyor gibi. Nisan ayını da iyi geçirdik sayılır. Mayıs ayında da eğer yağışlar gelirse yaz aylarında hiçbir sıkıntı yaşanmayacak. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hatta sonbaharda bile ben büyük bir tehlike görmüyorum.” ifadelerini kullandı.
Bu duruma rağmen su kullanımına özen gösterilmesi gerektiğinin altını çizen Albay, şöyle devam etti:
“İstanbul devasa bir şehir olduğu için insanlar suyu tüketirken çok dikkatli olmalılar. İstanbul’daki yağışlar şu anda barajların yüzde 82’nin üzerinde bir doluluk oranına gelmesine neden oldu. Biraz daha yağarsa bu yüzde 85’lere doğru yükselecek gibi gözüküyor. En azından 2024 yılını rahat geçireceğiz. Bu durum bizi rahatlatmasın. Suyumuz bol diye bol bol harcamayalım, her yerde tüketirken azami dikkati gösterelim. Mutfakta, banyoda, araba yıkarken, tarımda nerede kullanıyorsak suyu gerçekten dikkatlice kullanalım. Bu bizim için bir ev ödevi olmalı.”
“Havzalarımızı korumamız lazım”
Prof. Dr. Albay, geçmişte birçok bölgede üst üste kuraklık yaşandığını hatırlattı.
Böyle bir durumun olması durumunda İstanbul’un büyük sıkıntı yaşayabileceğini dile getiren Albay, bu nedenle su bütçesi ile insan popülasyonunun birlikte düşünülmesinin önemli olduğunun altını çizdi.
Albay, barajların etrafında yapılaşmaya izin verilmemesi gerektiğini vurgulayarak, “Zaman zaman insanlar barajların kenarına pikniğe de gidiyor, oralarda atıklar bırakıyorlar, bu doğru değil. Havzalarımızı korumamız lazım.” değerlendirmesinde bulundu.
]]>SEYFİ ÇELİKKAYA
Yozgat’ta son günlerde sık görülen gribal enfeksiyon ve solunum yoluyla bulaşan hastalıklar nedeniyle hastanelerdeki yoğunluk arttı. Yozgat Şehir Hastanesi Başhekimi Mustafa Kozan, “Şu an itibarıyla salgının viral bir salgın olduğu ortada. Bütün hastalarımıza buradan öncelikle kendi bağışıklık sistemini güçlendirici, bol bol su içip, meyve sebze tüketimini fazla miktarda yapmaları gerekmektedir” dedi.
Yozgat il genelinde son haftalarda grip ve soğuk algınlığı vakalarında ciddi artış görüldü, hastanelerin özellikle acil servislerine başvuran hasta sayısı arttı. Yaşanılanın tek bir virüse ait salgın olmadığı, Covid-19, influenza virüs gibi grip vakalarının görüldüğü, grip dışı nezle ya da soğuk algınlığı vakalarının da görüldüğü bildirildi. Özellikle 65 yaş üzeri ve kronik bronşit, astım, koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği ya da diyabet gibi ek hastalığı olanlarda influenza enfeksiyonlarının daha ağır seyrettiğinin altı çizildi, dikkatli olunması istendi.
“ŞU AN İTİBARİYLE SALGININ VİRAL BİR SALGIN OLDUĞU ORTADA”
Yozgat Şehir Hastanesi Başhekimi Mustafa Kozan, hastaneye son iki hafta içerisinde başvuruda bulunan hasta sayısının arttığını söyledi. Salgının viral bir salgın olduğunu kaydeden Kozan, şöyle konuştu:
“Son bir ay içerisinde hastanemize viralli üst solunum yolu enfeksiyonu açısından çok fazla hasta başvurusu bulunmakta. Şu an itibariyla salgının viral bir salgın olduğu ortada. Bu daha çok öksürük, baş ağrısı, kas ağrısı, geniz akıntısı, daha sonraki ilerleyen aşamalarında da zatürreye bulguları dediğimiz balgam çıkarma, ateş gibi şikayetleriyle acil servise başvuruyor olmakta. Son iki hafta içerisinde daha fazla arttı, özellikle zatürreye dönen viral üst solunum yolları çok fazla arttı. Bütün hastalarımıza buradan öncelikle kendi bağışıklık sistemini güçlendirici, bol bol su içip, meyve sebze tüketimini fazla miktarda yapmaları gerekmektedir. Çünkü bağışıklık sistemi viral salgınlardan, viral hastalıklardan hem zatürreye geçiş ihtimalini düşürüp hem de daha rahat bir şekilde geçirmelerini sağlamakta. Aynı şekilde acil servise başvuran hastalarımızda da viral bir salgın olmasından ötürü biz daha çok antiviral dediğimiz virüsleri etkili ilaçlar yazmaktayız. Bunlar hastalığın daha hafif seyretmesini, hastalığın tedavi sürecinde daha iyi bir tedavi sağlanmasını ve zatürreye geçiş oranlarını azaltmaktadır. Bütün hastalarımıza bol bol istirahat öneriyorum. İstirahat edip, o süreci daha rahat geçirebilmek adına bağışıklık sistemi sistemlerini güçlendirmeleri gerekmektedir.”
“TOPLU YERLERDE MASKE KULLANABİLİRSEK ÇOK DAHA FAYDALI OLACAKTIR”
Halk arasında antibiyotik kullanımı çok fazla, ister istemez bir algı var ama bu algı antibiyotikler virüste etkili bir durum değildir. Doktorumuza danışmadan hiçbir şekilde antibiyotik kullanmamak gerekiyor. Doktorumuza muayene olup, daha çok bu salgında da virüsleri olmasından dolayı antiviraller önerilmektedir. Kesinlikle antibiyotik kullanımı hekimimize sormadan kullanmamamız gerekmektedir. Soğuk hava durumunun gelmesi özellikle bağışıklık sistemine biraz daha zayıf olan iş temposu olsun, iş stresi olsun, yoğun temposu olan bütün öğrencilerimiz olsun, bunları etkileyebilmekte ve salgında virüs olmasından dolayı hızlı bir şekilde bulaş olmakta çünkü solunum yoluyla bulaş olmakta. O yüzden hızlı bir şekilde yayılabilmektedir. Bu dönemde maske kullanılması gayet mantıklı olur. Dediğim gibi solunum yoluyla bulaşan bir hastalık ve hızlı bulaşan bir hastalık. O yüzden toplu yerlerde maske kullanabilirsek çok daha faydalı olacaktır.”
]]>KARADENİZ Teknik Üniversitesi (KTÜ) Orman Fakültesi Yaban Hayatı Ekolojisi ve Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şağdan Başkaya, Türkiye’de küresel ısınma kaynaklı hava sıcaklıklarında yaşanan ani değişimlerin, yaban hayvanları üzerindeki etkisine ilişkin, “Yaban hayvanlarının küresel ısınmadan kısa sürede sonuçlarını görecek şekilde etkilenmeleri mümkün değil. Küresel ısınma yaban hayvanları için bolluk ve bereket demektir. Küresel ısınma döneminde birçok hayvan daha çok ve daha rahat besin bulur” dedi.
Dünyada ve Türkiye’de küresel iklim değişikliği nedeniyle hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi, hava sıcaklıklarında yaşanan ani değişimler, insanlar kadar yaban hayatını da etkiliyor. Kimi bilim insanları, sıcaklık artışından etkilenen hayvanlarda ölümlerin artıp, üremenin azaldığına dikkati çekerken, kimi uzman ise küresel ısınmanın yaban hayatına olumsuz etkilerinin binlerce yıllık bir süreçte ortaya çıkacağını öngörüyor.
‘KISA SÜREDE ETKİLENMELERİ MÜMKÜN DEĞİL’
KTÜ Orman Fakültesi Yaban Hayatı Ekolojisi ve Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şağdan Başkaya, Türkiye’de küresel ısınma kaynaklı hava sıcaklıklarında yaşanan ani değişimlerin, yaban hayvanları üzerindeki etkisi ile ilgili değerlendirmede bulundu. Başkaya, “Yaban hayvanlarının küresel ısınmadan kısa sürede sonuçlarını görecek şekilde etkilenmeleri mümkün değil. 3, 5, 10, 50 yılda küresel ısınma sonucu ‘şu şöyle oldu’ deyip de küresel ısınmaya bağlamak yanlış olur. Çünkü 100 bin yıllık küresel ısınma sürecinin içerisindeki dünyadan bahsediyoruz. Bu küresel ısınma süreci içerisinde de yine böyle 10 yıllık periyotlarda mini soğuma dönemleri yaşanıyor. Bazen de tam tersine o mini soğumayı yaşarken ‘ısınıyorduk’ diyebiliriz. Uzun yıllara yayılmış olan bir ısınma periyotların içerisinde hayvanların bundan dolayı muzdarip olduğunu söylemek, bunu bizzat küresel ısınmaya bağlamak doğru değil. Küresel ısınma yüzlerce yıllık bir olayın sonrasında bir değişim yapabilir” dedi.
‘KÜRESEL ISINMA DÖNEMİNDE BİRÇOK HAYVAN DAHA ÇOK BESİN BULUR’
Küresel ısınmanın hayvanlar için bolluk ve bereket olduğunu kaydeden Prof. Dr. Şağdan Başkaya, “Küresel ısınma bizleri de etkilemiştir. Asya’daki büyük bir kuraklığın sonrasında biz bu taraflara doğru göç ettik. Bugün bir küresel soğumanın sonucunda oldu. Yani soğuma kuraklık getirdi. Küresel ısınma bolluk ve bereket demektir. Yaban hayvanlar içinde bu böyledir. Küresel ısınma döneminde birçok hayvan, daha çok ve daha rahat besin bulur. Biz şu anda daha çok küresel ısınmanın kötü bir şey olduğuyla ilgili haber bombardımanının etkisi altındayız. Dünyamız 500 milyon yıllık süreç içerisinde uzmanların belirttiğine göre bunun yarısı küresel ısınma ile yarısı da küresel soğumayla geçti. Yani böyle kalp grafiği gibi çıkışlar inişler yaşandı. 500 milyon yılın şu anda biz tekrar bir ısınma dönemindeyiz ve ısınmanın sonrasında tekrar bir soğuma yaşanacağını da uzmanlar bekliyor. Peki, ‘bu ısınmayla ne oluyor’ dersek; evet bol yağışlar oluyor, fırtınalar kopuyor etrafta seller oluşuyor. Ama bunlar küresel ısınma için doğal bir sonuç. Küresel ısınma sonrası bunların olması gayet olağan beklenen şeyler” diye konuştu.
‘YAPMAMIZ GEREKENLERİ YAPMAYINCA KÜRESEL ISINMADAN DERT YANIYORUZ’
Yaban hayvanlarının küresel ısınmadan olumsuz etkilenmelerinin binlerce yıllık bir süreç içerisinde olacağını kaydeden Başkaya, “Burada yanlış olan biz insanların yaptığıdır. Mesela biz su kullanımı konusunda çok kötüyüz. Sulama, içme konusunda, her türlü anlamda suyu kötü kullanıyoruz. Biz bu konularda önlem almamız gerekirken selden yağışların aniden olmasından şikayetçi oluyoruz. Bize bol miktarda yağış düşüyor belki ani düşüşler oluyor. Derelerimizin yataklarına evleri yaparsak o ani yağışlar, seller, bizi olumsuz etkileyecektir. Yani biz yapmamız gerekenleri yapmayınca küresel ısınmadan dert yanıyoruz. Halbuki bol yağış bolluk, bereket demek. Bundan sıkıntı çekmememiz gerekirken sıkıntı çekiyoruz” ifadelerinde bulundu.
]]>ÇANAKKALE’de, balık tezgahlarında deniz suyu sıcaklığının yüksek olması nedeniyle beklenen bolluk yaşanmadı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Ayaz, “Balıklar üremek için su sıcaklığıyla birlikte hareket ediyor. Yaptığımız bir proje ile hamsinin yumurtasının ekim ayının sonunda bitmesi gerekirken, aralık ayı içinde hamsi yumurtalarına rastladık. Bu da yaklaşık 1,5 ay kadar bir kayma olduğunu, gösteriyor. Göçleri ne düzeyde etkilediği konusunda yapılmış net çalışma olmamasına karşın gözlemlere dayalı baktığımızda balık sezonunda bu sıcaklığa bağlı olarak bir kayma görüyoruz” dedi.
Denizlerde 1 Eylül itibarıyla av yasağının kalkması ve yeni sezonun başlamasıyla birlikte tezgahlarda balık çeşitliliği artarken, fiyatlarda da düşüş yaşandı. Ancak deniz suyu sıcaklığı istenilen seviyeye düşmeyince balıkların göçü olumsuz etkilendi. Bu nedenle balık tezgahlarında beklenen bolluk yaşanmadı. Balıkhanede lüfer 600, hamsi 100, kolyoz 100, yeşil istavrit 130, karides 500, çipura 450, levrek 280 TL’den, mezgit ise 300 TL’den satılıyor.
‘ARALIK AYI İÇİNDE HAMSİ YUMURTALARINA RASTLADIK’
Balıkların üremek için su sıcaklığıyla birlikte hareket ettiğini söyleyen ÇOMÜ Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Adnan Ayaz, “Biz de bunu gözlemliyoruz. Şu anda Doç. Dr. İsmail Burak Daban yürütücülüğünde yapılan bir projemiz var. O projede, normalde hamsinin yumurtasının ekim ayının sonunda bitmesi gerekirken aralık ayı içinde hamsi yumurtalarına rastladık. Bu da yaklaşık 1,5 ay kadar bir kayma olduğunu gösteriyor. Göçleri ne düzeyde etkilediği konusunda yapılmış net çalışma olmamasına karşın gözlemlere dayalı baktığımızda balık sezonunda bu sıcaklığa bağlı olarak bir kayma görüyoruz. Deniz suyu sıcaklığı yazın çok sıcak gitti. Karadeniz’in bu yıl yüzey suyunun 26 dereceye ulaştığı söylendi. Bu, Karadeniz için çok büyük bir sıcaklık. Bu sıcaklığın mevsim geçişi yaparken çok şiddetli fırtına, yağmur olacağı söylenmişti ve bunu gördük. Kıyı kentlerinde, Karadeniz’de balıkçı barınakları karayelden yıkıldı. Sadece Karadeniz’de değil, aynı sıkıntıyı Marmara’da da Çanakkale Boğazı’nda da yaşadık. Ülkemizin de bu konuyla ilgili yapabileceği çok fazla bir şey yok. Küresel iklim değişikliği artık yüzünü yavaş yavaş bize gösteriyor. Küresel iklim değişikliğine karşı alınacak önlemlerin acilen masaya yatırılması da gerekiyor. Özellikle kıyı kentleri, iklim değişikliğinden kaynaklanan fırtınalardan etkilenebilir. Bunun için önlem geliştirilmesi gerekmektedir” ifadelerini kullandı.
‘SULARIN SOĞUMAMASI BALIKLARIN GÖÇ YOLLARINI ETKİLEDİ’
Balıkhane esnafı Engin Tunç, “Bütün balıklarımız tezgahta var. Hamsimiz, istavritimiz, tekirimiz, lüferimiz, deniz çipuramız, levreğimiz var. Bütün balıklar tezgahlarımızda mevcut ama göç bittiği için çok büyük bolluk yok. Göç zamanı geçtiği için boğazda belli bölgelerde olta ile yakalanan lüfer balığı geliyor. Onların da alıcıları belli. Restoranlara kadar çıkıyor, çok bol balık avlanmıyor. Gene de lüferin kilosu 500-600 TL bandında tezgahlarda bulunuyor. Rüzgarın sürekli lodos esmesi, suların soğumaması balıkların göç yollarını etkiledi. Balıklar deniz suyu sıcaklığı yüksek olması nedeniyle göçe zorlanmadığı için olduğu yerlerde kalıyor. Şu anda bahar havası gibi bir hava var. Deniz suyu sıcaklığı 17-18 derece. Neticede balıklar da şaşırmış durumda. Göç etmiyorlar, dolayısıyla aşırı bir bolluk yok” diye konuştu.
]]>