Hastalığı nedeniyle tavuk sesi çıkartan yavru kedi görenleri şaşırtıyor
‘Kupa’ isimli sevimli kediye tedavi sonrası için sıcak bir yuva aranıyor
Veteriner hekim Evren Fatih Mumcu:
“Kedimiz tavuk gibi gıdaklama şeklinde sesler çıkartıyor”
“Önümüzdeki süreçte yemek borusunda bir gelişme bekliyoruz, şu anda kusmaları kontrol altına alındı”
“Kedimizi bizim beslediğimiz şekilde besleyebilecek bir kişi arıyoruz”
ESKİŞEHİR – Eskişehir’de yemek borusunun genişlemesi nedeniyle tavuk sesi çıkartan yavru kedi görenleri şaşırtırken, götürüldüğü veteriner kliniğindeki tedavisi devam ediyor. ‘Kupa’ isimli sevimli kediye tedavi sonrası için sıcak bir yuva aranıyor.
Yaklaşık 60 günlük olduğu tahmin edilen 600 gram ağırlığındaki yavru sokak kedisi, yemek yememesi ve kusması nedeniyle bir hayvansever tarafından geçtiğimiz günlerde veteriner kliniğine götürüldü. Bilinmeyen bir nedenle tavuk sesi de çıkartan yavru kedi, teslim edildiği klinikte tedavi altına alındı. Yapılan kontrollerin ardından yavru kedinin yemek borusunda genişleme olması nedeniyle hastalanarak bu sesi çıkarttığı belirlendi. Bunun üzerine özel bir şekilde besleme programına ve ilaç tedavisine başlandı. Hastalığı ilerlemiş olan yavru kedinin sağlık durumu gerçekleştirilen çalışmalarla birlikte zaman içerisinde kontrol altına alındı. Tedavi sürecinin başarıyla sonuçlanması amacıyla büyük gayret gösteren veteriner kliniği ise, yavru kediyi sahiplendirebilmek için uygun bir yuva arıyor.
“Önümüzdeki süreçte yemek borusunda bir gelişme bekliyoruz çünkü şu anda kusmaları kontrol altına alındı”
Veteriner hekim Evren Fatih Mumcu, “İsmini ‘Kupa’ koyduk. Kupa sokaktan geldi. Bize tedavisi için bir hayvansever getirdi. Kendisi yemek yemiyordu, kusuyordu. Bunun üzerine biz gerekli röntgen teşhisini yaptık ve yemek borusunda bir genişleme gördük. Bir patoloji olduğunu fark ettik. Bunun sonucunda özel bir şekilde besleme yapıyoruz, ilaçlarını kullanıyor. Önümüzdeki süreçte yemek borusunda bir gelişme bekliyoruz çünkü şu anda kusmaları kontrol altına alındı. Eğer tedavisi başarıyla sonuçlanırsa uygun gördüğümüz bir takdirde sahiplendirmek isteriz” dedi.
“Kedimiz tavuk gibi gıdaklama şeklinde sesler çıkartmakta”
Yavru kedinin rahatsızlığı nedeniyle tavuk benzeri bir ses çıkartmasına değinen Mumcu, “Bu sesin nedeni, yemek borusu aşırı derecede genişlediği için soluk borusuna ve yutağa baskı yapmakta. Zaman zaman oralarda titreşimler oluşturup, kedimiz zaman zaman tavuk gibi gıdaklama şeklinde sesler çıkartmakta ama bunun düzeleceğini tahmin ediyoruz. Böyle vakalar gördük. Yemek borusu genişleme hastalığı megaözafagus ama her hasta böyle sesler çıkartmaz. Bu kedide büyük ihtimalle hastalık biraz ileri” şeklinde konuştu.
“Bizim beslediğimiz şekilde besleyebilecek bir kişi arıyoruz”
Fatih Mumcu, yavru kedinin 600 gram olması nedeniyle şu anda hiçbir aşı uygulayamadıkları bilgisine de paylaşarak sözlerine şöyle devam etti:
“Özel bir aşı yapacağız. Eğer bu süreçte herhangi bir hastalık kapmazsa sonrasında sahiplendireceğiz ama yine de sokaktan gelen bir kedi, hastalıklara açık. Kilo almaya başladı. İlk geldiğinde daha zayıftı. Şu anda ayağa kaldırarak direkt midesine gidecek tarzda bir besleme yapıyoruz. Yavru kediler bazen yabancı cisim yiyebiliyor ya da gelişim bozukluğu olabiliyor. Bu kedide olduğu gibi. O yüzden yavru kedilerde böyle semptomlar olursa en kısa sürede tetkikleri yapılsın ki yavruyken hastalıklar çok daha hızlı iyileşiyor, çözüme kavuşabiliyor. Biz bu kediyi sahiplendirmek istiyoruz. O yüzden isteyen bize ulaşabilir ama tabii tedavisi bittikten sonra. Bizim beslediğimiz şekilde besleyebilecek bir kişi arıyoruz.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>DÜNYA Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Ghebreyesus, Gazze’de çocuk felci kapsamında başlatılan aşı kampanyasında ikinci günde 74 bin çocuğun aşılandığını duyurdu.
DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus, yaptığı açıklamada, “Gazze’deki çocuk felci aşı kampanyasının ikinci gününde 10 yaş altı yaklaşık 74 bin çocuğun aşılandığı tahmin edilirken, şimdiye kadar aşılanan toplam çocuk sayısı 161 bini aştı. Kampanyanın üçüncü günü devam ediyor ve Gazze’nin merkezinde kalan çocukların çoğunun gün sonuna kadar aşılanması bekleniyor. Ekiplerimiz, yerinden edilmenin devam etmesine rağmen hiçbir çocuğun kaçırılmamasını sağlamaya kararlıdır. Tüm tarafları insani yardım molalarına saygı göstermeye devam etmeye çağırıyoruz. Gazze’deki çocukların daha sağlıklı bir geleceğe sahip olabilmeleri için kalıcı barış çağrısında bulunmaya devam ediyoruz” dedi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Birleşmiş Milletler yetkilileri 23 Ağustos’ta, Gazze’de çocuk felci hastalığına yakalanan 10 aylık bir bebeğin kısmen felç geçirdiğini duyurmuştu.
WHO Filistin temsilcisi Dr. Rik Peeperkorn, program kapsamında Gazze Şeridi’nden yaklaşık 640 bin çocuğa aşı yapılmasının planlandığını belirtti.
1 Eylül Pazar günü başlaması planlanan aşı programının Gazze Şeridi’nin merkezinde, güneyinde ve kuzeyinde olmak üzere üç ayrı aşamada yürütülmesi planlanıyor.
Program kapsamında çatışmaların üç gün boyunca yerel saatle 06:00 ve 15:00 arasında durması bekleniyor. Dr. Peeperkorn, ihtiyaç duyulması halinde programın bir gün daha da uzatılabileceğini belirtti.
Yeni oral polio aşısı tip 2’nin (nOPV2) yaklaşık 1,26 milyon dozu halihazırda Gazze’de bulunuyor ve 400 bin ek dozun yakın gelecekte bölgeye ulaşması bekleniyor.
Aşılama programı BM personeli ve diğer yerel sağlık çalışanları tarafından yürütülecek. Aşılama için eğitim verilen personel sayısının 2 binden fazla olduğu aktarıldı.
WHO, programla Gazze’de çocuk felcinin yayılmasını durdurmak için gerekli olan yüzde 90 aşılama oranına ulaşmayı hedefliyor.
Çocuk felci nedir, Gazze’de nasıl ortaya çıktı?
Çocuk felci bulaşıcılığı yüksek bir hastalık ve genellikle kanalizasyon ve kirli suyla yayılıyor.
5 yaşın altındaki çocukları etkileyen hastalık, vücutta şekil bozukluğu ve felçle sonuçlanabiliyor. Hastalık ölümcül olabiliyor.
WHO, 16 Temmuz 2024’te alınan atık su test sonuçlarına göre, 23 Haziran 2024’te Gazze Şeridi’ndeki Han Yunus ve Deyr El Balah sahalarından toplanan altı numunede çocuk felci tespit edildiğini aktarmıştı.
Örgüt Gazze’de ve işgal altındaki Batı Şeria’da aşılama oranlarının çatışmadan önce ideal düzeyde olduğunu belirtiyor. Buna göre 2022’de çocuk felci aşılama oranının yüzde 99 olduğu ancak geçen sene yüzde 89’a gerilediği tahmin ediliyor.
İsrail ordusu Temmuz’dan itibaren askerini hastalığa karşı aşıladığını açıklamıştı.
Hamas yetkili Basem Naim Reuters haber ajansına, Gazze Şeridi’nde 650 bin Filistinli çocuğu koruyacak bu programın güvenli bir şekilde yürütülmesi için uluslararası örgütlerle işbirliği yapmaya hazır olduklarını söyledi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üç günlük duraksamaların “ateşkes olmadığını” belirtti.
İsrailli rehine aileleri, Gazze’de tutulan rehinelerin de aşılama programına dahil edilmesi çağrısında bulundu.
İsrail, Hamas’ın 7 Ekim’de düzenlediği ve yaklaşık 1.200 kişinin öldürüldüğü ve 251 kişinin rehin alındığı saldırıya yanıt olarak Gazze’de askeri bir harekat başlattı.
Gazze sağlık bakanlığına göre, 7 Ekim’den bu yana Gazze’de 40 bin 530’dan fazla kişi öldürüldü.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Özlem YURTÇU KARABULUT/ İSTANBUL, 2022 yılındaki mpox salgını sırasında Avrupa’daki ilk hastalardan biri olarak yaşadığı tecrübeleri paylaşmasının ardından, Dünya Sağlık Örgütü’nün hastalığın “Farkındalık yüzü” olarak tüm dünyada bir anda gündeme oturan Türk aktivist Harun Tulunay (36), DSÖ’nün geçtiğimiz hafta ikinci kez küresel acil durum ilan etmesi sonrası, Mpox hakkında Demirören Haber Ajansı’na konuştu. Covid-19 günlerine geri dönülecek endişesinin yersiz olduğunu vurgulayan Tulunay, “Hastalığım sırasında benim de klinik araştırmalarına dahil olduğum ve etkinliği kanıtlanmış bir ilacı, yüzde 95’e varan koruyuculuğu ile aşısı olan bir hastalık. Yıllardır HIV’le yaşayan bir birey olarak söylüyorum; HIV değil, mpox yüzünden çok büyük ızdırap çektim. Kimsenin yaşamasını da istemem” dedi.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Afrika’nın birçok ülkesinde ortaya çıkan yeni mpox salgını nedeniyle, 2022’den sonra ikinci kez, geçtiğimiz hafta küresel halk sağlığı acil durumu ilan etti. Önceki gün ise Mpox’ın 2024 dalgasında ilk kez, Afrika dışı bir ülkede, İsveç’te bir vaka olduğu açıklandı. Vaka sayısının 17 bine ulaşması, 500’den fazla ölümün gerçekleşmesiyle dünya yeniden salgın alarmına girdi. Londra’da yaşayan Türk aktivist Harun Tulunay (36), 2022’de yaklaşık 27 bini Avrupa’da olmak üzere 90 binin üzerinde vakaya ulaşan salgın sırasında, halk arasında maymun çiçeği olarak bilinen Mpox virüsüyle enfekte olmuş ve yaşadıklarını sosyal medya hesabından paylaşmasıyla bir anda dünyanın gündemine oturmuştu. Avrupa’daki ilk hastalardan olan Tulunay, DSÖ’nün Mpox bilinçlendirme yüzü olarak uluslararası pek çok mecrada ki bilinçlendirme çalışmalarında yer aldı. 2022’deki salgın sırasında Avrupa’daki ilk hastalardan biri olarak teşhis alan ve DSÖ’de Mpox’ın da içinde bulunduğu enfeksiyon hastalıkları komitesinde hasta temsilcisi olarak yer alan Tulunay, o günden bu yana Mpox hakkında yaşanan gelişmeleri Demirören Haber Ajansı’na değerlendirdi.
“HAYATININ 40 GÜNÜ KABUSA DÖNDÜ”
Yaklaşık 10 yıl önce İngiltere’ye yerleşen ve 2016 yılında HIV teşhisi alan Tulunay önce HIV ile mücadele etti. Hemen HIV tedavisine başlanması sayesinde virüs yükü sıfırlanarak hastalığının bulaştırıcılığı da sıfırlandı ve HIV kontrol altına alındı, Londra’da yaşamını sürdürmeye devam eden Tulunay, pandeminin ilk dalgasında Kovid de geçirdi. Üzerine 2022 Haziran ayında mpox teşhisi ile hastaneye yatırıldı. 11 günü hastanede olmak üzere, hayatının yaklaşık 40 günü kabusa dönen Tulunay, o sürecin hayatının en ağır dönemlerinden biri olduğunu anlatarak “Halen DSÖ’de mpox’ın da içinde bulunduğu enfeksiyon hastalıkları komitesinde hasta temsilcisi olarak yer alıyorum. 2022 yılından bu yana, yani benim mpox hasta yüzü seçildiğimden beri pek çok şey değişti. Bir sürü bilimsel çalışma yapıldı. Özellikle hastalığın bulaşma yöntemleriyle ilgili, aşı ve tedavisine yönelik çalışmalar yapıldı. Daha önce hayvanlarda virüse karşı etkinliği kanıtlanmış, insanlarda da yan etki profili belirlenmiş ama hastalarda hiç denenmemiş bir tedavi (tecovirimat), hastanede yattığım süreçte, çok ağır geçirdiğim için bana da verilmişti. Bu, hap şeklinde bir ilaç tedavisiydi. İlacı almaya başladıktan 5-6 gün sonra gözlerimi açabildim ve ağrım acım dindi” dedi.
OXFORD ÜNİVERSİTESİ’NİN ÇALIŞMASINA KATILDI
Oxford Üniversitesi’nin öncülüğünde ilacın insanlarda virüse etkinliğinin kanıtlanması için büyük bir bilimsel çalışma başlatıldığına ve kendisinin de bu çalışmaya dahil edildiğine değinen Tulunay, “Platinum Trial” adlı bu çalışmanın İngiltere, ABD ve başka ülkelerin de yer aldığı, yüzlerce hasta dahil edilerek uluslararası bir araştırmaya dönüştüğünü söyledi ve şu bilgileri verdi: “Hastanede yatarken uygulanan tedavimle ilgili verilerim de bu araştırmaya dahil edildi. Ama benim dışımda pek çok hasta, daha çok ayakta atlatan, benim gibi ağırlaşmadan geçiren hastalara bu ilaç tedavisi verildi ve etkinliği kanıtlandı. Ayrıca şu anda zaten geçmişte de kullanılan çiçek aşısının mpox’a etkili olduğu biliniyor. Bu aşı uzun süredir önleyici tedavi olarak da kullanılıyor, pek çok ülkede dağıtılıyor risk grubundaki hastalara. İki doz alındıktan sonra yüzde 95’e varan bir koruma sağladığı ortaya kondu” diye konuştu.
NE HIV NE COVID-19 ONU YIKMADI
Hem mpox hem de HIV konusunda toplumda ve özellikle Türkiye’de hala önyargıların hakim olduğunu, insanların bilimsel olarak tamamen hatalı görüşlere sahip olduğuna da vurgu yapan Tulunay, “Örneğin kontrol altında, tedavi altında tutulan HIV, risk yaratan, bulaşıcılığı olan bir hastalık değil artık. Emin olun, Covid-19 HIV’den daha riskli şu an. Mpox da aynı şekilde. 40 günlük bir macera var, bunun 11 günü hastanede, 2 haftası evde, 2 hafta sonra tekrar evde kendimi izole ettim. Bunun yarısında ağrı içinde kıvrandığım bir dönem oldu. HIV ile yaşayan birisi olarak söylüyorum, HIV ile ilgili hiçbir zaman bir sağlık problemi yaşamadım. Kovid’den dolayı da başıma büyük bir şey gelmedi. Ama ben mpox’dan çok acı çektim ve o acıları kimsenin yaşamasını istemem. Hastalığı geçiren birisi olarak söylüyorum ki evet kimse aşı yaptırmak zorunda değil, zaten hafif atlatma ihtimali çok yüksek. Ama hiçbir şey olmasa bile kendini haftalarca kapatmak zorunda kalıyorsun. Ayrıca çocuklar, başka insanlar, hayvanlar vb, mpox’dan çok ağır etkilenebilirler. Bir kişi bile sağlıklı değilse, bütün insanları etkileyebilir” dedi.
“VİRÜSLER YAŞ, CİNSİYET YA DA SOSYAL STATÜ TANIMAZ”
Tulunay, virüslerin cinsiyet, yaş veya sosyal statü gözetmediğini kaydetti ve sözlerini şöyle sürdürdü: ” Pek çok kadın ve çocuk da bu hastalığa yakalandı. 1960-70 yılından beri de yakalanıyorlar. Herkes ama herkes bu virüslerle karşılaşabilir. Hastaları bir ‘birey’ olarak, insan olarak algılamak gerekli. Eski bir virüs, ekseriyetle Afrika’da görülen bir virüs. Biz hiçbir zaman düşünmedik ki Afrika’da olan bir şey, gün gelir bizi de bulur. Ama ulaşım faktörlerinin değiştiği, seyahatlerin bu kadar çok olduğu dünyamızda, çok kolaylıkla bu virüs bizi de bulabilir” ifadelerini kullandı.
“PANİK YARATMAK YERSİZ”
1960-70’li yıllarda görülen mpox virüsüyle 2022’de salgın yapan virüsün ve şu an yeni çıkan varyantın birbirinden farklı olduğunu; aynı virüsün kendisini adapte etmiş hali olduğunu söyleyen Tulunay, panik yaratacak bir süreç olmadığının da altını çizerek şunları söyledi: “DSÖ panik olalım diye değil, önlem amacıyla bunu bize duyurdu. 2022 yılında çok hızlı yayıldı İngiltere’de ve pek çok Avrupa ülkesinde. Hangi ülkede kapanma ya da herhangi karantina önlemine gidildi? Çünkü sonuçta aşısıyla bunun önüne geçildi ve İngiltere’de vakalar 6 ay içinde sıfırlandı. Alınabilecek önlemler, tedavisi varken, ben hiç sanmıyorum ki Covid-19 günlerine tekrar geri dönelim. Sonuçta korunmak, tedavi etmekten her zaman daha ucuz ve daha kolay” dedi.
“BİRİNCİ BASAMAK VE ACİLLERDE FARKINDALIK ARTIRILMALI”
Sadece seyahatle ilgili kontroller değil, birinci basamak ve acil sağlık hizmetlerindeki profesyonellere mpox ile ilgili bilinçlendirme çalışmaları yaparak da önlem alınması gerektğini kaydeden Tulunay, sözlerini şu uyarılarla noktaladı: “Hastalar genellikle yüksek ateşle geldikleri zaman, grip ya da Covid-19 ile karıştırılabiliyor. Doktorlar bunun bilincinde olarak bu riski gösteren, bu risk altında olabilecek gruptaysa bu hastalar, örneğin seyahat geçmişlerini de sorgulayarak, bu kişilere mpox testi de yaparak önlem alabilirler. Ama birinci basamak sağlık hizmetleri ve acillerde bilinmiyorsa, buna karşı yaptırmak da akıllarına gelmiyorsa, orada bazı şeyleri kaçırabiliriz. Test imkanlarının da artırılması lazım. Yine gümrük kontrolleri ve seyahat-uçuş kontrollerinin sıkı tutulması lazım. Bence insanlar da komplo teorilerini bırakıp eğer ki bir aşı varsa ve bu işi işe yarıyorsa, bu aşı veya tedavinin neden Türkiye’de ya da kendi ülkelerinde olmadığını sorgulamalı” diye konuştu.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Maymun Çiçeği virüsü Afrika'nın dışına çıktı. İsveç'te ilk maymun çiçeği vakası görüldü. Avrupa sınırlarına da sıçrayan hastalık için gözler şimdi resmi makamlarda.
DSÖ, Çarşamba günü aldığı kararla Afrika'yı etkisi altına alan M çiçeği (Mpox) virüsü salgını nedeniyle "küresel acil durum" ilan etti. DSÖ, kasım ayında yaptığı açıklamada, Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde (DRC) virüsün cinsel yolla bulaştığını ilk kez doğrulamış, Afrikalı bilim insanları ise bu durumun hastalığın kontrol altına alınmasını zorlaştırabileceği uyarısında bulunmuştu.
Kuzey Amerika ve Avrupa'daki M çiçeği salgınları, aşılar ve antiviral tedavilerin yanı sıra yüksek risk gruplarına yönelik halk sağlığı mesajlarının yardımıyla kontrol altına alındı. Ancak geçtiğimiz aylarda çok sayıda ülkede salgınların görüldüğü Afrika escort eryaman kıtasının bazı bölgelerinde neredeyse hiç aşı bulunmuyor.
Afrika kıtasında bu gelişmeler yaşanırken virüs Avrupa'da da ilk kez İsveç'te görüldü. İsveç Sağlık ve Sosyal İşler Bakanı Jakob Forssmed düzenlediği basın toplantısında, "Öğleden sonra İsveç'te daha ciddi bir tür olan ve Clade I olarak adlandırılan bir maymun çiçeği vakası olduğunu teyit ettik" dedi.
İsveç Halk Sağlığı Kurumu tarafından yapılan açıklamada, söz konusu vakanın maymun çiçeği virüsünün tehlikeli bir varyantı olan Clade I'in Afrika dışında ilk kez tespit edildiği aktarılarak, hastanın başkent Stockholm'de olduğu ifade edildi.
Afrika'da en kötü etkilenen ülke, bu yıl en büyük salgında 12 binden fazla vaka ve en az 470 ölüm kaydeden Demokratik Kongo Cumhuriyeti oldu.
Ülke, teşhis için yapılan testlerde belli olmadığı anlaşılan tehlikeli yeni bir türün yanı sıra düzensiz hastalık gözetimi ve aşı ve tedavi eksikliğiyle mücadele ediyor.
En son 2022 yılında bir M çiçeği vakası kaydeden Güney Afrika da eryaman escort bayan bu yıl yeni bir salgın bildirdi. Enfeksiyonun en çok uzak bölgelerde görüldüğü Orta Afrika Cumhuriyeti'nde yetkililer, hastalığın yayılmasını yavaşlatmak için hükümet tarafından yürütülen çabalara yardımcı olmak üzere halka destek çağrısında bulundu.
Doğu Afrika Topluluğu bölgesel bloğu da, bölgedeki beş ülkeye sınırı olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki hastalık konusunda üye ülkeleri uyaran bir bildiri yayınladı. Bu ülkelerden biri olan Burundi şimdiden üç vakayı doğruladı.
]]>DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) ve DHB’nin (Dünya Hepatit Birliği) 28 Temmuz’u Dünya Hepatit Günü olarak belirlediğini hatırlatan Prof. Dr. Kartal bu seneki temanın “Hepatit Bekleyemez” olduğunu belirtti. Prof. Dr. Kartal, Yeni enfeksiyonları azaltmak ve bakıma erişimi iyileştirmek için çağrıda bulunulduğunu anlatarak,”Hepatit, genellikle viral etkenlerin neden olduğu karaciğer enfeksiyonudur. Vakaların çoğundan hepatit virüsünün beş ana türü (A, B, C, D ve E) sorumludur. Hepatit B ve C en yaygın olanlardır ve hepatite bağlı ölümlerin yüzde 90’ından fazlasını oluşturur. En çok Hepatit C olmak üzere Hepatit B ve D kronikleşebilir. Kronik hepatit enfeksiyonları siroz, karaciğer kanseri ve karaciğer yetmezliği gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre dünya çapında yaklaşık 325 milyon kişi kronik hepatitle yaşıyor ve hepatite bağlı komplikasyonlar nedeniyle yılda 1,3 milyondan fazla ölüm meydana geliyor. Ülkemizde HBV sıklığı yüzde 4, HCV sıklığı ise yüzde 1 olup, yaklaşık 2-3 milyon hepatit B ve 500 bin hepatit C hastası olduğu tahmin edilmektedir. Hepatit B ve C; virüsle enfekte olmuş kan ve kan ürünleriyle, steril olmayan aletlerle yapılan tıbbi ve cerrahi girişimlerle, damar içi uyuşturucu kullanımıyla, dövme ve piercing uygulamaları ile, doğum sırasında anneden bebeğe ve nadiren korunmasız cinsel ilişkiyle bulaşmaktadır. Hepatit B ve A virüs enfeksiyonundan aşıyla korunulabilir. Ülkemizde tüm yenidoğanlara 1998 yılından beri hepatit B aşısı uygulanmakta olup, yüzdee 90’ların üzerinde başarı ile bu programına devam etmektedir. Yetişkin grupta ise talep edilmesi de dahil olmak üzere riskli kişilerin aşılanması yapılmaktadır. Hepatit A aşısı da rutin çocukluk aşı takviminde bulunmaktadır” dedi.
“Kronik viral hepatitlerin tedavisi mümkündür”
Tedavinin ve bulaşıcılığın azaltılmasının önemini vurgulayan Prof. Dr. Kartal, “Kronik viral hepatitlerin tedavisi mümkündür. Kronik Hepatit B enfeksiyonu günde tek tabletlik tedavi seçenekleri ile kontrol altına alınabilmektedir. Kronik hepatit C de 2 ay gibi kısa bir sürede günlük bir kez kullanılan yeni antiviral ilaçlar sayesinde %100 yakın tedavi edilebilir bir konumuna gelmiştir. Tedavi edilen hastalarda hastalık bir daha tekrar etmemekte ve siroz ve kansere bağlı ölümleri önemli ölçüde azaltmaktadır. Tedavinin en önemli sonuçlarından biri de hastalığı başkalarına bulaştırma riskini ortadan kaldırmasıdır. Ülkemizde Hepatit B ve C hastaları dünya standartları ölçüsünde tedavi imkanına sahip olup, tüm tedaviler geri ödeme kapsamında karşılanmaktadır. Viral hepatiti ortadan kaldırmaya yönelik küresel ve ulusal çabalara katkı sağlamak için Hepatitler bulaşması, önlenmesi ve tedavisi hakkında bilgi ediniminin ve farkındalığın artırılması gereklidir. Başlıca risk altındakiler olmak üzere hepatit testi yaptırılması geniş çerçevede desteklenmelidir. Ülkemizde tanı alma oranı yaklaşık yüzde 20 olarak tahmin edilmektedir. Bu ise kronik hepatitleri olup da tanısını bilmeyen milyonlarca hastanın tablosunun sessizce siroza ve karaciğer kanserine ilerlemesi, öte yandan da hastalıklarını başkalarına bulaştırarak aramızda yaşamaya devam ettiklerini gösterir. Sessiz giden ve hastalıklarını bilmeden yaşayanlar için mutlaka öncelikli olarak riskli gruplardan başlayarak tarama programları uygulamaya sokulmalıdır. Sonuçta viral hepatitlerin; gerekli aşılama programlarının uygulanması, korunma yolları konusunda toplumsal farkındalığın sağlanması, tarama programları ile olguların tanımlanması ve takiben tedavi edilmesi ile kontrol edilebilir olduğu açıktır. Bu nedenle dünyada ve ülkemizde bu enfeksiyonların toplumdan uzaklaştırılabilme hedefine her yıl daha fazla yaklaşma çabasına katkı sağlama noktasında kararlıyız” diye konuştu. – ESKİŞEHİR
]]>Ankara Şehir Hastanesi Kardiyoloji Kliniği Eğitim Sorumlusu Prof. Dr. Sinan Aydoğdu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kalp ve damar hastalıklarının dünya genelinde en sık ölüm nedeni olarak ilk sırada yer aldığını söyledi.
Kalbi besleyen damarların tıkanması sonucu kalp krizi geliştiğini aktaran Aydoğdu, krizin göğüs, omuz, sırt, çene ve karın ağrısı ile kendini gösterebildiğini belirtti.
Aydoğdu, “Kalp krizi, en sık hastanın göğsünde çökme tarzında bir ağrı ile başlamaktadır. Bu ağrı, boğaza, çeneye ve sol kola yayılabilir ve terleme görülebilir.” diye konuştu.
“Aşıların kalp krizini artırdığına dair ciddi kanıtlar yok”
Kalp krizi gelişmesinden, özellikle 2019 Aralık ayında Çin’in Vuhan kentinde ortaya çıkan ve kısa sürede dünyaya yayılan Kovid-19 salgınında uygulanan aşıların sorumlu olduğuna dair iddiaların şehir efsanesi olduğunu söyleyen Aydoğdu, bunu doğrulayan bir bilimsel çalışmanın bulunmadığını vurguladı.
Kanıta dayanmayan bu iddiaların yanlış bir algıya sebep olduğuna işaret eden Aydoğdu, şu bilgileri verdi:
“Şu ana kadar aşıların kalp krizini artırdığına dair ciddi kanıtlar yok. Esas Kovid-19, influenza dahil gribal enfeksiyonlarda kalp krizi riski artmaktadır. Örneğin, gribe bağlı enfeksiyon geçirilen dönemde kalp krizi riski 6, Kovid-19 geçirilen dönemde de 2 kat artmaktadır. Bu nedenle özellikle risk grubunda bulunan 65 yaş üstündekilere, kalp hastalığı tanısı almış olanlara aşı yaptırmaları önerilmektedir.”
Aydoğdu, aşılama ile kalp krizi riskinin önlendiğinin altını çizerek, sözlerine şöyle devam etti:
“Yaklaşık 600 bin kişi ile yapılan bilimsel araştırmada, Kovid-19’a karşı koruyan aşılama sonrasında kalp krizi ve inme sıklığının azaldığı gösterildi. Aşıların, kalp krizi sıklığını artırdığına yönelik iddiaların bilimsel bir kanıtı olmadığı gibi tersine aşının bu riski azalttığı ortaya konmuştur.”
Kalp krizi riskinin önlenebilmesi için özellikle risk grubundakilerin eylül-ekim aylarında influenza aşılarını yaptırmasının önemine işaret eden Aydoğdu, “Bu aylarda yaptırılan aşılar, yaklaşık bir yıl o yılki varyantlara karşı koruma sağlamaktadır. Bu varyantlar her yıl değiştiğinden bu aşılar her yıl yaptırılmalıdır. Bunun yanı sıra zatürre aşısı da bir kez yaptırılmalıdır, tek doz yeterlidir.” dedi.
“Sıcak hava kalp krizi riskini artırıyor”
Prof. Dr. Aydoğdu, sıcak havanın da kalp krizi gelişmesinde önemli bir etken olabildiğine dikkati çekti.
Vücut ısısının terleme ile kontrol edilebildiğini anlatan Aydoğdu, sıcak hava sıvı kaybına yol açtığından kalbin daha fazla çalışmak zorunda kaldığını söyledi.
Aydoğdu, bu durumda, riskli gruplarda ve özellikle kalp yetmezliği bulunanlarda kalbin çalışma performansı arttığından kriz riskinin de yükseldiğini ifade etti.
Vücuttaki sıvı kaybının, aynı zamanda kanın akışkanlığını da azalttığından kalp krizi riskini arttırdığını anlatan Aydoğdu, “Sıcak havalarda risk grubundakilerin, güneş ışınlarının tepede olduğu saatlerde dışarı çıkmamaları, keten gibi serin tutan giysileri tercih etmeleri ve gün içinde bol sıvı almaları önemlidir.” uyarısında bulundu.
Aydoğdu, kalp krizi geçiren bir kişi görüldüğünde ilk olarak 112’ye haber verilmesinin hayati önem taşıdığını vurgulayarak, “Daha önceden teşhis alan hastaların dil altı ilaçları bulunuyorsa o verilebilir ama genel prensip hemen 112’ye haber verilmesidir.” dedi.
]]>DÜNYA Sağlık Örgütü (DSÖ) Covid-19’un yeni varyantları ‘FLiRT’ ve ‘LB.1’in dünyada baskın hale geldiğini duyurdu. Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, “ABD’de LB.1 varyantı yüzünden acile başvurularda yüzde 18, hastane yatışlarında yüzde 13’lük bir artış görüldü. Maalesef son birkaç yıldır Türkiye’de rutin test uygulamasından vazgeçildi. Dolayısıyla yeni varyantlar Türkiye’de varsa da bilmiyoruz” dedi.
DSÖ, iki yeni Covid-19 varyant grubu olan ‘FLiRT’ ve ‘LB.1’ adlı virüslerin dünyada baskın hale geldiğini duyurdu. Yeni varyantlarda ateş, boğaz ağrısı, burun akıntısı, kas ağrısı, kusma, ishal, koku ve tat alma bozuklukları şeklinde semptomlar görülüyor. Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, FLiRT varyantının ABD, Avrupa, Asya’da test yapan ülkelerde hızla ilk sıraya yükseldiğini, geçen ayın başından itibaren LB.1 varyantının da görülmeye başladığını söyledi. Ceyhan, “Covid-19 virüsünün yeni varyantlarının oluşması çok yanıltıcı ya da şaşırtıcı bir durum değil. Çünkü bu virüslerin özelliği bu. İnfluenza (grip) virüsü ve bu koronavirüsler sıkça mutasyona uğruyor. Dolayısıyla yeni varyantlar ortaya çıkıyor. O yüzden bazı tedbirler alarak bu dolaşımı yavaşlatmak lazım. FLiRT varyantı ilkbaharda ortaya çıktı ve hızla yaygın varyant haline geldi. Gerek ABD’de, gerek Avrupa’da, gerekse de Asya’da, yani test yapan ülkelerde ve varyant analizi yapan ülkelerde FLiRT varyantı hızla ilk sıraya yükseldi. Fakat arkasından geçtiğimiz ayın başında LB.1 dediğimiz yeni bir varyant görülmeye başlandı. Bunun ne kadar yayılacağı, ne kadar önemli olduğu henüz belli değildi. O yüzden takip listesindeydi DSÖ’nün. Geçtiğimiz hafta içerisinde yapılan değerlendirmelerde artık bunun FLİRT varyantından da hızlı bir yayılım özelliğine sahip olduğunu gördük. Görünen o ki önümüzdeki ay artık FLiRT varyantlarının yerini bu LB.1 varyantı alacak” diye konuştu.
‘MUTLAKA YENİ PANDEMİLER GELECEK’
Risk grubunda olan kişilerde yeni varyantların ölümcül seyredebileceğini söyleyen Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, “ABD’de geçen hafta bir önceki ayın ilk bu haftasına kıyaslandığında, acile başvurularda yüzde 18, hastane yatışlarında yüzde 13’lük bir artış görüldü. Tabii telaşa kapılmaya gerek yok. Herkesin aklına 2000 yılındaki o tablo geliyor; dükkanlar kapanacak, okullar, işyerleri kapanacak diye. Öyle bir durum söz konusu değil. Ancak bazı tedbirler alınması lazım. Bunların bir kısmı devlet tarafından alınabilecek tedbirler, bir kısmı da bireysel tedbirler. Yazın bu vaka artışının olmasının en büyük nedeni yeni varyantlar dışında, insanların hava çok sıcak olduğu için açık havadan çok kapalı yerlerde vakit geçirmesi. Özellikle iyi havalandırılmayan kalabalık ve kapalı yerlerde bu hastalığın çok rahatlıkla bulaştığını biliyoruz. Risk grubundaki kişiler bu tip ortamlardan mümkün olduğunca uzak durmalı. İlle de girmeleri gerekiyorsa, mutlaka N95 dediğimiz yani kendine bulaşmayı önleyen maskeleri yanlarında bulundurup öyle bir ortama girdiklerinde takmaları. El hijyenine yeniden dikkat etmek lazım. Bu gibi tedbirleri de bireysel anlamda alırsak, hiç değilse mutasyonların yayılmasını ve yeni mutasyonların ortaya çıkmasını biraz yavaşlatabiliriz. ‘Yeni bir pandemi geliyor’ meselesi deprem gibi, mutlaka yeni pandemiler gelecek. Bunu önlememiz mümkün değil” dedi.
‘TÜRKİYE’DE SÜRVEYANS PLANLAMASI YAPILMASI LAZIM’
Devlet tarafından da alınması gereken önlemlere dikkat çeken Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, “Devlet hazırlık planı oluşturulmalı. ve o plan herhangi bir pandemi başladığında, hemen yürürlüğe girebilecek bir plan olacak. Grip pandemisi için böyle bir plan var. Aslında her 4 yılda bir revize ediliyordu. Sonra edilmedi bir süredir. Ancak koronavirüs için böyle bir pandemi planı henüz oluşturulmadı. DSÖ’nün önderliğinde yapılıyor bu iş genellikle. Bütün ülkeler aynen seferberlik emrindeki gibi, kim o sırada neden sorumlu olacak, hangi bina, hangi araç kullanılacak gibi ayrıntılı bir plan yapmak lazım. Maalesef son birkaç yıldır Türkiye’de rutin test uygulamasından vazgeçildi. Dolayısıyla Türkiye’de varsa da yeni varyantlar bilmiyoruz. Varyant analizleri de artık yapılmadığı için, olanlar da hangi varyanttır bilmiyoruz. ‘Türkiye’de herkesi tarayın’ demiyoruz; ama bir sürveyans planlaması yapılıp, Türkiye’de şu anda hangi varyant ön planda hangi varyant yeni başlamış diye bunun takibini yapmak lazım. Bunu bütün Avrupa ülkeleri, ABD, Güney Asya ülkeleri yapıyor. Zaten şu ortamda, yani turizmin bu kadar kontrolsüz yapıldığı, işte bütün dünyada turistik hareketlerin bu kadar arttığı bir dönemde bir yerde çıkan bir varyantın başka bir yere gitmemesi zaten mümkün değil” diye konuştu.
‘MEVCUT AŞILARLA AŞILANAN DİYEMİYORUM’
Risk grubuna uygulanacak kadar aşının temin edilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, “Mevcut aşılarla gidin aşılanın diyemiyorum. Çünkü etkisini kimse bilmiyor. Dolayısıyla bizim elimizde bulunan Turkovac, Sinovac, Biontech gibi aşıların artık kullanımı olmadığı için kimse de çalışıp bu yeni varyantlara ne kadar etkili olduğunu bilmiyor. Ama teorik anlamda düşündüğümüzde etkisinin pek fazla olmadığını kabul etmek lazım. Çünkü bunlar daha etkili olabilecek aşılara bağlı bağışıklığı bile geçebilen varyantlar. Onun için hiç kimseye ‘gidin tekrar aşı olun’ diye bu aşılarla önermiyorum” ifadelerini kullandı.
Ceyhan, LB.1’in FLiRT ile aynı koldan gelmediğini belirterek, “JN.1 dediğimiz, kışın vaka artışına yol açan bir varyantın çocuğu gibi görünüyor. Bu varyantlarda, virüs daha hızlı bulaşıyor. Bağışıklık sistemi, daha kolay alt ediliyor. Bu tabii çok yeni olduğu için çalışmalara devam ediliyor. Kaybolmuş gibi gördüğünüz bir mutantın mutantı yani çocuğu çıkıyor ve yeni bir vaka artışı dönemine yol açıyor. Klinik bulgularda hiçbir fark yok. Dolayısıyla bir kişi kendisindeki hastalığın Covid-19 olup olmadığını test yaptırmadıkça bilemez. Bunu hekim olarak ben de bilemem. Çünkü şu sıralarda çok fazla böyle vaka var” dedi.
]]>Çanakkale’de, ülke ve dünyada önemli sağlık sorunlarının başında gelen HPV (Human Papilloma Virus) için ücretsiz aşı kampanyası başlatılıyor. Proje kapsamında Çanakkale mücavir alan içerisinde ikamet eden ve belediyeden sosyal yardım alan 15- 25 yaş arasındaki kadın ve kız çocuklarına ücretsiz HPV aşı uygulaması desteği verilecek. Uygulamada öncelikli olarak 20-25 yaş arası, ardından 15-20 yaş aralığındaki hedef kitle aşılanacak. HPV Aşıları, üç doz halinde gerçekleştirilecek olup uygulama 2 Eylül 2024 tarihi itibariyle başlayacak.
Proje doğrultusunda HPV virüsünün neden olduğu enfeksiyonlara karşı hayata geçirilen HPV aşı uygulamasının tam teşekküllü sağlık tesislerinde yapılması amacıyla Çanakkale Belediye Başkanlığı ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi iş birliğiyle düzenlenen Kadın Vatandaşlara Yönelik Human Papilloma Virüs (HPV) Aşısı Uygulama Hizmeti için protokol imza töreni yapıldı.
İmza töreni öncesinde bir açıklama yapan Çanakkale Belediye Başkanı Muharrem Erkek, “Bugün Çanakkale Belediyesi olarak, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversite Hastanemiz ile birlikte toplum sağlığı açısından önemli bir adım atıyoruz. Rahim ağzı kanseri kadınlarda maalesef çok sık görülen vir kanser türü ve önlenebilir bir kanser türü. Bunu önlemek için de belli dönemlerde HPV aşısı uygulaması çok çok önemli. Biz de Çanakkale’de Merkez ilçede ikamet eden ve sosyal yardım alan 15-25 yaş arasındaki genç kızlara ve kadınlara bu HPV aşısını uygulayacağız. Bunun teminini ve maaliyetini Çanakkale Belediyemiz karşılayacak. Aşıların yapılmasını, sağlık açısından gerekli kontrolleri üniversite hastanemiz sağlayacak. Birlikte yapabilirdik böyle bir uygulamayı Çanakkale açısından, toplumsağlığı açısından. Genç kızlarımızın, kadınlarımızın gelecekleri açısından çok çok önemli gördüğümüz bir uygulama. Bunu Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyelerimiz uyguluyor. Biz Türkiye’de uygulayan üçüncü belediye, üçüncü kent olacağız. Şimdi de üniversitemiz ile birlikte bu konuya ilişkin iş birliği protokolünü Rektörümüzle birlikte imzalayacağız. Çanakkale’miz için hayırlı olsun” dedi.
Üniversite ile birlikte bu konuda farkındalık oluşturmak içinde belli eğitim çalışmaları yapacaklarını belirten Başkan Erkek, “Maddi imkanı olan tüm genç kızlar ve kadınlarda bu aşıyı yaptırsın. Maliyetli bir aşı bu. 3 doz uygulanıyor. Biz sosyal yardım alan biz genç kız ve kadınlar için 15-25 yaş arasında. Çünkü bu dönemde olması da çok çok önemli. Böyle bir adım atıyoruz” şeklinde konuştu.
ÇOMÜ Rektörü Prof. Dr. Cüneyt Erenoğlu ise, “Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi olarak bünyemizdeki iki hastanemiz, bir tanesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanemiz diğeri de Diş Hekimliği Fakültemize bağlı olan Ağız ve Diş Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezimiz. Tüm faaliyetlerimizi halkımız için, Çanakkale halkı için ve halk sağlığı için yürütüyoruz. Başkanımızdan da böyle bir istek geldiğinde biz hızlı bir şekilde Başkanımız, Belediye Başkan Yardımcılarımız, Başhekimliğimiz, Dekanlığımızca hızlı bir şekilde görüşmeleri yaptık. Bu HPV aşısını özellikle Çanakkale’deki hem genç kızlara hem de kadınlara yönelik bu aşının uygulanması noktasında üzerimize düşen neyse hızlı bir şekilde çözümledik. Hemen acil servisimizde bir odayı hem aşının uygulanması hem de aşı sonrası aynı kovid aşısı gibi kısa sürede aşı uygulanan bireylerin gözlemlenmesi, sağlıklarının izlenmesi gerekiyor. Uzman hekimlerimizce bu izlenme çalışması yapılacak. Hayırlı ve uğurlu olsun” diye konuştu.
Konuşmaların ardından Başkan Erkek ve Rektör Erenoğlu arasında HPV Aşısı Uygulama Hizmetinin protokolü için karşılıklı imzalar atıldı. – ÇANAKKALE
]]>Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) kapsamında otuz hastane Kanser Aşısı Projesine kaydoldu.
Bu sistem, kanser hastalarını mRNA teknolojisini kullanan denemelerle eşleştiriyor.
mRNA teknolojisi mevcut Covid aşılarında da kullanılıyor.
Aşılar, kanser tedavisi sonrası kalan kanser hücrelerini tanıyıp yok etmek ve hastalığın tekrarlama riskini azaltmak için bağışıklık sistemini harekete geçirecek şekilde tasarlandı.
55 yaşındaki Elliot Pfebve, İngiltere’de bağırsak kanserine karşı kişiye özgü bir aşı ile tedavi edilen ilk hasta.
Daha önce ameliyat olan ve kemoterapi gören Elliot’a aşı Birmingham’daki Queen Elizabeth Hastanesi’nde yapıldı.
Heyecanlı olduğunu söyleyen Elliot, aşı için “Başarılı olursa bu tıbbi bir atılım olacak. Binlerce insana yardımcı olabilir, umut verebilir” dedi.
Elliot’ın ilk tedavisinden sonra yapılan testler, kan dolaşımında hala kanserli DNA parçaları olduğunu gösterdi. Bu da hastayı kanserin nüksetmesi riskiyle karşı karşıya bırakıyor.
Bu nedenle, Alman ilaç şirketi BioNTech tarafından üretilen ve Pfizer-BioNTech Covid aşısıyla aynı mRNA teknolojisini kullanan bir deneme aşısı için kaydoldu.
Kişiye özel kanser aşısı nedir?
Aşılar genellikle hastalığı önleme amacıyla geliştirilir.
Kanser aşıları ise teşhis konulduktan sonra tedavi amaçlı kullanılabilir.
Nasıl geleneksel aşılar bağışıklık sistemini düşman bakteri veya virüse karşı hazırlıyorsa, kanser aşısı da hastanın kanserini aramaya hazırlar.
Elliot’ın tedavisinde, tümörden alınan bir örnek BioNTech’in Almanya’daki laboratuvarlarına gönderildi ve burada onun kanserine özgü 20 kadar mutasyon tespit edildi.
Bu bilgiler ışığında, Elliot’ın hücrelerine, kanser hücrelerine özgü mutasyona uğramış kötü proteinleri üretmeleri için talimat verecek şekilde mRNA kullanılarak bir aşı oluşturuldu.
Aşı, vücutta saklanmakta usta olan ve daha sonra yeniden ortaya çıkan kanser hücrelerini açığa çıkaracak şekilde hareket ediyor.
Böylece aşının bağışıklık sistemini, kalan kanser izlerini arayıp yok etmesi için harekete geçirmesi ve gelecek yıllarda kansersiz olma şansının artırılması amaçlanıyor.
Birmingham Queen Elizabeth Hastanesi’nden denemenin baş araştırmacısı Dr. Victoria Kunene, “Bu yeni bir dönem. Bunun arkasında mantıklı bir bilim var. Bunun standart bakım haline gelmesini, hastaların kanser nüksü riskini azaltmalarına yardımcı olmasını umut ediyorum” dedi.
Ancak henüz erken aşamada bulunulduğu ve mRNA kanser tedavisi aşılarının potansiyeli konusunda büyük bir iyimserlik olsa da, bunların deneysel aşamada ve yalnızca klinik çalışmaların bir parçası oldukları uyarısı yapılıyor.
İngiltere, Almanya, Belçika, İspanya ve İsveç’te 200’den fazla hasta denemeye dahil edilecek ve 15 doza kadar kişiselleştirilmiş aşı uygulanacak.
Çalışmanın 2027 yılına kadar tamamlanması beklenmiyor.
Aşıların geleneksel kemoterapiye göre daha az yan etki yaratması umuluyor.
Elliot, aşıyı takiben hafif bir ateş dışında başka bir sorun yaşamadığını söyledi.
NHS’nin kanserden sorumlu klinik direktörü Prof Peter Johnson, “Başarılı bir ameliyattan sonra bile, vücutta birkaç kanser hücresi kaldığı için kanserlerin bazen geri dönebileceğini biliyoruz ama bu kalan hücreleri hedef alacak bir aşı bunu durdurmanın yolu olabilir” dedi.
Geçtiğimiz ay Londra’da bir hastaya, cilt kanserinin en ölümcül türü olan melanoma karşı k.
Moderna tarafından üretilen bu aşı Covid aşılarıyla aynı teknolojiyi kullandı.
Moderna ve BioNTech, akciğer, meme ve mesane kanseri de dahil olmak üzere bir dizi tümör türüne karşı mRNA aşıları denemelerine başladı ya da başlamayı planlıyor.
Bağırsak kanserinin belirtileri neler?
Bu semptomların bazıları çok yaygın ve başka koşullardan kaynaklanabilecek olsa da, bir doktora danışılması önemlidir.
]]>CHP Sağlık Bakanlığı’ndan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Zeliha Aksaz Şahbaz, yaptığı yazılı açıklamada, HPV’nin kadınlarda rahim ağzı kanseri başta olmak üzere pek çok kansere yol açtığını ve ülkemizde her yıl yüzlerce kadının bu nedenle hayatını kaybettiğini hatırlattı. Onaylanmış ve dünyada yaygın olarak uygulanan HPV aşılarının olmasına rağmen, Türkiye’de halen bu aşının ücretsiz sunulmadığına dikkat çeken Şahbaz, “Sağlık Bakanlığı iki yıl önce ‘ücretsiz HPV aşısı’ sözü verdi ancak aradan geçen zamana rağmen hala net bir tarih belirlenmedi. Bu durum kabul edilemez” ifadesine yer verdi.
Yerel yönetimlerin kısıtlı imkanlarla HPV aşısı kampanyaları başlattığını ancak bunun yeterli olmadığını vurgulayan Şahbaz, “Halk sağlığı birincil olarak Sağlık Bakanlığı’nın sorumluluğundadır. Sayın Bakan, ülke genelinde yüzlerce kadının hayatını kurtaracak bu aşıyı bir an önce ücretsiz sunmak için harekete geçmelidir” çağrısında bulundu.
“Halk sağlığı ve kadınlarımızın hayatı hiçe sayılmaktadır”
CHP’li Şahbaz’ın yazılı açıklaması şöyle:
“Human Papilloma Virüs (HPV) siğil, kanser gibi hastalıklara neden olan bir virüstür. Tensel temas ve cinsel ilişki ile bulaşan HPV, kadınlarda ikinci sıklıkla görülen rahim ağzı kanserinin kanıtlanmış etmenidir. Ülkemizde her gün en az üç, yılda yaklaşık 1250 kadın aşı ile önlenebilen rahim ağzı kanseri nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Erkeklerde genital ve anal bölge, ağız ve yutak bölgesinde siğil ya da kondilom denilen yumuşak doku tümörleri ve kansere neden olmaktadır. HPV pozitif annelerde doğum öncesi ve esnasında bebeğe bulaşma ile bebeğin ağız ve solunum yollarında kondiloma ve kansere neden olabilmektedir.
Tedavisi olmayan ama sonuçlarının tedavi edilebildiği HPV’nin ne kadar yaygın olduğu ve çok zor çözüm üretilebilen bir virüs olduğunu ilgili uzmanlık alanlarındaki hekimler iyi bilmektedir. HPV enfeksiyonunu engelleyen aşı geliştirilmiştir ve cinsel aktivite başlamadan 9-30 yaş arasında önerilmektedir. Bu kadar yaşamsal olan HPV aşısı, Pakistan, Mozambik, Zimbabve’nin de dahil olduğu 150 ülkede ulusal aşı takviminde ücretsiz uygulanırken, ülkemizde ulusal aşı takviminin dışındadır. Tek dozu yaklaşık 3300 TL bedelle iki ya da üç toz alınarak yaptırılabilmektedir. Aşı bedelini maalesef ağır yoksulluk altında, en temel ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olan halkımızın karşılaması imkansızdır. İnsani ve ekonomik olarak çok ağır sonuçlar doğuran bu hastalıkta esas olan koruyucu hekimlik ve aşıdır.
Türkiye’de Sağlık Bakanlığı, 2022’de ‘ücretsiz aşı’ sözü vermiş olmasına rağmen hala bunun için net bir tarih verebilmiş değildir. Ücretsiz HPV aşısını ilk olarak Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş tarafından Mart ayında 30 yaş altı ve sosyal destek alan kadınlara başlatıldı. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin ardından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da 16 Mayıs’tan itibaren ücretsiz HPV aşı uygulamasına başladı. İstanbul’da başlatılan ücretsiz HPV aşısı için ilk gün 85 bin başvuru yapıldı. Yerel Yönetimlerimiz ne kadar problemi çözmeye çalışsa da yeterli gelmemektedir ve Halk sağlığı birincil olarak Sağlık Bakanlığının sorumluluğundadır. HPV aşısı ertelenmeden tüm yurtta ulusal aşı takvimine alınarak ücretsiz yapılmak zorundadır. Dünyada geliştirilmiş ve onay almış aşılar varken Sayın Sağlık Bakanı tarafından ifade edildiği gibi biz yerel aşı geliştireceğiz ve ücretsiz uygulayacağız demek tek kelimeyle halk sağlığını ve kadınlarımızın hayatını hiçe saymaktır.”
]]>(İSTANBUL) – İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Sağlık Dairesi Başkanlığı ve Hıfzısıhha Şube Müdürlüğü tarafından yürütülen ‘HPV Aşı Uygulaması’ bugün başladı. İBB Sağlık Daire Başkanı Önder Yüksel Eryiğit aşı için 70 bin başvuru yapıldığını söyledi. Eryiğit “Uygulama olarak İstanbul’da biz başladık. Türkiye’de yerel yönetim olarak aşıya başlayan ilk yerel yönetim biziz hatta bildiğim kadarıyla dünyada da bu böyle. Şu ana kadar 70 bin müracaat oldu henüz daha 48 saat daha olmamışken. Sayın Başkanımız Ekrem İmamoğlu’nun daha önceden seçim döneminde duyurduğu sağlıklı nesiller, sağlıklı gelecek adı altında ortaya koyduğu bir projedir, bir vizyondur” dedi.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun duyurduğu ‘HPV Aşı Uygulaması’ başladı.48 saat içerisinde yaklaşık 70 bin başvuru aldığını belirten İBB Sağlık Daire Başkanı Önder Yüksel Eryiğit, aşının, ulusal aşı takviminin içerisine alınıp tüm ihtiyaç sahiplerine ücretsiz yapılmasını temenni ettiğini belirtti. ANKA Haber Ajansı’na konuşan Eryiğit şunları söyledi:
“48 SAAT İÇİNDE 70 BİN BAŞVURU YAPILDI”
” Ankara’da da duyurusu yapıldı seçim öncesinde. Fakat uygulama olarak İstanbul’da biz başladık. Türkiye’de yerel yönetim olarak aşıya başlayan ilk yerel yönetim biziz hatta bildiğim kadarıyla dünyada da bu böyle. Bunu biz sosyal medyalarımızdan duyurduk. Bir link üzerinden başvuruları biz kabul ediyoruz. Bu şekilde müracaat almamızın sebebi de müracaat sonrasında bizim bir sosyal inceleme yapmamız gerekiyor. Bu nedenle şu ana kadar 70 bin müracaat oldu henüz daha 48 saat daha olmamışken. Bizim yerel yönetim olarak tabii ki sosyal inceleme yapmamız gerekir. Oluşturduğumuz kriterler doğrultusunda öncelediğimiz dezavantajlı kişiler ve gruplar var. Oradan başlayarak halkayı yavaş yavaş genişleterek bir yıllık periyot içerisinde bu projemizi uygulayacağız. Sayın Başkanımız Ekrem İmamoğlu’nun daha önceden seçim döneminde duyurduğu sağlıklı nesiller, sağlıklı gelecek adı altında ortaya koyduğu bir projedir, bir vizyondur. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bu ortaya koyduğu proje hizmetin İstanbullulara hayırlı olmasını ben temenni ediyorum.
“BU KADAR YOĞUNLUK BEKLEMİYORDUK AÇIKÇASI”
Ve bizim projemiz 19 – 26 yaş grubu arasında olacak. Çünkü bilimsel olarak aşının etkinliğinin en yüksek olduğu yaş grubu budur. 9 – 14 yaş grubunda iki doz. 15 – 26 yaş aralığında ise üç doz şeklinde yapılacaktır. Tabii ki 26 yaş bizim belirlediğimiz bir üst sınırdır. Bu üst sınır istediğiniz kadar yukarıya çekebileceğiniz bir sınırdı. Aşılama uygulaması bütün yaş gruplarına yapılabilir. Ama 26 yaştan sonra etkinliğinin biraz azaldığını biliyoruz yine bilimsel olarak. 70 bin başvuru var şu anda ilk 36 saatte ciddi bir başvuru. Biz bu kadar yoğunluk beklemiyorduk açıkçası. Toplumsal farkındalığın da ne kadar üst düzeyde olduğunu gösteren bir durum. Gönlümden geçeni tekrar söylüyorum. Ulusal aşı takviminin içerisine alınıp tüm ihtiyaç sahiplerine ülkemizde bu aşının ücretsiz yapılıyor olmasını tabii ki temenni ediyorum”
]]>
AstraZeneca, aşıdan “müthiş bir gurur duyduklarını”, ancak ticari bir karar aldıklarını söyledi.
Şirket, yeni koronavirüs varyantlarının ortaya çıkmasıyla, talebin güncellenmiş aşılara kaydığını söyledi.
Aşının pandemi döneminde milyonlarca kişinin hayatını kurtardığı tahmin ediliyor, ancak aşı ayrıca nadir görülen ve bazen ölümcül de olabilen kan pıhtılaşmalarına neden olabiliyor.
Dünyayı pandemi kapanmalarından kurtarma yarışında, Oxford-AstraZeneca ortaklığında hazırlanan Covid aşısı, Oxford Üniversitesi’ndeki bilim insanlarınca rekor bir sürede geliştirildi. Normalde 10 yıl süren aşı geliştirme süreci, 10 ayda tamamlandı.
AstraZeneca aşısı, Kasım 2020’de muadillerinden çok daha ucuz ve saklaması kolay olduğundan, “dünya için bir aşı” diye karşılanmıştı. Bunun yanı sıra İngiltere’nin aşılarla kapanmalardan çıkma politikasının en önemli unsuruydu.
Bristol Üniversitesi’nden Prof. Adam Finn “Doğrusu, dev bir fark yarattı. O dönem Pfizer’ın aşısıyla birlikte yaşadığımız felaketten bizi çıkarttı” dedi.
Ancak aşının şöhreti, nadir görülen bir yan etki olan kan pıhtılaşması nedeniyle darbe yedi ve İngiltere dahil bazı ülkeler alternatif aşılara yöneldi.
Aşı fazlası, düşen talep
AztraZeneca’dan yapılan yazılı açıklamada, “Bağımsız tahminlere göre, kullanımın sadece ilk yılında 6,5 milyon yaşam kurtarıldı. Çabalarımız dünya genelindeki hükümetler tarafından tanındı ve küresel pandeminin sona erdirilmesinde kritik bir unsur olarak görüldü” denildi.
Şirket ayrıca, Covid virüsünün mutasyona uğramış yeni varyantlarını yakından takip eden yeni aşılarla “güncellenmiş aşı fazlası ortaya çıktığını” ve “düşen talep” nedeniyle aşının artık “üretilmediğini ve tedarik edilmediğini” bildirdi.
Prof. Finn “Sanırım aşının piyasadan çekilmesi artık işe yaramadığını gösteriyor. Virüs çok atik çıktı ve evrimleşerek orijinal aşılardan uzaklaştı. Yani bir anlamda artık aşılar alakasız hala geldi ve şu anda yeniden formüle edilmiş aşılar kullanılıyor” dedi.
Yan etki tartışmaları
AstraZeneca’nın ürettiği Covid aşısı genel olarak güvenli ve etkili olarak değerlendirilse de Trombositopeni Sendromlu Tromboz (TTS) olarak bilinen nadir ancak ciddi bir yan etki riski taşıdığı ortaya çıkmıştı.
Aşı, 18 yaş ve üzeri kişilerde, genellikle üst kola, yaklaşık üç ay arayla iki enjeksiyon şeklinde uygulanıyordu. Bazı ülkeler tarafından takviye aşısı olarak da kullanıldı.
Vaxzevria adlı aşı, Covid-19’a neden olan SARS-CoV-2 virüsünden bir protein yapma genini içerecek şekilde modifiye edilmiş adenovirüs ailesinden başka bir virüsten oluşuyor ve virüsün kendisini içermiyor.
Nisan 2021’de aşı olduktan sonra kan pıhtısı nedeniyle beyin hasarına uğrayan ve çalışamayan iki çocuk babası Jamie Scott şirkete yönelik ilk yasal süreci başlatmıştı.
Aşıyla ilgili toplu bir davada birden çok iddiayla karşı karşıya olan AstraZeneca, geçtiğimiz aylarda Covid aşısının bu yan etkiye neden olabileceğini ilk kez mahkeme belgelerinde kabul etti.
Bazı davacılar yakınlarını kaybettiklerini, bazılarıysa aşının ciddi sağlık sorunlarına yol açtığını iddia ediyor.
AstraZeneca iddialara karşı çıkıyor ancak Şubat ayında İngiliz Yüksek Mahkemesi’ne sunduğu yasal bir belgede Covid aşısının “çok nadir durumlarda TTS’ye neden olabileceğini” doğruladı.
]]>İngiltere ve İsveç merkezli şirket bugün yaptığı açıklamada kararın “tamamen ticari” olduğunu söyledi ve satışlardaki düşüş ile yeni Covid varyantlarını hedefleyen piyasadaki diğer aşıları gerekçe gösterdi.
Şirket Mart ayında Avrupa Birliği pazarlama iznini gönüllü olarak geri çekmişti.
Bugünkü açıklamada aşının kullanıma girdiği ilk yılda 6,5 milyondan fazla hayat kurtarıldığı ve küresel olarak 3 milyarın üzerinde doz tedarik edildiği söylendi.
AstraZeneca, “Çabalarımız dünyanın dört bir yanında takdir edildi ve küresel salgının sona erdirilmesinde kritik bir bileşen olarak görülüyor. Şimdi bu dönemi kapatarak ileriye dönük net bir yol belirleyeceğiz” dedi.
AstraZeneca, 2020’nin ilk yarısında patlak veren koronavirüs pandemisi sırasında Covid-19 aşısını oldukça hızlı bir şekilde piyasaya sürmüştü.
Oxford Üniversitesi ile birlikte geliştirilen aşı, ilk başta maliyetine sunuldu, ancak AstraZeneca 2021’in sonlarında kâr amacıyla satmaya karar verdi.
Zamanla dünya Vaxzevria adlı aşıdan uzaklaşarak başta ABD’li ilaç devi Pfizer ve Almanya merkezli BioNTech tarafından üretilen mRNA aşısı gibi diğer aşılara yöneldi.
AstraZeneca aşısında nadir görülen kan pıhtılaşması sorunu da gerilemesinde etkiliydi.
Bunun yanı sıra Covid kısıtlamalarının dünya çapında tamamen kaldırılmasıyla şirketin satışları düşmeye devam etti.
AstraZeneca, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika bölgelerinde aşının piyasadan çekilmesi sürecini başlattığını belirtti.
Nadir görülen yan etkiyi kabul etti
AstraZeneca’nın ürettiği Covid aşısı genel olarak güvenli ve etkili olarak değerlendirilse de Trombositopeni Sendromlu Tromboz (TTS) olarak bilinen nadir ancak ciddi bir yan etki riski taşıdığı ortaya çıkmıştı.
Aşı, 18 yaş ve üzeri kişilerde, genellikle üst kola, yaklaşık üç ay arayla iki enjeksiyon şeklinde uygulanıyordu. Bazı ülkeler tarafından takviye aşısı olarak da kullanıldı.
Vaxzevria, Covid-19’a neden olan SARS-CoV-2 virüsünden bir protein yapma genini içerecek şekilde modifiye edilmiş adenovirüs ailesinden başka bir virüsten oluşuyor ve virüsün kendisini içermiyordu.
Nisan 2021’de aşı olduktan sonra kan pıhtısı nedeniyle beyin hasarına uğrayan ve çalışamayan iki çocuk babası Jamie Scott şirkete yönelik ilk yasal süreci başlatmıştı.
Aşıyla ilgili toplu bir davada birden çok iddiayla karşı karşıya olan AstraZeneca, geçtiğimiz aylarda Covid aşısının bu yan etkiye neden olabileceğini ilk kez mahkeme belgelerinde kabul etti.
Bazı davacılar yakınlarını kaybettiklerini, bazılarıysa aşının ciddi sağlık sorunlarına yol açtığını iddia ediyor.
AstraZeneca iddialara karşı çıkıyor ancak Şubat ayında İngiliz Yüksek Mahkemesi’ne sunduğu yasal bir belgede Covid aşısının “çok nadir durumlarda TTS’ye neden olabileceğini” doğruladı.
TTS nedir?
Davadaki avukatlar, TTS’nin Trombositopeni Sendromlu Tromboz anlamına geldiğini ve aşılamanın ardından meydana geldiğinde VITT (Trombositopeni ile Aşıya Bağlı İmmün Tromboz) olarak da adlandırıldığını söylüyor.
TTS/VITT, tromboz (kan pıhtılaşması) ve trombositopeninin (düşük trombosit sayısı) aynı anda nadiren görüldüğü bir sendrom.
Avukatlar, bu durumun felç, beyin hasarı, kalp krizi, akciğer embolisi ve uzuvların kaybedilmesi gibi ölüm riski olan sonuçlar doğurabildiğini söylüyor.
Tromboz aşılanmamış kişilerde de birçok farklı biçimde görülebilir. Nadir görülen TTS/VITT sendromu ise yalnızca aşılamadan sonra ortaya çıkan tromboz için geçerli.
]]>Aydın, AA muhabirine, boğmacanın, özellikle küçük bebeklerde ciddi komplikasyonlara ve ölüme neden olabilen bakteriyel bir enfeksiyon hastalığı olduğunu söyledi.
Söz konusu hastalığın küçük bebeklerde peş peşe öksürük, öksürük sonrası morarma, solunum durması, nöbet gibi ciddi komplikasyonlara neden olabildiğini ifade eden Aydın, çocukların 2’nci aydan itibaren yapılan boğmaca aşısıyla korunabildiğini aktardı.
Aydın, boğmaca aşısının koruyuculuğunun zamanla azalabildiğine dikkati çekerek, “Bu nedenle özellikle ergenler ve genç erişkin yaşlardaki hastalarda boğmaca semptomlarını daha silik görebiliyoruz. Bunlar da aşısız bebeklere boğmacayı bulaştırabiliyorlar ve aşısız veya eksik aşısı bebeklerde boğmacayı görebiliyoruz. Morarma, beslenme bozukluğu, kusmayla ciddi şekilde oksijen ihtiyacına neden olabilecek şekilde hastalarımızı yatırmamız gerekebiliyor.” diye konuştu.
“Aşılanma her zaman enfeksiyon hastalıklarından korunmada en etkili yöntem”
Boğmacaya karşı aşılamanın 2’nci ayda başladığına işaret eden Aydın, sözlerini şöyle sürdürdü:
“2’nci, 4’üncü, 6’ncı ayda ve 18. ayda da tekrar dozuyla oluyor ancak yeni doğan bebekleri korumak için özellikle bebeğe bakım veren ebeveynlerin, bakıcılarının da aşılanması bebeği koza şeklinde koruyarak hastalığa karşı dirençli hale getiriyor. Aynı şekilde gebelerin de son 3 ayında boğmaca ile aşılanmaları hem plasenta yoluyla bebeğe antikor geçişini sağlıyor hem de çocuğun boğmacaya karşı ilk aşısı yapılana kadar koruyucu oluyor.”
Aydın, aşılanmanın her zaman enfeksiyon hastalıklarından korunmada en etkili yöntem olduğunun altını çizerek, şunları kaydetti:
“Ne yazık ki son zamanlarda boğmaca vakalarında artış görüyoruz. Geçen hafta yaklaşık 7-8 boğmaca vakası saptadık. Bunların bir kısmı hastaneye yatarak tedavi oldu, bir kısmını ayaktan tedavi edebildik. Boğmaca tanısı koyduktan sonra ailenin de profilaksi dediğimiz korunması için antibiyotik kullanması gerekmekte. Bu yüzden de boğmaca tanısını koymak çok önemli. Tanı koyduktan sonra temas halindeki kişilerin de koruyucu antibiyotik tedavisi alması gerekiyor.”
“Boğmacayı çok fazla görmeye başladık”
Boğmacanın bilinmesinin çok önemli olduğuna vurgu yapan Aydın, “Şu an serviste tedavi ettiğimiz hastamız morararak, ‘Acaba kalp hastası mı?’ diye bize yönlendirilmişti. Kardiyoloji hocamızın muayenesi esnasında öksürük nöbetini görmesi, bunun boğmaca olabileceğini düşünmesi nedeniyle polikliniğimize yönlendirildi. Testini yaptıktan sonra da hastaya boğmaca tanısı konuldu ve şu anda da tedavisini alıyor.” dedi.
Aydın, aşıları her hastalıkla tekrar tekrar vurgulamak istediklerini belirterek, “Özellikle Kovid pandemisi ile pandemi sonrası kızamığı, boğmacayı çok fazla görmeye başladık. Bunun nedeni de aşıların eskisi kadar uygulanmıyor olması. Ne yazık ki aşı kararsızlığı ülkemizde de artmaya başladı. Bu yüzden bütün anne babaları bilimin ışığında aşılamaya tekrar davet etmek istiyorum.” ifadesini kullandı.
“Şu an tedavi görüyoruz, Allah’ın izniyle inşallah iyileşecek”
KTÜ Farabi Hastanesi Enfeksiyon Bölümünde boğmaca tanısı ile tedavi altına alınan 3 aylık Gözde bebeğin annesi Pınar Güner ise kızının öksürük şikayetiyle bir aydır farklı hastanelerde tedavi gördüğünü söyledi.
Doktorların önerisiyle bir ay boyunca bebeğine nebulizatör (ilaçları akciğerlere solunan bir sis şeklinde uygulamak için kullanılan ilaç verme cihazı) ile hava verdiğini aktaran Güner, şunları söyledi:
“İyileşmediğini, tam tersine kötüye gittiğini gördüm. Öksürürken morarma, nefes kesilmesi oldu. Bu sefer başka bir doktora götürdüm, orada tahlil yapıldı. Boğmacadan şüphelenildi ama morarmasını kalbe bağladıklarını söylediler. Daha sonra KTÜ Farabi Hastanesi Kardiyoloji Bölümüne sevk edildik. Buraya geldim, buradaki kardiyoloji doktoru sorun olmadığını söyledi. Daha sonra elinde fenalaşınca enfeksiyon bölümüne yönlendirildik. Sürüntü alındı, tanı konuldu. Testimiz pozitif çıktı. Şu an yatıyor, tedavi görüyoruz. Allah’ın izniyle inşallah iyileşecek.”
]]>Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, Türkiye’nin 2024-2028 hayvancılık yol haritasını paylaştı. Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nün (TİGEM) Gazi Yerleşkesi’nde gerçekleştirilen basın toplantısında hayvan hastalıkları ile mücadele, anaç hayvan üretimini arttırma, ‘Islah Eylem Planı’ gibi konu başlıkları masaya yatırıldı.
“Sözleşmeli üretim modelini yaygınlaştırıyoruz”
Kırmızı et, beyaz et, süt ve yumurtada; kaliteli, yeterli ve sağlıklı üretiminin devamlılığı için suyu merkeze alan ve doğal kaynakların korunduğu bir sistemle üretim planladıklarını kaydeden Bakan Yumaklı, “Hayvansal üretimin en temel girdisi kaliteli kaba yem üretim kapasitesini, Mera varlığımızı ve yapılarını, Pazarlama imkanlarını dikkate alarak gerçekleştiriyoruz. Hem alıcıyı hem satıcıyı güvence altına alan sözleşmeli üretim modelini yaygınlaştırıyoruz” diye konuştu.
“Üreten herkese ürettiği kadar destek veriyoruz”
Aşısı ve kaydı olan her buzağıya destek verdiklerini hatırlatan Bakan Yumaklı, “Mevcut desteklemelerimizde işletme büyüklüğüne göre belirli sınırlandırmalar vardı. Yeni desteklemelerimizde bu sınırlandırmaları kaldırıp, üreten herkese ürettiği kadar destek veriyoruz” ifadesini kullandı.
“İlk defa genç ve kadın üreticilerimize yüzde 70 ilave destek veriyoruz”
Aile işletmelerine tüm hayvancılık desteklemelerinde ilk defa ilave destek verdiklerine işaret eden Bakan Yumaklı, “Bu sayede aile işletmeleri temel destekle aynı oranda ilave destek alarak en az iki kat destek almış olacak. Kırsalda üretimin ana direği olan kadınlara ve geleceğimizin teminatı gençlere pozitif ayrımcılık yapıyoruz. İlk defa genç ve kadın üreticilerimize yüzde 70 ilave destek veriyoruz. Ayrıca suni tohumlama, yerli sperma, soy kütüğü, ari işletme gibi verimliliği artırıcı destekleri artırarak vermeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.
Sahibi kadın olan aile işletmeleri daha fazla destek alacak
Yeni destekleme modelinden örnek veren Bakan Yumaklı, şöyle konuştu:
“Mesela sahibi kadın olan bir aile işletmesi düşünelim. Tüm şartları yerine getirdiğinde, buzağı başına mevcut modelde 2 bin 68 lira destek alırken, yeni sistemde, ilave verdiğimiz aile işletmesi, kadın desteği ve diğer verimlilik destekleriyle 5 bin 200 lira alacak. Yani 2 buçuk kat fazla destek alacak. Eğer bu işletme, ari işletme olursa ilave destek vereceğiz ve bu rakam buzağı başına 7 bin 900 liraya kadar çıkabilecek. Böylece desteği yaklaşık 4 kat artmış olacak.”
Bakan Yumaklı, besici aile işletmelerin 20 buzağıyı kesimine kadar beslediği takdirde, kesim anında dana başına ilave olarak 4 bin 500 liraya kadar destek verileceğini belirtti.
IPARD kredi üst limiti 40 milyon liradan 60 milyon liraya çıkartıldı
Kırsal kalkınma destek programlarından biri olan IPARD desteklerini 42 ilden 81 ile yaygınlaştırıldığını ve faydalanıcı sayısını arttırdıklarını dile getiren Bakan Yumaklı, “Sübvansiyonlu kredilerde; kadınlara, gençlere ve planlı üretim bölgelerine ilave indirim oranları uyguluyoruz. Ayrıca hayvancılıkta işletme başına 40 milyon lira olarak verilen kredi üst limitini 60 milyon liraya, eğer ari işletme olursa 80 milyon liraya çıkardık” ifadelerine yer verdi.
Ari işletme sayısının 2024 yılında 2 bin 500’e çıkartılması hedefleniyor
Bakan Yumaklı, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Vereceğimiz ilave desteklerle ari işletme sayısını bin 136’dan 2024 yılında 2 bine, 2025 yılında ise 2 bin 500’e çıkarmayı hedefliyoruz. Hastalıktan ari işletmelerden, ülkenin ihtiyacı olan genetik kapasitesi yüksek anaç hayvan üretimini sağlamış olacağız”
Şap aşısı sayısı 2 dozdan 3’e çıkartıldı
Hayvansal hastalıklara karşı alınan tedbirlere değinen Bakan Yumaklı, şunları kaydetti:
“Bulaşıcı hastalıklardan koruyucu aşı uygulamasını da yaygınlaştırıyoruz. Şap hastalığına karşı her yıl rutin olarak 2 doz uygulanan aşı sayısını bu yıl 3’e çıkarttık. Bu ek aşının ücretini bakanlık olarak biz karşılıyoruz. Aile işletmelerinde buzağı, kuzu ve oğlak sağlığını koruyucu tedbirlere ağırlık vererek gerekli aşı desteğini bakanlık olarak biz sağlayacağız. Buzağı kayıplarını azaltmak için, ilk etapta 200 bin gebe sığırı aşılayacağız. Kuzu kayıplarını azaltmak amacıyla, ülke genelindeki tüm küçükbaş hayvanlara bu yıl içinde koyun keçi çiçek aşısı, yeni doğan tüm küçükbaş hayvanlara ise koyun keçi vebası aşısı yapılacak. Bahsettiğim tüm bu aşıların ücretlerini bakanlık olarak biz karşılayacağız.”
Veteriner Yol Kontrol ve Denetim İstasyonları açılıyor
Hayvansal hareketliliğin kontrolü amacıyla Veteriner Yol Kontrol ve Denetim İstasyonları açacaklarına işaret eden Bakan Yumaklı, “Buradaki amacımız, hastalıklı hayvanın başka bir bölgeye giderek hastalığın yayılmasını engellemek. Ayrıca bu istasyonlarda yapılan kontrollerle hastalığa yerinde ve erken müdahale etmek. 7 gün 24 saat görev yapacak bu istasyonlardan ilkini Erzurum’da açtık. Önümüzdeki günlerde ikincisini Elazığ’da açıyoruz. Yılsonunda bu sayıyı 7’ye çıkartacağız” kaydetti.
Veteriner Tıbbi Ürün Kontrol Merkezi oluşturulacak
Pendik Veteriner Kontrol Enstitü Müdürlüğü’n yeni bir Ulusal Aşı Üretim Tesisi kurduklarına dikkati çeken Yumaklı, “Burada daha modern ve teknolojik imkanlarla yüksek kapasiteli aşı üretimleri gerçekleştireceğiz. Ayrıca Veteriner Tıbbi Ürün Kontrol Merkezini de oluşturuyoruz. Burada da her türlü ilaç, aşı ve tıbbi malzemenin testlerini yapacağız” dedi.
100 bin yetiştiriciye farkındalık eğitimi verilecek
Buzağı ve kuzu kayıplarını azaltmak amacıyla her ilçede eğitimler düzenlediklerini belirten Yumaklı, bu yıl ve gelecek yıl içinde 100 bin yetiştiriciye yönelik eğitim ve farkındalık çalışmaları yapacaklarını aktardı.
Soğuk zincir izleme sistemi kurulacak
Bunun yanı sıra Yumaklı, hayvan hastalıklarından korunmak amacıyla aşıların ve ilaçların üretimden uygulama aşamasına kadar geçen süreçte, soğuk zincir izleme sisteminin bu yılın ilk yarısında kuracaklarını belirtti.
“Dişi buzağılara ilave destek veriyoruz”
Bir başka hedeflerinin ise anaç hayvan üretiminin arttırılması olduğunu dile getiren Yumaklı, “Bu kapsamda; hastalıktan ari işletmelerde cinsiyeti belirli sperma kullanımını teşvik ediyoruz. Anaç hayvan sayısının arttırılması amacıyla dişi buzağılara ilave destek veriyoruz. Bir diğer önemli adımımız ise TİGEM ve ESK iş birliğinde hayata geçireceğimiz yeni bir proje” dedi.
TİGEM işletmeleri damızlık merkezi olacak
‘Yerli Üreticimizi Güçlendirmek’ parolasıyla yola çıktıklarına işaret eden Yumaklı, söz konusu projede TİGEM işletmelerinin damızlık merkezi olacağını söyledi. ESK’nın desteğiyle sayıları artacak damızlık aile işletmelerine uygun maliyetle dağıtılacağını söyleyen Tarım ve Orman Bakanı Yumaklı, bu sayede yerli üreticinin damızlık ihtiyacını kamu güvencesiyle kaşılaşmış olacaklarını belirtti.
Türkiye’de en yaygın sütçü ırk olan Siyah Alaca ırkına vurgu yapan Bakan Yumaklı, şöyle konuştu:
“Ülkemizde en yaygın sütçü ırk olan Siyah Alaca ırkında yaklaşık 22 bin hayvanı verimlilik durumlarını genetik olarak ortaya koyarak referans popülasyonumuzu oluşturduk. Bu sayıyı her geçen yıl artırıyoruz. 2024 yılında artık bu ırktan doğan buzağılarda genetik yapısına bakarak, damızlık değerini belirlemeye başladık. Bu testi yaptıran yetiştiricilerimizin test maliyetini bakanlık olarak biz karşılıyoruz. Yine bu yıl içerisinde ülkemizde sayısı en fazla ikinci ırk olan Simental ırkında da genetik testler ile damızlık değerini belirlemeye başlıyoruz. Her iki ırk için bu hizmeti yetiştiricimizin hizmetine sunuyoruz. Bu testin yaygınlaşması amacıyla Genomik Test Merkezi’ni Haziran 2024’te Ankara’da açmış olacağız. Genomik seleksiyon ve embriyo transferi yöntemiyle, yüksek genetik kapasiteli üretim boğalarını Ocak 2025’te üretmeye başlıyoruz.”
Açıklamalarını tamamlayan Bakan Yumaklı, gazeteciler ile birlikte hatıra fotoğrafı çekindi. – ANKARA
]]>Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Avrupa Bölge Ofisi, geçen ay, Ocak-Ekim 2023 arasında bölgedeki 53 üye devletin 40’ında, 30 binden fazla kızamık vakasının bildirildiğini, bunun 2022’nin tamamında bildirilen 941 vakayla karşılaştırıldığında, 30 kattan fazla bir artışı temsil ettiğini açıkladı.
DSÖ’nün kızamık konusunda teknik danışmanı Natasha Crowcroft da önceki gün basın mensuplarına yaptığı açıklamada, kızamık kaynaklı ölümlerin 2022’de bir önceki yıla göre yüzde 43 arttığını, 2023 verilerinde de artış beklendiğini ifade etti. Crowcroft, vaka artışının endişe verici olduğunu vurguladı.
Konuya ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Çiftçi, “DSÖ’nün de belirttiği gibi dünyada kızamık vakalarında artış söz konusu. Ülkemizde de kızamık vakalarının son dönemde bir miktar arttığını görüyoruz. Çok uzun aradan sonra yeniden kızamık vakaları görmeye başladık. Bu açıdan dikkatli olunması gerekiyor.” ifadelerini kullandı.
Sağlık Bakanlığının bu konuda talimatlarının bulunduğuna, döküntüyle, ateşle sağlık kuruluşlarına başvuran çocuklara doğrudan kızamık testlerinin yapıldığına dikkati çeken Çiftçi, vaka sayılarındaki artışın “salgın” boyutunda nitelendirilemeyeceğinin altını çizdi.
“Artışın temel nedeni aşı reddi ve kararsızlığı”
Kızamıktaki artışın çeşitli nedenlerinin bulunduğunu anlatan Çiftçi, “Vaka sayılarındaki artışın en temel nedeni, son dönemlerde yükselmeye başlayan aşı kararsızlığı, aşı reddi, aşı karşıtlığı.” dedi.
Savaşlar, nüfus hareketleri, Kovid-19 salgını gibi etkenlerin de çocuklarda aşılama faaliyetlerini aksattığını dile getiren Çiftçi, “Aşı reddi kaynaklı çocuklarını aşılatmayan bir kesim var. Böyle oldukça kızamık hastalığını sürekli görmeye devam edeceğiz. Aşılanmayan bir çocuk, eninde sonunda kızamık geçirecektir. Çocuğun büyümesi de kızamıktan kurtulduğu anlamına gelmiyor. Kızamık, her yaşta ölümcül olabilecek bir hastalık.” diye konuştu.
“İki doz aşılanan çocukların kızamığa yakalanmasını beklemiyoruz”
Prof. Dr. Çiftçi, kızamık aşısının oldukça etkili bir aşı olduğunu, tam koruyuculuk için iki doz uygulanmasının gerektiğini belirterek, “İki doz aşı yapılan çocukların çok nadir durumlar dışında kızamığa yakalanmasını beklemiyoruz. Bu nedenle kızamığa karşı en önemli koruyucu, aşılama.” değerlendirmesinde bulundu.
Türkiye’de gelişmiş bir aşılama programı ve sisteminin uygulandığına, çocukların yüzde 96 gibi bir oranla kızamığa karşı aşılandığına işaret eden Çiftçi, yine de bazı çocukların aşılanmamasının hastalık riski oluşturduğunu söyledi.
Çiftçi, Türkiye Ulusal Aşı Takviminde, iki doz kızamık aşısı uygulamasına, 9-12 ay arasındaki bebekler için önlem amaçlı ek bir doz daha eklendiğini anımsattı.
“Küçük çocuklarda son derece tehlikeli”
Aşısız çocuklarda kızamığın hayati risk oluşturduğunu aktaran Çiftçi, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kızamık oldukça bulaşıcı, öldürücü olabilen bir hastalık, geçmişte bunun çok acı örnekleri yaşandı, kızamık nedeniyle çok sayıda çocuk kaybedildi. Aşılama sayesinde kızamığı uzun zamandır neredeyse görmüyorduk, çok nadir karşılaşılıyordu. Ancak ne yazık ki tekrar görmeye başladık.
Özellikle altta yatan hastalığı olan, bağışıklık sistemi zayıf kişiler ile küçük çocuklar ve beslenmesi zayıf çocuklar açısından son derece tehlikeli. Akciğer enfeksiyonu, zatürre gibi tablolarla ölümlere yol açabiliyor. Birçok hastalık için antibiyotik, antiviral ilaçlarımız var ama maalesef kızamık virüsüne karşı etkili bir ilaç yok, sadece destekleyici tedaviler verebiliyoruz.”
“Çocukluk çağı aşılarının eksiksiz yaptırılması gerekiyor”
Vücudun var olan savunma sisteminin kızamığa karşı yeterli olmadığını anlatan Çiftçi, “Kızamığın farklı bir yönü daha var. Hastalık geçirildikten sonra virüs beyinde sessiz halde kalıp, çok uzun süre sonra beyin hasarına, subakut sklerozan panensefalit (SSPE) dediğimiz beyin iltihabına yol açabiliyor. Bu nadir ancak tedavisi olmayan bir durum.” bilgisini paylaştı.
Prof. Dr. Çiftçi, ailelere, “Kızamık aşısı dahil tüm çocukluk çağı aşılarının mutlaka eksiksiz yaptırılması gerekiyor. Ülkemizdeki aşılar son derece güvenli, kontrol altında olan aşılar.” çağrısında bulundu.
]]>Kadın hastalıkları ve doğum uzmanları ile Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezi’nde (KETEM) görevli hekimler, dünyada kadınlarda en sık görülen kanser türlerinden biri olan rahim ağzı kanserinden korunma yöntemleri ve tarama programları hakkında AA muhabirinin sorularını yanıtladı.
Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu Şehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Erhan Aktürk, kadınlar arasında yaygın görülen ve dünyada önlenebilir ölüm sebepleri arasında yer alan serviks kanserinin önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu söyledi.
Türkiye’de bu kanser türünün görülme sıklığının ve ölüm oranlarının yıllar içerisinde Sağlık Bakanlığının düzenlediği kanser tarama programları sayesinde azaldığını anlatan Aktürk, Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) serviks kanserinin 2120 yılında ortadan kaldırılmasını hedeflediğini dile getirdi.
Doç. Dr. Aktürk, rahim ağzı kanseri vakalarının yüzde 99’unun cinsel temas yoluyla bulaşan HPV virüsünden kaynaklandığını, bu virüsün de bazı tarama yöntemleriyle tespit edilebildiğini belirterek, “Rahim ağzından aldığımız hücrelerde ‘Bu virüs var mı?’ diye bakabiliyoruz. İkinci bir yöntem de smear testi. Smearle lezyonları kansere ilerlemeden önce ya da çok erken evrede kanseri kolayca tedavi edilebilecek şekildeyken tespit edebiliyoruz. Bütün kadınlar düzenli aralıklarla bu testleri yaptırırsa ölüm oranlarını daha da düşürebiliriz.” diye konuştu.
Kadının hayat standartları ile sağlığının korunması adına farkındalık oluşturulması ve erken önlem alınması gerektiğini vurgulayan Aktürk, bu kanser türündeki bir numaralı önlemin kadınların rahim ağzı kanserinin ne olduğunu, nasıl bulaştığını bilmesi, doğru kaynaklardan bilgi alması ve etrafını da bilgilendirmesi olduğunu ifade etti
“Aşı ne kadar erken yaşta yapılırsa koruyuculuğu o kadar iyi oluyor”
Doç. Dr. Aktürk, ikinci basamak korunma yönteminin ise aşılar olduğuna işaret ederek, şöyle devam etti:
“Bu aşılar, HPV virüsünün kansere ilerlemesinin engellenmesi için oluşturulmuş. Türkiye’de de 9’lu aşı var. Rahim ağzı kanserlerinin yüzde 93’üne HPV’nin 7 tipi sebep oluyor. Aşı bu 7 tipi içeriyor. HPV’nin ‘siğil’ dediğimiz, kanser olmayan ama rahatsızlık veren hastalığı da oluşturan 2 tane tipi var. Aşı bunu da içeriyor. 9-46 yaş aralığındaki tüm kadınlara öneriliyor. Hedef kitle, özellikle 9-14 yaş arasındaki çocuklar. Ne kadar erken yapılırsa koruyuculuğu o kadar iyi oluyor ama 46 yaşına kadar da bu aşı yapılabilir. Üç doz şeklinde yapılıyor.”
HPV aşısına yönelik halk arasında “kısırlığa sebep oluyor” veya “öldürüyor” gibi bazı yanlış düşüncelerin olduğunu aktaran Aktürk, “Bu aşıyı olduğunuz zaman (genital) siğillerin yüzde 90’ını engellemiş oluyorsunuz, rahim ağzı kanserine yüzde 93 olasılıkta daha az yakalanıyorsunuz. DSÖ, 2030’da tüm dünyadaki 15 yaşına gelmiş kız çocuklarının yüzde 90’ının aşılanmış olmasını hedefliyor. Bu kadar önemli ve üzerinde durulan bir konu.” diye konuştu.
Türkiye’deki tarama programı kapsamında 3 yılda 1 smear, 5 yılda 1 de HPV testi yapıldığını, böylece tanının erken konulduğunu, tedaviye erken başlanıldığını anlatan Aktürk, aşı olunsa dahi tarama testlerinin ihmal edilmemesi gerektiğinin altını çizdi.
“Türkiye’de rahim ağzı kanseri taraması üzerinde titizlikle duruluyor”
Doç. Dr. Aktürk, HPV kansere dönüştüğünde yüz güldürücü olmayan sonuçlara yol açabildiğine dikkati çekerek, kanser belirtilerini “artan yoğun akıntı, hastalığın evresine göre lekelenme şeklinde veya yoğun kanama, kasık ağrısı, idrar veya büyük abdestle ilgili problem” olarak sıraladı.
Serviks kanserinde hastalığın evresine göre kemoterapi, radyoterapi ve cerrahi gibi tedavi metotları bulunduğunu anlatan Aktürk, bu kanser türünde de ileri evrede ölüm riskinin yüksek olduğunu kaydetti.
Doç. Dr. Aktürk, “Türkiye’yle ilgili 2021 verilerine göre, 43 milyon kadın nüfusunda 100 binde yüzde 4-5 oranında yıllık yeni vaka görülüyor. Dünya genelinde de yılda 600 bin yeni vaka ve 350 bin ölüm oluyor. Türkiye’de de 2021’de 43 milyon kadın nüfusunda 1300 ölüm gerçekleşmiş. Dünyada görülen rakamlara göre oldukça düşük. Çünkü Türkiye’de Ulusal Kanser Tarama Programı çerçevesinde rahim ağzı kanseri taraması üzerinde titizlikle duruluyor ve bunun sonuçları da alınıyor, ölüm oranları düşüyor.” ifadelerini kullandı.
Rahim ağzı kanserine yönelik taramaların devlet bünyesindeki kuruluşlarda ücretsiz yaptırılabildiğini belirten Aktürk, kamu hastanelerinin hepsinde smear alındığını, HPV taramalarının da KETEM ile Aile Sağlığı Merkezlerinde (ASM) 5 yılda bir düzenli yaptırılabildiğini sözlerine ekledi.
KETEM’lerdeki taramada HPV riski tespit edilenler hastaneye yönlendiriliyor
Ümraniye İlçe Sağlık Müdürlüğüne bağlı Dudullu KETEM’de sorumlu hekim olan Dr. Ayşe Keleş ise bu merkezlerde Ulusal Kanser Tarama Programı kapsamında DSÖ’nün önerdiği rahim ağzı, meme ve kolorektal kanserlerine yönelik tarama yapıldığını söyledi.
Rahim ağzı kanserine karşı 30-65 yaş arası kadınlara 5 yılda bir HPV tarama programını uyguladıklarını aktaran Keleş, bu yaş aralığındaki kişilerin tarama programına dahil edilmesiyle erken evrede kanser oluşumunun engellendiğini ve tedavinin sağlandığını ifade etti.
Dr. Ayşe Keleş, İstanbul’da geçen yılki tarama programına katılım oranına ilişkin, “Rahim ağzı kanseri için İstanbul’daki birinci basamak sağlık tesislerinde yaklaşık 81 bin tarama gerçekleştirildi. Erken evredeki ya da hiçbir belirtisi olmayan kişilere daha fazla ulaşmamız gerekiyor.” dedi.
Merkezde tanı koymadıklarını, bir kişinin riski olup olmadığını tespit ettiklerini anlatan Keleş, rahim ağzından aldıkları akıntı örneğinde HPV pozitiflik durumu saptanırsa ileri tetkik ve tedavi için kişinin hastaneye sevkinin sağlandığını aktardı.
Dr. Keleş, tarama yaptırmak için KETEM’den randevu almak isteyenlerin Sağlık Bakanlığının internet sitesinden kendilerine en yakın merkezin bilgilerine ulaşıp oraya direkt başvurabileceklerini, ayrıca telefon ya da “Kanser Randevu Sistemi”nden randevu oluşturabileceklerini kaydetti.
]]>Rahim Ağzı Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Orhan Ünal, Türkiye’de HPV virüsüyle karşılaşma oranının kadınlarda yaklaşık yüzde 85, erkeklerde ise bu oranının yüzde 91’lere çıktığını söyledi. HPV ve buna bağlı kanserlere karşı farkındalık oluşturulmasının önemine de değinen Prof. Dr. Orhan Ünal, ‘Farkındalık, bilinçlendirmek suretiyle olmalıdır. Aşılamanın ve rahim ağzı kanserinin önemini televizyonlarda kamu spotları aracılığıyla vurgulamak gerekiyor. Aşı karşıtları kanser oranının çok düşük olduğunu söylüyor ve abartıldığını düşünüyor. Ama ben kanser üzerine çalışan ve kadın doğum hekimi olarak şunu söylüyorum; bu kanser karşımıza önlenebilir bir dönemde çıkmadığında ve yayıldığında oldukça ıstıraplı bir yol izliyor. Kanserin kemiğe ve diğer organlara sıçraması durumunda tedavisi mümkün olmuyor. Bir insanın organlarını kaybetmesini, ağrı çekmesini ve ıstırabını görmek gerekiyor. Dolayısıyla bu farkındalığı yaratmak lazım. İnsanları bilgilendirerek cinselliği tabu olmaktan çıkarmak lazım’ ifadelerini kullandı.
‘AŞILAMA DEVLET POLİTİKASI HALİNE GELMELİ’
Türkiye’de HPV aşısına ulaşma noktasında bir sıkıntı yaşanmadığını söyleyen Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Orhan Ünal, ‘Eczanelerden aşıya ulaşılabiliyor. Eskiden ikili aşı dediğimiz ve HPV’nin en çok kanser yapan tipi 16 ve 18’e etkili aşı vardı. Sonrasında erken yaşlarda sıklıkla karşılaşılan, HPV 6 ve 11 tipleriyle bulaş sonucu oluşan siğillerden de korunmak adına dörtlü aşı dediğimiz kombinasyon kullanıldı. Son olarak da HPV’nin 9 tipine karşı etkili dokuzlu aşı Türkiye’ye de yakın zamanda geldi ve kullanılmaya başlandı. Korunma için 9-15 yaş arasında 6 ay arayla iki doz yeterli olmaktadır. 15 yaşını doldurduktan sonra ise 26 yaşına kadar 3 doz aşı öneriliyor. Avustralya’da, İngiltere’de, Amerika’da olduğu gibi bu aşılama devlet politikası haline gelirse daha çok kişi aşıya ulaşabilecektir’ diye konuştu.
‘CİNSEL YAŞAM NE KADAR AKTİF OLURSA RİSK O KADAR ARTIYOR’
Türkiye’de rahim ağzı kanserine yakalanma oranının yüz binde 4 buçuk olduğunu ifade eden Prof. Dr. Ünal, ‘Türkiye’de yılda bin 500 kişi bu nedenle hayatını kaybediyor. Gelişmiş ülkelerle aramızda büyük bir fark yok. Bu anlamda bizim bulunduğumuz nokta olumlu bir yerdedir. Bunun sebeplerinden biri ülkemizde cinsel yaşamın Amerika ve Avrupa’ya göre daha geç yaşlarda başlamasıdır. Cinsel ilişki ne kadar erken yaşta olursa ve partner sayısı ne kadar fazla olursa HPV’ye yakalanma oranı da o kadar yüksek oluyor’ dedi.
‘TÜRKİYE’NİN AŞILAMA PROGRAMINA DAHİL OLMASI GEREKİYOR’
Rahim ağzı kanserinin en önemli etkeninin ‘human papilloma’ virüsü olarak adlandırılan HPV etkeniyle olduğunu sözlerine ekleyen Ünal, şöyle devam etti:
‘Türkiye’de HPV virüsüyle karşılaşma oranı kadınlarda yaklaşık yüzde 85’ken erkeklerde ise bu oran yüzde 91’lere çıkıyor. Ortalamaya baktığımızda Türkiye’de yüzde 85 oranında HPV enfeksiyonuyla karşılaşma olasılığı var. Dolayısıyla bu kadar yüksek bir oran söz konusu olduğu için bu konuda bir önlem almamız gerekiyor. Cinsel yaşam ne kadar aktif olursa bu olasılık o kadar artıyor. Bu nedenle önlem olarak da Türkiye’nin aşılama programına dahil olması gerekiyor.’
‘HPV AŞISI FELÇ YAPIYOR’ İDDİASINA YANIT: VARSAYIMLAR ÜZERİNDEN TOPLUM SAĞLIĞIYLA OYNANMAMALI
HPV aşısı ‘felç yapıyor’ iddialarına da cevap veren Prof. Dr. Orhan Ünal, birtakım varsayımlar üzerinden toplum sağlığıyla oynanmaması gerektiğini ifade ederek şöyle konuştu:
‘Her aşıda olduğu gibi HPV koruma aşısında da birtakım yan etkiler olabilir. Lokal ağrılar ve kızarıklıklar olabilir. Düşük tansiyonla karşılaşılabilir. Sinir sistemiyle alakalı otoimmun bir hastalık olan Guillain-Barre dediğimiz bir rahatsızlık iddia ediliyor ama bu konuda yapılan araştırmalar bunu tam olarak doğrulamadı. Aşının yan etkilerinin bildirildiği, toplandığı ve incelendiği bir organizasyon var. Bu incelemeler sonucunda Dünya Sağlık Örgütü ve aşı güvenliği organizasyonları ‘aşının şu yan etkisi var’ diyebileceği bir veri ortaya koymadı. 20 senelik bir aşının şu an böyle bir yan etkisinden söz edemiyoruz, ilerleyen süreçte daha fazla vakanın verilerini görmek ve değerlendirmek gerekiyor. Felç olma veya birtakım ağır komplikasyonlar olmadığını görüyoruz. Amerika’da, İngiltere’de, Avustralya’da milyonlarca insan HPV aşısı oldu. Bu insanlar felç olduğunu hiç mi bildirmiyor? Böyle bir durumda buralardan bildirimler çıkması gerekirdi.
İnsan sağlığı çok önemli. Birtakım varsayımlarla ve kötü olayları örnek göstererek bir toplumun sağlığıyla oynanmaması gerektiği kanaatindeyim. Onların bu yönde bildireceği vakalar varsa ortaya koysunlar ve öyle tartışalım. Aşılama, insan sağlığı için çok önemli bir konu. Onun için birtakım varsayımlarla hareket edilmemeli. Kadınların bu kanserle karşılaştığında başlarına gelen o kadar kötü şeyler var ki; bunlar dururken, bu olayı yaşamamış insanların ‘bu şöyle tehlikelidir, böyle felç yapıyor’ diye konuşmaları, insanları şüpheye düşürür ve aşı olmaktan vazgeçmelerine neden olur. O nedenle konuşmalarına dikkat etmeleri kanaatindeyim.?
‘HPV AŞISININ ÖMÜR BOYU KORUYUCULUĞU VAR’
Havuz, tuvalet ve hamamlar gibi ortak kullanım alanlarından HPV bulaş riskinin oldukça düşük olduğunu belirten Prof. Dr. Ünal, ‘Bu alanlardan bulaş riski yüzde 0,1’den daha az. Yani neredeyse buralardan enfeksiyon bulaşmaz, yok denecek kadar azdır. Yüzde 99 oranında seksüel yolla bulaşıyor. HPV virüsü 37 derece sıcaklığa ihtiyaç duyduğu için cinsel temas tek bulaşma yolu diyebiliriz. Prezervatifin virüsten koruma oranı ise yüzde 60’tır. Onun için korunma bakımından en etkili yol aşıdır. Bu noktada Dünya Sağlık Örgütü de aşılamanın son derece etkili olduğunu belirlemiştir ve önermektedir. HPV aşısının yıllar içinde antikor seviyesi azalsa (10-15 yılda) da ömür boyu koruyuculuğu vardır. Aşı sonrası HPV ile karşılaşan bireylerde koruma belleği aktive olduğu için antikor miktarı da tekrar yükseliyor ve koruma sağlanıyor. Tekrarlama durumu söz konusu değildir’ ifadelerini kullandı.
‘ERKEK ÇOCUKLARININ DA AŞILANMASI ŞART’
HPV aşısının erken yaşlarda önerilmesinin sebepleri hakkında da bilgi veren Ünal, ‘Çünkü 9-11 yaşlarında daha yüksek bir antikor cevabı alıyoruz. Bu yaşlarda cinsel yaşam da başlamadığı için antikor seviyesi daha güçlü oluyor. Ama tabi 45 yaşına kadar aşı yapılabilir diyoruz. Bu, erken yaşlardaki aşı kadar antikor seviyesini yükseltmiyor. O bakımdan hem erkek hem de kız çocuklarına erken yaşta aşı yapılmasını öneriyoruz. Esasında erkeklerin aşılanması gerekiyor. Bu virüsü erkekler taşıyor ve bulaştırıyor. Dolayısıyla 9 ila 15 yaş arasındaki erkek çocuklarının aşılanması şarttır. Olaya hep rahim ağzı kanseri olarak bakıyoruz. Aslında baş-boyun kanserleri, anal kanserler HPV nedeniyle oluyor. Dolayısıyla erkek çocuklarının aşılanmasını öneriyoruz’ dedi.
KORUNMANIN 3 YOLU: AŞI, PAP SMEAR TESTİ VE FARKINDALIK
HPV enfeksiyonuna çok yönlü bakılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Ünal, gençlerin bu konuda yeterli bilgiye sahip olmadığını söyledi ve şöyle devam etti:
‘Bu durum sadece kanserden de ibaret değil. Bazı genital akıntılar, enfeksiyonlar ve cinsel yolla bulaşan diğer birçok hastalıkların da tedavi edilmesi gerekiyor. Bu hastalıklar yardımcı faktör olarak etki ediyor ve rahim ağzı kanserinin ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden oluyor. Sigara kullanımı da bağışıklık sistemini doğrudan etkilediği için HPV enfeksiyonunun kansere ulaşmasına sebebiyet veriyor. Yüzden fazla tipi olan HPV tiplerinin yüzde 90’ı kanser yapmıyor ancak kansere yol açan orta ve yüksek tipleri 30 civarında ve hepsi de yüksek risk taşımıyor. Ayrıca yüksek riskteki tip de olsalar, yıllar içinde kansere yol açıyor bu yüzden de erken teşhisle önlenebiliyor. Yani vajinal smear taraması ile kanser öncesi lezyonlar erken teşhisle önlenebiliyor. Erken tedaviyle; sadece rahim ağzının kazınmasıyla yine gebe kalınabiliyor ve kadınlar hayatına devam edebiliyor. Birinci koruma; aşı, ikinci koruma smear testiyle takip, üçüncüsü ise halkın bilinçlendirilmesiyle farkındalık oluşturulması.’
‘AŞI YAPTIRMAK HER ŞEYİ BİTİRMİYOR’AŞIDAN SONRA TARAMA DEVAM ETMELİ’
Erken teşhisin ve düzenli taramanın hayat kurtardığını ifade eden Prof. Dr. Orhan Ünal, konuyla ilgili şu bilgileri verdi:
‘Bir kadının kanser olabilmesi için kadın doğum uzmanına hayatında hiç gitmemiş olması gerekiyor. Çünkü HPV virüsü alındıktan sonra hemen kanser yapmıyor. 5 yıl, 10 yıl hatta bazen 20 yıllık bir süreç de olabiliyor. Bu, bağışıklık sistemine göre değişkenlik gösterebiliyor. Dolayısıyla bir kez olsun bile bir uzmana gitmek ve pap smear testi yaptırmak erken teşhis açısından önem arz ediyor. Dünya Sağlık Örgütü 21 yaşından 30 yaşına kadar üç yılda bir smear aldırmayı öneriyor. 30 yaşından sonra HPV baktırmaya başlıyoruz. Bu yaştan sonra hem smear hem de HPV’ye bakılıyor ve yüksek riskli bir durum yoksa zaman aralığı 5 yılda 1’e çıkıyor. 30 yaşına kadar, virüs yüzde 90 oranında temizlenebiliyor. HPV aşısını yaptırmak bu enfeksiyonla tekrar karşılaşılmayacağı anlamına gelmiyor. Çünkü 100’den fazla tipi var. Bizim en çok kanser yapan 9 tipine karşı aşımız var. Bu nedenle aşı yapmak her şeyi bitirmek anlamına gelmiyor. Aşıdan sonra tarama devam etmelidir. 65 yaşına kadar bu taramayı yapıyoruz.?
]]>İZMİR’de gribal enfeksiyon bulgularıyla Çiğli Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi’ne başvurularda yüzde 50’den fazla artış olduğunu söyleyen Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Güneş Şenol, bu başvuruların daha da artmasını beklediklerini açıkladı. Solunum yolu enfeksiyonlarına yol açan hastalıklardaki artışın normal olduğunu ifade eden Prof. Dr. Şenol, “Hastaların kapalı alanda vakit geçirmesi bulaş riskini arttırıyor. Hasta kişilerin ve çocukların mümkün olduğu kadar kapalı alanlarda bulunmaması, işe ya da okula gitmemesi, sağlıklı insanlardan uzak durmaya çalışması toplumsal sorumluluğun bir gereğidir” dedi.
İzmir Çiğli Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Güneş Şenol, her yıl kış aylarında soğuk algınlığı şikayetlerinin arttığını kaydetti. Özellikle acil servise hem erişkin hem çocuk hasta geldiğini anlatan Prof. Dr. Şenol, sürecin sürpriz olmadığını belirterek, “İki, üç hafta öncesine göre polikliniğe başvurularda en az yüzde 50 artış var. Acilde ise daha da fazla oranda gribal enfeksiyon bulgularıyla başvuran erişkin ve çocuk hasta görüyoruz. Bakanlık yıllardır bunu takip ediyor. Tahmin ettiğimiz gibi en fazla influenza, koronavirüs, parainfluenza enfeksiyonları geliyor. Ancak her başvuruda hangi virüsün olduğunu ayırt etmek çok gerekli değil. Hastalığın ne kadar ağır olduğu ve nereye kadar evrilebileceğini öngörmemiz gerektiğinden özellikle yaşlı ve eşlik eden başka hastalıklara sahip kişilerin eklenebilecek problemleri öngörmek açısından virüsün türü önemli olabiliyor. Zaten ağır seyredecek enfeksiyonlar, laboratuvar bulgularıyla kendini belli ediyor. Onlarda ek önlemler almak gerekiyor. Bağışıklığı normal, erişkin ve herhangi bir ek hastalığı olmayan kişilerde beklentimiz, bulguların birkaç gün içinde gerilemesidir” ifadelerini kullandı.
TOPLUMSAL SORUMLULUK VURGUSU
En sık nezle olgusuna rastladıklarını Prof. Dr. Şenol, bunların ateşsiz, burun akıntısı, hapşırık ve göz kızarıklığıyla seyreden hastalık grubu olduğunu kaydetti. Bunun yanı sıra üst solunum yolu enfeksiyonu, grip, influenza ya da Covid-19 dışı diğer koronavirüs enfeksiyonlarının da görüldüğünü söyleyen Prof. Dr. Şenol, “Grip benzeri hastalık yapan, bazı alt solunum yolu enfeksiyonlarına yol açan hastalıklar son haftalarda arttı. Giderek artmasını bekliyoruz. Hastaların kapalı alanda vakit geçirmesi bulaş riskini arttırıyor. Kişinin hastalığı hafif geçirmesi için genel bağışıklığı arttırıcı, uyku düzeni ve açık alan aktivitelerine ağırlık verilmesi gerekir. Şikayetler başladığında önce aile hekimlerine başvurulmalı. Onların yönlendirmesi doğrultusunda ilgili birimler müdahaleyi gerçekleştiriyor. Hasta olan kişilerin ve çocukların mümkün olduğu kadar kapalı alanlarda bulunmaması, işe ya da okula gitmemesi sağlıklı insanlardan uzak durmaya çalışması toplumsal sorumluluğun bir gereğidir” açıklamalarında bulundu.
‘GRİP OLGULARI KÜMELENME BAŞLADI’
Hasta kişilerin zorunluluk hallerinde topluluk içinde bulunması gerektiğinde maske takarak virüsün etrafa saçılmasını engelleyebileceğini belirten Prof. Dr. Şenol, alışveriş merkezlerinde ve toplu taşıma araçlarında maske takılması gerektiğini ifade etti. Risk grubunda olan kişilerin, influenza geçirmediyse halen grip aşısı yaptırabileceğini kaydeden Prof. Dr. Şenol, “Grip aşısını belli risk faktörleri olan kişilere, 65 yaş üzeri, kronik bronşiti olanlar ve bağışıklık sistemini etkileyen ilaç kullananlara tavsiye ediyoruz. Verilerimize göre dünyada da Türkiye’de de grip olguları kümelenmeye başladı. Risk grubunda olan kişiler eğer influenza geçirmediyse halen aşı yaptırabilir. Covid-19 ya da influenza aşılarının iddiası, ‘Bu aşıyı olduk, hiçbir şekilde enfeksiyon bulaşmaz’ değildir. Özellikle bu grup aşılarda amaç, enfeksiyonun klinik olarak ortaya çıkmamasıdır. Temelde bizim beklentimiz hastaneye, yoğun bakıma yatışların, entübasyon ve ölümlerin azaltılmasıdır. Aşılar bu konuda başarılıdır. Yan etkileri de göz ardı edilebilecek kadar azdır” dedi.
‘ANTİBİYOTİKLER GEREKSİZ VE ÇOK FAZLA KULLANILIYOR’
“Antibiyotiklerin gereksiz ve çok fazla kullanıldığını görüyoruz” diyen Prof. Dr. Şenol, “Soğuk algınlığı kliniği olan hastalarda öncelikle düşünülmesi gereken ilaç grupları değildir. Bazen grip tarzı enfeksiyonlardan sonra bu virüsün yaptığı yapısal hasarlardan kaynaklanan nedenlerden dolayı antibiyotik kullanılması gereken durumlar oluşabiliyor. Ama bu çok nadirdir. Bir günlük burun akıntısında asla antibiyotiğin hiçbir yeri ve iyileştirici etkisi yoktur. Sadece kişi kendini güvenli modda hissedebilir. Aile hekiminin önerisiyle ağrı kesici, öksürük için rahatlatıcı ilaçlar kullanılabilir. İstirahat ile bu süreç atlatılabilir. İnfluenza ve koronavirüs enfeksiyonlarında ise Covid-19’un dışında soğuk algınlığı benzeri enfeksiyonlara yol açan koronavirüsler var. Bunlar mevsimsel olarak karşımıza çıkar. Bu virüslerde hastalık süreci biraz uzayabilir. Ateş ve vücut ağrısının yanında bazen birkaç hafta süren öksürük şikayetleri olabilir” diye konuştu.
]]>