Çelik, AK Parti Genel Merkezi’nde, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, soykırımcı siyasetin başını çeken kabinenin başındaki Netanyahu’nun, Amerikan Kongresi’ndeki konuşmasını dinlediklerini belirtti.
“Maalesef belki de insanlık tarihinin en trajik görüntülerinden bir kısmına rastladık. Aslında hesap sorulması, kınanması, lanetlenmesi gereken işlere imza atan Netanyahu, Amerikan Kongresi’nde defalarca alkışlandı” ifadesini kullanan Çelik, “ayakta alkışlama” meselesiyle ilgili birkaç gün önce yaptığı basın toplantısında bir öngörüde bulunarak, “Netanyahu Amerikan Kongresi’ne gittiği zaman büyük bir ihtimalle ayakta alkışlanacak ve aslında her ayakta alkışlama insanlık değerlerinin ayaklar altına alınması anlamına gelecek” dediğini ve bunun aynen gerçekleştiğini söyledi.
Ömer Çelik, “Söylediği hangi söz olursa olsun, Amerika’ya, başka devletlere dönük sözleri olsun yerli yersiz orada bulunanların ayağa kalkarak alkışlaması, aslında topyekun bir akıl dışılığın herkesi nasıl sardığını gösteriyor.” diye konuştu.
Çelik, bu katliamları savunması karşısında Kongre üyelerinin ayakta alkışlamasının “şaşırtıcı” olduğunu dile getirdi.
Bir yabancı ülkenin başbakanının, Amerikan Kongresi’nde, üniversitelerde protestoda bulunan Amerikan vatandaşlarını, akademisyenleri, öğretim üyelerini aşağılayan ifadelerinin de ayakta alkışlandığının altını çizen Çelik, şöyle devam etti:
“Gerçekten bütün uluslararası kurumların, yaptığı işin son derece insanlık dışı bir iş olduğunu, insanlık dışı bir siyaseti ve insanlık dışı eylemleri yürüten kabinenin başında olduğunu ifade ettiği Netanyahu’nun bu şekilde alkışlanıyor olması, insan haklarının da uluslararası hukuk düzeninin de hak ve hürriyetler düzeninin de bir kongrede, bir parlamentoda tamamen ayaklar altına alınması anlamına geliyor.”
“Birçok yalanı net bir şekilde ifade ettiğini görüyoruz”
AK Parti Sözcüsü Çelik, bir gazetecinin, Netanyahu’nun, ” Hamas’ın yardımları engellediği” iddiasını hatırlatması üzerine, şunları kaydetti:
“Konuşmasında en çarpıcı taraf, yani en üzücü taraf, en trajik olan taraf, yaptığı katliamları fütursuzca savunması ve bu savunma karşısında da alkış alması. Konuşmanın içeriğine baktığımızda birçok yalanı da net bir şekilde ifade ettiğini görüyoruz. Bunlardan bir tanesi budur. Mesela bütün uluslararası kurumlar Gazze’deki çocukların açlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu, Gazze halkına gitmesi gereken yardımların İsrail hükümeti tarafından Netanyahu’nun emriyle engellendiğini ifade ederken, Netanyahu çıkıyor, ‘Yardımları biz engellemiyoruz, bunları Hamas alıyor’ diyor. Halbuki oradaki uluslararası kurumlar ve herkes bunun yalan olduğunu net bir şekilde ifade ediyor. Burada yardımları engelleyen de yardımların Gazze’deki kadınlara, çocuklara ulaşmasını engelleyen de Netanyahu hükümetidir.”
Netanyahu’nun konuşmasındaki, “7 Ekim ve 11 Eylül” benzetmesine ilişkin soru üzerine Çelik, “7 Ekim ile 11 Eylül’ü yan yana zikrederek, Amerikan halkının hafızasındaki en trajik olaylardan bir tanesiyle kendi bölgesindeki olayları özleştirerek aslında kendi katliamlarını örtbas etmek istiyor.” yanıtını verdi.
Netanyahu’nun orada “Biz Batı medeniyetini bu topraklarda savunuyoruz. Bizim zaferimiz sizin zaferinizdir. Biz kazanırsak siz de kazanırsınız” benzeri sözler söylediğini anlatan Çelik, “O kongreye ayak bile basmaması, parlamenter değerlerle tamamen çatışan bir zihniyet yapısıyla, bir soykırımcı siyasetle etiketlenmesi gereken birisi, bu şekilde benzerliklerle kendisini Batı medeniyetinin Orta Doğu bölgesindeki öncüsü gibi göstererek katliamları örtmeye çalışıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Bu şekilde bir savununun, Batı medeniyeti için bir gurur kaynağı değil, tam tersine Batı medeniyetine dönük bir aşağılama olduğunun altını çizen Çelik, şu görüşleri paylaştı:
“Eğer Batı medeniyetinin değerleri bu tip soykırım faaliyetleriyle, bu tip katliamlarla beraber anılacaksa bu Batı medeniyeti için büyük bir sorundur. Aslında kendi katliamlarıyla Netanyahu, Batı medeniyetini yan yana getirerek, Batı medeniyetine dönük de katliamcı bir saldırıda bulunmuş oluyor. Ama orada bulunanlar bunu idrak edecek durumda olmadığı için bunu ayağa kalkarak alkışlıyorlar. Diyor ki, ‘Bu katliamları Batı medeniyeti adına yapıyoruz. Bu katliamları sizlerin kazanmanız için yapıyoruz’. Kendisinin yürüttüğü katliam siyasetini bütün bir Batı medeniyetinin sorumluluğu altına sokmak istiyor. Aslında buna karşı çıkması gereken Batı medeniyeti konusundaki değerleri savunması gerekenler buna karşı çıkmıyor da alkışlıyorlarsa o zaman Batı medeniyetini soykırımcı bir siyasetle yan yana getirme gibi bir yanlış içerisine düşmüş oluyorlar.”
“Amerikan demokrasisi açısından kırılma noktası”
Netanyahu’nun, ABD’deki protestoculara ilişkin sert sözlerinin anımsatılması üzerine Çelik, ABD üniversitelerinde Amerikan vatandaşı akademisyenlerin, öğrencilerin bu katliamları protesto ettikleri için çeşitli baskılarla karşı karşıya geldiklerini, öğretim üyelerinin istifa etmek zorunda kaldıklarını, rektörlerin değiştirildiğini ifade etti.
Bunun akademik özgürlüğe büyük bir darbe olduğunu belirten Çelik, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bir başka devletin başbakanı Netanyahu geliyor, Amerikan Kongresi’nde Amerikan vatandaşlarını aşağılayan, Amerikan vatandaşlarına hakaret eden sözler kullanıyor. Onlar için ‘kullanışlı aptallar’ diyor. İnsanlık değerlerini savunanlara, katliamlara karşı çıkanlara ‘kullanışlı aptallar’ gibi bir ifade kullanıyor ve bunun karşısında da Amerikan halkının temsilcisi olan Kongre üyelerinin bazıları kalkıyor bunu ayakta alkışlıyor. Bu, Amerikan demokrasisi açısından bir kırılma noktasıdır. Amerikan demokrasisi açısından savunulamaz bir durumdur. Amerikan demokrasisinin değerlerine zarar veren bir durumdur. Bir başkasının gelip, Amerikan Kongresi’nde Amerikan vatandaşlarını bu şekilde aşağılayan cümleler kullanması, protesto edilmesi gereken bir durumken, bunun ayakta alkışlanması, onu alkışlayan Kongre üyelerinin Amerikan halkına dönük sorumlulukları açısından da bir problem teşkil ettiğini gösteriyor. Bu katliam siyasetini ‘Biz kazanırsak Batı medeniyeti kazanır’ gibisinden bir cümleyle savunuyor olması aslında topyekun Batı medeniyetinin değerlerini savunanların karşı çıkması gereken bir şey.”
“Soykırımcı siyasetine yeni paydaşlar bulma arayışı”
Netanyahu’nun, ” İran’a karşı İbrahim İttifakı’nı kuralım” ifadesine yönelik soruyu ise Çelik, “Netanyahu’nun yapmaya çalıştığı şeyin buradaki katliam siyasetini örtbas etmek için savaşı bölgesel hale getirmek olduğunu görüyoruz. Orada ifade ettiği, ‘Orta Doğu NATO’su gibi bir yapı kuralım’ dediği şey esasında İsrail saldırganlığına, Netanyahu hükümetinin soykırımcı siyasetine yeni paydaşlar bulma arayışı. Orta Doğu’da yaşayan herkesin güvenliğini sağlayacak bir ortak savunma ittifakından bahsetmiyor. Tam tersine kendi soykırımcı siyasetine bir güvenlik şemsiyesi oluşturma şeklinde bir girişimde bulunmaktan bahsediyor.” diye yanıtladı.
Netanyahu’nun yürüttüğü bu faaliyetin İsrail’in güvenliğini sağlamaya dönük olmadığının da altını çizen Çelik, şöyle konuştu:
“Dünkü konuşması, bölgedeki hemen hemen herkesi karşısına alarak İsrail’in güvenliğini daha da tehlikeye atan bir yaklaşım içerisinde olduğunu gösterdi. En başta ‘İsrail’in güvenliği için, İsrail’in savunma hakkı var’ diye bu eylemleri savunma yaklaşımına girişmişti. Ama şimdi savunma hakkı denilen şeyin herhangi bir savunma olmadığını, savunma hakkının herhangi bir şekilde katliamı içermemesi gerektiğini, savunma hakkının asla soykırıma cevaz vermediğini bütün dünya görmüş oldu. Yapmaya çalıştığı şey kendi sıkışmışlığını, bu katliam siyasetini savunma noktasında bir bölgesel çatışma haline dönüştürmeye çalışıyor. ‘Orta Doğu NATO’su’ ya da ‘İbrahim İttifakı’ diyerek yapmaya çalıştığı şey kendi katliam siyasetine acaba bir güvenlik şemsiyesi oluşturabilir miyim arayışıdır. Ama bunların hiçbiri çalışmaz. Değerlere dayanmayan, değerlerin bu şekilde ayaklar altına alındığı bir dünyada hiç kimsenin yan yana duracağı bir zemin kalmaz. Bu yan yana duracağı zemin kalmadığında da gücü ele geçiren, bir diğeriyle çatışmanın yolunu arar. Bugünün dünyasında da asimetrik tehditlerle birlikte düşünüldüğünde bu çok daha büyük sıkıntılara yol açar.”
“Mükellefiyetten kaçma açıklaması”
Çelik’e, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, SGK’nin, belediyelerin prim borçlarını tahsil için harekete geçeceğine ilişkin açıklamalar üzerine, “Bunun tek bir amacı var, belediye başkanlarının elini kolunu bağlamak, hizmeti aksatmaktır” dediği anımsatıldı.
Ömer Çelik, “Bu şekildeki bir açıklama aslında mükellefiyetten kaçma açıklaması. Türkiye’deki bütün kurumlar, bütün anayasal kurumlar bu yasalara tabi ve bu şekilde mükellefiyetlerini yerine getirmek zorundalar. Belediyeler hizmet yapacaksa yapar. Ama şimdiye kadar görünen o ki bu hizmetlerden kaçınma şeklinde bir tutum ortaya koydular ve şimdi de buna yeni bir bahane üretilmiş oluyor.” dedi.
]]>ABD Başkanı Biden, dün akşam Oval Ofis’ten Amerikalılara seslendi. Konuşmasında siyasi söylemlerde gerilimi düşürme çağrısında bulunan Biden, şunları kaydetti:
“Dün Donald Trump’ın Pensilvanya’daki mitinginde meydana gelen silahlı saldırı hepimizi bir adım geri atmaya, nerede olduğumuzu ve bundan sonra nasıl ilerleyeceğimizi değerlendirmeye çağırıyor. Neyse ki eski Başkan Trump ciddi bir şekilde yaralanmadı. Dün gece kendisiyle konuştum. Durumu iyi olduğu için minnettarım. Jill ve ben, O ve ailesi için dua ediyoruz. Ayrıca öldürülen kurbanın ailesine de en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Corey bir koca, bir baba, gönüllü bir itfaiyeci, ailesini o kurşunlardan koruyan bir kahramandı.
Bugün erken saatlerde devam eden bir soruşturmadan bahsetmiştim. Saldırganın amacını henüz bilmiyoruz. Görüşlerini ya da bağlantılarını bilmiyoruz. Yardım ya da destek alıp almadığını ya da başka biriyle iletişim kurup kurmadığını bilmiyoruz. Ben konuşurken kolluk kuvvetleri uzmanları bunları araştırıyor.
“Şiddetin normalleşmesine izin veremeyiz”
Şu an bildiklerimizden bahsetmek istiyorum: Eski bir Başkan vuruldu. Bir Amerikan vatandaşı, sadece kendi seçtiği adayı destekleme özgürlüğünü kullanırken öldürüldü. Amerika’da bu yola giremeyiz, girmemeliyiz. Tarihimiz boyunca bu yoldan daha önce de geçtik. İster vurulan her iki partiden Kongre üyeleri olsun, ister 6 Ocak’ta Kongre binasına saldıran vahşi bir kalabalık olsun, ister eski Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin eşine yapılan vahşi bir saldırı olsun, ister seçim görevlilerine yönelik gözdağı olsun, ister görevdeki bir valiye yönelik kaçırma planı olsun, isterse de Donald Trump’a yönelik bir suikast girişimi olsun, şiddet hiçbir zaman çözüm olmamıştır. Amerika’da bu tür şiddete ya da herhangi bir şiddete asla yer yoktur. Bu şiddetin normalleşmesine izin veremeyiz. Biliyorsunuz, bu ülkedeki siyasi söylem çok hararetlendi. Bunu yatıştırmanın zamanı geldi. ve bunu yapmak hepimizin sorumluluğudur.
“Siyaset bir ölüm alanı olmamalıdır”
Güçlü anlaşmazlıklarımız var. Bu seçimin riskleri son derece yüksek. Pek çok kez dile getirdim, bu seçimde yapacağımız tercih Amerika’nın ve dünyanın geleceğini on yıllar boyunca şekillendirecek. Buna tüm kalbimle inanıyorum. Milyonlarca Amerikalı dostumun da buna inandığını biliyorum. Bazıları ise ülkemizin gitmesi gereken yön konusunda farklı görüşlere sahip. Amerikan demokrasisinde anlaşmazlık kaçınılmazdır. Bu insan doğasının bir parçasıdır. Ancak siyaset asla gerçek bir savaş alanı ve bir ölüm alanı olmamalıdır. Siyasetin barışçıl tartışmaların yapıldığı, adaletin arandığı, Bağımsızlık Bildirgesi ve Anayasamızın rehberliğinde kararların alındığı bir arena olması gerektiğine inanıyorum. Bizler aşırılık ve öfkenin değil, nezaket ve zarafetin hakim olduğu bir Amerika’yı savunuyoruz.
Cumhuriyetçi Parti’nin kongresi yarın başlayacak. Benim sicilimi eleştireceklerinden ve bu ülke için kendi vizyonlarını sunacaklarından hiç şüphem yok. Ben de bu hafta seyahatlere çıkarak icraatlarımı ve vizyonumuzu anlatacağım. Demokrasimiz için güçlü bir şekilde konuşmaya, Anayasamızı ve hukukun üstünlüğünü savunmaya, sokaklarımızda şiddete yer vermemeye devam edeceğim. Demokrasi böyle işlemelidir.
“Amerika’yı değiştirme gücü halkın elinde olmalıdır”
Tartışabiliriz ve aynı fikirde olmayabiliriz. Adayların karakterlerini, sorunlarını, gündemlerini, Amerika vizyonlarını karşılaştırır ve kıyaslarız. Ancak Amerika’da farklılıklarımızı sandıkta çözeriz. Bilirsiniz, biz bu işi böyle, sandıkta yaparız, kurşunla değil. Amerika’yı değiştirme gücü her zaman halkın elinde olmalıdır, bir suikastçının elinde değil.
Unutmayalım ki, Amerika’da, birlik şu anda en zor hedef olsa da, bizim için hiçbir şey bir arada durmaktan daha önemli değildir. Bunu başarabiliriz. Biliyorsunuz, kurucularımız en başından beri tutkunun gücünü anladılar ve böylece akıl ve dengenin kaba kuvvete üstün gelmesine fırsat veren bir demokrasi yarattılar. Olması gereken Amerika şudur: Tartışmaların iyi niyetle yapıldığı bir Amerikan demokrasisi, hukukun üstünlüğüne saygı duyulan bir Amerikan demokrasisi, haysiyet ve adil rekabet sadece tuhaf kavramlar değil, yaşayan gerçekler olduğu bir Amerikan demokrasisi.”
]]>
Gazze’nin yaklaşık 1700 kilometre doğusunda, büyük yardım malzemesi blokları bir Amerikan askeri nakliye uçağına yükleniyor. Katar’daki El Udeid üssünde mürettebat, uçağın kargo bölümüne altında karton bir palet ve üzerinde bir paraşüt bulunan 80 bloku yüklüyor.
Gazze’yi doyurmak şu anda karmaşık, riskli ve çok uluslu bir operasyon. İngiltere Kraliyet Hava Kuvvetleri, iki yardım dağıtımı uçuşu yaptı. Fransa, Almanya, Ürdün, Mısır ve BAE de faaliyetlere katılıyor.
Bu, Amerikan güçleri tarafından gerçekleştirilen 18. yardım uçuşu. Kuşatma altındaki küçük savaş alanına 40 bin öğün yiyecek atmak için Doha’dan kalkan ve gidiş dönüş 6 saat süren bir uçuş gerekiyor.
Yardım dağıtımında en pahalı ve en etkisiz yöntem. Ayrıca kontrol etmesi de zor.
Geçtiğimiz günlerde, denize düşen yardım bloklarını almaya çalışan 12 kişi boğularak can verdi. Altı kişi de, yardıma ulaşmak için oluşan izdihamda ezilerek öldü.
Kokpite girişteki büyük Amerikan bayrağının altında duran yardım görevinin komutanı Binbaşı Boone “Bu haberlerin farkındayız ve kayıpları kısıtlamak için elimizden geleni yapıyoruz” diyor.
“Kelimenin tam anlamıyla elimizden geleni yapıyoruz. Gazzelilerin görüp, yoldan çekilebilmeleri için daha çok vakitleri olsun diye daha yavaş alçalan bir paraşüt kullanıyoruz.
“Ayrıca yardımların düştüğü bölgelerin boşaltılabilmesi için uğraşıyoruz, böylece ilgili noktada insanlar toplanırsa, buralara yardım atmıyoruz.”
Yarbay Boonne uçuş rotasını dikkatle belirlediklerini, Gazze kıyısındaki daha güvenli ve açık alanları hedef aldıklarını, ancak yardımları deniz üzerindeyken atarak, arızalı paraşütlerin binalara ve insanların üzerine değil, denize düşmesini sağlamaya çalıştıklarını söylüyor.
Bunların hiç biri kolay değil.
Büyük bir askeri kargo uçağının gelişi kilometrelerce öteden duyuluyor ve bu da kalabalıkların uçağı takip etmek için hızla toplanmaları anlamına geliyor.
Çaresizlik yüzünden bir çok kişi yardımlara erişebilmek için büyük riskler alıyor ve bir çoğu da boş ellerle geri dönüyor.
Ölen ve yaralanan sayısı artarken, Hamas’ın havadan yardımın durdurulması çağrısı yaptığı, “işe yaramaz ve aç sivillere yönelik gerçek bir tehlike” diye tanımladığı belirtiliyor.
Riskler, yardımlar yere indiğinde örgütlü bir dağıtım olmadığından daha da büyüyor.
Gazze üzerinde manevra yaparken, uçağın kargo kapısı açıldığında, bölgenin yıkılmış başkenti görülüyor. Geriye kalan birkaç yüksek apartman, geriye kalmış tek diş gibi görünüyor.
Amerikan yiyecek paketlerinin, Amerikan yapımı silahların zaten izlerini bıraktığı yerlere ulaştırılması hedefleniyor.
Altımızda, kıyı boyunca uzanan yol hızla aynı yöne doğru giden insanlar ve araçlarla dolu. Uçağı takip etmeye çalışıyorlar.
Paraşütlerin uçaktan atılıp, saniyeler içinde küçük noktalara dönüşmesini izliyoruz. Bir çoğu suyun üzerinde kalıyor, ancak paraşütü açılmaya ikisi doğrudan denize düşüyor.
ABD Hava Kuvvetleri Sözcüsü Binbaşı Ryan DeCamp, havadan yardımın Gazze’deki açlık krizinin çözümündeki en iyi yaklaşım olup olmadığını sorduğumuzda “Mükemmel değil. Yerde yiyeceğe ihtiyacı olan iki milyondan fazla kişinin, bu savaşı istemeyen masum siviller olduğunu biliyoruz ve biz de on binlere yetecek gıda atıyoruz” diyor.
“Denizde bir damla gibi mi gözüküyor? Belki biraz öyle ama yerde bu yardımın bir kısmına ulaşabilen bir aileyseniz, hayatınızı kurtarabilir.”
Gazze’de yerde, BBC’ye çalışan bir gazeteci Amerikan paraşütlerini izledi. O gün 11 havadan yardım dağıtımı saydı. Kuzey bölgelerindeki bazı Filistinlilerin, günlerce gökyüzüne bakıp, yardım uçaklarını beklediği söyleniyor.
Bir başka Gazze kenti sakini Ahmed Tafesh “Bu sabah iki kez yardım almayı denedik ama başaramadık” diyor.
“En azından bir kutu konserve fasulye ya da humus alabilirsek, bugün bir şeyler yiyebiliriz. Açlık çoğu kişiyi tüketti, artık enerjileri yok.”
Son günlerde yayımlanan bir küresel değerlendirme, Gazze’de açlığın kapıda olduğu uyarısında bulundu. Böylece BM’nin en üst düzey mahkemesi de İsrail’e yardımın “engelsiz” akışını sağlama talimatı verdi.
Binbaşı Boone “İnsanlar açlık çekiyorsa ve gıda verebiliyorsak, şu anda elimizden gelenin en iyisi bu. Başka insanlarının daha çok zaman alan yaklaşımları denediğini biliyorum. C17 filoma emir verildi ve 36 saat içinde ihtiyaç sahiplerine gıda götürebilmek için elimizden geleni yapmaya başladık” diyor.
İsrail hem Gazze’de açlık değerlendirmesini hem de BM Mahkemesi’nin talimatını görmezden geldi ve yardımın engellendiği iddialarının “Tamamen temelsiz” olduğunu savundu. Ayrıca Hamas’ı yiyecek yardımlarını çalmakla suçladılar.
Ancak Gazze’ye insani yardım, şu anda ABD ve İsrail arasındaki savaşa dair görüş ayrılıklarından biri.
ABD, Gazze’ye daha çabuk yardım ulaştırılması için geçici bir iskele kuruyor. İsrail’in Gazze Şeridi’nin 48 kilometre uzağındaki en işlek kargo limanı ise yardım dağıtımına açılmadı.
ABD Başkanı Joe Biden, hala büyük yardımları ulaştırmak için en iyi yol olan karadan yardım konvoylarının gönderilmesi için İsrail Başbakanına baskı yapmaya devam ediyor.
Gazze’deki hastanelerden gelen hasta, kötü beslenmiş, ölen çocukların görüntüleri Amerika’daki seçmenleri etkiliyor. Ancak Biden hala isteklerini kabul ettirebilmek için ülkesinin İsrail’e verdiği silahları bir koz olarak kullanmakta isteksiz.
Arap ve Batılı ülkeler yardım uçuşlarını yoğunlaştırıyor. Riskli ve etkisiz olsa da, çaresiz halka küçük miktarlarda yardımları atıyorlar.
Aslında bu son çare.
Değerleri ise basit soruyla ölçülüyor: Gazze nüfusu üzerindeki ve başka yerlerdeki hükümetler üzerindeki baskıyı ne ölçüde azaltıyorlar?
]]>CHP, 1 Mart tezkeresinin TBMM’de reddedilmesinin ekonomik, sosyal ve siyasal sonuçlarının araştırılması amacıyla verdiği Meclis araştırması önergesinin diğer önergelerin önüne alınarak görüşülmesi için TBMM Genel Kurulu’na grup önerisi verdi. Önergenin gerekçesini açıklayan CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, şunları söyledi:
“YÜREĞİNİZ VARSA ELİNİZİ KALDIRIN, BU KAPALI OTURUM TUTANAKLARINI YAYIMLAYALIM”
“28 Şubat için konuşma yapanlardan önemli bir bölümünün 1 Mart için ağızlarını dahi açmadıklarını gördük. Oysa şunu ima ediyorsunuz: 28 Şubat bu memlekette milli ve yerli olanların önünü kesmek için yapıldı. Sizin de bu sürecin devamını izleyen bir siyasal parti olarak antiemperyalist, ulusalcı, halktan yana bir çizgi izlemeniz lazım. Tezkerede sizlerin imzası vardı ama tezkerenin sahibi George Bush’tu. Ona işbirlikçiliği yapabilecek İngiltere Başbakanı çıktı, Tony Blair. Peki, ne yapmaya çalışıyorlardı bunlar? Amerikan askerlerini Irak’a sokacaklardı ve Irak’ın bütün kaynaklarını Irak’ı destabilize etmek suretiyle Batının, emperyalizmin çıkarlarına alet edeceklerdi. George Bush ve Tony Blair’in yanına dönemin Başbakanı Abdullah Gül’ün imzasını eklediniz. Peki, bugün ‘reis’ diye andığınız Recep Tayyip Erdoğan ne yapıyordu? Henüz milletvekili olamamıştı ve Meclise girememişti ama Genel Başkanınız olarak bu tezkerenin geçmesi için hepinize ayrı ayrı baskı yapıyordu. Bütün AKP milletvekillerine karşı burada yine onurlu, direnç gösteren bir CHP Grubu vardı. Allah’tan korkmuyordunuz Amerika’dan korkuyordunuz ve siz bu çerçevede gittiniz o tezkerenin altına imza attınız. Siz bu tezkerenin imzasına öyle bir teşneydiniz ki bu memlekette tezkere daha geçmeden Amerikan askerleri İskenderun Limanı’na yerleşmeye başlamıştı. Türkiye’nin limanlarını, havaalanlarını, bölgesini Amerikan emperyalizmine daha tezkereyi çıkartmadan kullandırtmaya başladınız. CHP burada gerçekten şanlı bir direniş gösterdi ama CHP’nin oyları yetmiyordu. O zaman var ya, bu sıralarda oturmasına rağmen gelen talimatlara karşı çıkıp vicdanını dinleyen AKP’li vekiller vardı. Burada görülüyor ki hamasetle dünya dönmüyor. Ne zaman bayrağın arkasına saklandıysanız, ne zaman ezanın arkasına saklandıysanız aslında siz emperyalizmin çıkarlarına uygun hareket ettiniz. İç Tüzük’ün 71’inci maddesi diyor ki, ‘Kapalı oturumların tutanakları 10 yıl geçtikten sonra açıklanır.’ Maalesef, sizin işaret oyunuza ihtiyacımız var. Böyle bağıran var ya ‘Kahrolsun emperyalizm’ falan diye, ağababalarınız 21 yıl evvel buralarda ne konuşmuşlar, Amerika’nın çıkarlarını nasıl savunmuşlar? Yüreğiniz varsa elinizi kaldırın, bu kapalı oturum tutanaklarını yayımlayalım ne kadar Amerikancı olduğunuzu da hepiniz görün.”
CHP’nin grup önerisi için Saadet Partisi Grubu adına söz alan Grup Başkanvekili Bülent Kaya, şunları ifade etti:
“HEP GERİDEN GELİYORSUNUZ, BİZİM SİZİ UYARMAMIZA RAĞMEN KAFANIZI DUVARA ÇARPIYORSUNUZ”
“1 Mart öncesinde, 11 Eylül 2001 tarihindeki ikiz kule saldırılarıyla Irak ve Afganistan’ın işgalinin aslında gerekçeleri oluşturulmaya başlandı. Bu işgale katılan İngiltere’nin Başbakanı Tony Blair Chilcot Raporu’yla rapor verdi çünkü kimyasal silah olmamasına rağmen böyle bir katliama ortak olduğu için kendi ülkesinde hesap verdi hesap ama Türkiye’de 1 milyondan fazla Iraklının ölümüne sebep olup İncirlik’ten o uçakları kaldıranlar maalesef 22 yıldır hala hesap vermediği gibi sütten çıkmış ak kaşık gibi burada millilik ve yerlilik taslamaktadırlar. Peki, 1 Mart sürecini çok konuştuk; sonrasında ne oldu? 4 Temmuz 2003 tarihinde Süleymaniye’de Türk Silahlı Kuvvetlerine mensup subayların başına çuval geçirildi. Niye? 1 Martta bu tezkereyi buradan çıkarmayı becerememenizin bir cezasıydı. Sonra ne oldu? Ergenekon, Balyoz süreçleri başladı. Ergenekon, Balyoz süreçleri Türkiye’de askeri vesayeti bitirmek için mi, yoksa Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki farklı eğilimdeki insanları tasfiye edip bir başka kullanışlı aparatı işbaşına getirmek için miydi? Kıbrıs’ta da biz milli ve yerliydik, 1 Martta da biz milli ve yerliydik. Ergenekon, Balyoz operasyonlarının baş mimarlarıydınız. Sonradan nedamet duydunuz ama bu ülkeyi 15 Temmuzun eşiğine kadar getirmiş oldunuz. Yani Saadet Partililer olarak bizler sizlerin dostlarınızız, tuzağa düşmemek için sizleri uyarıyoruz ama maalesef siz hep geriden geliyorsunuz, bizim sizi uyarmamıza rağmen kafanızı duvara çarpıyorsunuz, ondan sonra bizi anlıyorsunuz.”
İYİ Parti Grubu adına söz alan Tekirdağ Milletvekili Selcan Hamşıoğlu da şöyle konuştu:
“TÜRK MİLLETİNİN KUKLACILARIN ELİNE HİÇBİR DÖNEMDE, HİÇBİR SEBEPLE VERİLECEK İPİ YOKTUR”
“1 Mart, 11 Eylül ve ABD’nin Afganistan’ı işgaliyle başlayan, 6 Şubat 2003’te Amerikan askerlerinin işgalde kullanacakları üs ve limanların modernizasyonu için Türkiye’ye gelmesini öngören, ilk tezkerenin kabulünden sonra da tıkır tıkır işleyeceği varsayılan bir küresel senaryonun bozulan ilk ve tek paragrafıdır. Türkiye açısından, başta, o güne kadar stratejik ortak varsaydığı Amerika’nın Türk askerinin başına çuval geçirilmesiyle de beliren, Türkmeneli’deki bütün Türk izlerinin, tapu kayıtlarının silinmesi, nüfus değişimiyle de beliren açık düşmanlığı ve AB merkezli başka bir rotaya yönelmesi gibi analize değer etkileri olmuştur. Diğer yandan, tezkere reddedilmiş de olsa iktidar 20 Mart 2003’te hava sahasını açarak, Türk askeri hastanelerini Amerikan askerlerine açarak, Türkiye’de bulunan Amerikan askeri varlığının Irak’a intikalini sağlayarak, ticari tedarik güzergahı oluşturarak, Amerikan işgalcileri için gerekli lojistik malzemenin Irak’a ulaştırılmasını sağlayarak TBMM’nin duruşunun hilafına bir tavırdan da zaten geri durmamıştır.”
CHP’nin grup önerisi AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla reddedildi.
]]>