(ANKARA) – Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyelerine 20 Temmuz 2015’te IŞİD tarafından bombalı saldırı gerçekleştirildi. Saldırıda çoğunluğu gençlerden oluşan 33 kişi hayatını kaybetti. Patlamanın üzerinden geçen dokuz yıl boyunca aileler acılarını birbiriyle paylaştı, adalet aramaktan vazgeçmedi. Suruç katliamında eşi Ferdane ve oğlu Nartan’ı kaybeden Metin Kılıç, eşi Cemil Yıldız’ı kaybeden Sultan Yıldız ve babası İsmet Şeker’i kaybeden Dilek Şeker saldırının üzerinden geçen 9 yılı ANKA Haber Ajansı’na değerlendirdi.
Saldırının üzerinden geçen dokuz yılda, ailerin adalet arayışı devam ediyor. Suruç kaliamında eşi Ferdane Kılıç ve oğlu Nartan Kılıç’ı kaybeden Metin Kılıç, şöyle konuştu:
“Suruç katliamının üzerinden 9 yıl geçti. Bu 9 yılda yaşadıklarımızı birkaç cümle ile anlatmak pek mümkün olmayabilir. Yaşadıklarımızı kısaca şöyle anlatayım ailemizin yarısını suruç katliamında yitirdik. dört kişlik bir ailenin ikisinin orada kaybettik. 9 yıldır yaşadığımız her sevinç yarım kaldı. Kızımız üniversiteyi bitirdi annesi ve abisi göremedi. Evlendi abisi, annesi göremedi. Şimdi bir bebeği olacak onu da göremeyecekler ama tüm bu zorluklara rağmen hayata tutunmaya ve birbirimize destek olmaya çalışıyoruz. Tüm bu acıları yaşamış aileler olarak birbirimize yaslanarak birbirimizden güç alarak bugünlere geldik.
“İçimizi kanatmak istercesine bilyeler paketlenmiş bize gönderilmiş”
Suruç katliamının ardından açılan davada maalesef adaletin kırıntısını bulamadık bundan sonra da ciddi bir gelişmenin olamayacağını tahmin edebiliyorsunuz. Dava açıldığı günden itibaren ciddiyetsiz bir iddianame ile yola çıkılmış, yeterli araştırmalar yapılmamış, mahkeme sürecinde avukatlarımızın hiçbir talebi karşılık bulmamıştır. Biz ailelerin de talepleri ve istekleri maalesef hep red cevabıyla karşılaşmıştır. İddianamenin hazırlandığı ilk günlerde iddianame ile gelen adli tıp raporları vardı. Adli tıp raporlarının ilk birkaç sayfasını okuduktan sonra okumayı kestim. Ciddiyesiz, özensiz hazırlanmış gerçekleri yansıtmayan rapordu. Birkaç yıl sonra eşimin ve oğlumun üzerinden çıkan eşyalar bana ulaştı. Bu eşyaların bir kısmını gördükten sonra tekrar kapattım. Dokuzuncu yılda halen dokunamadım. Bize gönderilen adli tıp raporunda üzerinden çıkan kişisel eşyaların yanında, üzerinden bilyelerin çıktığı iddia ediliyordu fakat ben her ikisinin de cenazesi yıkanırken yanlarına girdim. Üzerlerinde hiç yara izi yoktu. Ferdane’nin sadece yüzünde bir çizik ve otopsi dikiş izi vardı. Nartan’ın da aynı şekilde. Fakat sanki içimizi kanatmak istercesine her ikisi için de ayrıca bilyeler paketlenmiş bize gönderilmiş.”
Adalet mücadelesi yürüten tüm kesimlerle ortak bir mücadele verdiklerini vurgulan Kılıç, şunları dile getirdi:
“Adalet mücadelesi yürüten ailelerle dayanışmayı büyütmeye çalıştık”
“Bu 9 yıl içerisinde yalnızca Suruç Aileleri ile değil, adalet mücadelesi yürüten Ankara Gar Katliamı’nda, Çorlu tren kazası katliamında yakınlarını yitiren ailelerle de bir araya gelerek dayanışmayı büyütmeye çalıştık. Adalet mücadelesi yürüten tüm kesimlerle mücadelemizi ortaklaştırmak ve sesimizi daha gür sesle duyurmak istedik. Bunun da halen mücadelesini sürdürmekteyiz. Yalnızca bu çerçeveye sıkıştırılacak bir mücadele olmadığını anladım bu süre zarfında. Bunu yaşayarak anladık. Adalet mücadelesinin yalnızca mahkeme salonlarından ibaret olmadığını aynı zamanda demokrasi ve insan hakları mücadelesinin de kapsadığının bilincinde olarak tüm bu mücadeleyi yürütenlerle ortaklaşmak, onlarla mücadeleyi büyütmek temel hedefimizdi. Halen gücümüz oranında tüm toplum kesimleriyle ortaklaşmaya çalışıyoruz.”
“Dokuz yıldır adalet arıyoruz”
İnşaat işçisi İsmet Şeker’in kızı Dilek Şeker, dokuz yıldır zorlu süreçlerden geçmelerine rağmen adalet arayışlarına devam ettiklerini vurgulayarak, şunları söyledi:
“Bu sene dokuzuncu yıla giriyoruz. Dokuz yıldır adalet arıyoruz. Adalet aramak böyle buradan konuşuyor gibi çok da kolay değil. Çok zorlu süreçlerden de geçtik. Çok kolay süreçlerden geçtik diyemeyeceğim ama adaleti her türlü her şekilde arayanlardanız. Gerek burada, gerek Urfa’da, gerek adliye kapılarında. Bu sene de tekrar mezar başlarında, tekrar adliye kapılarında, gerek sokaklarda, gerek her yerde bu çığlıklarımız çıkacak. Çünkü Suruç katliamı çok büyük bir katliamdı. Neden Suruç diyeceksiniz, neden Suruç’a gittiler diyeceksiniz. Çünkü izin verilmiş, güvenlikleri alınmış, ‘ben sizi korurum’ denilmiş izin verilmiş. 300’e yakın insanın bir araya geldiği, çoğunun genç, çoğunun üniversite öğrencisi olduğu, gençlerin bir araya geldiği, oyuncaklarla, kitaplarla yola çıkmışlardı.
“Yardım eden insanlara bombayla saldırdılar”
Benim babamlar da onlardan biriydi. Benim babam inşaat işçisiydi. İnşaat ustasıydı. Oraya gidip Kobani’ye gidip bir yıkık bir hastane, yıkık bir parkı, belki bir sağlık ocağını tadilat yaparım diyordu. Çünkü o zamanlar yardımlaşma vardı. Nasıl ki bugün de düşene yardım ediyorsak o zaman böyleydi. Çünkü biz öyle gördük. Yardım eden insanlara bombayla saldırdılar. Çok ağır çünkü iki karakolun ortasında bir Amara Kültür Merkezi var. Ben çantamı bile yere koyamazken, bombacı o iki karakolun ortasında gezmiş. Güvenlik güçleri neredeydi? Orada benim babam yerde yaralı yatarken neden gaz sıktılar? Belki de şu anda yaşıyordu. Belki sakattı belki değildi. O an yardım etme varken neden gaz sıktılar. Ben dokuz yıldır bunun da hesabını soruyorum. Bunun da takipçisiyim. Bunun için de adalet arıyorum. Bir de ben Davutoğlu’na tekrar ama tekrar sesleniyorum, ‘ben konuşursam yer yerinden oynar’ kelimesinin arkasında ne var. O konuşursa ne oluyor? Babamın katili aslında biliyor da gizleniyor mu? Dokuz yıldır adliyelerde de mahkemelerde de Suruç Mahkemelerinde de gerek röportajlarımızda da ben bunu söylüyorum. Benim babamı kim öldürdü? Sen konuşursan mı katil ortaya çıkacak?”
“Mahkemelerde bize bakıp bakıp gülüyorlardı”
Patlamada hayatını kaybeden 60 yaşındaki Cemil Yıldız’ın eşi Sultan Yıldız dokuz yıldır hiçbir taleplerinin gerçekleşmediğini vurguladı. Dava sürecinde mağdur ailelerin yargılandığını belirten Yıldız, şöyle konuştu:
“20 Temmuz’dan bu yana dokuz yıl doldurdu. Hiçbir şekilde hiçbir talebimiz gerçekleşmedi. Onun yanı sıra ailelerimizi, ailelerin çocuklarını, mahkemelere verdiler yargıladılar, tutukladılar. Böyle bir süreç yaşadık. Ben hastayım, bir sürü insan hastalandı. Yani üzüntüden, hiçbir yere varamadıklarından dolayı hastalandılar. Şimdi bu ülkede zaten adalet yok. Bak bir sürü katliam yapılmış, adalet yok. Her gün biri ölüyor, tutukluyor bırakıyor. Biz bu ülkede bu insanlardan adalet beklemiyoruz. Ama elimizden geldiği kadar biz yaşadığımız müddetçe bunları yaşatmaya çalışacağız. Yani Adalet yerini bulsun. Bu insanlar niye, neden öldürüldü? O gün o insanlar katledilirken, sizin polisleriniz neredeydi? Bomba patlıyor, bütün kameralar kapanıyor, kameraların kayıtları siliniyor. Açıkça bir katliamdı. Şunu hiçbir zaman bu devlet de unutmasın, gelecek devlet de unutmasın. Biz hem elimiz öbür dünyada onların yakasında olacak. Ben hastayım, üzüntüden hastalandım. Suruç adalet bekliyor. Suruç adalet mücadelesi sürdürüyor. Biz yapamasak da sürdürenler var, devam ettirenler var. Bunu unutmasınlar. Eşimi kaybettim ben orada. Altmış yaşındaydım, o da altmış yaşındaydı. Mahkemelerde bize bakıp bakıp gülüyorlardı. Ne diyeyim ya? O kadar çirkin şeyler var ki. Sonra biz anıt yaptırdık, anıtı bırakmadılar oraya. Ama Suruç’ta ne kadar polis varsa başımıza toplanıyor, o gün neredeydiler? O gün niye toplanmadılar oraya? Böyle kara bir gün, bizim için bir kara gün.”
]]>Turizm sektöründe faaliyet gösteren ve isminin açıklanmasını istemeyen bir iş insanı, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Endokrinoloji ve Diyabet Kliniği’ne sensör bağışında bulundu. Klinikte takip edilen tip 1 diyabet hastası 20 çocuğa ve deprem bölgesi Hatay’da 10 çocuğa 1 yıl süreyle toplamda 780 adet şeker sensörü bağışlandı. Maliyeti 2 milyon lirayı bulan yardım sonrası sensörler, hastanede yapılan etkinlikle maddi durumu yeterli olmayan ailelere dağıtıldı.
Marmara Çocuk Endokrinoloji ve Diyabet Derneği aracılığıyla hayırsever bir iş insanı 10’u deprem bölgesinde olmak üzere 30 diyabetli çocuğa 1 yıl süreyle şeker ölçüm sensörü bağışladı. Hastanın toplantı odasında sensör dağıtım töreni yapıldı. Törene, Marmara Üniversitesi İstanbul Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Hakan Gündüz, bölüm doktorları, diyabetli çocuklar ve aileleri katıldı. Törende ailelere sensörün nasıl kullanılacağı ve özellikleri anlatıldı. Etkinliğin sonunda uzmanlar, sensörleri çocuklara takarak nasıl çalıştığını ve şeker ölçümünün yapılışını gösterdi.
ÇOCUKLAR PARMAKTAN ŞEKER ÖLÇÜMÜ YAPTIRMAK İSTEMİYOR
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Endokrinoloji ve Diyabet Kliniği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Belma Haliloğlu, “Diyabet sensörleri cilt altı sıvıdan kan şekerini ölçerek cep telefonundan gösteriyor. Diyabetli hastalar için büyük bir kolaylık sağlayan glikoz sensörü ayda 4 bin 500 lira kadar bir maliyet gerektiriyor. Diyabetli çocukların şu an şeker ölçümleri parmak uçlarını delerek yapıyor. Bu da ağrılı bir işlem olduğu için çocuklar kan şekerlerini ölçmek istemiyor. Sık kan şekeri ölçümü yapılmayan bir çocukta ise diyabeti iyi bir şekilde dengelemek güçleşiyor. Parmaktan kan şekeri ölçümü ile günde 7-8 kez şeker ölçümü yapan bir çocuğun aralarda kan şekerin nasıl seyrettiğini bilmek çok mümkün olmuyor” dedi.
SENSÖR HER 5 DAKİKADA BİR ÖLÇÜM YAPIYOR
Prof. Dr. Haliloğlu, “Glikoz sensörü olan bir hastada her 5 dakikada 1 sürekli cilt altında hücreler arası sıvıdan şeker ölçümü yapıp bunu cep telefonundan bildirdiği için şeker yönetimi hem daha kolaylaşıyor hem de şeker düşmesi yükselmesi durumları önceden görülerek önlem alınabiliyor. Diyabetli çocukların ve ailelerin hayatını kolaylaştıran glikoz sensörü ayda 4 bin 500 lira kadar bir maliyet gerektiriyor. Bu cihazların geri ödemesi SGK tarafından yapılmadığı için durumu iyi olan hastalar bunu kendi cebinden ödüyor ancak durumu iyi olmayanlar bunu alamıyor” diye konuştu.
Tip 1 diyabetin tedavisinde teknolojik ilerlemelerin önemine dikkat çeken Prof. Dr. Haliloğlu, bu ilerlemeler sayesinde diyabetin korkulacak bir hastalık olmaktan çıktığını belirtti.
TÜRKİYE’DE 18 YAŞ ALTI 15 BİN TİP 1 DİYABET HASTASI ÇOCUK VAR
Prof. Dr. Haliloğlu, “Gece hem aileler hem de çocuk rahat uyumuş oluyor. Sensör çocukları ve aileleri fiziksel ve psikolojik olarak çok olumlu etkiliyor. Hem de diyabet komplikasyonlarını önleyerek uzun vadede oluşabilecek diğer hastalıklardan çocuklarımızı korumuş oluyoruz. Biz ya da aileler çocukları uzakta olsa bile şekerlerini görebiliyor. Sensörlerin kesinlikle devlet tarafından karşılanması gerektiğini düşünüyoruz. Bu konuda Sağlık Bakanlığı’nın onayı var. Ancak SGK’da gecikmeler yaşıyoruz. Bu bizler için ciddi bir sorun. Ülkemizde şu anda 18 yaş altı 15 bin tip 1 diyabet hastası çocuk bulunuyor. Devlete büyük bir yük değil ancak aileler için ciddi bir para. Birçok aile sensörü sürekli alabilecek durumda değil. O nedenle bağışlar bizim için çok önemli” dedi.
AİLELER MEMNUN
Koluna sensör takılan 4 yaşındaki Zeynep’in babası Bayram Şahin “Yaşı küçük takip etmek zor oluyordu. Hastalığı da bilmiyor, anlatmak güçtü. Özellikle ihtiyaç sahibi aileler için bu bağışlar çok önemli. Kızımın hastalığını 2 yıl önce öğrendik, demir eksikliği vardı o tetiklemiş olabilir” diye konuştu.
Zeynep’in annesi Merve Şahin “Parmağından kan alıp şekerine bakarken canı yanıyordu. Benimle sürekli pazarlık halindeydi. Bizim için çok iyi oldu. Gece ölçmek için sürekli uyanıyorduk, parmağı acıdığı için ağlıyordu” dedi.
14 yıldır tip 1 diyabet hastası 18 yaşındaki Muhammet Eren Sarı da koluna sensör taktırdı. Zaman zaman şekerini ölçerken bıktığını anlatan Sarı, “Sensör benim için çok iyi oldu çünkü ihmal ediyordum. Hayatımı kolaylaştıracak” ifadelerini kullandı.
]]>Okulların tatile girmesiyle, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan aileler, mevsimlik işçi olarak çalışmak için ilkokul, ortaokul ve lisede eğitim gören çocuklarını da yanlarına alıp, 1700 kilometre uzaklıktaki Bursa’ya geldi. Yılın 6 ayını memleketlerinde, diğer yarısını ise Karacabey ilçesi kırsal Bakırköy Mahallesi’nde kurdukları derme çatma 50 çadırda geçiren 25 aile, sabahın ilk ışıklarıyla yola çıkıyor. Çocuklarını da yanlarına alan aileler, 800 lira yevmiye karşılığında, kamyonetlerle toplu halde tarlalara gidip, akşam da çadırlarına dönüyor. Bazı ailelerin, eğitim yılı bitmeden yanlarında getirdiği çocukları gün içinde, anne ve babalarıyla tarlada çapa yapıp ekin biçtikten sonra, akşamları da çadırlarında ders çalışıp, bulaşık ve çamaşır yıkıyor. Aileler ve mevsimlik çocuk işçiler, tuvalet ve duşları olmayan, hijyenden yoksun ortamda, zor şartlar altında yaşamlarını sürdürüyor.
‘ÇADIRLARDA KORKARAK KALIYORUZ’
Ailesinin, savaş nedeniyle yıllar önce Suriye’den kaçıp Şırnak’a yerleştiğini ve her yıl diğer mevsimlik işçiler gibi Bursa’ya geldiklerini söyleyen Emel Elmuhammed (13), “Bu yıl, okullar kapanmadan ailemle buraya gelmek zorunda kaldım. Gündüz tarlada çalışıp aileme katkı sağlıyorum. Akşamları ise kaldığımız çadıra gelip, ders çalışıp arkadaşlarımla sohbet ediyorum. Çadırda da anneme yardım ediyorum. Etrafı temizleyip, bulaşıkları yıkıyorum. Burada çok fare ve yılan var. Çadırlarda korkarak kalıyoruz. Ders çalışırken bile aklımız hayvanların bize zarar vermesinde oluyor” dedi.
‘ÜNİVERSİTE SINAVINA GİREMEDİM’
Ailesiyle 20 yıldır her nisan ayında Şırnak’tan Bursa’ya geldiğini belirten Reyhan Esaccak (19), “Biz ailemle buraya çalışmak için geldik. Benim eğitimim vardı, çalışmak zorunda olduğum için eğitimime ara verdim. Burada çok zorlu şartlar altında çalışıyoruz. Geceleri uyuyamıyoruz. Köpeklerden, farelerden, yılanlardan çok korkuyoruz. Sabahtan akşama kadar çalışıyoruz. Sonra eve gelip derslerimize çalışıyoruz. Benim çok güzel hayallerim var. Onları gerçekleştirmek için, gündüzleri tarlada, akşamları ise evde çalışıyorum. Çalışmak için mecbur ailemle geldim. Üniversite sınavlarına bile giremedim” diye konuştu.
‘ŞARTLAR NEDENİYLE BÖLGEYE İŞÇİ GELMİYOR’
Mevsimlik işçileri memleketlerinden Bursa’ya getiren dayıbaşı Osman Sakcak (50) ise aileleriyle 30’a yakın çocuğun tarlada çalıştığını söyledi. Bölgedeki yaşam şartlarının zorluğuna dikkat çeken Sakcak, “Burada 50 çadır var. Çadırlarımızın bazıları rüzgardan yırtıldı. Kimisi yağmurdan dolayı içi su alıyor. Bizim burada tuvalet ve banyo sorunumuz var. Yaşadığımız ortamın hijyenden yoksun olmasından dolayı hastalanıyoruz. Tarladan sonra çadırlara gelen aileler, bir de kaldıkları çadırlarla uğraşıyor. Bu şartlar altında bölgeye işçi gelmiyor. Çiftçiler çok zarar ederken, toplanılmayan mahsuller zamanla çürüyor. Bu duruma bir çözüm bulunmasını istiyoruz” ifadelerini kullandı.
]]>(ANKARA) – Kırklareli’nin Demirköy ilçesine bağlı İğneada beldesinde geçen yıl meydana gelen selde yıkılan ve ruhsatsız işletildiği tespit edilen bungalovların bulunduğu kampta sele kapılarak hayatını kaybeden 6 kişinin yakınları, Adalet Bakanlığı önünde açıklama yaptı. Aileler, “Sadece Bülent Bayraktar’ı değil, Valiyi de yargılayın diyoruz. Cumhuriyet Başsavcısının ve savcının da şaibeli olduğunu söylüyoruz” diye konuştu.
Kırklareli’nin Demirköy ilçesine bağlı İğneada beldesinde geçen yıl meydana gelen selde yıkılan ve ruhsatsız işletildiği tespit edilen kampta sele kapılarak hayatını kaybeden 6 kişinin yakınları Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ile görüşme talebiyle Bakanlığa geldi. Bakanlıktan yetkililerle görüşen aileler, daha sonra Bakanlık önünde açıklama yaptı.
Selde eşi Suna Duman’ı kaybeden Hüseyin Duman, “Adalette bir problem olduğu ve bu adaletin de doğru işlemesi gerektiği için gelip başvuruda bulunmak istedik. Adalet Bakanı’na bizzat konuyu bildirmek istedik. Adaletsizlikleri kendi çabamızla tespit etmeye çalışıyoruz” dedi.
Davaya ilişkin redd-i hakim talebinde bulunduklarını söyleyen Duman, şu iddialarda bulundu:
“Şüphelerimizi bizzat Bakana iletmek istedik. İddianameyi hazırlayan Cumhuriyet Savcısı Muzaffer Lekesiz ve onun eşi davada ‘başkan’ sıfatıyla bazı kararlar alıyor. İddianameyi hazırlayan kişi ile mahkemede hakim olan Merve Lekesiz’in kararları var. Biz buna karşıyız. Davada iddianameyi hazırlayan kişinin kendi eşi olması, koskoca Kırklareli Adliyesi’nde başka hakim, savcı kalmamış gibi bunların aynı karede olması bizleri üzüyor. Dönemin Valisi Osman Bilgin, eşimin ve insanların ölümüne sebep olan Bülent Bayrak’ın iş yerini ziyaret ediyor. Mahkemede Bülent Bayram, Validen çok büyük destek aldığını söyledi. ‘O yüzden burayı yaptık’ dedi.”
“Hukuksuz, adaletsiz, ahlak dışı, turizme açılmaması gereken, dere yatağında olan ve İSKİ’nin ve İl Özel İdaresinin ‘Burada hiçbir şey yapamazsınız, burası dere yatağı’ dediği halde dönemin Valisi Osman Bilgin ile bir araya gelip, orayı açmıştır.” iddiasında bulunan Duman, şöyle devam etti:
“Dokuz aydan bu yana hiçbir kurumdan bize ‘başınız sağ olsun’ denmedi. Aileler olarak hukuksuzluğu önlemek için burada sadece Bülent Bayraktar’ı değil, Vali’yi de yargılayın diyoruz. Cumhuriyet Başsavcısının ve Savcının da şaibeli olduğunu söylüyoruz. Davaya başka hakimler baksın diyoruz ama talebimizi reddediyorlar. Adalet Bakanı’nın yüzüne söyleyeceğiz.”
“KAÇAK YAPI OLMASINA RAĞMEN GAZETELERE İLAN VERMİŞ”
Kamuoyunda farkındalık yaratmak için Adalet Bakanlığı’na geldiklerini söyleyen ailelerin Avukatı Gürsel Sevinç de “Mağdur aileler gerek kamu kurum ve kuruluşlarının ihmallerini, bu ihmallerden sonra yaşanan sel felaketine bağlı adil yargılanma konusunda oluşan tereddütlerini giderme amacıyla Bakanlık nezdinde, demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler nezdinde bu konuyu gündeme getirmek istedik. Adaletin tesis etmesi ve ailelerin mağduriyetinin giderilmesi için buradayız. Burası kaçak yapı olmasına rağmen gazetelere ilan vermiş bir yer. Burasıyla ilgili çok ciddi şaibeler bulunuyor” dedi.
“GİDEN CANLARIMIZ İÇİN ADALET İSTİYORUZ”
Yaşamını yitiren Suna Duman’ın ablası Çiçek Dinç de 8 aydır adalet için mücadele ettiklerini dile getirerek, “Beş yaşında yetim kalan bir yeğenim var. Felakette sağ olarak kurtarıldı. Diğer mağdur aileler olarak adalet peşinde koşmaya devam ediyoruz. Giden canlarımız için adalet istiyoruz. Sonuna kadar bu davanın peşinde olacağız. Geç gelen adalet, adalet değildir.” diye konuştu.
“İLK DEFA ADALET BAKANLIĞI’NA İHTİYACIMIZ OLDU”
Yaşanan felakette kızı ve damadını kaybeden Safiye Yaşa da “Bizler, daha önce Adalet Bakanlığı’na müracaat ettik. Kırklareli’nde savcı Muzaffer Lekesiz ve Başsavcı Hazım Aslanca tarafından engellenen, dört ay kadar hiçbir işlem yapılmayan bir dosyadan bahsediyoruz. Dosyada lüzumsuz olan her şey mevcut. Lüzumlu olan deliller dosyamıza girmedi. Adalet Bakanlığı’na dilekçe sunduk. Bu dilekçede Kırklareli’ndeki adalete güvenimiz kalmadığından dolayı davamızın naklini istedik. Bize bir cevap gelmedi. Cevap gelmemesi üzerine buraya geldik. Dosyamızda büyük deliller mevcut. Burada sel felaketi değil, organize suç örgütü var. Adalet arayışımızı bırakmayacağız. Ömrümüzde bir defa bizim Adalet Bakanlığı’na ihtiyacımız oldu. Gerçek adalet istiyoruz.” dedi.
Bakanlık görüşmesinden sonra gün içerisinde siyasi partileri ziyaret edeceklerini söyleyen Yaşa, Cumhurbaşkanı’nın konuya el atmasını istediğini söyledi.
“CEZA ALMALARINI İSTİYORUZ”
Kaçak bungalovların inşa edildiği noktada yaşanan selde kardeşi Ümit Solmaz’ı kaybeden Yasemin Demir ise “Biz adalet istiyoruz. Burada olmamızın tek sebebi Adalet Bakanı’nın bizi dinlemesi. Bu işe el atmasını istiyoruz. 6 canın vebalini ödemelerini ve ceza almalarını istiyoruz.” diye konuştu.
]]>Bakıroğlu yaptığı yazılı açıklamada, Manisa’daki Soma Kömür İşletmeleri tarafından işletilen Eynez ocağında 13 Mayıs 2014’te çıkan yangının Türkiye tarihinin en büyük maden faciasına yol açtığını belirtti. Faciada 301 kişinin öldüğünü, 486 kişinin yaralandığını hatırlatan Bakıroğlu, faciayla ilgili açılan davadaki gelişmelerin yargıya müdahalenin yakın tarihteki en açık örneklerinden biri olduğunu vurguladı.
Bakıroğlu, “Mahkeme başkanı terfi adıyla ‘tayin’ edildi. Verilen cezalarda kaybettiğimiz emekçilerimizin canı sadece 8 güne ‘sığdı’. Savcının vermesi gereken mütalaa 1,5 yılda gelmedi. 2015’te görülmeye başlayan davada zaman içinde tutuklu sanık kalmadı ve evlatlarını, eşlerini, babalarını kaybeden aileler kederleriyle ve kaderleriyle baş başa bırakıldı.” ifadelerini kullandı.
O günden bu yana hiçbir şeyin değişmediğini; kamu görevlilerinin bile kazanın üzerinden 10 yıl geçtikten sonra ancak hakim karşısına çıktığını belirten Bakırlıoğlu “Sorumluların hepsi tahliye edildi. Emekçiler, ‘iş cinayetlerinde’ can vermeye, maden ocaklarında ihmaller sürmeye devam etti. Kazadan hemen sonra yaptıkları göstermelik yardımlarla Soma Faciası gündemdeyken, sadece günü kurtardılar” değerlendirmesini yaptı.
“TAZMİNATLAR PUL OLDU“
Devam eden davalar sebebiyle ailelerin henüz tazmiatlarını alamadığına işaret eden Bakıroğlu, tazminatların bir an önce ödenmesi çağrısında bulundu. Ailelerin yargı yolunu kullanmak istemesi sebebiyle hem iktidarın hem de Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) kurumunun tavrının değiştiğini anlatan Bakırlıoğlu, şunları kaydetti:
“301 madencinin ölümündeki sorunluklarını ve ihmallerini unutup; ciddi kayıplar ve mağduriyetler yaşayan ailelere karşı hukuki mücadeleye giriştiler. Yargılamayı uzatmak için ellerinden geleni yaptılar. TKİ, kaybettikleri her davada itiraz etti; her kararı temyize götürdü. İlk zamanlarda tazminat kazanan aileler 1-2 ev parası alabiliyorken; davası süren ailelerin alacağı tazminat artık 1 ev bile alamaz hale geldi. Açılan davalarda aileler lehine alınan emsal kararlar söz konusuyken, TKİ’nin bu süreç uzatma oyununa maalesef yargı da alet oldu. Ocak 2024’te Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı’nın önergeme verdiği yanıta göre yargılama süreci hala devam eden 101 dava var. Tüm davaları kaybetmelerine rağmen tazminatları ısrarla ödemeyerek evlatlarını, eşlerini, babalarını kaybeden yüzlerce acılı insanı mağdur etmeye hala göz göre göre devam ediyorlar. Yıllardır süren bu hukuk mücadelesi ve mağduriyetler bir an önce giderilmeli. TKİ kaybettiği davaları sonlandırsın, Somalı ailelerin tazminatlarını bir an önce ödesin. Siyasi iktidar sorumluları kurtarmak için savcıları, hakimleri değiştirmesin.”
TBMM’de Soma için kurulan araştırma komisyonundaki muhalefet şerhlerinin dikkate alınmadığını vurgulayan Bakırlıoğlu “Araştırma komisyonunda muhalefet şerhimiz, uyarılarımız dikkate alınsaydı Amasra, İliç yaşanmazdı. Bu faciaların faili iktidar, mağduru madenlerde çalışan emekçi kardeşlerimizdir” ifadelerini kullandı.
]]>Ocak ayındaki ilk duruşmadan sonra tutuklu beş sanıktan ikisi serbest bırakıldı.
Ailelerin avukatları, Mart ayında serbest bırakılan otel sahibinin oğlu ve mühendisin yeniden tutuklanmasını talep edecek.
İlk duruşmadan sonra geçen 3 aylık süre içinde, sanık avukatları Ankara’daki Gazi Üniversitesi’nden ikinci bir rapor istedi.
İsias Otel aileleri, bu raporda otel enkazından örnek alınmadığını ve sadece projeler üzerinden inceleme yapıldığını kaydediyor. Aileler bu raporun reddedilerek, “daha donanımlı” bir üniversiteden rapor alınmasını isteyecek.
Aileler, iddianameye temel olan ve içinde kamu görevlilerinin de yer aldığı Karadeniz Teknik Üniversitesi raporunun esas alınmasını ve bu görevlilerin de soruşturma dosyasına girmesini istiyor.
BBC Türkçe’ye konuşan Murat Aktuğralı, henüz İsias Otel’deki ihmal iddiaları ile ilgili kamu görevlilerinin ifadesinin alınmadığını söyledi.
İkinci duruşmada, Gazimağusalı ailelerin yanına bakanlar ve siyasetçiler de hazır bulunacak.
Kuzey Kıbrıslı aileler ve avukatları yargılamanın, “bilinçli taksir” değil daha ciddi cezalar öngören “olası kast” suçlaması üzerine kurulması gerektiğini savunuyor.
Bilinçli taksirde öngörülmesine rağmen istenmeyen neticenin gerçekleşmeyeceği inancıyla hareket edilmesi, olası kastta ise istenmeyen neticenin öngörülmesi ancak bunun kabullenilmesi söz konusu.
35’i Kıbrıslı kafileden toplam 72 kişi yıkılan otelde hayatını kaybetti.
Aileler, otelin yıllar içindeki inşaatıyla ilgili olarak suçladıkları kişiler dışında dönemin belediye başkanı, valilik, AFAD ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığına da dava açtı.
6 Şubat’ta İsias Otel’de ne yaşandı?
Geçmiş yıllarda İsias Otel, Adıyaman’ın önemli otellerinden biriydi.
6 Şubat depremleri sırasında otel binası yıkıldı.
Kuzey Kıbrıs’taki Gazimağusa Türk Maarif Koleji’nden Adıyaman’a voleybol turnuvası için giden kız ve erkek voleybol takımı oyuncuları, veliler ve öğretmenlerden oluşan 39 kişilik kafile, depremler sırasında burada konaklıyordu.
Burası, tur rehberleri tarafından da tercih edilen bir oteldi.
Depremler sırasında Turist Rehberleri Birliği’nden yaklaşık 40 kişilik bir grup da eğitim için otelde kalıyordu.
Binanın yıkılması sonucu, Kuzey Kıbrıslı öğrenciler ile rehber ve rehber adaylarının büyük bölümünü oluşturduğu 72 kişi hayatını kaybetti.
Yaşamını yitiren, çoğunluğu öğrenci 35 Kuzey Kıbrıslı’nın cenazeleri, Gazimağusa’da defnedildi.
Bu ölümler, şehrin 1974’teki savaştan sonraki en büyük toplu kaybı.
Ada’da, hayatını kaybeden öğrenciler “Şampiyon Melekler” olarak anılmaya başlandı.
Kuzey Kıbrıslı aileler hem hukuk mücadelesi vermek hem de çocukları adına çeşitli projeler yürütmek amacıyla Şampiyon Melekleri Yaşatma Derneğini kurdu.
Dernek, davayla ilgili büyük bir kampanya başlattı.
Derneğin, bu kampanya kapsamında sosyal medyada kullandığı etiket ise #isiasortakdavamız oldu.
İddianame neler var? Bina neden yıkıldı?
Adıyaman Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianame, Aralık başında kabul edildi.
İddianamede 5’i tutuklu 11 sanık hakkında “bilinçli taksirle birden fazla işinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan 2 yıl 8’er aydan, 22 yıl 6’şar aya kadar hapis cezası talep ediliyor.
Dosyada, Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nün hazırladığı bilirkişi raporu da bulunuyor.
BBC Türkçe’nin incelediği iddianameye göre göre 1993’te otelin ruhsatı konut olarak alındı ancak ruhsat, 2001’de otel olarak yenilendi.
Raporda; kolon ve kirişlerin etriye aralıkları, kanca özellikleri, bindirme boyları, ankraj ve kenetleme boylarıyla ilgili eksikliklerin bulunduğu, donatı detayı eksikliklerinin binanın yıkılma nedenlerinden biri olabileceği, beton basınç dayanımlarının gerekli şartları sağlamadığının tespit edildiği belirtildi.
Dosyaya göre 2016’da binaya ruhsatsız kat eklendi ve deprem güvenliği göz ardı edilerek yapılan bu kat, yapının taşıyıcı sistemine ek yük getirdi.
Sanıkların binanın yapım tarihinde geçerli olan Deprem Bölgelerinde Yapılacak Binalar Hakkında Yönetmelik esaslarına yeterince uymadıkları belirtilen iddianamede, dönem itibarıyla bilim ve fennin gerektirdiği teknik şartlara aykırı davranarak binanın yıkılmasında kusurlarının bulunduğu ifade edildi.
KTÜ Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Can Altunışık, geçtiğimiz günlerde davadan bağımsız olarak gazetecilere yaptığı açıklamada, İsias Otel ile ilgili “Binanın yıkılış şeklinin, kovayı kaldırdıktan sonra kumun yayılış şekli gibi olduğunu görebiliyorsunuz” dedi.
]]>(ÇORLU) – Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde 8 Temmuz 2018’de meydana gelen ve 7’si çocuk 25 kişinin yaşamını yitirdiği, 328 kişinin de yaralandığı tren faciasına ilişkin 13 sanıklı davanın 20’nci duruşması başladı. Aileler, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile birlikte dava öncesinde Çorlu Santral’dan başlayarak duruşmanın yapılacağı salona kadar yürüdü. Özel, “Ölenleri suçlu, suçluları masum gösteren bir karara kimse yeltenmesin. Bu iş burada bitmez. Bu tip kararları alanları, yani tren kazasında ölmüş 3-5 yaşındaki küçücük yavruların hakkına girenlerin peşini bırakmam namussuzum” dedi.
Çorlu ilçesinin Sarılar köyü yakınlarında 8 Temmuz 2018’de meydana gelen, 7’si çocuk 25 kişinin yaşamını yitirdiği, 328 kişinin de yaralandığı tren faciasına ilişkin yargılamanın 20’nci duruşması, bugün Çorlu 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı. Duruşma öncesinde aileler, Çorlu Santral önünde bir araya gelerek duruşmanın yapılacağı Çorlu Halk Eğitim Merkezi’ne kadar yürüyüş yaptı.
Aileler, yürüyüş sırasında, faciada yaşamını yitirenlerin resimlerinin yer aldığı “Adalet istiyoruz” yazılı pankartla “Hak, hukuk, adalet; kaza değil, cinayet”, “Çorlu’nun hesabı sorulacak” ve “Gün gelecek, devran dönecek. Katiller halka hesap verecek” sloganları attı. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Emek Partisi Genel Başkanı Seyit Aslan, CHP Kadın Kolları Genel Başkanı Aylin Nazlıaka, Genel Başkan Yardımcıları Gökçe Gökçen, Gül Çiftçi, Suat Özçağdaş, Zeliha Aksaz Şahbaz, İstanbul Milletvekili Yüksel Mansur Kılınç, Tekirdağ Milletvekilleri İlhami Özcan Aygun, Nurten Yontar, Türkiye İşçi Partisi (TİP) İstanbul Milletvekili Ahmet Şık, CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Candan Yüceer ve Çorlu Belediye Başkanı Ahmet Sarıkurt ile çok sayıda siyasi parti, kurum ve dernek temsilcisi de yürüyüşe katıldı.
ÖZEL: BU İŞ BURADA BİTMEZ
Yürüyüş öncesinde açıklama yapan Özgür Özel, davanın bir önceki duruşmasını da takip ettiklerini vurgulayarak “Böyle olaylarda ilk günden son güne aynı dirençte olmak lazım. Ailelerin, annelerin, kardeşlerin, çocukların, direnci bütün mağdur ve mazlumlara örnek olsun. Çorlu’daki direnci dikkatle takip ediyoruz. Son sözüm şudur. Biz burada geçen sefer söylemiştik; çok daha kararlı, çok daha güçlü ve kalabalık geleceğiz diye. Bunu sağlayan halkın iradesi, bir başkası değil. 31 Mart’ta her türlü adaletsizliğe dur dediler. Bundan sonra da burada olacağız. Geçen sefer kararı yerel seçimlerden sonraya bırakanlar, bugün bir kere daha düşünsünler. O günkü gibi niyetlendikleri kötü bir karar ya da yeni oyunlar; 31 Mart’ta nasıl millet bu annelerin yanında durduysa bundan sonra da durmaya devam edecek. Ölenleri suçlu, suçluları masum gösteren bir karara kimse yeltenmesin. Bu iş burada bitmez. Bu tip kararları alanları, yani tren kazasında ölmüş 3-5 yaşındaki küçücük yavruların hakkına girenlerin peşini bırakmam namussuzum.”
MISRA ÖZ: BAŞKA CANLAR ÖLMESİN, BAŞKA BİR ŞEY İSTEMİYORUZ
Kazada eski eşi Hakan Sel ile oğlu Oğuz Arda Sel’i yitiren Mısra Öz de adalet talebini yineleyerek “Bugün gerçek sorumlular ve ihmale sebep olan kararları verenler burada değiller ama içeride sorumlu olan kişiler var. Onların ceza alıp tutuklanması için ve bu cezasızlık politikasının bitmesi için davanın peşindeyiz. Şimdi hep birlikte adliyeye doğru Çorlu için adalet diyerek yola çıkacağız. Başka canlar ölmesin. Biz başka bir şey istemiyoruz” dedi. Çorlu kazasında yakınlarını kaybeden diğer aileler ve hukukçular da “Adalet rayların altında kalmasın” dedi, adalet taleplerini yineledi.
]]>Karaelmas Otizmli Bireyler Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğince (KOBDER) otizmli bireylere yönelik farkındalık oluşturmak ve ailelerinin sosyalleşmesini sağlamak amacıyla “Onlara Farklılıklarıyla Değil İsimleriyle Seslen” projesi hazırlandı.
17 otizmli birey ile aileleri ve Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜ) Psikoloji Bölümünden 10 öğrencinin yer aldığı ekip, “Simitçi Mercan” ve “Metrük” isimli tiyatro oyunları ile “Engelsiz Anneler” ve “Otizmli Çocuklar” halk oyunları gösterimi için 6 ay önce çalışmalarına başladı.
Yahya Kasımfırtına’nın yönetmenliğinde tiyatro, Güler Kapusuz Yılmaz’ın eğitmenliğinde halk oyunlarına hazırlanan ekip, Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü binası tiyatro salonunda sahne alacak.
KOBDER Başkan Yardımcısı Aytekin Kaçmak, AA muhabirine, özel gereksinimli bireyler ile annelerinin şans verildiğinde sosyal hayata girebileceklerini kanıtlamayı hedeflediklerini söyledi.
Projenin başında birçok annenin çekindiğini ancak cesaretlendirme sonucu yapabileceklerine inandıklarını belirten Kaçmak, “Birlikte etkileşim aldık. Çocuklarıyla sahneye çıktılar, oyun oynadılar ve bir bağ kuruldu. Hem otizmli bireyler hem de aileler için özgüven gelişti.” diye konuştu.
“Bu gibi projeler bizler için moral oluyor”
Otizmli birey annesi Seher Kızıl, bu tür projelerin kendileri için moral olduğunu dile getirdi.
Etkinliklerden önce hafta sonlarını evlerinde geçirdiklerini anlatan Kızıl, “Çocuklarımız kendisi gibi çocuklarla vakit geçiriyor. Burada kimse kimseyi kırmıyor, ego savaşı yok. Burada kimi çok yüksek mertebede, kimiyse benim gibi ev hanımı ama hepimiz aynı seviyedeyiz. Çünkü burada herkesin aynı tarz çocukları, kardeşleri var.” ifadesini kullandı.
Otizmli kardeşiyle ekibe dahil olan Zonguldak BEÜ öğretim görevlisi Mestinaz Gündaş da 1,5 yıl önce anneleri vefat ettiğinde birlikte yaşamaya başladığı kardeşi Aziz’in, yetişkin olmasına rağmen anne kaybıyla ağır travma geçirdiğini kaydetti.
Zorlu süreci diğer otizmli bireyler ve aileleriyle aştıklarını vurgulayan Gündaş, “Sosyal faaliyetler Aziz’e çok iyi geldi. Kardeşim annemin vefatından sonra tamamen eve kapanmıştı. Bu etkinlere gelerek daha mutlu biri olmaya başladı. Bu bizim için o kadar büyük bir adım ki…” dedi.
Gönüllü eğitmen, yönetmen ve öğrenciler mutluluk duyuyor
Halk oyunları eğitmeni Güler Kapusuz Yılmaz ise otizmli bireylerin istedikleri zaman başarılı olabildiğini belirterek, “Burada mutlu şekilde çalışıyorlar. Anneler de çocuklarına çok güzel örnek oluyor. Otizmli bireylere bir şeyler verebilmek çok güzel bir duygu. Sabırla ve özveriyle çalışıyoruz, sonucunu çok güzel alıyoruz.” diye konuştu.
Gönüllü olarak oyunların yönetmenliğini yapan Yahya Kasımfırtına da aile ortamında çocukların kurallara güzel uyduğuna, paylaşımlarda bulunduklarına ve örnek davranışlar sergilediklerine değinerek, gururla ve onurla bu işi sürdürdüğünü, ellerinden geldiğince de devam ettireceklerini söyledi.
Zonguldak BEÜ Psikoloji Bölümü öğrencisi Meltem Yazıcı ise projeyi ilk duyduğunda heyecanlandığını ancak “Yapabilir miyim?” korkusu yaşadığını belirterek, çocuklarla ve ailelerle tanıştıkça, bir şeyler paylaştıkça kendi adına çok güzel deneyim elde ettiğini, birçok anı biriktirdiğini ve pek çok ders çıkardığını dile getirdi.
Otizmli Ela Topuz ve Çağan Mirza Durmuş da çok emek verdikleri çalışmaların verimli geçtiğini, burada olmaktan mutlu olduklarını vurguladı.
]]>Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) koordinatörlüğünde Milli Eğitim Müdürlüğü, MEB Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü ile İlkadım İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün ortak olduğu ve hibe almaya hak kazanan 7 projeden biri olan “İki Kere Özel Öğrenciler, Öğrenme Dezavantajı Olan Özel Yeteneklileri Fark Edelim” projesinin açılışı OMÜ Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapıldı.
Yirmi dört ay sürecek ve 250 bin avro bütçeye sahip proje, en az bir alanda yetersizlik gösteren ancak üstün zekalı olan öğrencilerin özel eğitime ihtiyaçları olduğuyla ilgili farkındalık oluşturulmasını hedefliyor.
Türkiye, Polonya, Bulgaristan, İtalya ve Çekya’nın ortak olduğu proje kapsamında iki kere özel farkındalık eğitimi programıyla, sosyo-duygusal eğitim programı hazırlanması, dijital içerik geliştirilmesi ve e-öğrenme platformu kurulması planlanıyor.
OMÜ Rektörü Prof. Dr. Yavuz Ünal, açılış konuşmasında, toplumda bir alanda yeterli ama bir alanda yetersiz olan bireylerin topluma kazandırılması amacıyla önemli bir proje olduğunu söyledi.
Ünal, “Özel yetenekli çocuklar aileleri tarafından da anlaşılamadığında arada kalıyorlar. Yaşadığımız dünyada toplu bir hareket gerçekleştirilecekse toplumun bütün bireylerini ayırt etmeksizin herkesi aynı derecede ilgilendirmesi gerekiyor. Bu projenin de özel yetenekli çocuklarımız ve öğrenme zorluğu çeken çocuklarımızın anlaşılabilmesi ve topluma yararlı birer birey olmaları yolunda farkındalığı arttıracağını düşünüyorum.” dedi.
Proje Danışmanı Doç. Dr. Şener Şentürk ise proje ile öğretmenler ve aileler için farkındalık eğitim programları hazırlanacağını dile getirdi.
Çocukların küçük yaşlardan itibaren mobbinge maruz kaldıklarını söyleyen Şentürk, “Bazı çocuklar akranları tarafından anlaşılamıyorlar ve bu çocuklar da akranlarını anlamıyor. Yani bir okumayı nasıl yapamadığını çocuklar ifade edemiyor. İki artı ikiyi yani basit bir matematik sorusunu bazı öğrenciler yapamazken bunların ileri düzeyde matematik çözmelerini aileler ve eğitimciler bazen anlayamıyor. Bizim özellikle çocukların gelişimine ilişkin üzerinde durduğumuz nokta sosyo-duygusal gelişimler için çalışmalar yapmaktı. Bununla birlikte çocukları ilişkilendirdiğimiz, muhatap ettiğimiz öğretmenlerimizin ve ailelerimizin özellikle farkındalığının olması gerekiyordu. Çocuklarla ilgili genel itibariyle ailelere ‘çocuğunuzun özel yetenekli, üstün zekalı olduğunu duyduğunuzda ne hissettiniz’ diye sorulduğunda, aileler kaygıdan çok büyük bir gurur hissediyor. Ama özel yetenekli öğrencilerin de özel bir eğitim almaları gerektiği bilgisine sahip aileler çok azınlıkta. Bu proje ile aile ve öğretmenlere özel yetenekli çocukların nasıl yetiştirileceği ve çocukların eğitimlerinin nasıl süreceği ile ilgili eğitimler verilecek.” dedi.
Projede, Prof. Dr. M. Serdar Köksal, “Türkiye’de Özel Yetenek ve İki Kere Özellerin Eğitimi”, Doç. Dr. Sema Tan, “Özel Yeteneklilerin Eğitiminde Güncel Yaklaşımlar”, İdil Kefeli, “Yaşama Farklı Bir Bakış: İki Kere Özel Olmak” ve Doç. Dr. Mustafa Otrar, “MEB’in Özel Yetenekliler Projeksiyonu” konulu sunumlar gerçekleştirdi.
Programa, MEB Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürü Doç. Dr. Mustafa Otrar, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Selim Eren, OMÜ Genel Sekreteri Prof. Dr. İdris Varıcı, Atakum İlçe Milli Eğitim Müdürü İrfan Yetik, akademisyenler, öğretmenler ve öğrenciler katıldı. ?
]]>KAMERA: SADIK KARAKULOĞLU
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Çorlu tren faciası davasının 25 Nisan’a ertelenmesinin ardından ailelerle birlikte duruşmanın yapıldığı salonun önünde açıklama yaptı. Özel, “Buradan Recep Tayyip Erdoğan’a bir çağrıda bulunuyorum. Ben salona bugün girdim ve tarafımı belli ettim. Ben, evlatlarını kaybetmiş iki annenin arasında oturdum. Sen de 25 Nisan günü gel. Cesaretin varsa, yüzün tutuyorsa gel, tarafını göster. Yargılananların tarafına otur. Bu katilleri savunanların tarafına otur. Yanına da yargılatmadığın TCDD Genel Müdürü’nü al, o günkü bakanı al, Binali Yıldırım’ı al; yan yana, diz dize katillerin tarafına geçin” çağrısını yaptı.
Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde 8 Temmuz 2018 yılında meydana gelen, 7’si çocuk 25 kişinin hayatını kaybettiği ve 300’den fazla kişinin yaralandığı tren faciasına ilişkin 13 sanığın yargılandığı davanın 19’uncu duruşması, bugün Çorlu Halk Eğitim Merkezi’nde yapıldı. Karar verilmesi beklenen duruşmada mahkeme heyeti, ara kararı açıklayarak davayı 25 Nisan tarihine erteledi.
“İKİ AY SONRAYA ERTELEMEK VİCDANSIZLIKTIR, KORKAKLIKTIR”
Kararın ardından CHP Genel Başkanı Özgür Özel, ailelerle birlikte açıklama mahkeme önünde açıklama yaptı. Faciada oğlu Oğuz Arda Sel’in konuşmasının ardından söz alan Özel, ailelerin acısını paylaştığını belirterek şunları söyledi:
“Bu kazada hayatını kaybedenler, sakat kalanlar ve bu kazadan sonra ömürleri boyunca bu travmayı atlatamayacak olanlar nasıl ayağa kalktılar da buraya kadar geldi diye şaşacağınız analar, burada dimdik adalet arıyorlar. Bu kazada hayatını kaybeden, yakınlarını geri getirebilecekleri ya da 3 yaşında kolu kopan çocuğunun kolunu geri getirebileceği için gelmiyor buraya. Bundan sonra yaşanacak benzer bir faciaya engel olayım da ben yandım, başka analar yanmasın, başka evlatlar yanmasın, başka gencecik canlar toprağa düşmesin diye geliyorlar. Buradaki mücadeleyi acılı ailelerin yakarışları olarak duymayın. Bundan sonra hiçbir ana ağlamasın diye burada gelip duruyorlar, yürüyorlar. 19 duruşmadır burayı bırakmıyorlar. Bugün karar duruşması dendi. Aileler zaten buradaydılar. Geldik, duruşma salonu ağzına kadar doluydu. Normalde zaten bugün karar vermeyecek olsa bunu avukatlara söyler, ‘Şöyle bir engelim var. 2 ay sonraya erteleyeceğim’ der. Bu insanlara bu kadar zulmetmez. Köylerinden, evlerinden kalkıp yaşlı gözleriyle, bastonlarıyla, acılarıyla buraya gelip bu insanlara yoklamayı alıp ‘2 ay sonraya erteledim’ demek vicdansızlıktır, korkaklıktır.
“BURADA 100 KİŞİYSEK BİN KİŞİ OLACAĞIZ”
25 Nisan günü -buradan size söz olsun- burada 100 kişiysek bin kişi olacağız, bin kişiysek 10 bin kişi olacağız. Bu kalabalıktan korkup da kaçanlar şunu bilsinler. 25 Nisan günü ben yine buradayım. Çok daha büyük bir çağrıyla, çok daha kalabalık ailelerimizin yanında olacağız. Adalet arayışının yanında olacağız. Bu adaleti bu rayların altında bırakmayacağız. Bu rejime ezdirtmeyeceğiz ve ben buradan Recep Tayyip Erdoğan’a bir çağrıda bulunuyorum. Ben salona bugün girdim ve tarafımı belli ettim. Ben, evlatlarını kaybetmiş iki annenin arasında oturdum. Sen de 25 Nisan günü gel. Madem bu davayla bu kadar ilgilisin. Bu dava yüzünden görevden alınan genel müdürü terfi ettirerek Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’ne dört gün önce açıklıyorsun. Madem mafya filmlerindeki gibi semboller üzerinden konuşuyoruz. Sen diyorsun ya heyete, ‘Ben katilime bile sahip çıkarım. Onu sana yargılatmam. Hatta dört gün önce terfi ettiririm, tarafım’ budur diyorsun ya. Ben bugün tarafımı belli ettim. Ailelerin yanında oturdum. Eğer şu kadar cesaretin varsa, şu kadar yüzün tutuyorsa, eğer gerçekten o kadar cesursan mafya filmlerindeki mafya liderleri gibi sembollerle mesaj verme, gel, tarafını göster. Yargılananların tarafına otur. Bu katilleri savunanların tarafına otur. Yanına da yargılatmadığın TCDD Genel Müdürü’nü al, o günkü bakanı al, Binali Yıldırım’ı al; yan yana, diz dize katillerin tarafına geçin.
“KARARI SEÇİMDEN SONRAYA KAÇIRIYORSUN”
Esas meselenin sorumluları olarak en önde oturun. Bu ailelerin gözünün içine bakın ve ‘Bizim tarafımız bu’ deyin . Şunu bilin ki, ezenle ezilen karşı karşıyasa ezilenden tarafız. Ciğeri yananla o ciğerleri yakanlar karşı karşıyaysa ciğeri yananlar tarafız. Bir mağdur varsa mağdurdan tarafız. Sen görülüyor ki hem bu mağdurların hem de bu tedbirler alınmadığı için yanacak diğer canların analarının, babalarının karşısındasın. Benim için senin karşında olmak namus ve şeref borcudur. Sonuna kadar bu tarafta duracağım. Eninde sonunda senden de bütün katillerden de Soma’nın katillerinden de Hendek’in katillerinden de Pamukova’nın katillerinden de Afyon patlamasının katillerinden de teker teker hesap soracağız. Bundan sonra bizim tarafımız belli, senin tarafın da belli oldu. Bu kararın 25 Nisan’a bırakılmasındaki esas mevzuyu da biliyoruz. Kararı seçimden sonraya kaçırıyorsun. Bu kararı seçimden önce verip de toplumun senin ne yaptığını görüp sandıkta senden hesap sorulacağını biliyorsun. Ondan korkuyorsun. Yapacağınız rezillik ortaya çıktı. Sandıktan sonraya kararı kaçırıyorsun. İstediğin yere kadar kaç. Ben bu annelerle birlikte seni kovalamaya devam edeceğim.”
Dava öncesi de ailelerle birlikte Çorlu Santral’dan duruşmanın yapılacağı salona kadar aileler birlikte yürüyen Özel, onların dertlerini dinleyerek sürecin sonuna kadar takipçisi olacaklarının mesajını verdi.
Duruşmanın heyet üyelerinden birinin mazeret bildirmesi üzerine ertelendiği öğrenildi. Adalet ve karar beklerken erteleme kararını duyunca bir kez daha şaşıran aileler duruşmanın yapıldığı salonda durumu protesto etti.
]]>Yaklaşık 86 bin Lübnanlı, İsrail ordusu ve Hizbullah Hareketi arasında 8 Ekim 2023’ten bu yana Lübnan’ın güneyindeki sınır bölgesinde yaşanan çatışmalar nedeniyle yerinden oldu.
İsrail ile Lübnan arasındaki 120 kilometrelik sınır hattı üzerinde bulunan belde ve köy sakinlerinin çoğu, başkent Beyrut başta olmak üzere güvenli bölgelerdeki yakınlarının yanına veya kendi imkanlarıyla kiraladıkları evlerde kalıyor.
Ev kiralamaya yetecek ekonomik gücü olmayan binlerce Lübnanlı ise çatışmaların başından beri ülkenin güneyindeki Sur kentinde halen eğitimim devam ettiği okullardaki dersliklerde kalıyor.
Okulların bazı katları iç göçmen ailelere ayrılırken, diğer katlarındaki dersliklerde ise öğrenciler eğitim alıyor.
AA muhabiri, Sur’daki okullarda 5 aydır yaşam mücadelesi veren ailelerle görüştü.
Sur’da 26 bin iç göçmen yaşıyor
Sur Belediye yetkililerinin verdiği bilgilere göre okullarda ve kendi imkanlarıyla kiraladıkları evlerde konaklayan iç göçmenlerin sayısı 25 bin 382’e ulaşmış durumda.
Yaklaşık 400 göçmenin kaldığı Sur Meslek Lisesi’nde öğretmen olarak görev yapan Hasan Alluş, okullun bir kısmında yerinden olan ailelerin bir kısmında ise öğrencilerin eğitim aldığını, öğretimde herhangi bir aksamanın meydana gelmediğini söyledi.
Okulun zemin katının yerinden olan ailelere ve diğer katlarının ise öğrencilere tahsis edildiğini belirten Alluş, “Çatışmaların bitmesi halinde aileler elbette evlerine geri dönecek ancak çatışma devam ederse geçim kaynağı sadece köyündeki tarlası olan aileler hiçbir yere gidemez. Ev kiralayacak ekonomik durumları yok.” diye konuştu.
11 çocuğu ve hasta annesi ile aynı derslikte yaşıyor
Ailesi ile birlikle Sur Meslek Lisesi’nde kalan Mustada Seyyid, bir an önce çatışmaların bitmesini ve çok kısa bir mesafede olan evine geri dönmeyi dört gözle beklediğini dile getirdi.
Okulun dersliklerinden birinde 11 çocuğu ve hasta annesi ile yaşayan Seyyid, okulda çoğu zaman elektriğin kesik olduğunu, mutfak ve hijyenik bir banyonun da bulunmadığını belirtti.
Nebatiye vilayetine bağlı Bint Cubeyl ilçesinin Beyt Liv beldesindeki evlerinden çıkıp ailesiyle birlikte okula sığındıklarını anlatan Seyyid, “4 aydan uzun süredir okulda kalıyoruz ve her gün beldemizin bombalandığına dair haberler duyarak yaşıyoruz. 4 günlük ateşkes olduğunda sadece bir kez evimi görme fırsatı elde ettim. Daha sonra evimin İsrail tarafından bombalandığı haberini aldım.” diye konuştu.
Ne zaman evlerine döneceklerini bilmeden çaresiz bir şekilde derslikte beklediklerini ve gün saydıklarını belirten Seyyid, okulda güvende olduklarını ancak hiçbir yerin kendi evleri gibi olmadığını ifade etti.
Seyyid, Lübnan hükümetinin yerinden edilenlere sağladığı yardımlar hakkında, “İlk önce aylık 140 dolar nakdi yardım yapılıyordu ancak şimdi bu 2 ayda bire çıkarıldı.” bilgisini verdi.
“Savaşın bu kadar uzun süreceğini tahmin etmiyorduk”
Okula sığınanlardan Blida beldesi sakini Nime Dahr, “Savaşın bu kadar uzun süreceğini tahmin etmiyorduk. Temmuz 2006’daki gibi 30 gün süren bir savaş olacağını düşünmüştük. Neredeyse 5’nci aya gireceğiz.” dedi.
Evine geri dönebileceği konusunda çok ümitli olmadığını belirten Dahr, İsrail savaş uçaklarının sınıra çok yakın olan Blida beldesine neredeyse her gün hava saldırısı düzenlediğini, bölgedeki birçok evin tamamen yıkıldığını söyledi.
Sınıra yakın yerleşim yerlerinin güvenli olmadığını ifade eden Dahr, çatışmaların seyrinin kendilerini endişelendirdiğini kaydetti.
İsrail ordusu ile Hizbullah Hareketi arasında 8 Ekim 2023’ten beri yaşanan çatışmalarda 211 Hizbullah mensubu, 43 Lübnanlı sivil, 11 Emel Hareketi, 12 Hamas, 12 İslami Cihad Hareketi mensubu, 6 İsrailli sivil ve 11 İsrail askeri öldü.
]]>
9 İŞÇİ 10 MİLYON METREKÜP TOPRAĞIN ALTINDA KALDI
Anagold Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş.’nin 2010 yılı Aralık ayından beri altın üretimi yaptığı Çöpler Maden Sahası’nda çıkarılıp istiflenen toprak, 13 Şubat günü saat 14.28’de kaydı. Yaklaşık 10 milyon metreküp toprak, 200 metrelik yamaçtan bir su gibi vadiye doğru aktı. 9 işçi, geniş bir alana yayılan toprağın altında kaldı.

1000 KİŞİLİK EKİPLE ARAMA YAPILIYOR
İhbar üzerine bölgeye Erzincan Jandarma, AFAD ve sağlık ekipleri yönlendirildi. Ayrıca bölgeye Erzurum, Sivas, Rize, Malatya, Giresin, Diyarbakır, Tokat ve Tunceli AFAD ekipleri de takviye olarak bölgeye sevk edildi. Birçok gönüllü yardım kuruluşu da kurtarma çalışmalarına katıldı. AFAD, JAK, TSK, Emniyet Genel Müdürlüğü, madenciler ve sivil toplum kuruluşlarından oluşan yaklaşık 1000 kişi alanda görev yapıyor. Çalışmalarda 5 dron, 2 kimyasal biyolojik ve nükleer araç, 5 metale duyarlı radar cihazı ve 5 kurtarma köpeği de kullanılıyor.

SİS VE YAĞMUR ETKİLİ
Olayın yaşandığı ilk günden itibaren ekiplerin bölgedeki çalışması sürüyor. Tek sıra halinde AFAD ekiplerinin bölgedeki arama çalışmaları dronla da havadan görüntülendi. Çalışma yapılan alanda ayrıca zaman zaman sis etkili olduğu da görüldü. Bölgede ayrıca gece saatlerinde de yağmur etkili oldu. Kayan toprağın yağmur nedeniyle sıvılaşması da ekiplerin alandaki çalışmasını zorlaştırıyor. Arama kurtarma çalışmalarının üçüncü gününde de işçilere ulaşılamadı.

“YAŞAYAN BİRİ YOK, BİRBİRİMİZİ KANDIRMAYALIM”
Olayın yaşandığı günden itibaren toprak altındaki 9 işçinin aileleri de bölgeye geldi. Ailelere ayrılan alanda toprak altındaki yakınlarının çıkarılmasını bekleyen ailelerin umutlu bekleyişi sürüyor. Kurtarma çalışmalarını yapan ekiplerden umutlu bir haber bekleyen aileler, gözyaşı döküyor. Ailelerin zaman geçtikçe toprak altında kalan yakınlarının kurtulacağı umudu da azalıyor. Bazı ailelerin ‘Orada yaşayan biri yok, birbirimizi kandırmayalım’ diyerek feryat ettiği görüldü.

VALİ AYDOĞDU AİLELERLE GÖRÜŞTÜ
Erzincan Valisi Hamza Aydoğdu, aileleri kriz masasında görüşmek üzere maden sahası içerisinde bulunan idari binaya davet etti. Hamza Aydoğdu’nun burada aileler ile görüşerek, son 3 günde kurtarma çalışmalarında hangi aşamaya gelindiği konusunda bilgilendirme yapacağı öğrenildi.

“CİĞERİMİZ YANIYOR”
Öte yandan gözyaşı döken işçilerin ailelerine, Erzincan Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü ekiplerince psikososyal destek veriliyor. Mesai arkadaşları toprak altında kalan Cihat Karadağ, gazetecilere, olay anında deprem olduğunu zannederek dışarı çıktığını söyledi. Arkadaşlarını telefonla aradığını ancak ulaşamadığını anlatan Karadağ, “Senelerdir beraber çalıştığımız, ailemiz, canlarımız. Diyecek hiçbir şey bulamıyorum, ciğerimiz yanıyor. En az onlar kadar ciğerimiz yanıyor” dedi.
]]>18 milyon öğrenci ve 1,2 milyon öğretmenin yarıyıl tatili 19 Şubat’ta karnelerin verilmesiyle başladı. 2 Şubat’ta sona erecek olan ara tatilin nasıl geçirilmesi gerektiği ile ilgili öneriler sunan Mektebim Koleji Beykent Kampüsü Okul Psikoloğu Hatice Sayılı, “Yoğun bir dönemin sonuna geldik. Çocuklarımız bugün en özel, en güzel günlerindeler. Bizler de eğitimci olarak bugünleri onlarla paylaşıyoruz. Çok heyecanlılar, telaşlılar. Çocuklar düşük not alabiliyor. Düşük notlar geldiğinde aileler çocuklarına başarısızlık algısı yükleyebiliyor. Ama karneler başarı ya da başarısızlık algısı yaratacak şey değildir. ya da zeka belgesi de değildir. Karnede bakılması gereken şey; düzeltilmesi, iyileştirilmesi gereken noktaların neler olduğudur” açıklamasında bulundu.
“MUTLAKA EVDE AİLE TOPLANTISI YAPSINLAR”
Tatil döneminde ailelerin çocuklara destek ve motivasyon vermesinin önemine değinen Sayılı, “Bu iki haftalık süreçte ailelerden beklediğimiz bazı noktalar var. Dinlenme ve ödev süreci olacak. Ama en önemlisi ve bizim de tavsiye ettiğimiz iletişim, sosyallik ve çocuk- aile arasındaki o bağın kurulmasıdır. Çünkü bir dönem boyunca çocuklarımız okula geldi. Ailelerle daha kısıtlı vakitler geçirildi. Yoğun ödevler yapıldı. Şimdi de aileyle sosyallik, kurslar, etkinlikler, sosyal alanlar yaratılmalıdır. Aileler çocuklarıyla evde bir masa başında toplansın. Aile toplantısı yapılsın. Bu çocuğa bireysellik ve sorumluluk duygusu katacaktır. Nereleri gezebileceklerinin planlamasını da bu toplantıda yapsınlar. Birlikte kararlar verilsin. Park yerlerinde gezmek, sanat, kültür, sinema saatleri gibi etkinlikler yapsınlar. Toplantıda bunları tartışmak ve konuşuyor olmak çok önemli çünkü aile-çocuk bağlarının kuvvetlenmesini sağlar” dedi.
“TATİLDE BAZI GÖREVLER UNUTULMASIN”
Sayılı sözlerine şunları da ekledi:
“Aslında tatil biraz da dinlenme süresidir. Televizyon, tablet, dinlenme, gezme ile bazı görevlerimizi unutabiliyoruz. Bir dönem boyunca derslerimize çalıştık, ödevler yaptık. Bu iki haftalık süreçte de bunların unutulmasını istemeyiz. Ailelerin de desteği ve motivasyonu sayesinde çocuklarımıza başarısızlık yaftalamadan planlayarak ödev de yaptırmalıyız. Zaten çok ağır ödevler değil, konuların pekiştirilmesini sağlayan ödevler veriliyor. Ne yaptık? Planlamamızı yaptık, gezdik, ailemizle vakit geçirdik, evde muhabbetimizi ettik. Ödevlerimizi de yaptık. Finalde bunları kapatıyoruz. Çocuklarımız ikinci döneme çok hazır bir şekilde geliyorlar. Ödevlerini unutmuyorlar, tekrar ediyorlar. Dönemi unutmayarak ikinci döneme bomba gibi hazır şekilde geliyorlar.”
“SADECE DÜŞÜK NOTA DEĞİL, YÜKSEK NOTLARA DA ODAKLANSINLAR”
Mektebim Koleji Eğitim Direktörü Ferhat Argın ise
Karne, çocuğun başarısı ve başarısızlığıyla alakalı bir süreç değildir. Velilerimiz bunu bir başarı göstergesi ya da bir zeka göstergesi olarak görmemeli. Bu öğrencinin aslında o dönemki performansıyla ilgili yaşadığı durumları ortaya koyuyor. Öğrencilerimizin diğer dönemlerdeki çalışmalarını tekrardan düzeltebilme imkanına sahip oluyorlar. Tabii ki de notlarında düşüklükler olabilir. Ancak bunlar telafi edilebilir. 15 günlük dinlenme sürecinde sadece düşük notlara bakılmamalı. Yüksek notlara da bakılarak veliler ve çocukların motive olması gereklidir. Çünkü öğrencilerimizin ortaya koyduğu bir performans var. Bunlar çok kıymetli. Buralara öncelikli odaklanmalıyız. Düşük not ile ilgili kısmında da öğrencinin bunu nasıl telafi edeceği konusunda tatilinde motive edici konuşmalar yapmamız gerekir” şeklinde konuştu.
]]>