2006’daki İsrail-Hizbullah savaşı 12 Temmuz’da başlamış ve 34 gün sürmüştü.
10 aydır süren yıpratma savaşının ardından iki taraf yeniden bu kez cephede savaşabilir.
İsrail’in üstün yanları hava kuvvetleri ve istihbaratı. Hizbullah’ın elinde ise geniş bir füze stoğu ve silahlı insansız hava araçları var.
İki taraf arasında çıkabilecek büyük bir savaşın neye benzeyebileceğini anlamak için iki temel faktörü göz önünde bulundurmak gerek: 2006’daki savaştan alınan dersler ve taraflar arasında 10 aydır süren çatışmalar.
İsrail, kava kuvvetlerinin üstün gücü nedeniyle Lübnan’da büyük yıkıma neden olabilir. Ancak İsrail ordusu Gazze’de ülkenin onlarca yıldır dahil olduğu en uzun savaşı yürütüyor.
Hizbullah şu ana kadar aralarında üst düzey askeri komutanı Fuad Şükür ve üç önemli liderin de bulunduğu 350’den fazla savaşçısını kaybettiğini, İsrail’in bu kişilerin tamamını hava saldırılarında öldürdüğünü söylüyor.
Ancak Şii Müslüman bir parti olan Hizbullah, olası bir topyekün savaşa, yıllardır Suriye’deki savaşta tecrübe kazanan yeni komutanlarıyla katılacak.
Hizbullah’ı destekleyen İran, örgüte maddi ve askeri destek veriyor.
ABD ve İngiltere dahil birçok Batılı ülkenin ve bazı Arap ülkelerinin “terör örgütleri” listesindeki Hizbullah, Lübnan hükümetine göre, meşru bir direniş örgütü. Siyasi bir parti de olan Hizbullah, Lübnan Meclisi’nde önemli sayıda milletvekiliyle temsil ediliyor.
2006 yılındaki savaş, Hizbullah’ın sınır ötesi bir baskında 8 İsrail askerini öldürmesi, 2 İsrail askerini kaçırması ve İsrail’le esir takası talep etmesi sonrası çıktı.
Gözlemciler, İsrail ve Hizbullah arasındaki mevcut yıpratma savaşının topyekun veya kapsamlı bir savaşa dönüşmesi halinde, İsrail’in 18 yıl önceki durumla yine karşı karşıya kalabileceğine inanıyor. İsrail o dönem önce yoğun bir hava saldırısı, sonra da kara harekatı başlatmıştı.
İsrail’in hedefleri, kaçırılan iki askeri kurtarmak ve Hizbullah’ı askeri olarak ezmekti. Ancak bu hedeflere varılamadı.
Savaş, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararının 11 Ağustos 2006’da oy birliğiyle kabul edilmesiyle sona erdi.
İsrail’in operasyonlarını durdurmasının ardından Hizbullah da 14 Ağustos sabahı İsrail’e yönelik füze saldırılarını durdurdu.
İki taraf da, BM Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal ettikleri gerekçesiyle eleştiriliyor. Hizbullah’a yönelik eleştiri, silahlarını muhafaza etmesi. İsrail’e yönelik eleştiri ise hala Lübnan topraklarını işgal, Lübnan hava sahasını da düzenli olarak ihlal etmesi.
Hizbullah’ın İsrail’e yönelik saldırıları
Hizbullah, 8 Ekim 2023’te İsrail mevzilerini bombalamaya başladı.
Örgüt bunu, İsrail’in, Hamas’ın bir gün önce ülkenin güneyinde sivillere ve askerlere yönelik saldırılarına yanıt olarak Gazze’yi bombalamasının ardından, “Gazze’ye destek olmak için” yaptığını açıkladı.
Hizbullah ayrıca bu cepheyi, Gazze’de ateşkes sağlanana dek açık tutacağını duyurdu.
İsrail’e karşı oluşturulan stratejik askeri ittifak; Hizbullah, Hamas, İslami Cihad, Yemen’deki Husiler ve İran tarafından desteklenen Iraklı grupları kapsıyordu
Hizbullah ve İsrail yetkilileri savaşa hazır olduklarını ancak İsrail’in Hizbullah’la savaş çıkması halinde Lübnan’ı “Taş Devri”ne döndürme tehdidine rağmen, topyekun bir çatışmadan kaçınmayı tercih ettiklerini söyledi.
BM’ye göre sınır ötesi saldırılar nedeniyle Lübnan’da çoğu sivil 90 binden fazla kişi evlerinden etmek zorunda kaldığı; İsrail’in saldırılarında 100 sivil ve 366 Hizbullah savaşçısı öldü.
İsrail yetkilileri ise Hizbullah’ın saldırıları nedeniyle 10’u sivil 33 kişinin öldüğünü, 60 bin sivilin de evlerini terk etmek zorunda kaldığını söylüyor.
BBC, Güney Lübnan’da 3 bin 200’den fazla binanın çatışmalar nedeniyle tamamen veya kısmen hasar gördüğünü gösteren bir uydu görüntüleri analizi yayımladı.
İsrail medyasına göre ise Kuzey İsrail’de 1000’den fazla bina hasar gördü.
‘İsrail’in en zorlu rakibi olabilir’
İngiliz askeri uzman Justin Crump, Hizbullah’ın “halen İsrail’in en zorlu rakibi” olabileceğini ve çatışmanın genişlemesi halinde muhtemelen büyük sürprizlere imza atacağını söylüyor.
Yıllarca İngiliz ordusunda görev yapan ve Londra’da askeri danışmanlık şirketi Sibylline’ı kuran Crump, “Hizbullah bugün 2006’da sahip olduğu her şeye sahip ama daha büyük miktarlarda” diyor.
Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı’na (CIA) göre Hizbullah’ın çeşitli tip ve menzillerde yaklaşık 150 bin mermi ve füzesinin yanı sıra 45 bin de savaşçısı var. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ise daha önce 100 binden fazla savaşçıları olduğunu iddia etmişti.
Hizbullah, 2006’da İsrail ile savaşta Katyuşa ve Grad roketleri ile tanksavar füzelerinin yanı sıra, Rus yapımı Kornet füzesi de dahil güdümlü füzelerden de yoğun şekilde yararlandı.
İsrail’in hava üstünlüğüne sahip olmasına rağmen Crump, “Hizbullah’ın da arazi avantajı var ve bunu lehine çeviriyor” diyor ve ekliyor:
“Hizbullah artık araçlarını ve füze fırlatma sahalarını daha iyi gizleyebiliyor. Bu yüzden İsrail sadece hava saldırılarıyla Hizbullah’ın ülkeye yönelik füze saldırılarını durduramaz. Bu nedenle İsrail kara harekatı seçeneğini ciddi olarak değerlendirebilir.
“Eğer İsrailli bir tank komutanı olsaydım, kesinlikle askerleri Hizbullah’a ve tanksavar füzelerine karşı (Güney Lübnan’da) Litani Nehri’nin güneyine göndermek istemezdim. Bu beni mutlu etmezdi.”
Silah ve füze cephaneliği
Hizbullah, cephaneliğinin büyüklüğünü veya sahip olduğu füzelerin türünü, bu silahlar kullanılıncaya dek açıklamıyor.
Geçtiğimiz yıllarda yayımlanan çok sayıda istihbarat raporuna göre, Hizbullah’ın silahlarının ana kaynağı İran ve bu silahlar örgüte İran, Irak ve Suriye üzerinden kara yoluyla ulaşıyor.
Bu silahlar arasında İran’ın yeni nesil hassas tanksavar füzesi Elmas-3 de var.
Hizbullah ayrıca, Burkan füzesini ve adını 2015’te Suriye’de öldürülen örgüt liderinin adını taşıyan Cihad Muğniye füzesini de ilk kez İsrail’e karşı kullandı.
Cardiff Üniversitesi profesörü ve “Hizbullah: Politika ve Din” kitabının yazarı Emel Saad, “Bugün tanık olduğumuz şey, 2006’da tanık olduğumuz Hizbullah’ın ileri ve gelişmiş versiyonu” diyor ve ekliyor:
“Hizbullah, konvansiyonel bir ordunun ve konvansiyonel olmayan askeri grupların özelliklerini birleştirdi. Böylece hibrit bir askeri aktör tanımının ötesine geçti.”
Hizbullah lideri Hasan Nasrallah daha önce İsrail’in derinliklerine ulaşabilecek hassas ve gelişmiş füzelere sahip olduklarını söylemişti.
Askeri konularda uzman gazeteci ve Lübnan’da Hizbullah’a yakın Mayadeen kanalının analisti Ali Jazini’ye göre Nasrallah’ın bu sözleri, örgütün 300 km menzile ulaşabilen kısa menzilli, hassas balistik füzelere sahip olduğunun ipucu olabilir.
Ali Jazini, İsrail’e yakın mesafeden atılabilecek bu tür füzelerin, Hizbullah’a avantaj sağlayabileceğini ve İsrail ordusunun reaksiyon süresini sınırlayabileceğini söylüyor. Bunlar İran’ın Zelzal ve Fateh 110 tipi füzeleri olabilir.
Ayrıca bazı füzelerin veya bunların bir kısmının ortalıkta dolaşan fotoğraflarından, Hizbullah’ın Rus füzelerini de kullandığı anlaşıldı.
İngiliz askeri uzman Justin Crump’a göre Hizbullah bu füzeleri Suriye’den almış olabilir zira İran birçok Rus sisteminin kopyalarını üretiyor ve dolayısıyla Hizbullah’a aynı silahları sağlayabiliyor.
SİHA savaşları
Füzeler dışında, mevcut savaşın önemli bir özelliği de, özellikle Hizbullah’ın ilk kez saldırı amaçlı füze yüklü silahlı insansız hava araçlarına (SİHA) aşırı derecede bağımlı olması.
Justin Crump, “Hizbullah SİHA’ları daha iyi ve yenilikçi bir şekilde kullanıyor” diyor.
İsrail medyasında geçtiğimiz günlerde Hizbullah’ın “sessiz İHA” olarak tanımladığı bir silahı kullanmaya başlayacağına dair bir haber yayımlandı.
İran’ın Shahed 101 tipi elektrikli SİHA’sı uçarken neredeyse hiç ses çıkarmıyor, bu da özellikle alçak irtifada uçtuğu ve radarlar tarafından kolayca tespit edilemediği için silaha müdahale edilmesini zorlaştırıyor. Hizbullah’a yakın kaynaklara göre bu SİHA daha önce Yemen’de ve Iraklı gruplar tarafından kullanılmıştı.
Ali Jazini ise Ekim 2023’teki Hizbullah ile bugünkü Hizbullah arasında büyük bir fark olduğuna dikkat çekiyor:
“İsrail ordusu sinyal istihbaratı, sinyal bozucu ve iletişim alanında dünyanın en ileri teknolojisine sahip olabilir. Dolayısıyla Hizbullah’ın, sınıra 20 kilometre uzaklıktaki Safed’de olduğu gibi İsrail’in derinliklerini hedef alan SİHA gönderebilmesi veya İsrail’deki hassas bölgelerin fotoğrafını çekmek için bölgeye İHA göndermesi, bu konuda ders aldığını ve esneklik gösterdiğini gösteriyor.”
SİHA’ların yeteneklerini gösteren Hizbullah, Hermes 450 veya Hermes 900 tipi çok sayıda çok gelişmiş İsrail SİHA’sını düşürme yeteneğini gösterdi, İsrail savaş uçaklarını Lübnan hava sahasını terk etmeye zorladığını duyurdu. Bunlar, Hizbullah’ın İsrail’e karşı havada caydırıcılık sağlamaya çalıştığını yolunda yorumlara yol açtı.
Ancak gözlemciler bu tip yorumların fazla abartılı olduğunu düşünüyor.
Ali Jazini, “Hizbullah, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Lübnan hava sahasında tamamen faaliyet göstermesini engellemekten çok uzakta” diyor.
Justin Crump’a göre de Hizbullah, İsrail uçaklarının alçak irtifada uçmasını kısıtlayabilir ancak İsrail uçakları daha yüksek sortiler gerçekleştirebilir; bu nedenle de Hizbullah hava sahasını İsrail uçaklarına kapatamaz.
‘Direniş ekseni’
Crump ayrıca Hizbullah’ın, Yemen’deki Husilerin kullandığı silahlara sahip olabileceğine, Hamas veya Husilerin sahip olduğu silahların Hizbullahınkilerle aynı olduğuna inanıyor:
“Bu grupların tümü ‘aldıkları dersleri, teknolojiyi ve silah sistemlerini’ paylaşıyor; Hizbullah bunların en gelişmiş olanı.”
Profesörü ve Emel Saad’a göre, savaşın genişleyeceğine dair herhangi bir tahmin, savaşın gerçekleştiği bağlamı, yani İsrail’e karşı “direniş ekseni” olarak adlandırılan tek bir eksende faaliyet gösteren farklı askeri grupları dikkate almalı:
“Eskiden böyle bir şey yoktu. Bugün tüm bu gruplar, büyümesi muhtemel stratejik bir ittifak bünyesinde savaşıyor.”
Kendisini “direniş ekseni” olarak adlandıran bu eksenin unsurları, her biri ayrı bir kimliğe sahip olmasına karşın, İran tarafından desteklenen birçok askeri grubu içeriyor.
Bu grupların çoğu, ABD ve bazı Arap ülkeleri tarafından “terör örgütü” olarak görülüyor.
“Direniş ekseni” Lübnan Hizbullahı’nın yanı sıra Filistinli örgütler Hamas ve İslami Cihad ile Yemen’deki Husi Ensarullah’ı ve Iraklı grupları da içeriyor.
İran Dışişleri Bakanlığı, İsrail’i, “Lübnan’daki herhangi bir yeni eylemin beklenmedik yansımaları olacağı” yolunda uyarmıştı. Bu durum göz önüne alındığında, söz konusu grupların Hizbullah’a karşı girişilecek herhangi bir genişletilmiş savaşta rol oynayıp oynamayacağı bilinmiyor.
2006’daki İsrail-Hizbullah savaşı ile Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’in güneyinde düzenlediği saldırılar arasında, Lübnan ile İsrail arasındaki sınır bölgesi, tüm gerilimlere ve sınır ihlallerine rağmen iki ülke arasındaki en uzun sükunete sahne oldu.
Ancak bu, çok yakında meydana gelebilecek gelişmelere yönelik hazırlıkların yapılmadığı anlamına gelmiyor.
]]>15 Temmuz 2016’da Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) darbe girişiminin üzerinden 8 yıl geçmesine rağmen o gece yaşananlar hafızlardan silinmiyor. 15 Temmuz gecesi 11. Komando Tugay Komutanı olan ve darbecilerin sözde atama listesinde “Denizli sıkıyönetim komutanı” olarak adı geçen eski tuğgeneral Kamil Özhan Özbakır, Denizli’deki 550 komandoyu Ankara’ya sevk etmek istedi. Kayseri Erkilet Askeri Havaalanından gelen C-130 ve C-160 tipi iki kargo uçağın Çardak Hava Meydan Komutanlığına veya Çardak Havalimanına inmesinin planlanarak 550 komandonun Ankara’ya gitmesi hedeflendi. Çardak’a 550 darbeci askerin geleceğini ve uçaklarla kentten ayrılacağı haberini alan Çardak, Bozkurt ve Honaz halkı Hava Meydan Komutanlığı önüne giderek askerlerin geçişine izin vermedi. O esnada dönemin Çardak Belediye Başkanı Mahmut Öztürk, kendi belediyesi ve Büyükşehir Belediyesine ait iş makinalarını piste çekilmesi talimatını vermesi üzerine Kayseri’den gelen askeri kargo uçaklarının inişi engellendi.
Darbenin seyrini değiştirecek hamleyi yapan Çardak eski Belediye Başkanı Mahmut Öztürk, o gün yaşananları İhlas Haber Ajansı (İHA) muhabirlerine anlattı. 15 Temmuz akşamı kent merkezinde gerçekleşen Büyükşehir Belediyesi toplantısından ilçeye geldikleri sırada yolda askeri araç konvoyunu gördüklerini belirten Çardak eski Belediye Başkanı Öztürk, darbe girişimi olduğunu anladıklarını söyledi. Vatandaşların bilgilendirilmesi için partililerine haber verdiğini söyleyen Öztürk, “Çardak’a gelir gelmez de hep beraber havaalanı kavşağını durumu kontrol etmek üzere yola çıktık. Konvoy ikiye bölünerek, birisi arkamızda gördüğünüz askeri havaalanına doğru bir kısmı da sivil havaalanına doğru yönlendirildi” dedi.
“O gece karar vericiler ortada yoktu, sonra birçoğu FETÖ’cü çıktı”
Darbe girişiminin yaşandığı anlarda ne yapılacağına karar verecek kişilere ulaşılamadığını belirten Öztürk, kalkışmanın sonrasında devam eden soruşturmalar kapsamında karar verici kişilerin FETÖ üyesi olduğunun anlaşıldığını söyledi. Ülkenin kurtuluşu için canları pahasına askeri konvoyun önüne geçtiklerini ifade eden Öztürk, “Konvoyu durdurduktan sonra kargo uçaklarının ilçemiz üzerinde uçtuğunu tespit ettik. Bunun üzerine piste inmelerine engellemek amacıyla belediye araçlarını ve Büyükşehir Belediyesine bağlı araçlarının tamamını piste çıkartarak, piste kullanılmaz hale getirdik. Sabah saatlerinde de İl Jandarma Komutanlığından geldiler ve biz nöbete devam ederken buradaki darbeci askerleri teslim alarak buradan ayrıldılar. Çardak aslında Kazan kadar önemliydi. Kazandan belki daha önemliydi. Buradan giden 550 komando darbeci asker belki cumhurbaşkanımızın bulunduğu külliyeyi basacaklardı. Biz tabi soğukkanlılığımızla başımıza ne geleceğini düşünmeden bütün bunları yaptık. Ülkemiz için yine gerekirse yine yaparız” şeklinde konuştu.
“Benim ve eşimin bulunduğu araca namlular doğrultuldu”
15 Temmuz gecesi ölüm kalım savaşı verdiklerini dile getiren Mahmut Öztürk, “Herkes bunu hissedemez. Benim içimde bulunduğumuz araçta eşim, ben ve şoförüm askeri konvoyun önüne aracı çektiğimizde 4 namlulu silah bize doğrultulmuştu ve biz o durumdayken bile yoldan çekilmeden operasyon sürecini yöneltmeye başardık. Çok şükür başımıza bir şey gelmedi. Gözümün önünden gitmeyen şeyler bunlar, biz çoluğumuzu çocuğumuzu her şeyimizi bırakıp belimizi silahımızı taktık ve FETÖ’nün karşısına çıktık” ifadelerini kullandı. – DENİZLİ
]]>Türklerin tarihleri boyunca coğrafi olarak çok geniş, ekonomik olarak zengin, nüfus olarak kalabalık ve çok uluslu, askeri olarak da çok güçlü devletler kurduğunu ifade eden Doç. Dr. Savaş Eğilmez, “Türk kültürünün ve Türk iktidarının en önemli unsurları adalet ve hoşgörüdür. Dolayısıyla kurdukları devletlerle hakim oldukları coğrafyalarda ve yönettikleri kavimler üzerinde adaleti, hoşgörüyü ve dolayısıyla da barışı tesis etmeyi başarmışlardır.
Son devletimiz Türkiye Cumhuriyeti, coğrafi olarak Türk tarihinin küçük diyebileceğimiz devletlerinden biridir. Türk Devleti yüz ölçümü olarak seleflerine nazaran küçük olsa da kültürel mirasının ortaya çıkardığı etki oldukça büyüktür.
Türk ordusunun varlığı, Cumhuriyet döneminin en geniş sınırlarına ulaşmıştır.
Nitekim son yıllarda Türk Devleti’nin çeşitli alanlarda mesafe kat edip oldukça güçlenmesi, bahsettiğimiz güçlü mirastan gelen sorumlulukla birleşince, bulunduğu her bölgede barışı tesis eden Türk ordusunun varlığı, Cumhuriyet döneminin en geniş sınırlarına ulaşmıştır” diye konuştu.
Türk Devletinin; KKTC, Azerbaycan, Bosna-Hersek, Kosova, Arnavutluk, Libya, Suriye, Irak, Katar, Somali’de barışı koruma adına askeri varlığını sürdürmeye devam ettiğini anlatan Doç. Dr. Savaş Eğilmez, “Aynı zamanda Türk donanması, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum kesimi ile artan gerginliklerin tam da merkezinde, enerji ve bölgesel çıkarlar üzerinde çok önemli bir güç odağı olarak Akdeniz ve Ege denizlerinde devriye gezip, bölgenin tamamına güçlü varlığını hissettirmeye devam ediyor” diye konuştu.
Libya
Doç. Dr. Savaş Eğilmez, açıklamasını şöyle sürdürdü; “Libya’nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter, ülke içinde daha fazla bölgeyi silah zoruyla kontrolü altına alırken, darbeci lidere bazı Avrupa ve bölge ülkeleri de destek veriyor.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır, ve Fransa gibi ülkelerin desteğini alan Hafter’in, Nisan 2019’da milislerine Trablus’u ele geçirmek için saldırı emri vermesiyle, zaten uzun süredir istikrarsızlıkla boğuşan Libya yeni bir şiddet sarmalına sürüklendi.
Hafter, bölgesel destekçilerinden tedarik ettiği mali kaynak, ağır silah, paralı asker, silahlı insansız hava araçları (SİHA), savaş uçakları ve bunları kullanacak askeri danışmanlık desteğiyle Trablus’un kapılarına kadar dayandı.
Başından beri Hafter ve bölgesel destekçilerinin, başkenti ve ülkeyi silah zoruyla kontrol altına alma niyetindeki bu darbe girişimine karşı çıkan Türkiye, uluslararası meşruiyete sahip Libya hükümetine desteğini açıkladı.
Türkiye, Birleşmiş Milletler tarafından tanınan hükümeti desteklemek için Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) bağlı askeri uzmanlar Libya’ya gelerek, Libyalı muhataplarına danışmanlık hizmeti vermeye başladı. Türkiye’nin destekleri neticesinde Libya’da Başbakan Fayez al-Sarraj hükümeti Hafter’e karşı üstünlüğü ele geçirdi.
Suriye
Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalesi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleştirilen en büyük dış operasyonlardan biri. Türk devleti, 2016 yılında hem DEAŞ hem de ABD destekli PKK/PYD terör örgütüne karşı Suriye’nin kuzeyine yönelik barış harekatları düzenlemeye başladı. Türk Devleti, Mart 2017 tarihinde Fırat Kalkanı, bir yıl sonra Zeytin Dalı ve Ekim 2019 tarihinde düzenlediği Barış Pınarı harekatları ile Suriye’deki yerleşim yerlerine barış ve huzur getirdi.
Türk birlikleri ayrıca, Suriye’deki savaştan Türkiye’ye kaçan 3 milyondan fazla Suriyeliyi evlerine dönmeye teşvik etmek ve yeni bir mülteci dalgasını önlemek ayrıca bölgede bir terör koridoru oluşmasını engellemek amacıyla Kuzey Suriye’nin önemli bir kısmını kontrol altında tutmaya devam ediyor.
Irak
Kuzey Irak bölgesi PKK terör örgütünün yapılanması nedeniyle hayati öneme sahiptir. Uzun yıllardır bölgeye yerleşen ve yayılan terör örgütü Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmektedir. İrili ufaklı birçok kamp bölgeye yayılmış durumdadır. Terör örgütü Türkiye, İran ve Suriye sınırlarının sağladığı avantajları kullanmaktadır. Her üç sınıra yakın olmak örgüte uygun coğrafya, maddi imkan ve silah temini açısından güvenli bir ortam sağlamaktadır.
Uyuşturucu ticaretinden silah ve insan kaçakçılığına kadar birçok alanda önemli gelirler elde edilmektedir. Suriye ve Lübnan’dan Kandil bölgesine geçişle beraber Türkiye’yi hedef alan birçok terör eylemi bu bölgeden yönetilmiştir. Türkiye içine rahatlıkla geçilerek terör faaliyetleri gerçekleştirilmiştir.
Kandil bölgesi sahip olduğu zorlu coğrafi şartlar ve İran-Irak sınırlarını kapsayan konumuyla PKK terör örgütünün rahatlıkla hareket edebildiği bir bölge konumundadır. Türkiye’nin bu bölge üzerinde direkt bir kontrolünün olmaması terör örgütünün kendini güvende hissetmesine yol açmaktadır. 1980’lerden itibaren TSK gerçekleştirdiği başarılı sınır ötesi operasyonlarla PKK’yı birçok kez dağılma noktasına getirdiyse de bu bölgenin sahip olduğu konum sayesinde örgüt yeniden toparlanabilme imkanı yakalamıştır. Bu durum karşısında terörle mücadeleyi daha etkin kılabilmek için Türkiye bölgede askeri üsler kurma yoluna gitmiştir.
Katar
Türkiye ile Katar arasında varılan anlaşma gereği Türk askerinin başkent Doha’da bulunan El Rayyan Üssü’nde bulunması kararlaştırıldı. Katar’da açılan askeri üsse izin veren ilk adım olan “Türkiye-Katar Askeri İş Birliği Anlaşması” 2015’in Mart ayında Meclis Genel Kurulu’ndan ve Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın onayından geçmişti.
Resmi kaynaklara göre Katar’da bulunacak Türk birliğinin asli görevi; “Gerçekleştirilecek müşterek/birleşik tatbikatların ve eğitimlerin vasıtasıyla Katar’ın savunma imkanının ve kabiliyetlerinin geliştirilmesinin desteklenmesi, her iki tarafın da diğer ülkelerin silahlı kuvvetleri ile eğitim/tatbikatlar icra edebilmesi, terörizmle mücadele ile uluslararası barışa katkı sağlamak” şeklinde belirlenmiştir.
Somali
Türkiye, 2017 yılında en büyük denizaşırı üssünü Mogadişu’da açtı; burada Türk askerleri, onlarca yıldır süren iç çatışmalarla harap olmuş bir ülkenin yeniden inşasına yardımcı olmak amacıyla Somalili askerlere eğitim veriyor. Türkiye, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Erdoğan’ın 2011’deki ziyaretinden bu yana Afrika Boynuzu’ndaki yerini güçlendirerek eğitim, sağlık ve güvenlik gibi hizmetlerin canlandırılmasına yardımcı oluyor. Türkiye 2015 yılında Somali ile savunma ve sanayi anlaşmaları da imzalandı.
Azerbaycan
Türkiye silahlı kuvvetlerinin ayrıca Kardeş ülke Azerbaycan’da faaliyetlerini sürdürüyor. Türkiye, işgalci Ermenistan ile mücadelesinde ortak askeri eğitim ve tatbikatların yanı sıra başta Türk yapımı insansız hava araçları, füzeler ve elektronik savaş cihazlarının da bulunduğu yeni savunma sistemleri sağlama noktasında Azerbaycan’ı bir çok alanda desteklemektedir.” – ERZURUM
]]>Refah, Gazze’de evlerinden edilen Filistinliler için güvenli son sığınak olarak görülüyor. Birleşmiş Milletler’e göre bölgede bir buçuk milyondan fazla Filistinli var ve çoğunluğu, kuzey bölgelerden buraya kaçanlar.
Peki İsrail hükümeti Refah’a planladığı saldırıyı erteleyerek neyi amaçlıyor?
Askeri yanıltma stratejisi mi, lojistik yetersizlik mi?
İsrail Ordusu Nisan ayının ilk haftasında, dört aydır savaşın sürdüğü Han Yunus’taki üç askeri birliğinin de aralarında olduğu Gazze Şeridi’ndeki güçlerini çekeceğini duyurdu.
Gazze’nin kalanının kontrolü Nahal Birliği’ne kaldı. Kuzey ve güneyi ayıran bu bölge, Netzarim Koridoru olarak biliniyor.
O günlerde BBC’ye konuşan bir İsrailli yetkili, “savaşın bir sonraki aşamaları için bazı gerekli hazırlıklar ve yeniden örgütlenmeler” içinde olduklarını söyledi.
Güvenlik uzmanı Tümgeneral Dr. Muhammed El Şahavi, daha şimdiden “yaklaşık 70 bin ton patlayıcı” mühimmatı (Hiroşima’ya atılan atom bombasının iki katından fazlasına eşdeğer) Gazze Şeridi’ne yığan İsrail’in “uzun bir savaşı kaldırabilecek durumda olmadığı” görüşünde.
Bunun sonucunda İsrail’in askeri ve ekonomik gücünün azaldığı yorumları yapılıyor.
El Şahavi, “Refah’a saldırma planını hayata geçirdiği takdirde İsrail’in gün be gün vereceği kayıplar, Avrupa Birliği ve ABD’nin öncülüğünde Batı’nın verdiği lojistik desteği de etkiler” diyor.
İsrail’in 162’nci Tümen’in etkinliğini arttırarak Refah’a kuvvetli bir şekilde saldırmak için hazırlık yaptığını ifade eden uzman, kara operasyonu açıklamalarına rağmen İsrail’in bölgeyi işgal etmeye ya da kuzey ve güney kesimleri birbirine bağlayan ana yollardan biri olan Salah Al Din noktasını kontrol etmeye yanaşmayacağını düşünüyor.
El Şahavi’ye göre İsrail ordusu, İran’ın havadan yaptığı son saldırıyı Refah’a saldırmak için bir “stratejik fırsat” olarak görebilirdi çünkü saldırının olduğu saatlerde dünyanın geri kalanının sempatisini kazanmıştı; ancak ordu bu fırsatı kaçırdı.
İsrail’in geçtiğimiz aylarda rehinelerin bırakılması ve Filistinli direnişçilerin siyasal ve askeri kontrolünün sonlandırılması gibi hedeflerine ulaşmada başarısız olduğunu vurgulayan El Şahavi, “Refah’ın işgalinin kayda değer bir başarıyla sonuçlanacağı da kesin değil” diyor.
Refah’a olası bir kara operasyonunun iki ülke arasındaki barış anlaşması girişimlerini tehlikeye sokacağı ve bir anlaşma ihlali olarak görüleceğini belirten uzman, İsrail’in uluslararası hukuku çiğnediği yönündeki suçlamaları değerlendirmekten kaçınıyor ve “İsrail yalnızca kendi çıkarları için hareket ediyor” ifadelerini kullanıyor.
Küresel desteği yeniden kazanma çabası mı?
Öte yandan Mısır, Fransa, Lübnan gibi ülkelerin liderleri başta olmak üzere bazı uluslararası liderler Refah’a saldırmanın “tehlikeli sonuçlar” getireceği uyarısında bulundular.
Paris Üniversitesi’nden jeopolitik ilişkiler profesörü Dr. Celine Grisi, Netanyahu’nun İsrail’e karşıt sesleri daha yükseltecek ve ülkesine yönelik kınama mesajlarının eyleme dönüşmesine neden olacak bir hatalı adım atmaktan kaçındığı görüşünde.
Dr. Grisi İsrail’in İran’ın saldırısı sonrası “kaybettiği uluslararası desteği geri kazandığı” görüşüne katılmıyor.
İran’ın saldırılarının henüz Batılı uzmanlar tarafından incelendiğini söyleyen Dr. Grisi, “Saldırının İsrail’in Refah’a saldırması yönünde yeşil kart verdiği ve uluslararası desteği İsrail’in lehine yönelttiğini söylemek mümkün değil” değerlendirmesini yapıyor.
Mısır’ın Netanyahu’nun hesaplarında aktif rol oynadığını ve İsrail liderinin müttefiklerine danışarak ilerlediğini söyleyen Dr. Grisi, ABD’nin tavrının, İsrail hükümetindeki aşırı sağın tavrından daha önemli olduğuna dikkat çekiyor:
“Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da kendi çıkarlarını korumak için İsrail’e destek veren ülkeler, uluslararası hukuk açısından İsrail’e yöneltilen suçlamalar ve açılan davalar nedeniyle koşulsuz destek vermekten artık kaçınıyor.”
Grisi’ye göre ülkeler, İsrail’e yönelik destekçi ya da karşıt tavırlarını İsrail’in politikalarını ciddi ve etkili bir şekilde hayata geçirip geçirmeyeceğine göre değiştirmekten kaçınacak.
Ancak Batı’nın rahatsızlığı sonrası İsrail’e yaptırım uygulamaları ihtimali var.
İç siyasetteki baskılar Refah planını etkiler mi?
İsrail’de aşırı sağcı siyasetçiler, uluslararası baskıların İsrail ordusunun Refah’ta kalan Hamas birliklerinin hedef alınmasına yönelik planları saf dışı edeceğinden endişe ediyor.
Ancak Bar-İlan Üniversitesi’nden akademisyen Dr. Mordechai Kedar’a göre Netanyahu, Refah’a saldırma kararını vermesi yönünde aşırı sağın baskılarına boyun eğmeyecek.
Dr. Kedar’a göre eğer aşırı sağ, koalisyondan ayrılmaya karar verirse, Netanyahu Benny Ganyz ve Gadi Eisenkot gibi güçlü alternatifleri koalisyona katabilir, ya da ana muhalefet lideri Yair Lapid ile işbirliği yolunu seçebilir.
Tüm bu isimler Refah’ta siviller açısından daha az tehlikeli olacak çözümleri destekliyor.
İsrail’in geri çekilmesi sonrası Gazze’de bazı geniş bölgeler ve Han Yunus’taki yıkım daha görünür oldu.
Bu da uluslararası toplumun Refah’a olası bir kara operasyonu halinde insani krizin derinleşeceği yönündeki kaygıları tetikledi.
İsrail ordusunun, “iyi planlanmış konumlara, yine iyi planlanmış bir zamanlama ile cerrahi operasyonlar düzenleyeceğini, teröristlerin bulunduğu tünel ve binaların bu hedefler arasında olduğunu” söyleyen Dr. Kedar, Netanyahu’nun Refah’a kapsamlı bir askeri operasyondan kaçınacağı görüşünde.
İsrail’in ABD gibi büyük bir karar vericiyi öfkelendirmek istemediğini vurgulayan Dr. Kedar, “Netanyahu Refah’a kapsamlı askeri operasyon kartını, baskı amacıyla zaman zaman yeniden kullanacaktır” yorumunu yapıyor.
]]>CHP Genel Başkan Yardımcısı Yankı Bağcıoğlu, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) personeli ve ailelerinin özlük, sağlık ve emeklilik haklarının iyileştirilmesi gerektiğini belirterek “Önümüzdeki dönemde ülkemizin karşı karşıya olduğu tehdit ve risklerin bertaraf edilmesi için TSK’nın vazifesini en iyi şekilde icra etmesinin hayati önemi haiz olduğu gerçeğinden hareketle, TSK personeli için bütüncül bir yaklaşımla detaylı bir iyileştirme çalışmasının kısa sürede yapılması ihtiyacı bulunmaktadır” dedi.
CHP Milli Savunma Bakanlığından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Yankı Bağcıoğlu, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) personelinin özlük haklarıyla ilgili yazılı açıklama yaptı. Bağcıoğlu, şunları kaydetti:
“LOJMAN VE MİSAFİRHANE İMKANLARI SAĞLANMALIDIR”
“Önümüzdeki dönemde ülkemizin karşı karşıya olduğu tehdit ve risklerin bertaraf edilmesi için TSK’nın vazifesini en iyi şekilde icra etmesinin hayati önemi haiz olduğu gerçeğinden hareketle, TSK personeli için bütüncül bir yaklaşımla detaylı bir iyileştirme çalışmasının kısa sürede yapılması ihtiyacı bulunmaktadır. Öncelikle ve acil olarak hayata geçirilmesi gereken hususlar aşağıda sıralanmıştır.
Lojman ve Misafirhane İhtiyaçları: Askeri personel görev yapısı ve tabi olduğu mevzuat gereğince ortalama 2-3 yılda bir atama görmekte, ailesi ile birlikte çok sık yer değiştirmektedir. Bu durum askeri personelin ve ailelerinin yerleşik bir hayat kurmasını zorlaştırmakta, memleketlerinden uzakta görev yapan personel ve aileleri için lojman/misafirhane ve orduevi gibi imkanlara ihtiyaç duyulmaktadır. Son yıllarda TSK tarafından icra edilen harekat görevlerinin gereği olarak birçok birlik ve komutanlığın garnizon değişikliği yapmış olmaları da mevcut lojman/misafirhane imkanlarının yetersiz kalmasına sebebiyet vermiştir. Askeri personelin lojman/misafirhane sorunu giderilecek şekilde ve sadece doğu görevlerinde değil özellikle üç büyük ilin içerisinde olduğu batı garnizonlarında da barınma sorununu ortadan kaldıracak şekilde öncelikle bina kiralanması yoluyla acil ihtiyaç giderilmeli, müteakiben yeteri kadar lojman/misafirhane inşa edilerek barınma sorunu kalıcı olarak çözülmelidir. Ancak kısa vadede bunun mümkün olmaması durumunda yapılacak özel bir düzenleme ile personele, görev yapılan şehrin özellikleri gözetilerek uygun miktarda nakit kira yardımı yapılmalıdır.
“ASKERLER VE AİLELERİ İÇİN SOSYAL İMKANLAR SAĞLANMALI”
Sosyal Tesisler: Halihazırda kullanılmakta olan sosyal tesisler, artan personel mevcutları ve birlik hareketlilikleri nedeniyle yetersiz kalmaktadır. Ayrıca uzun yıllardır askeri sosyal tesislerin bakım ve onarımları için yeterli ödenek tahsis edilmediği, askeri sosyal tesislerin sınırlı kar oranlarıyla elde ettikleri gelirlerin bu ihtiyacın karşılanmasına yeterli gelmediği bilinmektedir. Bu kapsamda öncelikle mevcut askeri sosyal tesislerin bakım ve onarımları için yeterli ödenek tahsis edilmeli, müteakiben eksik kalan ihtiyacın karşılanması için yeni sosyal tesisler yapılması için gerekli tedbirler alınmalıdır. Ayrıca mevcut tesislerin kullanım haklarının askeri personel mevcutları ve sorumluluk/müessiriyet prensiplerine göre yeniden düzenlenmeli, artık TSK’da mevcudiyetleri yadsınamaz bir gerçek olan uzman erbaşlar ile sözleşmeli erbaş/erler ve aileleri için daha fazla sosyal imkan sağlayacak şekilde gazino ve misafirhaneler açılmalı/mevcut sayılar artırılmalıdır.
“MAAŞLARDA İYİLEŞTİRMELER YAPILMALIDIR”
Özlük Hakları: Mevcut durumda; makam ve görev tazminatından faydalanamayan kıdemli binbaşılar ile astsubay başçavuş ve kıdemli başçavuşlara emekli maaşlarına da yansıyacak şekilde tazminat verilmesine yönelik düzenleme yapılmalıdır. Bu düzenleme ile bahse konu statü ve rütbelerdeki personelin emeklilerine de geçmiş yıllarda verilmiş ve yerine getirilmemiş taahhütlerin gereğinin yapılması zorunludur. TSK personeline 926 sayılı TSK Personel Kanunu’nun EK-17’nci maddesine göre ödenmekte olan TSK tazminat oranlarında düzenleme yapılarak maaşlarda ilave iyileştirmeler yapılmalıdır.
Erken ve resen emeklilik işlemleri: Son dönemde, siyasi yaklaşımın da etkileriyle, henüz emeklilik hakkını kazanmamış albayların Yüksek Askeri Şüra kararları ile resen emekli edilmeleri personelde kaygı, umutsuzluk ve geleceğe yönelik bir belirsizliğe yol açmaktadır. Yargı denetimine kapalı bir işlem olan YAŞ kararlarıyla üst düzey subayların emekliğe sevk edilmesi yerine hakkında herhangi bir iddia olan personelin yargı yolu açık idari işlemlerle (Yüksek Disiplin Kurulu, Mahkeme kararı vb) görevden ayrılması ve böylece personel arasında güvensiz ortamın oluşmasının önüne geçilmesi gereklidir.
“SAĞLIK İHTİYAÇLARI ZAMANINDA KARŞILANMAMAKTADIR”
Sağlık Hususları: Askeri hastanelerin kapatılması sonrasında TSK personeli ile ailelerinin sağlık ihtiyaçlarının yeterince ve zamanında karşılanamadığı aşikardır. Günümüzde orta ölçekli KOBİ’ler bile istihdamı ve tercih edilebilirliği artırmak için çalışanlarına özel sağlık sigortası veya tamamlayıcı sağlık sigortası yaptırmaktadır. Ailesinden ayrılarak göreve giden TSK personelinin gözünün arkada kalmayarak görevine odaklanmasını temin etmek için, en azından Askeri Sağlık Sistemi yeniden tesis edilinceye kadar, devlet tarafından TSK personeli ile eş ve çocukları için Tamamlayıcı Sağlık Sigortası yaptırılması sağlanmalıdır. TSK personelinin her türlü siyasi, ideolojik, tarikat-cemaat vb. yapının etkisinden uzak olarak tamamen devlete, Atatürk ilkelerine ve Anayasal değerlere sadakatle ve askerlik yeminine uygun görev yapmasına olanak sağlayacak bir ortam oluşturulmalıdır. Ülkemizin gözbebeği ve her türlü siyasi mülahazaların dışında olması gereken TSK’nın gelişimi ve güçlenmesi için, başta yukarıda sıralanan konular olmak üzere her türlü hususta üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğimizi tüm kamuoyunun takdirine ve dikkatine sunuyoruz.”
]]>
Bakan Maqedonci, Sırbistan ile son dönemde yaşadıkları gerginlikler, FSK’nin orduya dönüştürülme süreci ile NATO’ya üye olma planları, Ukrayna’ya yapacakları askeri yardımlar ve Türkiye-Kosova askeri ilişkileri hakkında AA muhabirine açıklamalarda bulundu.
Sırbistan’ın ordusunun birçok birimini topraklarının güneyinde, Kosova sınırı yakınında konuşlandırmasının risk yarattığını belirten Maqedonci, “Biz her zaman hazırız. Ülkemizin karşı karşıya kalacağı her türlü tehdit ve tehlikeye karşı FSK birimleri hazır durumda.” ifadesini kullandı.
Sırp ordu ve jandarmasının, Kosova sınırına yakın 48 operasyonel üssünün bulunduğuna işaret eden Maqedonci, “Buna Sırp ordusunun silahlandırılması, Çin’den, Rusya’dan ve hatta İran’dan çeşitli silah sistemlerinin satın alınması da eklendiğinde, bunu Kosova Cumhuriyeti’nin ve çevredeki diğer ülkelerin güvenliğine yönelik sürekli bir tehdit olarak görüyoruz ve görmeye devam ediyoruz.” diye konuştu.
Gelişmelerin Sırbistan hükümetinin Kosova ve diğer komşularına yönelik “hegemonik ve saldırgan” politikasına dayandığını söyleyen Maqedonci, şunları kaydetti:
“Bunlar her zaman açıkça ifade ediliyor. (Sırbistan) Cumhurbaşkanı (Aleksandar) Vucic’in, Sırbistan’ın Kosova’ya karşı askeri harekata geçmek için uygun zamanı beklediğine dair son açıklamaları vardı. Dolayısıyla bu bizi uyanık tutuyor, bu gelişmelerden korkmuyoruz ancak yine de kapasitemizi geliştirmemiz ve sadece bu tehditle yüzleşmek için değil, ülkemizin güvenliği ve topraklarımızı etkileyen diğer tehditlerle de yüzleşmek için ordumuzu kurmamız gerektiğini bize gösteriyor.”
FSK’nin orduya dönüşme süreci ve Kosova’nın NATO üyeliği
Maqedonci, FSK’nin orduya dönüştürülme sürecinde piyade ile bölgenin savunmasına yönelik muharebe kapasitesinin artırılmasına odaklanan ikinci aşamada bulunduklarını belirtirken, 2025’te üçüncü ve final aşamasına geçeceklerini ve bu kapsamda 2028’e kadar topçu, hava ve hava savunma, muharebe destek kapasitelerinin inşasına odaklanacaklarını söyledi.
FSK bünyesinde halihazırda yaklaşık 4 bin personelin bulunduğuna değinen Maqedonci, bunların arasında 55 Kosovalı Türk’ün görev yaptığını ifade etti.
Maqedonci, NATO üyeliğinin, Kosova’nın ulusal güvenlik stratejisinin hedefleri arasında bulunduğunu belirterek bu yönde büyük ilerlemeler kaydettiklerini vurguladı.
Kosova’nın savunma kapasitelerini NATO doktrinine uygun oluşturduklarını, tüm ekipman ve silah sistemlerini NATO standartlarına göre satın aldıklarını söyleyen Maqedonci, “Silah alımlarımız NATO ülkelerine yönelik, NATO ülkesi olmayan hiçbir ülkeyle alışveriş yapmıyoruz. Alımların ağırlıklı olarak ABD, Türkiye, Almanya ve diğer ülkeler gibi en yakın ortaklığımız olan ülkelerden yapılmasına odaklanıldı.” ifadelerini kullandı.
FSK’nin orduya dönüştürülme süreci kapsamında silah ve çeşitli ekipmanların alımı için 2021-2023 yıllarında 200 milyon avronun üzerinde kaynak ayırdıklarının altını çizen Maqedonci, bununla NATO’nun gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) en az yüzde 2’sini savunmaya ayırma hedefini yakaladıklarını aktardı.
Maqedonci ayrıca ülkesinin NATO Parlamenter Asamblesi’ndeki statüsünün geçen haftalarda “gözlemci üye”den “ortak üye”ye yükseltildiğini ve bunun tam üye olmadan önceki en yüksek temsil aşamasını teşkil ettiğini sözlerine ekledi.
Kosova, Ukrayna’ya askeri yardım yapacak
Maqedonci, Ukrayna’nın “haklı özgürlük mücadelesine” destek vermeye her zaman hazır olduklarını belirtti.
“Mütevazı” olarak adlandırdığı yardımın, özgürlük mücadelesinin bu zor aşamalarında Ukrayna için çok önemli olduğunu kaydeden Maqedonci, “Kosova hükümeti geçtiğimiz günlerde Ukrayna’ya 2 askeri destek paketi sunmaya karar verdi. İlk paket bu hafta Ukrayna’ya gönderilecek ve taktik kamyon, taktik araçlar ve askeri zırhlı araçlardan oluşacak. 120 mm, 81 mm ve 60 mm havan mermilerinden oluşan ikinci paket de yakın zamanda Ukrayna’ya gönderilecek.” diye konuştu.
“Türkiye ile askeri alanda ‘özel ilişkilere’ sahibiz”
Maqedonci, ülkedeki istikrar ve güvenliğin sağlanmasında 1999’dan beri NATO’nun Kosova’daki Barış Gücü (KFOR) bünyesinde görev yapan Türk askerlerinin çok önemli olduğunu söyledi.
Türkiye ile askeri alanda, kültürel ve tarihi bağları temel alan “özel ilişkilere” sahip olduklarını kaydeden Maqedonci, şu değerlendirmede bulundu:
“Türkiye Cumhuriyeti’nde sürekli olarak eğitilen birim ve bireylerimiz var. Kosova’da FSK birliklerine çeşitli eğitimler veren Türk ordusunun birçok ekibi var. Askeri endüstri, yani askeri alımlar konusunda da çok güzel ilişkilerimiz var. Bu doğrultuda bu işbirliğini daha da artırmak amacıyla bu yılın başında Türkiye Cumhuriyeti ile askeri çerçeve anlaşması imzaladık. Türkiye’nin ülkemizin savunma kapasitesi için verdiği tüm bu destekler, ülkemizin, daha doğrusu Savunma Bakanlığımız ve FSK’nin bugün üst düzey bir profesyonelliğe sahip olması ve belki de genel anlamda bölgenin en gelişmiş orduları arasında yer alması açısından gerçekten hayati önem taşıyor.”
Türkiye’den satın aldıkları Bayraktar TB2 SİHA’lar ilgili de konuşan Maqedonci, test ve eğitim süreçlerinin devam ettiğini vurgulayarak “Onlarla farklı faaliyetler gerçekleştiriyoruz ve bunları gerçekten FSK’nin temel varlıkları olarak görüyoruz.” dedi.
FSK envanterinde Omtas tanksavar füzesi ve 120 mm havan silah sistemi entegre edilmiş Vuran araçları gibi Türk ürünlerine de sahip olduklarını aktaran Maqedonci, ayrıca ABD’den Javelin tanksavar füzesi satın alacaklarını ve sürecin devam ettiğini sözlerine ekledi.
Kosova ve sınır ötesinde kriz yönetim operasyonlarını sağlaması, ülkede sivil savunma operasyonlarında ve doğal afetler ile diğer acil durumlarda görev yapması amacıyla 2009’da kurulan FSK’nin, 2018’de yasal değişikliklerle orduya dönüştürülme süreci başlatılmıştı. Sürecin 10 yıl sürmesi bekleniyor.
]]>Türkeş, Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinin Yukarı Köşkerli köyünde yaşayan Koyunoğlu ailesinin, bir toprak meselesi yüzünden giriştiği kavga sonucu Sultan Abdülaziz’in fermanıyla Kıbrıs’a sürgün edilmesi nedeniyle 25 Kasım 1917’de, Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve eşi Fatma Zehra Hanım’ın oğulları “Ali Arslan” olarak Lefkoşa’da doğdu.
İlkokul ve rüştiye yıllarında Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asim Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla bilenmiş hocalardan feyzalan Türkeş’in adı Osman Zeki Bey tarafından “Sultan Alparslan’a denk bir yiğit Türk ol” denilerek, “Alparslan” olarak değiştirildi.
Ailesiyle 1933 yılında İstanbul’a yerleşen Türkeş, Kuleli Askeri Lisesi’ne kayıt oldu. 1936’da Kuleli Askeri Lisesi’ni pekiyi dereceyle asteğmen olarak bitiren Türkeş’in, Ankara ve Harp Akademisi yılları başladı. Türkeş, 1938’de genç bir teğmen olarak Harbiye’den mezun oldu.
Türkeş, 1944’te “Muzaffer Şükriye” ile evlendi. Bu evlilikten Ayzit, Umay, Selcen, Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocukları olan Türkeş, 1974’te eşini kaybetti.
Daha sonra, Seval Hanım ile ikinci evliliğini yapan Türkeş’in, Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki çocuğu daha dünyaya geldi.
1944’te üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız ve Nejdet Sançar ile “Irkçılık-Turancılık” davasından yargılanan Türkeş, 9 ay 10 gün Tophane Askeri Hapishanesinde kaldı. 1945’te de Askeri Yargıtay kararıyla tahliye edilen Türkeş, 1947’de beraat etti.
Türkeş, 1947’de 15 Türk subayıyla ABD Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulunda iki yıl eğitim gördü. 1951’de kurmaylık sınavını kazanan Türkeş, 1955’de Harp Akademisi’nden Kurmay Binbaşı olarak mezun oldu.
Daha sonra, dış görev için açılan sınavı kazanarak ABD Pentagon’da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanan Türkeş, bu arada ekonomi eğitimi de aldı.
1957’de Türkiye’ye dönen Türkeş, 1959’da Almanya’ya Atom ve Nükleer Okulu’na gönderildi. Alparslan Türkeş, bu okulu başarıyla bitirmesinin ardından kurmay albaylığa yükseldi.
27 Mayıs darbesi
27 Mayıs 1960’da, Milli Birlik Komitesi’nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan okuyan Türkeş, ihtilal hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlendi. Türkeş, bu vazifesi sırasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet İstatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları kurdu.
Milli Birlik Komitesi’nde ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13 Kasım 1960’da, Türkeş ve “ondörtler” olarak bilinen arkadaşları, emekliye sevk edilerek tasfiye edildi ve zorla evlerinden alınıp yurt dışında görevlendirilmek suretiyle sürgüne gönderildi. Türkeş, Türkiye’nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla sürgün edildi.
1963 yılında yurda dönen Türkeş, dava arkadaşlarıyla kadro oluşturup partileşmek amacıyla “Huzur ve Yükseliş Derneği”ni kurdu.
Kısa bir süre sonra Talat Aydemir’in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiasıyla tutuklanan ve Mamak Askeri Cezaevinde 4 ay hücre hapsinde yatan Türkeş, yargılandı ve beraat etti.
CKMP Genel Başkanlığı’na seçildi
Türkeş, 1965’de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisine (CKMP) katıldı ve partinin Büyük Kurultay’ında Genel Başkanlığa seçildi. Türkeş, aynı yıl yapılan genel seçimlerde de Ankara milletvekili oldu.
CKMP’nin adı 1969’da, Milliyetçi Hareket Partisi, amblemi de üç hilal olarak değiştirilirken, Türkeş o yıl yapılan genel seçimlerde Adana milletvekili seçildi.
Türkeş, ilki 31 Mart 1975 -13 Haziran 1977 yılları, ikincisi de 1 Ağustos – 31 Aralık 1977 tarihlerinde, Süleyman Demirel başkanlığında kurulan koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı olarak, başbakan yardımcılığı ve devlet bakanlığı yaptı.
Türkiye’de 1968 yılından itibaren Marksist ve komünist gençlik hareketlerinin üniversitelerde yer almaya başlaması ile Türkeş, toplanan çok az sayıdaki gence verdiği seminerlerle Türk toplumculuğu ve milliyetçiliğini anlattı. Kısa zamanda çoğalan ve örgütlenen gençler, “Dokuz Işık” etrafında toplandı.
12 Eylül askeri darbesi
12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbeden 3 gün sonra teslim olan Türkeş, önce Uzunada’da daha sonra da Ankara Askeri Dil Okulu’nda ve hastalandığı dönemde de Mevki Hastanesinde 4,5 yıl hapis yattı. Bu süreçte Türkeş ve 218 ülkücünün idamı istendi. Türkeş, 9 Nisan 1985’de tahliye oldu ve beraat etti.
Türkeş, 1987’de siyaset yapma yasağının kalkmasının ardından Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) olağanüstü kongresinde partinin Genel Başkanı oldu. Türkeş, 1991 yılındaki genel seçimlerde MÇP’nin, Refah Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile yaptığı seçim ittifakı neticesinde Yozgat milletvekili seçildi.
1992’de 12 Eylül’ün kapattığı partilerin tekrar açılabilmesine ilişkin değişikliğin ardından MHP’nin son kurultay delegeleri, MHP’nin isim ve amblemini MÇP’nin kullanabilmesine karar verdi.
Bu çerçevede, 1992’de yapılan MÇP’nin 4. Olağanüstü Kurultayı’nda partinin adı MHP, amblemi üç hilal olarak değiştirildi, genel başkanlığa tekrar Alparslan Türkeş seçildi.
Türkeş, 4 Nisan 1997’de geçirdiği kalp krizi sonucu 80 yaşında hayatını kaybetti. Türkeş için 8 Nisan 1997’de düzenlenen cenaze törenine yoğun katılım oldu. Türkeş’in naaşı, Beşevler’deki anıt mezara defnedildi. Türkiye’nin tüm illeri ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kırım, Balkanlar ve Türkistan’daki Hoca Ahmet Yesevi’nin türbesinden getirilen topraklar, Türkeş’in mezarına konuldu.
]]>Ülkücü Hareketin Lideri Alparslan Türkeş, vefatının 27. yılında anılıyor. Alparslan Türkeş, Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinin Yukarı Köşkerli köyünde yaşayan Koyunoğlu ailesinin, bir toprak meselesi yüzünden giriştiği kavga sonucu Sultan Abdülaziz’in fermanıyla Kıbrıs’a sürgün edilmesi nedeniyle 25 Kasım 1917’de, Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve eşi Fatma Zehra Hanımın oğulları “Ali Arslan” olarak Lefkoşa’da doğdu. İlkokul ve rüştiye yıllarında Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asim Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla bilenmiş hocalardan feyz alan Türkeş’in adı Osman Zeki Bey tarafından “Sultan Alparslan’a denk bir yiğit Türk ol” diyerek, “Alparslan” olarak değiştirildi. Ailesiyle 1933 yılında İstanbul’a yerleşen Türkeş, Kuleli Askeri Lisesi’ne kayıt oldu. 1936’da Kuleli Askeri Lisesi’ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitiren Türkeş’in, Ankara ve Harp Akademisi serüveni başladı.
1938’de teğmen oldu
Türkeş, 1938’de genç bir teğmen olarak Harbiye’den mezun oldu. Ardından 1944’te “Muzaffer Şükriye” ile evlendi. Bu evlilikten Ayzit, Umay, Selcen, Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocukları olan Türkeş, 1974’te eşini kaybetti. Daha sonra, Seval Hanım ile ikinci evliliğini yapan Türkeş’in, Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki çocuğu daha dünyaya geldi.
1955’de kurmay binbaşı
1944’te üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız ve Nejdet Sançar ile “Irkçılık-Turancılık” davasından yargılanan Türkeş, 9 ay 10 gün Tophane Askeri Hapishanesinde kaldı. 1945’te de Askeri Yargıtay kararıyla tahliye edilen Türkeş, 1947’de beraat etti.
Türkeş, 1947’de 15 Türk subayıyla ABD Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulunda iki yıl eğitim gördü. 1951’de kurmaylık sınavını kazanan Türkeş, 1955’de Harp Akademisi’nden Kurmay Binbaşı olarak mezun oldu.
Daha sonra, yurt dışı görevi için açılan sınavı kazanarak ABD Pentagon’da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanan Türkeş, bu arada ekonomi eğitimi de aldı. 1957’de Türkiye’ye dönen Türkeş, 1959’da Almanya’ya Atom ve Nükleer Okulu’na gönderildi. Bu okulu başarıyla bitiren Türkeş, ardından kurmay albaylığa yükseldi.
27 Mayıs Darbesi
27 Mayıs 1960’da, Milli Birlik Komitesi’nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan okuyan Türkeş, ihtilal hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlendi. Türkeş, bu vazifesi sırasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet İstatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları kurdu. Milli Birlik Komitesi’nde ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13 Kasım 1960’da, Türkeş ve “on dörtler” olarak bilinen arkadaşları, emekliye sevk edilerek tasfiye edildi ve zorla evlerinden alınıp yurt dışında görevlendirilmek suretiyle sürgün edildi. Türkeş, Türkiye’nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla sürgüne gönderildi.
4 ay hapis cezası yattı
1963 yılında yurda dönen Türkeş, dava arkadaşlarıyla kadro oluşturup partileşmek amacıyla “Huzur ve Yükseliş Derneği”ni kurdu. Kısa bir süre sonra Talat Aydemir’in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiasıyla tutuklanan ve Mamak Askeri Cezaevinde 4 ay hücre hapsinde yatan Türkeş, yargılanarak beraat etti.
CKMP Genel Başkanı Türkeş
Alparslan Türkeş, 1965’de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisine (CKMP) katıldı ve partinin Büyük Kurultay’ında Genel Başkanlığa seçildi. Türkeş, aynı yıl yapılan genel seçimlerde de Ankara milletvekili oldu.
CKMP’nin adı 1969’da, Milliyetçi Hareket Partisi, amblemi de üç hilal olarak değiştirilirken, Türkeş o yıl yapılan genel seçimlerde Adana milletvekili seçildi.
Türkeş, ilki 31 Mart 1975 -13 Haziran 1977 yılları, ikincisi de 1 Ağustos – 31 Aralık 1977 tarihlerinde, Süleyman Demirel başkanlığında kurulan koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı olarak, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yaptı.
Türkiye’de 1968 yılından itibaren Marksist ve komünist gençlik hareketlerinin üniversitelerde yer almaya başlaması ile Türkeş, toplanan çok az sayıdaki gence verdiği seminerlerle Türk toplumculuğu ve milliyetçiliğini anlattı. Kısa zamanda çoğalan ve örgütlenen gençler, “Dokuz Işık” etrafında toplandı.
12 Eylül 1980 Darbesi
12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbeden 3 gün sonra teslim olan Türkeş, önce Uzunada’da daha sonra da Ankara Askeri Dil Okulu’nda ve hastalandığı dönemde de Mevki Hastanesinde 4,5 yıl hapis yattı. Bu süreçte Türkeş ve 218 ülkücünün idamı istendi. Türkeş, 9 Nisan 1985’de tahliye oldu ve beraat etti. Türkeş, 1987’de siyaset yapma yasağının kalkmasının ardından Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) olağanüstü kongresinde partinin Genel Başkanı oldu. Türkeş, 1991 yılındaki genel seçimlerde MÇP’nin, Refah Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile yaptığı seçim ittifakı neticesinde Yozgat milletvekili seçildi. 1992’de 12 Eylül’ün kapattığı partilerin tekrar açılabilmesine ilişkin değişikliğin ardından MHP’nin son kurultay delegeleri, MHP’nin isim ve amblemini MÇP’nin kullanabilmesine karar verdi.
4 Nisan 1997’de hayata gözlerini yumdu
Bu çerçevede 1992’de yapılan MÇP’nin 4. Olağanüstü Kurultayı’nda partinin adı MHP, amblemi üç hilal olarak değiştirildi, genel başkanlığa tekrar Alparslan Türkeş seçildi.
Türkeş, 4 Nisan 1997’de geçirdiği kalp krizi sonucu 80 yaşında hayatını kaybetti. Türkeş için 8 Nisan 1997’de düzenlenen cenaze törenine yoğun katılım oldu. Türkeş’in naaşı, Beşevler’deki anıt mezara defnedildi. Türkiye’nin tüm illeri ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kırım, Balkanlar ve Türkistan’daki Hoca Ahmet Yesevi’nin türbesinden getirilen topraklar, Türkeş’in mezarına konuldu. – ANKARA
]]>Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin onayı alınmadan girişilen ilk askeri müdahaleydi. Dört yıl sonra ABD’nın Irak’ı işgaline emsal oluşturdu ve Rusya lideri Vladimir Putin tarafından Gürcistan ve Ukrayna işgallerini meşru kılmak için kullanılan bir karardı.
24 Mart 1999’da NATO, Kosova’daki Arnavutlara karşı baskı ve katliamları durdurmak için sayısız siyasi girişimin başarısız olmasından sonra eski Yugoslavya’ya karşı 78 gün süren bir hava saldırısına başladı.
NATO saldırılarında asıl olarak Sırbistan, Kosova ve Karadağ’daki askeri tesisler hedef alınsa da, aynı zamanda önemli sivil altyapı da vuruldu.
Belgrad makamları en az 2500 kişinin öldüğünü, 12.500 kişinin de yaralandığını açıkladı, ancak net ölü sayısı hala bilinmiyor.
İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü, hava saldırılarında 500 dolayında sivilin öldüğünü söylüyor.
Bombardıman sırasında, 300 binden fazla Arnavut Kosova’dan kaçıp, komşu Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’a sığındı.
Bombardıman, Haziran 1999’da Sırp lider Slobodan Miloşeviç’in, Kosova’dan güçlerini çekmesi ve yerlerine NATO barış gücü birliklerinin gelmesini öngören bir barış anlaşmasını kabul etmesiyle sona erdi.
Bugün, aradan 25 yıl geçmesine rağmen NATO hala 5 bin askeriyle Kosova’da Kosovalı güvenlik güçleri ve Sırp azınlık arasında zaman zaman çıkan çatışmalarda arada kalıyorlar.
BM onayı eksikliği
Kosova krizine diplomatik bir çözüm bulmak için yıllar süren çabalar son olarak 1999’e herhangi bir sonuç alınamamasıyla sona erdi.
Batılı müttefikler, BM Güvenlik Konseyi’ndeki Rus ve Çin vetosundan kaçınma ve BM Genel Kurulu’nda operasyona destek bulma girişimleri sonuç vermedi.
Dönemin NATO Sözcüsü Jamie Shea, BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi üyelerinin büyük çoğunluğunun NATO müdahalesine destek verdiğini iddia etti.
Shea BBC Sırpça’ya yaptığı açıklamada “BM onayı yok değildi, Rus onayı yoktu. Operasyon insani bir müdahaleydi” dedi.
“Sivillere karşı insan hakları ihlalleri ve şiddeti durdurmak ve Kosovalı Arnavut nüfusun Kosova’da kalabilmesi için tasarlanmıştı.”
BM’de ortak bir tavır alma çabalarının tümünü desteklese de, Rusya, sözde “Kosova örneğini” kendi askeri müdahaleleri için kullanmakta gecikmedi.
Leicester De Monfort Üniversitesi’nden tarih profesörü Kenneth Morrison “Rusya Şubat 2008’e Gürcistan’ı, Güney Osetya’daki Rusça konuşan nüfusu Gürcistan Ordusu’ndan koruma bahanesiyle Gürcistan’ı işgal etti” dedi.
Profesör Morrison, aynı bahanenin Rusya’nın 2022’deki Ukrayna işgalinde de bahane olarak kullanıldığını, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hemen sonraki bazı olayların da buna işaret ettiğini vurguladı.
Siyaset uzmanı Aleksandar Djokiç de “Rusya, 1992 ve 1993’te Gürcistan ve Moldova’ya askeri müdahelerini de sivilleri savaş suçlarına karşı korumakla” meşru göstermişti” diyor.
“Putin’in herkese devamlo ‘Kosova örneğini’ hatırlatmasına karşın NATO’nın Rusya’dan birkaç şey öğrendiğini söyleyebiliriz.”
Dünya haritasında, NATO’nun Yugoslavya bombardımanının kıtanın ötesinde sonuçları oldu.
Kenneth Morrison “Başta İngiltere Başbakanı Tony Blair olmak üzere müdahalenin mimarları, Kosova operasyonunu tam bir başarı olarak ve askeri gücün halkları otoriter rejimlerden ‘kurtarmak’ için kullanılabileceğine yönelik bir kanıt olarak gördü” diyor.
“Prensipte insani amaçlara ulaşmak ve otoriter rejimlere meydan okumak için kullanılabileceğine inancı, Irak’ta bir felakete yol açtı.”
‘Önemli miras’
Kosova’da Belgrad’ın desteklediği 100 bin dolayında Sırp’ın kaldığı tahmin ediliyor. Büyük bir çoğunluğu ülkenin bağımsızlığa karşı çıkıyor.
Kenneth Morrison “NATO bombardımanı önemli bir miras bıraktı. Sadece Slobodan Miloşeviç’in 2000 yılında iktidardan düşmesi de değil. Aynı zamanda Kosova’nın 2008’de bağımsızlığını ilan etmesinin ve tanınması konusunda uluslararası bölünmeler yaşanmasının yolunu açtı” diyor.
It is estimated that around 100,000 Serbs have remained in Kosovo, backed by Belgrade. They predominantly reject the country’s independence.
“AB ve ABD’nin ilişkileri normalleştirme çabalarına karşın, Kosova ve Sırbistan arasındaki gerilim devam etti.”
Sırbistan Kosova’nın bağımsızlığını tanımayacağını ve BM üyesi olmasına asla izin vermeyeceğini söylüyor. Belgrad’ın tutumu Rusya, Çin ve diğe bazı ülkelerce de destekleniyor.
İki eski Yugoslavya cumhuriyeti Slovenya ve Hırvatistan AB’ye katıldı, Sırbistan ve Kosova ise büyük ölçüde ilişkilerini normalleştirmelerine bağlı olan uzun bir katılım sürecinde.
Karşılıklı tanıma hem Belgrad hem de Priştine için bir ön koşul. Sırbistan ayrıca, NATO’nın Barış için Ortaklık projesiyle yakın bir işbirliği yapmasına karşın, askeri tarafsızlığını sürdürdü.
NATO bombardımanına yol açan neydi?
Bir dönem, sayısız ulusal ve etnik toplulukların bir arada yaşayabileceğini gösteren bir örnek olan eski sosyalist Yugoslavya, 1990’lardaki bir dizi kanlı savaşın ardından çözüldü.
Altı cumhuriyetin tümü ayrı devletler haline gelirken, o dönem Sırp bölgesi olan Kosova’da Miloşeviç yönetiminin Arnavutların bağımsızlık girişimini zorla bastırmasıyla, gerilim büyüdü.
Birçok Sırp, Kosova’yı uluslarının doğum yeri olarak görüyor, ancak bölgede yaşayan 1,8 milyon kişinin % 92’si Arnavut.
1998’de Kosova Kurtuluş Ordusu’nun Arnavut milisleri ve Sırp güvenlik güçleri arasında aralıklarla görülen çatışmalar çok daha kanlı bir hale geldi.
Uluslararası topluluk, Balkanlar’daki bir diğer kanlı savaşı önlemek için Belgrad ve Priştine arasındaki bir dizi müzakereye destek verdi.
Fransa’da haftalar süren son müzakereler, Ocak 1999’da 44 Arnavut’un öldürülmesiyle başlamıştı.
Güçlü uluslararası baskıya karşın, görüşmelerden sonuç alınamadı ve Belgrad güçlerini Kosova’dan çekmesi ve yerlerini NATO barış gücünün almaını öngören barış anlaşmasını reddetti.
Tartışmalı hedefler
24 Nisan’da NATO füzeleri, devlet yayın kuruluşu RTS’hin stüdyolarının bulunduğu binayı vurdu ve 16 televizyon çalışanı ölürken, 18’i yaralandı.
İttifak o dönem, RTS’nin Miloşeviç yönetiminin “propaganda makinasının bir parçası olduğun” öne sürerek saldırıyı meşru göstermeye çalışırken, Belgrad “suç” diye tanımladı.
7 Mayıs’ta Sırbistan İçişleri Bakanlığı ve ordu karargahı bombardımanla yerle bir edildi. Birkaç füze Belgrad’daki Çin Büyükelçiliğine isabet edip, üç Çinli gazetecinini ölümüne, elçilik personelinden 10’dan fazla kişinin yaralanmasına yol açtı.
Bombardıman, 10 Haziran 1999’da Belgrad’ın komutası altındaki tüm güçlerin bölgeden çekilmesi ve NATO öncülüğündeki 36 bin kişilik barış gücünün konuşlandırılmasını öngören anlaşmayla sona erdi.
Slobodan Miloşeviç 2000 yılındaki bir halk ayaklanmasıyla iktidarını kaybetti ve iki yıl sonra da Uluslararası Eski Yugoslavya Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaya başlandı. İnsanlığa karşı suç, soykırım ve savaş suçlarıyla itha edildi. 2006’da karar alınamadan önce tutukluyken öldü.
]]>“Manastır Şehir Müzesi” olarak kullanılan eski Manastır Askeri İdadisi’ndeki törene Türkiye’nin Üsküp Büyükelçiliği Geçici Maslahatgüzarı Cüneyt Talha Özyürek, Kuzey Makedonya Genelkurmay Başkan Yardımcısı Tümgeneral Azim Nuredin, Kuzey Makedonya Savunma Bakan Yardımcısı Tiron Jajaga ve Manastır Belediye Başkanı Toni Konjanovski’nin yanı sıra siyasetçiler, ülkedeki Türk kurum ve kuruluş temsilcileri ile diğer davetliler katıldı.
Tören, Atatürk ve silah arkadaşları anısına bir dakikalık saygı duruşu ve iki ülke milli marşlarının okunmasıyla başladı.
Türkiye’nin Üsküp Büyükelçiliği Geçici Maslahatgüzarı Özyürek, yaptığı konuşmada, Atatürk’ün eğitim gördüğü, atmosferini soluduğu ve dünya görüşünün şekillenmesine büyük etki eden Manastır’ın, iki ülkenin ortak tarihinde büyük bir öneme sahip olduğunu ifade etti.
Özyürek, “1896’nın mart ayından itibaren eğitimine Manastır’da devam eden Mustafa Kemal’in fikir hayatının altyapısı da burada oluşmaya başlamıştır. O dönemde Makedonya’da ve çevresinde meydana gelen siyasi ve askeri gelişmeler, onun kişiliğinin gelişimi sürecinde şüphesiz ki önemli rol oynamıştır.” diye konuştu.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Manastır Askeri İdadisinden 1899 yılında başarıyla mezun olduğunu anımsatan Özyürek, “Askeri eğitiminin tamamlanmasının ardından cepheden cepheye koşan Atatürk, eşsiz bir mücadele neticesinde ‘en büyük eserim’ dediği Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olma onuruna erişmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün eğitim gördüğü, zengin kültür atmosferiyle hemhal olduğu bu topraklar, ülkelerimiz arasında bir dostluk köprüsü oluşturan ve bu ülkenin kurucu halklarından olan Makedonya Türk toplumunun vatanıdır.” dedi.
Kuzey Makedonya Genelkurmay Başkan Yardımcısı Tümgeneral Nuredin de Mustafa Kemal Atatürk’ün 20. yüzyılın en etkili insanlarından biri olduğunu belirterek, “Mustafa Kemal Atatürk’ün bıraktığı miras sınır, din, ırk ve ideoloji ayırt etmeyerek, onun vizyonu, cesareti, dünyanın ilerlemesine olan olağanüstü bağlılığı ve uluslar arasında kalıcı barışın teşviki ile nesillere ilham vermektedir.” şeklinde konuştu.
Atatürk’ün Manastır’ın geçirdiği zamanın, onun kozmopolit entelektüel bilincinin şekillenmesinin temellerini attığını, ona yeni ufuklar açtığını belirten Nuredin, Atatürk’ün iki ülke arasında sonsuz dostluk köprüsü kurduğunu vurguladı.
Türkiye’nin Kuzey Makedonya’ya her zaman yardım ettiğini ve iki ülke arasında savunma alanında iyi bir işbirliğin bulunduğunu dile getiren Nuredin, şunları kaydetti:
“Kendisinden ne zaman yardım talep edilse Türkiye Cumhuriyeti imkanlara göre her zaman taleplere cevap vermiştir. Kuzey Makedonya Cumhuriyeti de Türkiye’de meydana gelen yıkıcı deprem sırasında yardım çağrısına özverili bir şekilde yanıt vererek, Kahramanmaraş’ta yaşanan yıkıcı depremin enkazlarından insanları kurtarmak için ordu ve ülkedeki diğer kurumlardan ekipler gönderdi. Kimse bu tür bir yardıma ihtiyaç duymak istemez. Ancak ihtiyaç duyduklarında dostlar birbirlerine iyi günde de kötü günde de yardım ederler.”
Türkiye’nin Üsküp Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Albay Recai Yılmaz ise Mustafa Kemal Atatürk’ün Manastır Askeri İdadisindeki eğitimi ve hayatıyla ilgili bilgi vererek, “Askerlik hayatının önemli bir bölümü cephelerde geçmiştir. Ülkenin tamamen parçalanma tehlikesi karşısında ‘Ya istiklal ya ölüm’ diyerek yola çıkan Mustafa Kemal Atatürk, dünya tarihine altın harflerle kazınan kurtuluş destanını yazarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Askeri dehası ile düşmanlarını yenen Mustafa Kemal, devlet adamlığındaki üstün kabiliyeti ile dünyanın hayranlığını kazanmıştır.” ifadesini kullandı.
Konuşmaların ardından davetliler, Atatürk Anı Odası’nı ziyaret etti ve anı defterini imzaladı.
]]>NEFESİ KESİLENE KADAR “FİLİSTİN’E ÖZGÜRLÜK” DİYE BAĞIRDI
ABD Hava Kuvvetlerinde aktif görevde olan 25 yaşındaki Bushnell, dün Washington yerel saatiyle 13.00 sularında İsrail’in Washington Büyükelçiliği önünde “Artık soykırıma iştirak etmeyeceğim. Şimdi oldukça şiddetli bir protesto düzenleyeceğim ancak Filistinlilerin işgalcilerin elinde yaşadıkları karşısında benim eylemim çok da büyük bir şey değil” dedikten sonra başından aşağı benzin dökerek kendisini ateşe verdi. Kamuflaj elbisesi içindeki Bushnell, nefesi kesilene kadar “Filistin’e özgürlük!” diye bağırdı.

“BU FOTOĞRAFIN DÜNYADAKİ TÜM GAZETELERİN İLK SAYFASINDA YER ALMASI GEREKİYOR”
İsrail’in Washington Büyükelçiliği önünde kendisini yakan ve daha sonra yaşamını yitirdiği açıklanan Bushnell’in görüntüleri, sosyal medyada yayılırken çeşitli platformlarda birçok kişi konuya ilişkin açıklamalarda bulundu. Sivil toplum kuruluşu Vatansever Vizyon (PVA) Yönetim Kurulu Başkanı ve Birleşmiş Milletlerdeki (BM) Temsilcisi Mohamed Safa, Bushnell’in alevler içerisindeki ekran görüntüsünü paylaşarak, “Bu fotoğrafın dünyadaki tüm gazetelerin ilk sayfasında yer alması gerekiyor” yorumunu yaptı.
HABERLERİN MANŞETLERİNE DİKKAT ÇEKTİLER
Ulusal İran-Amerikan Konseyinin Kıdemli Araştırma Üyesi Assal Rad, New York Times, Reuters, CNN ve Washington Post’un Bushnell’in kendisini ateşe vermesine dair yayımladıkları haberlerin manşetlerine dikkati çekti. Yazar Rad, bu yayın kuruluşlarının manşetlerinde askerin kendisini yakma sebebine değinilmediğine işaret etti.
Al Jazeera muhabiri Rami Ayari, “Fotoğrafına baktığımda, Filistin’deki soykırıma karşı durmak için yaşadığı acıyı düşünürken ağlıyorum” ifadelerinin ardından, Bushnell’in “fedakarlığının boşa gitmemesi ve tüm dünyada duyulması” için çağrı yaptı. İngiliz müzisyen Lowkey de “Muhtemelen The Wall Street ya da New York Times, çok yakında Bushnell’i karalayan makale yazması için İsrailli eski bir istihbarat ajanını tutacak” iddiasında bulundu.

ABD BASINI, ASKERİN GAZZE MESAJINI BAŞLIKLARINDA GÖRMEDİ
ABD askerinin eylemi ve kendisini ateşe verdiği görüntüler, sosyal medyada “Gazze için protesto” başlığıyla yayılmasına rağmen önde gelen ABD’li medya kuruluşları, olayı yansıtırken başlıklarında Bushnell’in Gazze, Filistin ve soykırımla ilgili mesajlarını kullanmaktan kaçındı. New York Times, Washington Post, CNN, Fox, Forbes, Associated Press ve Huffington Post, Bushnell’in soykırım ifadesini ve Filistin’e özgürlük çağrısını başlıklarına taşımadı.
İngiliz Reuters haber ajansı, The Mirror, Telegraph, The Guardian ve BBC de Bushnell’in eylemini, “ABD’li havacı kendisini İsrail Büyükelçiliği önünde ateşe verdi” ifadeleriyle başlığa taşımakla yetindi. Bir diğer İngiliz yayın kuruluşu The Independent ise eylemin “soykırım protestosu” olarak yapıldığını okuyucularıyla başlıktan paylaştı.
Fransız basınının önde gelen medya kuruluşlarından Le Figaro, France 24, Le Parisien, FranceTvInfo, Bushnell’in eylemini “İsrail-Hamas/Gazze savaşı” başlığı altında yayımladı. Bushnell’in Filistin’e özgürlük ve soykırım ifadeleri ise haberlerin içinde yer aldı. Avustralya’da yayın yapan 9news haber sitesi de başlıklarında seçici davranarak askerin “soykırım”a ilişkin ifadelerini kullanmadı.

ASYA BASINI OLAYI BÖYLE DUYURDU
Hindistan merkezli Times of India ve Hindustan Times sitelerinin kendisini ateşe veren ABD askerine ilişkin haberlerinde “Özgür Filistin” ifadesi başlığa taşındı. Haberlerde askerin kimliğine ve sosyal medya faaliyetlerine ilişkin detaylar paylaşılırken yetkililerden gelen açıklamalara da yer verildi.
Katar merkezli Al Jazeera kanalı da Bushnell’in eylemini okuyucularıyla “ABD’li havacı soykırımı protesto için kendisini İsrail Büyükelçiliği önünde ateşe verdi” başlığıyla paylaştı. Pakistan’da yayın yapan The News International sitesi, Bushnell’in kendisini “Filistin’de soykırımı protesto” etmek için ateşe verdiği ifadelerini başlığa taşıdı.
Çin merkezli South China Morning Post (SCMP), konuyu haberleştirirken “soykırım” ve “Filistin’e özgürlük” ifadelerini başlığa taşımasa da ara başlıkta Bushnell’in “soykırıma ortak olmayacağına” ilişkin sözlerine yer verdi.
]]>Anlaşmanın jeopolitik önemi ise 1 Ocak’ta Etiyopya’nın Somali’den ayrılmaya çalışan Somaliland ile deniz üssü kurma amaçlı imzaladığı anlaşmaya yanıt olarak imzalanması. Türkiye’nin bu anlaşmayla, Afrika Boynuzu olarak adlandırılan bölgenin en önemli sorunlarından birinin parçası haline geldiği yorumları yapılıyor.
Somali, dünyanın en yoksul ülkelerinden. Türkiye ve Batılı ülkelerin de “terör örgütleri” listesindeki Eş-Şebab başta olmak üzere radikal bazı örgütlerin varlık gösterdiği ülkede merkez hükümet güvenlik sorununu çözemiyor. Somali, Türkiye’nin 2011’den bu yana siyasi, ekonomik ve askeri olarak en çok yatırım yaptığı ülkeler arasında.
2011’de dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Somali’ye yaptığı ziyaretle başlayan bu ilgi, hem Türkiye’nin Afrika açılımının önemli bir adımı oldu, hem de Ankara’nın “insani diplomasi” adını verdiği ve ilerki yıllarda daha da geliştireceği anlayışın ilk örneğini oluşturdu.
Türkiye, Somali’yi yeniden ayağa kaldırmak için eğitim, sağlık ve ekonomi alanlarında önemli altyapı yatırımlarında bulundu ve ülkenin “terörle mücadele” edebilmesi için askeri eğitim ve iş birliği adımlarını attı.
Türkiye ve Somali arasında 2012’de imzalanan Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması kapsamında Somali silahlı kuvvetlerine teknik destek ve eğitim veren Türkiye, Mogadişu’da TÜRKSOM olarak bilinen geniş bir askeri üssü sahip.
Somali Türk Görev Kuvveti Komutanlığı bu üste 2017’den bu yana görev yapıyor. Türkiye Büyükelçiliği, Türk askeri üssü ve Türkiye’nin inşa edip işlettiği diğer birçok kurum zaman zaman Eş-Şebab örgütünün hedefleri arasında yer alıyor.
Askeri ilişkide yeni bir aşama
İki ülke arasındaki askeri ve güvenlik işbirliğini yeni bir aşamaya çıkaran anlaşma, 8 Şubat’ta Ankara’da imzalandı. İki ülke savunma bakanları Yaşar Güler ve Abdulkadir Muhammed Nur, Savunma ve Ekonomik İşbirliği Çerçeve Anlaşması’na imza attı. Türk yetkililer, anlaşmanın Somali tarafından talep edildiğini kaydetti.
Güler, anlaşmanın imzalanmasının ardından yaptığı açıklamada, ikili askeri işbirliğini daha da güçlendirme kararlılığında olduklarını belirterek, “Bugün imzaladığımız Savunma ve Ekonomik İşbirliği Çerçeve Anlaşması’nın ikili askeri ilişkilerimizin daha da gelişmesine vesile olacağına yürekten inanıyorum. Somali vatan sevgisiyle dolu gençlerini eğitmek suretiyle hazırladığı Gorgor Taburları ile milli ordu oluşum sürecinde önemli bir başarı elde etmiş ve Afrika coğrafyasında önemli bir rol model olmuştur” dedi.
Türkiye ile Somali arasında atılan bu imzanın önemi, anlaşmanın Somali hükümeti tarafından 21 Şubat’ta onaylanmasının ardından Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud tarafından da 22 Şubat’ta imzalanarak yürürlüğe girmesiyle ve anlaşmanın içeriğinin kamuoyuna yansımasıyla anlaşıldı.
Somali sularına 10 senelik koruma
Anadolu Ajansı’nın (AA) haberine göre, Mogadişu’da gazetecilerin sorularını yanıtlayan Cumhurbaşkanı Mahmud, Türkiye ile yapılan anlaşmanın Somali’de terörizm, dış tehditler, korsancılık ve yasa dışı balıkçılıkla mücadele ile kıyıların korunmasını ve deniz kaynaklarının geliştirilmesi gibi konularda iş birliğini kapsadığını kaydetti.
İki ülke arasında ortak bir deniz kuvvetleri oluşturulacağını açıklayan Mahmud, bu kuvvetlerin, Somali sularını 10 yıl boyunca koruyacağını ve deniz kaynaklarının gelişmesine katkı sağlayacağını belirtti.
Cumhurbaşkanı Mahmud, anlaşmanın Etiyopya veya başka bir ülkeye yönelik düşmanca bir amacı olmadığını kayda geçirerek, Türkiye ve Somali arasında atılan bu adımın bölgede nasıl algılandığına ilişkin bir ipucu da vermiş oldu.
Anlaşmanın uygulanabilmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından da onaylanması ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanması gerekiyor. Anlaşma, henüz Türk tarafınca Meclis’e gönderilmedi.
Etiyopa ve Somaliland’in anlaşmasına yanıt mı?
Somali ile Türkiye arasında yapılan anlaşmanın zamanlaması ve Somali’nin hiç vakit geçirmeden anlaşmayı onaylayıp yürürlüğe sokmasının en önemli nedeni, komşusu Etiyopya’nın uluslararası hukuka göre Somali topraklarının bir parçası olan ama son 30 yılda kendi özerk yönetimini geliştiren Somaliland ile 1 Ocak’ta imzaladığı anlaşma oldu.
İkili işbirliği protokolü olarak kamuoyuna duyurulan anlaşmaya göre, Kızıldeniz’e kıyısı olmayan Etiyopya, Somaliland’ın Berbera Limanı’nı kullanabilecek. Etiyopya’nın anlaşma uyarınca, kiralanmış bir askeri üsse erişim sağlayacağı da belirtiliyor. Birleşmiş Milletler’in yanı sıra hiçbir ülke tarafından tanınmayan Somaliland’ın Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, “50 yıl boyunca sürecek bir kiralama sözleşmesi karşılığında Etiyopya donanmasına 20 km deniz erişiminin sağlanacağını” duyurdu.
İçeriği açıklanmayan anlaşmada, Etiyopya’nın Somaliland’i tanıyabileceğine ilişkin bir maddenin de yer aldığı iddia edildi.
Somali’nin sert tepki gösterdiği anlaşma, uluslararası toplum tarafından Kızıldeniz’de gerilimi artıracağı nedeniyle soğuk karşılandı. Türkiye de 4 Ocak’ta yaptığı yazılı açıklamada, Etiyopya ile Somaliand arasındaki mutabakatı endişeyle karşıladığını duyurmuştu.
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, bir soruya yanıt olarak yaptığı açıklamada, “Somali Federal Cumhuriyeti’nin birliğine, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne bağlılığımızı tekrar teyit ediyoruz. Bu durumun, uluslararası hukukun bir gereği olduğunu vurguluyoruz. Geçmişte olduğu gibi bugün de Somali ile Somaliland arasındaki anlaşmazlıkların doğrudan müzakereler yoluyla ve Somalililer arasında çözümlenmesini arzu ediyor ve bu yöndeki girişimlere yönelik desteğimizi yineliyoruz” demişti.
Bölgede gerginlik artıyor
Etiyopya ile Somali’nin karşılıklı adımları, bölgesel gerginliğin daha da artmasına neden oldu. Yemen’eki isyancı Husilerin İsrail’e destek verdiğini savunduğu ülkelerin ticari gemilerine saldırması nedeniyle son dönemde bölgesel gerilimin önemli adreslerinden olan Kızıldeniz’in şimdi de Etiyopya ile Somali arasındaki bir çatışmaya sahne olmasını uluslararası toplumun kaygılarını daha da artırıyor.
ABD, Çin ve önde gelen Avrupa ülkeleri, yaptıkları açıklamalarda Etiyopya ile Somali arasındaki sorunun diplomatik yollarla çözümü için çağrıda bulundular. Washington, sorunun daha da büyümemesi için her iki tarafla da temasa geçti.
Etiyopya ve Somali hükümetleri, savaş başlatmak gibi bir niyetlerinin olmadığını söylemesine karşın gerilimin daha da artması durumunda nasıl bir durumun ortaya çıkacağı kestirmek uluslararası toplum açısından da zor görünüyor.
Etiyopya’dan Türkiye-Somali anlaşmasının onaylanmasına ilişkin resmi bir açıklama gelmedi. Somaliland yetkililerinden ise “Mogadişu, Türkiye ile ve hatta Mısır’la da anlaşma imzalarsa, Etiyopya ile imzaladığımız anlaşma uygulanacaktır” şeklinde açıklamalar yapıldı. Bölgeyi takip eden bazı haber siteleri, Somali’nin Mısır ile de benzer bir anlaşma imzalamak istediğini bildirdi.
Ankara-Mogadişu anlaşmasına bir tepki de Eş-Şebab’dan geldi. Örgütten yapılan açıklamada, anlaşmanın “yasa dışı” olduğu belirtildi. Eş-Şebab’a göre ca anlaşma, “Türkiye’nin bölgedeki hegemonik hırslarının yeni bir yansıması”.
]]>Ne Ukrayna ne Rusya, ne de her iki tarafın da önemli müttefikleri için barış anlaşması zemini oluşmuş görünmüyor.
Kiev yönetimi, uluslararası alanda tanınan sınırlarının yeniden tesis edilmesi ve Rus birliklerinin ülkeden çıkarılması konusunda kararlı bir tutum sergiliyor. Moskova yönetimi ise Ukrayna’nın gerçek bir ülke olmadığını ve Rus güçlerinin amaçlarına ulaşana kadar savaşa devam edeceğini savunuyor.
Şu ana kadar neler olduğuna, çatışmaların gelecekte nereye doğru gidebileceğine baktık.
Kim kazanıyor?
Kış boyunca devam eden şiddetli çatışmalar nedeniyle her iki tarafta da çok sayıda can kaybı yaşandı.
Bin kilometre boyunca uzanan cephe hattının şekli 2022 sonbaharından bu yana çok az değişti.
İki yıl önceki geniş çaplı işgalden sonraki birkaç ay içinde Ukrayna, Rus güçlerini kuzeyden ve başkent Kiev çevresinden geri püskürttü. Aynı yılın sonlarında doğu ve güneydeki geniş toprak parçalarını da geri aldı.
Ancak şimdi Rus güçleri güçlü tahkimatlarla bölgeye yerleşmiş durumda. Ukraynalılar ise cephanelerinin azaldığını söylüyor.
Kısa süre önce ve Kremlin yanlısı bazı Rus askeri blog yazarları da dahil olmak üzere pek çok kişi askeri bir çıkmazdan söz ediyor.
Ukrayna birlikleri Şubat ortasında uzun süredir mücadele verdikleri ülkenin doğusundaki Avdiivka kasabasından çekildi.
Rus güçleri, potansiyel olarak daha derin bir işgalin önünü açabileceğinden dolayı bunu büyük bir zafer olarak gördü. Çünkü Avdiivka stratejik bir konuma sahip.
Kiev, geri çekilmenin askerlerinin hayatını korumayı amaçladığını, kuvvetlerinin sayıca ve silahça üstün olduğunu söyledi.
Bu, Rusya’nın geçtiğimiz Mayıs ayında Bahmut’u ele geçirmesinden bu yana elde ettiği en büyük kazanım olarak kayıtlara geçti. Ancak Avdiivka, 2014’ten beri Rus işgali altında olan Ukrayna şehri Donetsk’in sadece 20 km kuzeybatısında yer alıyor.
Bu denli küçük bir ilerleme, işgalin başında devlet propagandası olarak da yinelenen, askeri blog yazarlarının dile getirdiği başkent Kiev’i “üç gün içinde alma” hedefinden oldukça uzak.
Şu anda, Mart 2014’te ilhak edilen Kırım ve Rusya’nın kısa süre sonra ele geçirdiği doğudaki Donetsk ve Luhansk bölgelerinin büyük bir kısmı da dahil olmak üzere Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 18’i Rus işgali altında bulunuyor.
Ukrayna’ya destek azalıyor mu?
Kiel Dünya Ekonomisi Enstitüsü’ne göre son iki yılda, Ukrayna’ya Avrupa Birliği kurumlarından yaklaşık 92 milyar dolar ve ABD’den Ocak 2024’e kadar 73 milyar dolar olmak üzere Ukrayna’ya büyük miktarlarda askeri, finansal ve insani yardım gönderildi.
Batı tarafından tedarik edilen tanklar, hava savunma sistemleri ve uzun menzilli toplar Ukrayna’ya önemli ölçüde yardımcı oldu.
Ancak müttefiklerin Ukrayna’yı ne kadar süreyle gerçekçi olarak destekleyebileceği tartışma konusuydu. Bu süre zarfında da yardım akışı azaldı.
ABD Kongresi’nde Ukrayna’ya yönelik 60 milyar dolarlık yeni bir yardım paketi iç siyasi çekişmelere takıldı.
Ukrayna destekçileri, Donald Trump’ın Kasım ayındaki başkanlık seçimlerinde Beyaz Saray’a geri dönmesi halinde ABD’nin desteğinin kesilmesinden endişe ediyor.
AB’de ise Putin müttefiki Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Ukrayna’yı desteklemeye açıkça karşı çıkıyor. Orban ile yapılan uzun tartışma ve pazarlıkların ardından AB, Şubat ayında .
Öte yandan AB, Mart 2024 sonuna kadar Kiev’e vermeyi hedeflediği bir milyon top mermisinin sadece yarısını teslim edebilecek gibi duruyor.
Rusya’yı destekleyenler arasında Ukrayna’nın komşusu Belarus da var. Minsk yönetimi Rus birliklerinin Ukrayna’ya erişmesi için topraklarını ve hava sahasını kullanmasına izin veriyor.
ABD ve AB, İran’ın Rusya’ya “Şahit” İnsansız hava araçları (İHA) tedarik ettiğini söylüyor. Tahran ise Rusya’ya savaştan önce az sayıda İHA tedarik ettiğini kabul ediyor.
İHA’ların Ukrayna’daki hedefleri vurmada etkili olduğu kanıtlandı. Savaşta, hava savunma sistemlerinden kaçma yetenekleri nedeniyle İHA’lar, her iki taraftan da talep görüyor.
Yaptırımlar Batılı ülkelerin umduğu kadar işe yaramadı ve Rusya hala hem petrolünü satmayı hem de askeri sanayisi için parça ve bileşen tedarik etmeyi başarıyor.
Çin’in her iki tarafa da silah sağladığı düşünülmüyor. Pekin, bu savaşta genel olarak dikkatli bir diplomatik çizgi izledi, Rus işgalini kınamadı ama Moskova’yı askeri olarak da desteklemedi. Ancak Pekin ve Hindistan, Rus petrolünü satın almaya devam etti.
Hem Rusya hem de Ukrayna, Afrika ve Latin Amerika’ya yaptıkları çok sayıda diplomatik ziyaretle gelişmekte olan ülkelere iyi ilişkiler geliştirmek için de büyük çaba sarf etti.
Rusya’nın hedefleri değişti mi?
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in hala Ukrayna’nın tamamını istediğine dair yaygın bir inanış söz konusu.
Rusya Devlet Başkanı, ABD’li talk şov sunucusu Tucker Carlson’a verdiği son , tarih ve çatışma hakkındaki görüşlerini bir kez daha dile getirdi.
Putin, uzun zamandır, güçlü kanıtlar sunmadan, Ukrayna’daki sivillerin (özellikle de doğu Donbas bölgesindeki) Rusya’nın korumasına ihtiyaç duyduğunu savunuyor.
Rus lider, savaştan önce Ukrayna’nın egemen bir devlet olarak varlığını reddeden uzun bir makale yazdı ve Ruslar ile Ukraynalıların “tek bir halk” olduğunu söyledi.
Putin, Aralık 2023’te Rusya’nın “özel askeri operasyon” olarak adlandırdığı operasyona ilişkin hedeflerinin değişmediğini söyledi. Rusya Devlet Başkanı, bu hedefler arasında aşırı sağın etkisini işaret eden ve asılsız iddialara dayanan “denazifikasyon” fikrinin ya da başka bir deyimle “Nazilerden arındırmanın” da dahil olduğunu ifade etti.
Putin ayrıca “askerden arındırılmış tarafsız” bir Ukrayna istediğini söylüyor, NATO’nun nüfuz alanını doğuya doğru genişletmesine karşı çıkmaya devam ediyor.
Bağımsız bir devlet olarak Ukrayna hiçbir zaman herhangi bir askeri ittifaka dahil olmadı. Avrupa Birliği’ne katılmak siyasi hedefleri arasındaydı ve NATO ile daha yakın bir ittifak kurmak için görüşmeler yapıyordu. Kiev’in bu iki hedefi de şimdi, savaşın başlangıcına oranla daha yakın ihtimaller gibi görünüyor.
Kiev yönetiminin bu hedefleri ülkenin devlet yapısını güçlendirme ve Sovyetler Birliği’ni bir şekilde yeniden kurmaya yönelik jeopolitik projelerin içine çekilmesini engelleme amaçları taşıyordu.
Savaş nasıl sona erebilir?
Siyasi ve askeri analistler, iki tarafın da teslim olmaya niyetli görünmediği ve Putin’in iktidarda kalmayı sürdüreceği göz önüne alındığında, savaşın uzun süre devam edeceğini tahmin ediyor.
Küresel güvenlik düşünce kuruluşu Globsec, farklı sonuçların olasılığını değerlendirmek için çok sayıda uzmanın görüşlerini bir araya getirdiği bir çalışmaya imza attı.
Bu çalışmada ortaya çıkan en olası senaryo, 2025 sonrasına uzanan bir yıpratma savaşında, her iki tarafın da ağır kayıplar vereceği ve Ukrayna’nın müttefiklerinin silah tedarikine bağımlı kalmaya devam edeceği yönünde.
İkinci en olası senaryo ise Orta Doğu, Çin- Tayvan ve Balkanlar gibi dünyanın diğer bölgelerinde çatışmaların yaşanmasıyla birlikte Rusya’nın gerilimi tırmandırmak istemesi oldu.
Her ikisi de eşit derecede olası görülen diğer iki senaryo ise ya Ukrayna’nın bazı askeri ilerlemeler kaydetmesi ancak savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya varılamaması; ya da Ukrayna’nın müttefiklerinin Kiev’e verdiği desteği azaltarak ve müzakere edilmiş bir çözüme ulaşması için baskı yapmaları yönünde oldu.
Ancak hem ABD başkanlık seçimlerinin potansiyel etkisi hem de İsrail-Hamas çatışması başta olmak üzere diğer savaşların Ukrayna ve Rusya’nın destekçilerinin önceliklerini ve bağlılıklarını nasıl etkileyeceği konusunda belirsizlik devam ediyor.
Çatışma daha da yayılabilir mi?
Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy, Şubat ortasında yaptığı konuşmada “yapay” olarak tanımladığı ülkesinin silah açığının Putin’e yaradığını öne sürdü.
Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşan Zelenskiy, Batı’nın Putin’e karşı durmaması halinde Moskova yönetiminin önümüzdeki birkaç yılı daha pek çok ülke için “felaket” haline getireceğini savundu.
İngiltere’nin savunma konularında önde gelen düşünce kuruluşu Royal United Services Institute (RUSI), Rusya’nın ekonomisini ve savunma sanayisini başarılı bir şekilde askeri üretime geçirdiğini ve uzun bir savaşa hazırlandığını söylüyor. RUSI, Avrupa’nın ise buna ayak uyduramadığı görüşünde. Polonya Dışişleri Bakanı da aynı endişeyi dile getirdi.
Avrupa ülkeleri (Almanya Dışişleri Bakanı ve Estonya İstihbarat Servisi’nin uyarıları da dahil) son zamanlarda Rusya’nın önümüzdeki on yıl içinde bir NATO ülkesine saldırabileceğine dair korkularını dile getirdi.
Bu durum NATO ve AB’yi hem askeri kabiliyetler hem de toplumların çok farklı bir dünyada yaşamaya hazır olmaları açısından gelecek planlamalarını hızlandırmaya itti.
]]>İsrailli askerlerin, Gazze’de gözaltına aldıkları kişilerin elleri ve gözleri bağlıyken çektikleri videoları internette paylaşması, uluslararası hukukun ihlali olabilir.
BBC’ye konuşan hukukçular, savaş hukukuna göre gözaltına alınan kişilerin aşağılama veya kamuya teşhir edilmesinin yasak olduğunu söylüyor.
BBC’nin doğrulama servisi BBC Verify, Kasım’dan bu yana İsrailli askerlerin paylaştığı yüzlerce saatlik videoları izleyerek gözaltındaki sekiz kişiyi teşhis etti.
Israil ordusu, videolardan birini çeken bir askerin sözleşmesinin feshedildiğini, bu tür videoların ordunun değerlerini yansıtmadığını belirtti. Diğer sorularımıza ise yanıt vermedi.
Birleşmiş Milletler’in uluslararası ceza mahkemelerindeki kıdemli danışmanı Dr. Mark Ellis bu videoların, savaş esirlerine yönelik uluslararası kuralların ihlali anlamına gelebileceğini söyledi.
Üçüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 31. maddesi savaş esirlerinin şiddet, tehdit, aşağılama veya kamuoyunun merakından korunması gerektiğini belirtiyor.
Muvazzaf askerler
Tespit ettiğimiz videolardan sekizi, İsrailli askerler tarafından kamusal alanda çekilen ve internette herkese açık bir şekilde paylaşılan videolardı.
Hukukçular, İsrailli askerlerin videodaki davranışlarının kötü muamele olarak sınıflandırılabileceğini söylüyor.
Videolardaki askerler de kimliklerini saklamaya ihtiyaç duymayan muvazzaf askerlerden oluşuyor.
Bu askerlerden biri Yossi Gamzoo Letova.
Aralık başından bu yana YouTube hesabında çok sayıda video yüklemiş. Videolarda bağlı olduğu birlik de görülüyor.
24 Aralık 2023’te paylaştığı videoda gözaltında, kıyafetleri çıkarılmış, elleri bağlanmış ve elindeki yaradan kan akan bir Filistinlinin sorgulanması yer alıyor.
Videoda okulun logosunun yer alması sayesinde, buranın Gazze’nin kuzeyindeki Gazze Koleji binası olduğunu tespit ettik.
Videonun geri kalanında da gözaltındaki Filistinlinin bir sokakta çıplak ayak yürüdüğü görülüyor.
Konu hakkında bir açıklama yapan İsrail ordusu görüntünün sorgulama sırasında çekildiğini, Filistinli kişinin yaralı olmadığını, görüntüleri yayımlayan askerin sözleşmesinin feshedildiğini aktardı.
Videolar kaldırıldı
Letova’nın paylaştığı videolardan bir diğerinde de gözaltındaki yüzlerce Filistinlinin bir stadyuma götürüldüğü görülüyor.
Stadyumun Gazze’deki Yarmuk Stadı olduğunu tespit ettik.
Videoda gözaltındaki kişilerin çoğunun kıyafeti, yalnızca iç çamaşırları kalana kadar çıkarılmış. Bazılarının gözleri bağlanmış ve yerde diz çökmeye zorlanmış.
Stadyumda, üç kadının da aralarında olduğu bir grubun diz çöktüğü kalenin üstüne İsrail bayrağı asılmış.
Kadraja birden fazla kere giren bir İsrail askeri, çekildiğinin farkında gözüküyor.
Üniformasındaki işaretlerden bir yarbay veya tabur komutanı olduğu anlaşılıyor.
Letova’nın YouTube hesabında paylaşılan bu iki video da, BBC’nin İsrail ordusuyla temasa geçmesinden kısa süre sonra silindi.
TikTok videoları
Başka bir İsrail askeri tarafından TikTok’a yüklenen iki videoda gözleri bağlanarak gözaltına alınmış Filistinliler yer alıyor. Silahlı İsrailli askerler bu kişilerin yanlarında poz veriyor.
14 Aralık’ta paylaşılan bir videonun arka planında İbranice bir rap şarkısı var.
Videoda baş parmağını kaldırarak poz veren İsrailli askerin adının Ilya Blank olduğunu tespit ettik.
Paylaştığı başka bir videoda da gözü bağlanarak yere yatırılmış bir adamın etrafında, İsrail askeri olduğu anlaşılan kişiler bulunuyor.
Videolarında kullanılan fotoğrafların bir kısmının Gazze’nin kuzeyinde çekildiğini tespit ettik.
İsrail ordusu ve TikTok’la iletişime geçmemizin ardından videolar kaldırıldı.
Hukuki boyut
BM danışmanı Dr. Mark Ellis, savaş esirlerinin aşağılanmaması, küçük düşürülmemesi ve kamuoyunda onlara yönelik merak uyandırılmaması gerektiğini söylüyor:
“İnsanları iç çamaşırlarıyla yürütüp bunu videoya almak kesinlikle bu kuralın ihlalidir.
“Mevcut kurallar bu yapılanların hiçbirine izin vermez.”
İsrail ordusunun etik kurallarının hazırlanmasına yardım eden Prof. Asa Kasher, bu görüntülerin İsrail ordusunun kendi kurallarına da aykırı olduğunu belirtiyor.
Gözaltına alınan bir kişinin üstünde silah olup olmadığını anlamak için kısa süreliğine kıyafetlerinin çıkarılabileceğini söyleyen Kasher bu anların videoya alınıp kamuoyuyla paylaşılmasınınsa herhangi bir gerekçesi olamayacağını vurguluyor:
“Onları aşağılamak için yarı çıplak bırakmışlar.”
İnsan hakları hukukçusu Michael Mansfield da bu videonun bir Birleşmiş Milletler mahkemesince incelenmesi gerektiğini aktarıyor:
“Çatışmalar sırasında savaş esirlerine nasıl muamele edilmesi gerektiği hakkında çok katı kurallar vardır. Onlara saygı göstermeniz gerekir.”
Videolardan altısını gönderdiğimiz TikTok, bunların platform kurallarını ihlal ettiğini söyledi.
TikTok, “şiddetli trajedilerin kurbanlarını aşağılamayı hedefleyen” içeriklere tolerans göstermediklerini belirtti.
Daha sonra bu videolar platformdan kaldırıldı.
Bir YouTube sözcüsü de 7 Ekim’den bu yana on binlerce zararlı videoyu kaldırdıklarını, binlerce hesabı kapattıklarını ve yüklenen içerikleri takip eden ekiplerinin olduğunu aktardı.
]]>***
28 Ocak Pazar günü Sahel Devletleri İttifakı (SDİ) üyeleri Mali, Nijer ve Burkina Faso’nun Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) üyeliğinden ayrıldığını deklare etmesi, Afrika Birliği (AfB) ve alt-bölgesel kuruluşlar için derin bir endişeye sebep oldu. ECOWAS’ın kuruluş felsefesinden ayrıldığını, Pan-Afrikanizm’den uzaklaştığını ve Batı/Fransa hegemonyasına hizmet ettiğini gerekçe göstererek ayrılık kararı alan ülkelere ECOWAS’tan yanıt çok itidalliydi: “Bize henüz resmi çekilme talebi gelmedi. 3 ülkenin üyelikleri devam etmekte olup süreci müzakere ve işbirliğiyle aşmak istiyoruz.” Mali, Nijer ve Burkina Faso’nun attığı bu adım bölge içi yeni artçı hareketleri tetikleme potansiyeli taşıması bağlamında 49 yıllık ECOWAS tarihinin en önemli sınamasıdır. Son yıllarda bölge ülkeleri arasında siyasi ve askeri hizipçilik derin ayrılıkları tetiklerken, Rusya ve Fransa’nın ECOWAS üzerinden güç mücadelesi de gün yüzüne çıkmaya başladı.
ECOWAS’ın siyasi karinesi aslında başarılarla doludur. Afrika Birliği’nin tanıdığı 8 alt-bölgesel topluluklardan biri olan ECOWAS, 28 Mayıs 1975’te Nijerya’nın Lagos kentinde Lagos Anlaşması’nı imzalayan 15 Afrika ülkesi arasında kuruldu. Ekonomik entegrasyon ve kalkınma odaklı bir örgüt olarak yola çıkan ülkeler, sistem içerisinde yaşanan gelişmelere paralel olarak askeri ve siyasi entegrasyonu içine aldılar. Örgütün 1990’da Liberya iç savaşına 3 bin askeri birlikle başarılı müdahalesi ECOWAS’a bölgesel ve küresel bir prestij kazandırdı. Akabinde, 1997’de Sierra Leone, 1999’da Gine Bissau, 2003’de Fildişi Sahili ve Liberya, 2013’de Mali ve 2017’de Gambiya’da gerçekleştirdiği askeri operasyonlar ECOWAS’ı tartışmasız Afrika’nın en önemli alt-bölgesel aktörlerinden biri yaptı.
-ECOWAS güç kaybediyor
Ancak ECOWAS’ın 26 Temmuz 2023’de Nijer’de gerçekleşen askeri darbe sonrası izlediği strateji, bir yandan örgütün geçmiş yıllarda kazandığı itibarı zayıflatırken, diğer yandan birliğin etkisini ve geleceğini tartışmaya açtı. Zira, darbe sonrası Nijer’e yönelik kara ve hava sınırlarının kapatılma girişimi, Nijer’e giden ve Nijer’den gelen tüm ticari uçuşlarda uçuşa yasak bölge ilan edilmesi ve devrik lider Mohamed Bazoum’un 7 gün içinde serbest bırakılması, bırakılmazsa “askeri operasyonların yapılacağı” blöfü, Mali, Burkina Faso ve Nijer’i ortak bir paydada birleştirdi: Sahel Devletleri İttifakı (SDİ). Kendi aralarında yeni bir askeri birlik kurma beyanatı, kendi ulusal para birimini hayata geçirme girişimi ve son olarak ECOWAS’tan ayrılma kararı Rusya’nın da desteğini alarak Batı’ya muzahir ECOWAS ve Rusya-Çin endeksli SDİ ikiliğini meydana getirdi. Söz konusu bloklaşmayı ve ECOWAS’ın başarısızlığını 3 temel saikle kavramsallaştırabiliriz.
Biricisi, ECOWAS’ın en önemli destekçisi olan Fransa/Batı’nın son yıllarda gerileyen etkisinin ortaya çıkarttığı güç boşluğu. Paris, Sahel bölgesi hususunda politik ve mali yük paylaşımı çerçevesinde ECOWAS’a yatırım yaptı. Söz konusu strateji Fransa’ya düşük maliyetli bir müdahale imkanı sunarken, yük paylaşımı ve diplomatik izole olma tehlikesini de minimize etti. Ancak, 2015 sonrası Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin müstakil Afrika politikası belirleme girişimleri, göç, terörizm (DEAŞ), Rusya gibi faktörler Fransa’nın odağını Avrupa kıtasına çevirdi ve ECOWAS üzerinden kurmak istediği hegemonya arayışı finansal mülahazalarla birleşince etkisini kaybetmeye başladı.
İkincisi, Afrika’da değişen jeopolitik gerçekliği Fransa ve ECOWAS henüz içselleştiremedi. Bugün, Afrika ülkelerinin destek bulduğu Rusya, Çin gibi bölge dışı aktörlerin sayısı ve niteliği arttı. Yeni aktörlerin varlığıyla ECOWAS’ın üyeler üzerindeki etki gücü sınırlandı. Zira, geçen hafta Rus Afrika Kolordusu’nun 200 askerini Burkina Faso’ya gönderme kararıyla birlikte Wagner grubunun pek çok Afrika ülkesinde varlığı darbe ile iktidara gelen yönetimlere güvenlik şemsiyesi sağladı. Bu bağlamda Rusya-Batı arasındaki güç mücadelesinin net izdüşümü Afrika kıtasında görülüyor. Nitekim Rusya’ya yönelik izolasyon hamleleri, Afrika’da daha agresif bir Rusya olarak karşımıza çıkıyor. Moskova, her geçen yıl Afrika’nın en önemli silah tedarikçisi olma yolunda hızla ilerledi. 2018 ile 2022 yılları arasında Afrika’nın silah sistemleri ithalatının yüzde 40’ı Rusya ile gerçekleşti. Bu, yüzde 7,6 ile Fransa, yüzde 16 ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD), ve yüzde 9,8 ile Çin’den yapılan toplam silah ithalatından daha yüksektir. Rus silah sistemlerinin ana ithalatçıları Cezayir ve Mısır’ın yanında Mali, Sudan, Nijer, Orta Afrika Cumhuriyeti (OAC) ve Angola’dır.
Üçüncü faktör toplumsal temellidir. Yöneten-yönetilen ilişkisinin sadece siyasi/askeri elitler üzerinden yürüdüğü Afrika’da halkın yönetimde varlık gösterme arzusu artık daha net görülüyor. Darbeci askerlerin, darbeden sonra sokaklara inerek halk ile temas kurmasının ve söylemlerini bu minvalde şekillendirmesin altında yatan makul gerekçe budur. Meşruiyetini halka dayayan ve Batı karşıtlığı üzerinde yeni bir retorik geliştiren darbeci liderler etnik farkındalık, ulusal bilinç ve tarihsel yaşanmışlık çerçevesinde toplumu mobilize etmede çok başarılı oldular. Mamafih Fransa uzun yıllar elit merkezli dilsel kimlik inşa ederek avamdan uzak kaldı. Belli bir kesim Fransız kültürüyle güçlü bir şekilde özdeşleştirilirken sıradan vatandaşlarda bu kimliğin hiçbir karşılığı olmadı. ECOWAS da son Nijer darbesinde benzer hataya düştü. Nitekim Nijerya ile Nijer sınırları içinde yaşayan Hausa etnik grubu gerçeğini göz ardı eden askeri müdahale söylemi sert bir iç toplumsal tepki olarak geri döndü. Nitekim ortak etnik ve dini kimliği sahip Hausa’lar 80 milyon nüfuslarıyla Nijer’in yüzde 54’ünü, Nijerya’nın ise yüzde 30’unu oluşturuyor.
Son tahlilde ECOWAS, zamanın ruhuna adapte olmada başarısız oldu. Aktör ve faktörlerin farklılaştığı coğrafyada Nijerya’nın ECOWAS üzerinden diğer üye ülkeleri yönlendirebilme kabiliyeti zayıfladı. Son gelişmeler bir yandan Batı Afrika ülkelerinin kendi aralarında yeni dinamiklerinden beslenen farklı bir işbirliği ruhu inşa etme potansiyeline işaret ederken öte yandan Soğuk Savaş dönemi Doğu-Batı kutuplaşmasına da ortam hazırladı.
[Doç. Dr. Yunus Turhan, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Akdeniz Havzası ve Afrika Medeniyetleri Araştırma Merkezi (AKAF) Müdürüdür.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
]]>