İKİSİ DE OTELİN MÜŞTERİSİ DEĞİLMİŞ
Çifti ayırıp durumu polise bildiren otel yetkilileri, turistlerin otelde kayıtları olmadığını belirledi. Otel çalışanları polisi beklerken, erkek olan turist çalışanlarla kavga etmeye başladı.
KADIN TURİST TUTUKLANDI
Bu sırada kadın turist olay yerinden kaçmaya çalıştı ve plaj yakınlarında bir polis memuru tarafından durduruldu. Çevredeki vatandaşların yardımıyla gözaltına alınan kadın, polis merkezine götürüldü ve çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
Olay anından kareler;



PattayaTayland3-sayfaTurizmturistYaşamDünya
Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
HİZBULLAH’IN KALESİNDE İSRAİL DRONLARI ALÇAK UÇUŞ YAPTI
Lübnan haber ajansı NNA’ya göre, İsrail ordusu, Lübnan’ın doğusunda Baalbek, güneyinde Nebatiye’ye bağlı Bint Cibeyl ile çeşitli bölgelerde bombardıman, evleri ateşe verme, savaş uçağı ve dron uçurma, ateş açma gibi ihlaller gerçekleştirdi. Başkent Beyrut’un güneyinde Hizbullah’ın kalesi olarak bilinen Dahiye’de İsrail dronlarının alçak uçuş yaptığı gözlemlendi.
İsrail savaş uçakları, Lübnan’ın doğusundaki Baalbek’teki Tariya beldesi ovasında ise bir evi hedef aldı, can kaybı veya yaralanma bildirilmedi. Güneyde Nebatiye’ye bağlı Bint Cibeyl’de ise İsrail askerleri Marun er-Ras beldesinde bir evi ateşe verdi, belde içinde orta ve ağır silahlarla ateş açtı.
Lübnan’ın güneydoğusunda ise İsrail savaş uçakları ve dronlarının uçtuğu görüldü. Lübnan Sağlık Bakanlığı verilerine göre, 8 Ekim 2023’ten bu yana 1106’sı kadın ve çocuk, 222’si sağlık çalışanı olmak üzere en az 4 bin 61 kişi öldü, 16 bin 661 kişi de yaralandı.
İSRAİL, HİZBULLAH’TAN ELE GEÇİRDİĞİ SİLAH VE ARAÇLARI SERGİLEDİ
Öte yandan İsrail Savunma Kuvvetleri, Hizbullah’tan ele geçirdiği ekipman, mühimmat ve araçları sergiledi. Silah ve teçhizatların, İsrail askerlerinin eylül ayı sonundan bu yana Güney Lübnan’daki 30’dan fazla köyde gerçekleştirdiği operasyonlar sırasında ele geçirildiği öğrenildi.
Sergide 340 adet Rus yapımı Kornet olmak üzere 6 bin 840 adet RPG roketi ve tanksavar füzesi, 9 bin adet patlayıcı düzenek ve el bombası, 2 bin 250 adet güdümsüz roket ve havan topu, 2 bin 700 adet saldırı tüfeği, aralarında keskin nişancı tüfeklerinin de bulunduğu 2 bin 860 adet diğer silah ve 60 adet uçaksavar füzesi yer aldı.
Ordu ayrıca ele geçirilen Hizbullah’a ait 20 adet aracı, 60 bin 800 adet elektronik ekipman, haberleşme cihazı, bilgisayar, belge ve 300 adet gözetleme ekipmanını da sergiledi.
Lübnan ile İsrail arasında varılan ateşkes antlaşması, 27 Kasım Çarşamba günü yerel saatle 04.00’te (TSİ 05.00) yürürlüğe girmişti. Anlaşmanın ikinci maddesinde, “Lübnan hükümeti, Hizbullah veya Lübnan topraklarında bulunan diğer tüm silahlı grupların İsrail’e karşı herhangi bir operasyon düzenlemesini engelleyecek, İsrail de Lübnan’da sivil, askeri veya devlete ait hedeflere kara, deniz veya havadan herhangi bir askeri saldırıda bulunmayacak.” ifadesi yer almıştı.

Savaş ve ÇatışmaOperasyonGüvenlikPolitikaLübnanİsrailDünyaEylül
Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>“SADECE UÇAĞIN DIŞINDAN ERİŞİLEBİLİYOR”
United Airlines tarafından yapılan açıklamada, “Tekerlek yuvasına yalnızca uçağın dışından erişilebiliyordu. Şu anda, kişinin tekerlek yuvasına nasıl veya ne zaman eriştiği belli değil.” denildi. Uçuşun Boeing 787-10 Dreamliner tipi uçakla gerçekleştirildiği, uçağın Şikago’dan 09.30’da havalandığı ve yerel saatle 14.12’de Maui’ye indiği belirtildi.
SORUŞTURMA BAŞLATILDI
Maui Polis Departmanı olayla ilgili soruşturma başlattı. Soruşturmayı yürüten Maui Polis Departmanı, kişinin kimliği veya uçağın tekerlek yuvasına nasıl girdiği hakkında herhangi bir ayrıntı açıklamadı.
Amerikan Federal Havacılık İdaresi’ne göre, tekerlek yuvasına saklanmak kaçak yolcuların sıklıkla tercih ettiği bir yöntem. Uçağın tekerlek yuvalarında saklanmaya çalışanların yüzde 77’sinden fazlası düşük oksijen, aşırı soğuk veya iniş takımları tarafından ezilme gibi koşullar nedeniyle hayatını kaybetti.

United AirlinesGüvenlik3-sayfaHawaiiHukukDünya
Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
ÇOBANIN DÖVÜLMESİNE İLİŞKİN SUÇ DUYURUSUNDA BULUNULACAK
Bugün görülen duruşmada Salim Güran’ın 15 yaşındaki işçisi Ramazan Atasoy’un ardından çoban Ahmet Akgün’e söz verildi. O sırada Erhan Güran’ın evinin önündeki kamera görüntüsü ekrana verildi. Sanık avukatlarının itirazına rağmen, “Aile Meclisi” olarak belirtilen kamera görüntüsünün izlenmesine karar verildi. Hiçbir şey bilmediğini söyleyen Akgün, “Beni dövdüler” diyerek ağlama krizine girdi. Mahkeme Başkanı, Akgün’ün yanına giderek sakinleştirdi. Öte yandan çoban Akgün’ün dövülmesine ilişkin savcılık suç duyurusunda bulunacak.

Mahkeme Başkanı: Olay günü bir kız gördün mü? Enes’i gördün mü ?
Tanık çoban: Hayır görmedim
Mahkeme Başkanı: Sana soru soranlar Enes’e küfür ettiler mi?
Tanık çoban: Hayır
Mahkeme Başkanı ne sorduysa tanık çoban Akgün “Bilmiyorum” şeklinde cevap verdi.
Tanık çoban: “ Ben çok üzüldüm Narin’e,10 gün yemek yemedim ama bir şey bilmiyorum” diyerek yine ağladı.
Savcı: Kendi aralarındaki konuşmada ‘Enes vahşi’ sözleri geçiyor, onun hakkında ne diyorlar?
Avukatlar “Aynı şeyleri soruyorsunuz” şeklinde itiraz ediyor.
Savcı tekrar sordu: Köylüler Enes hakkındaaralarında ne konuşuyordu?
Tanık çoban: Bilmiyorum görmedim.
Mahkeme Başkanı tekrar sordu: Neden Enes için “Şerefsizin” dediler aralarında neden öyle söylediler? Neden bu şekilde aralarında bir konuşma geçti?
Tanık çoban: (Ağlayarak) Ya ben bir çobanım sayın başkanım, ben bir şey bilmiyorum.
Diyarbakır Baro Başkanı Nahit Eren,Erhan Güran’ın evinin önündeki kamera görüntüsüyle ilgili çoban Akgün’e “Aile Meclisi” olarak belirtilen kamera görüntüsünü sordu.
Nahit Eren: Ahmet Bey, Erhan’ın olduğu yer burası. Buradaki kişi siz misiniz?
Tanık Çoban: Evet, benim.
Baro Başkanı Eren, Kürtçe “Aile Meclisi”nin o toplantıda çobanı sorgulamalarını soruyor: Sana konuş eş… oğlu konuş dediler mi?
Tanık çoban: (Ağlayarak ve Kürtçe) Benim okuma yazmam yok, ben garibanım benden ne istiyorsunuz? Beni dövdüler. Allah hakkımı bırakmasın.
Sanık Enes Güran, tanık çobana soru sormak istedi.
Enes: Benim adımı kim kullanmış, bilmek istiyorum.
Tanık çoban: Ben bilmiyorum.
Enes yerine geçti ve sanık Nevzat Bahtiyar’ın avukatı Ali Eryılmaz soru sormaya başladı:
Avukat Ali Eryılmaz: Narin için bildiğin doğruları söylemeni istiyoruz.
Tanık çoban: Bilmiyorum.
Narin GüranAhmet AkgünDiyarbakırMahkeme3-sayfaDünyaHukukSuç
Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>

Merkez Bankası’nın faiz indirimi yapması durumunda ekonomide büyük değişiklikler yaşanabileceğini kaydeden Prof. Dr. Ferhat Pehlivanoğlu konuşmasına şöyle devam etti:
Beklenti Merkez Bankası’nın 100 ile 250 baz puan arasında faiz indirimine gideceği yönünde. Sıkı bir para politikası yürütmüştük faizlerimiz 50 baz puana gelmişti. Enflasyonda nispeten geriye gelen adımlardan sonra küçük de olsa bir rahatlama payı oldu Merkez Bankası için. Dolaysıyla gerek üretici kesim, gerekse kredi maliyetlerinin düşmesi adına faizlerin düşmesi gerekli.

FAİZ DÜŞERSE KONUT VE TAŞIT FİYATLARI DA DÜŞER Mİ?
Bu risk talep artışı yönünden. Eğer arz yeterli olmadığı durumlarda fiyatların yükselmesine, enflasyon üzerinde bir baskı oluşturmasına yol açabilir. Faizler düştüğü için Türk lirası yabancılar için cazibesini kısmen yitirmiş olabilir. Döviz kurlarında artış ortaya çıkabilir. Bu ithalat maliyetlerini bu da enflasyonu yukarıya taşıyabilir.

Abdurrahman YazıcıHaberler.com – EkonomiKocaeli ÜniversitesiMerkez BankasıEkonomiFinansYaşamDünya
Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Açıklamada, Yemen’den fırlatılan bir füzenin İsrail’in orta kesimindeki Tel Aviv kentine düşmesi sonucu 16 kişinin füzenin etkisiyle patlayan camlar nedeniyle hafif yaralandığı belirtildi.
Olay yerine ambulans ve ilk yardım ekiplerinin sevk edildiği aktarılan açıklamada, bazı yaralıların Tel Aviv yakınlarındaki Holon kentinde bulunan Wolfson Tıp Merkezine nakledildiği bildirildi.
Yemen’den fırlatılan füze imha edilemedi
İsrail ordusundan yapılan açıklamada ise ülkenin orta kesimlerinde devreye giren alarmların ardından Yemen’den fırlatma tespit edildiği ancak fırlatılan füzeyi durdurma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandığı bildirildi.
Öte yandan İsrail basını da Yemen’den fırlatılan füzenin ardından yerel saatle 03.50’de bölgede siren seslerinin duyulduğunu aktardı.
Yemen’deki İran destekli Husiler, bugün İsrail’in Yafa kentinde bir askeri hedefin balistik füzelerle vurulduğunu duyurmuştu.
Husilerin Askeri Sözcüsü Yahya Seri, yaptığı açıklamada saldırıda “Filistin 2” tipi balistik füzelerin kullanıldığını, Yafa kentindeki askeri noktayı “başarılı şekilde” hedef aldıklarını söylemişti.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>20 Ocak’ta göreve başlayacak ve Beyaz Saray’a 4 yıl sonra geri dönecek olan Trump, Musk’a Hükümet Verimliliği Bakanlığı görevini verdi. Washington Post’un haberine göre, Musk’ı eleştiren kişiler onun yeni bir unvana kavuştuğunu söylüyor: ABD’nin “gölge başkanı”.

Musk, sahibi olduğu sosyal medya platformu X’teki hesabını kullanarak Çarşamba günü birkaç saat içinde Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçi isimlere federal hükümeti üç ay boyunca açık tutacak bir bütçe tasarısını engellemeleri için baskı yaptı.
REKLAM“BU REZİL HARCAMA TASARISINA OY VEREN HER ÜYE GÖREVDEN İNDİRİLMEYİ HAK EDİYOR”
Elon Musk, X sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Bu rezil harcama tasarısına oy veren her Temsilciler Meclisi veya Senato üyesi 2 yıl içinde seçimle görevden indirilmeyi hak ediyor.” demişti.
Musk, ardından paylaştığı başka bir gönderide ise “Kimse dikkat etmiyorken, tasarıyı meclisten geçirmeye çalışıyorlar.” ifadesini kullanmıştı.
Musk’ın hızlı paylaşımları Washington’da yankı buldu ve bazı isimler, Musk’ın paylaşımlarını gören seçmenlerden gelen çağrılarla telefonlarının gün boyu çaldığını bildirdi.
TRUMP VE JD VANCE DE ÇAĞRIDA BULUNDU
Musk’ın tasarıyı geçirmemeye çağıran ilk paylaşımından 12 saati aşkın bir süre sonra, Trump ve Başkan Yardımcısı seçilen JD Vance federal hükümete marta kadar finansman sağlanmasını öngören geçici bütçe tasarısını reddetme çağrısında bulundu.
REKLAM
Trump ve başkan yardımcısı seçilen JD Vance yaptıkları açıklamada, tasarıyla 6 Ocak Komitesi’nin kayıtlarının saklanmasının kolaylaştırılacağı ve Kongre’ye maaş artışı sağlanacağı iddia etti.
Açıklamada, “Chuck Schumer ve Demokratlara her istediklerini vermeyen, sade bir harcama yasasını geçirmeliyiz.” ifadesi kullanıldı.
TRUMP: CUMHURİYETÇİLER AKILLI VE SERT OLMALI
Trump, sosyal medya hesabından yaptığı diğer paylaşımlarda da “Cumhuriyetçiler akıllı ve sert olmalı. Eğer Demokratlar, istediklerini vermezsek hükümeti kapatmakla tehdit ederlerse, bununla yüzleşin.” değerlendirmesinde bulundu.
Bütçe tasarısını “saçma ve olağanüstü şekilde pahalı” olarak nitelendiren Trump, Demokratlar borç limitini sonlandırmaz veya önemli ölçüde uzatmazsa sonuna kadar mücadele edeceğini bildirdi.
Trump, Kongre’nin maaş artışı talep etmesi için de iyi bir zaman olmadığını vurgulayarak, “Umarım, yakın gelecekte ‘Amerika’yı yeniden büyük yaptığımızda’ böyle bir artışa hak kazanacaksınız.” ifadesini kullandı.
REKLAMBIDEN YÖNETİMİ: ÜLKEDE İSTİKRARSIZLIĞA YOL AÇABİLİR
Diğer yandan Biden yönetimi, “hükümetin finansman yetersizliği nedeniyle kapanmasının” ülke genelinde istikrarsızlığa yol açabileceğini savundu. Beyaz Saray, federal hükümetin kapanması durumunda, ülkede hayati hizmetler dışındaki tüm faaliyetlere ara verilmek zorunda kalınacağına işaret etti ve bu durumun istikrarsızlığa neden olabileceğini belirtti.
“BAŞKAN MUSK” TREND OLDU
Musk’ın başlattığı bu çağrı, Demokratlar ve bazı Cumhuriyetçileri de endişelendirdi. Teknoloji milyarderi Musk’ın siyasi gücünü artırması, kendisini ve şirketlerini daha da zenginleştirecek politikalar için baskı yapacağı yönündeki eleştirileri beraberinde getirdi.
X platformunda da “Başkan Musk” en çok konuşulan başlıklardan biri haline geldi.
TRUMP İDDİALARA KARŞI ÇIKTI
Trump ve ekibi NBC News’e yaptıkları açıklamada, Musk’ın bütçe tasarısını baltalamaktan tek başına sorumlu olduğu iddialarına karşı çıktı. Trump, Musk ile görüştüğünü söyledi ve “Ona benimle aynı fikirdeyse bir açıklama yapabileceğini söyledim. O, olaylara maliyet açısından bakıyor. Görüşleri benimle aynı doğrultuda ve çok doğru yolda ” dedi.
REKLAMTRUMP’IN MUHALEFETİ HÜKÜMETİN KAPANMA İHTİMALİNİ ARTIRDI
ABD Kongresi, 1 Ekim 2024’te başlayan 2025 mali yılında hükümetin finansman yetersizliği nedeniyle kapanmasını önlemeye yönelik ilk geçici bütçe tasarısını eylül ayında onaylamıştı.
ABD Başkanı Joe Biden tarafından imzalanarak yürürlüğe giren geçici bütçe ile 20 Aralık’a kadar hükümete finansman sağlanması öngörülmüştü.
Söz konusu tarihe sayılı günler kala Cumhuriyetçiler ve Demokratlar, salı gecesi, hükümete 14 Mart’a kadar finansman sağlanmasını öngören yeni bir bütçe tasarısı üzerinde anlaşmıştı.
Ancak Trump’ın muhalefeti, tasarının, önemli bir etkiye sahip olduğu Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Temsilciler Meclisi’nden geçmesini tehlikeye atarak hükümetin finansman yetersizliği nedeniyle kapanma riskini artırdı.
REKLAMFEDERAL HÜKÜMETİN KAPANMASI NE DEMEK?
Amerikan kanunlarına göre Kongre, her yıl 1 Ekim’de başlayıp 30 Eylül’de sona eren mali yılın tümüne ilişkin bütçeyi zamanında onaylayamazsa bu gerçekleşene kadar geçen sürenin geçici bütçelerle kapatılması gerekiyor.
Bütçenin onaylanamadığı dönemlerde harcama yetkisini kaybeden federal hükümet, hayati hizmetler dışındaki tüm faaliyetlerine ara vermek zorunda kalıyor.
Bu süreçte, hayati olmayan hizmetlerde görevli kamu çalışanları zorunlu izne çıkarılırken, ABD ordusu, istihbarat kurumları, kamu hastanelerinde çalışan doktor ve hemşireler, havaalanları ve hapishanelerdeki güvenlik görevlileri gibi kamu çalışanları görevlerine devam ediyor. “Hayati personel” kategorisinde yer alan bu çalışanlar, kapanma dönemlerindeki maaşlarını genellikle Kongre yeni bir bütçe geçirene kadar alamıyor.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Saat TSİ 12.00’da ise ölü sayısının 4’e yükseldiği bildirildi.
Cuma günü Noel için bir araya gelen kalabalığın içine dalan aracın şoförü gözaltına alındı. Saldırganın arabayı saldırıdan kısa bir süre önce kiraladığı bildirildi. Saldırganın kiraladığı aracın Münih plakalı olduğu ve araçla 400 metre kadar kalabalığın içinde ilerlediği iletildi.
WELT’in haberine göre şahsın X hesabı üzerinden yaptığı paylaşımlara göre eski bir Müslüman olduğu ve İslam’ı eleştiren postlar paylaştığı bildirildi.
Şahıs, Alman polisinin kendisine zulmettiğini ve korumadığını düşünüyor. Suudi Arabistan’da ateizmi yaşayamadığı için Almanya’ya taşınan şahsın Almanya’da da güvende hissetmediği belirtiliyor.
Şahıs X hesabı üzerinden “Sokrates’in ölümünden Alman polisini sorumlu tutuyorum” paylaşımları yaparken, olay öncesinde bir video paylaşarak Almanya’yı eski müslümanlara komplo kurmakla suçladı.
Saldırganın Almanya’yı İslamlaşmakla suçladığı ve Alman devletine karşı nefret duyduğu belirtiliyor.
Alman basınına göre saldırgan 1974 doğumlu Suudi Arabistan uyruklu Tâlip el- Abdulmuhsin. Alman polisinden gelen bilgilere göre saldırganın evinde aramalar başladı ve telefonuna el konuldu. Saldırganın 2006 yılında Almanya’ya gittiği ve oturma izni aldığı söyleniyor. Şahsın doktor olduğu ve Bernburg’ta bir muayenehanesi olduğu bildirildi.
Magdeburg polisi, ilk bulgulara göre şahsın saldırıyı tek başına gerçekleştirdiğini düşünüyor.
MAGDEBURG POLİSİ: EVLERİNİZDE KALIN
Magdeburg polisi X hesabı üzerinden yaptığı açıklamada “Evinizde kalın ya da dışardasanız evinize dönün. İşimizi kolaylaştırın. Sizi daha sonra bu mecra üzerinden önlemler hakkında bilgilendirmeye devam edeceğiz.” uyarısına yer verdi.
#Magdeburg
Bleiben Sie zu Hause bzw. machen Sie sich auf den Heimweg. Es würde unsere Arbeit sehr erleichtern.
Wir informieren Sie auf diesem Kanal weiter zu unseren polizeilichen Maßnahmen.
— Polizei Magdeburg (@Polizei_MD) December 20, 2024
Magdeburg merkezine giriş çıkışlar büyük ölçüde yasaklandı. Güney ve kuzey tren istasyonları kapatıldı.
Alman polisi olayla ilgili ipucu toplamak için alman vatandaşlarından fotoğraf ve videoları paylaşılan adres üzerinden yüklemesini istiyor.
Wir haben ein Hinweisportal eingerichtet.
Upload Bilder und Videos
https://t.co/927ctcDfjm#Magdeburg
— Polizei Magdeburg (@Polizei_MD) December 20, 2024
Magdeburg’da 23 Aralık’a kadar bütün kültürel etkinlikler iptal edildi. Kültürel faaliyet gösteren merkezler de belirlenen tarihe kadar kapalı kalacak.
ŞÜPHELİ BÖYLE GÖZALTINA ALINDI
Saldırıyı düzenlediği düşünülen 50 yaşındaki Suudi Arabistan kökenli şahıs polisler tarafından yapılan operasyon sonucu gözaltına alındı. Der Spiegel şahsın isminin Tâlip el- Abdulmuhsin olduğunu iddia etti. Der Spiegel’e göre şahıs doktor ve uzmanlık alanı psikiyatri.
ALMANYA ŞANSÖLYESİ SCHOLZ MAGDEBURG’A GİDECEK
Almanya Şansölyesi Olaf Scholz X hesabından yaptığı açıklamada saldırıya kurban giden Alman vatandaşlarının ve yakınlarının acısını paylaştığını belirterek “Magdeburg halkının yanındayız. Bu endişeli saatlerde özveriyle çalışan kurtarma görevlilerine teşekkürlerimi sunuyorum.” dedi
Federal Şansölye Olaf Scholz ve İçişleri Bakanı Nancy Faeser bugün Magdeburg’daki olay yerine gidecekler.
REKLAM
Die Meldungen aus Magdeburg lassen Schlimmes erahnen.
Meine Gedanken sind bei den Opfern und ihren Angehörigen. Wir stehen an ihrer Seite und an der Seite der Magdeburgerinnen und Magdeburger. Mein Dank gilt den engagierten Rettungskräften in diesen bangen Stunden.
— Bundeskanzler Olaf Scholz (@Bundeskanzler) December 20, 2024ALMANYA CUMHURBAŞKANI: OLAY AYDINLATILMIŞ DEĞİL
Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier paylaştığı mesajda “Noel öncesi mutluluğumuz Magdeburg’dan gelen haberle yarıda kaldı. Bu korkunç saldırının bütün arka planı açıklanmış değil.” dedi.
Saksonya-Anhalt’ın Başbakanı Reiner Haseloff ve Eyaletin İçişleri Bakanı Tamara Zieschang da olay yerine gidiyor.
Magreburg’da halka şehir merkezinden uzak durmaları konusunda uyarılar yapılıyor. Polis ekipleri de çevre güvenliği için Noel pazarının çevresinde bomba araması yapıyor.
DESTEK MESAJLARI
Dışişleri Bakanlığı yayımladığı açıklama ile Türkiye’nin Almanya’nın yanında olduğunu ifade etti. Açıklamada olayın kasıtlı olduğunun düşünüldüğü vurgulandı.
Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada “Almanya’nın Magdeburg kentinde bir Noel pazarında yaşanan ve ilk belirlemelere göre kasıtlı bir saldırı olan hadiseden dolayı derin üzüntü duyuyoruz.
Yaşamını yitirenlerin yakınlarına başsağlığı, yaralılara acil şifa diliyoruz.
Şiddetle kınadığımız bu saldırının nedeninin bir an önce aydınlatılmasını ve muhtemel faillerinin adalet önünde hesap vermesini ümit ediyoruz. Bu acı gününde Almanya’nın yanında olduğumuzu vurguluyoruz.” ifadelerine yer verildi.
Almanya’nın Magdeburg Kentinde Yaşanan Saldırı Hk. https://t.co/eGKoxLNafipic.twitter.com/1Ozd7Px4hv
— T.C. Dışişleri Bakanlığı (@TC_Disisleri) December 20, 2024
Almanya’da yaşanan olay sonrası Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da bir mesajla Almanya’nın ve Alman halkının yanında olduklarını ifade etti.
Macon “Almanya’da vuku bulan olayla dehşete kapıldık. Fransa, Alman halkının acısını paylaşıyor, dayanışma mesajını iletiyor.” dedi.
Profondément choqué face à l’horreur qui frappe ce soir le marché de Noël de Magdebourg en Allemagne.
Je pense aux victimes, aux blessés ainsi qu’à leurs proches et à leurs familles. La France partage la douleur du peuple allemand et exprime toute sa solidarité.
— Emmanuel Macron (@EmmanuelMacron) December 20, 20242016’DA DA BENZER BİR OLAY YAŞANMIŞTI
Berlin’de, 19 Aralık 2016’daki başka bir olayda, bir saldırgan kamyonla Noel pazarına girmiş, 13 kişinin ölümüne, onlarca insanın yaralanmasına yol açmıştı.
Sonrasında, bu olayı takip eden günlerde İtalya’daki bir çatışmada öldürüldüğü belirtilmişti.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Esma Esad boşanıyor Haberi Görüntüle
Ancak hukuk bürolarının, Esma’nın Londra’ya dönüşünün yalnızca sağlık gerekçelerine dayandırılamayacağını ve boşanma işleminin bir ön koşul olduğunu belirttiği ifade ediliyor.
Hukuki boyut yalnızca boşanmayla sınırlı değil. Esma Esad’a yönelik yolsuzluk, zimmete para geçirme ve yasa dışı zenginleşme suçlamalarının İngiltere’de mali uzlaşmalar yoluyla çözülmesi gerektiği görüşü de öne çıkıyor.
REKLAM
Suriye’deki rejim çökmeden önce yapılan bu tür suçlamalar, uluslararası kamuoyunun da gündeminde.
Esma Esad’ın geçmişteki güç ağları ve finansal birikimi
Esma Esad’ın Londra’ya dönüş ihtimalini güçlendiren bir diğer faktör ise finansal gücü. Esma, son yıllarda önemli bir servet biriktirdi ve bu süreçte kuzeni Rami Mahluf’un mal varlıklarının büyük bir kısmını kendi kontrolüne aldı.
Bankacılık geçmişi ve finansal zekâsı, Esma’nın hem kişisel hem de aile servetini büyütmesinde etkili oldu. Deutsche Bank ve JP Morgan gibi uluslararası finans kuruluşlarındaki kariyeri, onun bu alandaki becerilerini kanıtlıyor.
Amerikan Dışişleri Bakanlığı tarafından “yasadışı zenginleşme” ile suçlanan Esma’nın, bu suçlamaların gölgesinde gelecekte nasıl bir strateji geliştireceği merak konusu. Ancak uzmanlar, onun İngiltere’deki hukuk sistemi içinde yeni bir yaşam kurabileceği görüşünde.
REKLAMRusya’nın pazarlık unsuru: Esma Esad
Esma Esad’ın uluslararası ilişkilerde bir pazarlık unsuru olarak kullanılması ihtimali de göz ardı edilmemeli. Moskova’da kocasının siyasi geleceği belirsizliğe sürüklenirken, Esma’nın Rusya ile Türkiye ve ABD arasında yapılabilecek olası müzakerelerde bir “kart” olarak değerlendirilmesi mümkün.
Bu durum, Londra’ya dönüş hayalini karmaşık hale getirebilir.
Yeni hayat mı, zorunlu yalnızlık mı?
Esma Esad, Moskova’daki yalnızlığında hem geçmişini hem de geleceğini sorgularken, yeni bir başlangıç yapma ihtimali üzerinde duruyor. Kocasının, iktidarını korumak için yaptıkları göz önünde bulundurduğunda, Esma’nın da benzer bir “fedakarlık” yaparak kendisini kurtarma çabasına girmesi olası görünüyor.
Esma Esad’ın Londra’nın sıcak anılarına dönmek mi yoksa Moskova’da kalarak mevcut belirsizlik içinde sıkışmak mı isteyeceği, önümüzdeki süreçte netlik kazanacak.
Ancak şu bir gerçek: Suriye’nin bir zamanlar “ilk first lady’si” olan bu kadın, yeni bir hayat için tüm kozlarını oynamaya hazır görünüyor.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Ryder, Suriye’nin iç siyasetine değinmeyeceğini vurgulayarak, “SDG adına veya yerel halkın ne söyleyip söylemeyeceği konusunda konuşmayacağım.” ifadesini kullandı.
Bir gazetecinin, terör örgütü DEAŞ konusunda ABD’nin NATO müttefiki Türkiye ile niye birlikte çalışmadığı sorusuna ise Ryder, “Türkiye çok değerli bir NATO müttefikidir ve Suriye’deki durum ve DEAŞ gibi bölgesel güvenlik çıkarlarıyla ilgili olarak iletişim hatlarını açık tutmaya devam ediyoruz.” yanıtını verdi.
Ryder, ABD’nin bölgedeki pozisyonu veya DEAŞ’ı yenme misyonuna nasıl yaklaştığı konusunda duyuracak herhangi bir değişiklik olmadığını belirterek, “DEAŞ ve SDG ile ilgili zorluklar konusunda Türk mevkidaşlarımızla ve bölgedeki diğerleriyle görüşüyoruz.” dedi.
Terör örgütü DEAŞ’ın yeniden canlanmamasında bölgedeki herkesin çıkarı olduğunu kaydeden Ryder, bu konuda PKK/YPG unsurlarının “önemli bir ortak olmaya devam ettiğini” savundu.
Ryder, Türkiye’nin sınırına yakın Aynularab (Kobani) bölgesinde terör örgütü PKK/YPG unsurlarının diğer taraflarla ateşkes görüşmeleri yapmasına ilişkin ABD’nin tutumuyla ilgili bir soru üzerine de sadece bu konudaki gelişmeleri yakından takip ettiklerini söyledi.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
İsrail ordusu, Gazze’nin kuzeyi ile güneyi arasındaki bağlantıyı koparan, İsrail sınırından Akdeniz kıyısına kadar uzanan 7 kilometre genişliğindeki Netzarim Koridoru yakınlarında yaşayan bütün Filistinlileri bölgeden zorla göç ettirdi. İsrail, 7 Ekim 2023 sonrası oluşturduğu koridorda, askeri yollar ve mevziler inşa etmek için bölge sakinlerinin evlerini yıktı.

NETZARİM KORİDORU “ÖLÜM BÖLGESİNE” DÖNÜŞTÜ
Haaretz gazetesine göre, İsrail ordusunun komuta kademesi Netzarim Koridoru’nda oluşturulan “ölüm bölgesinin” varlığını inkar etse de İsrail askerlerinin anlattıkları, bölgeye yaklaşan her Filistinlinin “terörist sayılarak” öldürüldüğünü ortaya koydu.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

İSRAİL ASKERLERİNİN “CESET HATTI”
Haaretz’e konuşan İsrail ordusunun 252. Tümeni’nde görevli bir komutan, “Sahadaki kuvvetler buraya ‘ceset hattı’ diyor.” ifadelerini kullanarak sözlerini şöyle sürdürdü:

KÖPEKLERE YEM OLUYORLAR
“Çatışmalardan sonra cesetler toplanmıyor, bu da onları yemeye gelen köpek sürülerini cezbediyor. Gazze’de insanlar, bu köpekleri gördüğünüz yerlere yaklaşmamanız gerektiğini bilir.”
Aynı tümende görev yapan kıdemli İsrail subayı, “Tümen komutanı bu bölgeyi ‘ölüm bölgesi’ olarak belirledi. Giren herkes vuruluyor.” dedi.

FİLİSTİNLİ ÖLDÜRMEK ONLAR İÇİN EĞLENCE KAYNAĞI
İsrail ordusundan kısa süre önce terhis olan 252. Tümen subaylarından bir diğeri ise Netzatim Koridoru’ndaki “ölüm bölgesinin” keskin nişancının atış yapabildiği yere kadar uzandığını vurguladı.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İngiltere merkezli The Times Gazetesi, Ukrayna’nın suikastını “meşru bir savunma eylemi” olarak niteleyen haberini manşete taşıdı.

RUSYA GAZETE ÇALIŞANLARINI UYARDI
Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitriy Medvedev çarşamba günü, Times’ın Rus general suikastını konu alan haberlerine yanıt olarak gazetenin editörlerini “meşru askeri hedefler” olarak nitelendirdi.
Sert açıklamalarda bulunan Medvedev, “Rusya’ya karşı suç işleyenlerin her zaman suç ortakları vardır. Onlar da artık meşru askeri hedeflerdir. Bu kategoriye, manşetlerinin arkasına korkakça saklanan The Times’ın zavallı çakalları da dahil olabilir.” İfadelerini kullandı.
Medvedev, ek olarak sözlerine şunları ekledi: “Londra’da her şey serbest olduğundan Times’daki gazeteciler dikkatli olmalı.”

İNGİLTERE’DEN YANIT
Medvedev’in paylaşımına yanıt veren İngiltere Dışişleri Bakanı David Lammy, X’te yaptığı paylaşımda, “Times gazetecilerine yönelik çete tehditleri umutsuzluğun kokusunu veriyor” yorumunda bulundu.

Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Katar merkezli Al Jazeera televizyonuna Orta Doğu’daki gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. ABD’nin seçilmiş başkanı Donald Trump’ın Suriye’deki iktidar değişikliğinde Türkiye’nin rolüne ilişkin iddialarına yönelik, “Bu ele geçirme olarak tanımlanamaz. Suriye’de yaşanan hadiseyi bu şekilde tanımlamak ciddi bir hata olur. Suriye halkı açısından bu bir ele geçirme değil. Yaşanan şey, Suriye halkının iradesinin yönetimi ele alması, orada kontrolü ele almış olmasıdır.” ifadesini kullandı.
“İŞ BİRLİĞİNİ ESAS ALMALIYIZ”
Fidan, “Suriye’yi yönetecek gücün Türkiye’yle olduğunu söylemek doğru olmaz mı?” sorusuna, “Biz asla böyle bir şey istemeyiz. Bölgemizde yaşananlardan hepimizin büyük dersler çıkardığına inanıyorum.” diyerek, tahakküm kültürünün bölgeyi mahvettiğine işaret etti.
“Dolayısıyla ne Türk tahakkümü, ne Fars tahakkümü, ne de Arap tahakkümü olmalı. Hep birlikte işbirliğini esas almalıyız.” diyen Fidan, Suriye halkının yanında olunması gerektiğini ve bunun tahakküm gibi görülmemesi gerektiğini vurguladı.

BATI YPG GERÇEĞİNİ İNKAR EDİYOR
Fidan, PKK terör örgütünün Suriye’deki uzantısı YPG’nin Türkiye için önemli bir tehdit oluşturduğunu belirterek, YPG’nin işgal ettiği yerlerdeki varlığını ve hakimiyetini sürdürmeye çalıştığını ifade etti. YPG’nin kendisini Batı’ya DEAŞ’la mücadelede eden bir grup olarak göstermeye çalıştığını vurgulayan Fidan, şunları kaydetti:
“Bu, onların gerçek kimliğini doğru yansıtan bir tanımlama değil. Zira onlar orada esasen bir terör örgütü olarak bulunuyorlar. DEAŞ ile mücadele, tek başına bir iyilik göstergesi olamaz. Zira orada farklı devletler ve farklı gruplar da oldu, farklı nedenlerde bunların her biri DEAŞ ile mücadele etti. YPG, esas itibarıyla PKK’nın uzantısıdır. (YPG/PKK) Saflarını Türkiye, İran, Irak ve Avrupa ülkelerinde gelen uluslararası yabancı terörist savaşçılarla doldurmuş bir örgüttür. Ama Batılı dostlarımız, YPG’nin esasen PKK’nın uzantısı olduğu gerçeğini ne yazık ki görmezden geliyorlar.”
Bakan Fidan, “ABD Savunma Bakanı Ash Carter, 2016 yılında Kongre’de YPG ile PKK arasında bağlantı olduğunu itiraf etmişti. YPG ile PKK’nın aynı şey olduğunu açıklamıştı. ABD, PKK’yı terör örgütü olarak görüyor. Bu durumda ABD’ye, ana bileşeni YPG’den oluşan SDG’ye verdiği desteği kesmesi çağrısında bulunuyor musunuz?” sorusuna, Türkiye’nin, uzun süredir ABD’ye bu yönde çağrıda bulunduğu yanıtını verdi.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

“MÜDAHALEYE GEREK KALMAZ”
Bu çağrılara yönelik tepkilere ilişkin Fidan, “Her şey aslında (ABD’nin eski Başkanı) Obama döneminde başladı. O zaman bize yaptıkları açıklama, bunun geçici bir düzenleme olduğu yönündeydi.” dedi.Bakan Fidan, bunun Türkiye olarak ulusal çıkarlar açısından bir tehdit olduğuna dikkati çekerek, “Bölgedeki dengeler bozulsun istemiyoruz. Ancak ulusal çıkarlarımızı gözetmek ve korumak zorundayız. ABD ile bu konudaki görüşmelerimiz sürüyor.” dedi.
Türkiye’nin Suriye’de askeri operasyon yapacağı iddialarına ilişkin soru üzerine, Şam’da yeni yönetim döneminin başladığını anımsatan Fidan, bu konunun öncelikle yeni yönetimin meselesi olduğunu ve bunun çözülmesi durumunda Türkiye’nin müdahalesine gerek kalmayacağını kaydetti.
“TÜM SİVİLLER ASLİ YERLERİNDE YAŞAMALI”
Fidan, yeni yönetimin Suriye’de tamamen kontrolü ele alması gerektiğini vurguladı. Fidan, “Türkiye açısından bakıldığında, Suriye’de bir özerk Kürt bölgesi veya Kürt oluşumu söz konusu olabilir mi? Yoksa Türkiye bu bir tehdit olarak mı algılar?” sorusuna şu yanıtı verdi:
“Benim Suriye halkı adına konuşmam doğru olmaz. Sorduğunuz husus, Suriye halkının bileceği bir iştir. Bu onların vereceği bir karar. Ama ben hem bir temenni, hem Türkiye’nin politikası olarak şunu söyleyebilirim. Suriye’de Kürt, Arap, Türkmen, herkesin, tüm sivillerin asli yerlerinde yaşamalarını istiyoruz. Hiç kimse rahatsız edilmemeli, şehirlerini, köylerini terk etmek zorunda bırakılmamalı. Başka yere göçe zorlanmış olanlar, tekrar memleketlerine dönebilmeli. Sözün özü, başta siviller olmak üzere Kürtler de asli memleketlerinde yaşamalı.”
Fidan, Türkiye’nin Suriye’deki Türk askeri varlığının iki hedefi olduğuna, birincisinin Türkiye’ye daha fazla kitlesel göçü engellemek, ikinci hedefin de, terörle mücadele olduğuna dikkati çekti. Türkiye’nin bu iki mesele çözüldüğü takdirde Suriye’de durması için herhangi bir sebebi kalmayacağının altını çizen Fidan, halihazırda bu yönde doğru adımların atıldığını bildirdi.

SURİYE’YE YAPTIRIMLAR KALKACAK
Fidan, Suriye’deki durumun gidişatının görülmesi için zaman verilmesi gerektiğine işaret etti. Suriye’deki yeni yönetimin meşru muhatap olarak görüldüğünü ve onlarla iletişim kurulmaya başlandığını aktaran Fidan, Türkiye’nin Şam Büyükelçiliğinin yeniden faaliyete geçtiği anımsattı.
Fidan, Avrupa Birliği’nin (AB) eninde sonunda Suriye’ye yönelik yaptırımları kaldıracağını düşündüğünü söyleyerek, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Ankara’daki temaslarına değindi. “Aldığımız mesaj şu: Şam yönetimi doğru adımlar atarsa, sanırım yaptırımları kaldırmaya hazırlar. Yaptırımlar, kalkınma ve göçmenlerin geri dönüşünün aynı anda olamayacağının farkındalar. ” diyen Fidan, yeni hükümetin, kalkınma yönünde adım atarak insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi ve mültecilerin geri dönebileceği ortam hazırlanabilmesi için yaptırımların kalkması gerektiğini vurguladı.
Bakan Fidan, “Bunu yapmak için de Şam’daki yönetimi meşru olarak tanımak gerekiyor. Sizce AB ve ABD bunu yapmalı mı? Şam’daki yetkilileri şu aşamada meşru bir hükümet olarak tanımalılar mı?” sorusuna, “Biliyorsunuz bunun iki boyutu var. Biri yasal boyut, diğeri pratik boyut. Şu an pratik adımlardan bahsediyoruz. Biliyorsunuz, Şam’daki hükümetle iletişime geçme ve onlarla görüşme fiilen zaten başlamış vaziyette. BM, AB ve bazı Avrupa ülke yetkililerini görüyoruz. Şam’daki hükümetle temas kurmaya başladılar.” yanıtını verdi.
Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin, ülkelerinde yeni ortamın değerlendirilerek, gönüllü, güvenli bir şekilde geri dönmesinin umulduğunu kaydeden Fidan, “Dönmeyi arzulamaları tabii ki memnuniyetle karşılanır.” ifadesini kullandı. Fidan, ülkesine dönen Suriyeli mülteci sayısında yavaş bir artış görüldüğünü söyleyerek, daha fazla istikrar ve daha güvenli bir ortam görüldükçe daha fazla insanın geri döneceğini düşündüğünü belirtti. Bakan Fidan, “Ama bunun için henüz çok erken.” dedi.

“İÇ ÇATIŞMA GÖRMEK İSTEMİYORUZ”
“Şam’daki yeni yetkililerle doğrudan temasınız var mı? Onlar ve HTŞ hakkındaki düşünceniz nedir? Batılı yetkilileri dinlediğimiz zaman, HTŞ’nin El Kaide gibi gruplarla geçmişteki bağlantıları hakkında çok fazla endişe duyuyoruz. Sayın Dışişleri Bakanı, HTŞ sizce geçmişle bağlantılarını kesti mi?” sorusuna, Fidan, 13 yıl Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanlığı yaptığını hatırlatarak yanıt verdi. Fidan, İdlib’in coğrafi olarak Türkiye’nin yakınında olduğuna değinerek, “Doğal olarak teröristleri ve terör bağlantılı faaliyetleri yakından takip ediyoruz. HTŞ’nin El Kaide, DEAŞ ve benzeri radikal unsurlardan uzaklaşmak için büyük adımlar attığını düşünüyorum.” dedi.
Türkiye’nin Suriye’de tekrar bir iç çatışma görmek istemediğini belirten Fidan, şunları kaydetti: “Bu nedenledir ki biz tüm muhalif gruplara bir araya gelmeleri ve hep beraber kapsayıcı bir hükümet kurmaları yönünde yapıcı tavsiyelerde bulunuyoruz. Suriye halkının acil ihtiyaçlarının olduğu bir dönemdeyiz, bunlar ötelenemez. Mültecilerin Suriye’ye geri dönebilmelerini sağlamak durumundayız. Şu an orada kurumsal sorunlar da var, bürokrasi ve kamu hizmetleri maalesef çökmüş durumda. Dolayısıyla bunlara tekrar işlerlik kazandırmak gerekiyor. İnsanlara temel hizmetler, sağlık, ulaşım, gıda, eğitim, iletişim bir an önce sağlanmalı. İnsanlar hayatın normalleştiğini ancak bu şekilde hissedebilirler.”
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Trudeau’ya “vali” diye hitap edip dalga geçen Trump, Kanada Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı olarak görev yapan ancak dün istifa eden Chrystia Freeland’ın davranışlarının “zararlı” olduğunu belirtti.
Trump, ayrıca Kanada için kullandığı “büyük eyalet” ifadesini de tekrarladı.

Donald Trump, başkanlık görevini devraldığında Meksika ve Kanada’dan gelen tüm ürünlere yüzde 25, Çin’den gelen ürünlere ise ilave yüzde 10 gümrük vergisi uygulayacağını duyurmuştu.
Trudeau ise verginin yüzde 25 artırılmasının Kanada ekonomisini olumsuz etkileyeceğini söylemişti.
Trump, Truth Social sosyal medya hesabından 10 Aralık’ta yaptığı paylaşımda “Geçen akşam Büyük Kanada Eyaletinin Valisi Justin Trudeau’yla akşam yemeği yemek büyük bir zevkti” ifadesini kullanarak Trudeau ile dalga geçmişti.
Freeland ise 16 Aralık’ta “ülke için en iyi yol konusunda” artık Trudeau ile aynı fikirde olmadığını belirterek, kabineden istifa ettiğini duyurmuştu.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Suriye’de muhaliflerin Şam’ı kontrol altına almasıyla 61 yıllık Baas rejimi sonlandırıldı. Muhalifler ülkede yeni bir geçiş hükümeti kurdu. Bölgede düzeni sağlamak için çalışmalara girişti.

MUHALİFLERDEN ENDİŞE DUYUYORLAR
Muhalifler tüm halkı kapsayan yeni bir Suriye kurmaya çalıştığı sırada İşgalci İsrail, Esad rejiminden kalma silahların muhaliflere geçmemesi için ülkenin birçok yerini vurdu. Ayrıca tampon bölge bahanesiyle işgal altındaki Golan Tepeleri’nin de ötesine de geçti.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Uzmanlara göre, Beşşar Esad rejiminin devrilmesinden bu yana İsrail, Baas rejiminin yerine kimin iktidara gelebileceği konusunda giderek daha fazla endişeye kapılıyor.

TERÖR ÖRGÜTÜ PKK/YPG’YE AÇIK DESTEK
Konuyla ilgili, İsrail’de Demokratlar Partisi lideri Yair Golan, muhalif grupların Suriye’de hakimiyet kurmasını önlemek için Tel Aviv’in terör örgütü PKK/YPG’yi desteklemesi gerektiği çağrısında bulundu.

SİYONİSTLERİ TÜRKİYE KORKUSU SARDI
Golan, Suriye’de, Türkiye’nin ve muhaliflerin, İran ve Hizbullah’ın yerini alarak İsrail’e tehdit oluşturma riski taşıdığını iddia etti.
Golan sosyal medya hesabından, “İsrail’in tek bir temel kaygısı olmalı. Suriye’deki PKK/YPG’ye karşı bir Türk saldırısı” paylaşımını yaptı.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
İspanya’da hükümet yalan haberle mücadelede yeni bir aşamaya geçti.
İspanya’nın sol görüşlü hükümeti, dijital platformlar ve sosyal medya fenomenlerini sahte haberlerle mücadeleye dahil eden bir yasa tasarısı açıkladı.
Yeni düzenleme sayesinde yalan haberlerin her biri için tek tek kamuoyuna açıklama yapılacak ve haberler düzeltilecek.
Adalet Bakanlığı’na göre tasarı, tek bir platformda 100 binin üzerinde ya da birden fazla platformda toplamda 200 bin takipçiye sahip kullanıcıları kapsıyor.
“VATANDAŞLARINI ONURUNU KORUYACAĞIZ”
Bu kişiler ve onları barındıran platformlar, vatandaşların yanlış bilgiye karşı düzeltme talep etmesini kolaylaştıran bir mekanizma sunmak zorunda kalacak.
Adalet Bakanı Félix Bolaños, “Yalan haber ve dezenformasyon yayanların işini zorlaştırıyoruz. Bu, demokrasi için iyi bir haber” diyerek tasarının önemini vurguladı.
Tüketici hakları derneği FACUA, düzenlemeyi memnuniyetle karşıladı ve vatandaşların “onurlarını koruma” konusunda adım atabileceğini belirtti.

PARLEMENTO ONAYI BEKLENİYOR
Tasarı, hükümetin bu yıl başlattığı “demokratik yenilenme” planının bir parçası. Plan, sahte haberlerin siyasi amaçlarla kullanılarak Başbakan Pedro Sánchez ve ailesini hedef almasına karşı önlem almayı amaçlıyor.
Yasa tasarısı, parlamentoya sunulmadan önce istişare sürecinden geçecek. Eğer onaylanırsa, sahte haberlerle mücadelede Avrupa’da önemli bir adım atılmış olacak.
İLGİLİ HABERİspanya’da 11 bebekte ‘Kurt Adam Sendromu’ görüldüAdile Topçu
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Suriye’nin muhalif grupları Heyet Tahrir Şam önderliğinde kanlı Beşar Esad rejimini devirdi.
Kirli iktidarının izlerini arkada bırakarak Suriye’den kaçan Esad, Suriye’yi soymayı da ihmal etmedi.
İktidarı boyunca enflasyonun korkunç boyutlara yükselmesine sebep olan Esad, aldığı 135 milyar dolar ile sefa sürerken Suriyeliler ise ekonomik krizin ortasında yeni bir hayat kurmaya çalışıyor.
1 DOLAR, 14 BİN SURİYE LİRASI
Enflasyonun sürekli yükseldiği Suriye’de para hızla değer kaybederken özellikle temel gıda maddeleri ve yakıt fiyatları akıl almaz seviyelere yükseldi.
Ortalama bir aylık gelir, şu anda en fazla 20 litre benzin ya da 10 ekmek almaya yetiyor. 1 dolar ise 14 bin Suriye lirasına denk geliyor.

DOLAR YASAKLANMIŞTI
Ayrıca Beşar Esad rejimi döneminde ülkede dolar kullanmak yasaklanmıştı ve dolar kullandığı tespit edilen kişilere 2 yıl hapis cezası veriliyordu.
ÇUVAL DOLUSU PARAYLA GELİP, CEPLERİNİ ANCAK DOLDURUYORLAR
Suriye halkı dolara çevirmek için her gün poşetlerle paralarını döviz bürolarına getiriyor.
Çuval ve poşetlerle getirilen Suriye lirası karşılığında halk şuanda cep dolduracak kadar dolar alabiliyor.

“500 DOLAR ALMAK İÇİN 2 POŞET PARA GETİRDİM”
Döviz bürosuna gelen Hasan Amasya, “500 dolar almak için 2 poşet para getirdim. Esad ekonomiyi mahvetti. Bütün ülkelerden ve özellikle Türkiye’den destek bekliyoruz” dedi
“EKONOMİ YANLIŞ YÖNETİLİYORDU”
Döviz bürosu sahibi Nadir Şehar ise “Ekonomi burada yanlış yönetiliyordu. Suriye parasının bir değeri kalmamıştı. Bir araç başka ülkede 10 bin dolarsa burada 20 yıllık araçlar 25 bin dolara satılıyordu. Şu anda hiçbir şey daha yoluna girmedi ama rahatız. Bombardıman yok, inşallah her şey düzelecek” diye konuştu.

Kaynak: İhlas Haber Ajansı (İHA)Büşra Yıldız
Muhabir
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
İtalya, bir kurtarma operasyonunu konuşuyor.
Ulusal basında çıkan haberlere göre, Abisso Bueno Fonteno mağarasında düşüp yaralanarak mahsur kalan mağarabilimci Ottavia Piana mağaranın keşfedilmemiş alanlarının haritasının çıkarılması için 7 kişilik bir ekiple 14 Aralık’ta mağaraya girmişti.
Piana, akşam saatlerinde mağaranın çıkışına 4 saatlik yürüme mesafesinde düşüp yaralandı.
3 GÜN SONRA KURTARILDI
Ekip arkadaşlarının kurtarma ekiplerine haber vermesiyle başlayan çalışmalar bugün sonuçlandı.
Piana, kurtarma ekiplerinin 3 günlük çalışması neticesinde yerel saatle 03.00 sularında yaralı şekilde mağaradan çıkarıldı.
Kaburgasında, yüz kemiklerinde ve dizinde kırıklar olduğu belirtilen Piana, mağaradan çıkarıldıktan sonra helikopterle Bergamo’daki hastaneye nakledildi.
Ulusal Alp Dağları ve Mağaracılık Kurtarma Birliğine bağlı ekipler, kurtarma operasyonunun ardından yaptıkları açıklamada, bu çalışmanın karmaşık ve güç koşullarda yapıldığını belirterek mağara içinde bazı noktalarda heyelan ve toprak kayması gibi riskler olduğunu aktardı.

KABLOLU TELEFONLA İLETİŞİM SAĞLANDI
Ekipler, operasyon boyunca Piana ile iletişimi mağara içine yerleştirdikleri kablolu telefonla sağladıklarını açıkladı.
Mağaracılık eğitmeni olan 32 yaşındaki Piana, benzer bir sıkıntıyı geçen yıl da yaşamıştı. Piana, aynı mağarada 150 metre derinlikte düşmüş kırık bacağıyla yaklaşık 40 saat kaldıktan sonra çıkarılabilmişti.
Kaynak: Anadolu Ajansı (AA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Otomobil piyasalarını sarsan haber…
Japon otomotiv devleri Nissan ve Honda, sektörde büyük ses getirecek bir birleşme için hazırlıklara başladı.
Bu gelişme, Japonya otomotiv sektörünü kökten değiştirebilir.
BİRLEŞME PLANI GÜNDEMDE
Honda ve Nissan’ın birleşme görüşmeleri yaptığı belirtilirken, seçenekler arasında sermaye ortaklığı ya da yeni bir holding şirketi kurma fikri öne çıkıyor.
Honda Başkan Yardımcısı Shinji Aoyama, bu planları doğrularken henüz nihai bir karar alınmadığını vurguladı.
Japon medyasında yer alan haberlere göre, anlaşmanın 23 Aralık’ta açıklanması bekleniyor.
HİSSE HAREKETLİLİĞİ DİKKAT ÇEKİYOR
Bu haberlerin ardından Nissan hisseleri tarihi bir sıçrama yaparak yüzde 24’e kadar değer kazandı.
Ancak Honda’nın hisselerinde yüzde 3,4’lük bir düşüş yaşandı.
Mitsubishi Motors’un da bu birleşmeye dahil olabileceği konuşuluyor. Mitsubishi hisseleri ise yüzde 17 oranında arttı.

ELEKTRİKLİ ARAÇLARDA REKABET GÜÇLENECEK
Birleşme, özellikle elektrikli araç pazarında Tesla ve Çinli otomobil üreticilerine karşı rekabeti artırmayı hedefliyor.
Uzmanlar, bu adımın iki şirket için de büyük avantaj sağlayacağını belirtiyor.
Frost & Sullivan’dan Vivek Vaidya, “Birleşme, her iki tarafı da tamamlayan bir güç birliği doğuracak” dedi.
TOYOTA’YA KARŞI YENİ CEPHE
Bu birleşme gerçekleşirse, Japon otomotiv sektörü iki ana gruba ayrılacak:
Toyota liderliğindeki grup ve Honda-Nissan-Mitsubishi ittifakı.
Toyota, Subaru, Suzuki ve Mazda gibi markalarla zaten güçlü bir yapıya sahip.
Ancak Honda ve Nissan’ın güçlerini birleştirmesi, sektörde dengeleri değiştirebilir.

NİSSAN İÇİN KURTULUŞ ŞANSI
Nissan, son yıllarda finansal sorunlarla boğuşuyor. Gelir artışı durma noktasına gelirken, şirketin borç yükü de yatırımcıları endişelendiriyor.
Bloomberg’den Tatsuo Yoshida, birleşmenin Nissan için kısa vadeli bir rahatlama sağlayabileceğini ifade etti.
HONDA’NIN STRATEJİK HAMLESİ
Honda ise elektrikli ve hibrit araçlara yatırım yaparak geleceğe hazırlanıyor. Ancak şirket, daha büyük rakiplerle rekabet etmekte zorlanıyor.
Analist James Hong’a göre, bu birleşme Honda’nın ölçeğini büyütme fırsatı sunacak.

ZORLU BİR YOL HARİTASI
Birleşme, iki şirketin birçok engeli aşmasını gerektirecek. Özellikle organizasyonel uyum ve sermaye yapısındaki farklılıklar, çözülmesi gereken kritik sorunlar arasında yer alıyor.
Ayrıca eski Nissan CEO’su Carlos Ghosn, bu birleşmenin Nissan üzerinde “gizli bir ele geçirme” etkisi oluşturabileceği uyarısında bulundu.
OTOMOBİL DÜNYASI İÇ,N DÖNÜM NOKTASI
Şu an için görüşmelerin erken aşamada olduğu ve nihai bir anlaşmaya varılıp varılmayacağının belirsiz olduğu ifade ediliyor.
Ancak bu birleşme, yalnızca Japonya değil, dünya otomotiv sektörü için de büyük bir dönüm noktası olabilir.
Furkan Can
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Gürcistan’da cumhurbaşkanlığı seçimleri, geçtiğimiz günlerde tamamlandı.
İktidardaki “Gürcü Hayali” Partisinin gösterdiği tek aday Mikheil Kavelaşvili’nin yer aldığı cumhurbaşkanı seçimi, Tiflis’teki Parlamento binasında yapıldı.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerini eski futbolcu Mihail Kavelaşvili kazandı.
CUMHURBAŞKANINI PARLAMENTO SEÇTİ
Ülke tarihinde ilk kez cumhurbaşkanı, 2017’de gerçekleştirilen anayasa değişikliğiyle parlamentodaki 300 kişilik Seçim Kurulu tarafından seçildi.
Kavelashvili, halk oylamasının yerini alan 300 sandalyeli seçim kurulunda kazanan isim oldu.

ZURABİŞVİLLİ GÖREVİ BIRAKMAYI DÜŞÜNMÜYOR
Seçimleri kaybeden mevcut Cumhurbaşkanı Salome Zurabişvili, 29 Aralık’ta görev süresi dolduğunda görevini bırakmayı reddettiğini açıkladı.
Zurabişvili, yeni parlamento seçimleri yapılana kadar görevini devretmeyeceğini belirtti.
“29 ARALIK’TA KONUTU TERK ETMESİ GEREKİYOR”
Gürcistan Başbakanı Irakli Kobahidze, görevdeki Cumhurbaşkanı Zurabişvili’nin 29 Aralık’taki yemin töreninde konutunu terk etmesi ve binayı seçilmiş cumhurbaşkanına devretmesi gerektiğini ifade etti.
Eski Cumhurbaşkanı Zurabişvili, 28 Kasım 2018’de Gürcistan’ın 5’inci ve ilk kadın cumhurbaşkanı seçilmişti.

İLGİLİ HABERGürcistan parlamentosunda havai fişekli protesto sürüyor: 48 gözaltıKaynak: Demirören Haber Ajansı (DHA)Adile Topçu
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İrlanda Başbakanı Simon Harris, İsrail’in “antisemitizm” nedeniyle Dublin Büyükelçiliği’ni kapatacaklarını duyurmasının ardından ilk kez açıklamalarda bulundu.
Özgür Filistin hükümeti kurulmasına destek verdiğini açıkça gösteren Harris, Filistin’e desteklerinin süreceğini ifade etti.
Laoghaire’de gazetecilerle buluşan Harris, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun büyükelçiliği kapatma kararının “dikkat dağıtma diplomasisi” olduğunu söyledi.
“ÇOCUKLARI ÖLDÜRMEK KINANACAK BİR ŞEY”
Harris, şu ifadeleri kullandı:
Neyin kınanması gerektiğini düşünüyorum biliyor musunuz? Çocukları öldürmek, bence bu kınanacak bir şey. Neyin kınanması gerektiğini düşünüyorum biliyor musunuz? Gazze’de gördüğümüz sivil ölümlerinin boyutu. Neyin kınanması gerektiğini düşünüyorum biliyor musunuz? İnsanların açlığa terk edilmesi ve insani yardımın akmaması.

“KİMSE İRLANDA’YI SUSTURAMAYACAK”
Harris, gazetecilerin İrlanda’nın tutumunu sorması üzerine, “Bugün burada hepiniz İrlanda’nın tutumunu soruyorsunuz. Peki İsrail’in eylemleri? Netanyahu’nun Gazze’deki masum çocuklara yaptıklarına ne demeli? Bu bir yıkım diplomasisidir” dedi.
İsrail’in bu kararı almasının son derece üzücü olduğunu vurgulayan Harris, bu şekilde olmamasını tercih ettiğini dile getirdi.
Öte yandan, Başbakan Harris, İsrail’le diplomatik temasları sürdüreceklerine işaret ederek, “Ancak, kimse İrlanda’yı susturamayacak” diye konuştu.

“ÖLEN VE SAKAT KALAN MASUM ÇOCUKLAR OLDUĞUNU BİLİYORUZ”
İrlanda Başbakanı, ülkesinin insan haklarına değer verdiğinin ve uluslararası hukuka saygı duyduğunun altını çizerek, uluslararası hukukun tutarlı şekilde uygulanmasını beklediklerini kaydetti.
Orta Doğu ve Gazze’de yaşananların son derece ciddi ve İrlanda’nın bu konuya ilişkin pozisyonunun ilk günden beri net olduğunu aktaran Harris, 7 Ekim saldırısını kınadıklarını ve esirlerin serbest bırakılması gerektiğini dile getirdi.
Başbakan Harris, sözlerini şöyle sürdürdü:
Buna karşın, ölen, sakat kalan ve Gazze’ye girip görmeden dünyanın öğrenemeyeceği şekilde acı çeken masum çocuklar olduğunu biliyoruz. Sadece gönderilmeyen değil, aslında daha da kötüye giden insani yardımlardan bahsediyorum. Birleşmiş Milletler (BM) kuruluşlarının raporları, durumun son zamanlarda iyileşmek bir yana önemli ölçüde kötüleştiğini gösteriyor.
İSRAİL, DUBLİN BÜYÜKELÇİLİĞİNİ KAPATACAK
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, 15 Aralık’ta İrlanda’nın, Uluslararası Adalet Divanı (UAD) nezdinde açılan “soykırım” davasına müdahil olma kararının ardından Dublin’deki büyükelçiliklerini kapatacaklarını duyurmuştu.
Saar, İrlanda’nın Tel Aviv ile ilişkilerinde “tüm kırmızı çizgileri aştığını” öne sürmüştü.
Dublin yönetimi, mayısta Norveç ve İspanya’yla birlikte Filistin devletini tanıma kararı da almıştı.
İrlanda Başbakan Yardımcısı, Dışişleri ve Savunma Bakanı Micheal Martin, İsrail’in, Dublin Büyükelçiliği’ni kapatma kararını eleştirerek, Tel Aviv’deki büyükelçiliklerini kapatmayı planlamadıklarını bildirmişti.

Büşra Yıldız
Muhabir
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Ukrayna-Rusya savaşı Avrupa’nın gündeminde…
Bu savaşta Ukrayna’nın en büyük destekçisi Batı dünyası yardımlarına devam ediyor.
Yardımlar çerçevesinde koordinasyonu sağlamak için kurulan mekanizma da göreve başladı.
NATO’dan yapılan yazılı açıklamada, “NATO Ukrayna Güvenlik Yardımı ve Eğitimi” (NATO Security Assistance and Training for Ukraine-NSATU) adı verilen mekanizmanın, Ukrayna’ya yardımların koordinasyonunu ABD ve ilgili uluslararası kuruluşlardan devralmaya başladığı duyuruldu.
NATO İÇİN İYİ BİR GÜN
Açıklamada, NATO Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı (SACEUR) Orgeneral Christopher Cavoli’nin şu ifadelerine yer verildi:
NSATU’nun müttefiklerin ve ortakların desteğini bir araya getirme çalışması, Ukrayna’yı güçlü bir konuma getirmek için tasarlanmıştır. Bu da NATO’yu hem Avrupa’da hem de Kuzey Amerika’da 1 milyar vatandaşını güvende ve refah içinde tutma konusunda güçlü bir konuma getirir. Bu, hem Ukrayna hem NATO için iyi bir gün.

NSATU’NUN KURULMASI
Mekanizmanın kurulması, temmuz ayında Washington’da düzenlenen NATO Zirvesi’nde kararlaştırılmıştı.
Almanya’nın Hesse eyaletine bağlı Wiesbaden kentindeki ABD üssünde kurulan mekanizma, Ukrayna için askeri teçhizat tedarikini, transferini ve onarımını koordine edecek.
700 personelli mekanizma, Ukrayna silahlı kuvvetlerine müttefik ülkelerde eğitim verecek.
Bu faaliyetler, Ukrayna’nın NATO ile tam birlikte çalışabilirliğini sağlamak, ülkeyi NATO standartlarıyla uyumlu hale getirme çabalarıyla da senkronize edilecek.
Ukrayna’ya askeri yardım ve eğitim misyonunun ABD’den NATO’ya devredilmesi, Ukrayna’ya desteği keseceğinden endişe edilen Donald Trump başkanlığı için bir önlem olarak tasarlanmıştı.
Kaynak: Anadolu Ajansı (AA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
İngiltere’de yaşayan ve radyo sunuculuğu yapan Jennie Gow, 2 yıl önce yaşadığı talihsiz bir olay nedeniyle felç oldu.
Uzun süre şiddetli öksürükleri nedeniyle kötü günler geçiren Gow’ın durumu, günden güne kötüleşti.
Bir sabah işe gitmek üzere uyanan genç kadın, tekrar bir öksürük krizine tutuldu.
Krizler o kadar şiddetliydi ki Gow bilincini kaybetme sınırındaydı.
İNME İNDİ
Banyoya girdiğinde tan 45 dakika boyunca durmadan öksüren kadın, bir anda kendini kaybetti.
Evdekilerin fark etmesi üzerine apar topar hastaneye kaldırılan Jennie Gow’un yüzünün sağ tarafına inme indiği belirlendi.

“KOVİD TESTİ BİLE YAPTIRDIM”
O dönem sürekli öksürdüğünü anlatan Gow, ”Öksürüklerim o kadar şiddetliydi ki, defalarca kovid 19 testi bile yaptırdım. Hepsi de negatif çıktı. Yine bir sabah keskin öksürüklerle uykumdan uyandım. Banyoya yüzümü yıkamaya gittiğimde iyice şiddetlendi.
O an o kadar kötüleştim ki, aklıma gelen tek şey banyo lavabosuna tutunmak oldu çünkü bayılacak gibi hissediyordum. Sonunda dayanamadım ve yere serildim. Eşim düşme sesimi duyup yanıma koştuğunda kendimden geçmiştim” dedi.
“BİR DAHA KONUŞAMAYACAĞIMI SANIYORDUM”
Bir süre hastanede yatan talihsiz kadın, konuşmakta güçlük çekiyor ve söylemek istediklerini beyaz bir tahtaya yazıyordu.
Jennie Gow, ”Felç belirtilerini önceden görebilmek çok önemli. Çünkü erken teşhis, tedavinin olumlu şekilde ilerlemesine epey fayda sağlıyor. Günlerce hastanede yattım, bir daha hiç konuşamayacağımı ve beynimi eskisi gibi kullanamayacağımı sanıyordum” ifadelerini kullandı.
Büşra Yıldız
Muhabir
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
ABD donanması, oyuncu Tom Cruise’a onur ödülü takdim etti.
‘Top Gun’, ‘Born on the Fourth of July’, ‘A Few Good Men’ ve ‘Top Gun’ gibi filmleriyle Donanma ve Deniz Piyadelerine yaptığı katkılar nedeniyle ABD Donanmasının en üst düzey sivil onuruna layık görülen oyuncu, plaketi özel bir törenle aldı.
FİLMLERİ SAYESİNDE ÖDÜL ALDI
Ödül, ABD Donanma Bakanı Carlos Del Toro tarafından verildi.
Donanma tarafından yapılan açıklamada,“Cruise filmleri eski izleyicilerine nostalji hissiyatı verirken yeni izleyicilerin ise zihinlerini canlandırıyor. Bu durum genç izleyicilerin Donanma’nın sağlayabileceği becerilere ve fırsatlara olan ilgisini etkili bir şekilde artırıyor” denildi.
Kaynak: Demirören Haber Ajansı (DHA)Büşra Yıldız
Muhabir
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Haziran ayında Boeing’in Starliner uzay aracıyla UUİ’ye ulaşan tecrübeli astronotlar Butch Wilmore ve Suni Williams, burada yalnızca sekiz gün geçirmeyi planlıyordu.
Ancak Starliner’ın itki sisteminde yaşanan sorunlar nedeniyle NASA, dönüş planlarını tamamen değiştirmek zorunda kaldı.
NASA, Starliner üzerinde haftalar süren yoğun testlerin ardından, aracı mürettebatsız olarak Dünya’ya geri getirme kararı aldı.
Wilmore ve Williams’ın dönüşü ise SpaceX’in Crew-9 göreviyle gerçekleşecekti.
DÖNÜŞLERİ ERTELENDİ
Crew-9 ekibi, Eylül sonunda Dragon uzay aracıyla UUİ’ye ulaşmış ve Wilmore ile Williams için iki boş koltuk bırakmıştı. Plan, dört astronotun Şubat 2025’te Dünya’ya dönmesini öngörüyordu.
Ancak NASA, Crew-10 görevinin başlangıcının en erken Mart 2025’e ertelendiğini açıkladı.
Bu durum, Crew-9 ekibiyle birlikte Wilmore ve Williams’ın da “devir teslim süreci” için UUİ’de daha uzun süre kalacağı anlamına geliyor.

NASA AÇIKLAMA YAPTI
NASA’nın blog yazısında, “Bu değişiklik, NASA ve SpaceX ekiplerine yeni bir Dragon uzay aracının hazırlık sürecini tamamlamaları için zaman tanıyor” denildi.
Sonuç olarak, Wilmore ve Williams, başlangıçta planlanan sekiz günlük görev yerine, dokuz aydan fazla bir süre uzayda kalacak.
Elon Musk’ın kurucusu olduğu SpaceX, UUİ ekiplerinin dönüşümü için her altı ayda bir düzenli uçuşlar gerçekleştiriyor.

Büşra Yıldız
Muhabir
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Beşar Esad yönetiminin kanlı rejimini Suriye topraklarından uzaklaştıran Suriye Milli Ordusu(SMO), Münbiç’e operasyon başlatmıştı.
Başarılı operasyonun ardından Münbiç, terör örgütü PKK/YPG’den temizlenmişti.
Suriye sokaklarında özgürlük hareketi sürerken Suriye Milli Ordusu, yeni hedeflerini açıkladı.
YENİ HEDEFLERİ AYN EL ARAP
Suriye Milli Ordusu, Suriye’den terör örgütü PKK/YPG’yi temizlemek için operasyonlarını sürdürüyor.
Karargahta dinlendikten sonra çatışma bölgesine gitmek için hazırlık yapan SMO askerleri, terör örgütünü Münbiç’ten tamamen temizledikten sonra yeni hedeflerinin Ayn el Arap (Kobani) olduğunu söyledi.
“SURİYE’DE PKK’NIN İSMİ KALMAYACAK”
PKK/YPG terör örgütünü Suriye’den tamamen atacaklarını söyleyen Ebu Baha El Şami, “Biz Münbiç’ten çıktıktan sonra Kobani, Rakka, Haseki’ye gideceğiz. Suriye’de PKK’nın ismi kalmayacak.
Münbiç’teki herkes biz geldikten sonra çok sevindi. Herkes çok memnun kaldı. Münbiç çok güzel bir yer. Biz hepimiz biriz ve buraları yakıp yıkan PKK ve Esad’dır.” diye konuştu.


Kaynak: İhlas Haber Ajansı (İHA)Büşra Yıldız
Muhabir
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi, TikTok’un yasaya karşı açtığı davada kararını verdi. Üç yargıçtan oluşan Temyiz Mahkemesi heyeti, TikTok’un Çinli ana şirketinin popüler sosyal medya uygulamasını satmasını veya yasaklanarak erişime kapatılmasını gerektiren yasadan yana oy kullandı.
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE AYKIRI OLDUĞU İDDİALARI DA GÖRÜŞÜLDÜ
Mahkeme heyeti, TikTok’un, yasaklamanın Amerikan Anayasası’nın 1. Maddesi’ndeki ifade özgürlüğüne ve ABD’nin “açık internet” politikasına aykırı olduğu iddiasına karşı çıkarak, “Burada hükümet, ifade özgürlüğünü yabancı bir düşman ülkeden korumak ve bu düşmanın ABD’deki insanlar hakkında veri toplama yeteneğini sınırlamak için hareket etti. Bu nedenlerle başvuru reddedildi.” değerlendirmesinde bulundu.
Yasanın yürürlüğe gireceği 19 Ocak 2025’e kadar TikTok’un elden çıkarılması gerektiği, aksi takdirde ABD’de kullanılamayacağına işaret edilen kararda, satılması sürecinde gelişmelere bağlı olarak Başkan Joe Biden’ın yasaklamaya karşı 90 günlük uzatma verebileceği de hatırlatıldı.
NE OLMUŞTU?
ABD yönetimi geçen yıl, Amerikalı kullanıcı bilgilerini Çin yönetiminin erişimine açık hale getirmekle suçladığı TikTok’un ya ABD’li bir firmaya satılmasını ya da yasaklanmasını öngören adım atmış, bu bağlamda martta Kongre’den geçen bir yasa tasarısı, Başkan Biden tarafından imzalanmıştı.
Biden yönetimi TikTok’a, 19 Ocak 2025’e kadar Çinli ByteDance ile olan tüm ilişkisini sona erdirmesi için süre vermiş, aksi takdirde firmanın ABD’de yasaklanarak kullanıcıların erişimine kapatılacağını bildirmişti.
170 milyon kullanıcısı bulunan TikTok firması da bu yasanın Amerikan Anayasası’nın 1. Maddesi’ndeki ifade özgürlüğüne ve ABD’nin “açık internet” politikasına aykırı olduğunu savunarak, iptali için temyiz mahkemesine başvurmuştu. TikTok başvurusunda ayrıca ABD yönetiminin tanıdığı sürenin çok kısa olduğunu, bu süre zarfında ByteDance ile ilişkisinin sona erdirilmesinin teknik ve pratik anlamda mümkün olmadığını savunmuştu.
Biden’ın, satış sürecine girmesi halinde TikTok’un yasaklanmasını 90 gün daha erteleme yetkisi bulunuyor.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Didim ilçesinde İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri, Yunan adalarına kaçma hazırlığında olan kaçak göçmenler olduğu bilgisine ulaştı. Durum üzerine harekete geçen jandarma ekipleri, sahilde 18 kaçak göçmen ile 3 organizatörü yakaladı. Kaçak göçmenler işlemlerinin ardından Aydın İl Göç İdaresi Müdürlüğü’ne teslim edildi. 3 organizatör şüphelisi ise İlçe Jandarma Komutanlığı’nda ifadeleri alındıktan sonra nezarete konuldu.

DAKİKALARCA UĞRAŞIP DEMİR PARMAKLIKLARI ESNETTİ
Adliyeye sevk edilmeyi bekleyen 3 organizatör şüphelisinden M.A.U., nezarethanenin demir parmaklıklarını dakikalarca uğraşarak esnetip, arasından geçebileceği şekilde açtı, ardından da firar etti. Jandarma ekipleri firar ettiğini fark ettikleri M.A.U.’yu saatler içerisinde yeniden yakalayıp, gözaltına aldı. Öte yandan şüphelinin firar ettiği o anlar ise nezarethanenin kamerasına da yansıdı.

6 JANDARMA AÇIĞA ALINDI
Aydın Valiliği’nden konuyla ilgili yapılan açıklamada, “4 Aralık günü Didim ilçesinde düzenlenen göçmen kaçakçılığı operasyonunda 3 organizatör ve 18 kaçak göçmen yakalanmıştır. Gözaltına alınan organizatör M.A.U. nezarethaneden firar ettikten kısa bir süre sonra kolluk kuvvetlerince yakalanmıştır. Göçmen kaçakçılığı operasyonunda, 2 organizatörüyle birlikte mezkur şahıs adliyeye sevk edilerek 6 Aralık günü tutuklanmıştır. Gözaltına alınan şahsın firar etmesi olayı ile ilgili olarak olay günü görevli 6 personel görevden uzaklaştırılmış ve haklarında adli ve idari soruşturma başlatılmıştır” denildi.

Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’ya, Krug 99 Bağımsız Entelektüeller Derneği programı için gelen Kurti, Devlet Başkanlığı binasında Becirovic ve Komsic ile görüştü.
Devlet Başkanlığı resmi internet sitesinden yapılan paylaşımda konuşmasına yer verilen Becirovic, Kosova’nın tanınması için Başkanlık Konseyinde oy birliği kararı gerektiğini belirtti.
Becirovic, Bosna Hersek’teki iki entiteden Sırp Cumhuriyeti (RS) Başkanı Milorad Dodik’in, Kurti’nin Bosna Hersek’e gelmesini “provokasyon” olarak görmesini, “Gobbelsvari propaganda” şeklinde tanımladı.
Balkanlar’ın batısındaki ülkelerin Avrupa Birliği’ne (AB) entegrasyonunu gerçekleştirmek için oluşturulan Berlin Süreci’ne herkesin saygı duyması gerektiğini vurgulayan Becirovic, şunları ifade etti:
“Sorumlu kişiler her zaman anayasal ve hukuki ilkelere saygı gösterilmesi konusunda ısrarcı olmalı, yapıcı diyaloglara açık olmalıdır. Hiç kimse Bosna Hersek devlet liderlerini disipline edebileceğini, kiminle, nerede ve ne zaman konuşacaklarını belirleyebileceğini düşünmesin. Bunu sonsuza dek unutmalılar. Berlin’de imzalanan anlaşmalar, Balkanlar bölgesinde daha kaliteli bir bağlantı sağlanmasını ve AB standartlarına uyumu hedefliyor. Bunlar arasında, Batı Balkanlar’da kimlik kartlarıyla serbest dolaşım anlaşması da bulunuyor.”
Becirovic, Bosna Hersek vatandaşlarına Kosova’ya kimlikle vizesiz girebilmelerine olanak sağlayan karardan dolayı memnun olduklarını, RS’den gelen engellemeler nedeniyle kendilerinin Kosova vatandaşlarına bu hakkı veremediğini, bunun da Berlin Süreci’nin ihlali olduğunu belirtti.
Milorad Dodik’in Devlet Başkanlığı Konseyi’nde Sırp üye olarak görev yaptığı yıl, dönemin Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Thaçi’yi bir program için resmi davetli olarak çağırdığını ifade eden Becirovic, bunun doğru bir adım olduğunu ve Dodik’in politik sürekliliğini koruması gerektiğini vurguladı.
Becirovic, Kurti’ye, Srebrenitsa’da 1995’te Sırplar tarafından gerçekleştirilen soykırımı tanıdıkları ve Bosna Hersek’te 4 Ekim’de meydana gelen seldeki yardımları için teşekkür etti.
Hırvat üye Komsic de Kurti’nin ziyaretinden memnuniyet duyduğunu, RS’den gelen tepkilere ilişkin ise kimsenin kendilerine kiminle görüşecekleri hususunda bir dayatmada bulunamayacağını ifade etti.
Devlet Başkanlığı Konseyi Başkanı ve Sırp üye Cvijanovic’ten, Kurti’nin ziyaretine “hoşnut olmadık” tepkisi
Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi Başkanı ve Sırp üyesi Zeljka Cvijanovic de yerel medyada yer alan açıklamasında, Kurti’nin ziyaretinden hoşnut olmadıklarını kaydetti.
Cvijanovic, ziyaretten Kurti’nin geldiği gün haberi olduğunu savunarak, “Bosna Hersek, Kosova’yı tanımıyor ve eğer takılmak istiyorlarsa, devlet kurumlarının binasına değil, Saraybosna’daki kafelerden birine gitmeleri gerekirdi.” değerlendirmesinde bulundu.
Öte yandan, Kurti, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Saraybosna’da 1992-1995’teki savaşta öldürülen 1601 çocuk için yapılan “Öldürülen Çocuklar Anıtı”na çiçek bırakarak, “Burası derin bir üzüntü ve anma yeri. Saraybosna Kuşatması sırasında Sırp güçleri tarafından işlenen geniş çaplı vahşetlerin bir parçası olarak 1601 çocuk öldürüldü. Bu trajik figür burada anılıyor ve bize kaybedilen masum hayatları ve sivillere uygulanan dehşeti hatırlatıyor.” ifadesini kullandı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Açılışa, AK Parti Kütahya Milletvekiliİsmail Çağlar Bayırcı, AK Parti Kütahya İl Başkanı Mustafa Önsay, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Tekin ve 54. dönem Kütahya Belediye Başkanı Kamil Saraçoğlu katıldı.
Kütahya Sivil Toplum Kuruluşları Dayanışma Platformu (KÜSİDAP) Başkanı Ülfet Balon’un duasının ardından açılış kurdelesi kesildi.
Milletvekili Bayırcı ve İl Başkanı Önsay, ocak başına geçerek cağ kebabı kesti ve mekanın ilk misafirlerine servis edildi. İş yeri sahipleri Mustafa Ak, Adem Genç ve Salih Genç’e hayırlı olsun dileklerinde bulunan protokol üyeleri, işletmenin Kütahya’da farklı bir damak tadı sunacağına olan inançlarını dile getirdi.
Cağ kebabı ustası Adem Genç, “Artvin ve Erzurum’un meşhur cağ kebabını Kütahya halkıyla buluşturmaktan mutluluk duyuyoruz. Kaliteli hizmet anlayışıyla lezzetimizi herkesin beğenisine sunacağız” ifadelerini kullandı.
Yeni işletmenin, Kütahyalılar için hem yöresel bir lezzet durağı hem de keyifli bir buluşma noktası olacağı belirtildi. – KÜTAHYA
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>GKRY’nin bu politikasının, bölgenin istikrarını ve huzurunu bozabileceği ve adada bir silahlanma yarışı başlatabileceğini belirtilen açıklamada,”Son dönemde silahlanma faaliyetlerine hız verdiğini görüyoruz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından bu konuda yapılan açıklamada kayıtlı görüşleri paylaşıyoruz” denildi.
“SİLAHLANMA YARIŞI BAŞLAYABİLİR”
Açıklamada ayrıca “GKRY’nin izlediği bu yanlış politikanın, bölgemizin istikrarının ve huzurunun daha da bozulmasına yol açabileceğini ve adada bir silahlanma yarışı başlatacağını hatırlatmak istiyoruz” ifadeleri kullanıldı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Bloomberg’in Kremlin’den bir kaynağa dayandırdığı haberi göre; “Rusya’nın Beşar Esad’ı kurtma planı var mı” sorusuna yanıt veren kaynak, Suriye rejim güçlerinin mevzilerini terk etmeyi sürdürmesi halinde böyle bir planın gündeme gelmeyeceğini belirtti.
“RUSYA’NIN BAŞKA ÖNCELİKLERİ MEVCUT”
Kaynak, “Rusya’nın Esad’ı kurtarma planı yok ve ordu mevzilerini terk ettiği sürece de bir plan beklemiyoruz. Rusya’nın şu an başka öncelikleri mevcut” ifadelerini kullandı.
LAVROV’DAN KAÇAMAK YANIT
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da Amerikalı gazeteci Tucker Carlson ile bir röportaj yaptı. Dünyanın odağındaki sorulara yanıt aramak için şu ana kadar X’te milyonlarca görüntüleme alan röportajda Lavrov, Doha’da yapılacak görüşmeyi işaret ederek “Suriye’nin istikrarının bu görüşmeyle şekilleneceğine inanıyoruz” şeklinde konuştu. Ancak Suriye ile ilgili detaylara girmemesi dikkat çekti.
RUSYA’DAN VATANDAŞLARINA ÇAĞRI
Ayrıca bugün muhalifler ve rejim güçleri arasında yaşanan çatışmalar nedeniyle Rusya’nın Şam Büyükelçiliği ülkede yaşayan vatandaşları için bir açıklama yayınladı. Büyükelçilik tarafından yapılan açıklamada, Suriye’deki askeri ve siyasi durumun zorlaşması nedeniyle Rus vatandaşlarının mevcut havaalanları üzerinden ticari uçuşlarla ülkeyi terk edebileceği belirtildi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İZMİR merkezli 32 ilde terör örgütü DEAŞ’ın finansman yapılanmasına yönelik düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 100 şüpheliden 31’i tutuklandı.
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosu’nun DEAŞ silahlı terör örgütüne yönelik yürüttüğü soruşturma kapsamında, 114 şüpheli hakkında gözaltı kararı verildi. Örgütün finansman yapılanmasına yönelik İzmir merkezli olmak üzere, 3 Aralık’ta Konya, Ankara, Gaziantep, İstanbul, Tekirdağ, Adana, Adıyaman, Yozgat, Şanlıurfa, Bursa, Kahramanmaraş, Van, Kocaeli, Bingöl, Ağrı, Yalova, Kayseri, Muş, Şırnak, Siirt, Çankırı, Aksaray, Diyarbakır, Antalya, Samsun, Sakarya, Malatya, Hakkari, Hatay, Mersin ve Isparta’da eş zamanlı operasyon düzenlendi.
İzmir İl Jandarma Komutanlığı Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, sabahın ilk saatlerinde önceden belirlenen adreslere baskın yaptı. Operasyon kapsamında 100 şüpheli gözaltına alındı. Şüphelilerin adreslerinde yapılan aramalarda, çok sayıda dijital materyal ve yasaklı yayın ele geçirildi.
Şüphelilerden 59’u İzmir İl Jandarma Komutanlığı’ndaki işlemlerinin ardından serbest bırakılırken, 41’i ise adliyeye sevk edildi. Adliyeye sevk edilen şüphelilerden 31’i çıkarıldıkları mahkemece tutuklanırken, 10’u adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
Öte yandan 6’sı yurtdışında 14 firari şüphelinin ise yakalanması için çalışmaların sürdürüldüğü bildirildi.
Haber: Tolga TAHÇI/ İZMİR,
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al-Thani’nin daveti üzerine başkent Doha’ya gelen Fidan, Hamas Siyasi Bürosu üyeleri ile görüştü.

FİDAN’IN DOHA PROGRAMI
Fidan Doha temasları çerçevesinde, yarın başlayacak olan 22. Doha Forumu’na katılacak ve forum marjında mevkidaşlarıyla görüşmeler gerçekleştirecek. Fidan ayrıca Rusya Federasyonu ve İran Dışişleri Bakanları’nın katılımıyla yarın gerçekleştirilmesi beklenen Astana Formatında Dışişleri Bakanları Toplantısı’na katılacak.

Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Galuşçenko paylaşımında, “Enerji (altyapısı) tekrar düşmanın büyük saldırısı altında. Ukrayna’nın her yerinde enerji tesislerine saldırılar yaşanıyor.” ifadelerine yer verdi.
Ukrayna elektrik iletim sistem operatörü Ukrenergo’nun ülkede acil elektrik kesintisi uygulanmasına karar verdiğini aktaran Galuşçenko, saldırılar ve elektrik kesintilerine ilişkin detayların “güvenlik durumu izin verdiğinde” açığa kavuşturulacağını kaydetti.
Ukrayna Silahlı Kuvvetleri Hava Kuvvetlerine ait Telegram hesabından yapılan açıklamada, Rus ordusunun başta Kiev olmak üzere ülkenin birçok bölgesine füzeleri fırlattığı bildirildi.
Ülkeye yönelik yoğun füze saldırısının devam ettiği kaydedilen açıklamada, vatandaşlara sığınaklarda kalma çağrısında bulunuldu.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>GAMPAHA, 26 Kasım (Xinhua) — Sri Lanka’nın batısındaki Gampaha bölgesinde insanlar ve araçlar sular altında kalan yollarda güçlükle ilerleyebildi.
Sri Lanka Afet Yönetim Merkezi’nden (DMC) pazartesi günü yapılan açıklamaya göre, 22 Kasım’dan bu yana ülkenin 10 idari bölgesinde 50.000’den fazla kişi yağış kaynaklı afetlerden olumsuz etkilendi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>ÇİN’in Washington Büyükelçiliği Sözcüsü Pengyu, Trump’ın yüzde 10 ek vergi açıklamasına yönelik değerlendirmesinde, “ABD ve Çin arasındaki vergi savaşının galibi olmayacak” dedi.
Çin’in Washington Büyükelçiliği Sözcüsü Liu Pengyu, Donald Trump’ın yüzde 10 ek vergi açıklamasına ilişkin yaptığı değerlendirmede, ABD ve Çin arasındaki ticaret ya da vergi savaşının galibi olmayacağını söyledi. ABD’nin 47’nci Başkanı seçilen Donald Trump, sosyal medya hesabından uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle Çin’den gelen mallara uygulanan ithalat vergilerine yüzde 10 ek vergi uygulayacağını duyurdu. Trump’ın açıklamasının ardından, Çin’in Washington Büyükelçiliği konuya ilişkin değerlendirmede bulundu.
Çin’in Washington Büyükelçiliği Sözcüsü Liu Pengyu, San Francisco Zirvesi’nden bu yana Çin ve ABD’nin uyuşturucuyla mücadele birimlerinin düzenli görüştüğünü bildirdi. Sözcü, Çin’in ABD’ye uyuşturucu maddelerle mücadele çalışmalarındaki son gelişmeler hakkında bilgi verdiğini ve ABD’nin bazı davalara dair ipuçları kanıtlama talebini karşılayarak tedbir aldığını belirtti.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Ukrayna, ABD’nin tedarik ettiği uzun menzilli ATACMS füzeleri ve İngiliz uzun menzilli Storm Shadow füzelerini Rus topraklarına ateşledi. Buna karşılık olarak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, geçtiğimiz günlerde ülkesinin balistik füze saldırılarına uğraması halinde nükleer silahla yanıt verilmesine olanak tanıyan doktrini onayladı. Bugün ise Ukrayna basını, Rusya’nın Dnipro şehrini vurmak ı̇çı̇n RS-26 Rubezh kıtalararası balistik füzesı̇ kullandığını yazdı.
PUTİN: DÜŞMAN HEDEFLERİNE ULAŞAMADI
Yaşanan gelişmeler üzerine Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, devlet televizyonuna açıklamalarda bulundu.
Ukrayna’nın saldırılarında başarısız olduğunu söyleyen Putin “Düşman hedeflerine ulaşamadı. Rusya’ya batı silahlarıyla yapılan saldırılar operasyonumuzun sonucunu değiştirmeyecek” ifadelerini kullandı.
Ukrayna üzerine fırlatılan füzelerin kıtalararası balistik füze olmadığını belirten Rus lider, yeni orta menzilli balistik füze denemesi yaptıklarını söyledi.
Putin, Ukrayna’ya karşı hipersonik füze kullanmaya karar verirlerse bölgedeki sivillerin önceden uyarılacağını ifade etti.
Kendilerine yönelik saldırılar hakkında konuşan Vladimir Putin, “Bize ateş açanların askeri hedeflerini vurmak en doğal hakkımız” dedi.
Bölgedeki gerilimi tırmandırmaya çalışanlara aynı şekilde yanıt verileceğini sözlerine ekledi.
NE OLMUŞTU?
Rusya, bu sabah Ukrayna’nın Dnipro kentine hava saldırısı düzenledi. Ukrayna basınında yer alan haberlerde saldırıda ilk kez RS-26 Rubezh kıtalararası balistik füzesinin kullanldığı yazılmıştı.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Fidan, tutuklama emrinin adaletin tecellisi bakımından umut verici olduğunu vurgulayarak, şu ifadeleri kullandı:
“Bu karar, Filistinlilere soykırım uygulayan İsrailli yetkililerin adalet önüne getirilmesi bakımından son derece önemli bir adımdır. Uluslararası hukukun bütün kurum ve kurallarıyla, soykırımı cezalandırmak üzere hayata geçmesi için çalışmaya devam edeceğiz.
Bu sadece katledilen Filistinlilere değil, bütün ezilen milletlere ve gelecek nesillere karşı olan bir yükümlülüğümüzdür.”
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>


ÜLKENİN HEMEN HER YERİ BİRBİRİNDEN ZENGİN
Güney Kore, ülke genelinde sahip olduğu Milli Parkları, büyük şehirlerinde yer alan doğa parkları-bahçeleri ile her mevsim ilgi çekici bir ülke. Turist olarak bir büyük şehri gezerken ansızın doğanın içine kaçıp, şehrin kalabalığından, plazaların yüksekliğinden sıyrılmak eşsiz bir duygu. Üstelik bunu Güney Kore’de dört mevsim yapmak mümkün. Sadece şehirlerde değil, ülkenin hemen her yeri birbirinden zengin, Milli Parklar ve bahçelerle özenle donatılmış. İlkbahardaki kiraz çiçeklerinin açışı, sonbahar mevsiminde sarı-kırmızının farklı tonları ve kızıla dönmüş yapraklardan oluşan eşsiz bir doğa, yaz mevsiminde doğa içinde daha ılıman ve nefes alınabilir bir seyahat deneyimi paha biçilemez. Kış mevsiminde ise bir seyahat severi fazlasıyla mutlu edecek, ruhunu doyuracak kış festivalleri, karlar altında müthiş görsellikte Milli Parkları, yürüyüş yolları ve düzenlenen etkinlikleri ile gezginlere bambaşka bir deneyim yaşatıyor.

‘KORE’DE HER MEVSİM FARKLI GÜZELLİKLERE SAHİP’
Kore Turizm Organizasyonu (KTO) İstanbul Ofisi Direktörü Hyuncho Cho, düzenledikleri KTO, 2024 VisitKoreaYear kampanyasına ilişkin bilgi vererek ülkede öne çıkan güzellikleri anlattı. Cho, “Kampanyamız Kore’nin sahip olduğu kültürel değerlerinin yanı sıra kış mevsimindeki eşsiz doğanın keşfedilmesini de önemsemektedir. Her mevsim farklı güzelliklere sahip Kore’de, Kış mevsimi de gezginler için oldukça tatmin edici. Karla kaplı festivaller, şehir etkinlikleri ve milli parkların sıra dışı görsellikleri eşliğinde seyahatseverler ruhunu dinlendirip, yılın tüm stresini atabilirler. Kültür ve doğasever Türk gezginlerinin hem kültürümüzü tanımak hem de kış mevsiminde sıra dışı görsellikler sunan doğamızı yakından gözlemleyebilmeleri için Kore’ye keyif dolu bir seyahate davet ediyoruz” açıklamasında bulundu.
KTO İstanbul dünyanın değişik coğrafyalarından Kore’ye gelen seyahat severlerin kış mevsiminde en çok ziyaret ettikleri bölgeleri ve katıldıkları etkinlikleri açıkladı. İşte Kore’nin sıra dışı ve dünyada en çok ziyaret edilen, en beğenilen kış festivalleri, kış etkinlikleri ve yürüyüş rotaları:
Jeju Adası: Camellia Hill, Arboretum, Forest
Jeju Camellia Hill, Kore’ye özgü kamelyaların yanı sıra dünyanın dört bir yanından farklı kamelya türlerini sergileyen doğa temalı bir parktır. Parkta, Avrupa kamelya ormanı, bebek kamelya ormanı ve gizli kamelya patikası gibi birçok temalı bahçe bulunmaktadır.
Jeju Kamelya Arboretumu, pamuk şekerine benzeyen yuvarlak kamelya ağaçlarıyla kısa zamanda sosyal medyada popüler oldu. Birbirine kümelenmiş kırmızı çiçeklerle dolu ağaçlar ve karla kaplı doğada yürüyüş hem dinlendirici hem de egzotik bir manzara oluşturuyor. Arboretumu gezerken Kamelya Ormanı ve Jeju’nun masmavi denizinin de manzarasını keşfedeceksiniz. Instagram’da ilgi çekici, müthiş görseller yakalamak isterseniz, Jeju Kamelya Ormanı’nı da mutlaka ziyaret edin. Ormanın içinde yer alan Cafe’nin birinci katına çıkarak panoramik, etkileyici bir doğa fotoğrafı çekebileceğinizin de tüyosunu verelim.
Jeollanam-do Yeosu : Odongdo Adası
Binlerce kamelya ağacı kış mevsimi geldiğinde Odongdo Adası’na kırmızı renkleriyle hakim olur, adeta bir doğa şöleni sunar. Odongdo Adası’nı anakaradan geçişini sağlayan dalgakıran, adaya kolay ulaşım için bir köprü görevi görür. Turistler sıra dışı bir etkinlik için sıklıkla Kamelya Treni’ne binmeyi tercih ederler. Ada kış mevsimindeki Kamelya ağaçlarının görsel şöleni dışında, yürüyüş parkurları, deniz feneri ve müzik çeşmesi gibi birçok eğlenceli aktiviteyi de ziyaretçilerine sunuyor.
Jeollabuk-do Gochang : Seonunsa Tapınağı
Seonunsa Tapınağı, tarihi değere sahip olması ve birçok kültürel varlığa ev sahipliği yapması nedeniyle önemli bir cazibe merkezidir. Bununla birlikte Doğal Anıt olarak belirlenmiş bir kamelya ormanına da sahip. Orman, tapınağın hemen arkasında yer alıyor ve uzun yıllar önce tapınağı orman yangınlarından korumak amacıyla oluşturulduğu da biliniyor. Tapınağın, kamelya ormanına karşı manzarası görülmeye değer.
Gyeonggi-do Gapyeong : The Garden of Morning Calm Işık Festivali
Her yıl kış mevsiminin gelmesi beraberinde, Gyeonggi-do’da 1 Aralık itibari ile mart ayının ortalarına kadar devam eden keyifli bir Işık Festivali yapılmaktadır. The Garden of Morning Calm nam-ı diğer Sabah Sakinliği Bahçesi’ndeki Işık Festivali, ışıklarla yaklaşık 330.000 metrekarelik bir alanı kaplayan muhteşem bir akşam etkinliğidir. Parıldayan ışıklar, kış mevsimi boyunca bahçenin doğal güzelliğine rengarenk bir ışıltı katar. Aydınlatma saatleri 17:00 ile 21:00 arasında olup, Cumartesileri 23:00’e kadar da uzatılır. Kış mevsiminde huzurlu ve dinlendirici bir etkinlik arayanlar için ideal bir festivaldir.
Gangwon-do Taebaek : Taebaeksan Dağ Kar Festivali
Taebaeksan Dağı Kar Festivali, ziyaretçilerine 7’den 77’ye herkesi eğlendirecek bir dizi etkinlik ve aktivite imkanı sunuyor. Ziyaretçiler, arka planında karla kaplı güzel Taebaeksan Dağı’nın olduğu manzaraların, bu manzaralar eşliğinde yapılan etkinliklerin tadını çıkarırken, ilgi çekici kar heykellerinin görselliğinde, kar kızaklarıyla keyifli zamanlar geçirebiliyor. Ocak ayının son haftası başlayan ve şubat ayının ilk haftasını da içeren bu keyifli kar festivalini kaçırmamak gerek. Buraya kadar gelen ziyaretçiler, araçla sadece 20 dakika uzaklıkta olan Hwangji Göleti’ne uğrayabilir, değişik şekil ve boyutlardaki fenerlerin bulunduğu ışık festivalini de izleyebilirler.
Gangwon-do Inje : Wondae-ri Huş Ağacı Ormanı
Popüler bir yürüyüş noktası olan Wondae-ri Huş Ağacı Ormanı, göğe doğru uzanan ulu ağaçları ile ilgi çekici bir doğaya sahiptir. Her mevsim güzel bir görselliğe sahip olmasına karşın, kış ayları ormanın görselliğinin en iyi olduğu zaman. Bembeyaz karla kaplı araziye yayılmış gümüş rengindeki huş ağaçlarının dingin güzelliği, soğuk havaya rağmen ziyaretçiler için cazibe merkezi oluyor. Ormanlık alanda yaklaşık 700.000 ağaç var. Ormanın çok sık oluşu ve içine düşen güneş ışınları sayesinde kış esintisini bu ormana uğramıyor. Pazartesi-salı günleri ziyaretçi girişine kapalı olan orman, diğer günlerde 09:00-14:00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor.
Jeollabuk-do Muju : Deogyusan Milli Parkı
Jeollabuk-do ili, Muju ilçesinde yer alan Deogyusan Dağı, her yıl yağan yoğun kar yağışı nedeniyle Kore’nin kış görselliği ile bilinen bir doğa harikasıdır. Dağ, özellikle kırağıyla kaplı güzel ağaçlarıyla ünlüdür. Ağaçları kaplayan buz kristalleri, ormanın uzaktan beyaza bürünmüş gibi görünmesini sağlar, yakından baktığınızda ise pırıl pırıl parlayan büyüleyici bir atmosfer oluşur. Deogyusan Dağı, özellikle trekking meraklılarının kış aylarında ilk sırasında yer alır. Zirveye ulaşmak için uzman bir yürüyüşçü olmanız gerekmediğinden, tüm ziyaretçiler keyifli bir yürüyüş için burayı tercih edebilirler. İsteyen ziyaretçiler, Muju Resort’tan teleferiğe binerek Silcheonbong Zirvesi’ne ulaşabilir, karlı manzaranın tadını çıkarabilirler.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>CENİN, 20 Kasım (Xinhua) — İsrail güçlerinin, Batı Şeria’nın kuzeyindeki Cenin kentinin Kabatiya kasabasına düzenlediği saldırıda 3 Filistinli hayatını kaybetti.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>ULAŞTIRMA ve Altyapı Bakanı Abdülkadir Uraloğlu, COP29 İklim Değişikliği Konferansı kapsamında kurulan Türkiye pavilyonunu ziyaret etti.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 29’uncu Taraflar Konferansı kapsamında kurulan Türkiye pavilyonunu ziyaret etti.
Bakan Uraloğlu ziyaret kapsamında yaptığı açıklamada, “Bakü’de COP29 İklim Değişikliği Konferansı kapsamında kurulan Türkiye pavilyonumuzu ziyaret ederek iklimsel ve meteorolojik çalışmalarımızı yerinde inceledik. Karbon sıfır hedefimizden yenilenebilir enerji kaynaklarına ve sürdürülebilir ulaşıma kadar pek çok alanda projeler hayata geçiriyoruz” dedi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İslamabad Yüksek Mahkemesi (IHC), başbakanlığı döneminde aldığı hediyelerin ayrıntılarını açıklamadığı ve bu hediyeleri sattığı gerekçesiyle yargılandığı davada tutuklu bulunan Han’ın kefaletle serbest bırakılmasına karar verdi.
EŞİ DE SERBEST BIRAKILMIŞTI
Eski Başbakan Han’ın eşi Büşra Bibi, ekimde, hakkındaki yolsuzluk davasında kefaletle serbest bırakılması kararının ardından tutuklu bulunduğu cezaevinden tahliye edilmişti.
Han ve Bibi, 31 Ocak’ta, Han’ın başbakanlığı döneminde aldığı hediyelerle ilgili yolsuzluk davasında suçlu bulunarak 14’er yıl hapis cezasına mahkum edilmiş ancak nisanda mahkumiyetleri askıya alınmıştı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Mahkemeye sunulan görüntülerde, iki yaşlı kadının köpeklerini gezdirdiği, köpeklerden birinin uzun tasmayla tutulduğu görülüyor. Bu sırada 56 yaşındaki paten kayıcısı Igor Berin’in hızla geçerken tasmaya takılması sonucu yaşlı kadının yere düşüp sürüklendiği anlar kameralara yansıdı.
Savcılığın açıklamasına göre, asfalt zemine çarpan yaşlı kadın ağır kafa travması geçirdi ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Olay, mayıs ayında gerçekleşti.
18 Kasım’da görülen davada taksirle ölüme sebebiyet vermekten suçlu bulunan Berin, bir yıl ‘kısıtlı özgürlük’ cezasına çarptırıldı. Bu ceza kapsamında elektronik kelepçe takması, belirli saatlerde evde kalması ve toplu etkinliklere katılmaması gerekiyor.
Savcılık, Berin’in kaza sonrası durduğunu ancak kadının ciddi şekilde yaralandığını fark etmediğini söyleyerek olay yerinden ayrıldığını bildirdi. Moskova Savcılık Ofisi, “Çarpışmanın ardından ağır durumda hastaneye kaldırılan yaşlı kadın üç hafta boyunca bilincini kazanamadı ve 15 Haziran’da hayatını kaybetti” açıklamasında bulundu.”


Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Japonya’da temaslarını sürdüren Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere, Türkiye’nin Tokyo Büyükelçisi Korkut Gürgen’e yaptığı ziyaret sonrası JICA Küresel Çevre Departmanı Direktörü Takahiro Morita ile bir araya geldi.
JICA yetkilileriyle düzenlenen toplantıda konuşan Başkan Tutdere, 6 Şubat depremleri sırasında Japonya hükümeti ve JICA’nın sağladığı desteklere teşekkür ederek, depremlerle başlayan işbirliği ve dayanışmanın güçlendirilmesi gerektiğine vurgu yaptı.
Başkan Tutdere, “6 Şubat depremlerinde çok büyük bir yıkım yaşayan Adıyaman’ın belediye başkanı olarak, depremde Japonya’dan gelen arama kurtarma ekiplerini görmüş olmaktan büyük bir memnuniyet duyduk. Arama kurtarma çalışmaları sırasında ve sonrasında, JICA aracılığıyla kentlerin yeniden inşası sürecine verdiğiniz destek için teşekkür ederim. Japonya, hem deprem illerinde hem de Türkiye genelinde büyük bir güven duyduğumuz bir ülke. Japon halkı, dürüstlüğü ve dayanışmasıyla takdir edilen bir millet. Bu işbirliğinin devam etmesi, halklarımız arasındaki dostluğu daha da güçlendirecektir. 6 Şubat depremlerinde Adıyaman’da 269 bin 116 bağımsız bölüm yıkıldı ve yaklaşık 10 bin vatandaşımızı kaybettik. Altyapısı ve üst yapısı tamamen yok olan bir şehirde yeniden inşa süreci devam ediyor. Belediye olarak JICA’nın sağlamış olduğu hibelerle altyapımızı yeniliyoruz ve bu destekler için ayrıca teşekkür ediyorum. Adıyaman, depremden en fazla etkilenen ikinci şehir olarak JICA’dan daha fazla deneyim paylaşımı ve nakdi destek beklemektedir. Bu destekler, şehirlerimizin yeniden inşası ve halklarımız arasındaki dostluğun pekişmesi açısından çok önemli” diye konuştu.
Başkan Tutdere, toplantılarda Adıyaman’ın ihtiyaçlarını dile getirerek, uluslararası dayanışmayı artırmaya yönelik temaslarını sürdürecek. – ADIYAMAN
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>AA’nın haberine göre; Trump, söz konusu açıklamada, “Wisconsin eyaletinin eski Kongre üyesi Sean Duffy’nin Ulaştırma Bakanı olarak aday gösterildiğini duyurmaktan mutluluk duyuyorum.” ifadesini kullandı.
Duffy’nin kariyerine Wisconsin Bölge Savcısı olarak başladığını ve daha sonra Wisconsin’in 7. Kongre Bölgesi için ABD Temsilciler Meclisi’ne seçildiğini kaydeden Trump, Duffy’nin Kongre’deki görevi sırasında gerçekleştirdiği çalışmaları aktardı.
REKLAM
Trump, “Duffy, Amerika’nın otoyollarını, tünellerini, köprülerini ve havaalanlarını yeniden inşa ederken mükemmellik, yeterlilik, rekabetçilik ve güzelliğe öncelik verecek. Limanlarımızın ve barajlarımızın ulusal güvenliğimizi tehlikeye atmadan ekonomimize hizmet etmesini sağlayacak ve pilotlar ile hava trafik kontrolörleri için ‘çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılığı’ ortadan kaldırarak gökyüzümüzü tekrar güvenli hale getirecek.” değerlendirmesinde bulundu.
Duffy’nin FoxNews’in yıldızı Rachel Campos-Duffy’nin eşi ve dokuz çocuk babası olduğuna da işaret eden Trump, Sean Duffy’nin, ailelerin güvenli ve gönül rahatlığıyla seyahat edebilmesinin ne kadar önemli olduğunu bildiğini vurguladı.
Trump, Duffy’nin deneyimini ve Kongre’de uzun yıllar boyunca kurduğu ilişkileri, ABD’nin altyapısını korumak ve yeniden inşa etmek ile “seyahatin altın çağını başlatma” misyonunu yerine getirmek için kullanacağını, güvenlik, verimlilik ve yeniliğe odaklanacağını, tüm Amerikalılar için seyahat deneyimini büyük ölçüde yükselteceğini bildirdi.
*Haberin fotoğrafları Associated Press tarafından servis edilmiştir.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Villa Vie Residences isimli rezidans konseptli şirket, Kasım ayının başlarında, önümüzdeki birkaç yıl boyunca dünyayı dolaşabilecekleri bir program başlattığını duyurdu. Şirketin açıklamasına göre, 140 ülkeye gidilecek yolculukta 425 limanda durulacak, ve programın yıllık maliyeti 40 bin dolardan az olacak.
REKLAM
Program bir, iki, üç ve dört yıllık paketler halinde sunuluyor. Bir yıllık pakete Escape From Reality (Gerçeklikten Kaçış) ve iki yıllık pakete Mid-term Selection (Ara Seçim) adı veriliyor. Üç yıllık pakete Anywhere but Home (Evden Başka Her Yer) ve dört yıllık pakete Skip Forward (İleri Atla) adı veriliyor. Yolculuk, Karayipler, Güney Amerika ve Antarktika’yı da içeriyor.
“SEÇİM SONUÇLARINDAN MEMNUN OLMAYANLAR İÇİN İYİ BİR SEÇENEK”
Villa Vie’nin CEO’su Mikael Petterson bu programı başkanlık seçimlerinin sonuçları açıklanmadan önce hazırladığını söyledi. Ancak, bu paketin seçim sonuçlarından memnun olmayanlar için iyi bir seçenek olabileceğini söyledi.
Petterson, “Kampanya seçim sonuçlarından önce hazırlanmış olsa da, XYZ seçimi kazanırsa ülkeyi terk edeceklerini söyleyenler için mükemmel bir ürün olduğunu düşünüyoruz. Seçim sonuçlarını gemide izleyen iki grubumuz vardı; topluluğun yarısı geminin bir ucunda Fox News’i izlerken, diğer yarısı diğer ucunda MSNBC’yi izliyordu. Farklı siyasi görüşlerimiz olabilir, ancak topluluğumuz siyasetin çok ötesine geçen, dünyayı bir şekilde keşfetme tutkumuz aracılığıyla bir araya geliyor.” dedi.
Trump’ın başkanlık zaferi nedeniyle Amerikalıların gerçekten ülkeyi terk edip etmeyeceği henüz belli olmasa da, yüksek gelirli ailelerin danışmanları CNBC’ye seçim öncesinde zengin müşterilerinden yurtdışına nasıl taşınacaklarına dair çok sayıda soru aldıklarını bildirdi.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Avde Hastanesi sağlık kaynakları, saldırıda 1’i çocuk 4 Filistinlinin yaşamını yitirdiği bilgisini verdi.
İsrail ordusu, söz konusu kampın çeşitli bölgelerine bir dizi saldırı düzenlemişti.
Fotoğraf, AA tarafından servis edilmiştir, temsilidir.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İSRAİL MARŞI ISLIKLANDI, TRİBÜNLER KARIŞTI
Fransız taraftarlar, İsrail marşını ıslıkladı. Karşılaşmada ilk düdüğün çalmasının ardından tribünlerde tansiyon yükseldi. İki takımın taraftarları, Stade de France’de oynanan maçta birbirine girdi. Fransa polisi, araya girerek kavgayı ayırmaya çalıştı.
HOLLLANDA’DA DA ORTALIK KARIŞMIŞTI
İsrailli taraftarlar, Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da UEFA Avrupa Ligi’nde 7 Kasım’da oynanan Ajax- Maccabi Tel Aviv maçı öncesi ve esnasında Filistin destekçilerine saldırıp provokasyonlarda bulunarak olay çıkarmıştı. Hollanda’da maç öncesi ve sonrasında çıkan olaylarla ilgili 63 kişi gözaltına alınmıştı.
YOĞUN GÜVENLİK ÖNLEMLERİ ALINMIŞTI
Paris Emniyet Müdürü Laurent Nunez, Fransa-İsrail maçında maçta 4.000 polisin görev yapacağını, 2.500’ünün de maçın oynanacağı Stade de France ve Paris’in kuzey banliyöleri ve toplu ulaşım araçlarında devriye gezeceğini söylemişti. Bunlara ek olarak, stadyumda 1.600 özel güvenlik personelinin olacağı ve İsrail Milli Takımı’nı seçkin polis güçlerinin koruyacağı belirtilmişti. İsrail takımı, karşılaşmanın oynanacağı stadyuma yoğun güvenlik önlemleri altında geldi.
FİLİSTİN BAYRAĞI YASAKLANMIŞTI
Öte yandan günler öncesinden stadyuma Filistin bayraklarının getirilmesi de yasaklanmıştı. Maça yalnızca Fransa ve İsrail bayraklarının getirilmesine izin verileceği de duyurulmuştu.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>ADALET Bakanı Yılmaz Tunç, Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Sibylle Katharina Sorg ile görüştü.
Bakan Tunç, görüşmeye dair sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda, “Ülkelerimiz arasındaki adli ve hukuki iş birliği konuları üzerine değerlendirmelerde bulunduk. Adalet alanındaki iş birliğimizin, stratejik ilişkilerimizin daha da pekişmesine katkı sağlayacağına değindik. Bir insanlık suçu olan terörle amasız, fakatsız mücadele edilmesi gerektiğini, PKK ve FETÖ başta olmak üzere tüm terör örgütleriyle mücadelemizde yakın iş birliğinin önemini vurguladık. Sayın Büyükelçiye nazik ziyareti için teşekkür ediyorum” dedi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Başkent Dakar’da bulunan Dakar İslam Enstitüsü’nde projeye ilişkin düzenlenen törene, Türkiye’nin Dakar Büyükelçisi Nur Sağman, Din İşleri ve Arapça Eğitimi Mezunları Entegrasyon Başkanı Djim Drame, Dakar Büyükelçiliği Din Hizmetleri ve Sosyal İşler Müşaviri Faruk Uslu ve Senegalli yetkililer katıldı.
Törende konuşan Büyükelçi Sağman, Türkiye-Senegal ilişkilerinin her alanda mükemmel seyrettiğini belirterek, özellikle sosyal işler konusundaki iş birliğinin her geçen gün arttığını söyledi.
Sağman, TDV’nin Türkiye’nin en önemli vakıflarından biri olduğunun altını çizerek, birçok ülkede ihtiyaç sahiplerine çeşitli vesilelerle yardımlarda bulunduğunu belirtti.
TDV’nin “Hediyem Kur’an Olsun” projesi kapsamında da birçok ülkeye Kur’an-ı Kerim ve dini eser gönderdiğini ifade eden Büyükelçi Sağman, bu eserlerin Senegal’e ulaşmasında da mutluluk duyduğunu kaydetti.
Dakar Büyükelçiliği Din Hizmetleri ve Sosyal İşler Müşaviri Uslu da TDV’nin yurt içi ve dışından yoğun bir şekilde Kur’an-ı Kerim talebiyle karşılaştığını anımsattı.
Uslu, bu talep sonucu başlayan proje kapsamında 91 ülkede 42 dil ve lehçede 2 milyondan fazla Kur’an-ı Kerim dağıtıldığını vurguladı.
Proje kapsamında 250’si Fransızca mealli olmak üzere 1140 Kur’an-ı Kerim ve 150 adet elif-ba’nın yanı sıra, kurumların kütüphanelerine verilmek üzere farklı konularda kaleme alınmış 100 farklı eser, Senegal’deki medreselerin bağlı olduğu federasyon yetkililerine teslim edildi.
Büyükelçi Sağman, törenin ardından Şefkat Yolu Derneğini ziyaret etti ve yetkililerinden bilgi aldı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Galler Milli Takımı, UEFA Uluslar B Ligi 4’üncü Grup 5’inci maçında 16 Kasım Cumartesi günü saat 20.00’da A Milli Futbol Takımı ile karşı karşıya gelecek. Müsabakaya ev sahipliği yapacak olan Kayseri’ye özel uçakla gelen kafile, konaklamak üzere otele geçti.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
757 TANIMLANAMAYAN ANORMAL FENOMENLER RAPORU
Oturumdan bir gün sonra ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), Ulusal İstihbarat Direktörlüğü (DNI) ile birlikte toplam 757 olayı kapsayan “Tanımlanamayan Anormal Fenomenler (UAP)” raporunu Kongreye sunduğunu bildirdi. Pentagon’dan yapılan yazılı açıklamada, raporun, Bakanlığa bağlı Tüm Alanlarda Anomali Çözüm Ofisi (AARO) tarafından 2022 Mali Yılı Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası gereği hazırlandığı belirtildi.
KAYITLARA GİRMEYEN OLAYLAR
Bu yılki raporda, 1 Mayıs 2023 ile 1 Haziran 2024 arasında toplam 485 olayla birlikte 2021 ve 2022’de meydana gelen ancak AARO’ya bildirilmediği için kayıtlara girmeyen 272 UAP olayının yer aldığı ifade edildi. Açıklamada, bu yıl rapor edilen olaylardan 118’inin balonlara, kuşlara ve insansız hava araçlarına bağlı olarak çözüldüğü ancak diğer vakalarla ilgili incelemelerin sürdüğü bilgisi verildi. AARO’nun şu ana kadar incelediği toplam UAP vaka sayısının 1 Haziran 2024 itibarıyla 1600’ün üzerine çıktığına işaret edilerek, UAP olaylarının oluşturduğu potansiyel tehditlerin analiz edilmesi ve anlaşılmasının, birçok bakanlık ve kurumun dahil olduğu bir işbirliği çabasıyla devam ettiği belirtildi.
“EVRENDE YALNIZ DEĞİLİZ”
Öte yandan, ABD Temsilciler Meclisi komitesinde dün düzenlenen “UAP, Gerçeği Ortaya Çıkarmak” başlıklı oturumda Pentagon eski yetkililerinden Luis Elizondo, “tanımlanamayan uçan cisim”lere (UFO) ilişkin “Evrende yalnız değiliz.” ifadesini kullanmıştı. Elizondo, daha önce gizli bir Pentagon programının parçası olarak UFO’ları araştırdığını öne sürerek, ” UAP gerçektir. Aşırı gizlilik, sadık devlet memurlarına, askeri personele ve halka karşı ciddi suistimallere yol açıyor. Tüm bunlar evrende yalnız olmadığımız gerçeğini gizlemek için yapıldı.” demişti.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) 41’inci Kuruluş Yıldönümü dolayısıyla Ankara’da resepsiyon düzenlendi. KKTC’nin Ankara Büyükelçisi İsmet Korukoğlu ev sahipliğinde gerçekleşen resepsiyona TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler de katıldı.
Resepsiyonda, Genelkurmay Başkanı OrgeneralMetin Gürak, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Kemal Yeni, Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez, AK Parti Genel Başkanvekili Efkan Ala, MHP Genel Başkan Yardımcısı Mevlüt Karakaya, TBMM Genel Sekreteri Talip Uzun, milletvekilleri, yabancı misyon temsilcileri ve çok sayıda davetli yer aldı
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>CUMHURBAŞKANI Yardımcısı Cevdet Yılmaz, “Anavatan ve garantör ülke olarak Türkiye, koşullar ne olursa olsun Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Kıbrıs Türk’ü kardeşlerimizin her daim yanında olacaktır” dedi.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, KKTC’nin ilanının 41’inci yıl dönümü kutlamaları kapsamında KKTC Cumhuriyet Meclisi Başkanı Ziya Öztürkler’in ev sahipliğinde düzenlenen resepsiyona katıldı. Resepsiyona, KKTC Cumhuriyet Meclisi Başkanı Öztürkler, KKTC Başbakanı Ünal Üstel ve Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi Yasin Ekrem Serim de katıldı. Burada konuşan Cevdet Yılmaz, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, kurulduğundan bu yana Doğu Akdeniz bölgesinde barış ve istikrar unsuru olmuştur. Kıbrıs Türk halkının bu yüce devleti, Kıbrıs Adası’nda gelecekte tesis edilmesini umduğumuz çözümün temel taşıdır. KKTC ile Türkiye Kıbrıs meselesinin adil, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüme kavuşturulması yolundaki çabalarını omuz omuza sürdürmektedir” diye konuştu.
‘KKTC’NİN ULUSLARARASI ALANDA GÖRÜNÜRLÜĞÜNÜ VE TANINIRLIĞINI ARTIRMA ÇABAMIZI SÜRDÜRECEĞİZ’
Cevdet Yılmaz, Ada’da çözümün gerçekler temelinde, Ada’nın asli unsuru Kıbrıs Türk halkının özden gelen hakları olan egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün yeniden tesciliyle mümkün olacağını ifade ederek şöyle konuştu:
“Cumhurbaşkanı Sayın Tatar’ın iki devletli çözüm vizyonunu hayata geçirmek için ortak çabalarımızı var gücümüzle sürdüreceğiz. Sayın Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın Bişkek zirvesine onur konuğu olarak davet edilmesi, Türk dünyasının Kıbrıs Türkü’nün haklı davasına verdiği desteğin somut bir yansımasıdır. Bizler de bu dayanışmayı daha ileriye taşıyarak KKTC’nin uluslararası alanda görünürlüğünü ve tanınırlığını artırma çabamızı sürdüreceğiz. Bir yandan siyasi alanda yakın iş birliğimizi devam ettirirken, diğer yandan Kıbrıs Türk halkının refahı için kalkınması için aynı şekilde mücadele ediyoruz”
‘İÇME SUYU ANLAMINDA HEDEFLERİMİZE AŞAĞI YUKARI ULAŞMIŞ DURUMDAYIZ’
Yılmaz, su meselesinin Kıbrıs’ın çok temel bir sorunu olduğunu, denizin altından borularla su taşıyarak Kıbrıs’ın bu temel sorununu çözdüklerini belirterek, “İçme suyu anlamında bütün hedeflerimize aşağı yukarı ulaşmış durumdayız. Şimdi sulama suyu anlamında projelerimizi sürdürüyoruz, artırarak devam ettiriyoruz. Enerji arz güvenliğinden sosyal konut projelerine, dijitalleşme çalışmalarına varıncaya kadar geniş bir yelpazede projeler yürütüyoruz. Tüm bu projelerde amacımız sadece ve sadece Kıbrıs Türk halkının refahıdır” ifadelerini kullandı.
‘MECLİSLER MİLLİ İRADENİN TECELLİGAHIDIR’
Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kıbrıs Türkü’nün haklı mücadelesini fikir ve gönül birliği içerisinde yükselteceğimizden hiç kimsenin şüphesi olmasın. Anavatan ve garantör ülke olarak Türkiye, koşullar ne olursa olsun Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Kıbrıs Türkü kardeşlerimizin her daim yanında olacaktır. KKTC Cumhuriyet Meclisi Kıbrıs Türkü’nün nice zorluklarla eriştiği egemenliği ve milli iradesini temsil etmektedir. Meclisler milli iradenin tecelligahıdır. Toplumun her kesiminden farklı görüşten, siyasetten halkın temsilcilerinin bir araya gelip ülkenin sorunlarına çare aradıkları, kanunlar yaptıkları mekanlardır.”
Öte yandan Yılmaz, Cumhuriyet Meclisi ile Cumhurbaşkanlığı’nın yer alacağı yeni kampüs projesinin çok kısa sürede tamamlanacağını ifade etti.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Operasyonda çıkan çatışmada 10 EMC üyesi öldürülürken, 3 EMC üyesi yakalandı.
Ordudan yapılan açıklamada, Ivan Mordisco’nun liderliğindeki EMC’ye “büyük bir darbe” vurulduğu belirtildi.
Çok sayıda cephaneliğin ele geçirildiği kaydedilen açıklamada, Mordisco’nun Cundinamarca, Meta ve Huila yönetim bölgelerini birbirine bağlayan Duda kanyonu üzerinde hakimiyet kurmaya çalıştığı ifade edildi.

FARC’IN SÖZDE “GENELKURMAY BAŞKANLIĞI”
“Ivan Mordisco” ismiyle bilinen Nestor Gregorio Vera’nın yönettiği ve FARC ile devlet arasındaki barış anlaşmasına hiç katılmayan EMC, FARC’ın sözde “Genelkurmay Başkanlığı” olarak da biliniyor.
Ülke basınına göre 2 bin 180’i silahlı olmak üzere 3 bin 500’den fazla üyeye sahip EMC, Venezuela ve Ekvador’un yanı sıra Kolombiya’nın batı, orta ve doğusunda uyuşturucu, kaçakçılık ve haraç gibi yollardan finansman sağlıyor.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Kate Middleton, tüm yıl boyunca kanserle mücadele etti.
Prenses’in kansere yakalanması, ülke genelinde büyük üzüntüye neden oldu.
Ancak Kate, geçirdiği tedavi sürecinin ardından kanseri yenmeyi başardı ve yeniden sahalara döndü.
KRALİYET TURU
Prenses’in sahalara dönmesi herkesi memnun ve mutlu ederken, eşi de yaşanılan zorlu sürece değindi.
Kemoterapi sürecini tamamlayan Kate Middleton, Cape Town’da iklim krizini ele alan Earthshot Ödülü’nü takdim etmek için dört günlük bir kraliyet turuna çıktı.
“İNANILMAZDI”
Çarşamba akşamı ödül töreninde eşi Kate’in sağlığına değinen Prens William, Prenses’in gerçekten iyi olduğunu doğruladı ve şöyle ekledi:
Umarım bu geceyi izliyordur ve bana tezahürat yapıyordur. Tüm yıl boyunca inanılmazdı ve bu gecenin başarılı geçmesini görmek isteyeceğini biliyorum.




Adile Topçu
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
ABD tarihi seçimleri geride bıraktı..
5 Kasım’da yapılan 60. başkanlık seçiminde Cumhuriyetçi aday Donald Trump, rakibi Demokrat Parti’nin başkan adayı Kamala Harris’e yaklaşık 5 milyon oy fark atarak ABD’nin 47. Başkanı seçildi.
Trump, ocak ayında yemin ederek Beyaz Saray’daki görevine başlayacak.
PENTAGON: YENİ DÖNEME HAZIRIZ
ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) Donald Trump’ın yönetimine düzenli bir geçiş sağlamaya ve ‘tüm yasal emirleri’ yerine getirmeye hazır olduğunu kaydetti.
Austin, ABD ordusunun profesyonellikle ülkeyi korumaya, müttefik ve ortaklarla hareket etmeye devam edeceğini de belirtti.
Kaynak: Demirören Haber Ajansı (DHA)Dilay Kaynak
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Azerbaycan’ın başkenti Bakü’deki Devlet Bayrağı Meydanı’nda dalgalanan Azerbaycan bayrağı, büyüklüğü ile Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi.
36 metre genişliğinde ve 72 metre uzunluğundaki büyük çaplı bayrak, 500 kilogramdan fazla ağırlığa sahip.
REKOR TESCİLLENDİ
İki gün önce 6 Kasım’da resmi olarak Guinness Rekorlar kitabına giren bayrak, Azerbaycan’ın Zafer Günü’nde Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in de katıldığı törende göndere çekildi.
Bakü’deki Devlet Bayrağı Meydanı’nda 162 metre bayrak direği, 2010 yılında Guinness Rekorlar Teşkilatı tarafından, dünyanın en yüksek bayrak direği olarak onaylanmıştı. Daha sonra Tacikistan, Suudi Arabistan’daki ve Mısır’daki (201.9 m) bayrak direkleri bu rekoru yenilemişti.
Kaynak: İhlas Haber Ajansı (İHA)Yusuf Balıkçı
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
A.I. God. Portrait of Alan Turing adlı 2,2 metre yüksekliğindeki portre, dünyanın ilk ultra gerçekçi robot sanatçısı Ai-Da tarafından üretildi.
1,32 MİLYON DOLARA SATILDI
Portre, New York’ta yapılan satışta 1,32 milyon Amerikan doları fiyatıyla alıcı buldu.
“ÇAĞDAŞ SANAT TARİHİNDEKİ ÖNEMLİ BİR ANI”
Sotheby’s müzayede evinin yaptığı açıklamada, şu ifadeler kullanıldı:
Bugün, bir humanoid robot sanatçısı tarafından yapılan ilk sanat eserinin müzayedeye çıkmasının ardından elde edilen rekor fiyat, modern ve çağdaş sanat tarihindeki önemli bir anı işaret ediyor ve yapay zeka teknolojisi ile küresel sanat piyasası arasındaki artan kesişimi yansıtıyor.
Kaynak: Demirören Haber Ajansı (DHA)Dilay Kaynak
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Tüm dünya tarafından yakından takip edilen ABD seçimlerinde CumhuriyetçiDonald Trump, Demokrat aday Kamala Harris’i geride bırakarak seçimlerde zirveye oturdu.
Seçim sonrası çeşitli değerlendirmeler yapılırken bir değerlendirme de Amerikalı Müslüman sivil toplum liderlerinden geldi.
Bu kapsamda, çeşitli Müslüman sivil toplum kuruluşları, Başkent Washington’daki Ulusal Basın Binası’nda ortak basın toplantısı düzenleyerek seçim sonuçlarını değerlendirdi.
BIDEN- HARRIS YÖNETİMİNİN SESSİZLİĞİNE DİKKAT ÇEKİLDİ
Amerikan İslam ilişkileri Konseyi (CAIR) Minnesota Temsilcisi Hussein Jaylani, kendileri uzun yıllardır Demokrat Parti tabanında yer almalarına rağmen İsrail’in, son bir yıldır Gazze’de yürüttüğü soykırım karşısında Biden-Harris yönetiminin sessiz kaldığına dikkat çekti.
Demokrat yönetimin soykırıma silah sağlayarak destek olduğunu ve bu “tarihi leke” ile hatırlanacağını vurgulayan Jaylani, “Seçimleri zaten kaybettiniz, kaybedecek bir şeyiniz yok, Gazze’de ateşkes için somut bir şey yapın. Soykırım sandıkta kazanamaz.” ifadesinde bulundu.
Diğer konuşmacılar da ortak bir vurguyla Amerikalı Müslümanların oylarının hiçbir parti için “koşulsuz” olmadığını ve bu oyların 5 Kasım seçim sonuçlarına çok büyük bir etki yaptığını ifade etti.
“İNSANLAR BİZDEN ŞÜPHE DUYDU ANCAK BİZ ORTAYA ÇIKTIK”
Programın ardından açıklamada bulunan Michigan’daki Müslüman toplumun temsilcilerinden biri olan Rex Nazarko, Amerikalı Müslüman seçmenlerin bu seçimde sonuca doğrudan etki ettiğini vurguladı.
Nazarko, devamında şu ifadelere yer verdi:
İnsanlar bizden şüphe duydu ancak biz ortaya çıktık. Bu seçimlerde Amerikalı Müslümanların etkisine ilişkin spot ışıkları üzerimizdeydi ve biz dediğimizi yaptık.
Biden yönetiminin kalan 2 aylık görev süresinde ne yapacağı kadar Trump’ın görevi devralmasından sonra ne yapacağına da bakacaklarını kaydeden Nazarko, “Amerikalı Müslümanlar olarak temkinli şekilde ümitliyiz.”dedi.

MÜSLÜMANLAR SANDIĞA GİTMEYEREK TAVRINI ORTAYA KOYDU
Trump yönetiminin Gazze’deki soykırımı durdurup durdurmayacağı konusunda atacağı adımları yakından takip edeceklerini belirten Nazarko, Biden-Harris yönetimine öfkeli olduklarını ancak Trump kazandı diye kutlama yapacak noktada da olmadıklarını belirtti.
Nazarko, pek çok Amerikalı Müslüman’ın bu seçimde sandığa gitmeyerek tavrını ortaya koyduğunu ve özellikle Michigan, Pensilvanya ve Georgia gibi eyaletlerde bu farkın net görüldüğünü bildirdi.
ABD’nin kendi içinde birçok sorunla yüzleşirken İsrail’e milyarlarca dolar aktarmasını kabul etmediklerini vurgulayan Nazarko, “Bu seçimler ‘önce Amerika, İsrail değil’ seçimleri oldu.” ifadesinde bulundu.
BIDEN’A YAPILAN UYARILAR DİKKATE ALINMADI
Pensilvanya bölgesinde faaliyet gösteren Yaqeen İslami Araştırmalar Enstitüsü temsilcisi Imam Tom Facchine de Amerikalı Müslümanlar olarak Biden yönetimini uzun zaman önce uyardıklarını ancak sözlerinin dikkate alınmadığını vurguladı.
Facchine, devamında şu sözleri sarf etti:
Şu anda biraz acı tatlı bir durumdayız çünkü bir yönüyle bu bir zafer zira biz Demokrat Partiyi uyarmıştık, eğer İsrail’i bu şekilde koşulsuz desteklemeye devam ederseniz sizi kasım ayındaki seçimlerde sandıkta cezalandıracağız ve kaybedeceksiniz demiştik. Tam olarak dediğimizi yaptık.
“GELECEK OLAN TRUMP YÖNETİMİ KONUSUNDA HEYECANLI OLMAMIZ GEREKİYOR MU?”
Seçimleri kazanan Trump’ın Gazze konusunda neler yapacağı hususunda temkinli olduklarını kaydeden Facchine, “Gelecek olan Trump yönetimi konusunda heyecanlı olmamız gerekiyor mu? Tam olarak değil. Fırsatlar da var zorluklar da.” dedi.
Facchine, Trump’ın şahin bir kabine yerine daha dengeli bir kabine kurması durumunda biraz daha umutlu olabileceklerini, Amerikalı Müslümanların sandıktaki gücünü ortaya koymalarının bu seçimlerdeki en önemli başlıklardan biri olduğunun altını çizdi.
Kaynak: Anadolu Ajansı (AA)Öznur Kaya
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
ABD’de 60. başkanlık seçimi tüm hızıyla devam ediyor.
Seçim yarışında Cumhuriyetçi aday Donald Trump, zaferini ilan etti.
Trump’a kaybetmesinin ardından Demokrat Partinin 60 yaşındaki adayı Kamala Harris, hem ilk kadın hem de ilk siyahi kadın başkan unvanına erişemedi.
Demokrat Parti adına girdiği yarışta Cumhuriyetçi rakibi Trump’a mağlup olan Harris, 4 yıl boyunca yardımcılığını yaptığı Başkan Joe Biden’dan devraldığı yarışta Demokrat Partiyi üst üste ikinci kez iktidara taşıyamadı.
Trump, başkanlık için gerekli olan 270 delege sayısını aşarak başkan olmaya hak kazandı.
İLK KADIN BAŞKANI UNVANINI ALACAKTI
Göçmen bir ailenin çocuğu olan Harris, seçilmesi halinde hem ilk kadın hem de ilk siyahi ve Hint kökenli kadın başkan olacaktı.
TRUMP ABD’DE İLK KEZ KADIN BAŞKAN SEÇİLMESİNİ İKİNCİ KEZ ENGELLEDİ
Öte yandan Trump, kazandığı seçimler ile ABD’de ilk kez kadın başkan olmasını 2 kez engellemiş oldu.
Trump, 2016 yılında yapılan seçimlerde aldığı oylarla Hillary Clinton’ı, 2024 seçimlerinde de Kamala Harris’i geçerek ABD Başkanı oldu.

HARRIS HUKUK EĞİTİMDEN SONRA KARİYERİNDE HIZLA YÜKSELDİ
20 Ekim 1964’te California eyaletinin Oakland kentinde Hindistanlı göçmen bir anne (Shyamala Gopalan Harris) ile Jamaika asıllı Amerikalı bir babanın (Donald J. Harris) çocuğu olarak dünyaya gelen Kamala Harris, eyaletin seçkin üniversitelerinde eğitim gördü.
Harris, kurulduğu yıllarda sadece siyahi öğrencilerin gittiği Howard Üniversitesinden siyaset bilimi ve ekonomi dallarında eğitim alarak 1986’da mezun oldu.
Daha sonra öğrenim hayatına eski adıyla Hastings College olan California Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde devam eden Harris, eğitimini tamamlamasının ardından kariyerine aynı eyalette bölge savcı yardımcısı olarak başladı.
Harris, uyuşturucu kaçakçılığı, çete zorbalığı ve cinsel taciz gibi davaları kovuştururken, “sert, yetenekli ve adil” bir savcı olarak adını duyurdu.
2004 yılında bölge savcısı olan Harris, 2010’da rakibinden sadece bir oy fazla alarak California Başsavcısı seçildi.

2016’DA SENATONUN İLK HİNT-AMERİKALI ÜYESİ OLDU
Kamala Harris, California’yı, önce Temsilciler Meclisi üyesi, daha sonra senatör olarak yaklaşık 36 yıl temsil eden Barbara Sue Boxer’ın tekrar aday olmaması üzerine 2016 seçimlerinde Demokrat Partiden aday gösterildi ve Cumhuriyetçi Trump’ın kazandığı seçimde Demokrat senatör olarak siyasi kariyerine başladı.
ABD Senatosunun ilk Hint-Amerikalı üyesi olan Harris, aynı zamanda Senato tarihindeki ikinci siyahi Amerikalı kadın unvanını da elde etti.
Senatoda sorduğu sorular ve performansıyla zaman zaman ABD medyasında adından söz ettiren Harris, 2020 seçimlerinde Demokrat aday Joe Biden tarafından başkan yardımcısı adayı olarak gösterildi.
Ülkenin iki büyük partisinden biri tarafından başkan yardımcılığına aday gösterilmesi ve Biden’ın kazanmasıyla başkan yardımcısı olması da Harris’in ilkler listesine eklediği unvanları arasında yer aldı.

BIDEN’IN DIŞ POLİTİKASINA ORTAKLIK ETTİ
Demokrat Başkan Biden’ın dört yıl yardımcısı olarak görev yapan Harris, oldukça kötü bir mirasla anılacak Biden’ın dış politikasına ortaklık etti.
İkilinin görev sürelerinin son bir yılı, ABD’nin, Gazze soykırımına ortaklığı ve İsrail’in katliamlarına verdiği destekle damga vurdu.
Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya başlattığı saldırıyla dünya gündemi bir anda değişirken, Harris’in ikinci güç olduğu yönetim, “Vladimir Putin’i zayıflatma” ve “Rusya’yı geriletme” stratejisi çerçevesinde Ukrayna’ya güçlü ve aralıksız destek verdi.
Buna karşın, 2016-2020’deki başkanlık döneminde Çin’den gelen ürünlere koyduğu ilave vergilerle ticaret savaşlarını başlatan Trump’ın ekonomi politikalarını hafifleten Biden-Harris yönetimi, Hint-Pasifik bölgesinde Çin hakimiyetine meydan okuma konusunda da somut adımlar attı.
Biden döneminde ABD’nin dış politika mimarisi büyük ölçüde başkanın yanı sıra Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan tarafından şekillendirilirken, Harris başkan yardımcılığı boyunca iç politikadaki yaklaşımlarıyla daha fazla gündeme geldi.
Harris, altyapı mevzuatı, göç, silahların kontrolü ve kürtaj hakkını koruma çabalarını büyük ölçüde destekledi.
Biden döneminde kabul edilen, ülkedeki 50 eyaletin tamamında yol, köprü ve tünel projeleri inşa etmenin yanı sıra büyük ölçüde istihdam alanı sağlamayı amaçlayan Altyapı Yasası, eyaletlerin finansman eksikliği nedeniyle ele alınmayan altyapı ihtiyaçlarını gidermeyi hedefliyordu.
62 milyar dolar değerindeki yasa kapsamında ülke genelinde 60 binden fazla proje finanse ediliyor.
Göçmen krizinde “sorunu kaynağında çözmeye” çalışan Biden-Harris ikilisi, ABD’ye en fazla göç veren El Salvador, Guatemala ve Honduras gibi Orta Amerika ülkelerindeki ekonomik sorunlar ve çete şiddeti gibi konulara odaklanılması gerektiğini savundu.
Düzensiz göç meselesiyle görevlendirilen Harris, bu ülkelerdeki ekonomik sorunların aşılmasının yolunun, ABD yatırımlarının arttırılmasından geçtiğini savundu.
Trump, son seçim kampanyasında da rakibine karşı göçmen karşıtı söyleme sarılırken, Harris kampanyası boyunca göçmenlik meselesinde çok net öneriler ortaya koymadı.
Başkanlığı döneminde Biden’ın, göçmenliği ve ilticayı zorlaştıran adımlar atarken, her ne kadar haziran itibarıyla sert önlemler alsa da sınırdan yüksek sayıda göçmen geçişi konusunda Trump kadar sert davranmadığı düşünülüyor.
Harris, Trump’ın seçilmesi halinde düzensiz göçmenleri sınır dışı edeceği yönündeki çıkışlarına temkinli yaklaşarak, suçla mücadele gibi konuları öne çıkarmaya çalıştı.
Kamala Harris, Amerika siyasetindeki en tartışmalı konulardan biri olan bireysel silahlanmanın denetlenmesi konusunda da silah edinmeyi desteklediğini ancak silah ruhsatı alınması ve denetlenmesi konusunda sert yasaların gerekliliğini savunuyor.
Konuya ilişkin tutumunu değiştirdiği düşünülse de Harris, suikast silahlarının yasaklanmasını desteklemeye karşı olacağını belirtiyor.
Silahının olduğunu belirten Harris, evine davetsiz bir misafir girmesi halinde silahını kullanmaya hazır olduğunu söylemesi de çok tartışılmıştı.
Yüksek Mahkeme’nin kürtaj haklarını iptal etme kararının ardından konu Demokratlar açısından merkezi bir yere oturdu.
Biden’ın 2024 adaylığını açıklamasının ardından Harris, mezun olduğu Howard Üniversitesi’nde düzenlenen bir toplantıda yasağı çıkaranları “sözde aşırılıkçı liderler” olarak tanımladı.
Harris, mart ayında Minnesota’daki bir kürtaj kliniğini ziyaret etti. Bu, bir ABD başkan yardımcısının böyle bir kliniğe ilk ziyareti oldu.

BIDEN’IN ÇEKİLME KARARIYLA BAŞKANLIĞA GİDEN YOLDA ÖNÜ AÇILDI
Eski Başkan Biden temmuzda, yaşı ve hafızasının zayıflığı nedeniyle aldığı eleştiriler üzerine bir sonraki dönemde aday olmayacağını ve başkanlık için yardımcısı Harris’i destekleyeceğini açıkladı.
Biden’ın söz konusu kararıyla önü açılan Harris, Demokrat Parti delegelerinin çoğunluğunun desteğiyle Demokratların başkan adayı oldu.
TRUMP İLE CANLI YAYIN TARTIŞMASI VE İSRAİL’E DESTEK VURGUSU
Harris, seçim sürecinde eski Başkan Trump ile ilk ve son kez 11 Eylül’de canlı yayında kozlarını paylaştı.
Tartışma boyunca sükunetini koruyan ve Trump’ın suçlamalarına soğukkanlılıkla cevap veren Harris, kamuoyundan puan toplamayı başardı.
Bununla birlikte, Harris’in tartışma esnasında kulağına taktığı inci küpelerin aslında kulaklık görevi gören bir inovasyon ürünü olduğu ve bu yolla sufle aldığı iddiaları da gündeme geldi.
Harris’in canlı yayında, Gazze’deki Filistinlilere yönelik saldırılarında kadın ve çocuklar dahil on binlerce sivilin ölümüne neden olan İsrail’e verdiği güçlü destek dikkati çekti.
Başkan olması durumunda ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin devam edeceğini ima eden Harris, her şeyin 7 Ekim’deki Hamas saldırılarıyla başladığını savundu.
Bölgede iki devletli çözümden de bahseden Harris, Tel Aviv yönetimine desteğini, “Bir konuda sizi temin ederim, İsrail’e her zaman kendini savunma imkanını vereceğim.” sözleriyle ifade etti.
Söz konusu tartışmada Trump, Kamala’nın babasının Marksist bir profesör olduğunu hatırlatarak, fikirlerini kızına çok iyi öğrettiğini iddia etti.
Trump daha önce Harris’i, etnik kökeninin Hint olarak bilinmesine rağmen seçim kampanyası çerçevesinde siyahi kökleriyle tanınmaya çalışması nedeniyle eleştirmiş, bunun kafa karışıklığına yol açtığını iddia etmişti.

HARRIS’İN AİLE HAYATI
Harris, California’da avukatlık yapan Aşkenaz Yahudisi Dough Emhoff ile evli. Eşinin ilk evliliğinden biri 29, diğeri 25 yaşında iki çocuğu var.
Bir Hristiyanlık mezhebi olan Baptist Kilisesine mensup olduğunu canlı yayında söyleyen Harris’in 2019 yılında yayınlanan “The Truths We Hold: An American Journey” adında bir de anı kitabı var.
Harris’in üvey kızı Ella Emhoff, Filistinli Çocuklara Yardım Fonuna (PCRF) verdiği destekle gündem olurken, Filistinli çocuklar için organize edilen kampanyaya açıktan destek vermiş ve kampanya linkini sosyal medya hesabından paylaşmıştı.
Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Jeff Van Drew kasım ayında, Harris’in üvey kızı Ella’yı Gazze’deki çocuklara destek amaçlı kampanyanın linkini paylaştığı için eleştirmiş, “Bu çok büyük bir endişe kaynağı ve bunu iğrenç buluyorum.” açıklamasında bulunmuştu.
Ella, babası Dough Emhoff’un aksine, sosyal medya yöneticisi Joseph David Viola aracılığıyla Yahudiliği kabul etmediğini, “bu konuda konuşmak istemediğini” açıklamıştı.
TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİNDE İNİŞLİ ÇIKIŞLI SÜREÇ
ABD’de son 4 yılın dış politikasını şekillendiren Biden-Harris yönetimi, en çok da İsrail’in Gazze’deki soykırımındaki ortaklığıyla kayıtlara geçerken, Rusya karşısında Ukrayna’ya verdiği güçlü destek ve Çin’le küresel rekabette pozisyonunu koruma stratejisiyle hatırlanacak.
İkili ilişkileri olumsuz etkileyen birçok başlığın gündeme geldiği Trump’ın son döneminin ardından 20 Ocak 2021’de başkanlık koltuğuna oturan Biden, ilk icraatlarından biri olarak nisan ayında 1915 Ermeni olaylarına ilişkin geleneksel çizginin dışına çıktı.
Seçim sürecinde ABD’deki bazı lobilere verdiği sözü yerine getiren Biden, 14 Nisan’daki açıklamasında sözde “Ermeni soykırımını” tanıdığını ilan ederek ikili ilişkilere yeni bir gölge düşürdü.
2022 yılında başlayan Ukrayna savaşındaki jeostratejik ve jeopolitik rolü nedeniyle Türkiye, hem ABD hem de uluslararası kamuoyu nezdinde “çatışma çözümü aktörü” olarak sahneye çıktı.
Bu süreçte hem Rusya hem de Ukrayna ile doğrudan görüşen nadir ülkelerden biri olan Türkiye’nin bu güçlü pozisyonu, son dönemde Türkiye’ye oldukça mesafeli duran ABD Kongresinde dahi büyük takdirle karşılandı.
Türkiye’nin ocakta İsveç’in NATO üyeliğine onay vermesinin ardından ABD yönetimi de Türkiye’ye F-16 satışı konusunda harekete geçti. Söz konusu satışa Kongre’den itiraz gelmemesiyle birlikte ikili ilişkilerde uzun zaman sonra ilk kez somut ve güçlü bir adım atılmış oldu.
7 Ekim süreciyle birlikte ABD’nin İsrail’e vermiş olduğu koşulsuz desteği sorgulayan Ankara, bu konuda Biden yönetiminin İsrail’in saldırganlığını durdurma noktasında somut adımlar atması yönünde açık çağrılarda bulundu.

Kaynak: Anadolu Ajansı (AA)Dilay Kaynak
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
ABD’de 5 Kasım’da yapılan Kongre seçimlerinde Senato’da 52 sandalyeye ulaşan Cumhuriyetçiler, 4 yıllık aradan sonra Kongre’nin üst kanadında kontrolü yeniden ele geçirdi.
Associated Press’in (AP) paylaştığı resmi olmayan sonuçlara göre Cumhuriyetçiler, bu seçimlerde Demokratlarda olan 3 Senato koltuğunu kazanarak Kongre’nin üst kanadında çoğunluğu sağladı.
Cumhuriyetçi Donald Trump’ın seçimleri kazanmasının ardından Senato’da da çoğunluğa ulaşan Cumhuriyetçiler, 2024 seçimlerinden büyük bir başarıyla çıkmış oldu.
WEST VIRGINIA, MONTANA VE OHIO’DA 3 SENATO SANDALYESİ CUMHURİYETÇİLERE GEÇTİ
Seçimlerin en çarpıcı sonuçlarından biri olarak, West Virginia’daki seçimi kazanan Cumhuriyetçi aday Jim Justice, Demokrat rakibinden senatörlüğü alarak partisine yeni bir Senato sandalyesi kazandırdı.
Aynı şekilde Ohio’da Cumhuriyetçi aday Bernie Moreno ve Montana’da Cumhuriyetçi aday Tim Sheehy de Demokrat rakiplerindeki sandalyeleri kazandı.
Böylece önceki dönemde 49 olan Cumhuriyetçi senatör sayısı şu an itibarıyla 52’ye yükselmiş oldu.
Halen oy sayım işlemleri devam eden Temsilciler Meclisinde ise Cumhuriyetçiler 201 sandalyeye ulaşırken, Demokratlar ise 183 sandalye kazandı.
Temsilciler Meclisinde çoğunluğu kazanabilmek için bir partinin 218 sandalyeyi geçmesi gerekiyor.

TEMSİLCİLER MECLİSİ
Toplam 435 temsilcinin bulunduğu Temsilciler Meclisinde, her eyalet nüfusuna oranla temsil ediliyor. Kalabalık nüfusa sahip eyaletler daha fazla temsilciye, düşük nüfuslu eyaletler en az 1 olmak üzere daha az temsilciye sahip oluyor.
SENATO
Seçilenlerin 6 yıllığına görev başına geldiği Senato’da toplam 100 kişi görev yaparken, 50 eyaletin her birinin 2 senatörü bulunuyor. Bu seçimde, Senato’daki 34 sandalyede kimlerin oturacağı belirlenecek.
Kaynak: Anadolu Ajansı (AA)Fatih Yıldırım
Yazar
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Lübnan resmi ajansı NNA’nın haberine göre, İsrail savaş uçakları Lübnan’ın güneyindeki çeşitli bölgelere şiddetli hava saldırılarına devam etti.

KATİL İSRAİL HAVADAN VURUYOR
İsrail savaş uçakları, sabah saatlerinde Sayda’ya bağlı Harayip kasabasına bir hava saldırısı düzenlerken Nebatiye’nin Kefr Tibnit kasabasında da bir evi hedef aldı.
Gece boyu süren saldırıların yoğunlaştığı iki bölge Sur ve Bint Cubeyl oldu.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

SİVİL BÖLGELER HEDEF ALINDI
İsrail ordusu, Marub kasabasında bir binayı hedef alarak yıkılmasına yol açarken, sivil savunma ve sağlık ekiplerinin sabaha kadar arama kurtarma çalışmalarını sürdürdüğü aktarıldı. Saldırıda kaç kişinin hayatını kaybettiği veya yaralandığına dair bilgi paylaşılmadı.

Bint Cubeyl’in pazar yerini hedef alarak buradaki dükkanların ciddi hasar görmesine yol açan İsrail ordusu, kentin Marun ve Yarun kasabalarının çevresini de topçu bombardımanına tuttu.

CAMİLER DE SALDIRI ALTINDA
İsrail’e ait insansız hava aracı (İHA) Haris kasabasında bir motosikleti hedef alarak bir kişinin ölümüne neden olurken kasabanın hava saldırısı düzenlenen camisi de yıkıldı.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
SON DAKİKA HABERİ! Amerika Birleşik Devletleri bugün sandık başına gidiyor. ABD yeni Başkanını seçecek, Donald Trump ve Kamala Harris seçim sürecine gidilen süreçte birbirleri ile atışırken dünya bu tartışmaları son dakika haberleri ile birlikte yakından takip etti. Peki anketler ABD seçim sonuçları için nelere işaret ediyor? Salıncak eyaletlerde kim önde? İşte ABD seçimleriyle ilgili bilinmesi gerekenler!
ABD tarihinin en kritik seçimlerinden biri için geri sayım başladı. Ülkede en çok oyu alan değil en fazla delegeye ulaşan adayın başkan olduğu seçim sistemi nedeniyle “salıncak eyaletlerdeki” sonuçlar daha fazla önem taşıyor.

ANKETLERE GÖRE KİM ÖNDE?
Bir yandan postayla ya da şahsen erken oy kullanma işlemleri devam ederken, anketler Trump ve Harris’in başa baş gittiğini gösteriyor.
Ülkede ulusal bazda yapılan tüm önemli anketleri derleyen analiz sitesi Real Clear Polling’e göre, ulusal çaptaki anketlerde genel olarak Trump, Harris’in yüzde 0,1 oranla önünde görünüyor.

NY Times/Sieana ve CNN anketlerinde durum eşit görünürken, Wall Street Journal’da (WSJ) ise Trump’ın, rakibinin yüzde 3 önünde olduğu belirtiliyor.
İngiliz haber ajansı Reuters’ın anketlerine göre ise mevcut ABD Başkan Yardımcısı Haris, 1 puanla yarışı önde götürüyor.

SALINCAK EYALETLER EN BÜYÜK ÖNEM TAŞIYOR
En çok oyu alan değil en fazla delegeye ulaşan adayın başkan olduğu Amerikan başkanlık seçim sistemi nedeniyle “salıncak eyaletlerdeki” sonuçlar daha fazla önem taşıyor.

“Seçiciler Kurulu” (Electoral College) adı verilen sistem dolayısıyla kritik öneme sahip 7 salıncak eyalet Pensilvanya, Georgia, Arizona, Nevada, Michigan, North Carolina ve Wisconsin’deki anketlerin ortalamasına göre Trump, yüzde 0,8 ile az farkla Harris’in önünde yarışı götürüyor.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>ABD tarihinin en kutuplara ayrılmış ve sert tansiyonda geçen kampanya dönemlerinden biri yaşanırken, iki adaya göre de rakip aday kazanırsa ABD için felaket olacak ve ülke yok olmanın eşiğine gelecek. İki aday için de ABD’nin tek kurtuluşu, kendi galibiyetleri.
Kampanya dönemine Trump-Biden münazarası ve Biden’ın ön seçimleri kazandığı halde baskılara dayanamayıp yarıştan çekilmesi, Trump’ın mucize eseri kurtulduğu suikast girişimi, Trump’ın göçmenlerin evcil kedi ve köpekleri yediği iddiası, Biden’ın Trump’ın seçmenlerine ‘çöp’ demesi, eski Başkan Obama’nın tüm siyasi ağırlığını Harris’e yatırarak sahada Demokrat Başkan adayı için çalışması ve Harris’in Fox News mülakatı damga vurdu.
Harris ve Trump’ın farklı konulara bakışları nasıl? Haberi Görüntüle Göreve gelirse ABD tarihine geçecek
2016-2020 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nin 45. Başkanı olarak görev yapan Donald Trump, 15 Kasım 2022’de 2024 ABD Başkanlık Seçimleri için yarışacağını duyurdu.
Trump, seçim için kritik önem taşıyan eyaletlerden Iowa’da Cumhuriyetçiler arasındaki ön seçimi ezici bir zafer kazandıktan sonra, Biden mı, Kamala Harris mi yoksa Michelle Obama ile mi yarışacağını beklemeye koyuldu.
15 Temmuz 2024’te yine kritik eyaletlerden Wisconsin’in en büyük kenti Milwaukee’deki Cumhuriyetçi Ulusal Kongre’de resmen aday gösterildi ve Ohio’dan genç bir ABD Senatörü olan JD Vance’i de Başkan Yardımcısı adayı olarak ilan etti.
Göreve seçilmesi halinde Trump, Grover Cleveland’dan sonra arka arkaya görev yapmayan ikinci başkan olacak.
REKLAMİki suikast girişiminden kurtuldu
Trump, yürütme organının federal hükümet üzerindeki yetkisini büyük ölçüde genişletmek amaçlı bir kampanya yürüttü. Ancak eski Başkan’ın kampanyasına yasadışı göçmenlere karşı büyük bir sınır dışı etme operasyonu vaadi, enflasyonla mücadele, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Trump’ın pozisyonu ve İsrail’in Orta Doğu’daki saldırgan tutumuna yaklaşımı damga vurdu.
REKLAM
Trump, kampanyası sırasında biri Temmuz 2024’te Pennsylvania’daki bir mitingde, ikincisi ise eylül ayında Florida’daki golf sahasında olmak üzere iki suikast girişiminden kurtuldu.
İntikam sözü
Trump’ın kampanya serüveninde ise kronolojik olarak öne çıkanlar şunlar oldu:
Trump ilk kampanya etkinliklerini 28 Ocak 2023’te South Carolina ve New Hampshire’da gerçekleştirdi.
4 Mart 2023’te Trump, Nikki Haley’nin de katıldığı ancak diğer Cumhuriyetçi aday adaylarının katılmadığı CPAC kongresinde uzun bir açılış konuşması yaptı. Trump konuşmasında haksızlığa uğrayanların intikamını alma sözü verdi ve III. Dünya Savaşını önleyebilecek tek adayın kendisi olduğunu belirtti.
25 Mart’ta Trump, Waco kuşatmasının 30. yıldönümünde Teksas’ta bir miting düzenledi ve 6 Ocak 2021 Kongre Baskını’ndaki rolleri nedeniyle hapse atılan yaklaşık 20 kişiden oluşan bir koronun yer aldığı “Herkes için Adalet” şarkısının yorumuyla açılış yaptı.
10 Mayıs 2023’te Trump, New Hampshire’daki Saint Anselm College’da Cumhuriyetçi ve kararsız seçmenlerden oluşan bir izleyici kitlesiyle, “CNN Republican Town Hall with Donald Trump” programında haber sunucusu Kaitlan Collins ile bire bir görüştü. Etkinlik sırasında Trump, Roe v. Wade (1973) kararının bozulmasında payı olduğunu söylerken, 2020 seçimlerinin çalındığı iddiasını yineledi. Trump ayrıca Kongre Baskını sonucunda hüküm giyenlerin affedilmesini önerdi.
REKLAM“Sınır krizi bir ulusal suç, istila”
27 Ocak 2024’te Las Vegas’ta düzenlenen bir mitingde Trump, Meksika sınırı krizinin bir ‘istila’, ‘açık bir yara’, ‘ulusa karşı işlenmiş bir suç’ ve ‘anayasaya karşı işlenmiş bir vahşet’ olduğu söyledi.
Ocak 2024’te bağımsız Başkan adayı Robert F. Kennedy Jr., Trump’ın kendisine Başkan Yardımcısı adayı olması için teklif götürdüğünü ve kendisinin bu teklifi reddettiğini iddia etti. Temmuz ayında, 2024 Cumhuriyetçi Ulusal Kongresi’nde, JD Vance, Trump’ın Başkan Yardımcısı adayı olarak açıklandı.
Cumhuriyetçilerin Başkan adaylığı ön seçimlerini neredeyse rakipsiz bir şekilde açık ara kazanan Trump, Temmuz 2024’te Cumhuriyetçi Ulusal Kongre’de şunları söyledi:
“Wisconsin, burada 250 milyon doların üzerinde harcama yapıyoruz, her yerde istihdam ve diğer ekonomik gelişmeler yaratıyoruz, bu yüzden umarım kasım ayında bunu hatırlar ve bize oyunuzu verirsiniz. Oyunuzu satın almaya çalışıyorum, bu konuda dürüst olacağım”
REKLAMTrump’ın şans eseri kurtulduğu suikast girişimi
13 Temmuz 2024’te Trump, Butler, Pennsylvania yakınlarındaki bir mitingde düzenlenen suikast girişiminde sağ üst kulağından vurularak yaralandı. Trump, Birleşik Devletler Gizli Servisi tarafından miting alanından çıkarıldı. Silahlı saldırı, eski başkana sekiz kurşunla düzenlenen bir suikast girişimiydi. FBI tarafından Thomas Matthew Crooks olduğu açıklanan suikastçı, Gizli Servis tarafından vurularak öldürüldü.
Crooks suikast girişimi sırasında, Trump’ın arkasında oturan üç izleyiciyi öldü.
Biden çekiliyor ve Harris sahneye çıkıyor
21 Temmuz 2024’te, Amerika Birleşik Devletleri’nin görevdeki Demokrat başkanı Joe Biden, 2024 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinden çekildiğini Demokratların Başkan adaylığı için Başkan Yardımcısı Kamala Harris’i desteklediğini açıkladı.
31 Temmuz 2024’te Trump, Ulusal Siyah Gazeteciler Birliği’nin yıllık kongresindeki bir soru-cevap oturumunda gazeteciler Rachel Scott, Kadia Goba ve Harris Faulkner ile röportaj yaptı. Trump, Başkan Joe Biden’ın 2024 seçimlerinden çekilmesinin ardından Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in ırksal kimliğini sorguladı.
Trump, Harris’in ‘birkaç yıl önce Siyah olana kadar Kızılderili kökenli olduğunu iddia ettiğini ve şimdi de Siyah olarak bilinmek istediğini’ söyledi. Scott, Harris’in ‘her zaman Siyah olduğunu’ söylediğinde, Trump “Her zaman Hintliydi ve aniden bir dönüş yaptı ve Siyah bir insan oldu” şeklinde yanıt verdi.
REKLAMElon Musk etkisi
Donald Trump’ın kampanyasına maddi, manevi tüm desteğini Trump’a veren Elon Musk damga vurdu. Sahibi olduğu Twitter (X) platformunu Trump’ın lehine güçlü bir şekilde kullanan Musk, Trump ile beraber mitinge de çıktı.
Butler’da düzenlenen bir mitingde konuşan Musk, yaklaşan seçimlerin ifade özgürlüğü ve anayasal hakların korunması için çok önemli olduğunu söyleyerek oy vermenin önemini vurguladı. Trump ise dinleyicilere hitaben yaptığı konuşmada, yakın zamanda kendisine karşı düzenlenen bir suikast girişimine atıfta bulundu ve rakiplerini çabalarını engellemeye çalışmakla suçladı.
Trump, Federal Verimlilik Komisyonu başkanlığına Elon Musk’ı atama sözü verdi. Komisyonun tüm federal hükümeti denetleyeceğini ve “çarpıcı reformlar” önereceğini söyleyen Trump, köklü reform hedefine ulaşma sözü verdi. Musk da Trump’ın seçilmesi halinde atamayı kabul edeceğini resmen açıkladı.
Elon Musk’ın Trump’la birlikte Ekim 2024’te gerçekleştirdiği ilk seçim kampanyası sırasında ikili, Demokrat Başkan adayını demokrasiye yönelik bir tehdit olarak göstererek kalabalığı oy vermeye çağırdı.
Bir suikast girişimi daha
15 Eylül 2024’te Trump, West Palm Beach, Florida’daki Trump International Golf Club’da ikinci bir suikast girişiminin hedefi oldu. Ryan Wesley Routh olduğu açıklanan şüpheli, golf sahasındayken Trump’a bir tüfek doğrulttu, ancak Gizli Servis tarafından durduruldu ve silahını bırakıp kaçtı. Routh kısa bir süre sonra yakalandı.
REKLAM“Çöp” polemiği
Trump, 27 Ekim 2024 tarihinde Manhattan’daki Madison Square Garden’da bir etkinlik düzenledi. Etkinlik, Porto Riko’yu ‘yüzen bir çöp adasına’ benzeten komedyen Tony Hinchcliffe ve Harris’ten ‘deccal’ olarak bahseden Trump’ın arkadaşı David Rem’in de aralarında bulunduğu öne çıkan konuşmacıların paylaştığı söylemler nedeniyle çok konuşuldu.
Biden katıldığı bir etkinlikte, Hinchcliffe’in şakasını eleştirerek “Burada gördüğüm tek çöp onun destekçileri. Latinleri şeytanlaştırması mantıksız ve Amerikan karşıtlığıdır. Yaptığımız her şeye tamamen aykırı” dedi.
Bu açıklamanın ardından turuncu bir işçi yeleği giyerek bir çöp kamyonunun içinde oturarak soruları yanıtlayan Trump, Biden’ın ‘kendinden utanması gerektiğini’ ve Harris’in suçlu olduğunu söyledi. Trump, destekçilerinin ‘çöp olmadığını’ ifade etti.
Müslüman seçmenlere yönelik mesaj
Trump, 3 Kasım’da seçim kampanyası kapsamında, Amerikalı Müslümanların ve Arapların en yoğun olduğu Michigan eyaletinde konuştu.
“Harris, Liz Cheney gibi savaş kışkırtıcılarıyla birlikte kampanya yürütüyor. (Dick Cheney) Babası Orta Doğu’yu neredeyse mahvetmişti.” diyen Trump, “Kamala kazanırsa, sadece ölüm ve yıkım olacak. Ben barışın adayıyım.” ifadelerini kullandı.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Adalet Bakanlığı, eyalete bağlı Nashville kentinde bir elektrik dağıtım merkezine saldırı hazırlığında bulunan sağcı gruplarla bağlantısı olan 24 yaşındaki Skyler Philippi’nin yakalandığını duyurdu.
Başsavcı Merrick B. Garland, Philippi’nin insansız hava aracına C-4 patlayıcı bağlayarak saldırı yapmaya hazırlandığının belirlendiğini kaydetti.
Garland, açıklamada, “Bu, ülkemizin kritik altyapısına saldırarak şiddet ve kaos tohumları ekmek isteyenlere bir başka uyarı niteliğindedir. Adalet Bakanlığı sizi bulacak, planınızı bozacak ve sizi sorumlu tutacaktır. FBI görevlilerine olağanüstü çalışmaları ve ülkemizi güvende tutmak için her gün yaptıkları çalışmalar için minnettarım.” ifadelerini kullandı.
Philippi’nin 13 Kasım’da hakim karşısına çıkması bekleniyor.
*Haberin görseli Associated Press tarafından servis edilmiştir. Temsilidir.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Temmuz ayının sonlarına kadar seçimin 2020’nin rövanşı olacağı, ABD Başkanı Joe Biden ile eski ABD Başkanı Donald Trump arasında geçeceği düşünülüyordu. Hatta ikili resmen aday olmadan önce canlı yayında kameralar karşısına geçip kozlarını paylaşmıştı. Ancak bu karşılaşmanın ardından Biden’a adaylıktan çekilmesi yönünde yoğun çağrılar geldi ve Biden 21 Temmuz günü adaylıktan çekildi.
REKLAM
ADAYLAR NASIL BELİRLENDİ?
Seçime 4 ay kala yarış yeniden başladı. Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti tüm eyaletlerde eyalet önseçimleri ve parti kurultayları düzenleyerek bir başkan adayı belirledi.
Cumhuriyetçilerin adayı eski ABD Başkanı Donald Trump, Wisconsin’de düzenlenen parti kongresinde Cumhuriyetçilerin resmen adayı oldu. Demokrat Parti’de ise Başkan Yardımcısı Kamala Harris, Chicago’da yapılan kongrede resmen aday oldu.
SEÇİM NASIL İŞLİYOR?
ABD seçimleri zaman zaman kafa karıştırıcı olabiliyor, çünkü seçimleri kazanan kişi, ülke genelinde en çok oyu alan aday olmayabiliyor. Bunun örneği 2016’da yaşanmıştı. Demokratların başkan adayı Hillary Clinton, ülke genelinde Cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump’tan 3 milyon daha fazla oy almasına karşın yeterli delege sayısına ulaşamadığı için seçilememişti. Peki ama neden?
REKLAM
İki aday da 50 eyalette düzenlenen seçiciler kurulu seçiminde yarışıyor. Sandığa giden seçmenler, kayıtlı oldukları eyaletin Seçiciler Kurulu’na göndereceği delegeleri, delegeler de başkan ve başkan yardımcısını seçiyor.
Her eyalet, kısmen nüfusa bağlı olarak belirli sayıda seçici kurul oyuna sahip. Toplam 538 oy söz konusu ve 270 ya da daha fazla oy alan aday kazanmış oluyor.
GÖZLER SALINCAK EYALETLERDE OLACAK
İki eyalet hariç, tüm eyaletlerde seçimi kazanan aday tüm delegeleri de kazanmış oluyor. Maine ve Nebraska’da ise adayların aldığı oy oranına göre eyaletin delegeleri paylaştırılıyor.
Çoğu eyaletin kırmızı (Cumhuriyetçi) ya da mavi (Demokrat) renkte olduğu biliniyor. Ancak bazı eyaletler var ki seçimin sonucunu onlar belirliyor. “Salıncak eyalet” olarak adlandırılan bu eyaletler şöyle; Pensilvanya, Georgia, Arizona, Nevada, Michigan, North Carolina ve Wisconsin.
Bu yedi salıncak eyalet hariç geri kalan tüm eyaletleri Demokratlar ya da Cumhuriyetçiler ‘kaleleştirmiş’ durumda. Sürpriz beklenmiyor. Salıncak eyaletlerde ise seçimin kaderini belirleyecek. Çünkü bugüne kadar yapılan anketlerin çoğunda oy dağılımı başa baş gidiyor.
REKLAM
KONGRE’NİN YENİ ÜYELERİ DE SEÇİLECEK
Bu seçimde aynı zamanda Kongre’nin yeni üyeleri de seçilecek. Temsilciler Meclisi 435 sandalyeden, Senato ise 34 sandalyeden oluşuyor. Şu an Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçilerin kontrolünde, Senato ise Demokratların elinde.
SEÇİM SONUÇLARI NE ZAMAN BELLİ OLACAK?
Genellikle seçimin kazananı seçim gecesi belli oluyor. Ancak 2020’de salı günü başlayan seçimlerde oyların sayılması cumartesi gününü bulmuştu. Bunun bir sebebi de pandemi sebebiyle posta yoluyla yapılan erken oy kullanma işlemi olmuştu.
Bu sefer oy sayımının geçen seferki kadar yavaş olması beklenmiyor, ancak seçim gecesi başkanlık yarışının sonucunu ve Kongre’nin kontrolünün kimde olacağının belirlenmesinin düşük bir ihtimal olacağı düşünülüyor.
ABD basını seçim sonuçlarının birkaç gün içinde kesinleşeceğini bildirirken, başkan seçilen isim Ocak ayında Washington’daki Kongre binasında düzenlenecek yemin töreniyle resmen görevine başlayacak.
*Haberin görseli ShutterStock tarafından servis edilmiştir.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Seçim için kritik öneme sahip Pensilvanya’nın Lititz eyaletindeki seçim mitinginde konuşan Trump, Demokratları ‘şeytani’ olarak tanımladı ve 2020 seçimlerine ilişkin hayal kırıklıklarını paylaştı.

Trump, “Ayrıldığım gün ülke tarihinin en güvenli sınırına sahiptik. Ayrılmamalıydım, yani dürüst olmak gerekirse, o kadar iyi iş çıkardık ki, o kadar harika bir şey yaşadık ki…” dedi ve sözlerini hemen sonlandırdı.
REKLAM
Trump’ın bu ifadeleri, 2020’deki seçim yenilgisini nasıl kabul etmediğini ve ne düşündüğünü yansıtıyordu. 2020 seçimlerine ilişkin konuşmaya başlayınca kendini durduramayan Trump, yine seçimin hileli olduğunu iddia etti.

Trump mitingde ayrıca bir dizi son ankete, özellikle de Iowa’da yapılan ve kendisini Iowa eyaletinde Harris’in dört puan gerisine koyan Des Moines Register anketine tepki gösterdi.
Trump, “Iowa’daki bu kişiye yaptığınız gibi gerçekten zarar veriyorsunuz. Buna baskılama denir. Ve aslında yasadışı olmalı.” ifadelerini kullandı.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Güvenlik kabinesinden çıkan sızıntıların, İsrail’in en hassas güvenlik politikalarını tehlikeye attığı belirtilirken, bu bilgilerin, özellikle bölgedeki düşman unsurlar tarafından kullanılması durumunda, ülkenin istihbarat ve operasyonel kapasitesinde geri dönülmez hasarlar yaratabileceği ifade ediliyor.
Siyasi çıkarlar ve Netanyahu’nun manipülasyon iddiaları
İsrail’deki muhalif partiler ve bazı medya organları, Netanyahu’nun bu krizi kendi siyasi amaçları için kullanmak istediğini öne sürüyor. İsrail’in aşırı sağcı koalisyon ortaklarını tatmin etmek amacıyla güvenlik teşkilatlarını kontrol altına almak ve bağımsızlıklarını azaltmak için bu krizi bir fırsat olarak değerlendirdiği iddia ediliyor. Özellikle Likud Partisi’nin bazı üyeleri, Netanyahu’nun bu durumu aşırı sağcı tabanını güçlendirmek için manipüle ettiğini savunuyor.
REKLAM
Muhalefetteki Mavi ve Beyaz İttifakı’nın lideri Benny Gantz, Netanyahu’nun güvenlik kurumlarına karşı aldığı pozisyonun, İsrail’in uzun vadeli güvenliğine zarar verebileceğini belirterek, başbakanı siyasi çıkarları uğruna ulusal güvenliği tehlikeye atmakla suçladı. Bu eleştiriler, Netanyahu’nun İsrail’in güvenlik teşkilatlarını kendi siyasi çıkarları doğrultusunda kullanma niyetinde olduğuna dair kamuoyunda ciddi bir algı oluşturuyor.
Şin Bet ve hükümet arasındaki gerilim: Güvenlik teşkilatının yetkileri sorgulanıyor
Sızıntıların ardından Şin Bet, güvenlik önlemlerini artırma ve yetki sınırlarını genişletme yönünde karar aldı. İsrail’in iç güvenlik teşkilatı olarak bilinen Şin Bet’in bu adımı, hükümetle güvenlik kurumları arasındaki gerginliği daha da artırdı. Şin Bet yetkilileri, artan güvenlik tehditleri karşısında örgüt içindeki güvenlik prosedürlerini yeniden yapılandırma ihtiyacı duyduklarını belirtirken, bu durum Netanyahu hükümeti tarafından siyasi alanına müdahale olarak yorumlanıyor.
Bölgedeki kaynaklar, Şin Bet’in güvenlik protokollerini sıkılaştırmasının, Netanyahu hükümetinin yetki alanında daralmaya neden olabileceğini ve bu nedenle hükümetin Şin Bet’in hareketlerini kısıtlamaya çalışabileceğini belirtiyor. İsrail güvenlik yapısı içinde bu gerilim, devlet yapısındaki güç dengesinin güvenlik teşkilatlarının bağımsızlığı lehine mi, yoksa hükümetin kontrolü lehine mi şekilleneceğine dair önemli bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.
REKLAMUluslararası ilişkilerde güven krizi ve Bild’e sızan belgeler
Güvenlik sızıntılarının yalnızca İsrail içinde değil, uluslararası alanda da ciddi sonuçları oluyor. İsrail’in ulusal güvenlik bilgilerine dair belgelerin Almanya’da Bild gazetesinde yayımlanması, İsrail’in diplomatik ilişkilerinde güven krizine yol açtı. Özellikle Hamas ile yürütülen esir değişimi müzakerelerinde sızdırılan bilgilerin ortaya çıkması, İsrail’in müzakere gücünü olumsuz etkileyebilir ve ülkenin bölgesel müttefikleri nezdinde güvenilirliğini zayıflatabilir.
Ortadoğu uzmanları, İsrail’in güvenlik bilgilerinin dış basına sızmasının, özellikle Arap ülkeleriyle yürütülen gizli müzakerelerde büyük bir güven kaybına yol açabileceğini belirtiyor. İsrail’in esir değişimi ve bölgedeki askeri faaliyetlerine dair detayların sızması, düşman unsurların İsrail’in güvenlik açıklarını değerlendirmesi açısından stratejik bir zaafiyet oluşturabilir.
REKLAMİsrail kamuoyunda güven erozyonu
Sızıntılar, İsrail kamuoyunda hükümetin ve güvenlik kurumlarının hesap verebilirliği üzerine yoğun bir tartışma başlattı. İbranice medyada yer alan yorumlara göre, halkın bu tür güvenlik zafiyetlerine karşı artan hassasiyeti, güvenlik güçlerine ve Netanyahu hükümetine yönelik güvenin zedelenmesine yol açıyor. İsrail halkı, güvenlik yapısında böylesine ciddi çatlakların ortaya çıkmasının, gelecekte daha büyük krizlere yol açabileceğinden endişe ediyor.
İsrail toplumunda, özellikle güvenlik sızıntılarının artan bir tehdit haline gelmesiyle birlikte hükümetin ve güvenlik güçlerinin şeffaflık ve hesap verebilirlik konusunda ciddi adımlar atması gerektiğine dair bir beklenti oluşmuş durumda. Güvenlik teşkilatlarının bağımsızlığı ve Netanyahu’nun bu kurumları kendi siyasi amaçları için kullanma ihtimali, kamuoyunun sorguladığı en kritik meselelerden biri olarak öne çıkıyor.
İsrail’in güvenlik yapısında derin çatlaklar
Netanyahu’nun liderliğinde yaşanan güvenlik sızıntıları krizi, İsrail’in mevcut güvenlik yapısında ciddi çatlakların bulunduğunu gösteriyor. İsrailli analistler, bu krizin nasıl yönetileceğinin, yalnızca İsrail’in ulusal güvenliğini değil, hükümet-güvenlik kurumları arasındaki ilişkileri de kökten etkileyebileceğini belirtiyor. Uzmanlar, İsrail’in güvenlik teşkilatlarının, hükümetin siyasi baskılarından bağımsız olarak çalışabilmesi için güvenlik politikalarının yeniden yapılandırılmasının kaçınılmaz olduğunu vurguluyor.
Netanyahu hükümeti, yaşanan güvenlik sızıntıları krizi karşısında güçlü bir duruş sergilemeye çalışsa da, İsrail’in güvenlik politikasındaki bu çatırdama, ülkenin güvenlik yapısının gelecekte daha derin sorunlarla karşılaşabileceğinin işaretlerini taşıyor.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Trump ve Harris son kez destekçileriyle buluştu Haberi Görüntüle
Ülke genelinde ya da önemli mücadele alanlarında, ne Kamala Harris ne de Donald Trump tek bir yüzde puanından fazla farkla bile önde değil. Her iki aday da 270 delege oyu kazanmaya yetecek kadar eyalette anlamlı bir üstünlüğe sahip değil. Modern kamuoyu yoklamaları tarihinde, son anketlerin bu kadar yakın bir çekişmeye işaret ettiği bir kampanya hiç olmadı.
REKLAM
Ancak öncelikle ABD seçim sisteminin nasıl olduğunu özetleyelim.
‘Çoğunluk’ sistemi
ABD’deki Başkanlık Sistemi, nispi seçim sisteminden farklı. Daha çok 1946-1960 yılları arasında Türkiye’de uygulanan seçim sistemine benziyor.
Buna göre ABD’deki eyaletlerde seçmenler, Başkan ve Başkan Yardımcısı’nı direkt olarak seçmiyor; seçecek delegeleri seçiyor. Bir eyaletin delege sayısı nüfusuna oranla belirleniyor.
Türkiye’nin eski sistemine benzeyen yönü ise şu: Eyalette rakibinden 1 oy fazla bile alsan eyaletin tüm delegelerini kazanıyorsun.
Bu sisteme sadece iki eyalet, Maine ve Nebraska dahil değil. Bu eyaletlerde delege dağılımı partilerin oy oranına göre değişiyor.
ABD’nin çoğunlukçu sistemi nedeniyle toplamda daha fazla oy alan Başkan adayının küçük farklarla birkaç eyalet kaybetmesi nedeniyle o eyaletlerin tüm delegelerini kaybettiği; bu nedenle Başkan seçilemediği seçimler de oldu.
REKLAM
2016 yılında Demokrat aday Hillary Clinton, Cumhuriyetçi rakibi Trump’tan daha fazla oy aldı ancak Trump’ın kazandığı delege sayısı Clinton’ı geçti. 2000 yılında da Cumhuriyetçi George Bush, rakibi Demokrat Al Gore’dan daha az oy almasına rağmen salıncak eyaletlerde başarı kazanarak Başkan seçilmişti. Bir adayın Başkan seçilebilmesi için ulaşması gereken delege sayısı 270.
İki aday da 270’ten uzak
Hem Trump hem de Harris muhtemelen en az 200 seçmen oyu alabileceklerine güvenebilecekleri eyaletlere sahipler, ancak kazanmak için 270’e ulaşmaları gerekiyor. Bu sayıya ulaşmak için ise yedi kilit, yani salıncak eyalet var.
ABD ilk kadın başkanını seçecek mi? Haberi Görüntüle
Eyaletleri tek tek inceleyelim:
Pennsylvania
Pennsylvania, yedi salıncak eyalet arasındaki en kritik eyalet. 19 delegeye sahip. Eyaletin nüfusu 13 milyon. 2020’de Başkan Biden bu eyaleti sadece 82 bin oy farkla kazandı. Son anketlerde ise ağustos ayından beri Harris’in 2 puan arkasında olan Trump’ın son düzlükte 1 puan önde olduğu görülüyor ancak fark o kadar az ki, hata payı daha büyük.
Bu nedenle çoğu son anket için bu eyalette durum berabere. Başkanlık kilidini 2000 yılında Florida açmıştı, 2024’te ise bu eyalet Pennsylvania.
North Carolina
North Carolina, 2008 yılından beri Cumhuriyetçilerin kazandığı bir eyalet ancak iki aday arasında fark hep az olmuştu. Demokrat Harris bu seçim döneminde bu eyalete özel bir ilgi göstererek birçok kez miting düzenledi.
REKLAM
Son ankete göre Trump Harris’in 1 puan önünde. Ancak Harris’in bu eyalette son üç ayda çok büyük bir farkı kapatarak Trump’ı yakaladığı da anketlere yansıyan kritik bir veri. Bu eyaletin 16 delegesi var. 10.8 milyon nüfusa sahip. 2020 yılında Trump bu eyaleti 74 bin oy farkla kazanmıştı.
Nevada
Nevada da son anketlere göre Trump’ın önde olduğu salıncak eyaletlerden. Anketlere göre tüm eylül ve ekim aylarında Harris’in gerisinde seçimi yürüten Trump, son düzlükte 1 puan öne geçmiş durumda.
Nevada’nın delege sayısı diğer salıncak eyaletlere göre az. 6 delegesi var. Ayrıca nüfusu 3.2 milyon ve son seçimlerde Biden burayı 34 bin oy farkla kazandı.
Michigan
Michigan eyaleti Trump’ın Pennsylvania ile beraber en önem verdiği eyalet olabilir. Son mitingini bu eyalette yapan Trump, Kamala Harris’in 1 puan gerisinde. Kamala Harris, ağustos ayından beri Trump’ın hep önünde seyrederken, fark iki aday arasında açılma eğilimi göstermedi.
Son düzlükte Trump, 2-3 olan puan farkını 1’e düşürdü. Michigan’ın 15 delegesi bulunuyor. Eyaletin nüfusu 10 milyon. 2020 yılında Biden 150 bin farkla Trump’a karşı net bir zafer kazanmıştı.
REKLAMGeorgia
Georgia eyaleti Trump’ın açık bir farkla yarışa başladığı ama Kamala Harris’in ivmesini durduramadığı bir eyalet olarak öne çıkıyor.
Anketlere göre ağustos ayının sonunda kısa bir süre de olsa Harris’in öne geçtiği eyalette Trump şu an 1 puan önde. Eyaletin 16 delegesi var. Nüfusu ise 11 milyon. 2020 yılında Biden ve Trump arasındaki en olaylı eyaletlerden olan Georgia’yı sadece 13 bin oy farkla Biden kazanmıştı.
Wisconsin
Wisconsin hem Kamala Harris’in hem de Donald Trump’ın kampanyalarının son haftasında önem vererek miting yaptıkları bir salıncak eyalet olarak kritik bir noktada. Trump bu eyaletin önemini şu sözlerle vurguluyor: “Gerçekten önemli… Wisconsin’i kazanırsak her şeyi kazanırız.”
Son anketlere göre Harris bu eyalette son 3 ayda Trump’a hiç geçilmedi; ancak Trump farkı ciddi oranda kapadı. İki aday arasındaki fark Harris lehine 1 puan. Bu eyalet 2016 ve 2020’de kazanan başkan adayını her seferinde 20.000’den biraz fazla oy farkıyla seçti. Son kazanan Biden’dı.
REKLAMArizona
Ve Arizona. Trump’ın en rahat olduğu salıncak eyalet olan Arizona’da son anketlere göre Cumhuriyetçi aday, Harris’le farkını son iki aydır istikrarlı bir şekilde açıyor.
Son ankete göre Trump bu eyalette Harris’in 3 puan önünde. Bu eyalete şu açıdan da bakılabilir: Eğer Harris bu eyaleti kazanırsa Trump hikayesi çok kötü bitmiş demektir.
Beklenmeyen sürpriz: Iowa
Seçimlere bir hafta kala tüm dengeleri değiştiren bir anket yayımlandı. ABD’nin en güvenilir anketçilerinden olan ve saygınlığıyla öne çıkan bağımsız anketçi J. Ann Selzer, Trump’ın 2020’de tam 8 puan farkla kazandığı Iowa eyaletinde Kamala Harris’i 3 puan önde gösterdi. Bu eyalet iki hafta öncesine kadar salıncak eyaletlerden biri bile değildi. Bu yıl yapılan diğer tüm anketler Trump’ı en az dört puan önde gösteriyordu.
Donald Trump’ın kampanyasında neler öne çıktı? Haberi Görüntüle
Ancak genel olarak, Selzer’in yeni anketi dahil edildiğinde bile, Iowa’daki anket ortalamasında Trump hala üç puanlık bir avantaja sahip. Anketin bu kadar çok uzman ve siyasetçiyi ayağa kaldırmasının nedeni, Selzer’in daha önce de bu yollardan geçmiş olması. Selzer 2020 seçimlerinden önceki son haftada Trump’ın Iowa’da yedi puan önde olduğunu gösteren bir anket yayınladı. Diğer anketler çok daha sıkı bir yarışa işaret ediyordu ve ortalamalar Trump’ı bir puanın biraz üzerinde önde gösteriyordu.
Son durum
Seçimin sonucunu belirlemesi muhtemel yedi eyalette anketler birbirine o kadar yakın ki hiçbir adayın bu son düzlükte anlamlı bir üstünlüğü yok. Ancak anketler küçük bir farkla bile yanılırsa, adaylardan herhangi birinin bu eyaletlerin çoğunu veya tamamını silip süpürmesi mümkün.
2016 ve 2020’de anketler Trump’ı hafife aldı. Ancak 2022’de Demokratlar birçok önemli ara dönem yarışında anket ortalamalarının üzerinde performans gösterdi. Geçmişteki anket hataları, mevcut ortalamaların ne kadar yanılmış olabileceğine dair bir fikir verebilir.
Anketler son birkaç hafta içinde Trump’a doğru kaymıştı. Ancak son birkaç gündür yarışın biraz Harris’e doğru dönmeye başladığına dair işaretler de var. Marist College, YouGov, Muhlenberg College ve The Washington Post, Pennsylvania’da Harris’i az farkla önde buldu. Ardından Selzer’in Iowa’da Harris’i üç puan önde olduğunu gösteren anketi geldi. Son olarak, New York Times/Siena College anketlerinin son dalgası Harris’i kilit savaş bölgelerinde az bir farkla önde gösteriyor.
‘Utangaç seçmen’ faktörü
Trump’ın anketlerden üstün performans gösterebilecek olmasının en büyük dayanağı, ‘utangaç Trump seçmenleri’ olgusu. Trump’ın 2016 ve 2020’de anketlerden daha yüksek bir performans göstermesinin sebebi oyunu Donald Trump’a verecek seçmenlerin bunu dillendirmemesiydi. Bugün de de bu olabilir.
Harris’in anketlerden daha iyi bir performans gösterebilecek olmasının yolunun ise ‘Beyaz kadınlardan’ beklenenin üstünde oy alması. Uzmanlar, bunun da bir ihtimal olduğunun altını çiziyor.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Ancak İran basınında çıkan haberlerde, kadının bir süredir psikolojik sorunları olduğu iddia edildi. İki çocuk annesi kadının yakın zamanda boşandığı ifade edildi. Kadının eski eşi sosyal medyadan yaptığı açıklamada, görüntülerin paylaşılmamasını istedi ve eski eşinin kötü olan ruh sağlığının bu haberlerden etkilenebileceğini dile getirdi.
REKLAM
Olayın ardından kadın gözaltına alınmıştı.
Olay
Diğer yandan her ikisi de olay yerinde olduklarını söyleyen bu iki görgü tanığı, BBC Farsça’ya verdikleri röportajda, polisle yaşandığı belirtilen tartışmanın farklı detaylarını anlattılar.
Tanıkları genç kadının, “elinde cep telefonuyla birkaç sınıfa girdiğini, sanki öğrencileri videoya çekiyormuş gibi davrandığını” söylediler.
Buna göre, bu kadının sınıfa izinsiz girmesinden sinirlenen profesörlerden biri, ne yaptığını anlamak için öğrencilerden birini peşinden gönderdi. Ancak tanıkların biri, öğrenciler genç kadınla yüzleştikten sonra kadının “çığlık attığını ve bağırdığını” söyledi.
Tanıklardan biri, avluya ulaştığında kadının kıyafetlerini çıkardığını gördüğünü söyledi.
Bu tanıklara göre genç kadın ve polis arasında tartışma yaşanmadı. Ancak bu öğrenciler kızın sınıflara ani girişinden sonraki anlara tanık olmuştu. Kadının kıyafetlerini çıkardığı anı da görmemişlerdi.
REKLAM
Tanıklara göre genç kadın bina içinde öğrencilere, “Sizi kurtarmaya geldim” dedi.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Senatör JD Vance, Temmuz ayında Trump’ın yardımcısı olarak kampanyaya katıldığından bu yana Trump ile birlikte Beyaz Saray’ı kazanacaklarına dair sonsuz bir güven besliyor. Ancak yarışın son günlerinde, seçim zaferinden sonra nasıl bir yol haritaları oalcakları konusunda fazla konuşmadıklarını kabul etti.
“Trump ve ben batıl inançlara sahibiz”
Cumartesi gecesi kampanya uçağında verdiği bir röportajda Vance, “Trump da ben de o kadar batıl inançlara sahibiz ki seçimden sonra ne olacağına dair pek konuşmak istemiyoruz. Ben işimi sadece Başkan için fazladan bir el olarak görüyorum” dedi. Ancak Vance, Beyaz Saray yarışını kazanmaları halinde göçmenlik, üretim ve teknoloji politikaları konusunda etkili bir ses olmak istediğini söyledi.
REKLAM
Vance ikinci bir Trump yönetiminin neye benzeyebileceği konusunda Trump’ın ilk döneminden daha itidalli bir yaklaşım içinde. Trump’ın Cumhuriyetçi Parti üzerindeki sağlam hakimiyetinin, Kongre ile ilk döneminde yaşadığı türden mücadelelerle karşılaşma olasılığını azalttığını düşündüğünü söyleyen Vance, “Kongre ve Başkan’ın 2017 ve 2018’de olduğu gibi anlaşmazlığa düşmesi beni şaşırtır. Partinin lideri olduğu konusunda geniş bir kabul var ve bence kamu politikaları söz konusu olduğunda çok daha fazla birlik olacak” diyor.
“Ukrayna’ya desteğe kesin olarak karşı”
ABD’nin Ukrayna’ya yardım etmesine şiddetle karşı çıkan Vance, Trump’ın olası ikinci dönemindeki öncelikleri arasında göç ve sınır güvenliğine ilişkin kararnameler, enerji düzenlemelerinin kolaylaştırılması ve “Ukrayna ve Rusya’da işlerin yoluna girmesi için güçlü bir çaba” olacağını söyledi. Vance, salıncak eyaletler arasında en büyük seçim ödülü olan Pennsylvania’da 17 etkinlikle ilk sırada yer alırken, onu Michigan’da 14, Kuzey Carolina’da 13, Wisconsin’de 10 ve Arizona’da 10 etkinlik izledi. Kampanyanın takibine göre, 44 kampanya bağış toplantısına ev sahipliği yaptı ve gazeteler, dergiler, podcast’ler, radyo istasyonları ve yerel ve ulusal televizyon programlarıyla 149 röportaja katıldı.
Vance, 2024 Başkanlık Seçimleri kampanyası sürecinde beklenmedik çıkışların çoğunda ön planda ve merkezde yer aldı. Bazı ana hikaye çizgilerini kendisi yönlendirdi. “Çocuksuz kedi kadınlara” yönelik açıklamaları nedeniyle çığ gibi büyüyen bir eleştiri yağmuruyla karşı karşıya kaldı. Bu tartışmanın ardından Vance, Demokratlar için kısa sürede yakın tarihin en sevilmeyen Başkan Yardımcısı adaylarından biri haline geldi.
REKLAM
Vance, geriye dönüp bakıldığında bu eleştiri yağmurunun bir nimet olabileceğini söyledi. FiveThirtyEight’in ulusal anketler ortalamasına göre, Amerikalıların büyük bir çoğunluğu hala ondan hoşlanmıyor, ancak bu oran son iki ayda düşerken, onu seven seçmenlerin oranı istikrarlı bir şekilde arttı.
Vance, “Her zaman yeteneklerimden birinin yüksek baskı durumlarında oldukça iyi performans göstermem olduğunu düşünmüşümdür. Bence bu beni kesinlikle keskinleştirdi ve gerektiği kadar agresif olma konusunda biraz daha istekli olmamı sağladı” diyor.
Vance’in geçmişi
Ohio senatörü JD Vance 1984’te James David Bowman adıyla Middletown – Ohio’da İskoç-İrlanda kökenli işçi sınıfı bir aileden geliyor.
Babası küçükken aileyi terk eden, annesi ise uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele eden Vance altı yaşındayken üvey babası tarafından evlat edinildi ve onun soyadı olarak Hamel’i aldı.
Annesi birkaç yıl sonra üvey babasından ayrılınca, anneannesi ve dedesi tarafından büyütüldü.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Endonezya’da felaket tablosu!
Flores Adası’nda yer alan Lewotobi Laki Laki Dağı’nda volkanik patlama yaşandı.
Patlamadan sonra lav akıntıları, yerleşim yerlerini küle çevirdi.
8 KİŞİ ÖLDÜ,1 KİŞİ KAYIP
Yetkililer, bir rahibenin aralarında olduğu 8 kişini hayatını kaybettiğini, bir kişinin de kayıp olduğunu bildirdi.
ÜLKEDE ALARM VERİLDİ
Bölgede geçen haftadan beri bir dizi patlama meydana gelirken yetkililer, Lewotobi Laki Laki Dağı için uyarı durumunu en yüksek seviyeye çıkardı.
Yanardağ, geçen haftadan bu yana her gün havaya 2 bin metreye kadar yoğun kahverengi kül püskürtüyor.

Büşra Yıldız
Muhabir
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>31 Ekim tarihi ile başlayan Cadılar Bayramı etkinlikleri ilginç anlara sahne olmaya devam ediyor.
Britanya’ya ait olan Cadılar Bayramı, Avrupa ülkeleri ve Amerika’da büyük bir heyecanla karşılandı.
Bazı ülkelerde bir farklı kesimlerin kutladığı bu bayramda etkinlikleri ile en çok ilgi çeken ülke ise Suudi Arabistan oldu.
RİYAD’DA CADILAR BAYRAMI FESTİVALİ
Bir süredir ılımlı politikalar izlenen Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da, Cadılar Bayramı Festivali düzenlendi.
Korku filmi karakterleri ve tanınmış figürlerin kılığına giren festival katılımcılarının görüntüleri sosyal medyada çok konuşuldu.
Resmi dini İslam olan bir ülkenin bu etkinliği düzenlemesi, bazı Müslüman sosyal medya kullanıcıları tarafından eleştirildi.







Büşra Yıldız
Muhabir
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail askerleri ile Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin saldırılarında 168’si çocuk 768 Filistinli hayatını kaybetti.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Donald Trump ve Kamala Harris, ilk kez ve sadece 10 Eylül’de ABC News yayınında karşı karşıya geldi ve kozlarını paylaştı. Bu münazaranın ardından Harris, Trump ile bir kez daha düelloya çıkmak istedi, Trump’ı CNN’de karşılaşmaya ikna etmeye çalıştı, ancak başarılı olamadı.

Bu gelişmelerin ardından Kamala Harris, CNN’de Anderson Cooper’ın sorularını yanıtladı. Harris açıklamalarında, Trump’ın ülkenin temel ilkelerine tehdit oluşturduğu konusunda uyarıda bulundu.
REKLAMTRUMP’I FAŞİST OLARAK GÖRÜYOR MU?
ABD’nin eski Beyaz Saray Genel Sekreteri ve uzun yıllar genelkurmay başkanlığında çalışan üst düzey askeri yetkili John Kelly, New York Times’a verdiği röportajda Trump görevdeyken Adolf Hitler’i övdüğünü ve Nazi liderinin “bazı iyi şeyler yaptığını” ima ettiğini söylemişti. Trump hakkındaki bu açıklamalarının ardından Harris’e Trump’ı faşist olarak görüp görmediği soruldu.
Harris yanıt olarak “Evet, düşünüyorum.” ifadelerini kullandı. Ancak seçmenlerin onun sözüne inanmasını istemediğini de sözlerine ekledi.
Harris, “Ayrıca bu konuda onu en iyi tanıyan kişilere güvenilmesi gerektiğine inanıyorum.” dedi.
HARRIS DEĞİŞİMİN GELECEĞİNİ SAVUNDU
Harris, Biden’dan politika konusunda nasıl ve ne ölçüde farklı olacağı konusunda sorularla bugüne dek çok kez karşı karşıya kaldı ve bu soruları çoğunlukla görmezden geldi. Ancak bu kez Harris bu sorulara yanıt verdi ve seçilirse değişimin geleceğini savundu.
REKLAM
Harris, “Benim yönetimim Biden yönetiminin devamı olmayacak. Bu role kendi fikirlerimi ve kendi deneyimimi getiriyorum. Birçok konuda yeni nesil liderliği temsil ediyorum ve aslında yeni yaklaşımlar benimsememiz gerektiğine inanıyorum.”
Diğer yandan, Reuters/Ipsos’un son anketinde Harris, Trump’ın 3 puan önüne geçti. Ankette Harris yüzde 46, Trump yüzde 43 oranında destek aldı.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>KAN’ın adını vermediği İsrailli yetkilerinin sözlerine dayandırılan haberinde, “İsrail’in İran’a olası bir saldırıya hazırlık aşamasında, İsrail tarihinin en gergin ve karmaşık zamanlarından birine tanık olduğu” ifade edildi.

“İsrail’in İran’a bir saldırı başlatmak üzere” olduğu belirtilen haberde, “ABD’nin İsrail’in İran’a yönelik saldırısına odaklandığı ve saldırının hafifletilmesi için baskı yaptığı” kaydedildi.
İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant dün, askeri üsse gerçekleştirdiği ziyaret sırasında ülkesinin İran’a olası saldırısı hakkında açıklamalarda bulunarak, “İran’a saldırdıktan sonra herkes sizin hazırlık ve eğitim sürecinde neler yaptığınızı anlayacak.” diye konuşmuştu.
REKLAM
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Hamas lideri Yahya Sinvar’ın İsrail’in Gazze’nin güneyindeki Refah’ta düzenlediği saldırıda yaşamını yitirmesinin ardından başlayan Orta Doğu turu kapsamında dün ilk olarak İsrail’e gelmişti.
ABD Dışişleri Bakanı Blinken, İsrail ziyaretinin ardından Suudi Arabistan’a geçmişti.
İran, 1 Ekim’de İsrail’e füze saldırısında bulunmuştu. Tel Aviv yönetimi, İran’ın bu saldırısına karşılık verileceğini bildirmişti.
İsrail’in Kanal 13 televizyonunda yer alan haberde, ABD’nin Tel Aviv’den İran’a yapacağı saldırıyı “yumuşatmasını” istediği iddia edilmişti.
Bu iddiaya ilişkin İsrail yönetiminden ise bir açıklama yapılmadı.
Öte yandan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, bugün Tel Aviv’de yaptığı açıklamada, İsrail’in İran’a yanıtının “gerginliği artırmaması” uyarısında bulunmuştu.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Rejime yakın sosyal medya hesaplarında da saldırıda bir kişinin öldüğü iddia edilirken olay yerine ambulansların sevk edildiği kaydedildi.
AA’nın haberine göre; Şam’ın birçok mahallesinde, Hizbullah’ın yanı sıra İran destekli grupların yoğun varlık gösterdiği biliniyor.
Söz konusu iddiaya ilişkin, İsrail tarafından şu ana kadar herhangi açıklama yapılmadı.
İsrail, iç savaşın başladığı 2011’den bu yana Suriye’de zaman zaman İran destekli gruplara ve Suriye ordusuna ait askeri noktalara saldırılar düzenliyor.
*Haberde AA’nın arşiv fotoğrafı kullanılmıştır.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Küba’nın Matanzas kentinde bulunan Antonio Guiteras Elektrik Santrali’nde ilk olarak cuma günü öğle saatlerinde yaşanan arıza nedeniyle yaklaşık 10 milyon kişi karanlıkta kaldı.
Yetkililerin yoğun çalışmalarının ardından bazı bölgelere elektrik verilse de ülkenin yüzde 80’inden fazlası günlerdir karanlığa gömülmüş halde.
Son 48 saat içinde elektrik santralinde yaşanan dördüncü arıza nedeniyle ülkede ciddi derece gıda, yakıt ve ilaç sıkıntısı yaşanıyor.
Sorunun çözülerek elektrik kesintilerinin bugün ya da yarın giderileceğini açıklayan yetkililer, ülkeye ulaşan Oscar Tropik Fırtınası nedeniyle çalışmaların aksadığını ifade etti.
OSCAR TROPİK FIRTINASI VURDU
Günlerdir elektrik arızasıyla mücadele eden Küba’yı, bu kez Oscar Tropik Fırtınası vurdu. Bahamalar’ın ardından Küba’ya ulaşan tropikal fırtına, ülkede şiddetli rüzgar ve yağışa neden oldu.
Dün akşam saatlerinde Küba’nın doğusundaki Guantanamo eyaletine bağlı Baracoa şehri yakınlarında karaya ulaşan Oscar Tropik Fırtınası, ülkenin doğu eyaletlerinde fırtına ve yağışın yanı sıra alçak bölgelerde orta şiddette su baskınlarına da neden oldu.
Yaklaşık 2 metrelik dalgalar sahili vururken Baracoa’da evlerin çatı ve duvarlarında hasar oluştu. Yetkililerin tahliye bekleyenler için 20 merkez kurduğu ifade edilirken tropik fırtınanın yarın etkisini kaybetmesinin beklendiğini açıkladı.

HAVANA SESSİZLİĞE GÖMÜLDÜ
Yaklaşık 2 milyon nüfuslu başkent Havana komple karanlığa ve sessizliğe gömülürken kentin çeşitli noktalarına da askerler konuşlandırıldı.
Yaşanan elektrik kesintisi nedeniyle Havana’da yaşayanlar, hükümeti tencere-tavalı protesto etti.
Gıda, su ve elektrik sıkıntısı nedeniyle öfkelenen eylemciler, San Miguel de Padron şehrinde çöp yığınlarıyla yolları kapattı.
Öfkeli kalabalık, protestoya müdahale eden güvenlik güçleri tarafından dağıtıldı.

“MÜNFERİT VE MİNİMAL OLAYLAR…”
Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel, dün akşam saatlerinde gerçekleştirdiği ulusa sesleniş konuşmasında, halka yaşanan soruna ilişkin şikayetlerini nezaket içerisinde dile getirmelerini söyleyerek “Hiç kimsenin vandalizmle hareket etmesini ve halkımızın huzurunu bozmasını kabul etmeyeceğiz ve buna izin vermeyeceğiz.” dedi.
Küba Enerji ve Madenler Bakanı Vicente de la O Levy ise dün yaptığı açıklamada, elektrik kesintilerinin halkı “huzursuz” ettiğinin farkında olduğunu ancak Küba halkının hükümetin enerji akışının yeniden sağlanmasına yönelik çabalarını anlaması ve desteklemesi gerektiğini söyleyerek, “İş birliği yapmak Küba kültürüdür. Var olan bu münferit ve minimal olayları yanlış ve uygunsuz olarak sınıflandırıyoruz.” diye konuştu.

Kaynak: İhlas Haber Ajansı (İHA)Can Badak
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Rusya ile Kuzey Kore’nin askeri işbirliğine yönelik gazetecilere değerlendirmelerde bulundu.
Kuzey Kore’nin Rusya’nın en yakın komşusu ve ortağı olduğunu hatırlatan Peskov, iki ülkenin ilişkilerini her alanda geliştirdiğini ve bunun kendilerinin egemenlik hakkı olduğunu dile getirdi.
“İŞ BİRLİĞİNİZİ GELİŞTİRECEĞİZ”
Peskov, “Bu kimseyi endişelendirmesin çünkü bu işbirliği üçüncü ülkelere karşılık değildir. Biz bu iş birliğini daha da geliştireceğiz.” ifadesini kullandı.
Kuzey Kore ordusunun Rusya’da olduğu iddiasıyla ilgili bilgilerin çelişkili olduğuna dikkat çeken Peskov, “Çok fazla çelişkili bilgi görüyoruz. Güney Koreliler bir şey söylüyor, ardından Pentagon bu tür açıklamaları teyit etmediklerini açıklıyor. Muhtemelen buna böyle yaklaşmamız gerekiyor.” diye konuştu.
YANITSIZ BIRAKTI
Sözcü Peskov, Kuzey Kore ordusunun Rusya’da olup olmadığı ve Ukrayna’daki “özel askeri operasyona” katılıp katılmadığı yönündeki soruya, “Bu, özel askeri operasyonun yürütülmesiyle ilgili bir soru. Savunma Bakanlığı ile iletişime geçmeniz gerekiyor.” yanıtını verdi.
Kaynak: İhlas Haber Ajansı (İHA)Furkan Can
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail’in dün Lübnan’ın güneyindeki hava saldırısında 3 Lübnan askeri hayatını kaybetti. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Sözcüsü Nadav Shoshani konuya ilişkin yaptığı açıklamada, dün sabah saatlerinde Lübnan’ın güneyindeki Nebatiye Valiliği’ne bağlı Hanine bölgesinde füze rampası ve füze taşıdığı tespit edilen Hizbullah’a ait bir kamyonun vurulduğunu ve patlamalar meydana geldiğini belirtti.
İlerleyen saatlerde Hizbullah’la IDF askerlerinin çatışma bölgesi olan aynı noktaya bir kamyonetin daha geldiğini ve bölgedeki askerlerin bu kamyonu da hedef aldığını ifade eden Shoshani, söz konusu kamyonun Lübnan ordusuna ait olduğunun tespit edildiğini ve saldırıda 3 askerin öldüğünü söyledi.
ÖZÜR DİLEDİLER
Shoshani, “Lübnan ordusuna ait bir kamyonun geleceği IDF tarafından bilinmiyordu. IDF Lübnan ordusuna karşı operasyon yürütmüyor ve bu istenmeden yaşanan durumlar için özür diliyor.” ifadesini kullandı.
Lübnan ordusu tarafından dün yapılan açıklamada, İsrail’in Lübnan’ın güneyindeki Ayn Ebel kasabasında orduya ait bir aracı hedef aldığı ve 3 Lübnan askerinin hayatını kaybettiği belirtilmişti.
Kaynak: İhlas Haber Ajansı (İHA)Abdullah Paçal
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Amerika, 5 Kasım’da yapılacak olan seçimlere hazırlanıyor…
Kamala Harris ve Donald Trump arasındaki yarış ise bir hayli heyecanlı ve çekişmeli anlara sahne oluyor.
Ağustos ayından bu yana yapılan anketlerde Kamala Harris, ipi göğüsleyerek üstünlük elde etti.
Ancak durum, son anketlerde değişmiş gibi görünüyor.
TRUMP ÖNE GEÇMEYE BAŞLADI
Cuma günü yayınlanan Emerson College’ın anketine göre Harris, Trump’ı sadece bir puanla geçti. Harris yüzde 49, Trump yüzde 48. Harris, Emerson College’ın Eylül ve Ekim başındaki anketlerinde iki puan ve Ağustos ayındaki anketinde ise dört puan öndeydi.
Trump, çarşamba günü yayınlanan Fox News anketinde Harris’e karşı yeniden bir üstünlük elde etti ve olası seçmenler arasında yüzde 50’ye yüzde 48’lik bir üstünlük sağladı.
İLGİLİ HABERABD başkanlık yarışında son anket! Kamala Harris ve Donald Trump başa baş
ANKETLER BÖLGESEL OLARAK DEĞİŞİKLİK GÖSTERİYOR
Harris, çarşamba günü yayınlanan iki ankette önde:
Marist College’ın anketinde beş puanlık bir üstünlüğe sahip (Harris yüzde 52- Trump yüzde 47). Economist/YouGov’un anketinde ise dört puanlık (yüzde 49-yüzde 45) bir üstünlüğe sahip.
Diğer yandan bazı anketler daha dar farklar gösteriyor:
Geçtiğimiz pazartesi günü yayınlanan kayıtlı seçmenler arasında yapılan Harvard CAPS/Harris anketinde Trump, Harris’in yüzde 51’e yüzde 49 gerisindeydi. İkili Eylül ayında anketlerde eşitliğe sahipti.

SALINCAK EYALETLERDE SON DURUM
FiveThirtyEight’in anketine göre, çoğu anket Harris’in Michigan, Wisconsin ve Nevada’da önde olduğunu, Trump’ın ise Pensilvanya, Arizona, Kuzey Carolina ve Georgia’da avantajlı olduğunu gösteriyor.
Bu, eyalet düzeyindeki anketler tam olarak doğru çıkarsa Trump’ın az bir farkla kazanacağı anlamına geliyor; ancak yedi salıncak eyaletin hepsinde durum şu an için çok belirsiz.
İLGİLİ HABERABD başkanlık yarışında Kamala Harris, Donald Trump’ın 4 puan önünde
İLGİLİ HABERDonald Trump, hamburgercide çalıştıAdile Topçu
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Joe Biden, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’e gönderdiği mektup ile dikkat çekti.
Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Biden mektubunda, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine hizmet edecek barış anlaşmasının istikrarlı şekilde ilerlemesinden memnun olduğunu kaydetti.
“ABD, KALICI VE ONURLU BİR BARIŞIN ELDE EDİLMESİNE DESTEK VERMEYE HAZIR”
Biden, söz konusu mektubunda şu açıklamalara yer verdi:
Sizi temin etmek isterim ki, ABD, asırlar boyunca devam eden çatışmaya nihayet son verecek. ABD, Azerbaycan ile Ermenistan arasında kalıcı ve onurlu bir barışın elde edilmesine destek vermeye hazır.
Barış anlaşması, Azerbaycan’ın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlamanın yanı sıra tüm bölgeyi dönüştürecek ve Avrupa ile Orta Asya arasında daha fazla ticaret, yatırım ve bağlantı imkanı sunacaktır.
Dünyanın gözünün 29. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP29) etkinliği dolayısıyla Bakü’de olduğu bir dönemde, küresel kamuoyuna barışa olan bağlılığınızı gösterme fırsatına sahipsiniz.
“SİZİ BU YIL ANLAŞMAYI TAMAMLAMAYA DAVET EDİYORUM”
Biden, barış anlaşmasının mutabık kalınmamış maddeleriyle ilgili çalışmanın tamamlanması için her iki taraftan da esneklik gerektiğini söyleyerek,“Sizi bu yıl anlaşmayı tamamlamaya davet ediyorum. Ortak refah adına bölgeye dair yeni bir strateji belirlemek için bu fırsatı değerlendireceğinizi umuyorum” ifadesinde bulundu.
Kaynak: Demirören Haber Ajansı (DHA)Öznur Kaya
Editor
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Şırnak ve Habur Sınır Kapısı’nda kolluk kuvvetlerince hafta boyunca yapılan operasyonlarda, 9,07 gram metamfetamin, 26,07 gram esrar maddesi, 15,57 gram eroin maddesi, 1,69 gram bonzai, 1 adet bong, 460 paket kaçak sigara, 21 adet cep telefonu, bin 823 adet emtia ele geçirildi.
Operasyonlarda hakkında işlem yapılan 71 kişiden 2’si sevk edildikleri adli makamlarca tutuklandı. – ŞIRNAK
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>SAKARYA’nın Geyve ilçesinde 5 gündür kayıp olan Recep Demir’in Sakarya Nehri’nde cansız bedeni bulundu. Demir’in aynı tarihten beri kayıp olan oğlu Tevfik Can Demir (29) için de nehir ve çevresinde arama çalışması başlatıldı.
Geyve ilçesin Kızılkaya mevkisinde Sakarya Nehri’nin kıyısına oltalarını bırakan kişi, sabah saatlerinde kontrol etmek için geri döndüğünde kıyıda ceset gördü. İhbar üzerine bölgeye jandarma ve AFAD ekipleri sevk edildi. Ekipler tarafından yapılan incelemede cesedin 5 gündür oğlu Tevfik Can Demir ile birlikte kayıp olan Recep Demir’e ait olduğu tespit edildi. Demir’in cenazesi yapılan incelemenin ardından otopsi için Sakarya Eğitim ve Araştırma HastanesiKorucuk Ön Otopsi Merkezi’ne sevk edildi.
Recep Demir’in kayıp olan oğlu Tevfik Can Demir’in de bulunması için ekipler nehir ve çevresinde arama çalışması başlattı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Karabük’ün yüksek kesimlerinde kar yağışı hafta sonunda etkili oldu.
Safranbolu ilçesindeki bin 700 rakımlı Sarıçiçek Yaylasında kar yağışıyla birlikte ağaçlar beyaz örtüyle kaplandı.
Yer yer kar kalınlığının 50 santimetreye ulaştığı yaylaya çıkan vatandaşlar karın keyfini çıkardı. – KARABÜK
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Bekayi, Dışişleri Bakanlığında düzenlenen haftalık basın toplantısında, ülkesinin dış politika gündemini ve bölgesel gelişmeleri değerlendirdi.
İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine saldırı tehditlerinin sorulması üzerine Bekayi, konuya ilişkin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (UAEA) ve Ajansın Genel Müdürü Rafael Mariano Grossi’ye protesto notası ilettiklerini aktardı.
İsrail’in bölgedeki saldırılarının durdurulması konusunda tüm bölge ülkeleriyle istişarelerini sürdürdüklerini belirten Bekayi, “Mesajımız çok açık ve Siyonist rejimin herhangi bir saldırısına İran tarafından kesinlikle karşılık verileceğini söyledik. İran’a yönelik bir saldırıda komşu ülkelerin topraklarını kullandırma izni vermeyeceğine güveniyoruz.” dedi.
Bekayi, İsrail’in muhtemel saldırısına hazırlıklar kapsamında bu ülkede vurulacak hedeflerin belirlendiğini belirtti.
Türkiye ile bölgesel işbirliği ve terörle mücadele konusuna değinen Bekayi, “Türkiye ile ilişkilerimizde sınır güvenliğinin güçlendirilmesi ve terörle mücadele iki önemli konu başlığı. Suriye konusunda Türk mevkidaşlarımız ile Astana çerçevesinde iletişim halindeyiz. Türkiye’nin ve diğer ortaklarımızın da yardımı ile Suriye’de barış ve istikrarı sağlamak için çalışıyoruz. ABD’nin Suriye’yi işgali ve istikrarın sağlanmaması terör örgütlerini güçlendiriyor.” diye konuştu.
Bekayi, “Ortak sınırlarda ve bölgede terörizmle mücadele etmek için Suriye’de istikrar ve güvenliğin yeniden tesis edilmesine yardımcı olmamız gerektiği konusunda Türkiye ile aynı fikirdeyiz.” değerlendirmesinde bulundu.
Türkiye ve İran’ın İsrail’in bölgedeki saldırılarının durdurulması konusunda da ortak hareket ettiğini vurgulayan Bekayi, “İslam dünyasının iki büyük ülkesi ve bölgesel gücü olan İran ile Türkiye arasındaki ilişkiler çok ayrıcalıklı. Dışişleri Bakanı’nın (Abbas Erakçi) son Türkiye ziyareti, Türk yetkililerle görüşmek için de iyi bir fırsattı ve Hamas yetkilileriyle yaptığımız görüşmeler de Hamas’ın hayatta olduğunu gösterdi. İki ülke İran ve Türkiye kararlılıkla Gazze ve Lübnan’a yönelik saldırıyı durdurmaya çalışıyor.” şeklinde konuştu.
Bekayi, ABD ile İsviçre’nin aracılığı üzerinden mesaj alışverişinin sürdüğünü de aktardı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail’in Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden Hamas Siyasi Büro Başkanı Yahya Sinvar ve Filistin’de hayatını kaybedenler için Demokrasi Parkı önünde gıyabi cenaze namazı düzenlendi. Namaz öncesi vatandaşlar, sık sık tekbir getirerek Yahya Sinvar ve Filistinliler için dua etti.
Vatandaşlar daha sonra Yahya Sinvar ve Filistin’de hayatını kaybedenler için gıyabi cenaze namazı kılındı. – ADIYAMAN
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>AA’nın haberine göre; teknenin Kivu Gölü’nde alabora olması sonucunda 78 kişi yaşamını yitirdi.
Kapasitesinin üstünde yolcu ve yük taşıyan tekneyle ilgili arama kurtarma çalışmalarının devam ettiği ve olayla ilgili soruşturma açıldığı belirtildi.
Ülkede yeterli asfalt yol bulunmaması nedeniyle ulaşım için genellikle nehirler ve göller kullanılıyor.
Özellikle mevsimsel yağışların yoğun olduğu dönemde meydana gelen bu tür kazalara, teknelerin bakımsızlığının yanı sıra kapasitelerinin üstünde yük ve yolcu taşımaları neden oluyor.
KDC’nin başkenti Kinşasa’da Haziran 2024’teki tekne kazasında 80 kişi hayatını kaybetmişti.
*Haberde AA’nın arşiv fotoğrafı kullanılmıştır.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Trump, Wisconsin eyaletinin Milwaukee kentinde düzenlenen seçim kampanyasında konuştu.
İsrail ve İran arasındaki gerilime işaret ederek “Olanlar çok kötü.” diyen Trump, “Görünen o ki süreci tamamlamaları gerekiyor. Bu (durum) biraz okul bahçesinde kavga eden iki çocuğa benziyor.” ifadelerini kullandı.
Trump, “Bazen bırakıp ne olacağını görmeniz gerekiyor. Ama bugün gördüğünüz, korkunç bir savaş. Nerede sona erecek?” şeklinde konuşarak, kendisi başkan olsaydı durumun bu şekilde olmayacağını savundu.
REKLAMFÜZE SALDIRILARI
İran Devrim Muhafızları Ordusu, dün İran’ın “ulusal güvenliğini” hedef alan İsrail’e füze saldırısı düzenlendiği bildirilmişti.
Saldırının Hamas lideri İsmail Heniyye, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ve İranlı Tuğgeneral Abbas Nilfuruşan’ın öldürüldüğü İsrail saldırılarına karşılık düzenlendiği belirtilmişti.
İran devlet televizyonu, daha sonra İsrail’e yaklaşık 200 füzenin atıldığını ve hipersonik Fettah-1 füzelerinin de ilk kez kullanıldığını duyurmuştu. Füzelerin fırlatılmasının ardından başta Tel Aviv olmak üzere ülke genelinde sirenler çalmıştı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, yayımladığı görüntülü açıklamada, füze saldırısıyla İran’ın “büyük bir hata yaptığını ve bedelini ödeyeceğini” söylemişti.
*Haberin görseli AA tarafından servis edilmiştir.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Rapora göre, Yemen’de 1 Ocak 2024’ten bu yana silahlı çatışma ve sert hava şartları nedeniyle 489 bin 545 kişi yerinden edildi.
Yerinden edilenlerin yüzde 93,8’i iklimle ilgili krizlerden ciddi şekilde etkilenirken, yüzde 6,2’si ise çatışmalar nedeniyle yerinden oldu.
UNFPA liderliğindeki hızlı müdahale mekanizması, ülkede 20 ilde yerinden edilenlerin yüzde 86,5’ine acil yardım sağladı.
Yemen’de ağustos ayının başından bu yana etkili olan şiddetli yağışlar, onlarca kişinin ölümüne ve kamplarda yaşayan yerinden edilmiş siviller başta olmak üzere çok sayıda bölge sakininin zarar görmesine yol açtı. Ülkede ağustos ayı başından bu yana yaşanan sellerde yaklaşık 210 kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor.
Dünyanın en fakir ülkeleri arasında yer alan Yemen’de yaklaşık 10 yıldır süren iç savaş nedeniyle büyüyen insani kriz korkunç boyutlara ulaştı.
BM’ye göre 30 milyon nüfuslu ülkenin 22 milyondan fazlası yardıma ve korumaya ihtiyaç duyuyor.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Orman Koruma Birimi yöneticisi Lai Ngoc Dau, basına yaptığı açıklamada, Bien Hoa kentindeki Vuon Xoai Hayvanat Bahçesi’nde 20 kaplan ve 1 panterin öldüğünü duyurdu.
Yetkililer, Long An bölgesindeki My Quynh Hayvanat Bahçesi’nde ise aynı dönemde 27 kaplan ile 3 aslanın öldüğünü belirtti.

Ölen hayvanların kan örneklerinde kuş gribi olarak bilinen H5N1 virüsüne rastlandığı kaydedildi.
Yetkililer, bölgedeki yaban hayvanlarında birçok ölüme yol açan salgının kontrol altına alınması için hastalık kontrol merkezleriyle ortak çalışma yürütüldüğünü aktardı.
Sayıları yaklaşık bir asır önce Asya’daki sayıları 100 bin civarında olduğu tahmin edilen kaplanların, çoğunluğu Hindistan’da bulunan bölgedeki nüfusunun 5 bin 600’a kadar düştüğü değerlendiriliyor.
*Haberin görselleri AA tarafından servis edilmiştir.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Saldırı sonucu bölgeden dumanlar yükseldi.
Saldırıda 8 kişinin öldüğü, 11 kişinin yaralandığı açıklandı.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Açıklamada, son iki gün içinde çoğunluğu güney bölgeler ve başkent Beyrut’un Dahiye bölgesi olmak üzere Lübnan’ın çeşitli noktalarına yaklaşık 134 hava saldırısı düzenlendiği kaydedildi.
İsrail saldırıları nedeniyle 8 Ekim’den bu yana 1 milyon 200 bin kişinin yerinden, bu kişilerden 160 bin 200’ünün sığınma merkezlerine yerleştirildiği belirtildi.
Son 24 saatte İsrail’in Lübnan’a düzenlediği saldırılarda 55 kişinin daha hayatını kaybettiği, 156 kişinin de yaralandığı kaydedildi.
REKLAM
Yaşanan son kayıplarla birlikte 8 Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırılarında ölenlerin sayısının 1928, yaralı sayısının da 9 bin 290 olduğu bildirildi.
Hizbullah ile 8 Ekim 2023’ten beri Lübnan-İsrail sınırında kontrollü çatışmalara devam eden İsrail ordusu, 17-18 Eylül’de Hizbullah’ın kullandığı çağrı cihazları ve telsizleri patlattı, 23 Eylül’de de Lübnan’ın güney kentlerinin yanı sıra Bekaa ve Baalbek bölgelerine yüzlerce hava saldırısı düzenledi.
İsrail ordusu, 30 Eylül’de de Lübnan’ın güneyinde Hizbullah’ın altyapısına yönelik sınırlı ve yoğun kara saldırılarına başladığını duyurdu.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Dışişleri Bakanlığı, İsrail’in Lübnan’a kara saldırısı başlatmasıyla ilgili açıklama yaptı. Açıklama şöyle:
“İsrail’in Lübnan’a kara saldırısı başlatarak bu ülkenin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal etmesi, hukuksuz bir işgal girişimidir. Bu saldırının bir an önce sona ermesi ve İsrail askerlerinin Lübnan topraklarından çekilmesi gerekmektedir.
Söz konusu saldırı, sadece bölge ülkelerinin değil, bölge dışı ülkelerin de güvenlik ve istikrarını hedef almaktadır. Bu tehlikeli işgal girişimi sonucunda yeni bir göç dalgasının ortaya çıkması ve tüm dünyada aşırıcıların zemin kazanması kuvvetle muhtemeldir. Bu gelişmelerin İsrail’e siyasi destek ve silah sağlayan ülkeleri de etkileyeceği unutulmamalıdır.
BM Güvenlik Konseyi, uluslararası hukukun gereğini yapmalı ve Lübnan’ın işgaline yönelik bu saldırıya karşı gereken önlemleri almalıdır. İsrail tarafından işlenen her suç, aynı zamanda uluslararası hukuka ve BM Şartı’na indirilen bir darbedir.
Diğer taraftan, bölgede sükunetin tesisi için atılması gereken başlıca adım Gazze’de acil ve kalıcı ateşkesin sağlanmasıdır. Gazze’ye barış getirilmesi, tüm insanlığın sorumluluğudur.”
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Ulusal Gün vesilesiyle dün akşam başkent Pekin’de Büyük Halk Salonu’nda resepsiyon düzenlenirken meclisin bulunduğu Tienanmın Meydanı, özel dekoratif malzemeler ve ışıklarla donatıldı.
Meydanda Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mao Zıdong’un portresinin bulunduğu eski İmparatorluk Sarayı “Yasak Şehir”in güney cephesi aydınlatılırken meydanın ortasına Ulusal Gün’e özel dev çiçek buketi yerleştirildi.
1912’de Çin Cumhuriyeti’ni kuran Sun Yat-sen’in portresi de alanda Mao’nun portresinin karşısına konumlandırıldı. Komünist rejim, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde siyasi faaliyette bulunan milliyetçi Sun’u, modern Çin’in kurucu lideri olarak görüyor.
Tienanmın Meydanı’nda bayrak töreni
Ulusal Gün vesilesiyle sabah Tienanmın Meydanı’nda geçit töreni yapılmadı, geleneksel bayrak töreni gerçekleştirildi. Çin Halk Kurutuluş Ordusu askerlerinden oluşan tören kıtası, Çin Halk Cumhuriyeti bayrağını göndere çekti.
Ülkede, cumhuriyetin kuruluşunun 10 yıllık dönümlerinde geçit törenleri yapılıyor. 70. yılının kutlandığı 2019’da askeri geçit töreni gerçekleştirilmişti.
Çin’de İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Çan Kay-şek liderliğindeki Çin Milliyetçi Partisi (Koumintag) ile Mao Zıdong önderliğindeki Çin Komünist Partisi (ÇKP) güçleri arasında yaşanan iç savaşta galip gelen komünistler, 1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ilan etmişti.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Brüksel’deki NATO karargahında Genel Sekreterliğin Stoltenberg’den Rutte’ye devri için resmi tören düzenlendi.
Törende konuşan Rutte, görevi kendisine emanet eden tüm müttefiklere teşekkür etti.
Stoltenberg’e hitap eden Rutte, “Örnek bir Genel Sekreter oldunuz. Bugün NATO daha büyük, daha güçlü ve birleşik. Bu büyük ölçüde liderliğiniz sayesinde. Bir yandan halefiniz için çıtayı yükseltmiş oldunuz ancak diğer yandan sağlam bir İttifak devralmamı sağladınız.” diye konuştu.
“NATO’yu geleceğin zorluklarına hazırlamaya kararlıyım.” diyen Rutte, önceliklerinin NATO’yu güçlü tutmak, kolektif savunmanın tüm tehditlere karşı etkili ve güvenilir kalmasını sağlamak, daha fazla savunma harcaması ve yatırımı yapmak, Ukrayna’ya desteği artırmak ve onu NATO’ya daha da yakınlaştırarak üye olması için çalışmak, Avrupa Birliği (AB) başta olmak üzere Asya-Pasifik gibi bölgelerde de aynı değerleri paylaşan ortaklarla işbirliğini geliştirmek olduğunu bildirdi.
Ukrayna’nın NATO üyesi olması gerektiğini vurgulayan Rutte, “Güçlü ve bağımsız bir Ukrayna olmadan Avrupa’da kalıcı bir güvenlik olamaz.” ifadesini kullandı.
Rutte, AB’yi NATO’nun “Benzersiz ve temel ortağı” olarak niteledi ve işbirliğinin geliştirilerek sürdürülmesi gerektiğinin altını çizdi.
Koltuğunu devretti
Stoltenberg de Rutte’nin Hollanda’da 4 koalisyon hükümetine liderlik ettiğini anımsatarak, “Uzlaşma sağlamayı bildiğinizi gösterdiniz. Bu NATO’da çok değer verilecek bir şey. Ancak aynı zamanda temel değerlerimizden ve ilkelerimizden taviz vermediğinizi de gösterdiniz.” diye konuştu.
Daha sonra Stoltenberg, koltuğunu Rutte’ye devretti.
Stoltenberg personelle vedalaşmasının ardından uzun süre alkışlanarak karargahtan ayrıldı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
MEKSİKA ORDUSU KASIRGADAN ETKİLENEN BÖLGELERE YARDIM MALZEMESİ ULAŞTIRIYOR
Öte yandan Meksika ordusu kasırgadan etkilenen bölgelere yardım malzemeleri ulaştırmaya başladı. Meksika’yı 2023’te Otis Kasırgası vurmuştu. Yaklaşık 900 bin kişinin etkilendiği kasırgada, 50’den fazla kişi hayatını kaybederken büyük hasar meydana gelmişti.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail’in hava saldırılarını arttırdığı ve kara saldırısının da gündemde olduğu Lübnan’da vatandaşlar ülkelerini terk etmeye başladı. Güvenlik nedeniyle Türk Hava Yolları (THY) ve Pegasus’un seferlerini iptal ettiği Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta vatandaşlar, seferlerine devam eden Ortadoğu Havayolları’nın İstanbul uçuşlarıyla Türkiye’ye geliyor. İstanbul’a gelen Lübnanlı vatandaşlar buradan da Avrupa’da bulunan yakınlarının yanına gidiyor.
‘İNSANLAR DEHŞET İÇERİSİNDE OLUP BİTENİ İZLİYOR’
İstanbul Havalimanı’nda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Lübnanlı vatandaşlar, “Lübnan şu an çok kötü durumda. Son birkaç gündür Beyrut’ta çok sayıda patlama oluyor. İnsanlar dehşet içerisinde olup biteni izliyor. Ülkemiz için uluslararası yardıma ve dualara ihtiyacımız var” dedi.
‘LÜBNAN’IN GÜVENLİ BİR ÜLKE OLMASINI İSTİYORUZ’
Beyrut’a yaşanan olaylardan sonra İstanbul’a geldiğini söyleyen Lübnanlı gazeteci Lina jihaab, “Son yaşanan olaylardan sonra Beyrut’ta durum iyi değil. Herkesin bildiği gibi Lübnan’da birkaç güvenli bölge var. Ben orada yaşamama rağmen İstanbul’a gelmeyi tercih ettim. Burada birkaç gün kalıp olup biteni televizyondan takip edeceğim. İnşallah Lübnan ordusu ülkede her yerde olur, bizde geri döneriz. Bizde Lübnan’ın Dünyadaki ülkeler gibi güvenli bir ülke olmasını istiyoruz” diye konuştu.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>(ANKARA) – CHP Ordu MilletvekiliSeyit Torun, Yunanistan sahil botunun Türk kara sularını ihlali etmesini soru önergesiyle TBMM gündemine taşıdı. Torun, Milli Savunma BakanıYaşar Güler’e “Hamasi bir söylem malzemesi olarak iktidar temsilcilerinin sıklıkla kullandığı Mavi Vatan tezinden vaz mı geçilmiştir” diye sordu.
CHP Ordu Milletvekili Seyit Torun, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na verdiği soru önergesi verdi. İsrail’in işgal politikasının gün geçtikçe genişlediğini belirten Torun, bölge ateş çemberindeyken Yunan Deniz Kuvvetleri mensuplarının rahatlıkla Türkiye topraklarına ayak bastığını ve kara sınırlarının mültecilerin serbest geçiş alanlarına dönüştüğünü ifade etti.
“Siyasi iktidar, daha tuvaletleri temizleyemiyor”
Doğu Akdeniz’de yüzlerce yıldır süren hegemonya mücadelesine 1974 Kıbrıs Barış Harekatıyla yön yeren Türkiye’nin hava, deniz ve kara sınırlarına yönelen tehditlere göz yumulamayacağını belirten Torun, “Daha okulların tuvaletlerini temizleyemeyen bir siyasi iktidardan böylesine bir ciddiyet beklemek de bizim iyimserliğimiz” ifadelerini kullandı.
Torun, Bakan Güler’e şu soruları yöneltti:
“- Kıbrıs ve çevresinde devam eden askeri hareketliliğe ilişkin KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın yaptığı uyarılar doğrultusunda Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yönelmesi muhtemel saldırılara karşı hangi hazırlıklar yapılmıştır?
– Uluslararası anlaşmalara aykırı olarak Mavi Vatan ve Kıbrıs’ta ortaya çıkan askeri hareketlilik ve bölgeyi silahlandırma girişimlerine karşı hangi diplomatik ve askeri hamleler uygulamaya konulmuştur?
– ABD, İngiltere ve İsrail’in bölgedeki uluslararası hukuka aykırı hareketlerine sessiz kalınmasının sebepleri nelerdir?
– İsrail’in işgal politikasının yarattığı tahribatın Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne sıçramasının önüne geçmek için öncelikli olarak sınır güvenliğimizin sağlanması gerekmektedir. Yunanistan Silahlı Kuvvetlerine mensup askerlerin Ege Denizi üzerinden rahatlıkla topraklarımıza ayak basabiliyor olmasının sebeplerini açıklar mısınız? Mülteci çiftliğine dönüşen kara sınırlarımızın ve Yunan tacizlerine maruz kalan Mavi Vatan’ın güvenliğinin sağlanması için hangi önlemlerin alınması düşünülmektedir? Alınacak önlemlerin içeriğini ve uygulamaya konulacakları tarihi açıklar mısınız?
– Hamasi bir söylem malzemesi olarak iktidar temsilcilerinin sıklıkla kullandığı Mavi Vatan tezinden vaz mı geçilmiştir?
– Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin İsrail ve dünya süper güçleri tarafından kuşatılmasına göz yumulmasının Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından olumlu karşılandığı ve Kıbrıs Adasına ilişkin Yunan-Rum tezlerini güçlendirdiği açıktır. Böylesine hayati bir konuda, her mecrada Türkiye’nin Kıbrıs tezlerinin savunulması gerekirken sessiz kalınmasının sebepleri nelerdir? Kıbrıs Davasından vaz mı geçilmiştir?”
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>HUDEYDE, 1 Ekim (Xinhua) — Yemen hükümeti, İsrail’in Husilerin kontrolündeki Kızıldeniz liman kenti Hudeyde’ye yönelik son hava saldırılarını kınadı.
Husi yönetimindeki Sağlık Bakanlığı’na göre, İsrail’in Hudeyde’ye yönelik saldırıları 5 kişinin ölümüne ve 57 kişinin yaralanmasına yol açarken, yaralıların birçoğunun durumu kritik.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
İsrail’in sabah saatlerinden bu yana Lübnan’a düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 492’ye, yaralı sayısı ise bin 645’e yükseldi. İsrail, Lübnan’a yönelik saldırılarına “Kuzey Okları” ismini verdi.

İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları sabah saatlerinden bu yana sürerken, can kaybı artmaya devam ediyor. Lübnan Sağlık Bakanlığı, İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısının 492’ye, yaralı sayısının ise bin 645’e yükseldiğini açıkladı.
İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi, İsrail’in Lübnan’a devam eden saldırılarına dair operasyonuna “Kuzey Okları” isminin verildiğini açıkladı. İsrail ordusu, şu ana kadar Lübnan’da bin 300’den fazla noktayı vurdu.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

İLK DEFA VURULDU
Bir son dakika haberi ise Hizbullah kanadından geldi. İsrail’in Lübnan’daki saldırılarına Hizbullah füzelerle yanıt verdi.
Lübnanlı grubun Telegram hesabından yapılan açıklamada, kuzeyde bulunan Afula şehrinin batısındaki Megiddo Askeri Havaalanı’nın Fadi 1 ve Fadi 2 füzeleriyle üst üste üç kez bombalandığı belirtildi. Lübnan sınırına 30 kilometre uzaklıktaki havaalanı Hizbullah tarafından ilk defa vurulmuş oldu.

Bir başka açıklamada Ramat David Üssü ile havaalanının Fadi 2 füzesi, İsrail ordusunun kuzey bölgesine ulaşım ve lojistik destek sağlayan ana üs olan Amos Üssü’nün Fadi 1, Lübnan sınırına yaklaşık 60 kilometre uzaklıktaki Zihron bölgesindeki bir patlayıcı madde fabrikasının ise Fadi 2 füzeleriyle vurulduğu ifade edildi.

Saldırıların “Gazze Şeridi’ndeki Filistin halkını, onların cesur ve onurlu direnişini desteklemek ve Lübnan halkını savunmak için” gerçekleştirildiği aktarıldı.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>CEO PAVEL DUROV GÖZALTINDA KALDI
24 Ağustos’ta Paris Bourget Havalimanı’nda gözaltına alınan Telegram Ceo’su Pavel Durov, Telegram üzerinden yasa dışı içeriklere erişim sağlandığı gerekçesiyle 96 saat boyunca sorgulandı. Paris Savcılığı, Durov’un 5 milyon avro kefalet ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığını ve Fransa dışına çıkış yasağı getirildiğini açıkladı.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
İsrail ordusu ve Lübnan Hizbullahı’nın çatışmaları şiddetlenerek devam ediyor. İsrail ordusu ve Hizbullah arasında gerilimin zirveye tırmanmasının ardından önceki gece Lübnan’dan İsrail’in kuzeyindeki Hayfa ve Nasıra kenti çevresinde geniş bir bölgede atılan roketler nedeniyle saldırı alarmları çaldı.

İsrail ordusu, hava savunma sistemlerinin roketlerin çoğunluğunu engellediğini ancak bazı roketlerin Hayfa yakınlarındaki Kiryat Biraik ve Aşağı Celile bölgesinde yerleşim yerine isabet ettiğini bildirdi.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

İsrail acil yardım servisi Kızıl Davut Yıldızı ise Kiryat Bialik bölgesine isabet eden roket nedeniyle 3 kişinin yaralandığını ifade etti. Bölgede evlerde ve araçlarda hasar oluştu. İsrail basınına göre, Hayfa saldırısından bir milyon kişi etkilendi.

Lübnan Hizbullahı, Fadi-1 ve Fadi-2 tipinde füzelerle Hayfa yakınlarındaki Ramat David isimli hava üssü ve buradaki bir savunma sanayi şirketi merkezini hedef aldığını kaydetti.

İsrail ordusu, ülke topraklarına 150 roket, seyir füzesi ve insansız hava aracı (İHA) ile saldırı düzenlendiğini bildirirken Lübnan’a hava saldırıları başlattıklarını kaydetti.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>“VARIN GERİSİNİ SİZ DÜŞÜNÜN”
Toplam 5 dolgu ve 1 kanal tedavisine 900 dolar (yaklaşık 20 bin TL) ödediklerini belirten çift, “Avustralya’da tek bir dolgu için 3000 dolar istediler. Varın gerisini siz düşünün” diyerek adeta nispet yaptı.
“HAYAT SİZE GÜZEL”
Kısa sürede çok saygıda etkileşim alan videonun altına “Hayat size güzel”, “Şaka gibi gerçekten”, “Tabi size göre hava hoş ablam”, “Ne güzel dünya”, “Hayat size güzel” şeklinde yorumlar yaptı.
Olgun KızıltepeHaberler.com – Turizm
Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Telsiz cihazlarının patladığını teyit eden bir Hizbullah kaynağı, bazı patlamaların cihazlar otomobil içinde veya motosiklet üzerinde taşındığı sırada yaşandığını aktardı. Patlamalardan biri dünkü saldırıda ölen üç Hizbullah üyesi ve bir çocuk için yapılan cenaze töreni sırasında meydana geldi.
Devlete ait Lübnan Haber Ajansı (NNA) bugünkü yeni patlamalarda en az üç kişinin öldüğünü bildirdi. Reuters haber ajansı da bugünkü patlamalarda yüzlerce kişinin elleri ve karın bölgelerinden yaralandığını aktardı.
Katar merkezli Al Jazeera televizyonunun bölgedeki muhabiri Beyrut’taki hastaneler önünde çok yoğun ambulans trafiği yaşandığını söyledi.
Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk dünkü saldırılar üzerine yaptığı açıklamada, “İster sivil, ister silahlı grupların üyeleri olsun; cihazların kimin elinde olduğunu, bulundukları yeri ve çevresindekileri bilmeden binlerce kişinin eş zamanlı olarak hedef alınması uluslararası insan hakları hukukunun ihlalidir” ifadelerini kullanmıştı.
dpa,Reuters,AP/ MUK,ET
DW Türkçe’ye VPN ile nasıl erişebilirim?
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>MALATYA – Asrın felaketi sonrası Malatya’da depremzedeler için konteyner kent kuran Türkiye-Güney Kore Kültür İletişim Derneği üyeleri, depremzedelere çeşitli yardımlarda bulunarak vefa örneklerini devam ettirdi.
Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremleri sonrası ağır yıkım yaşayan illerden biri olan Malatya’ya yardım için koşanlardan biri olan Güney Koreliler, yaptırdıkları konteyner kent ile de depremzede vatandaşların yanında oldu. Yeşilyurt ilçesine bağlı Kaynarca Mahallesi’nde kurulan 200 konteynerin yer aldığı Malatya Korepck Geçici Konaklama alanı ziyaret eden Türk-Kore Kültür İletişim Derneği üyeleri depremzede ailelerle bir araya gelerek çeşitli hediyeler verdiler.
Buluşmada konuşan heyetin başkanı Guihwam Park, geçen yıl açılış töreni içinde Malatya’ya geldiklerini söyleyerek bu yıl da yine dernek üyeleri ile gelerek depremzede ailelerle bir araya gelmek istediklerini söyledi. Malatya’da olmaktan dolayı mutlu olduklarını da belirten Park, konteyner kentin yapımı sürecinde kendilerine destek veren tüm kurumlara da teşekkür etti.
Buluşmada Güney Kore Heyeti tarafından çocuklara hediye paketleri dağıtılırken ailelere de yine alışveriş çeki hediye edildi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Son iki günde Lübnan genelinde binlerce cağrı cihazı ve telsizin patlaması sonucu onlarca kişinin hayatını kaybetmesi ve binlerce kişinin yaralanmasının ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) acil toplanma kararı aldı.
Eylül ayı için 15 üyeli konseyin başkanlığını yürüten Slovenya’nın BM Büyükelçisi Samuel Zbogar, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Lübnan’da militan grup Hizbullah’ı hedef alan çağrı cihazı patlamaları üzerine cuma günü toplanacağını bildirdi. Buna göre, BMGK acil oturumu cuma günü TSİ 22.00’de (yerel saatle 15.00) gerçekleştirilecek.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
BM Genel Kurulu’ndaki oylamada 124 ülke İsrail’i 1967’den beri süren “yasa dışı” işgali sonlandırmaya çağırdı. Aralarında ABD, Macaristan ve Arjantin’in de bulunduğu BM üyesi 14 ülke metnin aleyhine oy kullanırken; Almanya ve İtalya ile beraber 43 devlet ise çekimser kaldı. Söz konusu metnin yasal bir bağlayıcılığı veya yaptırım gücü bulunmuyor.
Genel Kurul’da oylanan metnin ilk taslağı İsrail’i işgal ettiği topraklardan altı ay içinde çekilmeye çağırıyordu, daha sonra bu süre 12 ay olarak güncellendi. İsrail 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Doğu Kudüs’ü işgal etmişti. İsrail askeri 2005 yılında çekildiği Gazze Şeridi’ne 7 Ekim’deki Hamas baskınının ardından tekrar girmişti.
İsrail: Utanç verici bir karar
Karara tepki gösteren İsrail’in BM temsilcisi, Büyükelçi Danny Danon, “Bu Filistin otoritesinin diplomatik terörünü destekleyen utanç verici bir karar. Hamas’ı kınamak ve 101 rehinenin salıverilmesini istemek yerine, Genel Kurul Hamaslı katilleri destekleyen Filistin otoritesinin müziği ile dans etmeye devam ediyor” ifadelerini kullandı.
İsrail Dışişleri Bakanlığı da Genel Kurul’un tutumunun “terörü cesaretlendirdiğini ve barış şansını azalttığını” savundu.
ABD Büyükelçisi Linda Thomas-Greenfield “barışa hizmet etmeyeceğini” savunduğu kararı kınayan bir açıklama yaparak “Metin diğer başka şeylerin yanı sıra bir terör organizasyonu olan Hamas’ın Gazze’deki kontrol ve etkisini görmezden geliyor” dedi.
Gazze Savaşı’nın başından beri hem Genel Kurul’da hem de BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail’e şiddeti durdurması çağrısı yapan birden fazla karar alındı ancak bunların karşılığı olmadı.
AFP,Reuters/ MUK,ET
DW Türkçe’ye VPN ile nasıl erişebilirim?
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Ayrıntılar Geliyor…
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail basınındaki haberlere göre Gallant, İsrail’in kuzeyindeki Hayfa kenti yakınlarında bir hava üssüne yaptığı ziyarette “Ağırlık merkezi kuzeye kayıyor. Güçlerimizi, kaynaklarımızı ve enerjimizi kuzeye hareket ettiriyoruz.” dedi.
Gallant, “Savaşta yeni bir aşamanın başlangıcında olduğumuzu düşünüyorum. Uyum sağlamalıyız. Zaman içinde tutarlılık göstermeliyiz. Bu savaş büyük cesaret, azim ve ısrar gerektiriyor.” diye konuştu.
İsrail’in kuzeydeki saldırısının amacının tahliye edilen İsrail vatandaşlarının evlerine güven içinde dönmesi olduğunu savunan Gallant, Gazze Şeridi’ndeki İsrailli esirleri unutmadıklarını savundu.
Lübnan genelinde son 24 saatte önce çağrı cihazları bugün de telsizlerde patlamalar meydana geldi. Lübnanlı yetkililer, patlamalardan İsrail’i sorumlu tutarken Tel Aviv yönetimi ise konuya dair sessizliğini koruyor.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Küresel piyasalar ABD Merkez Bankası Fed’in faiz kararına odaklanmıştı. Fed faizi 50 baz puan indirerek yüzde 5.50’den yüzde 5’e indirdi. Mart 2020’den bu yana ilk faiz indirimi gerçekleştirilmiş oldu.
Ayrıntılar geliyor…
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Başkentteki Beyrut Amerikan Üniversitesi Hastanesi’ne bugün telsizlerin patlaması sonucu yaralanan çok sayıda yaralı getirildi.
Lübnan askerleri, hastanenin otoparkında asfalta açılmış bir çukurda patlayıcı düzenekle tuzaklandığından şüphelendikleri bir cihazı kontrollü biçimde patlattı.
Lübnan’da Hizbullah unsurlarının kullandığı çağrı cihazlarında dün yaşanan eş zamanlı patlamaların ardından bugün de telsizlerde patlamalar yaşandı.
Sağlık Bakanlığı, ülke genelinde Hizbullah unsurlarının kullandığı çağrı cihazlarının patlatılması sonucu ikisi çocuk 12 kişinin hayatını kaybettiğini, 300 kadarı ağır yaklaşık 2 bin 800 kişinin yaralandığını açıkladı.
Lübnan genelinde, telsizlerin patlaması sonucu 12 kişinin hayatını kaybettiği, yüzlerce kişinin yaralandığı bildirildi.
Lübnan Hizbullahı dünkü patlamalardan İsrail’i sorumlu tutmuş ve karşılık verme tehdidinde bulunmuştu. Tel Aviv yönetimiyse saldırılara ilişkin sessizliğini koruyor.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Polonya’da Boris fırtınasıyla mücadele sürüyor. Fırtınanın beraberinde getirdiği şiddetli yağış ve sellerden etkilenen bölgelerde çalışmalar devam ediyor. Polonya Silahlı Kuvvetler Genel Komutanı Marek Sokolowski, Wroclaw’da düzenlediği Kriz Merkezi toplantısında sellerden etkilenen bölgeleri gözetlemek için Bayraktar SİHA’ları kullandıklarını ifade etti. SİHA’ların yerel saatle 09.00-21.00 arasında uçuş gerçekleştirdiğini belirten Marek Sokolowski, ordunun sel nedeniyle yürüttüğü faaliyetlerin Polonya- Belarus sınırını koruma operasyonuna herhangi bir olumsuz etkisinin olmadığını belirtti.
Bazı temel gıda ve ihtiyaç maddelerine fiyat sınırlaması gelebilir
Polonya Başbakanı Donald Tusk ise aynı toplantıda yaptığı açıklamada, fırsatçıların insanların trajedilerinden faydalanarak bazı ürünleri sel öncesine göre fahiş fiyata sattığına ilişkin haberlerin kendilerine ulaştığını vurguladı. Başbakan Tusk, ihtiyaç durumunda bazı temel gıda ve ihtiyaç maddelerine fiyat sınırlaması getirebileceklerini, bunun için hukuki araçlara sahip olduklarını söyledi.
Tahliyeden sonra yağmacılar ortaya çıktı
Polonya’nın güneyindeki Yukarı Silezya, Aşağı Silezya, Lubuski ve Opole bölgelerinde etkili olan aşırı yağış ve sellerde hayatını kaybedenlerin sayısı 8’e yükselirken, bugün Lewin Brzeski kasabasının yüzde 90’ının sular altında kaldığı bildirildi. Su seviyesinin 2 metreyi bulduğu kentte tahliye çalışmaları devam ederken, selin vurduğu bölgelerde yağmacılar ortaya çıktı. Halkın evlerinden tahliye edilmesini fırsat bilen bazı kişilerin dışarıdan hırsızlık amacıyla bölgeye geldiği belirtilirken, polis Lewin Brzeski’ye çalıntı araçla hırsızlık yapmaya gelen 2 kişiyi gözaltına aldı.
Wroclaw ve Opole şehirlerinde su baskınları bekleniyor
Boleslaw kasabası yakınlarındaki Trzebien köyünde sel sularına kapılan 2 ABD askeri ise itfaiyeciler tarafından kurtarılırken, aşırı yağışlar nedeniyle taşan nehir sularının önümüzdeki saatlerde Wroclaw ve Opole şehirlerinde su baskınlarına yol açması bekleniyor. Oluşacak zararı en aza indirmek için yetkililer ile kent sakinlerinin zamanla yarışı sürerken, Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in de yarın Wroclaw kentine geleceği duyuruldu. Hükümet selden etkilenen bölgelere yardım ve onarım için bütçeden ayrılan payı 2 milyar zlotiye (470 milyon euro) çıkardı. Selden etkilenenlerin ev kredilerini ise 12 ay boyunca devletin ödeyeceği açıklandı.
Avrupa’da toplam can kaybı 24’e yükseldi
Boris Fırtınasının vurduğu Çekya’da ise 1 kişinin daha cansız bedeninin bulunmasıyla hayatını kaybedenlerin sayısı 4’e yükseldi. Polis, Pazar günü fırtınadan etkilenen Kobyla nad Vidnavkou kasabasında sel sularına kapılan 70 yaşındaki bir kadının cansız bedenine ulaştıklarını aktardı. Fırtına nedeniyle Romanya’da 7, Avusturya’da da 5 kişinin yaşamını yitirmesiyle Avrupa genelinde toplam can kaybı 24’e ulaştı. – VARŞOVA
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>YANGINLAR 100 BİN DÖNÜMDEN FAZLA ALANI KÜL ETTİ
Kaliforniya Ormancılık ve Yangından Korunma Departmanı (CAL FIRE) verilerine göre, Los Angeles’ın doğusundaki Angeles Ulusal Ormanı’nda 8 Eylül’de başlayan “Bridge” yangını hızla yayılarak Los Angeles ve San Bernardino County’yi tehdit ediyor. Bu yangın, Mountain High Kayak Merkezi’ne de ulaştı. Yangın nedeniyle Mount Baldy ve Wrightwood köylerinde en az 33 ev alevlere teslim olurken, 2 bin 500 yapının ise risk altında olduğu belirtildi. Şu ana kadar 49 bin dönümden fazla alanın kül olduğu ifade edildi.
5 İTFAİYECİ VE 2 SİVİL YARALANDI
5 Eylül’de başlayan “Line” yangını, 34 bin 729 dönüm alana yayıldı ve yalnızca yüzde 14’ü kontrol altına alınabildi. Eyaletteki diğer büyük yangınlardan biri olan “Airport” yangını ise 9 Eylül’de Orange County’de başladı ve Riverside County’ye yayıldı. Bu yangın şu ana kadar 22 bin 376 dönümlük alanı kül etti, 10 bin 500 yapıyı tehdit ediyor ve 5 itfaiyeci ile 2 sivilin yaralandığı bildirildi. Yangınlarla mücadele için 51 yangın söndürme helikopteri, 9 uçak, 520 itfaiye aracı, 75 buldozer ve 141 su tankeri kullanılıyor. Ayrıca, San Bernardino polisi, yangınları çıkardığı şüphesiyle 34 yaşındaki bir adamı gözaltına aldı.

Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
YAGİ TAYFUNU’NDA CAN KAYBI 254’E YÜKSELDİ
Güney Asya ülkelerinde etkili olan Yagi Tayfunu, Vietnam’da bilançoyu ağırlaştırıyor. Hükümete bağlı afet yönetim kurumundan yapılan açıklamada, şiddetli yağış ve toprak kaymaları sonucu hayatını kaybedenlerin sayısının 254’e yükseldiği, 820’den fazla kişinin yaralandığı, 82 kişinin ise kayıp olduğu bildirildi. Arama çalışmalarının devam ettiği aktarıldı.

YÜZ BİNLERCE ÇOCUK TEMİZ SU VE SAĞLIK HİZMETLERİNE ERİŞEMİYOR
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’ndan (UNICEF) yapılan açıklamada ise yüz binlerce çocuğun temiz su, sanitasyon ve sağlık hizmetlerine erişimden yoksun olduğu ifade edildi. Okulların hasar görmesi ve elektrik, su kesintilerinden etkilenmesi nedeniyle yaklaşık 2 milyon çocuğun eğitim, psikososyal destek ve okul beslenme programlarına erişiminin olmadığı aktarıldı.

Tayfun nedeniyle Tayland’da en az 33, Myanmar’da ise 19 kişi hayatını kaybetti. Meteoroloji uzmanları, şiddetli yağışların bölgede ay sonuna kadar etkili olacağı uyarısında bulundu.




Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Memduh Büyükkılıç, alemlere rahmet olarak gönderilen ve adına naatlar yazılan, övgüler söylenen, mevlitler okunan Hz. Muhammed’in dünyaya teşrif ettiği günü simgeleyen Mevlid Kandili’ni 14 EylülCumartesi günü idrak edeceklerini dile getirdi. Büyükkılıç, “İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen, örnek şahsiyeti adına övgüler söylenen, naatlar yazılan, mevlitler okunan son Peygamber Hz. Muhammed’in dünyayı şereflendirdiği gecenin tüm insanlık için hayırlara ve berekete vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum” ifadelerinde bulundu.
Başkan Büyükkılıç, Hz. Muhammed’in doğduğu günü temsil eden Mevlid Kandili’nin önemine değinerek, mesajında şunları söyledi:
“Yeryüzünde karanlığın, zulmün kol gezdiği günümüzde belki de insanlık için en elzem ve en ihtiyaç duyulan sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’in sevgi ve saygı dolu örnek yaşamını, mucize dolu, rahmet dolu doğumunu ve emaneti olan İslam dini ile Kur’an-ı Kerim’i en fazla anmak ve anlamak durumunda olduğumuzu ifade etmek istiyorum. Dilerim bu önemli ve müstesna günü insanlık olarak layıkıyla idrak eder, anar ve anlarız, huzura kavuşuruz. Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen sevgili peygamberimizi hadisleri ve sünnetleri ile örnek almamızı ve bu geceyi layıkıyla ihya etmemizi Cenab-ı Allah’tan diliyorum. Tüm İslam aleminin mübarek Mevlid Kandili’ni tebrik ediyorum.” – KAYSERİ
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Mesajında tüm İslam aleminin Mevlid Kandili’ni kutlayan Başkan Palancıoğlu, alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in (SAV) doğduğu bu mübarek geceyi kutlamanın sevinci içerisinde olduklarını belirterek şunları söyledi:
“Alemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (SAV) dünyaya teşriflerinin yıl dönümü olan Mevlid Kandili’ni idrak etmenin mutluluğu içerisindeyiz. Dünyaya teşrifleriyle insanlığa iyiyi ve güzeli öğütleyen Hz. Peygamberimizin Kur’an’a dayanan güzel ahlakını örnek almalı, O’nun sünnetini kendimize rehber edinmeliyiz. Birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularıyla bir arada yaşamak için O’nu iyi tanımalı ve iyi tanıtmalıyız. Toplumsal birlik ve beraberliğin, sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın arttığı, manevi güzelliklerin çoğaldığı bu mübarek kandil gecesinde, Efendimizi (SAV) daha iyi tanımak ve anlamak için gayret etmeli; sabır, kerem ve cömertliğini, merhametini, güzel ahlakını rehber edinmek için O’nun mesajlarını her yönüyle doğru anlamalıyı hedeflemeliyiz. Dürüstlüğü, yetimi kollamayı, akrabalık bağlarına riayet etmeyi, emanete hıyanet etmemeyi, güzel ahlaklı olmayı öğütleyen Peygamberimizin (SAV) sünneti ışığında yaşamalıyız. Rahmet kapılarının ardına kadar açıldığı bu mübarek gecenin, tüm İslam coğrafyasına huzur, barış, kardeşlik getirmesini temenni ediyorum. Bu duygularla tüm İslam aleminin mübarek Mevlid Kandili’ni kutluyor; dualarımızın kabul ve makbul olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.” – KAYSERİ
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Türk Hava Yolları’nın uçağıyla İstanbul Havalimanı’na getirilen Eygi’nin cenazesi, Dışişleri Bakanlığı İstanbul Temsilcisi Büyükelçi Ayşe Sözen Usluer tarafından karşılandı.
İstanbul Havalimanı VİP Terminali’nde düzenlenen törende, Eygi’nin Türk bayrağına sarılı naaşı, askeri manga tarafından alana getirildi.
Tören, İstanbul Valisi Davut Gül, İstanbul Havalimanı Mülki İdare Amiri Mehmet İlker Haktankaçmaz, İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Safi Arpaguş, AK Parti İstanbul İl Başkanı Osman Nuri Kabaktepe ile Kadın Kolları Başkanı Saliha Demirer, AK Partili ilçe belediye başkanları Tevfik Göksu, Mevlüt Öztekin, Bünyamin Demir ve ilgililerin katılımıyla yapıldı.
Prof. Dr. Arpaguş’un dua okumasının ardından tören sona erdi.
Aydın’a defnedilecek Eygi’nin naaşı, İstanbul Havalimanı’ndan uçakla İzmir’e gönderildi.
Bu arada, İstanbul Valiliğinin sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, “Valimiz Davut Gül, hemşehrilerimizle birlikte Filistin’de soykırımcı İsrail askerlerinin şehit ettiği vatandaşımız Ayşenur Ezgi Eygi’nin naaşını İstanbul Havalimanı’nda karşıladı. Eygi’nin naaşı, düzenlenen törende dualarla İzmir’e uğurlandı.” ifadelerine yer verildi.
İsrail askerlerinin aktivist Eygi’yi öldürmesi
İsrail askerleri, işgal altındaki Batı Şeria’da barışçıl bir gösteri sırasında katılımcıların üzerine ateş açmış, Filistinlilere destek amacıyla gösteriye katılan ve ABD vatandaşlığı da bulunan Eygi, başından vurularak ağır yaralanmıştı.
Filistinlilere ait bir hastaneye kaldırılan Eygi, 6 Eylül’de müdahalelere rağmen hayatını kaybetmişti.
Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçiliği ve Kudüs Başkonsolosluğu tarafından yürütülen işlemlerinin ardından Eygi’nin naaşı, Tel Aviv’den Bakü’ye getirilmişti.
Filistin topraklarının İsrail tarafından işgaline karşı barışçıl ve sivil yöntemlerle Filistinlilere destek veren Uluslararası Dayanışma Hareketi gönüllüsü insan hakları aktivisti olan Eygi, 2003’te İsrail buldozeri tarafından ezilerek öldürülen ABD vatandaşı Rachel Corrie de aynı harekete mensuptu.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Marmara Denizi’nin Şarköy ilçesi açıklarında 11 Eylül 2024 tarihinde saat 19.15’te bir gemi kaptanı, Sahil Güvenlik Komutanlığına ve Tekirdağ Bölge Liman Başkanlığına yaptığı ihbarda Ganesh Govind isimli bir personelinin kayıp olduğunu bildirdi. En son saat 10.40’ta görülen şahsın gemide olmadığı fark edilince, arama kurtarma faaliyetleri başlatıldı. Aramaların ikinci gününde Şarköy Sahil Güvenlik Karakolu Komutanlığı, Marmara Denizi’nde çalışmalarına aralıksız devam ediyor. – TEKİRDAĞ
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Vali Canbolat mesajında, ” İslam Dini’nin çağlar üstü ve evrensel mesajını bizlere ulaştıran, insanlığa lütuf, rahmet ve güzel ahlak timsali, alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dünyaya teşriflerinin yıldönümü olan “Mevlid Kandili”ni idrak etmenin huzur ve mutluluğunu yaşıyoruz. Mevlid Kandili insanı insan yapan bütün güzelliklerin odağı, yüce şahsiyet Hz. Peygamber’in doğumunu idrak ettiğimiz; onun hayatımızı aydınlatan insanlık ve merhametini, insaf ve adaletini, kerem ve cömertliğini kısaca insanlığa sunduğu değerleri anlayıp hayatımızı onun yüce ahlakıyla güzelleştireceğimiz bir yenilenme fırsatıdır. Kardeşliğin, sevginin, rahmetin, merhametin timsali, yoksulların, yetimlerin, yolda kalmışların, mazlumların, tüm yaratılmışların en sevgilisi, güzel ahlakın tamamlayıcısı Resulü Kibriya Efendimizin doğum günü olan bu mübarek gecenin, tüm insanlığa sağlık, huzur, mutluluk ve aydınlık getirmesini diliyorum. Binlerce yıllık geçmişe uzanan insanlık tarihinde peygamberler silsilesinin sonuncusu, barış dini İslam’ı müjdeleyen Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Aleyhisselam olmuştur. Üstad Necip Fazıl’ın; ‘Sen, mukaddes hedef; Haktan gelen aşkın hedefi!, Sen, en ileri rütbe; Allah’ın Sevgilisi olmak mertebesi!, Sen, en güzel insan; güzeller güzeli insanoğlunun en güzeli!’ mısralarında ifade ettiği gibi O, insanların en hayırlısı idi, herkesin güvendiği Muhammed-ül Emin’di; Allah’ın insanlar arasından seçtiği doğruluk timsaliydi, güzel ahlakıyla, engin hoşgörüsüyle, adaletiyle, merhametiyle, mütevazılığıyla bütün insanlığa kucak açan örnek bir şahsiyetti.
Sözleri, hadisleri, ahlakı ve güzide yaşantısıyla tüm insanlığa örnek mesajlar veren O Yüce Peygamberin dünyaya teşrifinin yıldönümünde, körelmeye başlamış hassasiyetlerimizi tazelemek için yapılacak etkinliklere katılım sağlamalıyız. Bu mübarek geceyi kendimizi sorgulamamız ve Allah’ın sonsuz merhametinden faydalanabilmemiz için bir vesile olarak görmeli ve en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. “Varlığın yeter cihana,
Gönüller birleşir isminle!” Mevlid Kandilinin, Peygamber Efendimizi hakkıyla anmamıza, insanlığa vermek istediği kutsal mesajları doğru bir şekilde anlamamıza ve idrak etmemize vesile olmasını temenni ediyorum. Bu duygu ve düşüncelerle rahmet kapılarının sonuna kadar açıldığı bu gecede, insanımızın içinde var olan yardımlaşma ve dayanışma duygularının en güzel şekilde yaşanması dileğiyle, Aydınlı Hemşehrilerimizin ve tüm İslam aleminin Mevlid Kandil’ini tebrik ediyor, yaşadığımız çağın İslam’ın rahmet yüklü ilkeleriyle güzelleşmesini diliyor ve tüm vatandaşlarımızın Mevlid Kandilini en kalbi duygularla kutluyorum dedi. – AYDIN
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Marmaris ilçesi Girneyit Koyu’nda bir grup düzensiz göçmen olduğu bilgisinin alınması üzerine görevlendirilen Sahil Güvenlik Botu ve Bozburun İlçe Jandarma Karakol Komutanlığı personeli ile müştereken kara üzerinde bulunan 16 düzensiz göçmen (beraberinde 4 çocuk) ve 1 göçmen kaçakçısı şüphelisi yakalandı. – MUĞLA
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu hayatını kaybeden Ayşenur Ezgi Eygi’nin cenazesi Bakü’den İstanbul’a geldi. İstanbul Havalimanı’nda düzenlenecek törene İstanbul Valisi Davut Gül’ün katılması bekleniyor. Törenin ardından Ayşenur Ezgi Eygi’nin cenazesi uçakla İzmir’e gönderilecek.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Başkan Yalçın mesajında, “Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (S.A.V) dünyaya teşrifini müjdeleyen Mevlid Kandiline ulaşmanın huzuru ve mutluluğu içerisindeyiz.” dedi.
Başkan Yalçın, mesajını şöyle sürdürdü:
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) doğumu, dünya tarihinin en önemli hadiselerinden biridir. O’nun gelişiyle, bireysel, toplumsal ve evrensel düzeyde, zihin, fikir ve ahlak planında tarihin en büyük dönüşümü yaşanmıştır. Cahiliye döneminde yolunu ve değerlerini kaybeden insanlar, O’nun peşinden giderek, kardeşliğin, ahde vefanın, güzel ahlakın ve bütün iyi davranışların en güzel örnekleri olmuşlardır.
Sözleri, hadisleri, ahlakı ve güzide yaşantısıyla tüm insanlığa örnek olan Peygamber Efendimiz’in dünyayı onurlandırdığı bu mübarek geceyi kendimizi sorgulamamız ve Allah’ın sonsuz merhametinden faydalanabilmemiz için bir vesile olarak görmeli ve en iyi şekilde değerlendirmeliyiz.
Bu çerçevede Müslümanlar için güzelliklere erişme, af ve mağfirete ulaşmanın kapılarını açan bu gecenin birlik ve beraberliğimize, dirlik ve düzenimize vesile olmasını temenni ediyorum.
İslam dünyasının birliğini, beraberliğini, dayanışmasını güçlendirmesi dileğiyle, sanayicilerimizin, hemşerilerimizin, milletimizin ve İslam aleminin “Mevlid Kandilini” ve “Mevlid-i Nebi Haftasını” tebrik ediyor, bu mübarek gecede ve haftasında yapılacak duaların, edilecek ibadetlerin makbul olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.” – KAYSERİ
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>“DSÖ, BAE Dışişleri Bakanlığı ve ortaklarıyla işbirliği yaparak bugün Ekim 2023’ten bu yana en büyük tıbbi tahliyeyi gerçekleştirerek, 97 hasta ve ağır yaralı ile 155 refakatçiyi Gazze’den tahliye etti.” ifadesini kullanan Ghebreyesus, hastaların, özel tedavi için Abu Dabi’ye doğru gitmek üzere Kerem Ebu Salim (Şalom) Kapısı üzerinden İsrail’deki Timna (Ramon) Havalimanı’na nakledildiğini bildirdi.
Ghebreyesus, tahliye edilenler arasında kanser, travma ve yaralanmalar dahil çok çeşitli hastalıkları olan 45 çocuk ve 52 yetişkin olduğunu kaydetti.
Ciddi operasyonel zorluklara ve güvenlikle ilgili endişelere rağmen DSÖ ve ortaklarının hastaların transferini sağladığını bildiren Ghebreyesus, “Tüm olası rotalar üzerinden tahliye koridorlarının kurulmasını talep ediyoruz. Sonuç olarak tüm hastalar için en iyi tedavi ateşkestir.” ifadelerini kullandı.
*Haberin fotoğrafı AA tarafından servis edilmiştir.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Eski Dünya Ticaret Merkezi’nin bulunduğu alandaki törende ABD Başkanı Joe Biden, Başkan Yardımcısı Kamala Harris, eski ABD Başkanı Donald Trump, yardımcı başkan adayı JD Vance, New York Senatörü Chuch Schumer ve eski New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg hazır bulundu.

Tören başlamadan önce 5 Kasım başkanlık seçimleri için dün gece ilk kez canlı yayın tartışmasına çıkan Harris ve Trump’ın tokalaşarak birbirini selamlaması dikkati çekti.
Saldırıda hayatını kaybedenler için yapılan saygı duruşu ile başlayan törende, yüksek sesle kurbanların isimleri okundu.
REKLAMNE OLDU?
11 Eylül sabahı New York, Manhattan adasında bulunan şehrin sembol binaları İkiz Kuleler olarak bilinen Dünya Ticaret Merkezi’ne yönelik terör saldırılarıyla uyandı.

Newark, Boston ve Washington’dan havalanıp San Francisco ve Los Angeles’a giden 4 yolcu uçağının kaçırılmasının ardından Los Angeles’a giden Amerikan Airlines’a ait yolcu uçağı, yerel saatle 08.46’da New York’taki İkiz Kuleler’in kuzey yönündeki binasına çarptı.
Kuzey kulesi alevler içinde yanarken, United Airlines’a ait kaçırılan diğer bir uçak da ilk saldırıdan 17 dakika sonra saat 09.03’te canlı yayında güney kulesine çarptı.
İkiz Kuleler’e saldırıların ardından kaçırılan bir diğer uçak ise ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) binasına çarptı.
Kaçırılan Flight 93 adlı son uçak ise Pennsylvania’nın Shanksville yerleşkesi kırsalında F-16’lar tarafından düşürüldü.

11 Eylül saldırıları sonucu uçakları kaçıran 19 saldırgan hariç New York, Washington ve Pennsylvania’da toplam 2 bin 977 kişi hayatını kaybetti.
*Haberin görselleri AA tarafından servis edilmiştir.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Murray ile Jayapal’ın, ABD Başkanı Biden ile Dışişleri Bakanı Antony Blinken’a gönderdikleri mektupta, Eygi’nin öldürülmesinden sorumlu olanların hesap vermesi gerektiği vurgulandı.
“BAĞIMSIZ BİR ABD SORUŞTURMASI TALEP EDİYORUZ”
Eygi’nin yaşadığı Washington eyaletinin Kongre’deki temsilcileri olan iki isim, ortak mektupta, İsrail’in yaptığı soruşturmayı yeterli bulmadıklarını kaydederek, “Bundan dolayı FBI öncülüğünde acil, şeffaf, muteber, kapsamlı ve bağımsız bir ABD soruşturması talep ediyoruz.” ifadesine yer verdi.
EYGİ’NİN AİLESİNE YAZILI OLARAK SUNULMASI TALEBİ
İki Kongre üyesi, ABD öncülüğündeki bağımsız soruşturma sonuçlarının açık bir şekilde belgelendirilmesini ve Eygi’nin ailesine yazılı olarak sunulmasını da talep etti.
REKLAM
Daha önce İsrail askerleri tarafından öldürülen diğer Amerikan vatandaşlarının da isimlerini anan Jayapal ile Murray, 2003 yılında öldürülen Rachel Corrie’nin de Washington eyaletinde yaşadığını ve haksız ve sebepsiz yere öldürüldüğünü vurguladı.
NE OLMUŞTU?
Eygi (26), 6 Eylül’de işgal altındaki Batı Şeria’nın Nablus kentine bağlı Beyta beldesinde düzenlenen işgal karşıtı bir gösteride İsrail keskin nişancısı tarafından açılan ateş sonucu başından vurularak hayatını kaybetmişti.
*Haberin görselleri AP tarafından servis edilmiştir.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail’in abluka altındaki Gazze Şeridi’ne yönelik saldırıları ve katliamları devam ederken Başbakan Binyamin Netanyahu ve hükümetine tepkiler de sürüyor.
Gazze Şeridi’nde 6 esirin ölümünün ardından başkent Tel Aviv’de şiddetlenen gösteriler bugün de gerçekleşti.
500 BİN KİŞİ ATEŞKES İÇİN TOPLANDI
Yaklaşık 500 bin kişi Netanyahu’ya ateşkes ve esir anlaşmasına imza atması için çağrı yaptı.
İsrail Kanal 12 Televizyonu, bugün düzenlenen gösterilerin 7 Ekim 2023’ten bu yana düzenlenen en büyük gösterilerden biri olduğu bilgisini geçti.
Protesto gösterisinde, “Philadelphia Koridoru esir çıkmazına dönüşüyor”, “Onları eve getirin”, “Binyamin Netanyahu İsrail’i öldürüyor” pankartları taşıyan göstericiler, Netanyahu aleyhinde sloganlar attı.
Protestocular Ayalon Otoyolu’nun girişini kısa süreliğine kapattı. Esirlerin serbest bırakılması için hükümete çağrıda bulunan göstericilere müdahale eden polis 2 kişiyi gözaltına aldı.
Öte yandan Kudüs’teki gösteride ise, esir anlaşması isteyen göstericiler sokaklarda davullar çalarak, esirlerin serbest bırakılması için sloganlar attı.

ATEŞKES VE ESİR TAKASI İÇİN MÜZAKERELER UZUN SÜREDİR DEVAM EDİYOR
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’nde süren saldırılarının durdurulması için taraflar arasında uzun süredir müzakereler devam ediyor.
Netanyahu; İsrail ve uluslararası kamuoyunda, siyasi nedenlerle Hamas ile esir takası anlaşması yapmamakla suçlanıyor.
İsrail’in anlaşma taslağına eklediği maddelerin ve özellikle de Mısır-Gazze sınır hattı Philadelphi Koridoru’nda kontrolünü sürdürme ısrarının müzakereleri zora soktuğu vurgulanıyor.

İSRAİLLİ ESİRLERİN AİLELERİ, NETANYAHU’YU ESİRLERİN ÖLÜMÜNDEN SORUMLU TUTMUŞTU
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nin Refah kentinde bir tünelde 6 İsrailli esirin cesedine ulaşıldığını açıklamıştı.
Gazze’de tutulan İsrailli esirlerin ailelerinin oluşturduğu platform, son olarak “Gazze-Mısır sınır hattındaki Philadelphi Koridoru’nda işgali sürdürmekte ısrar eden ve esir takası anlaşmalarını baltalayan” Netanyahu’yu esirlerin ölümünden sorumlu tutmuştu.
Netanyahu ise hükümetin kalan esirlerin serbest bırakılması için anlaşmaya varmakta kararlı olduğunu savunmuş ve anlaşma sağlanamamasının sorumlusunun Hamas olduğunu iddia etmişti.












Haber Kaynağı: İhlas Haber Ajansı (İHA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Yunanistan, asgari 250 bin avro tutarında startup yatırımı gerçekleştirecek girişimcilere uzun süreli oturma izni sağlayacak olan “altın vize” programını hayata geçiriyor.
EMEKLİ MAAŞLARI VE SOSYAL GÜVENLİK İNDİRMELERİNİ DUYURDU
Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, bu yıl 88’incisi düzenlenen Uluslararası Selanik Fuarı’nın açılış konuşmasını yaptı.
Konuşmasında, görev süresinin geri kalanında hükümetin programına eklenen değişimleri aktaran Miçotakis, emekli ve memur maaşlarının artırılması, sosyal güvenlik primlerinde indirim gibi dar gelirli vatandaşlara yönelik vaatlerini sıraladı.
Miçotakis, Yunanistan’ın azalan nüfus sorunuyla mücadele için ebeveynlere verilen maddi desteğin artırılacağını ifade etti.
EMLAK SORUNU
Özellikle turizmin yoğun olduğu bölgelerde yaşanan kiralık ev bulma sorununa çözüm getirmek için de bir dizi tedbir alınacağını belirten Miçotakis, şu an kiraya verilmemiş evi olan ev sahiplerinin boş evlerini kiraya vermeleri halinde, kira gelirlerinin üç yıl boyunca vergilendirilmeyeceğini kaydetti.
Miçotakis, aynı imkandan, şu an evini dijital platformlar üzerinden günlük kiralayıp, yıllık kiralama sistemine geçecek olan ev sahiplerinin de faydalanacağını belirtti.
Yıllık kiralamadan, günlük kiralamaya geçenlerin vergi yükünün artacağını kaydeden Miçotakis, başkent Atina’nın üç mahallesinde ise en az bir yıl boyunca günlük kiralamaya yeni evlerin açılmasına izin verilmeyeceğini vurguladı.

KRUZ GEMİLERİNE LİMAN VERGİSİNDE ARTIŞ
Miçotakis, bazı ada ve bölgelerde yoğun turizm nedeniyle yaşanan altyapı sıkıntılarına işaret ederek, Yunanistan limanlarına demirleyecek kruz gemilerinde yolcu başına alınan liman vergisinin yaz döneminde artırılacağını kaydetti.
Santorini ve Mikonos’ta kruz gemilere yönelik liman vergisinin ise diğer bölgelerden daha yüksek olacağını aktaran Miçotakis, bu gelirlerin turizm bölgelerinin altyapı ihtiyaçları için kullanılacağını belirtti.
STARTUP’LARA ‘ALTIN VİZE’
Başbakan Miçotakis, ülkeye asgari 250 bin avroluk startup yatırımı yapan girişimcilerin de ülkede uzun süreli oturma iznini kapsayan “altın vize” uygulamasından faydalanabileceğini ifade etti.
İŞÇİ VE MEMUR SENDİKALARINDAN EYLEM ÇAĞRISI
İşçi ve memur sendikaları ise Uluslararası Selanik Fuarı vesilesiyle Selanik’in farklı noktalarında hükümete karşı eylem çağrısında bulundu.
Eylemciler hayat pahalılığına dikkati çekerek, maaşların yetersiz olduğuna işaret etti.
Haber Kaynağı: Anadolu Ajansı (AA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Çin’de 3 kişinin ölümüne yol açan süper tayfun Yagi Vietnam’da karaya çıktı.
TAYFUNDA 4 KİŞİ YAŞAMINI YİTİRDİ
Tayfunun neden olduğu şiddetli rüzgarların yol açtığı kazalarda Quang Ninh eyaletinde 3, Hai Duong şehrinde ise 1 kişi hayatını kaybetti, 78 kişi ise yaralandı.
Hint-Pasifik Tropikal Kasırga Uyarı Merkezi tarafından yapılan açıklamada, tayfunun bu sabah saatte 203 km’ye varan rüzgarlara neden olduğu bildirildi.
KUZEYDEKİ 12 VİLAYETTE OKULLAR TATİL EDİLDİ
Başkent Hanoi’de şiddetli rüzgarlar ve uçan molozlar binalarda ve araçlarda hasara yol açarken, devrilen ağaçlar elektrik kesintilerine neden oldu.
Ülkenin kuzeyindeki 4 havalimanında operasyonlar askıya alındı. Kıyı kasabalarından yaklaşık 50 bin kişi tahliye edilirken, yetkililer kapalı alanlarda kalmaları konusunda uyarıda bulundu.
Başta başkent Hanoi olmak üzere 12 kuzey vilayetinde okullar tatil edildi.




Haber Kaynağı: İhlas Haber Ajansı (İHA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Hindistan uçağında aramalar devam ederken seferlerin iptal edilmesi yolcuların tepkisine neden oldu
ERZURUM – Hindistan’dan Almanya’ya havalanan uçakta bomba olduğu ihbarı üzerine uçağın, Erzurum Havalimanı’na acil iniş yapmasının ardından Erzurum havalimanındaki tüm seferler durduruldu. Acil durumun ilan edildiği Erzurum havalimanında İstanbul ve Ankara’ya gitmek için havalimanına gelen yolcular duruma tepki gösterdi.
Mumbai’den Almanya’nın Frankfurt kentine giden Vistara Hava Yolları’na ait yolcu uçağında bomba ihbarı yapılınca uçak, Erzurum’a acil iniş yaptı. Ekipler uçakta arama yapmaya devam ederken hava sahasının kapatılması Erzurum’daki yolcuları da olumsuz etkiledi. İstanbul ve Ankara’ya gitmek için havalimanına gelen yolcular seferlerin yapılamayacağını öğrenince büyük şaşkınlık yaşadı.
Bazı yolcular beklemeye devam ederken bazı yolcular ev ve otellerine geri döndüler.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımı ve Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığının (TİKA) desteğiyle 8 Eylül 2022’de açılan merkezin ikinci yıl dönümü Sisak’ta törenle kutlandı.
Törene Türkiye’nin yeni Zagreb Büyükelçisi Hayriye Nurdan Erpulat Altuntaş, Hırvatistan İslam Birliği Başkanı Aziz Hasanovic ve Sisak Belediye Başkanı Kristina Ikic Banicek’in yanı sıra Hırvatistan’daki Türk kamu kurumlarının temsilcileri ve çok sayıda vatandaş katıldı.
Hasanovic, törende yaptığı konuşmada, inşa edilen merkezin Hırvatistan ve Türkiye arasındaki dostluk köprüsünü daha da güçlendirdiğine işaret ederek, Türkiye’nin yeni Zagreb Büyükelçisi Erpulat Altuntaş’a da görevinde başarılar diledi.
Ikic Banicek de merkezi “Sisak güzeli” olarak betimleyerek, belediyenin Sisak İslam Meclisine desteğini her zaman sürdüreceğini belirtti.
Recep Tayyip Erdoğan İslam Kültür Merkezi
Hırvatistan İslam Birliği tarafından 2017’de başlatılan proje dönemin Hırvatistan Cumhurbaşkanı Kolinda Grabar Kitarovic’in 2019’daki Türkiye ziyareti sırasında Erdoğan’ın talimatıyla Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) ve Hırvatistan İslam Birliği arasında imzalanan mutabakat zaptı ile tamamlandı.
Sisak’ta 12 bin metrekarelik alanda inşa edilen merkezin içerisinde bir cami ve idari bina bulunuyor.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>KÜTAHYA’nın Tavşanlı ilçesinde çıkan orman yangını, havadan ve karadan müdahalenin ardından 1 saatte söndürüldü.
Yangın, saat 18.00 sıralarında Kütahya’nın Tavşanlı ilçesine bağlı Yaylacık köyünde bilinmeyen bir nedenden dolayı çıktı. İhbar üzerine çıkan yangına müdahale için Orman İşletme Müdürlüğü ekipleri sevk edildi. Ekiplerin havadan ve karadan müdahalesinin ardından yangın yaklaşık 1 saatte söndürüldü. Yanan bölge için soğutma çalışması başlatıldı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC), Avrupa’da M çiçeği virüsü riskinin düşük seviyede kalmaya devam etmesine rağmen “ithal vakaların” artma ihtimaline karşı Avrupa ülkelerine virüsle mücadele konusunda hazırlıklı olma çağrısında bulundu.
“HAZIRLIKLI OLUN”
ECDC Direktörü Dr. Pamela Rendi-Wagner, mevcut koşullarda Avrupa’da salgın riskinin “düşük” olduğunu, Avrupa’daki tek vakaya 15 Ağustos’ta İsveç’te rastlandığını ifade etti.
Buna rağmen AB içinde “ithal vaka” sayısının artma ihtimaline karşı hazırlıklı olunması gerektiğini belirten Rendi-Wagner, “Bu nedenle Avrupa ülkelerinin, Avrupa içinde daha fazla yayılmayı önlemek için enfeksiyonları mümkün olduğunca hızlı tespit etmeye hazırlıklı olmaları çok önemlidir.” diye konuştu.
“SALGININ GERÇEK BOYUTU ÇOK BÜYÜK OLABİLİR”
Rendi-Wagner, Afrika’da raporlama ve teşhis sürecinde eksikliklerin olduğuna dikkati çekerek, “Afrika’daki salgının gerçek boyutunun çok daha büyük olabileceğini varsayıyoruz.” dedi.
ECDC’nin AB üyesi ülkeleri salgına karşı hazırlıklı hale getirmenin yanı sıra başta Kongo Demokratik Cumhuriyeti olmak üzere Afrika’da sahada çalıştığını söyleyen Rendi-Wagner, bu sayede “Afrika’daki salgını kontrol altına almak ve diğer kıtalara yayılmasını önlemek amacıyla bölgedeki sağlık yetkililerini desteklediklerini ve virüse ilişkin daha fazla bilgi edindiklerini” belirtti.
“M ÇİÇEĞİ, YENİ KOVİD DEĞİL”
“Unutulmaması gereken bir husus, M çiçeğinin yeni Kovid-19 olmadığıdır.” diyen Rendi-Wagner, iki virüsün farklı şekillerde yayıldığına, farklı risklere sahip olduğuna ve halihazırda M çiçeği virüsü için aşının bulunduğuna işaret etti.
Rendi-Wagner, tüm nüfusu kapsayan aşılamaya gerek olmadığını dile getirerek, “Virüs dolaşımının yüksek olduğu bölgelere seyahat eden Avrupalılar için, özellikle de ağır hastalık geçiren ve yüksek risk altında olan kişiler için aşılama düşünülmelidir.” ifadesini kullandı.
M ÇİÇEĞİ VİRÜSÜ NEDİR?
M çiçeği virüsü, fareler ve sincaplar gibi kemirgen hayvanlardan veya enfekte olmuş bireylerden bulaşıyor. Virüsün neden olduğu vücut döküntülerine dokunmak, bu döküntülerin bulaştığı giysi, çarşaf, havlu ve benzeri eşyaları kullanmak ve vücut sıvılarıyla temas etmek en önemli bulaş nedenleri arasında yer alıyor. İlk belirtiler virüsü kaptıktan sonraki 5 ila 21 günde ortaya çıkabiliyor. Virüs genelde yüksek ateş, baş, sırt ve kas ağrısı, lenf bezlerinde şişlik, yorgunluk, üşüme, titreme ve ciltte su çiçeğine benzer kabarcıklara neden oluyor.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail, “terörle mücadele operasyonu” adıyla dört kente askeri birliklerini gönderdi, baskınlar düzenledi.
İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ise Doğu Kudüs’teki Mescid-i Aksa’da sinagog inşa edilmesini istiyor.
Ben-Gvir’in bu yöndeki açıklaması ABD, İngiltere ve Türkiye gibi ülkeler tarafından kınandı.
İngiltere “yerleşimci şiddetini ve Ben-Gvir’in yaptığı gibi Kudüs’teki kutsal mekânların statükosunu tehdit eden kışkırtıcı açıklamaları şiddetle kınadığını”, ABD Dışişleri Bakanlığı “provokasyonların sadece gerilimi artırdığını” ifade etti.
Türkiye, Ben-Gvir’in açıklamasını, “İsrail’in Kudüs’teki kutsal mekânların ve Kudüs’ün statüsünü ve kimliğini değiştirme çabalarının yeni ve son derece tehlikeli bir örneği” olarak niteledi.
İsrail Başbakanlık Basın Ofisi, Ben-Gvir’in ifadeleri sonrası yaptığı yazılı açıklamada, Mescid-i Aksa’daki statükonun değişmediğini savundu.
Doğu Kudüs daha önce de Mescid-i Aksa’da Filistinlilere yönelik İsrail müdahalesiyle sık gündeme gelen bir bölge.
Nisan 2021’de de Ramazan’ın son günlerine denk gelen “Kudüs Günü kutlamalarında fanatik Yahudilerin baskın yapacağı” söylentileri üzerine Mescid-i Aksa’da Filistinliler bazı noktalara barikatlar kurmuş, İsrail polisi müdahale etmiş, iki taraftan da yaralananlar olmuştu.
Peki Kudüs niçin önemli ve neden tartışmalı bir kent? Kudüs’ün dinler ve siyaset tarihi açısından önemini dört başlık altında inceledik:
Doğu Kudüs 1967’den bu yana işgal altında
Dünyanın en kadim kentlerinden Kudüs bugün Orta Doğu’daki sorunların merkezinde yer alan bir bölge.
İsrail, kentin doğusunu 1967’de işgal etti, 1980 yılında da şehrin tamamını başkenti ilan ettiğini duyurdu.
Filistinliler de Doğu Kudüs’ü ileride kurulacak Filistin devletinin başkenti olarak görüyor.
Oslo anlaşmalarında Kudüs’ün statüsü barış görüşmelerinin ileri aşamalarına bırakılmıştı.
Üç semavi dinin de Kudüs’te kutsal mekânlarının bulunması, kentin tarih boyunca uluslararası öneme sahip olmasına yol açtı.
Kudüs’te hangi kutsal yapılar var?
Arapça El Kuds, İbranice Yeruşalayim olarak adlandırılan Kudüs, dünyanın en eski şehirlerinden birisi.
Tarih boyunca, birçok kutsal yapıya ev sahipliği yapmasından dolayı çok sayıda savaşa sahne oldu ve defalarca yıkıldı, yeniden inşa edildi.
Kudüs, 1517’den 1917’ye kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolündeydi.
Kudüs, üç semavi din olan İslam, Yahudilik ve Hristiyanlık için çok kutsal sayılan yerleri içinde barındırıyor. Kutsal yerlerin önemli bir kısmı Doğu Kudüs’te yer alıyor.
Kudüs’ün içinde binlerce yıllık tarihi barındıran dar sokaklarla dolu Eski Şehir, dört ana bölümden oluşuyor. Bunlar Müslüman, Yahudi, Hristiyan ve Ermeni mahalleleri olarak sıralanıyor.
Eski Şehir’in etrafı ise kalın taş duvarlarla çevrili.
Müslümanlar için en kutsal yerlerden biri kabul edilen Mescid-i Aksa ve Kubbet’üs Sahra’nın bulunduğu Harem-üş-Şerif, Doğu Kudüs’te yer alıyor. Muhammed Peygamber’in buradan göğe yükseldiğine inanılıyor.
Yahudiler için Mescid-i Aksa’nın hemen altında yer alan ve Süleyman döneminde yapılan tapınağa ait olduğuna inanılan Ağlama Duvarı yer alıyor. Burası Yahudilik inancının en kutsal mekânı.
Hristiyanlar için ise Kudüs’te bulunan Kutsal Kabir Kilisesi’nde İsa Peygamber’in çarmıha gerildiği ve kabrine konulduğu düşünülüyor. Bu kilise, aralarında Rum Ortodoks Patrikhanesi, Roma Katolik Kilisesi ve Ermeni Patrikliği’nin de olduğu farklı mezheplerin temsilcileri tarafından yönetiliyor.
Kudüs’ün durumu neden tartışmalı?
Kudüs’ün statüsü, İsrail-Filistin çatışmasının da en merkezi sorunlarından birini oluşturuyor.
İsrail, 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı’nda o zamana kadar Ürdün’ün kontrolü altında bulunan Doğu Kudüs’ü işgal etti. O tarihten bu yana da İsrail işgali altında bulunuyor.
İsrail, 1980 yılında kabul ettiği kanunla Kudüs’ü “bölünmez başkenti” ilan etti. Ayrıca aynı kanunla kentte yaşayan Araplara vatandaşlık verildi.
Araplar da Doğu Kudüs’ü ileride kurulması muhtemel Filistin devletinin başkenti olarak kabul ediyor. 1993 yılında imzalanan Oslo Barış Anlaşmaları’nda Kudüs’ün nihai statüsünün barış görüşmelerinin ileri aşamalarında ele alınması öngörülmüştü.
İsrail devletine ait meclis, cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve bakanlıklar gibi resmi kurumlar Kudüs’te yer alıyor.
Ancak İsrail’in Kudüs üzerindeki başkent ilanı uluslararası alanda tanınmıyor. İsrail büyükelçiliğini Kudüs’te tutan tek ülke ABD. Eski ABD Başkanı Donald Trump, 2018 yılında Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımış ve büyükelçiliği buraya taşımıştı.
Türkiye’nin de İsrail BüyükelçiliğiTel Aviv’de bulunuyor.
Ancak Türkiye, Kudüs’te diplomatik temsilcilik bulunduran az sayıda ülkeden birisi. Türkiye’nin Filistin Yönetimi ile ilişkilerini sürdürmek amacıyla Kudüs’te başkonsolosluğu bulunuyor. Kudüs Başkonsolosluğu’nda Türkiye büyükelçi düzeyinde temsil ediliyor.
İsrail işgali demografiyi değiştirdi mi?
İsrail’in Doğu Kudüs’ü işgal etmesinden bu yana kentteki Yahudi nüfus da önemli bir artış kaydetti.
1967 yılından bu yana İsrail burada en az 12 yerleşim birimi kurdu.
İsrailli sivil toplum örgütü Peace Now (Barış Şimdi) verilerine göre Doğu Kudüs’teki yerleşimlerde 220 binden fazla Yahudi yaşıyor.
Uluslararası hukuk tarafından Doğu Kudüs’teki Yahudi yerleşimleri yasa dışı kabul ediliyor. Ancak İsrail, buna itiraz ediyor.
Kudüs’te yaklaşık 950 bin kişi yaşıyor. Nüfusun yüzde 37’sini Araplar, yüzde 61’ini de Yahudiler oluşturuyor.
Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komisyonu’nun raporuna göre, 1 Kasım 2022 ile 31 Ekim 2023 arasında Batı Şeria’nın C Bölgesi’ndeki mevcut İsrail yerleşimlerinde yaklaşık 24 bin 300 haneye izin verildi.
Bu, 2017’de yerleşim izinlerine ilişkin veriler izleme altına alındığından beri kaydedilen en yüksek rakam ve bunların 9 bin 670’i Doğu Kudüs’te.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>ARTVİN’in Borkça ilçesinde mesire alanı projesine karşı çıkan köylüler ile firma çalışanları ve yetkilileri arasında çıkan kavgada tabancayla vurulan Reşit Kibar (46) hayatını kaybetti, 2 kişi yaralandı.
Olay, saat 10.00 sıralarında ilçeye bağlı Çifteköprü köyü Cankurtaran mevkisinde meydana geldi. Bölgede yapımı planlanan ‘Konaklamalı Mesire Alanı Projesi’ne karşı çıkan köylüler, alana iş makinelerinin gelmesini protesto etti. İş makinelerini indirildiği sırada köylüler ile özel şirketin yetkilileri arasında tartışma çıktı. Tartışmanın kavgaya dönüşmesi ile yüklenici şirket yetkililerinden M.U. (42), tabancayla ateş etti.
2 ŞÜPHELİ GÖZALTINA ALINDI
Kurşunların isabet ettiği köylülerden Gökhan Koyuncu (38), Reşit Kibar ve Ersan Koyuncu (36) yaralandı. İhbarla bölgeye sağlık ve jandarma ekipleri sevk edildi. Gelen sağlık görevlilerinin ilk müdahalede bulunduğu 3 yaralı, ambulanslarla HopaDevlet Hastanesi’ne sevk edildi. Ameliyata alınan yaralılardan Reşit Kibar, kurtarılamadı. Diğer yaralıların durumlarının iyi olduğu belirtilirken, hastanenin önüne yaralıların yakınları ile sivil toplum kuruluşu üyeleri geldi. Olay ile ilgili soruşturma başlatılırken, tabanca ile ateş açan M.U. ile şirket çalışanı F.M. gözaltına alındı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Slovenya, Bosna Hersek ve Hırvatistan’dan da geçen Sava Nehri’nin Sırbistan’daki Cukarica kolu alg patlaması nedeniyle renk değiştirdi.
Mevsimsel sıcaklığa ve atık sulara bağlı alg tabakasının su yüzeyine çıkmasıyla oluştuğu belirtilen yeşil rengi ile Sava Nehri, farklı bir görünüme kavuştu.
Nehir, çimleri biçilmiş futbol sahasını andırdı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, 2 şüphelinin tarihi eser bulmak amacıyla kaçak kazı yapacağı bilgisine ulaştı.
Ekipler yaptıkları çalışmada, 2 şüphelinin evlerinin bahçesinde kaçak kazı yaparken suçüstü yakalandı.
Kazı alanında 4 ruhsatsız av tüfeği, 2 ruhsatsız 9 milimetre tabanca, 70 tabanca fişeği, 40 av tüfeği fişeği, hilti, 30 metre elektrik kablosu, 2 kazma ve 2 kürek ele geçirildi.
Şüpheli şahıslar hakkında “2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununa Muhalefet” suçundan soruşturma başlatıldı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>RUSYA, Ukrayna’nın güneyindeki Zaporijya kentinde bir oteli hedef aldı. Saldırıda biri çocuk 2 kişi hayatını kaybetti, 2 kişi de yaralandı.
Ukrayna Acil Durumlar Servisi’nden saldırıya ilişkin yapılan açıklamada, “Kurtarma ekipleri Zaporijya’daki füze saldırısının sonuçlarını ortadan kaldırdı. 2 Eylül’de saat 23.03’te Rus birlikleri Zaporijya’da bir yerleşim bölgesini vurdu. Bir otelin vurulması sonucunda 38 yaşındaki bir kadın ve 8 yaşındaki oğlu hayatını kaybetti. Kadının 12 yaşındaki kızı enkazdan kurtarıldı ve hastaneye kaldırıldı. 43 yaşındaki bir adam da yaralandı. Kurtarma ekipleri, polis, sağlık görevlileri ve gönüllüler olay yerinde çalıştı. Kurtarma çalışmaları tamamlanmıştır” denildi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Fransız yetkililer, yaklaşık 65-70 göçmeni taşıdığı öne sürülen küçük bir teknenin Fransa’nın kuzey kıyısında Boulogne-sur-Mer bölgesinin yakınlarında bulunan Manş Denizi’nde alabora olması sonucu teknede bulunan en az 12 kişinin boğularak hayatını kaybettiğini bildirdi.
Yetkililer, birkaç kişinin kurtarıldığını ancak durumlarının ciddi olduğunu söyleyerek, ölü sayısının artabileceğine ilişkin uyarıda bulundu. En az iki kişinin ise hala “kayıp” olduğu bildiriliyor.
Yaralıları tedavi etmek üzere bir ilk yardım merkezinin kurulduğu Boulogne-sur- Mer’in banliyösü Le Portel’in Belediye Başkanı Olivier Barbarin, teknenin altının yarıldığını açıkladı.
Boulogne-sur-Mer Belediye Başkanı Frederic Cuvillier de “Yaklaşık 70 kişiyi taşıyan bir tekne kıyılarımızda battı. Ne yazık ki henüz kesinleşmeyen bilanço ağır” dedi.
Teknenin alabora olması sonucu kaybolan göçmenler var
Fransa’nın görevden ayrılan İçişleri BakanıGerald Darmanin, kayıp kişilerin bulunması için tüm hizmetlerin seferber edildiğini söyledi. Darmarin sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, “Pas-de-Calais’de, Wimereux açıklarında korkunç bir tekne kazası meydana geldi. 12 ölü, 2 kayıp ve çok sayıda yaralı var. Tüm devlet hizmetleri, kayıpları bulmak ve mağdurlarla ilgilenmek için seferber olmuş durumda” ifadelerini kullandı.
Fransız Denizcilik Müdürlüğü ise teknede 65 kişinin olduğunu, 12 kişinin öldüğünü ve 50’den fazla kişinin kurtarıldığını kaydetti.
Ocak ayından bu yana 25 kişinin Manş Denizi’nden karşıya geçmeye çalışırken hayatını kaybettiği bildirildi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Kayıp ve acılarının sebebi olarak gördükleri bir ulusla bir arada yaşama yolundaki zorlu arayış ise sonuçlanmış değil.
Bu sorunun dönüm noktalarını inceledik.
İsrail ile Filistinliler arasındaki sorunlar, 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırıları ve İsrail’in Gazze’ye başlattığı saldırılarla yeni bir boyut kazandı.
Hamas’ın saldırılarında 1200’e yakın İsrailli hayatını kaybederken, İsrail ordusunun o günden bu yana Gazze’ye düzenlediği saldırılarda yaşamını yitirenlerin sayısı Ağustos 2024 itibarıyla 40 bini aştı.
1799 – Napolyon’dan ‘Yahudi devleti’ fikri
Fransız General Napolyon Bonaparte, Osmanlı yönetimindeki Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması fikrini ortaya attı.
1897 – Birinci Siyonizm Kongresi
Birinci Siyonizm Kongresi İsviçre’nin Basel kentinde toplandı. 1896’da gazeteci Theodor Herzl, ”Der Judenstaat” yani “Yahudi Devleti” adlı bir kitap yayınlamıştı ve kongrede bu kitaptaki fikirler tartışıldı.
Herzl, Viyana’da yaşayan bir Yahudi’ydi. Yahudilerin kendi devletini kurmasını savunuyordu ve özellikle Avrupa’daki Yahudi düşmanlığına karşı bu fikri geliştirmişti.
Kongrenin sonunda, Basel Programı yayınlandı. Bu belgede, Filistin’de bir Yahudi vatanının kurulması ve Dünya Siyonizm Teşkilatı’nın bu amaca ulaşmak için faaliyete geçirilmesi öngörülüyordu.
1897’den önce, çok az sayıda Siyonist göçmen zaten bölgeye gelmeye başlamıştı. 1903’e kadar, bunların sayısı 25 bine ulaştı. Çoğu Doğu Avrupa’dan gelmişti. Bölgenin yarım milyona yakın Arap sakiniyle birlikte yaşıyorlardı.
O zamanlar Filistin, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçasıydı. 1904-1914 arası 40 bin kişilik bir ikinci göçmen dalgası geldi.
1917 – Değişen dengeler
Birinci Dünya Savaşı sırasında da Filistin ve çevresi Osmanlı idaresindeydi. İngiltere’nin desteklediği Arap güçleri Osmanlı hakimiyetine son verene kadar bu durum sürdü.
İngiltere savaşın sonunda, 1918’de bölgeyi işgal etti. 25 Nisan 1920’de alınan Milletler Cemiyeti kararıyla İngiltere’ye bölgenin manda idaresi için yetki verildi.
Bu değişim döneminde verilen üç sözden biri, 1916’da Mısır’daki İngiliz idarecisi Henry McMahon’un, Osmanlı’nın Arap illerinde Araplara bağımsızlık vaadiydi.
Bununla beraber galip devletler Fransa ve İngiltere arasında gizlice imzalanan Sykes-Picot Antlaşması, bölgeyi bu ülkeler arasında ikiye bölüyor, Filistin’de ise uluslararası idare kurulması öngörülüyordu.
1917’de, İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Filistin’de Yahudi halkları için bir vatan kurulması sözü verdi. Bu vaat, Siyonistlerin önderlerinden Lord Rothschild’e gönderilen mektupta yer alıyordu.
Bu mektup Balfour Deklarasyonu olarak biliniyor.
1929-1936 Arapların tepkisi
1922’de İngiltere’nin düzenlediği bir nüfus sayımı Yahudilerin sayısının, Filistin’deki 750 binlik nüfusun yüzde 11’ine ulaştığını gösteriyordu. Bundan sonraki 15 yılda 300 bin Yahudi daha gelecekti.
Siyonistlerle Araplar arasındaki düşmanlık, Ağustos 1929’da kanlı çatışmalara dönüştü. 133 Yahudi, Filistinliler tarafından öldürüldü. İngiltere polisi de 110 Filistinliyi öldürdü.
Arapların tepkileri, 1936’da, geniş çaplı uygulanan genel grevle birlikte sivil itaatsizliğe dönüştü. Zaten o tarihe kadar, militan Siyonist örgüt Irgun Zvai Leumi, Filistin ile şimdiki Ürdün’ü ”kurtarmak” amacıyla, Filistinli ve İngilizlere ait hedeflere saldırılar düzenlemekteydi.
Temmuz 1937’de İngiltere’de, Hindistan’dan sorumlu eski devlet bakanı Lord Peel’in başkanlığındaki bir Kraliyet Komisyonu, bu bölgeyi Yahudi ve Arap devletleri arasında ikiye bölmeyi önerdi.
Yahudi devleti, İngiliz mandasındaki Filistin’in üçte birini kaplayacaktı ve Celile Denizi ile sahildeki düzlükleri içine alacaktı.
Filistinli ve Arap temsilciler teklifi reddetti. Göçün durmasını ve azınlık haklarına saygılı bir üniter devlet kurulmasını istediler. Şiddet içeren muhalefet 1938’de İngiltere’den gönderilen takviye birlikler tarafından bastırılıncaya dek sürdü.
İngiltere mandası altındaki Filistin’e Siyonist proje kapsamında yüz binlerce Yahudi göç etti. Bu da Arap topluluklarda öfkeye ve isyana yol açtı.
1947 – Birleşmiş Milletler devrede
Filistin’i 1920’den beri idare eden İngiltere, Siyonist-Arap sorununu çözme sorumluluğunu 1947’de Birleşmiş Milletler’e devretti.
Bölge şiddet olaylarıyla sarsılıyordu. Yahudiler artık nüfusun üçte birini oluşturuyordu. Ama toprakların yüzde 6’sı onların elindeydi.
Avrupa’daki Nazi zulmünden kaçan yüz binlerce Yahudi’nin buraya ulaşması çözüm arayışını daha da acil hale getirdi. İkinci Dünya Savaşı’nda 6 milyon Yahudi öldürülmüştü.
Birleşmiş Milletler’in (BM) kurduğu özel komite, bölgeyi Filistin ve Arap devletleri arasında bölmeyi önerdi. Arap Yüksek Komitesi diye anılan Filistinli temsilciler, teklifi reddederken, Yahudi temsilciler kabul etti.
Paylaşım planı, Filistin’in yüzde 56,47’sini Yahudi devletine, yüzde 43,53’ünü de Arap devletine bırakıyordu. Kudüs ise uluslararası bir idare altında olacaktı.
29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda 33 ülkenin oyuyla plan onaylandı. 13 ülke karşı oy vermiş, 10 ülke de çekimser kalmıştı.
Filistinlilerin reddettiği plan hiç uygulanmadı. İngiltere, 15 Mayıs 1948’de, Filistin’deki manda idaresine son verme niyetini ilan etti ancak bu tarih öncesinde çarpışmalar başladı.
İngiltere halkı, askerlerinin ölümü nedeniyle Filistin’de İngiliz varlığına karşı çıkmaya başladığı gibi, ABD’nin daha fazla Yahudi mültecinin buraya kabul edilmesi için uyguladığı baskıya da öfkeliydi.
ABD’nin bu baskısı siyonizme Amerikan desteğinin artışının işaretiydi.
Hem Arap hem de Yahudi taraflar, yaklaşan savaş için güçlerini seferber ediyordu. Yahudi milis güçlerinin Arap köylerinde düzenledikleri “temizlik operasyonları” Aralık 1948’de başladı.
1948 – İsrail’in kuruluşu
İsrail devleti, 2000 yıldır kurulan ilk Yahudi devleti olarak 14 Mayıs 1948’de Tel Aviv’de ilan edildi. Ertesi gün son İngiliz birliklerinin bölgeyi terk etmesiyle yürürlüğe girdi.
Filistinliler 15 Mayıs’ı “El Nakba” yani “Felaket” günü olarak anacaktı.
1948’den beri, İsrail’in ortaya çıkışına verilecek karşılığa önderlik etmek için Arap devletleri arasında rekabet vardı. Bu yüzden Filistinliler olaylara seyirci kalıyordu.
1964’te Kudüs’te kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) hemen ardından Arap devletleri tarafından tanındı. Bu devletler FKÖ’nün esasen kendi kontrollerinde kalmasını istiyordu.
Ama Filistinliler gerçekten bağımsız bir örgüt istiyordu ve 1969’da örgütün başkanlığını ele geçiren Yaser Arafat’ın amacı da buydu.
Kendisine bağlı, beş yıl önce gizli olarak kurulmuş El Fetih örgütü, İsrail’e karşı operasyonlarıyla ün kazanıyordu. El Fetih savaşçıları, 1968’de Ürdün’de İsrail birliklerine ağır kayıplar verdirdi.
1967 Savaşı (6 Gün Savaşı)
İsrail ve Arap komşuları arasında artan gerginlik, 5 Haziran 1967’de başlayan ve Arap-İsrail Savaşı olarak da anılan 6 Gün Savaşı’na yol açtı. Orta Doğu anlaşmazlığının çehresi bu altı günde değişti.
İsrail, Mısır’dan Gazze ve Sina Yarımadası’nı, Suriye’den de Golan Tepeleri’ni aldı. Ürdün güçlerini de Batı Şeria ile Doğu Kudüs’ten çıkardı.
Mısır’ın güçlü hava kuvvetleri, savaşın ilk günü saf dışı bırakıldı. İsrail uçakları, daha başlangıçta Mısır hava kuvvetlerini havalanamadan yerle bir etti.
Toprak kazanımları İsrail’in kontrolündeki alanı iki katına çıkardı. Zafer, İsrail ve destekçileri için yeni bir güven ve iyimserlik havası yaratıyordu.
BM Güvenlik Konseyi, 22 Kasım 1967’de 242 sayılı kararı aldı. Kararda, savaşla toprak kazanımı reddediliyor, son çarpışmalarda ele geçirdiği yerlerden İsrail’in çekilmesi isteniyordu.
BM’ye göre, bu savaşta 500 bin Filistinli daha mülteci haline geldi; Mısır, Lübnan, Ürdün ve Suriye’ye göç etti.
1973 Yom Kippur Savaşı
Yom Kippur, yani ”Kefaret Günü”, Yahudilerin en önemli dini bayramı.
Mısır ve Suriye, 1967’deki savaşta kaybettikleri toprakları diplomatik yollardan geri alamayınca, 1973’te Yom Kippur bayramı sırasında İsrail’e karşı taarruza girişti.
Bu çarpışmalar, Ramazan Savaşı ya da 1973 Arap-İsrail Savaşı olarak da anılır. Başlangıçta Mısır ve Suriye, Sina ve Golan Tepeleri’nde ilerleme kaydettiler.
Üç hafta süren çarpışmalar sonunda bu durum değişti. İsrail neticede bazı yerlerde 1967’deki ateşkes hattının da ötesine geçti. İsrail güçleri Golan Tepeleri’ni aşarak Suriye içinde ilerlemeye başladı. İsrail sonra bu toprakları bırakacaktı.
İsrail güçleri Mısır’da da toprak kazandı, Süveyş Kanalı’nın batı yakasına geçtiler. ABD, Sovyetler Birliği ve BM, diplomatik müdahalelerle ateşkes anlaşmasına varılmasını sağladı.
Mısır ve Suriye, toplam 8 bin 500 asker kaybetti. İsrail’in can kaybı ise 6 bindi. Savaş sonunda İsrail, askeri, diplomatik ve ekonomik destek açılarından ABD’ye daha da bağımlı hale geldi.
Savaşın hemen ardından Suudi Arabistan, İsrail’i destekleyen ülkelere petrol ambargosu başlattı. Petrol fiyatları bütün dünyada hızla yükselirken küresel nitelikte bir ekonomik kriz baş gösterdi ve ambargo Mart 1974’e kadar sürdü.
22 Ekim 1973’te BM Güvenlik Konseyi 338 sayılı kararı aldı. Taraflardan, bir an önce çarpışmaları durdurmaları ve müzakerelere başlamaları isteniyordu.
1974 – Arafat’ın BM’ye ilk gidişi
Arafat liderliğindeki FKÖ ile Ebu Nidal gibi, FKÖ dışındaki Filistinli örgütler, İsrail ve diğer hedeflere karşı 1970’lerde bir dizi eylem düzenledi. Kara Eylül diye de bilinen Ebu Nidal’in örgütü, 1972 Münih Olimpiyatları’ndaki eylemde 11 İsrailli sporcuyu öldürdü.
Filistin’in tamamını ”kurtarmak” için silaha başvuran FKÖ’nün lideri Arafat, bir yandan da BM’de barışçı çözümü savunduğunu anlatan ilk konuşmasını yaptı. Siyonist projeyi kınayan Arafat, ”Bugün bir elimde zeytin dalı, bir elimde kurtuluş savaşı veren birinin silahı var. Zeytin dalını düşürmeyin” diye ekledi.
Bu konuşma, Filistinlilerin uluslararası tanınma çabalarına büyük katkı sağladı. Bir yıl sonra ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Harold Saunders, Arap-İsrail barışı müzakere edilirken Filistin halkının meşru çıkarlarının da hesaba katılması gerektiğini söylüyordu.
1977 – İsrail’de sağın yükselişi
İsrail’in 1948’de kuruluşunda İrgun ve Lehi gibi radikal grupların katkısı büyüktü. Ama bu örgütlerin mirasçısı Herut (sonradan Likud adını alıyor) Partisi, 1977’ye kadar hiçbir seçim kazanamadı.
İsrail siyaseti bu tarihe kadar sol kanattaki İşçi Partisi’nin hakimiyetindeydi. Likud ideolojisi, İsrail idaresinin İngiliz mandasına dahil olan bütün topraklara, yani Ürdün de dahil Kutsal Kitap’ta anlatılan “Büyük İsrail’e” yayılmasını savunuyordu.
Eski İrgun lideri Menahem Begin başkanlığındaki yeni hükümet, Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nde yerleşim açmayı hızlandırdı. Amaç 1967’de kazanılan toprakları ileride geri vermemek için gerekçeler sağlamaktı.
Tarım Bakanı Ariel Şaron bu faaliyetleri körükledi; Şaron 1981’e kadar yerleşimlerle ilgili bakanlar komisyonunun başındaydı.
1979 – İsrail-Mısır barışı
Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat 19 Kasım 1977’de İsrail’e uçup İsrail parlamentosu Knesset’te konuşma yapınca dünya şaşkına döndü. İsrail’i tanıyan ilk Arap lider Sedat oldu. Yom Kippur Savaşı’nı daha dört yıl önce başlatan da kendisiydi.
Mısır ve İsrail 1978’de ABD’de Camp David anlaşmalarını imzaladı. Metinde Orta Doğu’da barışın çerçevesi çiziliyordu ve buna Filistinlilere sınırlı özerklik verilmesi de dahildi.
İkili barış anlaşmasını da Sedat ile Begin Mart 1979’da imzaladılar. Sina Yarımadası Mısır’a geri verildi.
Arap devletleri, İsrail’le kendi başına pazarlığa giriştiği için Mısır’ı boykot etti. Enver Sedat 1981’de Mısır ordusundaki İslamcı unsurlar tarafından öldürüldü.
1982 – İsrail’in Lübnan’ı işgali
İsrail, Lübnan sınırına yakın yerleşim birimlerini saldırılardan korumak amacıyla bu ülkenin güneyine asker soktu. Ama Savunma Bakanı Ariel Şaron orduyu başkent Beyrut’a kadar götürdü; FKÖ’yü Lübnan’dan çıkardı.
Sina’daki son İsrail birliklerinin geri çekilmesinin üzerinden daha iki ay bile geçmemişti. Lübnan işgali, Ebu Nidal örgütünün İsrail’in Londra Büyükelçisine suikast girişimi üzerine başlatmıştı. İsrail birlikleri Beyrut’a Ağustos ayında vardı. Yapılan ateşkes anlaşması uyarınca FKÖ milisleri çekilince, Filistin mülteci kampları savunmasız kalmıştı.
İsrail güçleri 14 Eylül’de Beyrut etrafında konuşlanırken, Hıristiyan Falanj milislerin lideri Beşir Cemayel, başkentteki karargahında bir bombanın patlamasıyla öldü. Ertesi gün İsrail ordusu Batı Beyrut’u işgal etti. 16 Eylül’den 18 Eylül’e kadar, İsrail’le ittifak yapan Falanjistler, Sabra ve Şatilla kamplarında yüzlerce Filistinliyi öldürdü.
Neredeyse bir asırı bulan Orta Doğu mücadelesindeki en kanlı katliamlardan biriydi bu. Şaron, savunma bakanlığından başka bir göreve geçmek zorunda kaldı. 1983’te İsrail’de yapılan bir soruşturma, onun katliamı önlemek için harekete geçmediğine hüküm vermişti.
Sabra ve Şatilla katliamları Ariel Şaron hakkındaki ”savaş suçlusu” iddialarının kaynağı. Bazı görgü tanıkları, İsrail askerlerinin, Hıristiyan milislerin kamplarda neler yapacağından haberdar olduğunu, hatta olanları izlediğini anlatıyor.
1987-93 – İntifada
İsrail işgaline karşı intifada, yani kitlesel ayaklanma Gazze Şeridi’nde başladı; kısa sürede Batı Şeria’ya yayıldı.
Protestolar, sivil itaatsizlik şekline büründü. Genel grevler düzenlendi, İsrail ürünleri boykot edildi, duvarlara yazılar yazıldı ve yollarda barikatlar kuruldu.
Ama uluslararası ilgi toplayan protesto şekli, ağır silahlarla donanmış İsrail askerlerine taş atan Filistinlilerdi.
İsrail ordusu karşılık verdi; çok sayıda Filistinli sivil yaşamını yitirdi. 1993’e kadar süren protestolarda toplam can kaybı bini aştı.
1993 – Oslo Barış Süreci
Haziran 1992’de İsrail’de sol kanadın, yani İşçi Partisi’nin iktidara gelmesi çok kuvvetli bir barış sürecini başlattı. Sertlik yanlısı olarak gösterilen Başbakan Yitzak Rabin ile “güvercin” olarak gösterilen Şimon Peres ve Yosi Beilin, Filistinlilerle barışı konuşacak çok uygun bir ekibi oluşturuyordu.
Körfez Savaşı’ndan sonra konumu zayıflayan FKÖ bu barış pazarlığından sonuç almayı umuyordu. Washington’daki ikili görüşmeler tıkanınca İsrail, FKÖ’nün katılımına yönelik itirazını kaldırdı. Daha da önemlisi Dışişleri Bakanı Peres ve yardımcısı Beilin, Norveç’in girişimi olan gizli bir müzakere zemini kurma imkanını inceliyordu.
Washington’daki ikili görüşmelerden sonuç alınamayacağı anlaşılınca gizli Oslo kulvarı 20 Ocak 1993’te açıldı. Norveç’in Sarpsborg kasabasında görülmemiş ilerleme kaydedildi.
Filistinliler işgal topraklarından aşamalı çekilmeye başlaması karşılığında İsrail devletini tanımayı kabul ediyordu. Görüşmeler sonucunda Washington’da İlkeler Deklarasyonu imzalanırken, Arafat ile Rabin arasındaki tarihi tokalaşmayı 400 milyon insan canlı izledi.
1994 – Filistin Yönetimi’nin kurulması
İsrail ve FKÖ, İlkeler Deklarasyonu’nun başlangıçta nasıl uygulanacağı konusundaki anlaşmayı Kahire’de 4 Mayıs 1994’te imzaladı.
İsrail, Gazze Şeridi’nin çoğunu terk ediyordu. Sadece Yahudi yerleşimleri ve etraflarındaki arazilerde İsrail varlığı sürecekti. Batı Şeria’da ise Eriha kentini Filistinlilere bırakıyorlardı.
Bu pazarlıklar Yahudi bir yerleşimcinin Batı Şeria’nın El Halil kentinde düzenlediği bir katliamla neredeyse kesilecekti.
Anlaşmanın içinde de aşılması gereken zorluklar vardı. Metinde beş yıllık geçiş dönemi içinde İsrail ordusunun geri çekilme aşamaları yer alıyordu. Ama bu aşamalar çok zorlu pazarlıkların sonuç vermesine bağlıydı.
Bunlar Filistin devletinin kuruluşu, Kudüs’ün statüsü, işgal edilmiş topraklardaki Yahudi yerleşimlerinin durumu ve 1948-1967 arasında göçe zorlanan 3,5 milyon Filistinli mültecinin ne olacağı gibi konulardı.
Barış sürecini eleştirenler 1 Temmuz’da susmuştu. Çünkü Yaser Arafat, Filistin topraklarına bu tarihte geri döndü, coşkulu kalabalık tarafından muzaffer bir eda ile karşılandı.
FKÖ, İsrail birliklerinin boşalttığı yerlere konuşlandırıldı. Filistin Ulusal İdaresi, yani özerk yönetimin başkanı olarak Yaser Arafat vardı artık. 1996’daki seçim de bunu tescil etti.
1995 – İkinci Oslo süreci ve Rabin suikastı
Filistin yönetimi, Gazze Şeridi’ndeki ilk yılında zorluklarla boğuştu. Filistinli militanların bombalı eylemlerinde onlarca İsrailli öldü. İsrail özerk yönetimin topraklarına giriş çıkışları engelliyor; militanlara suikastlar düzenliyordu. Yeni yerleşim inşaatları da durmadı.
Filistin Özerk Yönetimi kendi toplumunun öfkesini kitlesel gözaltılarla bastırmaya çalıştı. İsrail içinde ise barış sürecine tepkiler sağ kanattan ve dini gruplardan geliyordu. Bu ortam içinde barış görüşmeleri yoğun çaba ile yürütülse de başlangıçta belirlenen takvime yetişilemiyordu. 24 Eylül’de 2. Oslo diye anılan anlaşma Mısır’ın Taba şehrinde ve Washington’da ayrı törenlerle imzalandı.
Bu anlaşma Batı Şeria’yı üçe bölüyordu.
1 – A Bölgesi: Batı Şeria’nın yüzde 7’sini oluşturan bu bölge, Doğu Kudüs ve El Halil haricindeki belli başlı yerleşim merkezleri tam olarak Filistin idaresine bırakılıyordu.
2 – B Bölgesi: İsrail ve Filistinlilerin ortak kontrolüne bırakılan bu bölge Batı Şeria’nın yüzde 21’ini oluşturuyordu.
3 – C Bölgesi: İsrail bu bölgeyi kontrol altında tutacak, ama aynı zamanda Filistinli tutukluları serbest bırakacaktı.
2. Oslo Anlaşması, Filistinlileri pek heyecanlandırmadı. İsrailli dinciler ise ”Yahudi toprağının” teslim edilmesine öfkeliydi. Öfke ve tahrik içeren bir kampanyaya hedef olan Başbakan Yitzak Rabin, bir aşırı dinci Yahudi tarafından 4 Kasım’da öldürüldü. Suikast bütün dünyaya şok dalgaları yaydı suikast. “Güvercin” diye nitelendirilen ve bir türlü tamamlanamayan barış sürecinin mimarı Şimon Peres başbakan oldu.
1996-1999 Kilitlenme
1996 yılına girildiğinde anlaşmazlık yine kan dökülmesine yol açıyordu. Hamas örgütü İsrail içinde bir dizi intihar eylemleri düzenledi. İsrail, Lübnan’ı üç hafta süreyle bombaladı.
Şimon Peres 29 Mayıs’taki seçimlerde, sağcı Binyamin Netanyahu’ya kıl payı yenildi. Netanyahu, Oslo anlaşmalarına karşı çıkıyor, ”güvenlik içinde barış” tezini işliyordu. Netanyahu işgal topraklarında yerleşim inşasının dondurulması kararını kaldırarak Arapları öfkelendirdi.
El Aksa Camii’nin altına, arkeolojik amaçlarla bir tünel kazılması için izin verince de, tepkiler daha da şiddetlendi. İsrail mevcut barış sürecini eleştirmesine rağmen ABD’nin artan baskısı üzerine Ocak 1997’de El Halil şehrinin yüzde 97’sini Filistinlilere devretti.
ABD’de 23 Ekim 1998’de imzaladığı Wye Nehri Memorandumu ise, Batı Şeria’dan çekilmenin sürmesini öngörüyordu. Fakat bunun uygulanmasına ilişkin itirazlar, Ocak 1999’da İsrail’de iktidardaki sağ koalisyonun çökmesine yol açtı. 18 Mayıs’taki seçimlerde İşçi Partili Ehud Barak galip çıktı.
İsraillilerle Araplar arasındaki 100 yıllık kavgayı sona erdirmeyi vaat ediyordu yeni başbakan. Oslo anlaşmalarında öngörülen beş yıllık geçiş süresi, 4 Mayıs 1999’da sona erdi.
Ama Yaser Arafat tek yanlı Filistin devleti ilanından vazgeçirildi. Amaç İsrail’deki yeni yönetimle pazarlığa yeniden başlanmasıydı.
2000 – İkinci İntifada
Ehud Barak hükümetinin barışa ulaşacağına dair başlangıçta duyulan iyimserliğin temeli olmadığı zamanla anlaşıldı. Yeni bir Wye Nehri sözleşmesi Eylül 1999’da imzalandı. Ama işgal topraklarından çekilme işleminin devam etmesi mümkün olmadı. Çünkü Kudüs’ün durumu, mülteciler, yerleşimler ve sınırlar gibi nihaî statü pazarlıkları sonuçsuz kalmıştı.
Beş yıllık barış süreci sonunda pek bir şey elde edilememesi, Filistin halkında büyük bir bıkkınlık doğurdu. Barak, Suriye ile barışa odaklandı. Bu alanda da başarı yoktu. Barak yine de İsrail’in 21 yıllık Lübnan macerasına son verdi: Mayıs 2000’de İsrail’in Lübnan’dan çekilmesi, dikkatleri Yaser Arafat’a yöneltti.
ABD Başkanı Bill Clinton ile Ehud Barak kademeli barış görüşmeleri yerine, bütün konularda hep birden sonuç almayı amaçlayan nihai pazarlığa girmeye zorlandı. Bu görüşmeler için ABD başkanının yazlığı Camp David seçildi.
İki hafta süren görüşmelerde Kudüs’ün statüsü ve Filistinli mültecilerin geri dönüş hakları konusunda bir uzlaşmaya varılamadı. Bunun getirdiği belirsizlik içinde, 28 Eylül’de muhalefetteki Likud Partisi’nin Netanyahu’dan sonraki lideri, yılların sağcı politikacısı Ariel Şaron, Mescid-i Aksa’nın bulunduğu kompleksi ziyaret etti.
Bunun çok tahrik edici bir hareket olduğu söylendi. Filistinliler bu ziyareti protesto için gösterilere başladı. Ve gösteriler El Aksa intifadası diye anılan ayaklanmaya dönüştü.
2002 -2003 Batı Şeria yeniden işgal altında
Birkaç dalga halinde gelen intihar saldırıları ardından İsrail Mart ve Haziran aylarında Batı Şeria’nın neredeyse tamamını işgal etti. 2002 yılının büyük bir bölümünde Filistin kentleri sık sık baskına uğradı, birbirleriyle bağlantısı kesildi, kuşatıldı ya da uzun süreler sokağa çıkma yasağı altında kaldı.
Nisan ayında İsrail güçleri Batı Şeria’nın kuzeyindeki Cenin mülteci kampına girip bölgeyi ele geçirdi. Filistinliler, burada bir katliam yapıldığını iddia etti. Kendisi de ağır kayıp veren İsrail ordusu ise örgütlü bir direniş ile karşılaştığını ve burada 52 Filistinlinin öldüğünü söyledi.
Olayla ilgili BM raporu, “sivilleri tehlikeyle karşı karşıya bırakan şiddet olayları” dolayısıyla her iki tarafı da suçladı ama ortada bir katliam olmadığı sonucuna ulaştı. Uluslararası Af Örgütü ise İsrail ordusunun Batı Şeria’da Cenin ve Nablus’a düzenlediği operasyonlarda savaş suçu işlediği hükmüne vardı.
İsrailli yetkililer 2002 yılı boyunca Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da düzenlenen operasyonların Filistinlilerin “terör altyapısını” yıkmayı amaçladığını kaydediyordu.
Ancak hızı kesilmiş de olsa intihar saldırıları yıl boyu devam etti. İki yıldır barış süreci durma noktasına gelmişti. BM, ABD, Rusya ve Avrupa Birliği’nden oluşan, “Dörtlü” Orta Doğu’da çözüme yönelik bir ‘yol haritası’ ile süreci yeniden canlandırmaya çalıştı.
Yol haritası, içeriği üzerinde 2002 yılı boyunca devam eden pazarlıklar ardından 2003 yılı Nisan’ında ABD öncülüğünde Irak’a düzenlenen operasyon sonrasında yayımlandı.
Belgenin yayımlanmasına kadar da tüm diplomatik girişimler askıda kaldı. 2003 Haziran’ında ABD Başkanı George Bush, Orta Doğu konusundaki siyasetini uzun süredir beklenen bir konuşmayla açıkladı.
Bush konuşmasında Filistinlilere “teröre taviz vermeyen” bir lider belirlemeleri çağrısında bulundu. Filistinli militan grupların yoğun müzakereler ardından Haziran ayında ilan ettiği ateşkes ise ancak 7 hafta süreyle geçerli oldu.
2004 – Yaser Arafat öldü
25 Ekim 2004’te Arafat hastalandı. Grip teşhisi konulmuştu. Tüm çabalara rağmen Arafat iyileşmiyordu.
Paris’teki bir askeri hastaneye götürüldü. Zehirlendiğinden şüpheleniliyordu. Burada Arafat’ı muayene eden doktorlar onun zehirlendiğine dair bir kanıt bulamadıklarını açıkladılar.
3 Kasım’da komaya girdi. 8 gün sonra ise öldüğü açıklandı.
2005 – 2006 İsrail Gazze’den çekildi, Hamas seçimleri kazandı
İsrail Gazze ve Batı Şeria’nın bir bölümünden çekildi. İsrail, Yahudi yerleşimlerini boşaltıp, askeri araçlarını da Gazze’den çekti.
Ancak Gazze’yi denizden, karadan ve havadan abluka altında tutmaya başladı. Filistin’deki genel seçimlerde Hamas, oyların çoğunu aldı.
Eylül 2006’da ise Gazze Şeridi’nde Filistinli gruplar El Fetih ile Hamas arasında çatışmalar başladı.
Haziran 2007’ye kadar çatışmalar, ateşkesler ve ulusal birlik arayışlarıyla geçen sancılı sürecin ardından, Mahmud Abbas, Gazze ve Batış Şeria’da olağanüstü hal ilan etti. Geçiş hükümeti kurulmasını isteyip başbakanlık görevini de Selam Fayyad’a verdi, kurulan geçiş hükümetinden Hamas dışlanmıştı.
2008 – 2009 Dökme Kurşun Operasyonu
İsrail’in Gazze Şeridi’nde düzenlediği saldırılarda 22 günde 1417 kişi hayatını kaybetti; 4580 kişi de yaralandı.
İsrail bu saldırılara “Dökme Kurşun Operasyonu” adını vermişti. İsrail, askeri harekatın, Filistinli militanların İsrail’in güneyini hedef alan roket saldırılarını durdurmayı amaçladığını açıkladı.
Mayıs 2010 – Mavi Marmara
Mayıs 2010’da İsrail askerleri Gazze’ye yardım taşıyan Mavi Marmara gemisine baskın yaptı. 10 Türk vatandaşı hayatını kaybederken bu saldırı, Türkiye-İsrail ilişkilerini kopma noktasına getirdi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, dönemin ABD Başkanı Barack Obama’nın da çabalarıyla Türkiye’nin o zaman başbakanı olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan özür diledi. İsrail ayrıca Mavi Marmara baskınında hayatını kaybedenler için tazminat ödemeyi kabul etti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir iftar yemeğindeki konuşmasında, İsrail’le yapılan anlaşmadan bahsederken isim vermeden Mavi Marmara yardımını organize eden İHH’yı (İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı) eleştirdi:
“Uluslararası bazda bir adım atıyoruz. Siz kalkıp da Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz? Biz zaten oraya gerekli yardımı Gazze’ye bugüne kadar hep yaptık yapıyoruz. Filistin’e yaptık yapıyoruz.”
2014 – İsrail’in Gazze’ye saldırıları
İsrail Gazze’ye yönelik 51 gün süren ve kara harekatını da içeren yeni bir saldırı başlattı.
Saldırılarda 530’u çocuk 302’si kadın 2 bin 100’den fazla Filistinli hayatını kaybetti. 10 binden fazla Filistinli de yaralandı.
İsrail tarafında ise 64’ü asker 70 İsrailli öldü, 720 İsrailli de yaralandı.
14 Mayıs 2018 – ABD İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıdı
ABD’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma kararı aldığı İsrail Büyükelçiliği’nin açılışı öncesi İsrail güvenlik güçleri protestoculara ateş açtı ve onlarca Filistinli hayatını kaybetti.
Açılış töreninde ABD Başkanı Donald Trump’ın video açıklaması gösterildi. Trump “Orta Doğu’da barışı sağlama” hedefine sadık olduklarını söylerken, Batı Şeria’daki Filistin yönetimi, İsrail’i ‘Gazze’de katliam yapmakla’ suçladı.
2020 – İsrail ile Arap ülkeleri arasında ‘normalleşme’
İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn ile ilişkileri normalleştirme doğrultusunda Washington’da anlaşmalar imzaladı.
Bu adım, Ocak ayında ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile birlikte “Yüzyılın Planı” adını verdiği açıklamasının ardından geldi.
Planda Kudüs’ün bölünmemiş bir şekilde İsrail’in başkenti olması, Filistin’e 1967 sınırına kıyasla çok daha az toprağı kontrol edecek ve Batı Şeria’daki topraklarının yüzde 80’inden vazgeçecek şekilde “koşullu” bir bağımsız devlet, koşulların yerine getirilmesi için 4 yıllık bir süre öngörülüyordu.
İsrail’le normalleşme adımını ilk olarak 1979’da Mısır atmış, onu 1994’te Ürdün takip etmişti.
On yıllar sonra gelen ikinci dalgada birkaç ay içinde Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Sudan ve Fas bu listeye eklendi.
Filistinliler, Filistin devleti kuruluncaya dek İsrail ile ilişki kurmayacakları sözü veren Arap ülkelerini “sözlerinden dönmekle” suçladı.
Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas, “İsrail işgali sona erinceye dek bölgede barış, güvenlik ve istikrar gerçekleşmeyecektir” dedi.
Bu anlaşmaların ardından, Gazze’de Filistinliler ile İsrail ordusu arasındaki çatışmalar yeniden şiddetlendi.
2020 – Hamas ve El Fetih ortak yönetim için anlaştı
Gazze’yi yöneten Hamas ve Batı Şeria ile Doğu Kudüs’teki El Fetih yönetimi, 14 yıl aradan sonra bir kez daha ortak bir yönetim oluşturmak için Eylül ayında Türkiye’de bir araya gelerek anlaşmaya vardı.
El Fetih lideri Mahmud Abbas, görüşmelerin Türkiye’de yapılması için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı arayarak destek istemişti.
Filistin Yönetimi, İsrail’le yapılan anlaşmalara tepki olarak Arap Birliği’nin 6 ay süreyle dönem başkanlığını üstlenmeyeceğini açıkladı.
Mayıs 2021 – Mescid-i Aksa gerilimi ve İsrail’in Gazze’ye saldırıları
Yüzlerce Yahudi’nin İsrail’in Doğu Kudüs’ü işgal ettiği 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın yıl dönümü olarak kutladığı “Kudüs Günü” için ellerinde bayraklarla sloganlar ve İsrail marşları eşliğinde Mescid-i Aksa civarında yürüyüşünü Filistinliler provokasyon olarak değerlendirdi.
2021’de bu gün Ramazan ayının son günlerine denk geldi. Filistinli gruplar Mescid-i Aksa çevresinde barikatlar oluşturdu.
İsrail’in Doğu Kudüs’teki evlerinden zorla çıkarma planları gerilimi daha da tırmandırdı.
İsrail polisinin Filistinlilere polis şiddeti ve orantısız müdahalesi ardından Hamas İsrail’e yüzlerce füze fırlattı.
İsrail, 10 Mayıs 2021’de Gazze Şeridi’ne havadan ve karadan saldırılar başlattı. Bu saldırılarda yüzlerce Gazzeli öldü.
Mısır’ın arabuluculuğunda aynı ay içinde taraflar arasında ateşkes ilan edildi. Ancak İsrail’in Haziran’da da Gaze’yi bir kez daha vurması ateşkesin kırılganlığını gösterdi.
Kasım 2021 – İngiltere Hamas’ı ‘terör örgütü’ ilan etti
İngiltere, Gazze Şeridi’nde yönetimde olan Hamas’ı “terör örgütü” ilan etti.
Hamas daha önce de Avrupa Birliği ve ABD başta olmak üzere çok sayıda ülke tarafından “terör örgütü” ilan edilmişti.
Mart 2022 – Erdoğan- Herzog görüşmesi
İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, 2007 yılından bu yana Türkiye ile İsrail arasındaki en üst düzey ziyaret için 9 Mart’ta Ankara’ya geldi. Herzog, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile önce baş başa ardından heyetlerle birlikte görüşme yaptı.
Görüşmelerin ardından ortak basında toplantısında, iki liderin öncelik vermesi dikkat çekti.
Aralık 2022 – Netanyahu ‘İsrail’in en sağcı hükümetini’ kurdu
İsrail’de 1 Kasım’da yapılan genel seçimde ilk sırada yer alan Likud Partisi’nin lideri Binyamin Netanyahu, çetin koalisyon pazarlıkları sonrası yeni hükümeti kurdu.
Aşırı sağcı partilerden oluşan koalisyon, “” olarak nitelendirildi.
2023 – Batı Şeria’da şiddet ‘benzeri görülmemiş seviyelere’ tırmandı
İşgal altındaki Batı Şeria’nın Cenin ve Nablus bölgelerinde Ocak ve Şubat aylarında İsrail güçlerinin saldırılarında 60’tan fazla Filistinli öldürüldü. İsrail tarafındaysa 13 kişi yaşamını yitirdi.
ABD merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) son dönemde İsrail ve Filistin arasında şiddetin açıkladı.
Haziran 2023 – Af Örgütü’nden ICC’ye çağrı: ‘Filistin’de savaş suçları işlenmiş olabilir’
Uluslararası Af Örgütü, Mayıs ayında İsrail ile Filistinli silahlı gruplar arasındaki çatışmalarda .
Örgütün raporuna göre, İsrail ordusunun orantısız güçle yaptığı hava saldırıları, Filistinli sivillerin ölümüne yol açtı.
Aynı raporda İslami Cihat Örgütü militanlarının hedef gözetmeksizin fırlattığı roketlerin İsrailli ve Filistinli sivillerin ölümüne yol açtığı kaydedildi.
Örgüt, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) soruşturma başlatma çağrısı yaptı.
ICC Filistin’de 2014’te başlayan çatışmalar ve sonrasında yaşanan olaylar nedeniyle 2021’de bir soruşturma açmıştı.
7 Ekim 2023 – Hamas-İsrail savaşı
Hamas, 7 Ekim’de Gazze topraklarından İsrail’e sızarak son yılların en büyük sınır ötesi saldırısını gerçekleştirdi.
İsrail ordusu “savaş durumu alarmı” ilan etti. Saldırıda Gazze’den İsrail tarafına binlerce roket atılırken, çok sayıda silahlı militan da İsrail topraklarına girdi.
Saldırılarda 1200’e yakın İsrailli öldürüldü. 251 kişi rehin alındı.
İsrail’in Gazze Şeridi’ne düzenlediği ilk da yüzlerce kişi öldü.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Hamas’ın saldırısıyla İsrail’in girdiğini söyledi.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’nde düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı Ağustos sonu itibarıyla 40 bini aştı, 95 bine yakın kişi de yaralandı. Yüz binlerce Filistinli evlerini terk etmek zorunda kaldı.
Hamas’ın aldığı rehinelerin bir kısmı geçmiş anlaşma ve operasyonlarda serbest bırakılırken bazılarının öldüğü teyit edildi. Yaklaşık 100 rehinenin akıbeti ise halen belli değil.
Aralık 2023 – Güney Afrika’dan İsrail’e Gazze’de ‘soykırım’ davası
Güney Afrika Cumhuriyeti, 29 Aralık 2023’te, Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan Uluslararası Adalet Divanı’nda Gazze’deki Filistin halkına “soykırım” uyguladığı iddiasıyla İsrail’e karşı dava açtığını duyurdu.
Bazı ülkeler de davaya katılma talebinde bulundu ya da katılacağını beyan etti. Bu ülkeler Türkiye, Filistin Yönetimi, İspanya, İrlanda, Belçika, Mısır, Meksika, Kolombiya, Nikaragua, Libya, Maldivler, Şili ve Küba.
Bu ülkelerin talepleri henüz ICJ tarafından onaylanmadı.
İsrail lehine davaya katılma niyeti beyan eden tek ülke ise Almanya.
Temmuz 2024 – Hamas ve El Fetih, Çin’deki zirvede ulusal birlik hükümeti kurulması üzerine anlaştı
Filistin’de Hamas ve El Fetih arasında sağlandığı açıklandı. Pekin’de yapılan görüşmelere ilişkin açıklama Çin Dışişleri Bakanlığı’ndan geldi.
Pekin Deklarasyonu’nun 14 farklı Filistinli grup arasında iki gün süren görüşmeler üzerine imzalandığı kaydedildi.
Anlaşma ile Hamas ve El Fetih, savaş sonunda Gazze’yi birlikte yönetecek.
Ağustos 2024 – İsrail’den Batı Şeria’da son 20 yılın en büyük baskınları
İsrail, “terörle mücadele operasyonu” adını verdiği operasyonlar kapsamında Batı Şeria’daki dört kente askeri birliklerini gönderdi.
Bu, İsrail’in son 20 yılda olarak değerlendiriliyor.
Ateşkes müzakerelerinde sonuç yok
Mısır, Katar ve ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ile Hamas arasında Gazze’de ateşkes için Ağustos ayında Kahire’de yürütülen .
Mısırlı kaynaklara göre, arabulucuların sunduğu anlaşma maddeleri ve karşılıklı tavizlere ne Hamas ne de İsrail yeşil ışık yaktı.
Mısır’dan gelen haberlere rağmen ABD
‘li kaynaklar görüşmelerin “yapıcı şekilde” devam ettiğini, “nihai ve uygulanabilir bir anlaşma” doğrultusunda sürdürüldüğünü dile getirdi.
Rehinelerin serbest bırakılması için Hamas’la ateşkes anlaşması konusunda İsrail üzerindeki baskılar artarken, Netanyahu hükümeti buna yanaşmıyor.
Hamas, ateşkes için İsrail güçlerinin Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Philadelphi Koridoru’ndan çekilmesini talep ederken, İsrail bunu “kırmızı çizgisi” olarak niteliyor.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Bitlis merkeze bağlı Yukarı karaboy ve Yaygın köyleri ile Mutki ilçesine bağlı Yazıcık ve Kayran köylerinde orman yangınları çıktı. Bitlis İl Özel İdaresi ve Orman Müdürlüğü ekiplerinin özverili çalışmaları sayesinde yangınlar büyümeden kontrol altına alındı. Yangınlarla ilgili Bitlis İl Özel İdaresi sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, “Merkez ilçemiz Yukarı Karaboy ve Yaygın köyleri ile Mutki ilçemiz Yazıcık ve Kayran köyleri bölgelerinde çıkan orman yangını, ilgili kurumlarla beraber personellerimizin özverili çalışmaları sonucunda kontrol altına alınarak söndürülmüştür” ifadelerine yer verildi.
Bölgede yangın söndürme ve soğutma çalışmaları devam ederken, yetkililer ise vatandaşları orman yangınlarına karşı dikkatli olmaya davet etti.
Yangınların çıkış nedeni ile ilgili soruşturmanın sürdüğü belirtildi. – BİTLİS
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, X hesabından yaptığı açıklamada saldırıya ilişkin bilgi verdi. Rusya’nın Poltava kentine yönelik iki adet balistik füzeyle saldırdığını bildiren Zelenskiy, saldırıda en az 41 kişinin hayatını kaybettiğini, 180 kişinin yaralandığını açıkladı. Zelenskiy, iki adet balistik füzenin “bir eğitim kurumunun ve yakınındaki bir hastanenin” bulunduğu bölgeye isabet ettiğini aktararak, saldırılar sonucu oluşan enkazdan kurtarılan kişiler olduğunu kaydetti.
Ukrayna Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada da Poltava şehrinin Rusya’nın “barbarca bir saldırısı” sonrasında “korkunç bir gün” geçirdiği belirtildi. Açıklamada şehrin iki balistik füze ile vurulduğu, “hava saldırısı sirenleri ile füzelerin zeminle buluşması arasında çok az zaman geçtiği” bu nedenle sığınaklara kaçmaya çalışan bazı sivillerin bu sırada yaralandığı aktarıldı. Açıklamada ayrıca, kurtarma ekiplerinin 25 kişiyi kurtardığı, kurtarılanlardan 11’nin füzelerin neden olduğu enkazdan çıkarıldığı kaydedildi.
Öte yandan, Poltava’da üç gün süreyle ulusal yas ilan edildi.
Rusya sınırından yaklaşık 140 kilometre uzaklıktaki Poltava, düzenli olarak füze saldırılarına maruz kalsa da ülkenin doğu sınırlarına daha yakın bölgeler kadar yoğun bombardımanlara uğramamıştı. Yaz başında Rusya, Poltava bölgesindeki bir havaalanını Ukrayna savaş uçaklarını yok etme amacıyla hedef aldığını belirtmişti. Ancak bugün yapılan saldırı şehir merkezine yönelik olmasıyla diğer saldırılardan ayrılıyor.
Rusya’dan henüz Poltava saldırısına ilişkin bir açıklama gelmedi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>DÜNYA Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Ghebreyesus, Gazze’de çocuk felci kapsamında başlatılan aşı kampanyasında ikinci günde 74 bin çocuğun aşılandığını duyurdu.
DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus, yaptığı açıklamada, “Gazze’deki çocuk felci aşı kampanyasının ikinci gününde 10 yaş altı yaklaşık 74 bin çocuğun aşılandığı tahmin edilirken, şimdiye kadar aşılanan toplam çocuk sayısı 161 bini aştı. Kampanyanın üçüncü günü devam ediyor ve Gazze’nin merkezinde kalan çocukların çoğunun gün sonuna kadar aşılanması bekleniyor. Ekiplerimiz, yerinden edilmenin devam etmesine rağmen hiçbir çocuğun kaçırılmamasını sağlamaya kararlıdır. Tüm tarafları insani yardım molalarına saygı göstermeye devam etmeye çağırıyoruz. Gazze’deki çocukların daha sağlıklı bir geleceğe sahip olabilmeleri için kalıcı barış çağrısında bulunmaya devam ediyoruz” dedi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Volodimir Zelenskiy iki füzenin Poltava kentindeki bir eğitim merkezi ile hastaneyi vurduğunu duyurdu.
Zelenskiy’nin eşi Olena Zelenska yaptığı son paylaşımda ölü sayısının 47’ye yükseldiğini duyurdu.
BBC’nin savunma muhabiri Chris Partridge, saldırıda kullanılan füzelerin 500 km menzili olan Iskender-M olduğunun düşünüldüğünü kaydetti.
Bu füze tahrip gücü çok yüksek 700 kg’a kadar savaş başlığı taşıyabiliyor. Aynı zamanda 10 ile 30 metre arasında bir sapma payı ile hedefi vurabiliyor.
İskender gibi balistik füzeleri, hızları ve yörüngeleri nedeniyle hava savunma sistemleri ile durdurmak çok güç.
BBC İzleme Servisi’nin Ruysa editörü Vitali Şevçenko, hedef alınan binalardan birinde askeri eğitim verildiğine dair haberler tespit ettiklerini duyurdu.
Telegram’da yer alan Rusya kaynaklı haberlerde, elektronik haberleşme uzmanlarının eğitim gördüğü bir merkez olduğuna ilişkin iddialar da yer aldı.
Saldırı ile ilgili açıklama yapan Ukrayna lideri Zelenskiy, zarar gören binalardan birinin İletişim Enstitüsü olduğunu söyledi.
Haber gelişiyor…
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Solcu Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Partisi Meclis Başkan Yardımcısı Clemence Guette, X hesabından yaptığı paylaşımda, çevrim içi ortamda paylaşılan dilekçenin “şimdiden neredeyse 200 bin kişi tarafından imzalandığını” bildirdi.
Guette, Fransızları Cumhurbaşkanı Macron’un azledilmesini talep eden dilekçeyi imzalamaya çağırdı.
Dilekçede, Macron seçim sonuçlarına rağmen “eski hükümetin görevini sürdürmesine izin verdiği ve kendi programı dışındaki tüm hükümet programlarının uygulanmasını engellediği” gerekçesiyle eleştirildi.
REKLAM
Macron’un seçimlerin üzerinden geçen 2 ayda henüz bir başbakan atamamış olmasının eleştirildiği ve 186 binden fazla kişinin imzaladığı dilekçede, “parlamenter rejimler ve temsili demokrasi sisteminde bu otoriter gidişatın eşi benzerinin olmadığı” kaydedildi.
LFI tarafından 31 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Macron’un azledilmesine yönelik teklif Ulusal Meclis’e sunulmuştu. LFI, seçim sonuçlarını göz ardı ederek Macron’un görevini ihlal ettiğini savunmuştu.
Macron, seçimlerde Ulusal Meclis’te en fazla sandalyenin sahibi olan solcu NFP’nin ortak adayı Lucie Castets’i başbakan atamayacağını bildirmesinin ardından hükümet kurma müzakerelerini sürdürüyor.
23 Ağustos’tan bu yana yeni hükümeti kurmak için Elysee Sarayı’nda siyasileri ağırlayan Macron en son Xavier Bertrand, eski Başbakan Bernard Cazeneuve ve eski cumhurbaşkanlarından Nicolas Sarkozy ile François Hollande ile görüştü.
Fransa’da erken genel seçimlerin ardından Ulusal Meclisin en büyük siyasi grubunu 193 milletvekili ile NFP ve bağlantılılar oluştururken onu 166 milletvekili ile Macron’un iktidar koalisyonu ve 142 milletvekili ile aşırı sağcı RN ve ortakları izliyor.
Fransız Anayasası’na göre, cumhurbaşkanının istediği kişiyi başbakan atama yetkisi bulunuyor ancak siyasi geleneklere göre başbakan, en fazla oy alan parti ya da ittifaktan seçiliyor.
*Haberin görseli AP tarafından servis edilmiştir.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail devlet televizyonu KAN’ın haberine göre Smotrich, 2025 yılının bütçesiyle ilgili basın toplantısı düzenledi.
“İsrail tarihinin en uzun ve maliyetli savaşındayız. Öyle ki bu savaşın doğrudan maliyeti yaklaşık 200-250 milyar şekel (54-68 milyar dolar).” diyen Smotrich, bütçede 160 milyar şekelin (43,4 milyar dolar) güvenlik ve savaş için tahsis edildiğine işaret etti.
Yıllık bütçelerinde 44 milyar şekeli (11,9 milyar dolar) sivil ihtiyaçlara ayırdıklarının altını çizen Smotrich, 20 milyar şekeli de (5,4 milyar dolar) yeniden imar için tahsis ettiklerini ifade etti.
REKLAM
Bütçeden 9 milyar şekeli de (2,4 milyar dolar) yedek askerler için tahsis edeceklerine dikkati çeken Smotrich, Gazze Şeridi ve Lübnan sınırına yakın bölgelerden yerinden edilenler için de 10 milyar şekel (2,7 milyar dolar) ayıracaklarını aktardı.
Sosyal ve zihinsel sağlık harcamaları için 1,4 milyon şekel (380 bin dolar) ayıracaklarını dile getiren Smotrich, şirketlere tazminat olarak da 16 milyar şekel (4,3 milyar dolar) tahsis edeceklerini belirtti.
İsrail Meclisinin 9 Eylül Pazartesi günü 2025 yılı bütçesini oylamak üzere toplanması bekleniyor.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 16 bin 673’ü çocuk, 11 bin 269’u kadın olmak üzere 40 bin 819 Filistinli öldü, 94 bin 291 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
*Haberin görseli AA tarafından servis edilmiştir.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Başkan Biden, Pensilvanya’daki seçim çalışmalarının ardından Beyaz Saray’a dönüşünde basın mensuplarına gezisini değerlendirdi.
Bu tür seçim gezilerini sevdiğini söyleyen Biden, bir soru üzerine, “Artık kalabalıkların olduğu yerlere gidemiyorum, Gizli Servis buna izin vermiyor. Çok tehlikeli olduğunu söylüyor.” dedi.
Biden’ın söz konusu videosu sosyal medyada viral olurken, özellikle Cumhuriyetçi hesapların Biden’ın bu sözlerini yoğun şekilde kullandığı görüldü.
*Haberin görseli AA tarafından servis edilmiştir.
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>#BüyükelçiFlake Türkiye’ye veda ederken, buradaki görevinin önemli anlarından bahsediyor.
//#AmbassadorFlake bids farewell to Türkiye and looks back on the highlights of his tenure.
https://t.co/1FuY471TDPpic.twitter.com/hFGQHaYuhu
— U.S. Embassy Türkiye (@USEmbassyTurkey) September 2, 2024
Büyükelçi Flake, elçiliğin sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında, 3 yıllık görev süresi boyunca Türk halkı ve Amerikan halkı arasındaki derin anlayış işbirliğini geliştirdiklerini söyledi.
Türk makamlarıyla yaptıkları ortak projeleri ve eğitim konusundaki faaliyetleri anlatan Flake, Türkiye’nin sporseverler için harika bir ülke olduğunu ve muhteşem sporcularla tanıştığını kaydetti.
İki ülke arasındaki güven ve karşılıklı saygıyı artırarak ikili ortaklığın güçlendirildiğini aktaran Flake, “F-16’ların satışı, Finlandiya ile İsveç’in NATO’ya katılımı gibi konularda kritik bir ilerleme sağlayarak meselelerin üstesinden geldik.” dedi.
REKLAM
Flake, Türkiye ile ABD’nin Ukrayna’ya verdiği “ortak desteğe” dikkati çekerek, “Küresel gıda güvenliğini güvence altına alan Karadeniz Tahıl Girişimi’nde üstlendiği rolden dolayı Türkiye’ye minnettarız.” ifadesini kullandı.
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanlığı koordinasyonunda Ankara’da gerçekleşen esir takası konusuna da değinen Flake, iki ülkenin birlikte NATO’yı güçlendirdiğini söyledi.
Flake, NATO’nun 2026’daki zirvesinin Türkiye’de düzenleneceğini hatırlattı.
Video mesajının sonunda duygulanan Flake, Türkiye’de görev yapmaktan onur duyduğunu söyledi ve şu ifadeleri kullandı:
“Kişisel bir not ;burada eşim Cheryl’i, ailemi ve beni çok sıcak bir şekilde karşıladınız. Yemekleri, deniz kenarındaki olağanüstü kentleri, Akdeniz’in, Ege’nin ve İstanbul Boğazı’nın sularında yüzmeyi, zengin tarihi, kültürü, UNESCO listesindeki alanları ve tabii ki hepsinden de önemlisi, bu muhteşem ülkenin insanlarını özleyeceğim.
Buradan ayrılmak yuvamızı geride bırakıp gitmek gibi. Bu yüzden size ne kadar teşekkür etsem az. Türkiye’de görev yapmaktan onur duydum ve nereye gidersem gideyim yüreğimde taşıyacağım minnettarlık ve anılarla ayrılıyorum Türkiye’den. Hoşça kalın.”
Haber Kaynak : HABERTURK.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Olayın ardından kızın annesi, derin bir acı içinde yaşadıklarını anlattı. Aile zaten büyük bir trajedi yaşıyordu; kızın babası daha önce Donetsk bölgesinde kaybolmuş ve muhtemelen hayatını kaybetmişti.
Görgü tanıkları tarafından kaydedilen görüntülerde, annenin kızının cansız bedeninin yanında yıkıldığı görülüyor. Kadın, “O sadece 14 yaşındaydı… önünde koskoca bir hayat vardı,” diyerek acısını dile getirdi.
Saldırı sonrası çekilen fotoğraflar, olayın vahşetini gözler önüne serdi. Genç kızın vücudu parçalanmış, etrafta kan birikintileri oluşmuştu. Polis ve sağlık görevlileri olay yerine gelerek cesedi örtüp bir morg? taşıdı.
Bu olay, Rusya‘nın Ukrayna’daki sivillere yönelik saldırılarının son örneği oldu. Binlerce çocuk okula başlamaya hazırlanırken, Rusya büyük şehirleri bombalamaya devam ediyor.
Aynı gün, Ukrayna’nın başkenti Kiev de saldırı altındaydı. Sabahın erken saatlerinde füzeler ve kamikaze droneları şehri vurdu. Kiev’in hava savunma sistemleri, mümkün olduğunca çok sayıda füzeyi düşürmeye çalıştı.
Saldırının ardından çekilen görüntülerde, konut binaları arasından yükselen büyük alev topları ve aydınlanan gece gökyüzü görülüyordu.
Bu olaylar, Ukrayna’daki savaşın sivillere olan korkunç etkisini bir kez daha gözler önüne serdi. Masum insanların hayatları bir anda sona ererken, geride kalanlar derin acılarla baş başa kalıyor.



Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail ordusunun, Gazze Şeridi’nde son 24 saatte düzenlediği saldırılarda 48 kişiyi öldürdüğü, 70 kişiyi de yaraladığı bildirildi.
Gazze’deki Filistin Sağlık Bakanlığı yaptığı açıklamada, İsrail’in Gazze Şeridi’ne 332 gündür sürdürdüğü saldırılara ilişkin bilgi verildi.

24 SAATTE 48 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ
Açıklamada, İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nde son 24 saatte gerçekleştirdiği 3 katliamda 48 kişinin öldüğü, 70 kişinin yaralandığı belirtildi.

40 BİN 786 KİŞİ ÖLDÜ
İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısının 40 bin 786’ya, yaralı sayısının da 94 bin 224’e yükseldiği kaydedildi.
Açıklamada ayrıca hâlâ enkaz altında ve yol kenarlarında ölülerin bulunduğu ancak İsrail güçlerinin engellemesi nedeniyle sağlık ekipleri ile sivil savunma görevlilerinin cenazelere ulaşamadığı vurgulandı.

16 BİNDEN FAZLASI ÇOCUK
İsrail tarafından düzenlenen saldırılarda hayatını kaybedenlerin en az 16 bin 673’ü çocuklardan oluşuyor.

11 BİNDEN FAZLASI KADIN
Düzenlenen saldırılarda yaşamını yitirenlerin en az 11 bin 270’i kadın. Saldırılarda masum siviller adeta katlediliyor.


Haber Kaynağı: Anadolu Ajansı (AA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Avustralya cinsel istismar davasıyla sarsıldı…
Kreşlerde çocuk bakıcısı olarak çalıştığı bilinen 46 yaşındaki Ashley Paul Griffith, çocuklara cinsel istismarda bulunduğunu itiraf etti.
60 KIZ ÇOCUĞUNA CİNSEL İSTİSMAR
Brisbane Bölge Mahkemesi’nde görülen davada 307 suçlama yöneltilen Griffith, Avustralya ve İtalya’da çoğunluğu 12 yaşın altında 60 kız çocuğuna istismarda bulunması nedeniyle mahkeme tarafından suçlu bulundu.
2022 YILINDA DA GÖZALTINA ALINDI
Griffith, Ağustos 2022’de çocuk istismarı içerikleri ürettiği gerekçesiyle polis tarafından gözaltına alınmıştı.
Bir yıl sonra ise Griffith’in, 2003 ile 2022 yılları arasında Avustralya’nın on iki farklı bölgesinde ve İtalya’nın Pisa kentinde 91 çocuğa karşı bin 623 suç işlediği tespit edilmişti.
Dava sürecinde Griffith’in hakkındaki suçlamaların bir kısmı düşürülmüştü. Şu anda gözaltında olan Griffith’in alacağı ceza, sonraki bir tarihte belirlenecek.

Haber Kaynağı: İhlas Haber Ajansı (İHA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları devam ediyor.
Gazze Sivil Savunma Müdürlüğünden yapılan yazılı açıklamada, İsrail savaş uçaklarının Gazze kentindeki Er-Rimal sağlık merkezi çevresinde hedef aldığı bir sivil araçta bulunan 3 Filistinlinin hayatını kaybettiği belirtildi.
Hastane kaynaklarının AA muhabirine verdiği bilgiye göre, İsrail’e ait insansız hava aracı (İHA), Gazze’deki Vahdet Caddesi’nde Gazze Belediyesi’ne ait bir aracı hedef aldı, araçta bulunanlar hayatını kaybetti.
10 KİŞİDEN FAZLA ÖLÜ VAR
Öte yandan Filistin resmi haber ajansı WAFA’nın haberine göre, İsrail savaş uçaklarının Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki el-Bureyc Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda 4 Filistinli hayatını kaybetti.
Haberde, Gazze’deki Selahaddin Caddesi yakınlarındaki açık arazide bir grup Filistinlinin hedef alındığı ve en az bir Filistinlinin yaşamını yitirdiği, çok sayıda kişinin de yaralandığı belirtildi.
Gazze kentinin kuzeyindeki el-Cela Caddesi’nde, el-Arac ailesine ait binanın hedef alınması sonucu en az 2 Filistinlinin hayatını kaybettiği, çok sayıda Filistinlinin de yaralandığı aktarıldı.
7 EKİM SONRASI
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, “Filistinlilere ve başta Mescid-i Aksa olmak üzere kutsal değerlere yönelik sürekli ihlallere karşılık verme” gerekçesiyle İsrail’e 7 Ekim 2023’te kapsamlı saldırı düzenledi.
İsrail, 7 Ekim’deki saldırılarda 1200 İsraillinin öldüğünü, 5 bin 132 kişinin de yaralandığını açıkladı.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 16 bin 673’ü çocuk, 11 bin 269’u kadın olmak üzere 40 bin 738 Filistinli öldü, 94 bin 154 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’ne saldırılarının başladığı 7 Ekim’den bu yana 339’u karadan işgal sürecinde olmak üzere 705 askerinin öldüğünü, 4 bin 401 askerinin yaralandığını duyurdu.
Çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün daha uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ve 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakıldı. Öte yandan İsrail, binlerce Filistinliyi alıkoyup hapsetmeye devam etti.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail askerleri ile Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin saldırılarında 681 Filistinli hayatını kaybetti.
Haber Kaynağı: Anadolu Ajansı (AA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail ordusu 7 Ekim’den bu yana Gazze halkına yönelik saldırılarını sürdürüyor.
Saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 40 bin 691’e yükselirken yaralı sayısı da 94 bin 60’a çıktı.
Ölenlerin çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor.
ÇOCUK FELCİ TEHLİKESİ
Çocuk ölümlerinin yanında Gazze’deki çocukları çocuk felci tehlikesi bekliyordu.
En son 23 Ağustos’ta Birleşmiş Milletler yetkilileri, 10 aylık bir bebeğin çocuk felci hastalığına yakalanarak kısmi felç geçirdiğini duyurdu.
Bunun üzerine Dünya Sağlık Örgütü, çocuk felcinin önlenmesi kapsamında çocuk felci aşısının Gazze’deki çocuklara uygulanmasına yönelik çalışma başlattı.
WHO Filistin temsilcisi Dr. Rik Peeperkorn, program kapsamında Gazze Şeridi’nden yaklaşık 640 bin çocuğa aşı yapılmasının planlandığını belirtti.

İSRAİL İNSANİ ARA VERMEYİ KABUL ETTİ
Dünya Sağlık Örgütü, İsrail’in Gazze’de çocuklara yönelik çocuk felci aşısının yapılabilmesi için “insani ara” teklifini kabul ettiğini açıkladı.
ATEŞKESİN DETAYLARI
Ateşkes kapsamında 1 Eylül Pazar günü başlayan insani ara planlamalara göre üç gün boyunca yerel saatle 06.00 ve 15.00 arasında sürdürülüyor ve aşı çalışmaları üç ayrı aşamada yürütülüyor.
“İLK GÜNDEN 87 BİN ÇOCUK AŞILANDI”
BM’nin Filistin Ajansı’ndan (UNRWA) yapılan açıklamada, “Bugün Gazze’nin orta kesimlerindeki çocuk felci aşılama kampanyası ikinci gününe giriyor DSÖ’ye göre UNRWA ekipleri ve ortakları sadece ilk gün yaklaşık 87 bin çocuğa ulaştı. Çocuklara bu önemli aşıyı sağlamak için çabalar devam ediyor, ancak en çok ihtiyaç duydukları şey şu anda ateşkes.” ifadeleri kullanıldı.

HEDEF 10 YAŞ ALTI 640 BİN ÇOCUK
İnsani yardım ve sağlık örgütleri, bir hafta sürecek kampanya boyunca 10 yaş altı 640 bin çocuğu aşılamayı planlıyor.
KAMPANYANIN BAŞLADIĞI GÜN İSRAİL 3 KİŞİYİ ÖLDÜRDÜ
İsrail ordusunun, Gazze Şeridi’nde çocuk felci aşı kampanyasının başlamasından kısa süre sonra kuzeydeki El-Ehli Baptist Hastanesi yakınlarını hedef alan saldırısında 3 Filistinlinin öldüğü, onlarca kişinin de yaralandığı belirtildi.
AŞI KAMPANYASI UZUN SÜRE BAŞLATILAMADI
İsrail’in ateşkes tekliflerini kabul etmemesi sebebi ile uzunca bir süre aşı kampanyası başlatılamamış ve Gazzeli çocuklar bundan olumsuz etkilenmişti.

Haber Kaynağı: Demirören Haber Ajansı (DHA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Saldırıda sivil altyapı tesisleri, konutlar, bir postane, mağazalar, bir spor kompleksi, bir alışveriş merkezi ve arabalar isabet aldı.

Ukrayna acil servisi, saldırı sonucu 7’si çocuk 47 kişinin yaralandığını, enkazdan da 3 kişinin kurtarıldığını belirtti. Bölgede arama kurtarma çalışmaları sürüyor.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
İsrail’de sabah saatlerinden itibaren işçi sendikasının ilan ettiği genel grev kapsamında İsrail’in dünyaya açılan kapısı niteliğindeki Ben Gurion Havalimanında gidiş seferlerinin sabah 08.00-10.00 arası aksadığı, geliş seferlerinin ise çalıştığı bildirildi.
İsrail Havalimanları İdaresi Sözcüsü Lisa Drir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ben Gurion Havalimanının bugün açık olduğunu ve 60 bin kişinin yolculuk yapmasının planlandığını belirterek, tüm hava yollarının yerel saatle 08.00-10.00 arası seferlerini yeniden planladığını söyledi.

Havalimanında gidiş seferleri için sabahın erken saatlerinde kontuarlarda kuyruklar oluştu. Havalimanının sefer ekranında bazı uçuşların rötar yaptığı ancak daha sonra seferlerin zamanında kalkmasının planlandığı görüldü.
Batı Kudüs’teki Mamilla isimli alışveriş merkezindeki dükkan ve işletmeler greve katılarak kepek indirdi.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Tel Aviv’in merkezindeki Azrieli isimli AVM’deki dükkan ve işletmelerin yarısından fazlasının greve katılarak kepenk indirdiği ancak kalanlarının bugün çalıştığı belirtildi.
Bazı toplu taşıma otobüs şirketleri ve raylı seferlerin öğlen 12.00’ye kadar çalışmayacağı, bazı şehirlerde de tren ve tramvayların düşük kapasite çalıştığı aktarıldı.

İsrail Havalimanları İdaresi, İsrail Liman İşletmeleri, Hayfa, Usdud (Aşdod), Hadera Limanları, İsrail Elektrik Şirketi ve İsrail Posta Hizmetleri gibi kamu şirketlerinin bugün greve katıldığı kaydedildi.
Bazı üniversiteler ve belediyelerin yanı sıra bazı ulusal bankaların da bugün greve gittiği, Göç İdaresi, Vergi İdaresi, Parklar, Bahçeler İdaresi gibi kurumların da bugün işe gitmeyeceği ifade edildi.
Hastanelerin hafta sonu düzeninde çalışacağı, anaokulu ve kreşlerin kapanacağı, okullarınsa yarım gün eğitim yapacağı aktarıldı.

İsrail’de sigorta, alışveriş merkezi işletmecileri, tekstil, telekomünikasyon gibi birçok sektörden özel şirketlerin de bugün greve katıldığı ve hükümeti “siyasi ve ekonomik tablo” nedeniyle eleştirdiği bildirildi. İsrail genelinde bazı AVM’lerin bugün kapalı olduğu görüldü.
Öte yandan, grevle eş zamanlı İsrail genelinde onlarca noktada binlerce kişinin hükümetin Gazze’de ateşkes ve esir takası anlaşmasını imzalaması talebiyle gösteriler yaptığı bildirildi
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Bedran, İsrail’in müzakerelerdeki tutumunun anlaşmaya varmayı amaçlamadığını belirterek, “Bildiğiniz gibi aylardır direk olarak değil arabulucular aracılığı ile ateşkes müzakerelerini yürütüyoruz. Netanyahu liderliğindeki işgalci İsrail, herhangi bir anlaşmaya varmak istemiyor. Bu durumu müzakerelere arabuluculuk eden ve süreci takip eden herkes gördü ve anladı.” ifadelerini kullandı.
ABD Başkanı Joe Biden’ın 2 Temmuz’da açıkladığı ateşkes teklifinin üzerine Netanyahu’nun başka seçenekler ve talepler ortaya koyduğuna işaret eden Bedran, “Geçtiğimiz iki hafta boyunca gerçekleşen son müzakere görüşmelerinde de, bizim ve arabulucuların üzerinde konuştuğu bazı öneriler üzerine, Netanyahu asla kabul edemeyeceğimiz başka seçenekler ve talepler ortaya koydu. Bu talepler öncesinde hiç konuşulmayan ve üzerinde anlaşamayacağımız talepler oldu. Sonrasında da bize ‘Siz anlaşmaya yanaşmıyorsunuz.’ denildi.” değerlendirmesinde bulundu.
“Netanyahu’nun şartları Gazze’de işgalin devam etmesi anlamına geliyor”
İsrail Siyasi ve Güvenlik Kabinesi’nin yakın zamanda Philadelphi Koridoru’ndan askerlerin çekilmemesi yönündeki kararının müzakerelerde üzerinde tartışılan tüm önerilerle tamamen ters düştüğünü ifade eden Bedran, “Netanyahu’nun şartları, müzakere görüşmelerini sonuçlandırmayı değil, Gazze’de işgalin devam etmesi anlamına geliyor.” diye konuştu.
Müzakerelerle ilgili kararlılıklarını sürdüreceklerini dile getiren Bedran, “Biz duruşumuzu müzakerelere bağlantılı olarak asla değiştirmiyoruz ve değiştirmeyeceğiz. Bunu tüm taraflara ilan ediyoruz.” dedi.
Filistin halkının haklarını savunmak için hareket ettiklerini kaydeden Bedran, “Biz sınırları bitişik olan iki devlet değiliz, bizler Filistinliler olarak işgal altında yaşayan bir halkız. Halkımızın direnişi Gazze’de ve işgal altındaki Batı Şeria’da devam ediyor ve durmayacak. Biz direniş meydanında kalmaya devam edeceğiz, bir diğer yandan da müzakereler yürüterek aynı hedefe ulaşmaya çalışıyoruz. Biz halkımızın ne istediğini biliyoruz, gücümüz ve imkanlarımızla halkımızın özgürlüğü için çabalıyoruz.” ifadelerini kullandı.
Müzakere görüşmelerinde anlaşmazlığa sebep olan asıl konunun esir takası değil, Philadelphi Koridoru meselesi olduğunu dile getiren Bedran, “Esirlerin takası bizim için de mühim ve hassas bir konu. İşgalciler esir değişiminin anlaşmaya varılmasının önündeki en büyük engel olduğu yalanını söyledi. Ancak bu bir yalan ve kandırmacadan ibarettir. Elbette bizler de binlerce esirimizi kurtarmak istiyoruz ancak üzerinde anlaşmaya varamadığımız asıl konu koridor meselesi (Philadelphi Koridoru) oldu.” şeklinde konuştu.
“Aksa Tufanı, Filistin davasını dünyanın gündemine tekrar taşıdı”
7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonunun Filistinliler için kendilerini savunmanın bir adımı olduğunu belirten Bedran, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Aksa Tufanı, Filistinlilerin kendilerini savunmasının bir adımıdır. Bu direniş Filistin davasını dünyanın gündemine tekrar taşıdı. Çünkü işgalci İsrail, Filistin’in özgürlüğünü tasfiye etmek ve unutturmak istiyordu. 7 Ekim’den bu yana işgalci İsrail ordusu saldırılarını sivil, kadın, çocuk ve yaşlı ayrımı yapmadan hala sürdürüyor. Okullar, hastaneler ve sivil yerleşim alanlarının hepsi hala yıkım altında. Tüm dünya iyice bilmeli ve idrak etmeli ki burada uzun yıllardır işgal altında yaşıyoruz ve katlediliyoruz. Eğer dünya burada akan kanı durdurmak istiyorsa İsrail saldırılarını durdurmak için gayret etmeli ve Filistinlilerin özgürlüklerinin tanınması için elinden geleni yapmalıdır.”
Filistin davasına yönelik dayanışma ve desteğin artması gerektiğine dikkati çeken Bedran, “Tüm dünyaya seslenmeden önce İslam dünyasına seslenmek istiyorum. Filistin davası kutsal bir davadır. Mescid-i Aksa davası tüm Müslümanların ortak davasıdır. Tüm zorluklar karşısında İslam âleminin yöneticilerinin ve halklarının Filistin davasına yönelik dayanışma ve desteklerini arttırmasını bekliyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.
“Türkiye’nin siyasi duruşu ve desteğini her zaman hissediyoruz”
Türkiye’nin her zaman Filistinlilerin yanında olduğunu kaydeden Bedran, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Gazze’de yaşananlar daha önce eşi benzeri olmayacak kadar kötü. Başta Amerika olmak üzere bazı Avrupa devletleri İsrail’i güçlü bir şekilde destekliyor. Biz bu anlamda Türkiye’nin bize gösterdiği desteğin ve gayretin farkındayız ve takdir ediyoruz. Türkiye’nin siyasi duruşu ve desteğini her zaman hissediyoruz. Ancak bu hassas dönemde halkımızı destekleme konusunda Türkiye’deki kardeşlerimizden, Arap ve İslam ülkelerinden daha fazla siyasi çaba sarf etmelerini istiyoruz.”
Hamas, “İsrail işgalini kalıcı hale getirecek” olan yeni ateşkes teklifini reddetmişti
ABD Başkanı Joe Biden’ın 2 Temmuz’da açıkladığı ateşkes teklifine bağlı olduklarını dile getiren Hamas Hareketi, Mısır’ın başkenti Kahire’de kendilerine sunulan yeni teklifi, İsrail işgalini kalıcı hale getireceği ve Philadelphi Koridoru’nda İsrail askeri varlığının devam edeceği gerekçesiyle reddetmişti.
Herhangi bir anlaşmanın kalıcı ateşkesi ve İsrail’in Gazze Şeridi’nden tamamen çekilmesini içermesi gerektiğini vurgulayan Hamas, Kahire’de kendilerine sunulan teklifin bunları içermediğini açıklamıştı.
Netanyahu, olası bir esir takası ve ateşkes mutabakatı için Gazze Şeridi’nin kuzeyi ile güneyini ayıran Netzarim Koridoru ve Mısır-Gazze sınırındaki Philadelphi Koridoru’nun yanı sıra Refah Sınır Kapısı’ndaki işgalin devam etmesi gibi şartlar getirmişti.
İsrail Güvenlik Kabinesinin İsrail askerlerinin Philadelphi Koridoru’nda kalmaya devam etmesini onayladığı bildirilmişti.
İsrail’in Gazze’ye saldırılarında 10 ayı aşkın sürede çoğunluğu kadın ve çocuk can kaybının 40 bini aştığı insanlık felaketi gün geçtikçe derinleşiyor.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
İsrail hükümeti ve Hamas arasında devam eden esir savaşları devam ediyor.
Gazze’de rehin alınan kişiler için İsrail halkı ayağa kalktı.
İsrail Genel İşçi Örgütü(Histadrut), Hamas tarafından esir alınan İsrail vatandaşları için tüm ülke için bir karar aldıklarını açıkladı.
TÜM İSRAİL HALKI GREVE GİDİYOR
Histadrut Başkanı Bar-David, bugün tüm İsrail’in rehinelerin serbest kalması ve ateşkes anlaşması için greve gideceğini belirterek, “Yarın (2 Eylül) tüm ulus duracak ve rehineleri geri getirmek için ortak bir çığlıkta birleşecek. Grevi siyasi renklerle boyamaya çalışanlar yarın kim için her şeyi durdurduğumuzu hatırlamalıdır.

“HAYAT KURTARMAYA EL UZATIN”
Oğullarımızı ve kızlarımızı eve getirecek bir anlaşma için ödememiz gereken her türlü acı bedel, terk edilmeyi sürdürmenin maliyetinden çok daha düşüktür. Kamuoyunu kayıtsız kalmamaya ve yarın sokaklara çıkmaya çağırıyorum.
Grev günü evde oturmak için değil, protesto etmek ve halkımızın çığlığını haykırmak için dışarı çıkmak içindir. Kışkırtmaya ve bölünmeye el uzatmayın, hayat kurtarmaya el uzatın.” dedi.
‘DEVLET, HALKINI TERK EDİYOR’
Bar-David, İsrail’in halkını ‘terk ettiğini’ vurgulayarak, “Sevgili ülkemizin halkını terk eden bir ülke haline gelmesine kayıtsız kalmayı reddediyorum. Ülkedeki durum kötüden daha kötüye gidiyor. Terk etmek anahtar kelime ve bunun zararlarını her alanda görüyoruz.
Rehinelerin terk edilmesi, evlerinden koparılan İsraillilerin terk edilmesi, güvenliğin terk edilmesi, eğitimin terk edilmesi ve ekonominin terk edilmesi.” dedi.
“GAZZE’DE ÖLDÜRÜLEN ÇOCUKLARIMIZIN ÇIĞLIĞINI GÖRMEZDEN GELEMEYİZ”
Histadrut Başkanı Bar-David, grevin bir şeyleri ‘sarsabileceğini’ ifade ederek, “Şimdiye kadar çok fazla sorumluluk üstlendim ve bu hiç de kolay olmadı. Ancak boş duramayacağımızı hissediyorum. Gazze’deki tünellerde öldürülen çocuklarımızın çığlıklarını görmezden gelemeyiz; bu akıl almaz bir şey.
Aşağı doğru bir sarmal içindeyiz ve ceset torbaları almaya devam ediyoruz. Sadece bir grev bir şeyleri sarsabilir ve bu yüzden yarın sabah saat 06.00’dan itibaren tüm İsrail ekonomisinin greve gitmesine karar verdim.” diye konuştu.

Haber Kaynağı: Demirören Haber Ajansı (DHA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Kızıldeniz’den geçen ticari gemilere saldırılar sürüyor.
Uluslararası Denizcilik Örgütü tarafından oluşturulan deniz güvenlik merkezi Birleşik Krallık Deniz Ticareti Operasyonları’ndan (UKMTO) yapılan açıklamada, Kızıldeniz’de bir ticari geminin vurulduğu bildirdi.
“CAN KAYBI YOK”
UKMTO’dan yapılan açıklamada, “Gemi bilinmeyen 2 mühimmat tarafından vuruldu. Hasar kontrolü devam etmektedir, kaptan gemiye yakın bir yerde üçüncü bir patlama olduğunu bildirmiştir. Gemide can kaybı yoktur ve gemi bir sonraki uğrak limanına doğru ilerlemektedir.” denildi.
KIZILDENİZ’DEN GEÇEN GEMİLERE UYARIDA BULUNULDU
Açıklamada, “Yetkililer soruşturmayı sürdürmektedir. Gemilerin dikkatli bir şekilde transit geçiş yapmaları ve herhangi bir şüpheli faaliyeti UKMTO’ya bildirmeleri tavsiye edilir.” ifadeleri kullanıldı.

KIZILDENİZ’DEKİ SON DURUM
Yemen’deki İran’ın desteklediği Husiler, İsrail’in Gazze’deki saldırılarına tepki gerekçesiyle 31 Ekim 2023’ten bu yana Yemen açıklarında İsrailli şirketlere bağlı olduğunu belirttikleri ticari gemilere el koyuyor, bazılarına da insansız hava araçları ve füzelerle saldırılar düzenliyor.
Husilerin eylemlerinin ardından çok sayıda gemicilik şirketi, Kızıldeniz’deki seferlerini durdurma kararı aldı.
ABD, küresel deniz ticareti güvenliğinin tehlikeye girdiği gerekçesiyle 18 Aralık 2023’te bir grup ülkenin katılımıyla Husi güçlerine karşı “Refah Muhafızı Operasyonu” adında çok uluslu “deniz görev gücü” oluşturulduğunu açıkladı.
ABD güçleri, bu süreçte birçok kez Yemen’den atılan füze ve kamikaze dronları düşürdüğünü duyurdu.
AB, Kızıldeniz’de seyrüsefer güvenliği için 19 Şubat’ta Aspides misyonunu başlatırken, İtalya da 5 Mart’ta parlamento kararıyla bu misyona katılarak taktik komutayı üstlendi.
Küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12’si Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlayarak Avrupa ile Asya arasındaki en kısa rotayı sunan Süveyş Kanalı üzerinden yapılıyor.
Haber Kaynağı: Demirören Haber Ajansı (DHA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Türk Havacılık Uzay Sanayii’nden (TUSAŞ) yapılan açıklamaya göre, 3-5 Eylül tarihlerinde Uluslararası El Alamein Havaalanı’nda ilk kez düzenlenecek Mısır Uluslararası Havacılık Fuarı için Ankara’dan kalkan HÜRJET, Akdeniz’i aşarak Mısır’a indi.
Ankara’da Akıncı üssünden kalkan HÜRJET, Mısır’a intikali öncesinde Antalya’ya ulaştı. Yakıt ikmalinin ve uçuş öncesi son kontrollerin tamamlanmasının ardından bir kez daha havalanan HÜRJET, Akdeniz’i geçerek 1 saat 15 dakikalık yolculuğun ardından Mısır’ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Uluslararası El Alamein Havaalanı’na iniş gerçekleştirdi.

PİRAMİTLERİN ÜZERİNDEN UÇACAK
HÜRJET, 3-5 Eylül tarihlerinde Afrika’nın en önemli savunma ve havacılık fuarı olan Mısır Uluslararası Havacılık Fuarı’nda boy göstererek gösteri uçuşu yapacak.
Fuarın son gününde HÜRJET’in, Mısır’ın simgelerinden biri olan piramitlerin üzerinden de bir uçuş gerçekleştirmesi bekleniyor.

SON UÇUŞ TESTLERİNDE 45 BİN FEET İRTİFAYA YÜKSELDİ
HÜRJET gerçekleştirdiği son uçuş testlerinde, 45 bin feet irtifaya yükselerek kendi kabiliyetlerini geliştirdi. Uçak, yüksek irtifada hız testlerinde 0.9 mach hıza ulaştı.
İlk uçuşunu gerçekleştirdiği tarihten itibaren uçak, 100’ün üzerinde sorti yaptı, havada kalış süresi ise 120 saatlere ulaştı.
Haber Kaynağı: Anadolu Ajansı (AA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>GEÇEN AYDA BENZER BAZI OLAYLAR YAŞANMIŞTI
İsyan çıkaran bazı mahkumların cezaevinin dışına açılan kapıya ulaşarak buradan kaçma girişiminde bulunduğunu dile getiren de Fazio, az sayıdaki güvenlik görevlisinin hapishanedeki durumu kontrol altına almaya çalıştığını kaydetti. De Fazio, mevcut iktidarın, 25 yıllık dikkatsiz ve kötü idareden kaynaklı karışık bir ceza sistemini miras aldığını ancak bu konuyu iyileştirmeye yönelik çok az şey yaptığını savundu. Söz konusu cezaevinde geçen ay da benzer şekilde bazı olaylar yaşanmıştı.
İTALYAN CEZAEVLERİ DÖNEM DÖNEM MAHKUMLARA KÖTÜ MUAMELE HABERLERİYLE GÜNDEME GELİYOR
İtalya‘da cezaevleri, bir süredir aşırı yoğunluk, çalışan görevli sayısının yetersiz olması ve de dönem dönem mahkumlara kötü muamele gibi haberlerle gündeme geliyor. Giorgia Meloni liderliğindeki sağ koalisyon hükümeti, temmuz ayında cezaevlerindeki aşırı yoğunluğa karşı kanun hükmünde kararname çıkardı. Hükümet, bununla bin kadar yeni ceza infaz memurunun alınmasını ve cezaevlerindeki aşırı yoğunluğu azaltacak tedbirleri hızla uygulamaya koymayı amaçlıyor. Kararname, ceza indirimi prosedürlerini sadeleştirme, uyuşturucu bağımlısı ya da psikolojik sıkıntıları olan mahkumların cezalarının bir bölümünü yatılı tesislerde rehabilitasyon ve yeniden sosyal entegrasyon programlarında geçirmelerini öngörüyor. Muhalefet ise kararnameyi yeterli bulmuyor.

Haber Kaynak : HABERLER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>ÖDÜLÜ ALMAYA SEVGİLİSİYLE GİTTİ
Venedik Film Festivali kapsamında bu yıl 22’ncisi düzenlenen Kineo Ödül Töreni’nde “Uluslararası En İyi Oyuncu” ödülüne layık görüldü. Çelikkol ödülünü almak için bugün İtalya’ya gitti ve ödül töreni öncesinde gerçekleştirilen basın toplantısına katıldı. Bu ödülü alan ilk Türk erkek oyuncu olan Çelikkol, ödülünü yarın akşam Ca’ Sagredo Hotel’de gerçekleştirilecek törende alacak. Yakışıklı oyuncu İtalya’ya bir süredir aşk yaşadığı Natali Yarcan ile giderek romantik bir poz vermeyi de ihmal etmedi.

Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>GAZZE’DE çadırda ve çatışmalarla geçen günlük hayatını sosyal medyada paylaşan Filistinli sosyal medya içerik üreticisi 19 yaşındaki Muhammed ‘Medo’ Halimi, İsrail’in hava saldırısı sonucu hayatını kaybetti. Sosyal medyada Halimi anısına binlerce mesaj paylaşıldı.
Gazze’de çadırda kalan ve günlük hayatını paylaşan içerik üreticisi Medo Halimi İsrail’in Han Yunus kentine düzenlediği hava saldırısında hayatını kaybetti. Saldırıdan yara alarak kurtulan Medo’nun ölüm haberini paylaşan birlikte videolar çektiği arkadaşı Talal Murad, Medo’nun anısına paylaştığı mesajında, “En yakın arkadaşım Medo Halimy kollarımda öldü. Her şeyi birlikte yaptık, güldük, ağladık, saatlerce durmadan yürüdük, birlikte bir iş yürüttük ama ne yazık ki birlikte ölmedik” dedi. Medo’nun takipçileri anısına sosyal medyada binlerce mesaj paylaştı. Medo ve Talal Haziran ayında bir medya kuruluşuna verdikleri röportajda, “Ne olursa olsun, hangi koşullar altında olursa olsun hayatta kalacağız ve yaşayacağız. Yenilemeyiz. Biz çok güçlü insanlarız ve ne olursa olsun yaşayacağız” ifadelerini kullanmışlardı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Bodrum açıklarında yelkenli tekne içerisinde bir grup kaçak göçmen olduğu bilgisinin alınması üzerine Sahil Güvenlik Botları (TCSG-3, TCSG-1) bölgeye hareket etti. Ekipler tarafından İtalya rotası üzerinde tespit edilen hareketli yelkenli tekne durdurularak içerisindeki 40 düzensiz göçmen ile beraberindeki 19 çocuk yakalandı. Teknede bulunan 3 göçmen kaçakçısı şüphelisi de gözaltına alındı.
Bodrum açıklarında farklı zamanlardaki diğer iki olayda ise Yunanistan unsurlarınca Türk Karasularına geri itilen can salı ve lastik bottaki 22 düzensiz göçmen ile beraberindeki 3 çocuk, Sahil Güvenlik ekiplerince kurtarıldı. Karaya çıkarılan 84 göçmen, Muğla İl Göç İdaresi Müdürlüğü’ne gönderilirken gözaltına alınan göçmen kaçakçılığı şüphelileri ile ilgili adli işlemlere başlandı. – MUĞLA
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>ABD’DE 1980’de işlenmiş bir cinayet olay yerinden alınan fakat dönemin teknolojik yetersizliği sebebiyle incelemeyen sigaradan elde edilen DNA sayesinde çözüldü.
ABD’nin Washington eyaletinde 26 Şubat 1980’de Dorothy Marie Silzel isimli kadının evinde ölü olarak bulunmasının ardından ölümü dönemin yerel polisi tarafından cinayet olarak kaydedilmişti. Otopsi raporunda boğulmaya bağlı olarak öldüğü ifade edilen Dorothy’nin evinin önünde bulunan sigara izmariti teknolojik yetersizlikler sebebiyle incelenememişti. Michigan eyaleti Van Buren İlçe Şerif Ofisi’nin 2023’te aldığı davada sigara izmariti incelenerek bir DNA’ya ulaşıldığı ifade edildi. Yapılan açıklamada, “Dorothy Dottie Marie Silzel en son 23 Şubat 1980 akşamı Washington’da yerel bir pizza restoranında 22: 00-10: 15 saatleri arasında mesaisini tamamladıktan sonra görülmüştür. Arkadaşlarının ve aile üyelerinin endişeleri üzerine Dottie’nin sağlık kontrolü yapılmış ve olay yerine gelen polisler 26 Şubat 1980 sabahı onu evinde ölü olarak bulmuşlardır. Ertesi gün otopsi yapılmış ve ölüm şekli cinayet olarak belirlenmiştir.
Eylül 2023’te Dedektifler, şu anda Van Buren County Arkansas’ta yaşayan olası şüphelileri araştırmaya başladılar. Daha sonra soruşturmaya yardımcı olması için Van Buren İlçe Şerifliği ile temasa geçtiler. 20 Ağustos 2024 tarihinde, Van Buren County Şerif Ofisi Dottie cinayeti ile ilgili olarak Clinton’dan Kenneth Kundert’i gözaltına aldılar. Kefaleti 3 milyon dolar olarak belirlenmiştir” denildi. Washington Başsavcısı Bob Ferguson dava ile ilgili olarak, “Ofisimizin Cinsel Saldırı Kiti Girişimi sayesinde 44 yıllık bir faili meçhul vakada tutuklama yapıldı. Sigaradan alınan DNA testi şüpheli listesini daralttı ve nihayetinde polisi 20 Ağustos’ta Arkansas’ta tutuklanan Kenneth Kundert’e götürdü” dedi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Datça ilçesi açıklarında içerisinde düzensiz göçmenlerin olduğu lastik botun motor arızası nedeniyle sürüklendiği ve yardım talebinde bulunulduğu bilgisinin alınması üzerine görevlendirilen Sahil Güvenlik Botu tarafından lastik bot içerisindeki 7 düzensiz göçmen (beraberinde 2 çocuk) kurtarılmış ve 1 göçmen kaçakçısı şüphelisi yakalandı. – MUĞLA
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Birleşmiş Milletler yetkilileri 23 Ağustos’ta, Gazze’de çocuk felci hastalığına yakalanan 10 aylık bir bebeğin kısmen felç geçirdiğini duyurmuştu.
WHO Filistin temsilcisi Dr. Rik Peeperkorn, program kapsamında Gazze Şeridi’nden yaklaşık 640 bin çocuğa aşı yapılmasının planlandığını belirtti.
1 Eylül Pazar günü başlaması planlanan aşı programının Gazze Şeridi’nin merkezinde, güneyinde ve kuzeyinde olmak üzere üç ayrı aşamada yürütülmesi planlanıyor.
Program kapsamında çatışmaların üç gün boyunca yerel saatle 06:00 ve 15:00 arasında durması bekleniyor. Dr. Peeperkorn, ihtiyaç duyulması halinde programın bir gün daha da uzatılabileceğini belirtti.
Yeni oral polio aşısı tip 2’nin (nOPV2) yaklaşık 1,26 milyon dozu halihazırda Gazze’de bulunuyor ve 400 bin ek dozun yakın gelecekte bölgeye ulaşması bekleniyor.
Aşılama programı BM personeli ve diğer yerel sağlık çalışanları tarafından yürütülecek. Aşılama için eğitim verilen personel sayısının 2 binden fazla olduğu aktarıldı.
WHO, programla Gazze’de çocuk felcinin yayılmasını durdurmak için gerekli olan yüzde 90 aşılama oranına ulaşmayı hedefliyor.
Çocuk felci nedir, Gazze’de nasıl ortaya çıktı?
Çocuk felci bulaşıcılığı yüksek bir hastalık ve genellikle kanalizasyon ve kirli suyla yayılıyor.
5 yaşın altındaki çocukları etkileyen hastalık, vücutta şekil bozukluğu ve felçle sonuçlanabiliyor. Hastalık ölümcül olabiliyor.
WHO, 16 Temmuz 2024’te alınan atık su test sonuçlarına göre, 23 Haziran 2024’te Gazze Şeridi’ndeki Han Yunus ve Deyr El Balah sahalarından toplanan altı numunede çocuk felci tespit edildiğini aktarmıştı.
Örgüt Gazze’de ve işgal altındaki Batı Şeria’da aşılama oranlarının çatışmadan önce ideal düzeyde olduğunu belirtiyor. Buna göre 2022’de çocuk felci aşılama oranının yüzde 99 olduğu ancak geçen sene yüzde 89’a gerilediği tahmin ediliyor.
İsrail ordusu Temmuz’dan itibaren askerini hastalığa karşı aşıladığını açıklamıştı.
Hamas yetkili Basem Naim Reuters haber ajansına, Gazze Şeridi’nde 650 bin Filistinli çocuğu koruyacak bu programın güvenli bir şekilde yürütülmesi için uluslararası örgütlerle işbirliği yapmaya hazır olduklarını söyledi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üç günlük duraksamaların “ateşkes olmadığını” belirtti.
İsrailli rehine aileleri, Gazze’de tutulan rehinelerin de aşılama programına dahil edilmesi çağrısında bulundu.
İsrail, Hamas’ın 7 Ekim’de düzenlediği ve yaklaşık 1.200 kişinin öldürüldüğü ve 251 kişinin rehin alındığı saldırıya yanıt olarak Gazze’de askeri bir harekat başlattı.
Gazze sağlık bakanlığına göre, 7 Ekim’den bu yana Gazze’de 40 bin 530’dan fazla kişi öldürüldü.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Batı Şeria’nın kuzeyinde yer alan Tulkerim kentindeki Nur Şems Mülteci Kampı’na 26 Ağustos akşamı insansız hava aracıyla düzenlenen saldırıda biri 13, diğeri 15 yaşında 2 çocuğun öldüğü ifade edildi.
Saldırı sırasında bölgede İsrail güçleri ile Filistinli gruplar arasında herhangi bir çatışma yaşanmadığı ifade edilirken, ölen 2 çocuğun hava saldırıları sırasında vurulan evin yakınındaki bir sokaktan geçtiğine işaret edildi.
Filistinlilerin topraklarını gasbeden İsraillilerin Batı Şeria’da artan saldırılarına da dikkati çekilen açıklamada, 26 Ağustos’ta Beytüllahim’in Vadi Rahhal beldesine düzenlenen baskında 37 yaşındaki Halil Salim Halvi’nin öldüğü anımsatıldı.
Halvi’nin Filistinlilerin topraklarını gasbeden İsrailliler veya İsrailli yedek askerlerce öldürüldüğünün düşünüldüğü aktarılırken, 3 Filistinlinin yaralandığı saldırıya rağmen İsrail güçlerinin kimseyi gözaltına almadığına dikkati çekildi.
Filistinlilerin topraklarını gasbeden İsraillilerin bazı üst düzey İsrailli siyasetçilerce desteklendiğinin altı çizilen açıklamada, “Halvi’nin öldürülmesi münferit bir olay değil, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’da uluslararası hukukun ihlali olan yerleşim politikasının doğrudan bir sonucudur. Buna İsrail güçlerinin suç ortaklığı ve halihazırdaki cezasızlık ortamı da dahildir.” ifadelerine yer verildi.
Batı Şeria’daki durumun 7 Ekim’den sonra hızla kötüleştiği ve bundan endişe duyulduğu belirtilen açıklamada, İsrail güçlerinin bölgedeki saldırılarına ve Filistinlilerin topraklarını gasbeden İsraillilerin şiddetine göz yummaya devam etmesi halinde durumun daha da kötüye gidebileceği uyarısında bulunuldu.
Açıklamada ayrıca İsrail güçlerinin Batı Şeria’daki artan saldırılarında uluslararası hukukun ihlal edildiğine ve bölgede “patlama seviyesinde” olan durumu daha da alevlendirme riski taşıdığına vurgu yapılarak bu saldırılar kınandı.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), Yemen’deki İran destekli Husilerin Kızıldeniz’de hedef aldığı “MV Sounion” isimli Yunan gemisinin “petrol sızdırıyor” gibi göründüğünü belirtti.

ÇEVRE FELAKETİ AN MESELESİ
Pentagon’dan yapılan yazılı açıklamaya göre, Sözcü Tümgeneral Pat Ryder, düzenlenen basın toplantısında, Husilerin hedef aldığı gemiye ilişkin açıklamada bulundu. Ryder, geminin Kızıldeniz’de yanmakta olduğunu, “petrol sızdırıyor” gibi göründüğünü belirtti.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Bu durumun potansiyel bir “çevre felaketi” arz ettiğini aktaran Pentagon Sözcüsü Ryder, Husilerin eylemlerinin küresel ve bölgesel ticareti istikrarsızlaştırdığını ve denizcilerin hayatlarını riske attığını kaydetti.

Husiler, 21 Ağustos’ta, MV Sounion isimli bir Yunan gemisini “İsrail limanlarına erişim yasağını ihlal ettiği” gerekçesiyle hedef aldıklarını duyurmuştu.

İngiltere’nin Sana Büyükelçisi Abda Sharif, geminin mürettebatının kurtarıldığını, ağır hasar gören geminin ise Kızıldeniz’de mahsur kaldığını açıklamıştı.
Sharif, geminin 150 bin ton petrol taşıdığını aktarmıştı.
Yemen’deki İran’ın desteklediği Husiler, İsrail’in Gazze’deki saldırılarına tepki gerekçesiyle 31 Ekim 2023’ten bu yana Yemen açıklarında İsrailli şirketlere bağlı olduğunu belirttikleri ticari gemilere el koyuyor, bazılarına da insansız hava araçları ve füzelerle saldırılar düzenliyor.
Husilerin eylemlerinin ardından çok sayıda gemicilik şirketi, Kızıldeniz’deki seferlerini durdurma kararı aldı.
ABD, küresel deniz ticareti güvenliğinin tehlikeye girdiği gerekçesiyle 18 Aralık 2023’te bir grup ülkenin katılımıyla Husi güçlerine karşı “Refah Muhafızı Operasyonu” adında çok uluslu “deniz görev gücü” oluşturulduğunu açıkladı.
ABD güçleri, bu süreçte birçok kez Yemen’den atılan füze ve kamikaze dronları düşürdüğünü duyurdu.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Son dakika haberleri: Siyonist lobi, Gazze işgaliyle beraber skandal üstüne skandala imza atmaya devam ediyor. İşgalin ilk günlerinden bu yana Filistin halkını hedef alan sayısız olaya imza atan Siyonistler bu kez de kripto para borsalarındaki eylemleriyle gündeme geldi.

FİLİSTİNLİLERİN HESAPLARINI HEDEF ALDI
Dünyanın en büyük kripto para birimi şirketi Binance, İsrail ordusunun talebi üzerine Filistinlilerin tüm Bitcoin varlıklarına el koyma kararı aldı. Skandal bir karara imza atarak İsrail Savunma Kuvvetleri’nin talebi üzerine Filistinlilere ait tüm fonlara el koyan Binance’in bu skandalını, Paxful’un kurucu ortağı ve Noones P2P platformunun CEO’su Ray Youssef gündeme getirdi.
GÜNÜN EN ÖNEMLİ MANŞETLERİ İÇİN TIKLAYIN

Youssef, X (Twitter) üzerinden yaptığı açıklamada, Binance’in İsrail’in isteği üzerine tüm Filistinlilerin fonlarına el koyduğunu belirtti. Youssef, Binance’in etkilenen kullanıcıların itirazlarını reddettiğini ve fonları iade etmeyi kabul etmediğini de sözlerine ekledi.

BELGEYİ PAYLAŞTI
Youssef tarafından paylaşılan resmi belgede hesaplara el konma nedeninin “Terörle Mücadele Kanunu”na dayandırıldığı detayı yer aldı.
İsrail Savunma Kuvvetleri’ne ait belgede “Savunma Bakanı’nın yetkisi doğrultusunda bu kişilerin kripto para cüzdanlarına el konulmuştur. El koyma kararının gerekçesi, söz konusu cüzdanlarda bulunan kripto paraların bir terör örgütü tarafından transfer edilmesi ve terör suçu işlemek için kullanılmasıdır. İddiaların incelenmesi sonucunda, el koyma kararının geçerli olduğu ve mal varlıklarının müsadere edileceği belirtilmiştir” ifadelerine yer verildi.

BINANCE İDDİALARI REDDETTİ
Uluslararası kamuoyunda infila yaratan bu eylem sonrası Binance ise iddiaları reddetti. Şirket, yaptığı açıklamada “yasa dışı fonlarla bağlantılı az sayıda kullanıcı hesabının ticaretten men edildiğini” iddia etti.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Edinilen bilgiye göre Bodrum açıklarında görevli Sahil Güvenlik Botu tarafından tespit edilen hareketli fiber karinalı lastik bot durdurularak içerisindeki 16 düzensiz göçmen ile beraberinde 5 çocuk yakalandı. Göçmenler arasında bulunan 2 göçmen kaçakçısı şüphelisi de gözaltına alındı. Karaya çıkarılan göçmenler, işlemlerinin ardından Muğla İl Göç İdaresi Müdürlüğü’ne gönderilirken, gözaltına alınan 2 göçmen kaçakçısı ile ilgili adli işlem başlatıldı. – MUĞLA
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Ukrayna’daki saldırıda bir medya çalışanı daha hayatını kaybetti. İngiltere merkezli Reuters haber ajansı, Ukrayna’daki savaşı takip eden ekipte güvenlik danışmanı olarak görev yapan Ryan Evans’ın Cumartesi günü Kramatorsk kentinde kaldığı otele düzenlenen füze saldırısı sonucu hayatını kaybettiğini duyurdu. Saldırıda 6 kişilik ekipten 2 gazetecinin yaralandığı, hastaneye kaldırılan gazetecilerden birinin durumunun ağır olduğu kaydedildi. Açıklamada, “Ryan’ın ailesine ve sevdiklerine en derin taziyelerimizi gönderiyoruz. Ryan çok sayıda gazetecimizin dünya çapındaki olayları haber yapmasına yardımcı oldu. Onu çok özleyeceğiz” ifadesi kullanıldı.
Ukrayna Polisi tarafından yapılan açıklamada, Evans’ın cansız bedeninin dün yerel saatle 18.35 sıralarında saldırıdan yaklaşık 19 saat sonra enkaz altından çıkarıldığı belirtildi. Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy Evans’ın ailesine ve arkadaşlarına baş sağlığı dileyerek, bunun her gün devam eden “Rus terörü” olduğunu söyledi.
Rusya’dan konuya ilişkin resmi bir açıklama yapılmadı. Eski asker olan İngiltere vatandaşı 38 yaşındaki Ryan Evans, 2022’den bu yana Reuters için güvenlik danışmanı olarak çalışıyordu. – KİEV
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF), Lübnan’a yaklaşık 100 uçakla düzenlediği hava saldırısı sonrası açıklamasında, “Yaşananlar hikayenin sonu değil” dedi ve Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ve İran’ın dini lideri Ali Hamaney’e uyarıda bulundu.
İsrail Başbakanı Netanyahu, yaptığı açıklamada, “Yaşananlar hikayenin sonu değil. Bu sabah (25 Ağustos) erken saatlerde Hizbullah, İsrail Devletine roketler ve insansız hava araçlarıyla saldırmaya çalıştı. IDF’yi bu tehdidi ortadan kaldırmak üzere yoğun bir önleyici saldırı gerçekleştirmesi için yönlendirdik. IDF, tamamı Celile’deki vatandaşlarımıza ve kuvvetlerimize saldırmak üzere tasarlanmış olan binlerce kısa menzilli roketi imha etti. Ayrıca IDF, Hizbullah’ın ülkenin merkezindeki stratejik bir hedefe fırlattığı insansız hava araçlarının tamamını ele geçirdi. Hizbullah’a şaşırtıcı ve ezici darbeler vuruyoruz. Üç hafta önce Genelkurmay Başkanını ortadan kaldırdık ve bugün de saldırı planını bozduk. Beyrut’taki Nasrallah ve Tahran’daki Hamaney, bunun kuzeydeki durumu değiştirmek ve halkımızı güvenli bir şekilde evlerine döndürmek için ilave bir adım olduğunu bilmelidir. Tekrar ediyorum, bu hikayenin sonu değil” dedi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), 1.2 milyon doz çocuk felci aşısının, başlatılan kampanya kapsamında Gazze’ye ulaşacağını duyurdu.
UNICEF’ten yapılan açıklamada, “UNICEF, Gazze’ye 1.2 milyon doz çocuk felci aşısı tip 2 (nOPV) getiriyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Birleşmiş Milletler Filistin Ajansı (UNRWA) ve diğer ortaklarımızla birlikte 640 binden fazla çocuğu aşılamayı planlıyoruz” denildi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>UkraynaDışişleri Bakanlığı, Belarus’un, Gomel bölgesindeki Ukrayna sınırına çok sayıda roketatar sistemi, hava savunma sistemleri, zırhlı araçlar ve personel konuşlandırdığını duyurdu. Bakanlık, “Belaruslu yetkilileri Moskova’nın baskısı altında ülkeleri için trajik hatalar yapmamaları konusunda uyarıyoruz” dedi.
Ukrayna Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Ukrayna istihbarat kurumlarının verilerine göre, Belarus Cumhuriyeti silahlı kuvvetleri tatbikat adı altında Ukrayna’nın kuzey sınırına yakın Gomel bölgesinde Özel Harekat Kuvvetleri de dahil olmak üzere önemli sayıda personel, silah ve tank, top, çok namlulu roketatar sistemleri (MLRS), hava savunma sistemleri ve mühendislik ekipmanları da dahil olmak üzere askeri teçhizat yoğunlaştırıyor. Eski Wagner PMC’nin paralı askerlerinin varlığı da kaydedildi. Sınır bölgesinde ve nükleer enerji tesisi olan Çernobil Nükleer Santraline yakın bir yerde tatbikat yapılması, Ukrayna’nın ulusal güvenliğine ve genel olarak küresel güvenliğe tehdit oluşturmaktadır. Belaruslu yetkilileri Moskova’nın baskısı altında ülkeleri için trajik hatalar yapmamaları konusunda uyarıyor ve silahlı kuvvetlerini dostane olmayan eylemlere son vermeye, kuvvetlerini Ukrayna’nın devlet sınırından Belarus sistemlerinin atış menzilinden daha uzak bir mesafeye çekmeye çağırıyoruz” denildi.
“İHLAL OLURSA TÜM TEDBİRLERİ ALIRIZ”
Bakanlık, Ukrayna’nın Belarus halkına dostane olmayan eylemlerde bulunmadığını ve bulunmayacağının altını çizerek, “Ukrayna’nın Belarus halkına karşı hiçbir zaman dostane olmayan eylemlerde bulunmadığını ve bulunmayacağını vurguluyoruz. Ukrayna’nın devlet sınırının Belarus tarafından ihlal edilmesi durumunda, devletimizin BM Şartı ile güvence altına alınan meşru müdafaa hakkını kullanmak için gerekli tüm tedbirleri alacağı konusunda uyarıyoruz. Sonuç olarak, Belarus’taki tüm askeri birlikler, askeri tesisler ve ikmal yolları Ukrayna Silahlı Kuvvetleri için meşru hedefler haline gelecektir” ifadelerini kullandı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Dalaman ilçesi açıklarında lastik botlar içerisinde bir grup düzensiz göçmen olduğu bilgisinin alınması üzerine görevlendirilen Sahil Güvenlik Botları tarafından hareketli 2 lastik bot durdurulmuş ve içerisindeki 39 düzensiz göçmen (beraberinde 18 çocuk) yakalandı. – MUĞLA
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Rusya Savunma Bakanlığı, Mi-28 tipi helikopterlerle gece saatlerinde Kursk bölgesinde Ukrayna unsurlarının hedef alındığını duyurdu.
Rusya Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Gökyüzünden vazgeçilmez destek. Mi-28 mürettebatı Kursk sınır bölgesinde düşmanı vurdu. Saldırı, düşmanın keşif hedeflerine karşı güdümlü tanksavar füzeleri ile gerçekleştirildi. Hava silahlarının kullanılmasının ardından mürettebat güvenli bir şekilde kalkış bölgesine geri döndü. İstihbarat raporlarına göre, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri (AFU) personeli, zırhlı ve araç ekipmanı imha edildi” denildi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Delilleri tek tek gösterdi. Onu aldatan hamile eşini herkese rezil etti. Bolivya’da yapılan bir cinsiyet partisinde yaşanan skandal sosyal medyada gündem oldu.
Başta her şey yolundaydı ama sonra baba adayı mikrofonu eline aldı ve davetlilere çocuğun kendisinden olmadığına dair kanıtlar sunmaya başladı. Kadının karnındaki çocuk 4 değil 6 aylıktı ve adamın arkadaşındandı.
Aldatılan adam öfkeden gözü dönmüş bir şekilde, “Bu cinsiyet partisi onlarındır, benim değil. İşte hamileliğin 4 ay değil, 6 ay olduğunun kanıtı. Baba olacağım. Çocuk bekliyorum biliyorsunuz ama elimde bazı detaylar var.” dedi.
Kocasının sözleri sonrası ne diyeceğini bilemeyen kadın ise , “Bu benim avukatım. Sakin ol aşkım açıklayacağım.” dedi.
Olayı hayretler içerisinde izleyen davetliler ise kadının kocasını aldattığı adama saldırmaya başladılar.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Sahil Güvenlik Komutanlığına bağlı ekipler ve Marmaris İlçe Jandarma Komutanlığına bağlı ekipler tarafından Marmaris Armella Koyu’nda üç ayrı düzensiz göçmen olayında karada 18 düzensiz göçmen yakalandı.
Yine Marmaris açıklarında can salı içerisinde bir grup düzensiz göçmen olduğu bilgisinin alınması üzerine görevlendirilen Sahil Güvenlik Botu tarafından Yunanistan sahil güvenlik unsurlarınca Türk karasularına geri itilen can salı içerisindeki 24 düzensiz göçmen (beraberinde 4 çocuk) kurtarıldı. – MUĞLA
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Ayvacık ilçesi açıklarında lastik bot içinde bir grup düzensiz göçmen olduğu bilgisinin alınması üzerine Sahil Güvenlik Gemisi “TCSG-84” ve Sahil Güvenlik Botu “KB-4304” bölgeye sevk edildi.
Sahil Güvenlik ekiplerince durdurulan hareketli lastik bot içindeki 16’sı Yemen, 3’ü Sudan, 2’si Filistinli, 1’i Suriyeli toplam 22 düzensiz göçmen yakalandı.
Düzensiz göçmenler işlemlerinin ardından Ayvacık Geri Gönderme Merkezine teslim edildi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Havalimanından yapılacak tüm uçuşların iptal edilirken, Ben Gurion’a inecek tüm uçaklar da bölge ülkelerine yönlendirildi.
İSRAİL’İN KUZEYİNDE SİRENLER ÇALMAYA BAŞLADI
İsrail ordusunun Lübnan’a saldırılara başlamasının ardından Hizbullah, İsrail’in kuzey bölgelerine füze ve roketli saldırı düzenledi.
Ülkenin kuzeyindeki Celile bölgesinde Dovev, Baram, Ein Yacov başta olmak üzere, birçok bölgede sirenler çalmaya başladı.
Öte yandan İsrail Ordu Radyosu’nun haberine göre, İsrail makamları, bölgede yaşayan vatandaşlara sığınaklarda kalma çağrısı yaptı.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İzmir’in Kemalpaşa ilçesi Armutlu Mahallesi’nde henüz bilinmeyen bir nedenle saat 13.51’de orman yangını çıktı. Yangına, İzmir Orman Bölge Müdürlüğü’ne ait 3 uçak, 4 helikopter, 17 arazöz, 3 su ikmal, 2 dozer ve 1 yer ekibi ile müdahale ediliyor.
Ekipler yangını kontrol altına almak için çalışmalarını sürdürüyor.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Rusya Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) arabuluculuğunda yürütülen müzakereler sonucu Kursk bölgesinde esir düşen 115 Rus askerinin Ukrayna’nın kontrolündeki bölgelerden iade edildiği duyuruldu. Karşılığında 115 Ukrayna askerinin bırakıldığı belirtildi. Açıklamada, “Şu anda Rus askerleri Belarus topraklarında bulunuyor, askerlere gerekli psikolojik ve tıbbi yardımın yanı sıra aileleriyle iletişim kurma imkanı da sağlanıyor. Serbest bırakılan tüm askerler, Rusya’ya getirilecek” ifadeleri kullanıldı.
Zelenskiy’den BAE’ye teşekkür
Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ise esir takasına ilişkin sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Bugün Ulusal Muhafızların, Silahlı Kuvvetlerin, Donanmanın ve Devlet Sınır Muhafız Teşkilatının savaşçıları olan 115 askerimiz daha evine döndü. Hepsini geri getirmek için her türlü çabayı gösteriyoruz. BAE’ye teşekkür ediyorum” ifadelerine yer verdi.
Ukrayna, Kursk’ta 92 yerleş yerini ele geçirmişti
Ukrayna ordusunun 6 Ağustos’ta sınırı geçerek Rusya’nın Kursk bölgesine başlattığı sürpriz saldırıların ardından şiddetli çatışmalar çıkmıştı. Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Ukrayna güçlerinin Kursk bölgesindeki bin 250 kilometrekareden fazla alanı ele geçirdiğini, toplam 92 yerleşim yerinde kontrol sağladığını açıklamıştı. – MOSKOVA
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Rusya ve Ukraynalı yetkililer, BAE arabuluculuğunda yapılan bir takas anlaşması çerçevesinde her iki taraftan 115’er kişi olmak üzere 230 esirin takas edildiğini duyurdu.
Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy, esir takasını “Bugün 115 savunucumuz evlerine döndü, bunlar Ulusal Muhafız, Silahlı Kuvvetler, Deniz Kuvvetleri ve Devlet Sınır Koruma Servisi’nden askerler” sözleri ile duyurdu.
Rusya Savunma Bakanlığı da takası doğruladı ve iade edilen Rus askerlerinin Ukrayna’nın Kursk bölgesine yönelik saldırılarında esir alındığını olduğunu aktardı. Her iki taraf da takas anlaşmasında arabuluculuk yapan BAE’ye teşekkür etti.
Ukrayna Bağımsızlık Günü’nde konuşan Zelenskiy’den Rusya’ya misilleme mesajı
Ukrayna’nın 33’üncü Bağımsızlık Günü için yayımladığı videoda Zelenskiy, Ukrayna’nın 6 Ağustos’ta Rusya’nın sınır bölgelerine (Kursk) yönelik başlattığı askeri operasyonu hatırlatarak daha fazla “misilleme” yapılacağını bildirdi.
Ukrayna Devlet Başkanı, “Bugün Ukrayna’nın 33. Bağımsızlık Günü’nü kutluyoruz ve düşmanın topraklarımıza getirdiği her şey (savaş) şimdi onların evine döndü” dedi.
Zelenskiy ayrıca Rusya ile bağlantılı olduğu şüphesi taşıyan dini grupların yasaklanmasını öngören bir yasayı imzaladı.
ABD Ukrayna’ya 125 milyon dolarlık mühimmat gönderdi
Bağımsızlık gününden bir gün önce Zelenskiy ile konuşan ABD Başkanı Joe Biden Ukrayna’ya yeni bir askeri yardım paketi açıkladı. Beyaz Saray, Biden ve Zelenskiy arasında gerçekleşen telefon görüşmesine dair açıklamasında, Biden’ın Ukrayna’nın Rusya ile savaşında Washington’ın desteğinin “sarsılmaz” olduğunu söylediğini belirtti.
ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamada Biden’ın açıkladığı yardım paketinin 125 milyon dolar tutarında olduğunu ve hava savunma füzeleri, drone karşıtı ekipman, zırh delici füzeler gibi askeri mühimmat içerdiğini duyurdu.
Çatışmalar devam ediyor: Ukrayna Donetsk’te 5 kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu
Ukrayna ve Rusya arasında karşılıklı saldırılar devam ediyor. Rusya, Ukrayna sınırındaki Voronej bölgesinin bir kısmında gece gerçekleşen drone saldırısının ardından acil durum ilan ederken Ukrayna, bugün Voronej’de bir mühimmat deposuna saldırı düzenlediğini açıkladı.
Ukraynalı yetkililer, bugün Rusya’nın Donetsk bölgesindeki Kostyantynivka şehrine yönelik bir saldırı gerçekleştiğini, saldırı sonucunda 5 kişinin hayatını kaybettiğini, 5 kişinin yaralandığını bildirdi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>FRANSA İçişleri BakanıGerald Darmanin sahil beldesi La Grande-Motte’deki sinagogun hemen dışında bir patlama meydana geldiğini olayın ‘kundaklama girişimi’ olduğunu açıkladı.
Fransa’nın güneyinde bulunan Herault kentinin La Grande Motte bölgesindeki bugün bir sinagogun dışında bir patlama meydana geldi. İçişleri Bakanı Gerald Darmanin, “Bu sabah La Grande Motte sinagoguna, açıkça suç teşkil eden bir kundaklama girişiminde bulunulmuştur. Yahudi yurttaşlarımıza ve belediyeye tam desteğimi sunmak ve Cumhurbaşkanının talebi üzerine failin bulunması için tüm imkanlar seferber edilmektedir” dedi. Fransız basınında yer alan haberlere göre, patlama La Grande-Motte’deki Beth Yaacov sinagogunun dışında iki arabanın ateşe verilmesi sonucu meydana geldi, yetkililer araçlardan birinde gaz kapsülü bulunduğunu açıkladı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Almanya’nın Solingen şehrinin kuruluşunun 650. yıl dönümü için düzenlenen kutlamalarda dün akşam gerçekleştirilen bıçaklı saldırının yankıları sürüyor. Düsseldorf Savcılığından Markus Caspers saldırıya ilişkin bugün polis Thorsten Fleiss ile basın toplantısı düzenledi. Fleiss, 15 yaşında bir şüpheliyi gözaltına aldıklarını ve hala kayıp olan saldırganla bir bağlantısı olup olmadığını araştırdıklarını söyledi. Fleiss, “Saldırgan insanların boğazını hedef almış gibi görünüyor” ifadelerini kullandı.
Savcı Caspers ise, saldırıdan etkilenenlerin birbiriyle bağlantısı yokmuş gibi göründüğünü ve “terörizm” ihtimalinin göz ardı edilemeyeceğini belirtti.
Soruşturma çerçevesinde polis tarafından yapılan açıklamada, “Olası diğer failler ve suçun nedenleri için soruşturma ve insan avı tüm hızıyla devam ediyor” denildi.
Saldırgan olay yerinden kaçmıştı
Kuzey Ren Vestfalya eyaletine bağlı Solingen’deki kutlamalar çerçevesinde gerçekleştirilen festivalde saldırganın dün yerel saatle 21.45 sıralarında etraftakileri rastgele bıçaklaması sonucu 3 kişi hayatını kaybetmiş, 5’i ağır 8 kişi de yaralanmıştı. Bölgeye çok sayıda sağlık ve polis ekibi sevk edilmiş, ancak saldırgan olay yerinden kaçmıştı. – SOLINGEN
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>BALIKESİR – Balıkesir’in Bandırma ilçesinde körfezde bekleyen Rusya bandıralı gemide hayatını kaybeden 2 işçi tahliye edildi.
Olay, 23.08.2024 tarihinde Bandırma Körfezi 1 No’lu demir sahasında limana yanaşmak için bekletilen “Navis 2” adlı Rusya bandıralı ticari gemide meydana geldi. Rusya’nın Yeysk limanından yola çıkan ve 5 bin ton palet yem yüklü olan geminin ambar kısmında gaz zehirlenmesi şüphesiyle Konstantin Martynov ve Dmitry Mochalov ambarda düşerek hayatlarını kaybettiler.
Olayından ardından geminin talebi üzerine yük tahliyesi öne alınarak Bandırma Çelebi Limanına yanaştırılan “Navis 2” adlı gemiden önce Konstantin Martynov’un cesedi çıkarıldı. Ambarda bulunan yüklerin tahliyesinin ardından Dmitry Mochalov’un cesedine sabah erken saatlerde ulaşan ekipler, her iki cesedin de kesin ölüm nedenlerini belirlemek için BursaAdli Tıp Kurumuna gönderdi.
Yaşanan olayın ardından “Navis 2” adlı geminin acentasını yapan firma yetkilisi Emre Kısacık, İHA muhabirine yaptığı açıklamada “Neta Deniz Taşımacılığı adlı firmayı işleten ortağım Ali Dönmez ile birlikte acente firması işletiyoruz. “Navis 2″ gemisinde yaşanan talihsiz kaza sonucu Dmitriy Mochalov ve Konstantin Martynov isimli personel, 3 ve 2 nolu ambar arasında bulunan manhole bölümüne düşerek vefat etmişlerdir. Otopsi sonuçları beklenmektedir. Zehirlenmiş olduklarına dair herhangi bir net sonuç henüz bulunmamaktadır. Adli tıp raporu beklenmektedir ve zehirlenme ihtimalleri de göz önüne alınarak incelemeler devam edecektir” dedi.
Bursa Adli Tıp Kurumunda yapılan incelemeler sonucunda ölen kişilerin kesin ölüm nedenleri belirnerek cenazeleri Rusya’ya gönderileceği öğrenildi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
NETANYAHU, HAMAS’LA ANLAŞMA OLMAYACAĞINI İTİRAF ETTİ
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Hamas’ın elinde esir olan İsraillilerin aileleriyle görüştü. Ailelerden gelen soruları dinleyen Netanyahu, Hamas’la herhangi bir anlaşma yapmayacağını, söylemlerinin yalan olduğunu açık açık itiraf etti.
“NE ANLAŞMASI
Jerusalem Post’ta yer alan habere göre, Netanyahu bir aile üyesinin, “Tüm kaçırılanları getirecek bir anlaşmaya varmanız gerekiyor” demesi üzerine, “Ne anlaşması? Ne anlaşması? Her kim size bir anlaşmanın hazır olduğunu ve bizim bunu şu ya da bu nedenle, kişisel nedenlerle kabul etmediğimizi söylediyse yalan söylüyordur” yanıtını verdi.

MUTABAKAT İÇİN YENİ ŞARTLAR ORTAYA KOYMUŞTU
ABD Başkanı Joe Biden, 27 Mayıs’ta İsrail ile Hamas arasında esir takası ve Gazze’de ateşkese varılması için bir öneri sunmuştu. Netanyahu ise Biden’ın açıkladığı ateşkes taslağının İsrail’in hazırladığı tekliften farklı olduğunu ileri sürerek yeni şartlar eklenmesini talep etmişti. İsrail Başbakanı, Gazze’yi ikiye ayıran Netzarim Koridoru ve Gazze Şeridi ile Mısır sınırındaki Philadelphi Koridoru’nun yanı sıra Refah Sınır Kapısı’ndaki İsrail işgalinin devam etmesini istemişti. Bunlara ek olarak Netanyahu, Hamas üyelerinin Gazze’nin diğer bölgelerinden kuzeye geçmesinin engellenmesini şart koşmuştu.
Katar’ın başkenti Doha’da 15-16 Ağustos’ta, İsrail ile Hamas arasında esir takası ve Gazze’de ateşkes sağlanması için müzakereler yapılmıştı. Hamas, ABD, Mısır ve Katar’ın arabuluculuğunda yürütülen müzakerelerde Netanyahu’nun yeni şartlar sürerek anlaşmaya varılmasını engellediğini belirtmişti.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Çelyabinsk Üniversitesi’nde öğretmen olan Shamigulova’nın cesedi, sığ bir mezarda çıplak halde bulundu. Otopsi, göğsünde çok sayıda bıçak yarası olduğunu ortaya çıkardı. Daha da korkuncu, kurbanın dili ve boğazı kesilmişti.
Gözaltına alınan şüpheli, 29 yaşındaki BT mühendisi Puryavirsingh Sundur. Sundur, cinayeti itiraf etti ve kıskançlık nedeniyle işlediğini iddia etti.
Polis, kayıp vücut parçalarını ve Shamigulova’nın kıyafetlerini hala arıyor. Buna rağmen, ceset Rusya’ya gönderilmeden önce bir cenaze töreni düzenlendi.
Shamigulova en son beyaz-mavi elbisesiyle bir arabaya binerken görülmüştü. Kaybolmasının ardından ailesine, ortadan kaybolmaya karar verdiğine dair şüpheli mesajlar gönderildi.
Bu trajik olay, tanışma uygulamalarının güvenliği konusunda endişeleri artırdı. Yetkililer, özellikle yabancı ülkelerde tanımadık kişilerle buluşurken dikkatli olunması gerektiğini vurguluyor.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>ÇANKIRI – Çankırı’nın Ilgaz ilçesinde çıkan orman yangınına ekiplerin müdahalesi 14’üncü saatte sürüyor. Yangının etkisini yitirdiği belirtildi.
Olay, dün saat 17.00 sıralarında Ilgaz ilçesi Yukarımeydan köyü mevkiinde meydana geldi. Edinilen bilgiye göre, ormanlık alanda bilinmeyen sebeple yangın çıktı. Kısa sürede büyüyen yangın sebebiyle 4 köyde yaşayan vatandaşlar tahliye edildi. Bölgeye sevk edilen çok sayıda itfaiye ve orman ekibi yangına müdahalede bulundu. Sabah saatlerine kadar süren çalışmalar neticesinde yangının ilerleyişi durduruldu. Ekipler sabah saatleri itibarıyla 4 farklı bölgede soğutma çalışması yapıyor. Öte yandan, yangında 44,17 hektar alanın zarar gördüğü öğrenildi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
İsrail’i 7 Ekim’den bu yana 9’uncu kez ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Blinken, İsrail Başbakanı Netanyahu tarafından kabul edildi. İsrail Başbakanlık Ofisi’nden görüşmeye ilişkin yapılan açıklamada şunlar kaydedildi:
“Başbakan Benyamin Netanyahu ile ABD’li Bakan Antony Blinken arasındaki görüşme sona erdi; görüşme olumlu ve iyi bir atmosferde geçti. Görüşme yaklaşık üç saat sürdü. Başbakan, İsrail’in güvenlik ihtiyaçlarını dikkate alan ve ısrarla üzerinde durduğu, rehinelerimizin serbest bırakılmasına ilişkin mevcut Amerikan önerisine İsrail’in bağlılığını yineledi.”
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Edinilen bilgiye göre, Yatağan Yava Mahallesi’nde dün saat 13.25’te ormanlık alanda ilk belirlemelere göre arı kovanlarının tütsülenmesi sırasında çıkan kıvılcım yangına neden oldu. Alevler bir anda ormanlık alana sıçradı. Rüzgarın etkisi ile alevler geniş bir alana yayıldı. Yapılan ihbarın ardından bölgeye gelen itfaiye ve orman ekipleri havadan ve karadan müdahale ile yangını kontrol altına alarak bölgede soğutma çalışması yapıldı.
Ormanlık alan siyah renge büründü
Yangının ardından alevlere teslim olan bölge droneile böyle görüntülendi. Toprak örtüsü simsiyah olurken, ağaçlar ve bitki örtüsü yanarak kül oldu. Siyaha bürünen yerlerin görüntüsü görenleri kahretti. – MUĞLA
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları sürerken, en fazla zararı yine çocuklar görüyor.
Gazze’de binlerce sivil yerinden ediliyor ve İsrail, bölgeye gönderilen yardımların da Filistinli halka ulaşmasına engel oluyor.
Bu yardımların bölgeye gelmemesi de binlerce çocuğu, hem açlık hem de hastalıkla başa başa bırakıyor.
Şimdiye kadar açlık nedeniyle Gazze’de hayatını kaybeden çocuklar da oldu…
GAZZE’DE ÇOCUKLARDAN YEMEK SIRASI
Gazze’deki gönüllüler, Deyr Belah kentine sığınan yerinden edilmiş Filistinliler için sıcak yemek dağıttı. Aralarında çocukların da bulunduğu Filistinliler dağıtılan yemeklerden alabilmek için kuyrukta beklerken gönüllüler yemekleri tencere ve kaplara doldurarak paylaştırdı.
İnsani yardımın önemini vurgulamak ve dünya genelindeki insani yardım faaliyetlerine daha fazla dikkat çekmek amacıyla her yıl 19 Ağustos “Dünya İnsani Yardım Günü” olarak anılıyor.
Irak’ın başkenti Bağdat’ta, 19 Ağustos 2003’te, aralarında Birleşmiş Milletler (BM) Irak Özel Temsilcisi Sergio Vieira de Mello’nun da bulunduğu 22 yardım çalışanının bombalı saldırıda hayatını kaybetmesi sonucu BM Genel Kurulu’nda 2008’de alınan kararla 19 Ağustos, “Dünya İnsani Yardım Günü” ilan edilmişti.










Haber Kaynağı: Anadolu Ajansı (AA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Son dakika haberine göre dünya sinemasında büyük kayıp…
Bir döneme damga vurmuş, yakışıklılığı ile dillere destan bir üne kavuşan Fransız aktör Alain Delon hayatını kaybetti.
Delon’un ölüm haberini oğlu paylaştı.
Delon, 88 yaşındaydı.
Ayrıntılar geliyor…




Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 16 bin 314’ü çocuk, 10 bin 980’i kadın olmak üzere 40 bin 5 Filistinli can verdi, 92 bin 401 kişi yaralandı.
Enkazların altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken halkın sığındığı hastaneler, ibadethaneler ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da yok edildi.
HAMAS İDDİALARI YALANLADI
ABD, Mısır ve Katar arabuluculuğunda perşembe günü başlayan ve önceki gün sona eren Gazze Şeridi’nde ateşkes müzakerelerinin ardından açıklamalar gelmeye devam ediyor.
Arabulucu ülkelerin görüşmeler sonunda yaptığı iyimser açıklamalar ile ABD Başkanı Joe Biden’in yaptığı, “Anlaşmaya hiç olmadığımız kadar yakınız” açıklaması Hamas tarafından kabul görmüyor.
“ARABULUCULAR HAYAL SATIYOR”
İsmi açıklanmayan Hamas’ın üst düzey bir yetkilisi BBC’ye yaptığı açıklamada müzakereler sonunda ateşkes anlaşmasında ilerleme kaydedildiği yönündeki görüşleri ‘yanılsama’ olarak nitelendirdi.
Müzakerelere ilişkin konuşan yetkili, arabulucuların hayal sattığını vurgulayarak, “Arabuluculardan aldığımız bilgiler hayal kırıklığına neden oldu. Hiçbir ilerleme kaydedilmedi” dedi.

Haber Kaynağı: İhlas Haber Ajansı (İHA)
Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>“KANUNA UYDUKLARI ANDA AÇILIR”
Instagram’ın kapatılmasına hem siyasilerden hem de vatandaşlardan çok sayıda tepki gelirken yasağın kaldırılması için Instagram’dan hamle beklediklerini söyleyen Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, erişim engeli getirilen Instagram hakkında “Kanuna uydukları anda Instagram açılır, kendilerini uyardık karşılık bulmadı” dedi.
INSTAGRAM KAPALI MI KALACAK?
Bakan Abdulkadir Uraloğlu, “Ülkemizde de temsilcileri bulunan -ki tamamının temsilcisi var- bazı sosyal medya platformları var. Bunlara bizim uygulanmasını istediğimiz belli kurallar var, kanunlar, yönetmelikler var. Zaman zaman bunlara yaptığımız uyarılara rağmen uyulmasında bazı problemler görüyoruz. Bu da bizim şu andaki en son tüm uyarılarımıza rağmen dikkate almadıkları ‘katalog suçlar’ dediğimiz bir çerçevemiz var. O çerçeve kapsamında kendilerini uyardık ancak gerekli karşılığı bulmadığımız için de bir erişim engeli getirdik. Bu bahsedilen aksaklıkları, hassasiyetlerimizi, kanunumuza uymayan tarafları yerine getirdikleri zaman biz de gerekli işlemi yaparak, bu erişim yasağını kaldırmış olacağız” dedi. Instagram’ın bu konuda bir hamle yapmaması durumunda erişim engellemesi konusunun bir süre daha gündemde kalacağı tahmin ediliyor.
DİĞER PLATFORMLAR DA KAPANIR MI?
Diğer sosyal medya platformlarına ilişkin de bir planlama olup olmadığına ilişkin bir soru üzerine Bakan Uraloğlu, “Hukuk ülkesiyiz. Mutlaka bunu takip ediyoruz. Onlarla iletişim halindeyiz. Birçok söylediğimiz şeyi de yerine getirdiklerini söyleyebilirim; ama bazen bu karşılık bulmayabiliyor. Özellikle hem kanuni, hukuki olarak koyduğumuz kurallar hem de bazı toplumsal hassasiyetlerimizi dikkate almadıkları takdirde biz de gerekli müdahaleleri yapmak zorunda kalıyoruz. Bu anlamdaki vatandaşımızın hissiyatını da doğru yönetmeye çalışıyoruz” diye konuştu.
INSTAGRAM NEDEN KAPATILDI?
İletişim Başkanı Fahrettin Altun, 31 Temmuz tarihinde sosyal medya platformu X hesabı üzerinden Haniye’nin ölümünden sonra bir taziye mesajı yayınlamıştı. Fahrettin Altun, Instagram’ın Haniye ile ilgili paylaşımlarını engellediğini belirterek, “Heniye’nin şehadetinden dolayı insanların taziye mesajını yayınlamamasını herhangi bir sebep göstermeden sosyal medya platformunu Instagram’ı da ben de kınıyorum. Bu, çok açık ve net bir sansürdür” ifadelerini kullanmıştı… Altun’un bu paylaşımının ardından BTK tarafından 2 Ağustos tarihinde Instagram’a erişim engeli getirildi.
GÜNLÜK 1,9 MİLYAR TL’LİK CİRO KAYBI
Instagram’ın kapanması ekonomi alanında da olumsuzluklara neden oldu. Konuyla ilgili bilgi veren Elektronik Ticaret İşletmecileri Derneği (ETİD) Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Emre Ekmekçi, e-ticaretin yüzde 10’unu sosyal medyanın oluşturduğunu belirterek, Instagram’ın kapatılmasının e-ticarette günlük 1,9 milyar TL’lik bir ciro kaybı anlamına geldiğini söyledi.
]]>ABD’DEN VATANDAŞLARINA “LÜBNAN’I TERK EDİN” ÇAĞRISI
İran’ın başkenti Tahran’da Hamas lideri İsmail Haniye’nin suikast sonucu öldürülmesinin ardından bölgede tansiyon iyice yükseldi. İran ve İsrail’den karşılıklı “savaş” açıklamaları gelirken, ABD’nin Beyrut Büyükelçiliği dikkat çeken bir açıklama yaptı. Büyükelçilikten ülkedeki vatandaşlara yapılan uyarıda, birtakım hava yolu şirketlerinin “bölgeye uçuşlarını iptal ettiği” ancak ticari uçuşların devam ettiği belirtildi.
“HERHANGİ BİR UÇAK BİLETİNİ ALIN”
Uyarıda, “Lübnan’dan ayrılmak isteyenleri, uçuş hemen olmasa veya tercih ettikleri rota takip edilmese bile kendilerine uygun herhangi bir bileti almaya teşvik ediyoruz.” ifadesi kullanıldı. ABD vatandaşlarının mali konuda destek almaları için Büyükelçiliğe başvurabilecekleri vurgulanan uyarıda, ülkeyi terk etmeyeceklerin ise “acil durum planı” hazırlaması tavsiye edildi.
ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail ile Hizbullah arasında artan gerilim dolayısıyla 1 Ağustos’ta vatandaşlarına “Lübnan’a seyahat etmemeleri” uyarısında bulunmuştu. ABD, Hollanda, Hindistan, İngiltere, Almanya, İsviçre, İtalya, Yunanistan, Fransa ve Polonya hava yolu firmaları, Orta Doğu’da yaşanan son gelişmeler üzerine güvenlik gerekçesiyle İsrail ve Lübnan’a bazı uçuşları iptal ettiklerini açıklamıştı.
HANİYE SUİKASTI
Hamas lideri İsmail Haniye, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın yemin törenine katılmak için Tahran’da bulunuyordu. İran Devrim Muhafızları Ordusu, 31 Temmuz’da sabaha karşı yaptığı açıklamada, Haniye’nin Tahran’da kaldığı konutuna saldırı düzenlendiğini duyurdu. İran ve Hamas Hareketi alçak suikasttan İsrail’i sorumlu tuttu.
İsmail Haniye1962 yılında Gazze’deki bir mülteci kampında doğan İsmail Haniye, Hamas’ın kuruluşundan bu yana önemli bir isimdi. İsrail tarafından birçok kez hapse atılan Haniye, 2003 yılında İsrail’in suikast girişiminden kurtulmuştu. 3 yıl sonra Hamas’ın seçimleri kazanmasının ardından kısa bir süre Filistin Başbakanı olan Haniye, 2017 yılında Hamas’ın siyasi büro başkanlığına seçilmişti. Haniye, Katar, ABD ve Mısır’ın arabuluculuğunda yürütülen müzakerelerde Hamas heyetine liderlik ediyordu.
Öte yandan ABD İran’ın misilleme saldırı planlarına karşı İsrail’in savunmasını güçlendirmek üzere harekete geçti. ABD Savunma Bakanlığı’nın gerilimin artmasının ardından İsrail’in savunmasına yardımcı olmak amacıyla ek savaş uçakları ve donanma savaş gemileri göndermesinin ardından gözler bölgeye çevrildi.
ARADA SADECE 10 KİLOMETRE VAR
İsrail Ordu Radyosu, ABD’nin nükleer enerjili uçak gemisi USS Theodore Roosevelt’in İran kıyılarından sadece 10 km (6,2 mil) uzaklıktaki Hürmüz Boğazı’na ulaştığını bildirdi.

“DÜNYA ÇOK ÖNEMLİ GELİŞMELERE SAHNE OLACAK”
Öte yandan İran medyasında da sık sık yayın akışı kesilerek askeri marşlar yayınlanmaya başladı. İran Devlet Televizyonu, “Önümüzdeki saatlerde dünya çok önemli gelişmelere sahne olacak” açıklamasını yaparak İsrail’le savaş imasında bulundu.
“SİYONİST REJİM BİTTİ”
İsmail Haniye suikastı sonrası İsrail’e misilleme sözü veren İran lideri Ayetullah Hamaney de, “Siyonist rejim bitti” paylaşımını X’teki sosyal medya profiline sabitledi.
BEKLENEN SALDIRI BİR TÜRLÜ GELMEDİ
İsrail-İran arasındaki topyekun savaş gerilimi Orta Doğu’yu sararken dünya Tahran’ın yapacağı saldırıya kilitlendi. Bütün dünya gece saatlerinde İsrail’in vurulacağını tahmin ederken beklenen saldırı bir türlü gelmedi. Batı istihbarat kaynakları İran’ın 12 Ağustos’ta başlayıp 13 Ağustos’ta sona erecek bir saldırı hazırladığını tespit ettiklerini söylüyor. İran’ın saldırısının, Lübnan’daki Hizbullah ile koordineli olacağı bildiriliyor.
TARİH MANİDAR
Saldırının 12 ve 13 Ağustos tarihlerini seçilmesi ise bir hayli manidar. Bu tarihler Yahudiler için yas ve oruç günüdür. Tişa beAv cumartesi gününe denk gelemez böyle bir durumda bir gün ertelenerek pazar günü icra edilir. Bu günün yas ve oruç günü olmasının sebebi, Yahudilerin kutsal mabedi olan Kudüs’teki Süleyman mabedinin MÖ 586 ve MS 70 yıllarında iki kez İbrani takvimine göre Av ayının 9’una denk gelen gün yıkılmış olmasıdır ve çeşitli felaketlerin hep bu güne denk gelmesidir. Bu bağlamda New York Times gazetesine konuşan istihbarat kaynakları bu saldırı tarihinin İran Dini Lideri Hamaney tarafından özellikle seçildiğini belirtiyor. İran kanadı bu tarihlerde yapılacak olan bir saldırının halkın psikolojisini etkileyeceğini de düşünüyor. Son olarak, İran’ın bu günde saldırmasının tatilde olan İsrail kanadı için bir sürpriz olması da bekleniyor. Dahası İran’ın asıl amacının başarılı bir saldırı gerçekleştirerek vekil güçleri dahil bölgede kontrolü tekrar sağlama isteği olduğu belirtiliyor.
ODASI DIŞARIDAN VURULDU
Orta Doğu’yu alev çemberine alan Haniye suikastında detaylar gün yüzüne çıkmaya devam ediyor. Son olarak İran Devrim Muhafızları, Hamas liderinin odasının dışarıdan ateşlenen kısa menzilli bir roketle vurulduğunu duyurdu.
İSRAİL ORDUSUNDAN BİR SUİKAST DAHA
İsrail ordusu, işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan Tulkarim’e hava saldırısı düzenledi. Seyir halindeki bir otomobilin hedef alındığı saldırıda, toplam 5 kişinin hayatını kaybettiği belirtildi. Saldırıda hayatını kaybedenlerden birinin Hamas’ın üst düzey yetkililerinden Haitham Balidi olduğu ortaya çıktı bu iddia Hamas tarafından da kısa sürede doğrulandı.
]]>ABD savunma devi General Dynamics tarafından tasarlanan ve ilk kez 1974’te havalanan F-16 “Savaşan Şahin” jetleri, on yıllardır dünya çapında birçok ülke tarafından kullanılıyor.
Yıllar içinde tasarımı ve donanımları defalarca güncellenen F-16, 2015’ten bu yana dünyanın en çok kullanılan sabit kanatlı savaş uçağı kabul ediliyor.
ABD yapımı jet, Türkiye dahil 25 farklı ülkenin hava kuvvetleri envanterinde bulunuyor.
Hafifliği ve çevikliğiyle ön plana çıkan F-16 kara saldırıları, havadan keşif, karadan havaya füze rampalarını arama gibi birçok görev icra edebiliyor.
F-16, 20 milimetrelik bir topa sahip. Ayrıca kanatları ve gövdesinde bomba, roket ve füze taşıyabiliyor.
Örneğin Ukrayna’nın envanterinde bulunan 250 km. menzile sahip Fransız-İngiliz ortak yapımı Storm Shadow seyir füzeleri, F-16 tarafından fırlatılabiliyor.
Ukrayna neden F-16’ları istiyor?
Askerleri Nato müttefikleri tarafından eğitilen ve geçtiğimiz yıllarda birçok son teknoloji Batı menşeli askeri teçhizatını ordusuna katan Kiev’in hava kuvvetleri, hâlâ Sovyetler Birliği’nden kalma uçaklardan oluşuyor.
Ukrayna, sayı ve teknoloji olarak kendinden çok daha üstün olan Rus hava kuvvetlerine karşı ABD yapımı F-16’ları kullanmak istiyor.
Ancak ilk etapta sayıları kısıtlı olması beklenen F-16’ların, Ukrayna’da taarruzdan öte hava savunmasını destekleyici bir rol oynaması bekleniyor.
Reuters’a konuşan Royal United Services Enstitüsü’nden havacılık ve teknolojisi uzmanı Justin Bronk, “(F-16’lar) biraz hava savunma ve derinlik kapasitesi sağlayacak. Ayrıca potansiyel olarak (İran yapımı) Şahid (İHA’larını) ve seyir füzelerini vurma konusunda yardımcı olabilir. Ancak bu, mühimmat açısından oldukça pahalı bir yöntem” dedi.
Askeri uzmanlar ve Ukraynalı yetkililer, Ukrayna’nın F-16’ları taarruz operasyonlarında etkili bir biçimde kullanabilmesi için envanterinde bu jetlerden 60 ila 120 tane bulunması gerektiğini söylüyor.
Ukrayna, jetlerin cephede kullanılmasına hazırlık olarak Rusya’nın çatışma bölgesi ve yakınlarındaki hava savunma sistemlerini hedef alıyor.
Ukrayna Savunma ve İş Birliği Merkezi adlı araştırma grubunun başkanı Serhii Kuzan, “Cephenin şekillendirilmesi, özellikle güneyde, çoktan başladı… Ukrayna Rusya’nın önde gelen hava savunma sistemlerine sistematik olarak saldıracak kapasiteye sahip” dedi.
Belçika, Danimarka, Hollanda ve Norveç, Ukrayna’ya 80’e yakın F-16 sağlama sözü verdi. Ancak jetlerin tamamının teslim edilmesi yıllar sürecek.
Bir diğer meseleyse Ukraynalı pilotların eğitimi. Bugüne kadar Batı menşeli savaş jetlerini hiç kullanmayan Ukraynalı pilotlar, farklı NATO ülkelerinde hızlandırılmış eğitimler alıyor.
Ancak uzmanlara göre ilk etapta Ukrayna’nın elindeki F-16 sayısı, jetleri uçurabilecek pilot sayısından fazla olacak.
Ukrayna F-16’ları koruyabilecek mi?
Teknolojik üstünlüklerine karşın, F-16’lar bakım ve koruması uzmanlık gerektiren masraflı uçaklar.
Ukrayna’nın bu jetlerden olabildiğince az faydalanması için uğraşan Rusya, teslimatın aylar öncesinden ülkedeki havalimanlarını hedef almaya başaladı.
Serhii Kuzan, “Rusya tüm havalimanlarına, potansiyel F-16 üslerine, her gün saldırıyor. Pistlere ve altyapıya zarar vermeye çalışıyor. Bu saldırılar aralaksız en az iki aydır sürüyor” dedi.
Ukrayna, hava üslerini ve içindeki F-16’ları korumak için elinde sınırlı sayıda bulunan Patriot ve NASAMS gibi gelişmiş hava savunma sistemlerini bu noktalara çekmek zorunda kalabilir.
Bu da sivil yerleşim yerlerinin Rus saldırılarına daha da açık hale gelmesine yol açabilir.
Rusya ne diyor?
Ukrayna’ya ilk jetlerin teslim edileceği haberlerinin ardından Kremlin, Rus hava kuvvetlerinin tüm F-16’ları vurmaya hazır olduğunu duyurdu.
Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov, 1 Ağustos’ta yaptığı açıklamada “sayıları giderek azalacak, vurulacaklar… tabii ki teslimatın cephedeki gidişat üzerinde büyük bir etkisi olmayacak” dedi.
Peskov ayrıca, Batı tarafından Kiev’e daha önce tank ve zırhlı araçların da verildiğini hatırlatarak, F-16’ların Ukrayna ordusu için “her derde deva” bir çözüm olmayacağını ifade etti.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Mart’ta yaptığı bir açıklamada Ukrayna’ya ait F-16’ların NATO ülkelerinin havalimanlarından kalkması durumunda bu hava üslerinin “meşru hedefler” kabul edileceğini söylemişti.
ABD, Ukrayna’ya teslim edilen F-16’ların Ukrayna havalimanlarında tutulacağını söylüyor.
]]>Yüksek hava sıcaklıklarının yaşandığı şu günlerde İzmir, Muğla, Aydın ve Çankırı’da orman yangını çıktı.

İZMİR
İzmir’in Urla ilçesi Çeşmealtı Mahallesi’ndeki yerleşim yerlerine yakın ormanlık alanda, henüz belirlenemeyen nedenle yangın çıktı. İhbar üzerine bölgeye İzmir Orman Bölge Müdürlüğü ekipleri sevk edildi. Yangın nedeniyle tedbiren Zeytinliköy ve Çiftlikevler Siteleri tahliye edildi.

“ENERJİSİ BİR MİKTAR DÜŞÜRÜLDÜ”
İzmir Valisi Süleyman Elban, bölgede karadan ve helikopterle havadan incelemede bulundu, yetkililerden bilgi aldı. Gazetecilere açıklama yapan Elban, dün il genelinde 6 yangın çıktığını, bunlardan en önemlisinin yine Urla’da gerçekleştiğini hatırlattı.
İzmir Valisi Süleyman Elban (Ortada)Çeşmealtı’nda rüzgarın etkili olduğuna dikkati çeken Elban, “Maalesef dün olduğu gibi 50-60 kilometreyi bulan ve çok sık da yön değiştiren bir rüzgarın etkisiyle çok hızlı bir şekilde yangın yayıldı. Dokuz dakika içerisinde orman ekiplerimiz olaya müdahale ettiler. An itibarıyla 117 iş makinemiz, arazözlerimiz, su tankerlerimizle müdahale ediyoruz. Emniyetimize ait 8, jandarmamıza ait 1 TOMA’mız burada çok iş görüyor. Çünkü bu alan hem fabrika, otel, iş yerlerinin olduğu hem de yaygın bir yerleşim alanının olduğu bir bölge. Onlar da yangının buralara zarar vermemesi için gayret gösteriyorlar. Havada ise 5 uçağımız 12 helikopterimizle müdahalemiz devam ediyor. Yangın henüz kontrol altına alınmadı. Ancak enerjisi bir miktar düşürüldü.” dedi.

KAYNAK ÇALIŞMASINDAN ÇIKAN YANGINLA İLGİLİ 1 KİŞİ GÖZALTINDA
Elban, hasar tespit çalışmalarının yangının söndürülmesinin ardından gerçekleşeceğini aktararak, “455 ev ve iş yerini tahliye ettik, 1630 vatandaşımız buradan çıkartıldı. Şu an için tek sevindirici taraf herhangi bir ölü ya da yaralımız yok. Bir evde yapılan kaynak çalışmasında otluk alana kıvılcım sıçrıyor. Otluk alanda meydana gelen yangın, rüzgarın da etkisiyle hızlıca yayılıyor ve maalesef bu tablo ortaya çıkıyor. Yangın çıkaran, kaynak yapan bir kişi gözaltında.” diye konuştu.

MUĞLA
Muğla’nın Bodrum ilçesi Gündoğan Mahallesi’nde yerleşim yerlerine yakın makilik ve otluk alandan alevlerin yükseldiğini görenler durumu 112 Acil Çağrı Merkezi’ne bildirdi.

İhbar üzerine bölgeye Muğla Orman Bölge Müdürlüğü ile Muğla Büyükşehir Belediyesi Bodrum İtfaiye Grup Amirliğine bağlı çok sayıda ekip sevk edildi. Yangını söndürme çalışmalarına havadan bir uçak da destek veriyor. Ekipler, yangını kontrol altına almak için çalışmalarını sürdürüyor.
AYDIN
Aydın’ın Çine ilçesi Kavşit Mahallesi’nin üst kesimlerindeki ormanlık alanda henüz belirlenemeyen nedenle yangın başladı. İhbar üzerine bölgeye orman ve itfaiye ekipleri sevk edildi. Helikopter ve uçakların da desteğiyle yangını kontrol altına alma çalışmaları sürüyor.

ÇANKIRI
Çankırı’nın Bayramören ilçesi Kavak köyü mevkisinde ormanlık alanda henüz belirlenemeyen nedenle yangın çıktı. İhbar üzerine bölgeye itfaiye ekipleri sevk edildi. Engebeli arazide alevlere müdahale etmekte güçlük çeken itfaiye ekiplerinin çalışmaları sürüyor. Yangına havadan da müdahale ediliyor.
]]>Hamas’tan yapılan açıklamada, Haniye’nin Tahran’da kaldığı konutun Çarşamba günü erken saatlerde güdümlü füzeyle hedef alındığı belirtildi.
İsrail konuyla ilgili bir açıklama yapmadı; ancak ülkenin bu konularda açıklama yapmadığı biliniyor.
İran Devrim Muhafızları, Haniye’nin ülkenin yeni cumhurbaşkanının yemin törenine katılmasından saatler sonra öldüğünü doğruladı ve olayla ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı.
İran medyası Haniye’nin “Tahran’ın kuzeyinde savaş gazileri için özel bir konutta” kaldığını bildirirken, İranlı NourNews Haniye’nin konutunun havadan atılan bir mermiyle vurulduğunu bildirdi.
İsrail, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin işgaline karşı ilk Filistin ayaklanmasının yaşandığı 1987’den bu yana Hamas’ın liderlerine ve kilit isimlerine suikastlar düzenledi ve öldürmeye teşebbüs etti.
Reuters haber ajansı, Israil ordusu tarafından hedef alınan Filistinli liderlerin listesini derledi.
Yahya Ayyaş
Filistinli intihar eylemcilerinin arkasındaki “Mühendis” lakaplı Yahya Ayyaş, 5 Ocak 1996’da, o zamanlar Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) yönetimindeki Gazze’de öldürüldü. Ayaş’ın cep telefonu elinde patlamış, Filistinliler sorumluluğu üstlenmeyi reddeden İsrail’i suçladı.
Hamas, Şubat ve Mart aylarında dokuz gün boyunca üç İsrail kentinde 59 kişinin ölümüne yol açan dört intihar saldırısıyla misilleme yaptı.
Halid Meşal
Hamas’ın kurucularından ve eski siyasi lideri olan Halid Meşal, 1997’de Ürdün’ün başkenti Amman’daki ofisine yakın bir sokakta İsrail ajanlarının başarısız bir suikast girişimine uğradı.
Meşal’e yolda yürüdüğü sırada şırınga ile zehir enjekte edildi.
Ürdün yetkilileri suikast girişimini ortaya çıkardı ve iki Mossad ajanını tutukladı.
Dönemin Ürdün Kralı Hüseyin, o donem de İsrail Başbakanı olan Binyamin Netanyahu’dan, Meşal’e enjekte edilen maddenin panzehrini istedi. Aksi halde zanlıları asma ve Ürdün’ün İsrail’le olan barış anlaşmasını feshetme tehdidinde bulundu.
Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın baskısı sonrası, Netanyahu ilk etapta reddettiği bu isteği yerine getirdi. Ayrıca Hamas lideri Şeyh Ahmed Yasin’i serbest bırakmayı kabul etti. Ancak yedi yıl sonra Yasin Gazze’de öldürüldü.
Şeyh Ahmed Yasin
İsrail, Hamas’ın kurucuları arasında yer alan ve dini lideri olan Şeyh Ahmed Yasin’i 22 Mart 2004 tarihinde Gazze’de bir camiden çıkarken helikopterden atılan bir füzeyle öldürdü.
Binlerce Filistinli Gazze’de intikam sloganları atarak yürüdü.
Hamas yetkilileriyse, İsrail’in bu suikastle, ‘cehennemin kapılarını açtığını’ söyledi.
Filistin’de ve diğer Müslüman ülkelerde geniş çaplı protestolara ve kınamalara yol açtı, İsrail-Filistin çatışmasında önemli bir tırmanışa işaret etti.
Abdülaziz El Rantisi
İsrail helikopterinin 17 Nisan 2004 tarihinde Gazze’de bir araca düzenlediği füze saldırısında Hamas lideri Abdülaziz El Rantisi ve iki koruması öldürüldü.
Hamas liderliği saklanmaya başladı ve Rantisi’nin halefinin kimliği gizli tutuldu.
Suikast, Şeyh Ahmed Yasin’in öldürülmesinin ardından Gazze’de Hamas liderliğini devralmasından kısa bir süre sonra gerçekleşti.
Adnan El Gul
Hamas’ın bombalama uzmanı olarak görülen Adnan El Gul 21 Ekim 2004’te Gazze’de bir İsrail hava saldırısında öldürüldü.
Gul, Hamas’ın askeri kanadında iki numaraydı ve sık sık İsrail kasabalarına atılan “Kassam” roketinin babası olarak biliniyordu.
Adnan El Gul, Hamas’ın İzzeddin el-Kassam Tugayları olarak bilinen askeri kanadının lideri Muhammed Deyif’in yardımcısıydı.
Nizar Rayan
Hamas’ın en sert siyasi liderlerinden biri olarak kabul edilen din adamı, İsrail içinde yeni intihar saldırıları düzenlenmesi çağrısında bulunmuştu.
Dört eşinden ikisi ve yedi çocuğuyla 1 Ocak 2009’da Cebaliye mülteci kampındaki bombalamada öldürüldü.
15 Ocak 2009’da da Gazze Şeridi’nde Hamas’ın İçişleri Bakanı Said Seyyam bir İsrail hava saldırısında öldürüldü. eyyam 13.000 Hamas polisinden ve güvenlik görevlilerinden sorumluydu.
Salih Aruri
Beyrut’un güney banliyölerinden Dahiye’de 2 Ocak 2024’te İsrail’e ait bir insansız hava aracıyla düzenlenen saldırıda Hamas’ın siyasi kanadının üst yönetimindeki Salih el Aruri öldürüldü.
Aruri aynı zamanda Hamas’ın askeri kanadı Kassam Tugayları’nın da kurucusuydu.
]]>Peki kimdir Tahran’da öldürülen Hamas lideri İsmail Haniye? Ne zaman Hamas Siyasi Büro Başkanı olarak seçildi? İşte merak edilen sorunun hayatı…

3 OĞLU VE 4 TORUNU ÖLDÜRÜLMÜŞTÜ
İsrail ordusu, 10 Nisan’da Ramazan Bayramı dolayısıyla Gazze kentinin batısındaki Eş-Şati Mülteci Kampı sakinleri ve yakınlarıyla bayramlaşmaya giden Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’nin ailesinden birçok kişinin bulunduğu aracı vurmuştu. Saldırıda 3 oğlu ve 4 torununu kaybeden Haniye, “çocuklarının Gazze’yi terk etmediğini, Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın kurtuluşu yolunda hayatlarını feda ettiğini” söylemişti.
Haniye’nin, İsrail ordusunun Ramazan Bayramı’nda düzenlediği saldırıda yaralanan torunu Melek Haniye de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmişti. İsrail basınına göre, “Haniye’nin oğullarına düzenlenen suikast, İsrail ordusu ve istihbaratının işbirliğiyle” gerçekleştirilmişti. Haniye, 6 Mayıs 2017’de Hamas Şura Konseyi tarafından Halid Meşal’in yerine Hamas’ın Siyasi Büro Başkanı seçilmişti.

İSMAİL HANİYE KİMDİR?
Filistinli siyaset adamı, Filistin Ulusal Yönetimi’nin tartışmalı eski başbakanı İsmail Haniye, 1963’te Gazze Şeridi’ndeki Elşati mülteci kampında dünyaya geldi. Ailesi 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında Aşkelon şehrinden kaçarak mülteci durumuna düşmüştü. 1987’de Gazze İslam Üniversitesi’nden mezun oldu. 1989’da I. İntifada’ya katıldığı ve Hamas üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. 1992’de serbest bırakıldıktan sonra, İsrail tarafından diğer İslami Cihad ve Hamas üyesi 415 kişilik grubun arasına katılıp, Güney Lübnan’a sürüldü. Ertesi yıl Gazze’ye geri döndü.
1999’dan 2004’e kadar, Hamas genel sekreteri Şeyh Ahmet Yasin’in özel kalem müdürlüğünü yaptı. Aralık 2005’te yapılan ve 25 Ocak 2006’da tekrarlanan Filistin Yasama Konseyi seçimlerinde Hamas lideri Halid Meşal’in Şam’da sürgünde bulunmasından dolayı listenin en başında yer aldı. Hamas’ın 132 sandalyeden 74’ünü aldığı seçimler sonucunda Haniye, 16 Şubat 2006’da Hamas’ın başbakan adayı olarak açıklandı. 19 Şubat’ta, ABD ve İsrail’in karşı çıkmalarına rağmen Filistin başkanı Mahmud Abbas tarafından başbakanlığa atandı. Ekim 2006’da Gazze’de El Fetih ile Hamas üyelerinin çarpışmaları sırasında konvoyuna düzenlenen saldırıdan kurtuldu. Mayıs 2007’de İsrail’in evine karşı düzenlediği füze saldırısını atlattı. Haziran 2007’de Gazze Şeridi’ndeki Hamas ile El Fetih arasındaki çatışmaların zirveye çıkması üzerine, Filistin devlet başkanı Mahmud Abbas tarafından görevinden alındı.
Haniye evli ve 13 çocuğa sahiptir. 2009’da aile, Kuzey Gazze Şeridi’nde bulunan El-Şati mülteci kampında yaşamaktaydı. Haniye’nin kardeşleri Kholidia, Laila ve Sabah, İsrail vatandaşıdır ve güney İsrail’deki Tel as-Sabi’de yaşamaktadır. Kholidia ilk olarak Tel as-Sabi’ye taşındı, ardından iki kız kardeşi de geldi. Üç kız kardeşin çocuklarından bazıları İsrail Savunma Kuvvetleri’nde (IDF) görev yapmıştır. Haniye’nin kız kardeşi Suhila Abd el-Salam Ahmed Haniye ve kritik bir kalp tedavisi gerektiren eşi için Gazze’deki hastanelerde tedavi edilemeyen acil bir tedavi talebini kabul etti. Başarılı bir tedavinin ardından ikili, İsrail’in Petah Tikva’daki Rabin Tıp Merkezi’nde tedavi gördükten sonra Gazze’ye döndü. Haniye’nin torunu Kasım 2013’te bir İsrail hastanesinde tedavi gördü ve kayınvalidesi Haziran 2014’te bir İsrail hastanesinde tedavi gördü. 2014 İsrail-Gazze Savaşı’nın ardından, Haniye’nin kızı, rutin bir işlem sırasında komplikasyonlar yaşadıktan sonra acil tedavi için Tel Aviv’deki bir İsrail hastanesinde bir hafta geçirdi. Eylül 2016’da Haniye, eşi ve iki oğluyla birlikte, Hac olarak bilinen yıllık hac ziyareti için Gazze’den ayrıldı. Bu seyahat, bir kampanya başlangıcı olarak yorumlanmış ve Haniye’nin Mashaal’ın yerine geçeceği yönündeki raporları güçlendirmiştir. Ayrıca 2020’de İran’ın Tahran şehrinde, Kasım Süleymani’nin cenazesine katılmıştır.
]]>KONUTUNA TERÖR SALDIRISI DÜZENLENDİ
İran devlet televizyonunun Devrim Muhafızları Ordusunun açıklamasına dayandırdığı habere göre, Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniye, Tahran’da kaldığı konutuna düzenlenen terör saldırısı sonucu yaşamını yitirdi.

HAMAS HABERLERİ DOĞRULADI
Haniye’nin öldüğünü doğrulayan Hamas, “Haniye, siyonist bir saldırı sonucu Tahran’da öldürüldü.” açıklamasını yaptı. İran’dan yapılan açıklamada ise suikastın soruşturulduğu ve sonuçlarının yakında açıklanacağı belirtildi.
İSMAİL HANİYE KİMDİR?
Filistinli siyaset adamı, Filistin Ulusal Yönetimi’nin tartışmalı eski başbakanı İsmail Haniye, 1963’te Gazze Şeridi’ndeki Elşati mülteci kampında dünyaya geldi. Ailesi 1948 Arap- İsrail Savaşı sırasında Aşkelon şehrinden kaçarak mülteci durumuna düşmüştü. 1987’de Gazze İslam Üniversitesi’nden mezun oldu. 1989’da I. İntifada’ya katıldığı ve Hamas üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. 1992’de serbest bırakıldıktan sonra, İsrail tarafından diğer İslami Cihad ve Hamas üyesi 415 kişilik grubun arasına katılıp, Güney Lübnan’a sürüldü. Ertesi yıl Gazze’ye geri döndü.
1999’dan 2004’e kadar, Hamas genel sekreteri Şeyh Ahmet Yasin’in özel kalem müdürlüğünü yaptı. Aralık 2005’te yapılan ve 25 Ocak 2006’da tekrarlanan Filistin Yasama Konseyi seçimlerinde Hamas lideri Halid Meşal’in Şam’da sürgünde bulunmasından dolayı listenin en başında yer aldı. Hamas’ın 132 sandalyeden 74’ünü aldığı seçimler sonucunda Haniye, 16 Şubat 2006’da Hamas’ın başbakan adayı olarak açıklandı. 19 Şubat’ta, ABD ve İsrail’in karşı çıkmalarına rağmen Filistin başkanı Mahmud Abbas tarafından başbakanlığa atandı. Ekim 2006’da Gazze’de El Fetih ile Hamas üyelerinin çarpışmaları sırasında konvoyuna düzenlenen saldırıdan kurtuldu. Mayıs 2007’de İsrail’in evine karşı düzenlediği füze saldırısını atlattı. Haziran 2007’de Gazze Şeridi’ndeki Hamas ile El Fetih arasındaki çatışmaların zirveye çıkması üzerine, Filistin devlet başkanı Mahmud Abbas tarafından görevinden alındı. Haniye evli ve 13 çocuğa sahiptir. 2009’da aile, Kuzey Gazze Şeridi’nde bulunan El-Şati mülteci kampında yaşamaktaydı. Haniye’in kardeşleri Kholidia, Laila ve Sabah, İsrail vatandaşıdır ve güney İsrail’deki Tel as-Sabi’de yaşamaktadır. Kholidia ilk olarak Tel as-Sabi’ye taşındı, ardından iki kız kardeşi de geldi. Üç kız kardeşin çocuklarından bazıları İsrail Savunma Kuvvetleri’nde (IDF) görev yapmıştır.

Haniye’in kız kardeşi Suhila Abd el-Salam Ahmed Haniye ve kritik bir kalp tedavisi gerektiren eşi için Gazze’deki hastanelerde tedavi edilemeyen acil bir tedavi talebini kabul etti. Başarılı bir tedavinin ardından ikili, İsrail’in Petah Tikva’daki Rabin Tıp Merkezi’nde tedavi gördükten sonra Gazze’ye döndü. Haniye’nin torunu Kasım 2013’te bir İsrail hastanesinde tedavi gördü ve kayınvalidesi Haziran 2014’te bir İsrail hastanesinde tedavi gördü. 2014 İsrail-Gazze Savaşı’nın ardından, Haniye’nin kızı, rutin bir işlem sırasında komplikasyonlar yaşadıktan sonra acil tedavi için Tel Aviv’deki bir İsrail hastanesinde bir hafta geçirdi. Eylül 2016’da Haniye, eşi ve iki oğluyla birlikte, Hac olarak bilinen yıllık hac ziyareti için Gazze’den ayrıldı. Bu seyahat, bir kampanya başlangıcı olarak yorumlanmış ve Haniye’nin Mashaal’ın yerine geçeceği yönündeki raporları güçlendirmiştir. Ayrıca 2020’de İran’ın Tahran şehrinde, Kasım Süleymani’nin cenazesine katılmıştır.
]]>14 yaşındaki Afnan Jasim, babasının sosyal medyada hastalıkla ilgili bir kampanyaya denk gelmesi sonucu zamanında tedavi olarak ölümcül hastalıktan kurtulmayı başardı.
“Naegleria fowleri” isimli amip, burundan beyne geçerek primer amipli meningoensefalit (PAM) adı verilen ölümcül enfeksiyona neden oluyor.
PAM hastalığına yakalananların yüzde 97’si hayatını kaybediyor.
Afnan’ın, Haziran ayında Hindistan’ın güneybatısındaki Kerala eyaletinde bir gölde yüzdükten sonra, suyun vücuduna girmesi sonucu enfeksiyona yakalandığı düşünülüyor.
Afnan nasıl kurtuldu?
ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CDC) verilerine göre, 1971-2023 yılları arasında Avustralya, ABD, Meksika ve Pakistan’da hastalığa yakalananlardan yalnızca sekizi hayatta kaldı.
Bu vakaların hepsinde hastalık, semptomların ortaya çıkmasından 9 saat ile 5 gün arasında bir süre sonra teşhis edilebilmişti.
Teşhisin ve tedavinin zamanlaması, bu hastalıkla mücadelede kritik bir rol oynuyor.
Hastalığın semptomlarından bazıları; baş ağrısı, ateş, bulantı, kusma, boyun tutulması, yönelim bozukluğu, denge kaybı, nöbet geçirme ve/ya da halüsinasyon.
Afnan’ın semptomları, evi yakınlarındaki gölde yüzmeye gitmesinden beş gün sonra ortaya çıktı. Ailesi, nöbetler geçirmeye başlayan ve kuvvetli baş ağrısı yaşayan genci doktora götürdü ama iyileşme görülemedi.
Neyse ki 46 yaşındaki mandıra çiftçisi babası MK Siddiqui, sosyal medyada okuduğu bir paylaşımı hatırlayıp, oğlu Afnan’ın semptomları ile beyin yiyen amip arasındaki bağlantıyı kurmayı başardı.
Kerala’da bir çocuğun başka bir virüs olan Nipah’a yakalanarak ölmesi üzerine araştırma yapıp, sosyal medyada ölümcül beyin yiyen amip hakkındaki bilgileri inceledi.
Siddiqui, Afnan’ın da Nipah’tan ölen çocuğa benzer şekilde nöbetler geçirmesi üzerine bu paylaşımları hatırlayıp oğlunu hastaneye yetiştirdi.
Nöbetlerinin devam etmesi üzerine Siddiqui, Afnan’ı başka bir hastaneye götürdü ancak burada hiç nöroloji uzmanı olmadığı için, yine sonuç alınamadı.
En sonunda babasının Kozhikode şehrindeki Baby Memorial Hastanesi’ne götürdüğü Afnan’ı tedavi edebilecek bir doktor bulundu.
Hastanenin çocuk cerrahisi uzmanı Dr. Abdül Rauf, “Afnan’ın hastalığını semptomların ortaya çıkmasından sonraki 24 saat içinde teşhis ettiğini” söyledi.
BBC’ye konuşan Dr. Rauf, babasının Afnan’ın daha önce gölde yüzmüş olduğuna dair bilgiyi, aynı zamanda ortaya çıkan semptomları doktorlarla paylaşmasının teşhisi kolaylaştırdığını vurguladı.
‘Yüzme havuzlarına atlamayın ve dalmayın’
Tek hücreli bu canlı, insan bedenine geniz yolundan giriyor, kafatasında bulunan etmoid kemiğin (kalbursu kemik) delikli kısmından geçiyor ve beyne ulaşıyor.
Dr Rauf, parazitin daha sonra “farkı kimyasallar yayarak beyni yok ettiğini” söyledi.
Hastaların çoğu, kafatası içindeki ve beyin dokusundaki sıvıların yol açtığı basınç nedeniyle ölüyor.
Bu amip türünün tatlı su göllerinde, özellikle de ılık sularda bulunduğuna dikkat çeken Dr. Rauf, “İnsanlar suya atlamamalı ve dalmamalı. Amipin vücuda girmesini engellemenin en güvenilir yolu bu. Eğer su kontamine olmuşsa, amip burundan vücuda girmeyi başaracaktır” dedi.
Dr Rauf, özellikle yüzme havuzlarında insanların ağızlarını su yüzeyinin dışında tutmalarını öneriyor ve “su kaynaklarını klorlamanın çok önemli olduğunu” vurguladı.
Dünyada 1965’ten bu yana yaklaşık 400 PAM vakası görüldü.
Hindistan’da bu zaman aralığında yalnız 30 vaka görülmüştü.
Kerala’da 2018-2020 yılları arasında ise sadece bir PAM vakası görüldü.
Ancak bu yıl eyalette toplam altı vaka kaydedildi.
Hastalardan üçü öldü, birinin durumu ise hala kritik.
Afnan hastaneden taburcu olurken, hastalığa yakalanan altıncı kişinin tedaviye yanıt verdiği ve iyileşmekte olduğu öğrenildi.
Dr Rauf, Kerala’da çalıştığı hastanede iki kişinin bu hastalık sonucu ölmesi üzerine amipin bir halk sağlığı meselesi olduğu konusunda hükümeti bilgilendirdiklerini, ardından bir farkındalık kampanyası başlatıldığını söyledi.
Afnan’ın babasının denk geldiği içerikler de, aynı kampanyanın ürünüydü.
Doktorlar, Afnan’ın beyin omuriliği sıvısında amip teşhis ederek çocuğun omurgasına mikrop öldürücü bazı ilaçlar enjekte ettiler.
Afnan’a, eyalet hükümetinin Almanya’dan ihraç ettiği ve amip enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan Miltefosin ilacı da verildi.
Dr Rauf, “Hindistan’da bu ilaç nadir görülen hastalıklarda kullanılıyor ve fazla masraflı değil. Geçirdiği nöbetler sonucu ilk gün Afnan’ın bilinci pek yerinde değildi ancak üç gün içinde Afnan’ın durumunda iyileşme gözlemledik” diye açıkladı.
Bir hafta sonra tekrarlanan testlerde, amipin artık Afnan’ın vücudunda olmadığı görüldü.
Ancak çocuğun bu ilaçlara bir ay daha devam etmesi istendi.
Bu deneyim Afnan’ın üzerinde de büyük bir etki bıraktı.
Tedavisi bittikten sonra okula dönmeyi amaçlayan Afnan, hastanede yaşadığı deneyimden esinlenerek, hemşirelik okumaya karar verdiğini söyledi.
]]>Köseli Mahallesi’ndeki ormanlık alanda saat 03.35’te henüz belirlenemeyen nedenle yangın çıktı.
İhbar üzerine, bölgeye Orman Bölge Müdürlüğü ekipleri ile 350 personel, 5 helikopter, 2 söndürme uçağı, 29 arazöz, 14 ilk müdahale aracı, 15 su ikmal aracı, 16 su tankı ve 8 iş makinesi yönlendirildi.
Ekiplerin yangını kontrol altına almak için havadan ve karadan müdahalesi sürüyor.
Rüzgarın etkisiyle yayılan alevler, ekiplerin çalışmasını zorlaştırıyor.
Vali Köşger koordinasyon merkezini ziyaret etti
Vali Yavuz Selim Köşger, yangın bölgesinde kurulan koordinasyon merkezini ziyaret etti, söndürme çalışmaları hakkında bilgi aldı.
İncelemesinin ardından gazetecilere açıklama yapan Köşger, alevlerin çıkış nedeninin araştırıldığını söyledi.
Müdahalenin sürdüğünü belirten Köşger, şöyle devam etti:
“Yangının meskun mahale çok yakın noktada çıktığı anlaşılıyor. Şu an itibarıyla 5 helikopter, 2 uçak, 350’e yakın personel ve 93 araçla yangına müdahale ediyoruz. Orman teşkilatımız, AFAD, itfaiye, ASKİ, Büyükşehir Belediyesi, bütün kurumlar seferber olmuş durumda. Yangını önlemek için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar. Şu an itibarıyla yangını meskun mahallere zarar vermeyecek şekilde kontrol altına almış durumdayız ama tamamen söndürme aşamasına henüz geçilemedi. ‘Kısmen kontrol altına alındı’ denilebilir. Belli noktalarda yangın devam ediyor. İnşallah çok uzun olmayan bir sürede tamamen kontrol altına alabileceğimizi değerlendiriyor arkadaşlar.”
Vali Köşger, bölgede sabah saatlerinde rüzgarın etkili olduğunu ifade ederek, “Sabah şanssızlıklardan birisi de yangın çıktığı anda 25 kilometre, sonra da 35 kilometre hızları bulan rüzgar vardı. Şimdi rüzgarın etkisi biraz azalmış. Dolayısıyla havadan ve karadan müdahaleler oldukça etkili hale gelebildi. En kısa sürede söndürebileceğimizi tahmin ediyoruz.” diye konuştu.
Zirai ve ormanlık alanı etkiledi
Zarar gören yerleşim yerlerine değinen Köşger, şunları anlattı:
“Yangında zarar gören 3 baraka tarzında, birisi evin odası şeklinde mal kaybı var. Çok şükür herhangi bir cana zarar gelmiş değil. Can kaybımız yok, ona şükrediyoruz. O küçük zararları da telafi ederiz inşallah. Onun haricinde şu ana kadar orman emvali dışında zarar yok. Yangında 15 hektar zirai, 30-35 hektar civarında da ormanlık alanın zarar gördüğü değerlendiriliyor. Zarar gören zeytinlikler var. İnşallah daha fazla zarar olmadan söndüreceğiz.”
“Evi boşaltılan, zarar gören tüm maliklerle görüşeceğiz”
Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar da yangın bölgesinde gazetecilere yaptığı açıklamada, yangının sabah saatlerinde poyraz nedeniyle yayıldığını anlattı.
Orman personeli, AFAD ve Büyükşehir Belediyesi itfaiye ekiplerinin birlikte çalıştığını dile getiren Karalar, şöyle konuştu:
“Allah’a şükürler olsun ki can kaybı yok. Orman Bölge Müdürlüğüne, itfaiye ekiplerimize, AFAD’a teşekkür ediyorum. Çok hızlı ve doğru müdahale edildi. Biliyorsunuz helikopter ve uçakların müdahalesi hemen yayılmayı engelliyor.”
Karalar, bazı mahallelerin boşaltıldığını belirterek, “Dumandan etkilenen personel var ama can kaybı yok. Evi boşaltılan, zarar gören tüm maliklerle görüşeceğiz. Gerekli yardımı yapacağız. Geçen yıl depremde zarar gören 150’nin üstünde evi biz onardık. Şimdi burada hangi ev hasar görmüşse maliklerle görüşüp üzerimize düşeni yapacağız. Yangının çıkış sebebi belli değil, şu anda tespit edilemedi. Bu sıcaklarda yangınlar o kadar kolay çıkıyor ki… İnşallah bir sabotaj, ihmal yoktur.” değerlendirmesinde bulundu.
Yangının geniş alanda etkili olduğunu dile getiren Karalar, çalışmaları takip ettiklerini kaydetti.
Kozan Kaymakamı Bahattin Alp Arslanköylü de yangın nedeniyle tedbir amaçlı bazı evlerin boşaltıldığını aktardı.
İkametinde zarar oluşan vatandaşlardan Mehmet Öz ise “Muhtemelen yanan kozalak çardağa fırladı. Çardakta çıkan yangın evin içine sıçradı. Evimiz komple yandı, zararımız çok.” ifadesini kullandı.
Öte yandan, yangında mahalledeki bazı arı kovanlarında zarar oluştuğu görüldü.
]]>BEYRUT’TA UÇUŞLAR ASKIYA ALINDI
İsrail ordusunun Lübnan’a yönelik saldırısı nedeniyle Beyrut Refik Hariri Uluslararası Havalimanı’ndaki gidiş ve geliş uçak seferleri askıya alındı. Beyrut Refik Hariri Uluslararası Havalimanı’ndaki gidiş ve geliş uçuş bilgi ekranında 28 Temmuz akşamından başlayıp şu ana kadar devam eden tüm uçuşların askıya alındığı görüldü. Havalimanı internet sitesinden verilen uçuş bilgilerine göre, Beyrut’tan dünyanın çeşitli noktalarına giden ve gelen tüm uçuşlar için “iptal” ya da ” ertelendi” yazıldı.

Lübnan devletine ait Middle East Airlines (MEA) Havayolları, dün Beyrut’tan yapılacak bazı uçak seferlerini 29 Temmuz sabahına kadar ertelediğini duyurmuştu.
10 ÜLKE VATANDAŞLARINI GERİ ÇAĞIRDI
Öte yandan İsrail ordusunun Lübnan’a yönelik muhtemel saldırısı öncesi bazı ülkeler, vatandaşlarına Lübnan’ı terk etmeleri veya bu ülkeye seyahat etmemeleri hususunda uyarıda bulunmuştu.
ABD
ABD’nin Beyrut Büyükelçiliği tarafından yapılan açıklamada, Mecdel Şems olayından kaynaklı bölgede artan tansiyon nedeniyle Lübnan’daki uçak seferlerini aksatan değişikliğin meydana geldiği belirtilerek ABD vatandaşlarına Lübnan’a seyahat etmemeleri uyarısı yapıldı. Açıklamada, “Lübnan’da tam kapsamlı bir savaş korkusu, İsrail ile İran destekli Hizbullah arasındaki şiddetli çatışmalar son haftalarda arttı” ifadesi yer aldı.
Avustralya
Avustralya hükümeti de vatandaşlarına daha önce yayınlanan ve mevcut gelişmelerin ardından güncellenen Lübnan’a seyahat etmemeleri yönündeki çağrısını yineledi. Hükümetin açıklamasında, “Güvenlik durumunun istikrarsızlığı ve güvenlik durumunun daha da kötüleşme riski nedeniyle Lübnan’a seyahat etmemenizi tavsiye etmeye devam ediyoruz. Lübnan’daki Avustralyalılar, ticari uçuşlar devam ederken derhal ülkeyi terk etmelidir. Beyrut havalimanı kapanabilir ve uzun bir süre boyunca ülkeyi terk edemeyebilirsiniz” ifadeleri kullanıldı.
Norveç
Norveç’in Beyrut’taki Büyükelçiliğinin sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, Norveç vatandaşlarına ülkeyi terk etme çağrısı yapıldı ve ülkeye mevcut seyahat uyarıları yinelendi. Lübnan’da Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışmanın arttığı uyarısı yapılan paylaşımda, durumun daha kötüye gitmesi halinde Lübnan dışına seyahat seçeneklerinin sınırlı hale gelebileceği de kaydedildi. Paylaşımda, böyle bir durumun yaşanması karşısında Norveç Büyükelçiliğinin, vatandaşlarının ülkeyi terk etmelerine yardımcı olmak için çok sınırlı kaynaklara sahip olacağı da hatırlatıldı.
Almanya
Almanya da diğer ülkeler gibi daha önceki Lübnan’a seyahat uyarısını güncelledi.26 Haziran’daki güncellemeye göre Alman vatandaşlarına Lübnan’a seyahat etmemeleri konusunda uyarıda bulunulan yazılı açıklamada, Alman vatandaşlarına acilen Lübnan’dan ayrılmaları çağrısı yapıldı. Açıklamada, bölgedeki güvenlik durumunun oldukça değişken olduğu ve Lübnan ile İsrail arasındaki sınır bölgesinde askeri çatışmaların son haftalarda yoğunlaştığı belirtilerek, “Durumun daha da şiddetlenmesi ve çatışmanın genişlemesi göz ardı edilemez.” ifadesi kullanıldı. Gerilimin daha da artmasının Refik Hariri Havalimanı’ndaki hava trafiğinin tamamen durmasına da yol açabileceği uyarısında bulunulan açıklamada, bu durumda Lübnan’ı hava yoluyla terk etmenin mümkün olmayacağı kaydedildi.
İngiltere
İngiltere’nin, Ekim 2023’te vatandaşlarına yaptığı ülkeyi terk etme tavsiyesi ise geçerliliğini koruyor. İngiltere Dışişleri Bakanlığınca yayımlanan güncel seyahat uyarısında, “Bakanlık, İsrail ile Lübnan Hizbullah’ı ve Lübnan’daki diğer gruplar arasındaki çatışmalar nedeniyle Lübnan’a tüm seyahatlere karşı uyarıyor.” açıklaması yapıldı. İsrail-Lübnan sınırında karşılıklı füze ve top atışları olduğunu belirtilen uyarıda, Beka Vadisi ile Litani nehrinin kuzeyinde de riskler bulunduğu kaydedildi.

Belçika
Belçika Dışişleri Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, bölgedeki son gelişmeler ışığında İsrail, Filistin toprakları ve Lübnan’a tüm seyahatlerin iptal edilmesi tavsiye edildi. Açıklamada ayrıca Belçika vatandaşlarının Lübnan’ı terk etmeleri de önerildi.
Fransa
Fransa Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri’nde bulunan Mecdel Şems beldesine yönelik saldırı şiddetle kınandı. “Yeni bir askeri çatışmayı tırmandırmayı önlemek için her şeyin yapılması” gerektiği belirtilen açıklamada, Fransız vatandaşlarının Lübnan, İsrail ve Filistin topraklarına seyahat etmemeleri tavsiye edildi.
İsveç
İsveç Dışişleri Bakanlığı sayfasından yapılan duyuruda, “Lübnan’daki durum tehlikeli ve öngörülmez, bu nedenle İsveç vatandaşlarının ülkeyi terk etmesini tavsiye ediyoruz.” ifadesi kullanıldı. İsveç Dışişleri Bakanı Tobias Billström de X hesabından yaptığı paylaşımda, “Defalarca söyledim, yine söylüyorum: İsveç vatandaşlarının Lübnan’ı terk etmesi veya söz konusu ülkeye gitmekten kaçınması gerekiyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Danimarka
Danimarka Dışişleri Bakanlığı ise X hesabından yaptığı paylaşımda, vatandaşlarının Lübnan’a yapacakları seyahatleri durdurmasını tavsiye ederken, ülkeyi terk etmelerini istedi.
Hollanda
Hollanda Dışişleri Bakanlığının, Lübnan’a seyahatten kaçınılması ve bu ülkedekilerin acilen ayrılmaları yönünde 26 Haziran’da verdiği uyarının hala devam ettiği bilgisine yer verilen internet sayfasında, “Lübnan için seyahat tavsiyesinin renk kodu kırmızıdır. Durumunuz ne olursa olsun oraya seyahat etmeyin. Başınız belaya girerse Hollanda Büyükelçiliği size her zaman yardımcı olamayabilir.” ifadeleri yer alıyor.
]]>Uyum diploması alamayan kişilere süresiz oturum izni verilmeyecek.
Hollanda’daki Türkiye kökenli örgütler, Türkiye – Avrupa Birliği (AB) Ortaklık Anlaşması uyarınca böyle bir düzenlemenin mümkün olamayacağını belirterek karara tepki gösteriyor.
Göç uzmanı avukat İsmet Özkara, bu düzenlemenin yasalara aykırı olduğunu belirterek, konuyu yargıya taşıyacaklarını söylüyor.
Hollanda Göç ve Vatandaşlık Dairesi’nden (IND) yapılana açıklamada, yeni yıldan itibaren süresiz oturma izni başvurusu yapana Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının uyum sınavına tabi olacakları bildirildi.
Açıklamada, bu uygulamanın, hükümetin 2022 yılında “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Hollanda’ya uyumu amacıyla” aldığı karar doğrultusunda hayata geçirileceği vurgulandı.
Dönemin Hollanda hükümeti, “Türkiye kökenli göçmenlerin Hollanda’ya yeterince uyum sağlayamadığı gerekçesiyle” aile birleşimi ya da diğer nedenlerle bu ülkeye gelecek Türk vatandaşlarının uyum sınavına tabi tutulmasına karar vermişti.
Dönemin Sosyal işler Bakanı Wouter Koolmees, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yönelik uyum zorunluluğunu şu sözlerle savunmuştu:
“Birçoğunun işi var ve toplumda aktif durumdalar ancak bazılarının Hollandaca ile ilgili sorunları var. Bu nedenle toplumda yollarını bulmakta zorlanıyorlar.”
Bu gerekçeyle hükümet, Hollanda’ya gelmek isteyen Türk vatandaşlarına sınav zorunluluğu getirdi.
Türkiye’deki Hollanda temsilcilerinde kursa giden Türk vatandaşları, B1 düzeyinde dil bildiklerini ve ülke kültürünü tanıdıklarına ilişiksin bir sınava girmek zorunda. Sınavda başarısız olanlara Hollanda vizesi verilmiyor.
İkili anlaşamazlar uyarınca 2020 yılına kadar Hollanda tarafından Türk vatandaşlarına yönelik istisnai ayrıcalık uygulanıyordu.
Türkiye ile eski adı Avrupa Topluluğu olan AB arasında 1963 yılında imzalanan ortaklık anlaşması ve 1970 tarihli katma protokol, Hollanda’da Türk vatandaşlarına yönelik herhangi bir zorunlu dayatmaya izin vermiyor.
Ancak Hollanda hükümeti, 2016 yılındaki başarısız darbe girişimi sonrası artan sığınmacı akınını gerekçe göstererek, uyum sınavını gündeme getirdi.
Hollanda hükümeti, sığınmacı sorunu nedeniyle, Avrupa Adalet Divanı tarafından 2014 yılında verilen “baskın bir kamu yararı nedeni ile ortaklık anlaşması hükümlerinin ihlal edilebileceği” kararına dayanarak, Türkiye – AB Ortaklık Anlaşması’nın bazı hükümlerini görmezden gelme kararı aldı.
Kira sözleşmesi ve kredi başvurusu başta olmak üzere birçok konuda Türk vatandaşlarına hak kaybı riski
BBC Türkçe’ye konuşan avukat İsmet Özkara’ya göre, daha sonra aile birleşimi ile Hollanda’ya gelecek olan Türk vatandaşlarına uygulanan uyum sınavı zorunluluğu şimdi de Hollanda’da yaşayanları kapsayacak şekilde genişletiliyor.
Uyum sınavından geçemeyen Türk vatandaşları, 1 Ocak 2025’ten süresiz oturma izni alamayacak.
Özkara’ya göre, bu uygulama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları açısından büyük olumsuzluklar barındırıyor.
Hollanda’da yasal olarak 5 yıl süre kalan Türk vatandaşları, bu sürenin sonunda kalıcı oturma hakkına sahip oluyor.
AB genelinde geçerli olan bu süresiz oturum izniyle, kalıcı iş sözleşmesi, kredi, konut edinme gibi AB vatandaşlarına tanınan bütün haklardan yararlanılabiliyor.
Özkara’ya göre, uyum sınavına girmeyen Türk vatandaşlarına, 3 – 5 yılsa yenilenmesi gereken farklı bir oturum izni verilecek.
Bu da kalıcı iş kontratı, kira sözleşmesi ve kredi başvurusu başta olmak üzere birçok konuda Türk vatandaşlarının hak kaybı yaşamasına neden olacak.
Türkiye – AB Ortaklık Anlaşması’nın tek taraflı olarak yürürlükten kaldırılamayacağını altını çizen avukat İsmet Özkara, daha önce bu konuda Hollanda aleyhine açılan üç davanın Türk vatandaşları lehine sonuçlandığını ve bunların onay aşamasında olduğunu söyledi.
Özkara’ya göre, şu an Danıştay gündeminde olan davada yerel mahkeme, Avustralya ve Japonya gibi AB üyesi olmayan ülke vatandaşlarına hiçbir kısıtlama uygulanmazken, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına uyum sınavı zorunluluğu getirilmesinin “ayrımcılık olduğuna” karar verdi.
Danıştay’ın da bu kararı onanmasını beklediklerini vurgulayan Özkara, 1 Ocak 2025’te yürürlüğe girecek yeni düzenleme için de yasal yollara başvurmaya hazırlanıyor.
Bu karar nedeniyle Hollanda’yı Avrupa Komisyonu’na şikayet edeceklerini vurgulayan Özkara, imza kampanyası ve yürürlüğe girdikten sonra yasa aleyhine bireysel davalarla bu düzenlemeye karşı mücadele edeceklerini söyledi
Hollanda hükümetinin Türkiye kökenli göçmenler konusundaki danışma organı olan Hollanda Türkler İçin Danışma Kurulu (IOT) Başkanı Zeki Baran da, süresiz oturma izninin uyum sınavına tabi olmasının, 1963 Ankara Anlaşması’nın ihlali anlamına geldiğini söyledi.
Bunun kabul edilebilir bir düzenleme olmadığını belirten Baran, BBC Türkçe’ye gerekli tüm yasal girişimi başlatacaklarını vurguladı.
Zeki Baran, anlaşmanın tarafı olan Türkiye’nin de, bu uygulama karşısında sessiz kalmaması gerektiğini savundu.
]]>28 Temmuz’daki Dünya Hepatit Günü için gönderdikleri başlıca mesaj bu.
Hepatit dünya genelinde bir milyondan fazla ölümden sorumlu ve bu sayı son yıllarda artıyor.
Hepatit ne ve neden bu kadar ölümcül?
Hepatit genelde bir viral enfeksiyonun yol açtığı karaciğerde enflamasyor.
Karaciğer kanserine, yetmezliğine ve çok sayıda başka karaciğer hastalığına neden olabiliyor.
Virüsün A’dan E’ye kadar değişen beş farklı çeşiti var.
Hepatit B ve C en çok zarar vereni. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünya genelinde her yıl 1,3 milyon kişinin bu virüsün yol açtığı hastalıklar nedeniyle öldüğünü tahmin ediyor. Bu, her 30 saniyede bir Hepatit kaynaklı bir ölüm anlamına geliyor.
Hepatit ne kadar yaygın?
WHO, dünya genelinde 250 milyon kişinin kronik Hepatit B, 50 milyon kişinin de kronik Hepatit C hastası olduğunu tahmin ediyor. Kuruluş her yıl 2 milyondan fazla yeni vakanın eklendiğini söylüyor.
WHO’ya göre Hepatit B:
WHO, Hepatit B’nin dünya genelinde her yıl 20 milyon kişiye bulaştığını ve 2015’te 44 bin ölüme yol açtığını belirtiyor. En çok da Güney ve Doğu Asya’da yaygın.
Hepatite nasıl yakalanılıyor?
Hepatit A çoğunlukla dışkıyla kirlenmiş gıda tüketmekten veya su içmekten ve enfekte biriyle doğrudan temasla geçiyor.
Hijyen koşullarının kötü olduğu düşük ve orta gelirli ülkelerde daha sık görülüyor.
Belirtileri kısa sürede ortadan kayboluyor ve neredeyse herkes iyileşiyor. Ancak ölümcül düzeyde karaciğer yetmezliğine neden olabiliyor.
Hepatit A salgını kirli su ve gıda olan yerlerde ortaya çıkıyor. Örneğin, 1998’de Çin’in Şangay kentinde 300 bin kişiye hastalık bulaşmıştı.
Hepatit B çoğunlukla :
Hepatit C ve D de iğne ve şırınga paylaşımı gibi yollarla enfekte kanla, ya da enfekte kanın nakledilmesiyle geçiyor.
Sadece Hepatit B olanlar Hepatit D’ye yakalanabiliyor ve bu, kronik Hepatit B olanların % 5’ini etkiliyor. Bu da özellikle yoğun bir enfeksiyona yol açıyor.
Hepatit E kirli su ve gıda tüketimiyle geçiyor. En çok Güney ve Doğu Asya’da görülüyor ve ayrıca özellikle hamile kadınlar için zararlı olabiliyor.
Hepatit olduğunuzu nasıl anlarsınız?
WHO’ya göre hepatit belirtileri arasında şunlar olabiliyor;
Ancak hepatit geçiren birçok kişide sadece hafif belirtiler görülüyor ya da hiç belirti göstermeyebiliyor.
WHO’nun 2022’de yayımladığı son verilere göre dünya genelindeki Hepatit B hastalarının sadece % 13’ü, kronik Hepatit C hastalarının ise sadece % 36’sına teşhis konulabildi.
Tehlike, farkında olmadan enfeksiyonu başkalarına geçirebilmeleri. WHO ve tıbbi yardım kuruluşları işte bu nedenle daha çok sayıda insanın test edilmesi çağrısı yapıyor.
Hepatit testleri nasıl yapılıyor ve tedaviler ne?
Hepatit A, B ve C testleri için aile hekiminize ve bir cinsel sağlık kliniğine başvurabilirsiniz.
Hepatit A’nın belirli bir tedavisi yok. Ancak enfekte olanların çoğu çabuk iyileşiyor ve bağışıklık geliştiriyor.
Kronik Hepatit B ve C ise antiviral ilaçlarla tedavi ediliyor ve bu da siroza evrilmesini ve karaciğer kanserine yakalanma riskini azaltıyor.
Hepatit A ve B’ye yakalanılmasını önleyen ilaçlar var. Bebekler doğar doğmaz yapılan Hepatit B aşısı, hastalığın anneden çocuğa geçmesini önlüyor ve aynı zamanda Hepatit D’ye karşı da koruyabiliyor.
Hepatit C’ye karşı geliştirilmiş bir aşı yok ve Hepatit E aşıları ise şu anda yaygın değil.
Hepatite yakalanmaktan nasıl kaçınabiliriz?
WHO’ya göre Hepatit A’dan aşağıdaki önlemlerle kaçınılmalı;
WHO’ya göre Hepatit B, C ve D’den kaçınma yolları da şöyle;
Hepatitis E’dendüzgünhijyenle korunmak mümkün aynı zamanda hayvan karaciğerini, özellikle domuz ciğerini, yemeden önce iyice pişirmek gerekiyor.
Sağlık makamları hepatiti yok etmek için neler yapıyor?
WHO, 2030 itibarıyla Hepatit B ve C’ye yakalananların sayısını % 90 ve bu hastalıklardan ölenlerin sayısını % 65 oranında azaltmak istediğini söylüyor.
Ancak kuruluşa göre hepatit virüsleri kaynaklı ölümlerin sayısı artıyor. WHO yüz milyonlarca kişinin hala hepatit testlerine erişimde zorlandığını ve dünya genelindeki ülkelerin sadece % 60 kadarının bedava ya da sübvanse edilmiş hepatit testi imkanı sağladığını belirtiyor.
Afrika ülkelerinin ise sadece üçte birinin bunu yaptığı kaydediliyor.
]]>Yerel yetkililer iki milyondan fazla kişinin açlıkla karşı karşıya olduğunu söylerken, BBC Tigray bölgesindeki krizden en ağır etkilenen yerlere özel erişim elde etti ve bölgenin şu anda yüzleştiği acil durumun boyutlarını tam anlamıyla yansıtmak için uydu görüntülerini inceledi.
Çiftçilerin mevsimsel yağmurları yakalamak için ekim yapmak zorunda olduğu Temmuz ayı gıda güvenliği için kritik önemde.
Tespit etiğimiz uydu görüntüleri, geçen yıl yağmur alınamaması yüzünden baraj göllerinin ve sulanmasına yardımcı oldukları tarım topraklarının kuruduğunu gösteriyor. Çiftçilerin bu yılın ilerleyen aylarında iyi bir mahsul alma umudu olabilmesi için mevsimsel yağmurlarla dolmaları gerekiyor.
Aşağıdaki görüntüler bölgenin başkenti Meleke’nn 45 kilometre kadar kuzeyindeki Korir Barajı ve gölüne ait.
Mikro baraj diye bilinen yapay bariyerli küçük göl Haziran 2023’te çekilen ilk fotoğrafta net bir şekilde görülebiliyor. Barajın arkasında gölün suladığı verimli topraklar var.
Bu tür sistemler, buğday, sebze ve bölgede yoğun bir şekilde ekilen tahıl ürünü süpürge darısı gibi ürünler yetiştiren 300’den fazla çiftçiye destek olabiliyordu.
Haziran 2024’te çekilen alttaki fotoğraf ise baraj gölünü ve boş ve kavrulmuş tarlaları gösteriyor.
Yeterli yağış olmadan sulama sistemi çalışamıyor ve çiftçiler toprakla hayatlarını sürdüremiyor.
Domates, soğan ve süpürge darısı yetiştiren Demtsu Gebremedhin “Barajımızda su olmasa da topraklarımız bir yere gitmeyecek. Vazgeçmeyeceğiz ve umuyoruz çiftçiliğe geri döneceğiz” diyor.
Gıda ve Güvenlik
Tigray bölgesinde nüfusun altı ila yedi milyon olduğu tahmin ediliyor. 2022 sonuna dek bölge Tigray güçlerini federal hükümet ve müttefikleriyle karşı karşıya getiren acımasız bir savaşa sahne oldu.
Çatışmalar, açlık ya da sağlık hizmetlerine erişim yokluğu nedeniyle yüzbinlerce kişinin öldüğü tahmin ediliyor.
Evlerinden olanlara sığınak ve insani yardım sağlanması için onlarca kamp kuruldu.
Savaş bitti ama çok azı evlerine geri dönmeyi tercih etti. Büyük çoğunluğu gıda yardımına bağımlı bir halde, kamplarda kaldı. Çünkü yağış olmaması ekecek ve yiyecek gıdaları olmaması anlamına geliyor.
Bu kamplardan biri Korir Barajı’nın 300 kilometre batısındaki Shire kasabası yakınlarında. BM’nin kurduğu kampta 30 binden fazla kişi kalıyor.
Uydu fotoğraflarında görülen mavi çadırlar Uluslararası Göç Örgütü (IOM), beyaz çadırlar da BM mültecilere yardım kuruluşu UNHCR tarafından verildi.
Tsibktey Teklay kampta beş çocuğuna bakıyor. Kocası savaşta öldü.
Teklay “Hayvanlarımız vardı. Kışın hasat yapardık. Kısaca yaşamımız çok iyiydi. Şimdi hiçbir şeyimiz yok” diyor.
Para kazanabilmek için kampta yemek pişiriyor ve el işleri yapıyor, ancak çocuklarından bazıları dilenmek zorunda kalmış.
“Umarım toprağımı geri verirler. Bizim toprağımızda yetişen yiyecekler gıda yardımından daha iyi. Umarım memleketimize dönebiliriz, çocuklarımız çalışabilir ya da okula gidebilir. Umarım buradaki sefil yaşamımızdan sonra, onların gelecekleri iyi olur.”
Yetersiz beslenen çocuklar
BBC, Shire’ın 20 kilometre güneyindeki Endabuguna kasabasında bulunan hastanedeki doktorlarla konuştu. Doktorların kaygıları büyüyor.
Hastanenin Başhekimi Dr. Gebrekristos Gidey “Son aylarda artan sayıda çocuk tedavi ettik” diyor.
20 yaşındaki Abeba Yeshalem’in yetersiz beslenme nedeniyle erken doğum yaptığını söylüyor.
Abeba da, “Kocam okumak için uzağa gitti ve beni tek başıma bıraktı. Bana mali yönden destek çıkamadı. Kendimi ve bebeğimi beslemek için yeterli gıdam yok” diyor.
Hastanede tedavi görenler sadece kamplarda yaşayan çocuklar değil. Yakınlardaki kasabalardan gelenler de var.
Dr. Gebrekristos, “İhtiyacı olan herkese bakacak kaynaklarımız yok” diyor.
Yağmuru beklerken
Tigray’deki Felaket Risk Yönetimi Komisyonu Başkanı Dr. Gebrehiwet Gebregzabher bölgenin “zirve açlık mevsimi” diye bilinen yılın en kritik dönemiyle karşı karşıya olduğunu söylüyor.
Geleneksel olarak kaynakların azaldığı ve Ekim’de hasat için tahıl ekimi yapılması gereken bir dönem.
BBC’ye konuşan doktor, “Açlık riskiyle karşı karşıya olan 2,1 milyon kişi var. 2,4 milyon kişi de belirsiz yardım tedarikine bağımlı” diyor.
Etiyopya Meteoroloji Kurumu’ndan alınan veriler geçen yıl yağmur alınamamasının ortaya çıkardığı sonuçları gösteriyor.
Tigray’in kuzey bölgeleri ve komşu Afar bölgesi kuraklık yaşıyor.
Etiyopya’nın güneyindeyse aşırı yağmur tarım ve hayvancılığa zarar verdi.
Tigray’in büyük bir bölümünde Ocak ve Şubat’taki yağış da normalin altındaydı, ancak bazı yerlerde Mart ayında durum düzeldi.
Siyasi gerilimler
Tuts Üniversitesi’ndeki Dünya Barış Vakfı’nın Genel Direktörü Alex de Waal, krize çok az ilgi gösterildiğini söylüyor ve açlığın “karanlıkta, sezdirmeden yaklaştığı” uyarısında bulunuyor.
Profesör “Açlık insan eliyle ortaya çıkıyor ve buna neden olanlar kanıtları ve oynadıkları rolü saklıyor” diyor.
Prof. De Waal şu andaki durumun 1984’te bir milyon kişinin öldüğü feci açlıkla benzerlikler gösterdiğini söylüyor.
“1984’te Etiyopya hükümeti dünyanın ülkedeki devrimin parlak, yeni bir bolluk çağı getireceğine inanmasını istiyordu. Yabancı bağışçılar da BBC haberlerinde ölen çocukları görene kadar açlık uyarılarına inanmayı reddettiler.”
Yardım kuruluşları bir dizi faktörü temel alarak Etiyopya’nın karşılaştığı krizin boyutlarını haritalandırdı. Bunlara yağmayan yağmurlar, süregiden güvensizlik ve yardım dağıtımlarına erişim azlığı dahil.
Açlık Erken Uyarı Sistemleri Şebekesi (Fews Net) Tigray ile birlikte komşu Afar ve Amhara bölgelerini acil durumla karşı karşıya kalan yerler olarak tanımlıyor.
Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’daki federal yönetimse bu kritik gıda sıkıntı uyarılarına karşı çıkıyor.
Etiyopya Ulusal Felaket Risk Yönetimi Komisyonu’nun başındaki Shiferaw Teklemariam BBC’ye yaptığı açıklamada, resmi değerlendirmelere dayanarak “Tigray ya da Etiyopya’nın başka yerinde yaklaşan bir açlık tehlikesi olmadığını” söyledi.
Teklemeriam ayrıca, yetkililerin ülkenin karşılaştığı zorlukları çözmek için “ellerinden geleni yaptığını ve “en çok yardıma ihtiyaç duyanların” öncelik olmaya devam edeceğini belirtti.
Etiyopya ve yardım kuruluşları arasındaki ilişkiler, BM’nin Tigray’deki savaş sırasında bölgeye gıda yardımının engellendiği iddiası nedeniyle son yıllarda gergin.
2021’de federal hükümet Tigray’de açlık iddialarını reddetmiş ve üst düzey yedi BM çalışanını “ülkenin içişlerine karıştıkları” gerekçesiyle sınır dışı etmişti.
Geçen yıl Haziran ayında da BM Gıda Programı ve ABD Uluslararası Kalkınma Kurumu (USAID), hükümetin ve askeri yetkililerin insani yardımları çaldıklarına dair kanıt bulduklarını söyleyerek, Etiyopya’ya tüm gıda yardımlarını askıya almıştı. Yardıma Kasım ayında devam edilmeye başlanmıştı.
Ayrıca durumun ciddiyeti konusunda Etiyopya’da da görüş ayrılıkları var.
Şubat ayında Etiyopya ombudsmanının aralarında Tigray’in de bulunduğu yerlerde yaklaşık 400 kişinin öldüğünü açıklamasından sonra, Başbakan Abiy Ahmed “Etiyopya’da açlıktan ölen kimse yok” demişti.
Alex de Waal “nakit sorunu yaşayan ve tartışmalardan kaçınmak isteyen” yardım kuruluşlarının şu anda yaşanan krize tepki vermekte yavaş kaldıklarını söylüyor.
USAID’in bir sözcüsü BBC’ye yaptığı açıklamada “Etiyopya hükümetine ve diğer bağışçılara, en çok tehdit altındakilerin insani ihtiyaçlarının karşılanması için yardımları artırma çağrısı yapmaya devam ettiklerini” söyledi.
Katkıda bulunanlar: Daniele Palumbo ve Kumar Malhotra
]]>Karanlığın içinde araç, Harkov’ın dışarısındaki cephe hattına uzanan köy yolunda hızla ilerliyor.
Savaşan çoğu Ukrayna askeri gibi, araçtaki askerler de “şeker” lakabıyla bilinen ve havadaki görülmesi zor tehlikelerle ilgili uyarıda bulunan bu ufak küp şeklindeki cihazdan hayranlıkla bahsediyor.
Aracın tepesine yerleştirilmiş olan mantar şeklindeki üç antenden oluşan teçhizatın amacıysa, Rus insansız hava araçlarının sinyalini bozmak.
Aracın yaydığı görünmez koruma halesi, hepsi olmasa da cephe üzerinde gökyüzünde gezinen saldırı kapasiteli bazı Rus insansız hava araçlarını durdurmayı başarıyor.
Aracın ön koltuğunda oturan 53 yaşındaki Ukraynalı yüzbaşı Yevhenii, cihazın Rus ordusunun en güçlü uzun menzilli Rus insansız hava aracı olan Zala Lancet’in yaklaştığını tespit ettiğini söylüyor.
Üzerimizdeki antenlerin Lancet hava aracı karşısında hiç bir işe yaramayacağını bildiğim için, “Bu yüzden mi bu kadar hızlı gidiyoruz?” diye soruyorum.
Ukrayna Ulusal Muhafızları’nın Khartia Tugayı’ndan Yevhenii, “Biz onlar için bir öncelik değiliz ama yine de yavaşlamak çok tehlikeli olur” diyor.
Antenler, insansız hava araçlarının operatörleri ile iletişim kurmak için kullandığı frekansların yaklaşık yüzde 75’ini bozabiliyor.
Ancak Lancet gibi hedefini belirlediğinde tamamen bağımsız çalışabilen insansız hava araçlarını engellemesi daha zor.
Ukraynalı askerler, Lancet’in güçlü olması nedeniyle silahlı araçlar ve piyade mevzileri gibi daha büyük hedeflerde kullanıldığını belirtiyor.
Ukrayna bir yıl önce bu teknolojilerin hiçbirine sahip değildi; şimdiyse bu, sıradan bir uygulamaya dönüştü.
Bir zamanlar savaşın yan unsuru olan insansız hava araçları, artık iki taraf için de merkezi öneme sahip.
Rusya her dakika Ukraynalı askerleri, hızlı giden araçları ve hendekleri doğrudan hedef alırken, Ukrayna, savaşta karanlık bir geleceğe sürükleniyor.
İnsansız hava araçları sivilleri de gözüne kestiriyor. Nitekim Ruslara ait 25 insansız hava aracı Salı gecesi Harkov’a saldırdı ve bunların çoğu imha edildi.
Ukrayna ordusu da artık kendi insansız hava araçlarıyla savunmaya geçiyor.
Konuştuğum askerlerden biri, insansız hava araçlarıyla her gün 100’e yakın Rus’u öldürdüklerini söylüyor.
İnsansız hava araçlarının kameralarına kaydettiği görüntülerde, genelde araçtan açılan ateş sonucu öldürülmeden önce panik içinde koşturan askerler görülüyor.
Tugayın insansız hava araçlarından sorumlu 37 yaşındaki komutanı, bu araçların saldırısına uğrayan Rusların da, Ukraynalı askerlerin de kapalı bir binaya sığınmadıkları sürece kurtulmalarının çok zor olduğunu söylüyor.
Aeneas kod adlı komutan, “Bu, modern savaşın yeni yolu. 2022’de sadece piyade savaşı sürdürülürken, bugün artık savaşın yarısı, Rusya ve Ukrayna’ya ait insansız hava araçları arasında” diyor.
Savaşta insansız hava araçlarına geçilmesi, hem ihtiyaçların, hem de teknolojik yenilenmenin bir sonucu.
Patlayıcı silah gücü olmasa dahi, Ukrayna’nın elinde bolca insansız hava aracı var.
Ukrayna’nın elindeki topçu mermileri sık sık tükeniyor ve müttefikleri bunları üretip gönderme konusunda yavaş kalıyor.
Öte yandan müttefiklerinin insansız hava araçları için kurduğu özel koalisyon Ukrayna’ya her yıl bu araçlardan milyonlarca göndereceği sözünü verdi.
Daha eski bir teknoloji kullanan Rusya da, cephede bu konuda yenilikler yapmaktan geri kalmadı ve Rus sınırına 10 km uzaklıktaki Lyptsi köyü yakın zamanda bunun bedelini ödedi.
Rusya’nın uydu yönlendirme sistemine sahip Sovyet dönemine ait kanatlı “güdümsüz bombalar” ile saldırdığı Lyptsi büyük bir yıkıma uğradı.
Bazıları 3 bin kilo ağırlığında olan bu bombalar savaş uçağından fırlatıldığında Ukrayna askerlerine ait mevziler ve köyler üzerinde büyük bir yıkıma neden oluyor.
Lyptsi’deki bu saldırıdan kaçan Svitlana ismindeki bir kadın, “Etraftaki her şey patlıyor, her şey yanıyordu. Çok korkunçtu. Kilerden çıkmamız dahi mümkün olmadı” diyor.
Aenas bizi Lyptsi’nin ön cephesinde konuşlanmış insansız hava araçlarından sorumlu ekibin yanına götürüyor.
Etraftaki tüm araçların insansız hava aracı sinyalini bozan “jammer”ları var ancak araçtan çıktığın an an cihaz artık seni korumuyor.
Açık alanda olmamız tehlikeli olduğu için Aeneas ile beraber koşarak nefes nefese hasar görmüş bir binanın yer altına kurulmuş insansız hava aracı timine ulaşmayı başarıyoruz.
Burada Yakut ve Petro adlı iki operatör ile tanışıyoruz.
Bu birimdekiler her ay yüzlerce insansız hava aracı kullanıyor. Bunların çoğu hedefin üzerinde patladıkları için tek kullanımlık araçlar.
Seçtikleri insansız hava aracının türü, kuş bakışı görüş sağlayan FPV (First Person View).
1kg-2kg arası patlayıcı taşıyabilen, şarapnel dolu ve kullanıma hazır FPV tipi insansız hava araçları, üzerindeki kameralar ile çektiği videoyu pilotlarına gönderebiliyor.
Aeneas, bu tür insansız hava araçlarının savaştan önce düğün ve parti gibi kutlamaları videoya almak için kullanıldığını söylüyor.
Konsantre bir şekilde insansız hava aracını ormanlık alandaki hedefine yönelttiği sırada Yakut’un yanında durup, ekrandan her şeyi gerçek zamanlı olarak izliyorum.
Petro, Yakut’un “bölgedeki her su birikintisini, her bir ağacı bildiğini” söylüyor.
FPV bir Rus askerinin saklandığı düşünülen binaya yaklaşıyor.
Açık camdan girerek burada infilak ediyor; sinyal kaybolduğu için operatörün ekranındaki görüntü sabitleşiyor.
Bu arada başka bir ekip Ruslara ait hafif silahlı Tigr aracını doğrudan hedef almayı başarıyor. Bu anları yukarıdaki ikinci insansız hava aracı kaydediyor.
Bu ekip yer altında gece gündüz, beş güne yakın hiç durmadan insansız hava araçlarını uçuruyor ve dışarıya neredeyse hiç çıkmıyor. En büyük korkuları, kanatlı bombaların hedefi olmak. Bundan birkaç gün önce bu bombalardan biri yakınımıza düştüğünde bütün bina sarsılmıştı.
“Eğer bu bombalarla doğrudan hedef alınırsak ne olur?” diye soruyorum. Petro, “Ölürüz” diye yanıt veriyor.
Aeneas, bu birime ait bir insansız hava aracının açıkta yakaladığı bir Rus askerini nasıl yakaladığını gösteren eski bir video kaydını bana izletiyor. Videoda Rus askeri kendisine doğru uçan aracı fark edip koşarak ana yolun kenarındaki bir menfezin içine saklanmaya çalışıyor ancak yavaşça menfezin seviyesine kadar alçalan araç, askeri buluyor ve infilak ediyor. Aeneas “ikiye bölündüğünü” söylediği Rus askerinin öldüğünü anlatıyor.
Operatörler, sakin ve soğukkanlı bir şekilde hedef alıp öldürüyor.
Üstünlük kimde?
Birkaç gün sonra gecenin karanlığı çöktüğünde, Rus mevzilerine yakın bir hendekte dururken bir komutan, insansız hava araçlarının savaşında Ukrayna’nın, kanatlı bombalar konusunda ise Rusya’nın üstünlüğü olduğunu söylüyor.
Rusya aynı zamanda Ukrayna’ya göre daha fazla insansız hava aracına sahip. Her bir Ukrayna aracına karşılık, altı Rus insansız hava aracı düşüyor.
Yine de Ukraynalı operatörler, kendi insansız hava araçlarının sinyal bozma ve karşı saldırıya geçme konusunda Ruslarınkine göre teknolojik üstünlüğü olduğunu öne sürüyor.
Birliğin cephaneliğindeki en büyük insansız hava aracı olan “Vampir” , altı pervanesiyle bir orta sehpa büyüklüğünde.
Aeneas, Rusların 10 kg ağırlığındaki bu insansız hava aracına ‘öcü’ lakabını taktığını söylüyor. Ukraynalı askerler, Vampir’in bir Rus komuta yerini yerle bir edecek yükü taşıyacak kadar güçlü olduğunu belirtiyor.
Onlar çalışmalarına devam ederken, üzerimizden birkaç defa Rus insansız hava aracı geçiyor. Her geçtiğinde askerler bodruma kaçıyor, tehlike geçince dönüp görevine devam ediyor.
Bu arada bir insansız hava aracının termal kamerasından, neredeyse hiçbir uyarı olmadan yaklaşan üç Rus kanatlı bombanın bir kilometre uzaklıktaki Ukrayna hedeflerinin üstünde infilak ettiğini izliyoruz. Şok dalgaları bize kadar ulaşıyor ve bulunduğumuz yer şiddetle sallanıyor.
Ukrayna’nın müttefikleri, insansız hava aracı desteği vererek sadece Ukrayna’nın mücadelesine destek vermeyi hedeflemiyor ve verilen desteğin sadece merhamet amaçlı olduğunu söyleyemeyiz.
İngiltere’nin genel kurmay başkanı Amiral Tony Radakin, Salı günü yaptığı açıklamada ordu güçlerinin geleceğin savaşlarını nasıl savaşmak gerekeceği konusunda Ukrayna’dan öğrenecekleri olduğunu ifade etti.
Aeneas ve ekibindekiler de bunun farkındalar.
Ekibin mevziisinden ayrılırken , bir başka Rus insansız hava aracının geri döndüğünü görüyoruz. Araca atlayıp hızla karanlığın içine sürerek uzaklaşıyoruz.
Araçtaki Ukraynalı askerler, “Kimse bu şekilde savaşmayı bilmiyor ve bizden öğreniyorlar. Savaşların geleceği bu olacak” diye vurguluyor.
]]>Ancak Londra’da okuyan 20 yaşındaki Suriyeli, bir Avrupa ülkesine gitmek için gerekli olan Schengen vizesi randevusu almayı başaramadı.
“İki ay boyunca denedim” diyor BBC’ye, randevu alınan web sitesine gece yarısı bile girdiğini ekleyerek. “Sabaha karşı 04.00’te, 05.00’te denedim ama randevu saati bulamadım.”
Sonunda pes etti ve ailesiyle görüntülü konuşmakla yetinmek zorunda kaldı.
Randevu günü ve saati bulmak konusunda sorun yaşayan binlerce insandan biri Yazan.
BBC, dünyanın dört bir yanından Schengen vizesi almak konusunda sorun yaşayan kişilerle konuştu.
Para karşılığında hızlı rezervasyon
Facebook ve Telegram gruplarında, Quora gibi internet forumlarında randevu bulmak için tavsiye veren insanlar var ve bunu para karşılığında yapıyorlar.
Randevu bulabilmek için karaborsaya başvurmak ve hızlı bir şekilde rezervasyon yapabilmek için yazılım geliştirmek, Schengen Bölgesi’ndeki 29 ülke için vize alma mücadelesiyle sıkça gündeme geliyor.
Covidle bozulan denge
Covid pandemisinin ardından, uluslararası seyahatlere olan talep tekrar arttı.
Avrupa Birliği (AB) 2023’te 10 milyon Schengen vizesi temin etti. Bu sayı 2022’de 7,3 milyondu.
Birleşmiş Milletler (BM) Turizm ofisine göre 2024’ün ilk üç ayında 285 milyon turist uluslararası seyahat gerçekleştirdi. Geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre yüzde 20 daha fazla.
Schengen vizesi başvuruları, Avrupa hükümetleri adına bazı aracı kurumlar tarafından düzenleniyor. Başvuru sahiplerinden belge ve biyometrik verileri bu kurumlar topluyor.
TLSContact ve VFS Global isimli iki aracı ajansla iletişime geçtiğimizde internet sitelerindeki randevu aralıklarının, temsil ettikleri ülkelerin konsoloslukları tarafından belirlenip kontrol edildiğini söyledi.
AB Komisyonu sözcüsü Christian Wigand BBC’ye, Covid seyahat kısıtlamalarının bazı ülkeleri personel sayısını azaltmaya ve aracı şirketlerle olan sözleşmeleri iptal etmeye zorladığını, bunun da onları artan taleple başa çıkma konusunda daha az donanımlı hale getirdiğini söyledi.
AB Komisyonu’nun, randevu bekleme sürelerini azaltmak için, başvuruları işleme koyacak daha fazla personel almak amacıyla yakın zamanda yapılan 10 euro’luk vize ücreti artışı da dahil olmak üzere önlemler aldığını da belirtti.
‘ Vize alışverişi’
Seyahat eden kişilerin vize başvurusunu Schengen bölgesinde gidecekleri ülkeye, birden fazla Schengen ülkesini ziyaret edeceklerse seyahatleri boyunca en uzun süre kalacakları ülkeye yapmaları gerekiyor.
Bazı ülkelerin konsolosluklarına diğerlerine göre daha fazla başvuru olması nedeniyle, pek çok kişi, bazılarının “vize alışverişi” olarak tanımladığı bir yöntemi kullanarak vize almak için yüksek maliyetli mesafeler kat ediyor.
Hindistan Seyahat Acenteleri Federasyonu Başkan Yardımcısı Anil Kalsi, “İnsanlar hızla vize randevusu alabildiği herhangi bir ülkeyi seçmek zorunda kalıyor” diyor.
Bazı kişiler, AB kurallarına uymak için, esas gitmek istedikleri yerin yanı sıra daha fazla vize randevusu bulunan başka bir ülkeyi de ziyaret ederek daha fazla para harcıyor.
Bu yöntem genellikle randevu eksikliğine bir yanıt olsa da, AB Komisyonu’ndan Christian Wigand bunun bekleme sürelerinin artmasına neden olan bir faktör olduğunu söylüyor.
Geçen yıl randevu sıkıntısı sorulduğunda, Londra’daki Fransa Büyükelçiliği BBC’ye kapasitedeki büyük artışın vize alışverişini teşvik edeceğini söylemişti.
Ancak çoğu kişi için bu çok pahalı ve zaman alıcı ve karaborsa için bir fırsat yaratıyor.
Karaborsa ‘botları’
Londra’da yaşayan Mısırlı Nirvana, arkadaşının İtalya’daki düğününe gitmek için kara borsada vize randevusuna 100 pound (yaklaşık 130 dolar) ödediğini söylüyor.
Arkadaşının tavsiyesiyle kullandığı platformun “bot” kullanarak, para karşılığında başkaları adına randevu alabildiğini söylüyor.
“Dostları ve akrabalarının çoğu düğünü, zamanında vize randevusu alamadığı için kaçırdı” diyor.
Robot kelimesinin kısaltması olan “bot”, insan faaliyetini çok daha yüksek hız ve frekansta taklit eden bir bilgisayar programı. Karaborsa acenteleri bunları, randevular açılır açılmaz toplu rezervasyon yapmak için kullanıyor.
Üç ay boyunca bir konser için Hollanda’ya gitmek üzere Londra’da randevu ayarlamaya çalışan Lübnanlı Sirene, VFS Global sitesinde randevu oluştuğunda kendisine bildirim gönderecek bir botu indirmek için 30 £ ödedi.
26 yaşındaki kadın, bunun kişisel verilerini bir karaborsa acentesiyle paylaşmaktan daha güvenli bir seçenek olacağını umuyordu.
Aynı hizmeti sunan bir Telegram kanalı, müşterilere bir ila üç gün içinde randevu alacaklarını vaat ediyor.
Ancak binlerce kişinin bu bildirimleri almak için para ödediğini bilen Sirene’ye bot da yardım edemedi. Bildirimin ardından her baktığında randevu çoktan gitmişti.
“Bu acı verici bir süreçti ve sonunda pes ettim” diyor. Biletini bir yıldan uzun bir süre önce almış olmasına rağmen artık konseri kaçırmayı kabullendi.
Konsolosluklar ve vize acenteleri “randevu sahtekarlığıyla” mücadele etmek için teknolojiyi kullanıyor.
TLSContact BBC’ye, karaborsa yatırımcılarının işlerini zorlaştırmak için tek kullanımlık şifreler gibi şeyler kullandığını söyledi. Ayrıca öngörülebilirliği önlemek için yeni randevuların “rastgele paylaşılmasını” da otomatik hale getirir.
Benzer önlemler, BBC’ye randevu alan robotların “son derece ciddiye” aldığını söyleyen VFS Global tarafından da alınıyor.
‘Özel rezervasyon pencereleri’
Ahmet (gerçek adı değil) karaborsada faaliyet göstermediğini ancak karaborsanın nasıl işlediğini bildiğini söyleyen bir seyahat acentesi sahibi.
Bazı karaborsacıların ve müşterileri için randevu arayan seyahat acentelerinin, vize aracı kurumlarının çalışanlarıyla yakın ilişkiler kurarak hızlı randevu aldığını iddia ediyor. Bu çalışanların randevuların açıklanacağı kesin saatleri ve tarihleri ??açıkladığını söylüyor.
“İki taraf arasındaki anlaşmaya bağlı olarak, seyahat acenteleri veya karaborsa satıcıları beklenen randevu açıklanma süresinden kısa bir süre önce özel bir pencereden yararlanabilir” diyor.
Vize randevusuyla ilgili karaborsa hakkında bilgi sahibi olan farklı kaynaklardan benzer iddialar duyduktan sonra BBC, yorum almak üzere hükümetler adına hareket eden vize aracı kurumlarıyla temasa geçti.
TLSContact, iddiaların yanlış olduğunu ve “muhtemelen kendilerine güvenilirlik yaratmaya çalışan karaborsacılardan kaynaklandığını” söyledi:
“Randevu masalarımıza, kurumumuzdaki çok sınırlı sayıdaki üst düzey çalışanımız erişebilmektedir. Hareketleri, IT sistemlerimiz ve temsil ettiğimiz resmi vize birimleri tarafından yakından takip ediliyor.”
VFS Global Orta Doğu ve Kuzey Afrika Başkanı Ariprasad Viswanathan, BBC’ye şirketin “bu tür bir suistimal hakkında hiçbir bilgisi olmadığını ancak konuyu araştıracağını” söyledi.
VFS, “özel rezervasyon pencerelerinin” olmadığını ve “randevu aralıklarının herkese aynı anda açıldığını” söylüyor.
AB Komisyonunun vize operasyonlarını izlemede bir rolü olsa da Wigand, aracı kurumların sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirmesini ve AB kurallarına ve vize kanunu hükümlerine uymasını sağlamanın AB üye devletlerinin sorumluluğunda olduğunu söylüyor.
]]>Aralarında 2006’dan bu yana Gazze’yi kontrol eden Hamas ve Filistin Yönetimi’nin başındaki El-Fetih’in de olduğu 14 Filistinli grup dün Çin’in arabuluculuğunda “Pekin Deklarasyonu”nu imzaladı.
Taraflar, son anlaşmayla İsrail-Gazze savaşının ardından “ulusal uzlaşı hükümeti” kurulması ve Gazze’yi bu hükümetin yönetmesi konusunda mutabık kaldı.
Deklarasyon şimdilik sadece kağıt üzerinde, ne zaman ve nasıl uygulanacak henüz belli değil. Ancak yine de, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’de düzenlediği saldırılar ve sonrasında İsrail’in Gazze’de büyük bir askeri operasyon başlatmasından bu yana Filistinli gruplar arasındaki en kapsamlı mutabakat.
Anlaşmanın arka planında, Çinli diplomatların aylardır Orta Doğu’da yaptığı temaslar var. Pekin, Mayıs’ta Çin-Arap Ülkeleri İşbirliği Forumu’na ev sahipliği yapmıştı.
Çin, 2023’te Suudi Arabistan- İran ilişkilerinin 7 yıllık aradan sonra normalleşmesinde önemli rol oynamıştı. Pekin yönetimi, Şubat 2022’den bu yana süren Rusya-Ukrayna savaşının son bulması için de çaba harcıyor. Çin, İsrail ve Hamas arasında ateşkes sağlanması için de taraflar arasında mekik diplomasisi yürütüyor.
Çin arabuluculukta neden ön plana çıktı?
Tarafların arabuluculuk için ABD, Batılı ülkeler ya da bölgesel aktörler yerine Çin’i tercih etmesi, küresel diplomatik eksenin doğuya kaymaya başladığının işareti olabilir.
Brüksel merkezli Avrupa Politika Çalışmaları Merkezi’nden Dr. Ceren Ergenç’e göre bunun altında, Pekin’in “Küresel Güney” olarak adlandırılan gruptaki ülkelere yönelik yaklaşımı yatıyor.
BBC Türkçe’ye konuşan Ergenç, “Çin, Orta Doğu’ya bir süredir sadece ekonomik bir dış güç olarak değil, ABD’ye benzer şekilde diplomatik bir güç ve dost ülke olarak girmeye çalışıyor” dedi.
Ergenç ayrıca Çin’in “emperyalizm karşıtı” bir söylem benimseyerek, kendisini ABD ve Batılı ülkelere alternatif “dostane bir süper güç” olarak tanımladığını vurguladı.
Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Dış Politika Program Direktörü Gülru Gezer de, Çin’in özellikle Suudi Arabistan-İran normalleşmesi ve Suriye’nin geçen yıl Arap Birliği’ne dönmesinde oynadığı rolün ardından, Orta Doğu’da güvenilir bir arabulucu olarak görülmeye başladığını belirtti.
BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Gezer, “Çin artık sadece ekonomik bir süper güç değil, aynı zamanda siyasi ve diplomatik bir süper güç olma hedefini de güdüyor. Orta Doğu’da Filistinliler arasındaki uzlaşıya arabuluculuk etmesi bunun en son örneği” dedi ve ekledi:
“Bu arabuluculuk girişimlerinin, Çin’in sadece Orta Doğu’da değil, tüm dünyada diplomatik ve siyasi olarak ‘Ben varım’ demesinin tezahürü olduğunu düşünüyorum.”
Pekin neyi farklı yapıyor?
Dr. Ceren Ergenç’e göre arabulucu arayışındaki ülkeler, potansiyel çıkar çatışmaları olan bölgesel aktörler yerine Orta Doğu’ya coğrafi olarak uzak olan Çin’i tercih ediyor.
Ergenç bunun nedenini “Taraflar, Türkiye ve diğer bölgesel güçler yerine, dışarıdan ve dostane açıklamalar yapan Çin’in arabuluculuğunu tercih ediyor. Aynı zamanda Çin bu tip diplomatik destek verdiği Orta Doğu ülkelerine, diplomatik sorunun çözülmesi sonrasında ekonomik yardım da vadediyor” diye açıkladı.
Ergenç, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin’in maddi destek vaadinin, taraflar için hem teminat hem de meşruiyet kaynağı olarak görülebileceğini söyledi.
“Filistinli gruplar arasındaki arabuluculuk süreci buna iyi bir örnek teşkil ediyor” diyen Ergenç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Filistin için de Suriye benzeri bir durum olabilir. Gazze savaşını durduracak tek atımlık bir diplomatik girişim değil, sonrasında yeni kurulacak hükümetin meşruiyetini güçlendirecek bir vaat olabilir. Bu açıktan söylenmedi ama üstü kapalı biçimde dile getirilmiş olabilir.”
Gülru Gezer ise yıllardır sorunlarını çözemeyen ülkelerin, farklı bir perspektif arayışıyla Çin’e yöneliyor olabileceğini söyledi.
Pekin Deklarasyonu üzerinden örnek veren Gezer, “2002 Arap Barış Girişimi’nden bu yana hem bölge ülkeleri, hem Avrupa, hem de ABD Filistin meselesini rafa kaldırdı. Filistinli gruplar ‘Biz her şeyi denedik, farklı ülkelerin farklı çözümlerini denedik. Çin daha dürüst bir arabulucu olabilir mi?’ düşüncesiyle belki de Çin’e bu şansı tanımak istemiş olabilir” dedi.
Arabuluculuk siyasetinin sınırları ne?
ABD’de 5 Kasım’da başkanlık seçimleri yapılacak. Yeni başkan 20 Ocak 2025’te yemin ederek göreve başlayacak.
2014-2017 arası Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu olarak da görev yapan Gülru Gezer’e göre ABD’de kim başkan seçilirse seçilsin, ülkenin Çin politikası büyük ölçüde aynı kalacak.
Gezer, “Çin, İran ile ortak. Rusya’ya destek sağlıyor. ABD, Çin’e karşı ya sorunlu meseleleri kenara ayırdığı bir siyaset izleyecek, ki doğrusu budur, ya da Pekin’i tam anlamıyla birçok cephede karşısına alacağı bir durum ortaya çıkacak. Bu da küresel çapta Soğuk Savaş dönemindeki ABD-Sovyetler Birliği benzeri bir rekabete yol açabilir” dedi.
Gezer’e göre Çin’in diplomatik atağının arkasında, ABD ve müttefiklerine karşı yürüttüğü küresel güç mücadelesinin de rolü var:
“İkinci Dünya Savaşı sonrası sistem aslında ABD ve Batı’nın bir nevi dayattığı bir sistem. Ama artık zaman çok değişti. Çok taraflılık ve çok kutupluluğa evrilen bir süreç var. Dünyanın dört bir yanında bu sürecin sancılarını yaşıyoruz. Çin, ABD’nin kurduğu ve dayattığı uluslararası sisteme meydan okuyor.”
Dr. Ceren Ergenç’e göre ise Çin kendisini, “Neo-emperyalist olarak tanımladığı NATO’ya karşı Küresel Güney’in dostu bir süper güç” olarak konumlandırıyor.
Çin, 2000’lerin başında Kuzey Kore ve Güney Kore arasında barış sağlanması için ABD, Rusya ve Japonya’yla birlikte müzakereler yürütmüş ve görüşmelere ev sahipliği yapmıştı. Altılı müzakereler, 2009’da Kuzey Kore’nin masadan kalkmasıyla sonlanmıştı.
İlgili haberler
]]>Netanyahu, Covid’e yakalanan ABD Başkanı Joe Biden’ın iyileşmesi halinde onunla görüşecek. Ayrıca Kongre’nin ortak oturumuna hitap edecek ve bunu dördüncü kez yapacak tek yabancı lider olacak.
Bu ziyaret, iki ülke yönetimi arasında aylardır süren gerginliğin ardından, Washington’la yeniden bir araya gelmek ve en önemli müttefikiyle ilişkilerinin hala iyi olduğu konusunda İsraillileri ikna etmek için Netanyahu’ya fırsat sunuyor.
Ancak Biden’ın başkanlık seçimlerinde adaylıktan çekilmesiyle, Beyaz Saray eksenli siyasi belirsizlikler öne çıktı ve muhtemelen Netanyahu’nun ziyaretine olan ilgi azaldı.
Netanyahu uçağı kalkana dek İsrail’de istemediği bir ilgiyle karşılaştı. Protestocular onun ülkede kalıp İsrailli rehinelerin serbest bırakılması için Hamas ile yapılacak ateşkes anlaşmasına odaklanmasını talep ediyordu.
Gösteriye katılan rehine ailesi üyelerinden Lee Siegal, “Masadaki anlaşmayı imzalayana kadar, Amerikan siyasi kaosuna hitap etmek için nasıl kalkıp Atlantik ötesine uçtuğunu anlamıyorum” diyor.
Lee Siegal’in 65 yaşındaki kardeşi Keith, Gazze’de rehin tutuluyor.
Siegal’e göre Netanyahu “engel” olmayı bırakıp ateşkes anlaşmasını imzalamadığı için bu gezi siyasi bir hamle.
Netanyahu’nun kendi siyasi çıkarları için süreci yavaşlattığına dair yaygın bir kanı var. Zira kısa süre önce ilerleme kaydediyor görünen görüşmelere yeni koşullar getirerek müzakerecilerini kızdırdı.
Başbakan, Hamas’a taviz vermesi halinde hükümetini düşürmekle tehdit eden iki aşırı sağcı bakanın baskısına boyun eğmekle suçlanıyor.
Bu algılar, görüşmeler için son formülü ve bir anlaşmaya varılabileceği konusunda iyimserliğini ifade eden Beyaz Saray’daki hayal kırıklıklarını arttırdı.
En İsrail yanlısı başkanlardan biri olan ve kendini Siyonist olarak tanımlayan Biden, 7 Ekim’deki Hamas saldırıları sonrasındaki tutumu ve desteğiyle İsrailliler tarafından övgüyle karşılandı.
Ancak daha sonra Netanyahu’nun Gazze’de Hamas’a karşı “topyekûn zafer” talebinin maliyeti konusundaki endişelerini ifade etti.
Beyaz Saray, savaş sonrası bir Filistin devletini içeren çözümü reddettiği için, Filistinli sivilleri koruma ve yardım akışını arttırma çağrılarına direndiği için Netanyahu’ya kızgın.
Biden yönetimi, Gazze’de artan ölü sayısı nedeniyle ülke içinde de tepkiyle karşı karşıya ve çatışmanın bölgeye yayılmasından endişe ediyor.
Joe Biden’ın başkanlığı, yetenekleriyle ilgili tartışmaların girdabında zayıflarken uzmanlar İsrail Başbakanı üzerindeki baskıyı sürdürmesi için daha az alan olduğu kanısında.
Ancak İsrail’in eski başbakanlarından Ehud Barak, yarıştan çekilme kararının Netanyahu’ya baskı anlamında Biden’ın elini güçlendirmiş olabileceğini söylüyor.
BBC’ye konuşan Barak, “Dış politika konusunda topal ördek değil, bir bakıma daha bağımsız (çünkü) seçmenler üzerindeki herhangi bir etkiyi hesaba katmak zorunda değil” diyor ve devam ediyor:
“İsrail’le ilgili olarak muhtemelen gerçekten yapılması gerekenleri yapmak için eli daha serbest.”
Kongre’nin Netanyahu’yu konuşmaya davet etmesini “hata” olarak değerlendiren Barak, birçok İsraillinin Hamas saldırısının gerçekleşmesine izin veren politika hatalarından dolayı onu suçladığını ve her dört kişiden üçünün istifasını talep ettiğini belirtiyor:
“Bu adam İsrail’i temsil etmiyor. İsraillilerin güvenini kaybetti. Amerikan Kongresi’nin Netanyahu’yu bizi kurtarıyormuş gibi görünmeye davet etmesi İsraillilere yanlış bir sinyal, muhtemelen Netanyahu’nun kendisine de yanlış bir sinyal gönderiyor.”
Netanyahu, Hamas’ın askeri olarak önemli ölçüde zayıflatıldığı inancıyla, askeri baskının devam etmesi gerektiğinde ısrar ediyor.
İsrail’den ayrılmadan önce yaptığı açıklamalarda Başkan Biden ile yapacağı görüşmenin tonunun da bu olacağını söyledi:
“Bu aynı zamanda önümüzdeki aylarda her iki ülke için de önemli olan hedefleri nasıl ilerletebileceğimizi kendisiyle tartışmak için bir fırsat olacak. Bu hedefler, tüm rehinelerimizin serbest bırakılmasını sağlamak, Hamas’ı yenmek, İran ve vekillerinin terör ekseniyle yüzleşmek ve tüm İsrail vatandaşlarının kuzeydeki ve güneydeki evlerine güvenli bir şekilde dönmelerini sağlamak.”
Netanyahu’nun Kongre’ye de aynı mesajı taşıması ve “İsrail için çok önemli olan partiler üstü desteği sağlamlaştırmaya çalışması” bekleniyor.
Ancak Netanyahu’nun politikaları Kongre’deki partiler üstü desteği böldü. Cumhuriyetçiler onun etrafında toplanırken Demokratlardan gelen eleştiriler artıyor.
ABD Senatosu’nda çoğunluğa sahip Demokratların lideri Chuck Schumer, geçtiğimiz günlerde mecliste ayağa kalkarak Netanyahu’nun Filistinlilerle kalıcı bir barışın önündeki engellerden biri olduğunu söylediğinde Washington’da ufak bir depreme neden oldu.
ABD’nin eski İsrail Büyükelçisi Thomas Nides hafta sonunda BBC’ye verdiği demeçte “Umarım Başbakan Kongre’deki pek çok üyenin endişesini anlar ve onlara hitap eder” dedi.
Buna “yapılan mücadelenin Filistin halkıyla değil Hamas’la olduğunu ifade etmek ve insani meseleler” de dahil.
Bu, Kamala Harris’in Demokratların adayı olması halinde dile getireceği bir mesaj.
ABD’nin politikasında ise bir değişiklik olmayacak: İsrail’in güvenliğine bağlılık, Gazze’deki çatışmanın sona erdirilmesi ve Arap devletleriyle bölgesel bir barışa dayanan bir gelecek planı.
Ancak tonda bir farklılık olabilir.
Harris, Biden’ın İsrail ile olan uzun geçmişini ve duygusal bağlarını paylaşmıyor. Ortadoğu’dan sorumlu eski savunma bakan yardımcısı Mick Mulroy, Harris’in farklı bir nesilden geldiğini ve “Demokrat Parti’nin genç unsurlarının duygularına daha yakın olabileceğini” söylüyor.
Mulroy’a göre, bu, Gazze’de kullanılmak üzere ‘ABD’den gönderilen silahlara, mühimmatlara kısıtlamalar getirilmesini içermesi daha muhtemel’ bir duruş.
Netanyahu bu ziyareti, elinin Gazze’deki tartışmalardan çok daha rahat olduğu İran tehdidine yönelmek için kullanabilir. Özellikle de Yemen’deki İran destekli Husilerle yaşanan son gerilimin ardından…
Ancak İsrail’de yayınlanan Walla News’in diplomasi muhabiri Tal Shalev’e göre Netanyahu’nun asıl hedef kitlesi ülke içinde.
Shalev, İsrail’i ABD’ye en iyi sunabilecek kişi olarak onun “Bay Amerika” imajını yeniden canlandırmak ve 7 Ekim saldırılarıyla sarsılan imajını düzeltmek istediği kanısında:
“ABD’ye gidip Kongre’de konuştuğunda veya Beyaz Saray’da bir basın toplantısı yaptığında, seçmen tabanı için bu, ‘eski Bibi geri döndü’ anlamına geliyor. Bu 7 Ekim’den sorumlu olan başarısız Bibi değil. Bu, Kongre’ye giden ve ayakta alkışlanan eski Bibi.”
Bu aynı zamanda Washington’da büyük bir siyasi dalgalanmanın yaşandığı bir dönemde eski Başkan Donald Trump ile bağlantılarını sürdürme fırsatı da veriyor.
Shalev’e göre, “Netanyahu Başkan Trump’ın kazanmasını istiyor ve seçimden önce Başkan Trump’la aralarının iyi olduğundan emin olmak istiyor.”
Netanyahu’nun zamana oynadığı ve Trump’ın kazanması halinde Biden yönetiminden gördüğü baskının bir nebze hafifleyeceğini umduğu yönünde yaygın bir görüş var.
Israel’s Policy Forum’dan Michael Koplow’a göre, “Netanyahu’nun Trump’ın kazanması halinde her istediğini yapabileceği varsayımıyla bu konuda istekli olduğuna dair neredeyse evrensel bir algı var”.
“Ateşkes ya da Batı Şeria’daki yerleşimler ve yerleşimci şiddeti konusunda kendisine baskı yapan bir Biden yok. Trump’ın restorasyonunda durumun bu şekilde okunmasından şüphe etmek için pek çok neden var ama Netanyahu muhtemelen buna inanıyor.”
Asıl soru, Biden’ın başkanlık yarışından çekilmesiyle bu baskının azalıp azalmayacağı ya da gerçekten de görevdeki son aylarını Gazze savaşını sona erdirmeye odaklanmak için kullanıp kullanmayacağı.
]]>Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti, BM parametreleri kapsamında yeni bir çözüm sürecine olumlu yaklaşıyor. Türkiye ve Kuzey Kıbrıs ise eşit egemenlik ve eşit uluslararası statü dışında bir formüle sıcak bakmadığını kayda geçiriyor.
Kıbrıs’ta çözüme en çok yaklaşılan dönem 2004’te Annan Planı’nın referanduma sunulmasıydı. Türklerin yüzde 65 oranında “Evet” oyuna karşın Rumların plana yüzde 75 oranında “Hayır” demesi nedeniyle Ada’da yeni bir ortak devlet kurulamadı.
2017’de yapılan Crans Montana görüşmeleriyle, Kıbrıslı Türklerin ve Rumların BM parametreleri çerçevesinde bir federasyon çatısı altında bir araya getirilmesi amaçlandı. Ancak bu görüşmeler de Rumların son anda masadan kalkmasıyla sonuçsuz kaldı.
Türkiye ve Kuzey Kıbrıs, bu görüşmelerden sonra, bir daha BM parametreleri çerçevesinde Kıbrıslı Rumlarla ortak bir devlet kurmayı değil, Ada’da iki devletin yan yana yaşamasını sağlayacak modeli müzakere edeceklerini ilan etti.
Türk tarafı, buna ilişkin politikasını “egemen eşitlik ve eşit uluslararası statünün tescil edilmesi” formülü üzerine inşa ettikten sonra ancak bu koşulların sağlanması durumunda çözüm için adım atacağını kayda geçirdi.
Daha sonra da Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin hiçbir adım atılamadı.
Müzakere süreci için kritik rapor tamamlandı
Ancak Türkiye ile Yunanistan arasında 2 yıldır yaşanan yakınlaşma ve Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasındaki ilişkilerde yeniden Kıbrıs başlığının öne çıkması, sorunun çözümü açısından yeni bir adımın atılmasının zeminini yarattı.
BM Genel Sekreteri Guterres, Kıbrıs’ta Rumların ve Türklerin onayını aldıktan sonra Kolombiyalı diplomat Maria Angela Holguin Cuellar’ı Kıbrıs Özel Temsilcisi olarak atadı.
Guterres, Cuellar’ı, “Kıbrıs’ta yeni bir çözüm süreci başlatmak için elverişli ortam olup olmadığını araştırmakla” görevlendirdi.
Ankara, Cuellar’ın 6 ay olan görev süresinin uzatılmaması koşuluyla sürece yeşil ışık yaktı.
Cuellar, Kıbrıs’taki iki yönetim ve sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’deki temaslarının ardından, müzakerelerin geleceğine ilişkin raporunu 10 Temmuz’da BM Genel Sekreteri’ne sundu.
İçeriği açıklanmayan rapordaki unsurlar ışığında Guterres’in bir çalışma yapacağı ve Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nikos Christodoulides ile Kuzey Kıbrıs lideri Ersin Tatar’ı Eylül ayında New York’ta görüşmeye çağıracağı kamuoyuna duyuruldu.
Guterres benzer şekilde 3 garantör ülkenin liderleriyle konuyu ele almaya ve bir yol haritası oluşturulmaya çalışabilir.
Atina’da yapılan değerlendirmelerde, müzakere sürecinin başlatılmasına ilişkin Ankara’ya oranla daha iyimser bir havanın olduğuna işaret ediliyor.
Ankara’daki diplomatik kaynaklar ise 2004 ve 2017’den elde edilen deneyimler ışığında hareket edileceğini, bu aşamada süreçten sonuç alınmasını beklemenin gerçekçi olmadığını söylüyor.
‘Farklı düşünmek gerek’
BM Genel Sekreteri Guterres’in Kıbrıs Özel Temsilcisi Cuellar, raporunu sunmadan önce Kıbrıs’ta Rumlara ve Türklere yazdığı açık mektupta, geçmişi suçlamak yerine ortak geleceği inşa etmenin yollarının aranması gerektiğini kaydeddi. Cuellar, “Bunun için de tarafların farklı düşünmeye başlamaları gerek” dedi.
Kolombiyalı diplomat, “Genel Sekreter önümüzdeki aylarda atılacak adımlara karar verecek. İyimserliğimi koruyorum ve tüm Kıbrıslılardan, liderlerini daha iyi ve güvenli bir gelecek için çalışmaya teşvik etmelerini, onlara baskı yapmalarını istiyorum. Liderler, gerçek ilerleme için irade ve kararlılık göstermelidir” ifadelerini kullandı.
Cuellar’ın görev süresinin uzatılması konusunda henüz resmi bir gelişme yok.
Ancak diplomatik kaynaklar, Guterres’in süreci devam ettirmek için özel temsilci sıfatıyla ya da başka bir formülle Kolombiyalı diplomattan yararlanmak istediğini söylüyor.
Türk-Yunan yakınlaşması etki eder mi?
Kıbrıs’ta çözüm açısından en önemli parametrelerden biri, Türkiye-Yunanistan arasındaki ilişkilerin normalleşme sürecinde olması ve tarafların Ege ve Kıbrıs’ta gerilim yerine iş birliğine odaklanmış olmaları.
Yunanistan Başbakanı Kyirakos Miçokatis ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın NATO Zirvesi kapsamında geçen hafta Washington’da yaptıkları görüşmede ele aldıkları konulardan birinin de Kıbrıs sorunu olduğu basına yansıdı.
İki lider, Eylül ayında BM Genel Kurulu için gidecekleri New York’ta bir görüşme daha yapmayı kararlaştırdı.
Miçotakis, Kıbrıs sorununun çözümü için yeni bir BM sürecinin başlatılmasından yana olduklarını, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de aynı noktada olduğunu söyledi.
Miçotakis’in, Erdoğan gibi Kıbrıs Harekatı’nın 50. yılını anma toplantıları kapsamında Ada’da olacağı ve Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis ile görüşeceği biliniyor.
Ankara da Türk-Yunan yakınlaşmasının Kıbrıs’a olumlu etkileri olacağını düşünüyor.
Ancak Türkiye sadece bu etkenle kapsamlı çözüm için yola çıkılamayacağını da vurguluyor.
Kıbrıs Harekatı’nın 50. yılı kutlamaları için Ada’ya gidecek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vereceği mesajların, Kıbrıs sorunun çözümü açısından oldukça önemli olacağı değerlendiriliyor.
Taraflar birbirini suçluyor
Kıbrıs sorununun çözülememesinde her iki taraf da, birbirini suçluyor.
Kıbrıs Cumhuriyeti, sorunun arkasında Ankara’nın olduğunu öne sürüyor ve Kuzey Kıbrıs yerine Türkiye’yi muhatap almak istiyor.
Kuzey Kıbrıs ise 2004 ve 2017 süreçlerinin başarısız olmasından Kıbrıslı Rumları sorumlu tutuyor ve aslında Rumların Türklerle egemenliği paylaşmak niyetinde olmadığını kaydediyor.
Kıbrıslı Türklere göre, Rumların tek amacı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin mevcut yasaları ve kurumlarında yapılacak değişikliklerle, kendilerini Ada’da azınlık konumuna düşürmek.
AB, Kıbrıs sorununun sorunun çözülmemesine karşın, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni 2004’te tam üye olarak birliğe kabul etmişti.
Kıbrıs Cumhuriyeti, AB’ye tam üye olduktan sonra Yunanistan ile birlikte birliğin Kıbrıs politikasını da tamamen etkilemişti.
Türkiye ve Kuzey Kıbrıs, bunun da, sorunun çözülememesinin en önemli nedenleri arasında olduğunu vurguluyor.
]]>Siber güvenlik sağlayıcısı CrowdStrike tarafından yayınlanan hatalı bir güncellemenin Microsoft işletim sistemi kullanan bilgisayar ve sunucuları çevrimdışı duruma getirmesi ve düzgün başlatılmayan bir önyükleme döngüsüne sokması nedeniyle ABD’den Avrupa’ya, Yeni Zelanda ve Avustralya’dan Singapur’a dünyanın dört bir yanında binlerce şirket ve kullanıcı hizmet kesintisi ile karşı karşıya kaldı. Sorun ABD’de ve Avrupa’da bazı uçuşların durdurulmasına, İngiltere’de tren seferlerinin etkilenmesine, Avustralya’nın ulusal yayıncısı ABC’nin hizmetlerinin kesintiye uğramasına, Yeni Zelanda’da parlamentonun internet sistemi ile bankaların ödemeleri kabul etme ve internet bankacılığında sorunlar yaşamasına neden oldu.
“BAZI SERVSİLERDE PROBLEM BİR SÜRE DAHA DEVAM EDEBİLİR”
Soruna ilişkin bir açıklama yayınlayan Crowdstrike, Windows sunucularında Microsoft’un Windows işletim sisteminde sistem çökmesini tanımlamak için kullanılan “mavi ekran hatasına” ilişkin çok sayıda hata raporu aldıklarını doğruladı. Microsoft’tan yapılan açıklamada ise “Temel sorun çözüldü, bazı servislerde problem bir süre daha devam edebilir” ifadeleri yer aldı.
SON 10 YILIN EN BÜYÜK HİZMET KESİNTİSİ
Bilişim ve siber güvenlik uzmanlarının son on yılın en büyük hizmet kesintisi olarak tanımladıkları sorun nedeniyle ABD’de birçok havayolu firması, iletişim sıkıntısı nedeniyle uçuşlarını durdurma kararı aldı. Aralarında United, Delta, American ve Frontier firmalarının da yer aldığı birçok firma, seyahat halindeki uçakların rotaları üzere uçuşlarına devam etmesi fakat havalimanlarındaki uçakların kalkış yapmaması kararını aldı.
BERLİN HAVALİMANI UÇUŞLARI DURDURDU
Almanya’daki Berlin Havalimanı, teknik arıza nedeniyle uçuşları yerel saatle sabah 10.00’a (TSİ 11.00) kadar durdurma kararı aldı. Havalimanı yetkilileri, hata nedeniyle check-in işlemlerinde gecikme yaşandığını duyururken, sorunun doğası hakkında bilgi vermedi. Zürih Havalimanı ise, kendilerinde bir sorun yaşanmadığı fakat Berlin Havalimanı’nın uçuş kabul etmemesi nedeniyle Berlin’e yapılan uçuşların iptal edildiğini duyurdu.
AVUSTRALYA’NIN EN BÜYÜK BANKASINDA KAOS
Avustralya’nın en büyük bankası Commonwealth Bank, hizmet aksaması nedeniyle bazı müşterilerinin para transfer işlemlerinde sorun yaşadıklarını duyurdu. Ülkedeki bazı bankalar da çevrimiçi bankacılık hizmeti sunan mobil uygulamaların hizmet dışı kaldığını açıkladı. Ulusal havayolu Qantas ve Sydney Havalimanı, bazı uçuşların geciktiğini fakat hizmetlerin devam ettiğini duyurdu.
HİNDİSTAN’DA EL YAZILI UÇAK BİLETLERİ
İspanya’da uçak ve tren seferleri etkilendi. Madrid’de bulunan Madrid Barajas Uluslararası Havalimanı’nda sistemlerde yaşanan aksaklıklar nedeniyle yoğunluk meydana geldi. Bilişim hizmetlerindeki aksama nedeniyle Hindistan’da yolculara üzerindeki bilgilerin el yazısıyla işlendiği uçak biletleri verildiği görüldü.
THY’NİN 84 SEFERİ İPTAL
Yaşanan sıkıntıdan Türkiye de etkilendi. Birçok bankanın işlemleri durdu, THY 84 seferini iptal etti. THY Basın Müşaviri Yahya Üstün, “Dünyada farklı sektörlerden birçok şirketi etkileyen yazılım kaynaklı problemin çözümü doğrultusunda operasyon yoğunluğumuzu düşürmek için çalışmalar yapmaktayız. Uçuşlarda aksama yaşanmaması adına bazı seferler iptal edilecek olup, uçuşlarımız en kısa sürede kademeli olarak normal seyrine dönecektir. Yaşanan aksaklıktan dolayı siz değerli misafirlerimizden özür dileriz” ifadelerini kullandı.
TIMES MEYDANI’NDAKİ EKRANLARDA MAVİ EKRAN HATASI
Sorundan etkilenenler arasında Avustralya’nın ulusal yayıncısı ABC de yer aldı. ABC, hizmetlerinde aksama yaşandığını duyurdu. ABD’li New York kentindeki Times Meydanı’nda ise bazı dijital panolarda mavi ekran hatası görüldü.
ALMANYA’DA ACİL AMELİYATLAR İPTAL
Almanya’nın kuzeyindeki Luebeck ve Kiel kentinde iki hastane acil ameliyatlar iptal edildi. Hasta bakımlarının ve acil servislerinin normal seyrinde devam ettiği aktarıldı.
]]>Kahramanmaraş merkezli asrın felaketinde Gaziantep’in Nizip ilçesi Mustafa Kökmen Bulvarı’nda bulunan Furkan Apartmanı da yıkıldı. Yıkılan binada enkaz altında kalan 51 kişi hayatını kaybederken çok sayıda kişi de yaralandı. Olay sonrası 51 kişiye mezar olan Furkan Apartmanı ile ilgili karar duruşması Nizip Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü. Duruşmaya tutuksuz sanıklardan Eyüp Öğüt, sanık avukatları, hayatını kaybedenlerin yakınları ile müşteki avukatları da katıldı.
Savcı, 3 sanığın cezalandırılmasına yönelik mütalaasını tekrar etti
Duruşmada söz alan tutuksuz sanıklardan Eyüp Öğüt, “Kolon kesmedim. Binada herhangi bir tadilat yapmadım. 1+1 dairem yok” dedi. Duruşma savcısı önceki celse verdiği 3 sanık hakkında cezalandırılmasına yönelik mütalaasını tekrar ettiğini kaydetti. Duruşma savcısı, sorumlu kamu görevlileri ile ilgili de konuşarak kamu görevlileri hakkında soruşturma yapılmadığı yönündeki söylemlerin doğru olmadığını, soruşturma izni verildiğini ve onların da izinlere itiraz ettiğini ancak sürecin devam ettiğini belirtti.
Aileler en ağır cezayı istedi
Duruşmada söz alan hayatını kaybeden 51 kişinin yakınları ise Nizip’te 40 bin konut olduğunu ve sadece Furkan Apartmanı’nın yıkılmasında bilinçli taksir olduğunu, sanıkların en ağır cezayı alması gerektiğini söyledi. Duruşmada konuşan ve depremden 28 saat sonra çıkan Furkan Apartmanı’ndan çıkarılan 12 yaşındaki Abdulkadir Özkılıç ise “Ben tüm suçluların en ağır cezayı almasını istiyorum. Benim yarın kalan hayallerim vardı. Tüm komşularımız öldü. Ben suçluların en ağır cezayı almasını istiyorum” dedi. Maktullerin yakınları mahkeme sırasında zaman zaman gözyaşı döktü.
Sanık mühendise 16 yıl 8 ay ceza, diğer sanıklara beraat kararı verildi, Sever kardeşlerin dosyası ayrıldı
Mahkeme heyeti, müzakere için verilen aranın arından kararı açıkladı. Mahkeme heyeti, Furkan Apartmanı mühendisi sanık Yılmaz Şahin Yurtyapan hakkında “bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan 20 yıl hapis cezası verdi. Ceza, indirim uygulanarak 16 yıl 8 ay hapse düşürülürken sanığın mesleğini 3 yıl yapmasının yasaklanmasına karar verildi. Diğer sanıklar Faik ve kardeşi Eyüp Öğüt ile Nejdet Alpay hakkında ise delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı veren mahkeme heyeti, firari sanıklar Hasan Hüseyin Sever ile Abdullah Devrim Sever’in dosyasının ayrılmasına hükmetti. Mahkeme ayrıca kesilen kolonla ilgili sorumluların bulunmasına yönelik Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi.
Karar sonrası ortalık karıştı
Verilen karara tepki gösteren 51 deprem şehidinin yakınları ise mahkeme sonrası ortalığı birbirine kattı. Verilen kararın çok az olduğunu ve sadece 1 sanığa ceza verilmesine tepki gösteren aileler, mahkeme heyetine yoğun tepki gösterdi. Söz konusu binada oğlunu kaybeden Seçkin Şahin, “Bu bina 19 yaşındaki oğlumu kaybettim. Raporlarla her şey ortada olmasına rağmen, binanın kolon kesilmesi nedeniyle yıkıldığı ortadayken kolon kesen 3 şahsa mahkeme beraat kararı verildi. Bunu asla kabul etmiyoruz, bu davadan asla vazgeçmeyeceğiz. Bu şahıslara tutuklanana kadar da vazgeçmeyeceğiz” dedi. Avukat Ergin Sezen ise sadece bir kişiye ceza verilmesinin kabul edilemez olduğunu belirterek gerekli tüm itirazları yapacaklarını ve davanın peşini bırakmayacaklarını söyledi. – GAZİANTEP
]]>Kongre üyelerine verilen bilgide, Donald Trump’a suikast girişiminde bulunan kişinin Gizli Servis tarafından “şüpheli” olarak tespit edildiğini, ancak daha sonra kalabalığın arasında kaybolduğu belirtildi.
Oturumun ardından Fox News’a konuşan Wyoming Senatörü John Barrasso, Gizli Servis’in saldırganı saldırıdan bir saat önce gördüğünü, ancak daha sonra kaybettiğini söylediğini aktardı.
Barrasso saldırganın sırt çantasının yanı sıra uzaklık ölçen bir cihaz taşıdığını, bu yüzden “şüpheli bir karakter” olarak işaretlendiğini söyledi ve sözlerine devam etti:
“O bir saat içinde bu kişiyi gözden kaçırmamanız gerektiğini düşünürsünüz.”
BBC’nin ABD’deki ortağı CBS News’a konuşan bir yetkili, oturumda silahlı saldırganın suikast girişiminden önceki günlerde saldırının gerçekleştiği Butler County fuar alanını en az bir kez ziyaret ettiği ve daha önce telefonunda depresyon belirtileri hakkında arama yaptığı yönünde yeni bilgilerin paylaşıldığını söyledi.
Saldırgan ayrıca telefonunu hem Donald Trump hem de Başkan Joe Biden’ın görüntülerini aramak için kullanmıştı.
FBI Direktörü Christopher A. Wray milletvekillerine yaptığı açıklamada saldırıyla ilgili bilgi toplamak için şimdiye kadar 200’den fazla görüşme yapıldığını ve 14 bin görüntünün incelendiğini aktardı.
Ancak çok sayıda Cumhuriyetçi senatör, soruşturmadan sorumlu yetkililerin şeffaf olmadığı yönündeki endişelerini ve bir tehdit tespit edilmesine rağmen, Trump’ın sahneye çıkmasına izin verilmesine duydukları öfkeyi dile getirdi.
Tennessee Senatörü Marsha Blackburn X hesabından yaptığı paylaşımda, “Gizli Servis’in Başkan Trump sahneye çıkmadan önce bir tehditten haberdar olduğunu öğrenmek beni dehşete düşürdü” dedi.
Soruşturmada yer alan bir emniyet yetkilisi CBS’e yaptığı açıklamada, Gizli Servis’e yardımcı olmak üzere görevlendirilen bir keskin nişancının mesafe ölçen cihazı kullanan silahlı kişinin fotoğrafını çektiğini ve hemen telsizle bir komuta merkezine bildirdiğini paylaştı.
ABC News ve diğer ABD yayın organlarına göre yetkililer 20 yaşındaki silahlı saldırganın ateş açmadan 20 dakika önce bir binanın çatısında tekrar görüldüğünü açıkladı.
Saldırgan Trump’a ateş açtıktan 26 saniye sonra Gizli Servis’in keskin nişancıları tarafından öldürüldü.
Gizli Servis direktörünün istifası isteniyor
Çarşamba günü düzenlenen oturuma katılan çok sayıda senatör, yetkililerin sorularına cevap vermediğinden yakındı ve Gizli Servis Direktörü Kimberly Cheatle’ın istifasını talep etti.
Utah Senatörü Mike Lee, “Başkan Trump’a yönelik suikast girişimiyle ilgili korkunç güvenlik hataları ve şeffaflık eksikliği, Gizli Servis’te liderliğin derhal değişmesi gerektiğine işaret ediyor” şeklinde bir paylaşım yaptı.
Wisconsin Senatörü Ron Johnson brifingin “hiçbir şekilde aydınlatıcı olmadığını” söyledi ve yetkililerin kongre üyelerinden sadece dört soru aldığını söyledi.
Senato Azınlık Lideri Mitch McConnell, ülkenin “cevapları ve hesap verebilirliği hak ettiğini” ve Gizli Servis’teki liderlik değişiminin “bu yönde önemli bir adım” olacağını söyledi.
Oturuma katılan FBI Direktörü Chris Wray, saldırının neden yapıldığının henüz tespit edilmediğini paylaştı.
27 yıldır Gizli Servis’te görev yapan Kimberly Cheatle’ın önümüzdeki hafta Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi ve Temsilciler Meclisi İç Güvenlik Komisyonuna ifade vermesi bekleniyor.
Cheatle, Gizli Servis’in silahlı saldırganın çatıya tırmanıp, tüfeğini yerleştirdiği binanın güvenliğini sağlamak için yerel polise güvendiğini söyledi.
Butler İlçesi Polis Müdürü Tom Knights CBS’e yaptığı açıklamada, yerel bir polis memurunun saldırıdan dakikalar önce çatıda silahlı kişiyle yüz yüze geldiğini paylaşmıştı. Polis memuru, şüpheli bir kişiyle ilgili ihbarlar üzerine arama yapıyordu ve Knights’a göre çatıya çıktığında şüphelinin kendisine tüfek doğrulttuğunu gördü.
“Savunmasız” pozisyondaki polis memuru kendini bırakarak yere düştü ve daha sonra ekibini silahlı adam konusunda uyardı. Birkaç dakika sonra da ateş açılmaya başlandı.
Saldırı, İç Güvenlik Bakanlığı’nın müfettişi tarafından soruşturuluyor. Biden ayrıca bağımsız bir inceleme başlatılması talimatını vereceğini söyledi.
]]>24 yaşındaki Muhammed Bhar, Down sendromlu ve otizmliydi. 70 yaşındaki annesi Nabila BBC’ye onu anlatırken, “Yemek yemeyi, içmeyi, üstünü değiştirmeyi bilmezdi. Ben onun bezini değiştirirdim. Ona yemek yedirirdim. Kendi işini göremiyordu” diyor.
Ailesi her zaman yanındaydı. Küçükken dışarıda zorbalığa maruz kaldığında, dövüldüğünde, eve gelip onlara sığınabiliyordu.
Savaş başladığında bomba sesleri ve patlamalar onu paniğe sürüklediğinde, işlerin yoluna gireceğini söyleyen birisi hep vardı.
Kilosu nedeniyle hareket etmekte zorlandığı için gün içerisinde hep aynı koltukta oturmak istiyordu. Ailesi, ihtiyaçlarını gidermesine yardım ediyordu.
27 Haziran’da savaş, Bhar ailesinin mahallesini bir kez daha kuşattı. Gazze şehrinin doğusundaki Şucaiyye mahallesindeki herkes, İsrail askerleri tarafından evlerini terk etmeye zorlandı.
Bhar ailesi için oradan oraya taşınmakta çok zordu. Nabila, 15 kez yer değiştirdiklerini anlatıyor: “Nereye gitsek, orayı bombaladılar.”
Çatışmalar çevrelerindeki sokaklarda yoğunlaşınca evin farklı odalarında gizlenmek zorunda kalıyorlardı. En şiddetli çatışma anlarında banyoda gizleniyorlardı.
Nabila, “Yedi gün kuşatma altında kaldık. Tanklar ve askerler evin çevresindeydi. Muhammed ise koltukta oturuyordu, başka yerde durmayı sevmezdi” diyor.
Çevreden gelen patlama ve çatışma sesleri Muhammed’i korkutuyordu, Nabila onun sık sık paniklediğini anlatıyor. Bomba seslerini duyduğunda, sanki birisi ona vurmaya çalışıyormuş gibi kendisini korumaya çalışıyordu. Ailesi ise onu yatıştırmaya çalışıyordu ancak annesi, Muhammed’in olan biteni anlamakta çok zorlandığını söylüyor.
Evde neler yaşandı?
3 Temmuz’da, ailenin anlattığına göre İsrail askerleri evlerini bastı.
Nabila onlarca askerin ve bir askeri köpeğin geldiğini anlatıyor.
Bu köpeklerin, Hamas savaşçılarını, bubi tuzaklarını ve patlayıcılarını tespit etmek için kullanıldığı ileri sürülüyor.
Nabila ilk olarak, askerlerin her şeyi kırıp döktüğünü duydu, ardından askerler ve köpek odaya girdi.
“Onlara söyledim, ‘O engelli, ona dokunmayın, o engelli. Köpeği uzak tutun’ dedim” diyor.
Ardından Nabila, köpeğin Muhammed’e saldırdığını gördü.
Şöyle anlatıyor:
“Köpek ona saldırdı, önce göğsünden sonra elinden ısırdı. Muhammed konuşmadı, sadece ‘Hayır, hayır, hayır’ dedi. Köpek kolunu ısırdı ve kan aktı. Ona ulaşmaya çalıştım ama yapamadım. Kimse ona ulaşamadı. O, köpeğin başına dokunup ‘Yeter, yeter’ diyordu. Kan aktıkça köpek daha çok saldırdı.”
Bu noktada, askerler Muhammed’i başka bir odaya götürdü ve köpekten uzaklaştırdı. Yaralandığı yerlere müdahale etmeye çalıştılar.
Her zaman ailesinin yardımına muhtaç olan Muhammed şimdi askerlerin elindeydi.
Nabila, “Onu başka odaya götürdüler, kapıyı da kitlediler. Ona ne olduğunu görmek istedik. Muhammed’i görmek istedik. Silahlarını bize doğrulttular. Bizi başka odaya aldılar” diyor.
Askeri doktorun onu tedavi etmek için geleceğini söylediler. Bir süre sonra doktor geldi ve Muhammed’in yattığı odaya girdi.
Muhammed’in yeğeni, 11 yaşındaki Janna, ailesinin askerlere yalvardığını anlatıyor. Askerler ise onun “iyi olduğunu” söylemekle yetindi.
Birkaç saat sonra aile, silah zoruyla evden çıkarıldı. Muhammed’i askerlerle bırakıp çıkmak zorunda kaldılar. Yalvarış ve çığlıklar işe yaramadı. Muhammed’in iki kardeşi gözaltına alındı ve hala serbest bırakılmadılar.
Bir hafta sonra, kardeşi Jibreel, eve geri döndü ve şoke edici manzarayla karşılaştı. Çektiği görüntüleri de BBC kameramanı ile paylaştı.
Muhammed’in cansız bedeni yerdeydi. Çevresinde kan vardı. Görüntülere göre koluna, kanı durdurmak için sadece turnike yapılmıştı.
Jibreel, “Kanamayı durdurmaya çalıştılar. Sonra dikiş atmadan ve başka bir şey yapmadan onu bıraktılar. Yalnızca bu ilk yardım müdahalesini yapmışlar. Gördüğünüz gibi burada ölüme terk edilmiş. Onun evden götürüldüğünü düşünüyorduk. Kanlar içinde yalnız şekilde bırakılmış. Ordu onu bırakıp gitmiş” diyor.
Muhammed’in ölümünün tam olarak hangi yaralanmayla gerçekleştiğini ve bu sürede ona ne olduğunu belirlemek güç.
Ailesi onun cesedini bulduktan kısa bir süre sonra evlerin arasındaki bir boşluğa defnetti. Çünkü cesetlerin morga ya da mezarlığa götürülmesi çok tehlikeliydi. Otopsi ve ölüm belgesi elde etmek ise mevcut şartlarda imkansız.
Aile, soruşturma istiyor. Ancak devam eden çatışmalar ve ölü sayısının çok yüksek olması, bunun yakın zamanda yapılabileceğinin ihtimal dahilinde olmadığını düşündürüyor.
BBC’nin konuyla ilgili İsrail ordusuna yönelttiği sorulara, ” İnceleme yapılacağı” yanıtı verildi.
Nabila, ölen çocuğunun son anlarını her an hatırlıyor:
“Köpeğin onu parçalaması gözümün önünden gitmiyor, kolundan akan kan, her zaman gözümün önünde, bir an bile gitmiyor. Onu koruyamadık, askerlerden de köpekten de…”
]]>AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, dönem başkanlığını devralan Macaristan’ın boykot edileceğini ve Budapeşte’de gerçekleşecek toplantılara bakanların değil, sadece bürokratların katılacağını açıklaması, Macaristan’da tepkiyle karşılandı.
Başbakan Viktor Orban’ın siyasi baş danışmanı Balazs Orban, Macaristan’ın AB tarafından susturulamayacağını, toplantılara alışılageldiği üzere AB komisyon üyelerinin değil de, sıradan bürokratların katılmasının bir sorun yaratmayacağını, bunun sadece Avrupa Birliği kurumlarına zarar vereceğini söyledi.
Macar Avrupa Birliği İşleri Bakanı Janos Boka ise AB Komisyonu’nun Avrupa Birliği organlarından biri olduğunun, bu nedenle, keyfi olarak hangi toplantıya katılıp, hangilerine katılmayacağına karar veremeyeceğini vurguladı.
Boka “Mevzuat nasılsa, uygulamanın da öyle olması lazım ve mevzuata göre toplantının da dönem başkanlığını üstlenen Macaristan’da gerçekleşmesi gerekiyor”, dedi.
İktidardaki FIDESZ Partisi’nin başkan yardımcısı Kinga Gal da, kararın komisyon başkanı von der Leyen’in seçim kampanyasının bir parçası olduğunu iddia etti.
‘Barış Misyonu’ tartışmaları
Aslında 1 Temmuz’dan itibaren AB dönem başkanlığını devralan Macaristan’ın başbakanı Viktor Orban’ın, hiç vakit kaybetmeden “Barış Misyonu” diye ilan ettiği bir diplomasi turuna çıktığında, Budapeşte bu inisiyatifin Brüksel’de hiç de hoş karşılanmayacağını biliyordu.
Viktor Orban önce hazırlıkları çok gizli tutulan bir Ukrayna ziyareti yaptı. Ardından Rusya lideri Vladimir Putin ile uçağı Moskova’ya ininceye kadar duyurulmayan bir görüşme gerçekleştirdi. Bunun ardından gelen Çin ziyareti de uluslararası diplomasi turunun tuzu biberi oldu.
Orban bu ziyaretleri beklendiği üzere Brüksel tarafından sert bir tepkiyle karşılandı.
AB’nin değişik kademelerinden gelen açıklamalarda, AB dönem başkanlığının işlevsel bir görev vermediği, Brüksel’in asıl uluslararası tavrının ve politikasının resmi yürütme organı olan komisyon tarafından sürdürüleceğin vurgulandı.
Burada verilen mesaj, “Viktor Orban’ın söyledikleri kendini bağlar” oldu.
Aslında Vikor Orban da bunun farkındaydı. O da Macar basınına yaptığı açıklamalarda bu ziyaretleri “AB Dönem Başkanı” sıfatıyla gerçekleştirmediğini özel olarak vurguluyordu.
Ama sonuçta Ukrayna, Moskova Çin ziyaretlerinde, Avrupa Birliğ Dönem Başkanı olarak da anıldı.
Ayrıca, Putin de konuşmasının bir yerinde Orban’dan bahsederken “AB dönem başkanı” dedi. Yani, “bu görüşmeler AB adına yapılıyor” izlenimini çıkarmak da mümkündü.
Viktor Orban’ın planları neler?
Viktor Orban, Ukrayna’ya savaş açmasının ardından Rusya’ya karşı sert tavrın ve ambargoların hafifletilmesini isteyen tek lider .
Ancak savaşın uzamasıyla birlikte AB içinde bu trajedinin bir şekilde sona erdirilmesinden yana olanların sayısı da artıyor.
Bu eğilim siyasetçiler arasında da gözlemleniyor, Orban’ın önerilerini ciddiye alan birlik üyesi ülkelerdeki ülkeler siyasetçilerinin sayısında da artış olduğu tespit edilebiliyor. Bunun en somut örneği Avrupa Parlamentosu seçimlerinin ardından Avrupa Parlamentosu’nda Viktor Orban’ın kuruluşuna öncü olduğ Avrupa Yurtseverleri adındaki yeni parlamento grubunun, 84 üyesiyle AP’deki 3. büyük parlamenter grubu haline gelmesi.
Viktor Orban’ın “Barış Misyonu” adını verdiği diplomasi turunun son ayağı Washington olmuştu. ABD’deki NATO zirvesine katılan Orban, ardından ABD başkanı Biden’le ikili görüşmeye gerek duymadan cumhuriyetçilerin başkan adayı Donald Trump’ı ziyaret etti.
Uzun bir görüşmenin ardından taraflar her konuda görüş birliği içinde olduklarını açıkladılar.
Bu görüşme uluslararası basında “Orban, Putin ve gelecekteki Amerikan başkanı Trump arasında elçilik yapıyor” türünden haberleri de beraberinde getirdi.
Her ne kadar bu iddia Trump’a yakın basın tarafından reddedilmiş olsa da, Ukrayna, Rusya ve Çin gezisinin ardından gerçekleşen Trump-Orban görüşmesinde Orban’ın temaslarının gündeme gelmemiş olması gerçekçi değil.
Orban’ın daha sonra bütün bu ziyaretlerin bir dökümünü boykot kararının alınmasından bir gün önce Avrupa Konseyi başkanı Charles Michel’e ilettiği haberleri de Avrupa basınında yayınlandı.
Bu haberlere göre Orban Michel’e ABD’de seçimi kesinlikle Trump’ın kazanacağını ve yeni ABD başkanının ilk işinin de, -daha başkanlığı resmen onaylanmadan- Ukrayna savaşını sona erdirmek için girişimlerde bulunmak olacağını haber veriyordu. Orban’a göre Trump bu konuda çok somut planlar hazırlamıştı.
Orban Trump’ın başkan seçilmesiyle ABD’nin, Ukrayna savaşında üstlendiği mali desteğin çok önemli bir kısmını geri çekeceğini, bunun ise desteği sürdüren AB’yi çok zor durumda bırakacağını iddia ediyor.
]]>DÜNYA Sağlık Örgütü (DSÖ) Covid-19’un yeni varyantları ‘FLiRT’ ve ‘LB.1’in dünyada baskın hale geldiğini duyurdu. Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, “ABD’de LB.1 varyantı yüzünden acile başvurularda yüzde 18, hastane yatışlarında yüzde 13’lük bir artış görüldü. Maalesef son birkaç yıldır Türkiye’de rutin test uygulamasından vazgeçildi. Dolayısıyla yeni varyantlar Türkiye’de varsa da bilmiyoruz” dedi.
DSÖ, iki yeni Covid-19 varyant grubu olan ‘FLiRT’ ve ‘LB.1’ adlı virüslerin dünyada baskın hale geldiğini duyurdu. Yeni varyantlarda ateş, boğaz ağrısı, burun akıntısı, kas ağrısı, kusma, ishal, koku ve tat alma bozuklukları şeklinde semptomlar görülüyor. Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, FLiRT varyantının ABD, Avrupa, Asya’da test yapan ülkelerde hızla ilk sıraya yükseldiğini, geçen ayın başından itibaren LB.1 varyantının da görülmeye başladığını söyledi. Ceyhan, “Covid-19 virüsünün yeni varyantlarının oluşması çok yanıltıcı ya da şaşırtıcı bir durum değil. Çünkü bu virüslerin özelliği bu. İnfluenza (grip) virüsü ve bu koronavirüsler sıkça mutasyona uğruyor. Dolayısıyla yeni varyantlar ortaya çıkıyor. O yüzden bazı tedbirler alarak bu dolaşımı yavaşlatmak lazım. FLiRT varyantı ilkbaharda ortaya çıktı ve hızla yaygın varyant haline geldi. Gerek ABD’de, gerek Avrupa’da, gerekse de Asya’da, yani test yapan ülkelerde ve varyant analizi yapan ülkelerde FLiRT varyantı hızla ilk sıraya yükseldi. Fakat arkasından geçtiğimiz ayın başında LB.1 dediğimiz yeni bir varyant görülmeye başlandı. Bunun ne kadar yayılacağı, ne kadar önemli olduğu henüz belli değildi. O yüzden takip listesindeydi DSÖ’nün. Geçtiğimiz hafta içerisinde yapılan değerlendirmelerde artık bunun FLİRT varyantından da hızlı bir yayılım özelliğine sahip olduğunu gördük. Görünen o ki önümüzdeki ay artık FLiRT varyantlarının yerini bu LB.1 varyantı alacak” diye konuştu.
‘MUTLAKA YENİ PANDEMİLER GELECEK’
Risk grubunda olan kişilerde yeni varyantların ölümcül seyredebileceğini söyleyen Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, “ABD’de geçen hafta bir önceki ayın ilk bu haftasına kıyaslandığında, acile başvurularda yüzde 18, hastane yatışlarında yüzde 13’lük bir artış görüldü. Tabii telaşa kapılmaya gerek yok. Herkesin aklına 2000 yılındaki o tablo geliyor; dükkanlar kapanacak, okullar, işyerleri kapanacak diye. Öyle bir durum söz konusu değil. Ancak bazı tedbirler alınması lazım. Bunların bir kısmı devlet tarafından alınabilecek tedbirler, bir kısmı da bireysel tedbirler. Yazın bu vaka artışının olmasının en büyük nedeni yeni varyantlar dışında, insanların hava çok sıcak olduğu için açık havadan çok kapalı yerlerde vakit geçirmesi. Özellikle iyi havalandırılmayan kalabalık ve kapalı yerlerde bu hastalığın çok rahatlıkla bulaştığını biliyoruz. Risk grubundaki kişiler bu tip ortamlardan mümkün olduğunca uzak durmalı. İlle de girmeleri gerekiyorsa, mutlaka N95 dediğimiz yani kendine bulaşmayı önleyen maskeleri yanlarında bulundurup öyle bir ortama girdiklerinde takmaları. El hijyenine yeniden dikkat etmek lazım. Bu gibi tedbirleri de bireysel anlamda alırsak, hiç değilse mutasyonların yayılmasını ve yeni mutasyonların ortaya çıkmasını biraz yavaşlatabiliriz. ‘Yeni bir pandemi geliyor’ meselesi deprem gibi, mutlaka yeni pandemiler gelecek. Bunu önlememiz mümkün değil” dedi.
‘TÜRKİYE’DE SÜRVEYANS PLANLAMASI YAPILMASI LAZIM’
Devlet tarafından da alınması gereken önlemlere dikkat çeken Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, “Devlet hazırlık planı oluşturulmalı. ve o plan herhangi bir pandemi başladığında, hemen yürürlüğe girebilecek bir plan olacak. Grip pandemisi için böyle bir plan var. Aslında her 4 yılda bir revize ediliyordu. Sonra edilmedi bir süredir. Ancak koronavirüs için böyle bir pandemi planı henüz oluşturulmadı. DSÖ’nün önderliğinde yapılıyor bu iş genellikle. Bütün ülkeler aynen seferberlik emrindeki gibi, kim o sırada neden sorumlu olacak, hangi bina, hangi araç kullanılacak gibi ayrıntılı bir plan yapmak lazım. Maalesef son birkaç yıldır Türkiye’de rutin test uygulamasından vazgeçildi. Dolayısıyla Türkiye’de varsa da yeni varyantlar bilmiyoruz. Varyant analizleri de artık yapılmadığı için, olanlar da hangi varyanttır bilmiyoruz. ‘Türkiye’de herkesi tarayın’ demiyoruz; ama bir sürveyans planlaması yapılıp, Türkiye’de şu anda hangi varyant ön planda hangi varyant yeni başlamış diye bunun takibini yapmak lazım. Bunu bütün Avrupa ülkeleri, ABD, Güney Asya ülkeleri yapıyor. Zaten şu ortamda, yani turizmin bu kadar kontrolsüz yapıldığı, işte bütün dünyada turistik hareketlerin bu kadar arttığı bir dönemde bir yerde çıkan bir varyantın başka bir yere gitmemesi zaten mümkün değil” diye konuştu.
‘MEVCUT AŞILARLA AŞILANAN DİYEMİYORUM’
Risk grubuna uygulanacak kadar aşının temin edilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, “Mevcut aşılarla gidin aşılanın diyemiyorum. Çünkü etkisini kimse bilmiyor. Dolayısıyla bizim elimizde bulunan Turkovac, Sinovac, Biontech gibi aşıların artık kullanımı olmadığı için kimse de çalışıp bu yeni varyantlara ne kadar etkili olduğunu bilmiyor. Ama teorik anlamda düşündüğümüzde etkisinin pek fazla olmadığını kabul etmek lazım. Çünkü bunlar daha etkili olabilecek aşılara bağlı bağışıklığı bile geçebilen varyantlar. Onun için hiç kimseye ‘gidin tekrar aşı olun’ diye bu aşılarla önermiyorum” ifadelerini kullandı.
Ceyhan, LB.1’in FLiRT ile aynı koldan gelmediğini belirterek, “JN.1 dediğimiz, kışın vaka artışına yol açan bir varyantın çocuğu gibi görünüyor. Bu varyantlarda, virüs daha hızlı bulaşıyor. Bağışıklık sistemi, daha kolay alt ediliyor. Bu tabii çok yeni olduğu için çalışmalara devam ediliyor. Kaybolmuş gibi gördüğünüz bir mutantın mutantı yani çocuğu çıkıyor ve yeni bir vaka artışı dönemine yol açıyor. Klinik bulgularda hiçbir fark yok. Dolayısıyla bir kişi kendisindeki hastalığın Covid-19 olup olmadığını test yaptırmadıkça bilemez. Bunu hekim olarak ben de bilemem. Çünkü şu sıralarda çok fazla böyle vaka var” dedi.
]]>Torres geçtiğimiz aylarda bu kadınlardan birine yönelik insan kaçakçılığı ve kölelik suçlarından sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı.
BBC’nin edindiği bilgiye göre ikinci kadınla ilgili de Torres hakkında suç duyurusunda bulunuldu.
Peki Leonardo DiCaprio ile partilere katılan ve uluslararası dergilere kapak olan bu eski model nasıl oldu da takipçilerini kandırıp, cinsel istismara sürükleyebildi?
“Benim için bir nevi umudu temsil ediyordu.”
2017’de Kat Torres’in Instagram sayfasına rastladığı anı bu sözlerle anlatan Ana, kayıp iki kadından biri değil ama o da Torres’in baskılarına maruz kaldığını anlatıyor ve kadınları arama operasyonunda kilit rol oynadı.
BBC’ye konuşan Ana, Torres’in Brezilya’nın yoksul gecekondu mahallelerinden uluslararası podyumlara ve Hollywood’un ünlü isimleriyle partilere uzanan hikayesinin onu cezbettiğini paylaştı.
“Çocukluğundaki şiddetin, istismarın ve tüm bu travmatik deneyimlerin üstesinden gelmiş gibi görünüyordu.”
Ana da şiddet dolu bir çocukluk geçirmiş ve ardından Brezilya’nın güneyinden ABD’ye tek başına taşınmış ve istismar içeren bir ilişki yaşamış.
Torres kısa bir süre önce A Voz (Ses) adlı otobiyografisini yayımlamıştı.
Kitapta ruhani güçleri sayesinde tahminlerde bulunabildiğini iddia eden fenomen, Brezilya medyasının saygın programlarına da röportaj vermişti.
Torres’in ruhani meselelere yaklaşımından özellikle etkilendiğini söyleyen Ana, “Dergi kapaklarındaydı. Leonardo DiCaprio gibi ünlü insanlarla birlikte görülüyordu. Gördüğüm her şey inandırıcıydı” diyor.
Ancak Ana, Torres’in anlattığı ilham veren hikayelerin kısmen yalanlar üzerine kurulduğunu bilmiyordu.
New York’taki eski ev arkadaşı Luzer Twersky, Hollywood’daki arkadaşlarının Torres’i halüsinasyon etkisi olan ayahuasca adlı bir bitkisel uyuşturucu ile tanıştırdığında bir daha asla eskisi gibi olmadığını anlatıyor.
“İşte o zaman bir nevi… kendini kaybetmeye başladı.”
Twersky, Torres’in bu sırada zengin ve güçlü erkeklerle romantik ilişkiye girmek için para aldığını ve bu erkeklerin paylaştıkları dairenin parasını da ödediğini düşünüyor.
Torres’in sağlıklı yaşam sitesi ve abonelik hizmeti müşterilerine, “Her zaman hayalini kurduğunuz aşk, para ve özgüven” sözü veriyordu.
Yardım videoları, hipnoz, meditasyon ve egzersiz programları da dahil olmak üzere ilişkiler, sağlık, işte başarı ve ruhani konularda tavsiyeler sunuyordu.
150 dolar karşılığında özel birebir video görüşmeleri yapan Torres, bu görüşmeler sırasında müşterilerinin tüm sorunlarını çözebileceğini iddia ediyordu.
Brezilya’nın başkentinde yaşayan ve Torres’in eski müşterisi olan Amanda, Torres’in kendisini özel hissettirdiğini anlatıyor.
“Tüm şüphelerimi, sorularımı, kararlarımı önce ona anlatırdım, böylece birlikte karar verebilirdik.”
Ancak Torres’in verdiği tavsiyelerin karanlık bir tarafı da vardı. Ana, Amanda ve Torres’in bazı diğer takipçileri, bu süreçte kendilerini arkadaşlarından ve ailelerinden psikolojik olarak giderek daha fazla soyutlanmış hissettiklerini ve Torres’in önerdiği her şeyi yapmaya istekli olduklarını anlatıyor.
Torres 2019’da Ana’dan New York’a taşınarak onunla yaşamasını ve asistanı olarak çalışmasını istediğinde Ana teklifi kabul etti.
Bu sırada Boston’da bir üniversitede okuyan Ana, üniversiteden ayrılarak internet üzerinden eğitim almaya karar verdiğini ve ayda yaklaşık 2 bin dolar karşılığında Torres’in hayvanlarına bakma, yemek pişirme, çamaşır yıkama ve temizlik yapma teklifini kabul ettiğini söylüyor.
Ancak Torres’in dairesine vardığında Ana, sosyal medya fenomeninin hayatının Instagram’da yansıttığından çok farklı olduğunu anladı.
“Çok şaşırtıcıydı. Ev çok dağınıktı, kirliydi, kötü kokuyordu.”
Ana, Torres’in yalnız kalmaya dayanamadığını ve tek başına duş almak gibi basit şeyleri bile yapamadığını anlatıyor.
Torres’in her ihtiyacına koşmak zorunda kaldığını anlatan Ana, evde olduğu süre boyunca kedi idrarıyla kaplı bir kanepede birkaç saatlik kısa uykularla yaşadığını söylüyor.
Ana bazı günler apartmanın spor salonunda saklandığını, egzersiz yapmak yerine birkaç saat uyuduğunu anlatıyor.
“Şimdi anlıyorum ki beni bir köle olarak kullanıyormuş… bundan tatmin oluyormuş.”
Ana, kendisine hiç ödeme yapılmadığını söylüyor.
“Orada sıkışıp kalmış, çıkış yolum yokmuş gibi hissediyordum. Muhtemelen onun ilk insan kaçakçılığı kurbanlarından biriydim.”
Ana New York’a taşındığında Boston’daki evinden ayrılmıştı, bu yüzden geri dönecek bir yeri yoktu ve yeni bir ev tutmak için yeterli gelire sahip değildi.
Torres’le yüzleşmeye çalıştığında saldırganlaştığını söyleyen Ana, bu davranışların kendi geçmişinde yaşadığı aile içi şiddet travmalarını tetiklediğini söylüyor.
Ana üç ay sonra yeni erkek arkadaşının yanına taşınarak Torres’in evinden kaçmanın bir yolunu buldu.
Ancak Torres’in hayatındaki rolü burada sona ermedi. Eylül 2022’de iki genç Brezilyalı kadının kayıp olduğunu duyduğunda Ana harekete geçmesi gerektiğini biliyordu.
Bu noktada Torres’in hayatı oldukça farklıydı. California’da tanıştığı 21 yaşındaki Zach adlı biriyle evliydi ve Teksas eyaletinin Austin kentinin banliyölerinde beş odalı bir ev kiralıyordu.
Torres, Ana’yla yaptığı gibi en sadık takipçilerini hedef almış ve onları gelip kendisi için çalışmaya ikna etmeye uğraşıyordu. Karşılığında takipçilerinin kendisiyle paylaştıkları mahrem kişisel ayrıntılardan yararlanarak hayallerine ulaşmalarına yardımcı olacağına söz vermişti.
Bir dönem Almanya’da yaşayan Brezilyalı Desirrê Freitas ve Brezilyalı Letícia Maia, Torres ile birlikte yaşamaya başladı.
Bu kadınlar daha sonra kaybolan ve FBI tarafından aranan kadınlar.
Sol adını verdiğimiz bir başka Brezilyalı kadın da aynı dönemde Torres tarafından işe alındı.
Sosyal medya kanallarında paylaşımlar yapan Torres, takipçilerine ” cadı klanını” tanıttı.
BBC, en az dört kadının daha Torres’e katılmaya ikna edilmek üzereyken anlaşmadan son dakikada çekildiğini öğrendi.
Kadınlardan bazıları, internette tacize uğramaktan korktukları ve deneyimlerinden ötürü hala travma yaşadıklarını söyleyerek bu haberde yer almaktan çekindi.
Ancak biz anlattıklarını mahkeme belgeleri, telefon mesajlaşmaları, banka hesap ekstreleri ve Desirrê’nin deneyimlerini anlattığı, DISRUPTalks tarafından yayınlanan @Searching Desirrê adlı kitabını kullanarak doğrulayabildik.
Desirrê, Torres’in intihara meyilli olduğunu ve desteğine ihtiyaç duyduğunu söyleyerek ona Almanya’dan Amerika’ya gelmesi için uçak bileti aldığını anlatıyor.
Torres ayrıca, kendisiyle yaşam koçluğu seanslarına başladığında 14 yaşında olan Letícia’yı çocuk bakıcılığı yapmak için ABD’ye taşınmaya ve daha sonra onunla birlikte yaşamak ve çalışmak için okulu bırakmaya ikna etmekle suçlanıyor.
Sol ise evsiz kaldıktan sonra Torres’in yanına taşınmayı kabul ettiğini ve tarot okumaları ve yoga dersleri vermek üzere işe alındığını söylüyor.
Ancak kadınlar çok vakit geçmeden yeni hayatlarının kendilerine vadedilen peri masalından çok farklı olduğunu anladı.
Desirrê birkaç hafta içinde Torres’in kendisine bir striptiz kulübünde çalışması için baskı yaptığını, çalışmaması halinde ona olan tüm borçlarını geri ödemek zorunda kalacağını söylediğini anlatıyor.
Torres’in ayrıca onu “büyülerle” de tehdit ettiğini söyleyen Desirrê, o dönemde Torres’in ruhani güçlerine inandığını ve bu ihtimal karşısında dehşete düştüğünü söylüyor.
Desirrê isteksiz bir şekilde striptiz kulübünde çalışmayı kabul etti.
BBC’ye konuşan kulübün yöneticisi James, Desirrê’nin haftanın yedi günü, her gün uzun saatler boyunca çalıştığını söylüyor.
Desirrê ve Sol, Austin’deki evde kadınların katı ev kurallarına tabi tutulduğunu, birbirleriyle konuşmalarının yasaklandığını, odalarından çıkmak ve tuvaleti kullanmak için Torres’ten izin almak zorunda olduklarını ve tüm kazançlarını derhal ona teslim etmeleri gerektiğini paylaşıyor.
BBC’ye konuşan Sol, “Bu durumdan kurtulmak çok zordu çünkü paramızın hepsi ondaydı” diyor ve devam ediyor:
“Çok korkutucuydu. Başıma bir şey gelebileceğini düşündüm çünkü tüm bilgilerim, pasaportum, ehliyetim de ondaydı.”
Ancak Sol, Torres’in başka bir müşterisine “ceza” olarak Brezilya’da seks işçisi olarak çalışması gerektiğini söylediği bir telefon görüşmesine kulak misafiri olduktan sonra bir şekilde kaçması gerektiğini fark etti.
Sol, eski bir erkek arkadaşının yardımıyla evden ayrılabildi.
Bu sırada eşine ait silahlar düzenli olarak Torres’in Instagram hikayelerinde yer almaya başladı ve kadınlar için bir korku kaynağı haline geldi.
Desirrê bu sıralarda Torres’in kendisini striptiz kulübünü bırakıp seks işçisi olarak çalışmaya ikna etmeye çalıştığını anlatıyor.
Bunu reddettiğinde Torres’in onu sürpriz bir şekilde atış poligonuna götürdüğünü paylaşan Desirrê, korkup Torres’in talebine boyun eğdiğini söylüyor.
Olanları kitabında anlatan Desirrê, “Aklımda çok fazla soru vardı: istediğim zaman durabilir miydim? Prezervatif yırtılırsa hastalık kapar mıydım? (Müşteri) gizli bir polis olabilir ve beni tutuklayabilir miydi? Ya beni öldürürse?”
Kadınlar, Torres’in belirlediği üzere günde 3 bin dolar kazanamadıkları durumda o gece eve dönmelerine izin verilmediğini anlatıyor.
Desirrê, “Ben birçok kez yeterince para kazanamadığım için sokakta uyumak zorunda kaldım” diyor.
BBC tarafından görülen hesap dökümlerinde Desirrê’nin 2022’nin Haziran ve Temmuz aylarında Torres’in hesabına 21 bin dolardan fazla para gönderdiği anlaşılıyor.
Desirrê, çok daha fazlasını da nakit olarak vermeye zorlandığını söylüyor.
Seks işçiliğini bırakmak istediğinde Desirrê, Torres’in onu polise ihbar etmekle tehdit ettiğini paylaşıyor.
2022’nin Eylül ayında Desirrê ve Letícia’nın Brezilya’daki arkadaşları ve aileleri, aylardır kendilerinden haber alınamamasının ardından onları bulmak için sosyal medya kampanyaları başlattılar.
Kadınlar artık tanınmayacak hale gelmişti. Siyah saçları Torres’inki gibi sarıya boyanmıştı.
Desirrê bu noktada telefonundaki tüm kişilerin engellendiğini ve Torres’in her emrini yerine getirdiğini söylüyor.
@searchingDesirrê (Desirrê’yi arıyoruz) adlı Instagram sayfası giderek yaygınlaştı ve genç kadının hikayesi Brezilya’daki haber kanallarında sıkça yer aldı.
Desirrê’nin arkadaşları öldürülmüş olabileceğinden bile endişe ederken, Letícia’nın ailesi de kadınların eve sağ salim dönmeleri için yardım çağrıları yaptı.
Ana, haberleri görür görmez alarm zillerinin çaldığını ve “(Torres’in) başka kızları da alıkoyduğunu” hemen tahmin ettiğini söylüyor.
Ana, Torres’in bazı diğer eski müşterileriyle birlikte FBI da dahil olmak üzere çok sayıda emniyet birimiyle temasa geçmeye başladı.
Bundan beş ay önce Ana ve Sol, Torres’i ABD polisine ihbar etmiş, ancak ciddiye alınmadıklarını söylemişti. O dönemde kanıt olarak kaydettiği ve BBC ile paylaştığı bir videoda Ana’nın “bu kişi çok tehlikeli ve beni öldürmekle tehdit etti” dediği duyuluyor.
Kayıp kadınların eskort ve seks işçiliği sitelerindeki profilleri keşfedildiğinde sosyal medyada paylaşılan cinsel istismar şüpheleri doğrulanmış oldu.
Medyanın ilgisi karşısında paniğe kapılan Torres kadınlarla birlikte Teksas’tan Maine eyaletine geçti. Instagram’da paylaşılan tüyler ürpertici videolarda Desirrê ve Letícia esir tutulduklarını inkar ediyor ve insanların onları aramayı bırakmasını talep ediyor.
Ancak BBC’nin izlediği bir video, o sırada neler olduğuna dair bir fikir veriyor. ABD’li yetkililer artık kadınların güvenliğine ilişkin endişelerin farkındaydı. İç Güvenlik Bakanlığı’nın iletişime geçerek durumu bildirdiği bir polis memuru, kadınların durumunu kontrol etmek için Torres’i FaceTime’dan aramıştı. Ancak bu görüşme başlamadan hemen önce Torres’in videoda, “Soru sormaya başlayacak. Hilelerle dolular. O bir dedektif, çok dikkatli olun. Tanrı aşkına, bir şey söylerseniz sizi dışarı atarım. Bağırırım” dediği duyuluyor.
Kasım 2022’de polis nihayet Torres ve diğer iki kadını Maine’de bir sağlık kontrolüne katılmaya ikna etti.
BBC’ye konuşan Dedektif David Davol, Torres, Desirrê ve Letícia’yı sorguladığında endişeye kapıldığını söylüyor.
Davol, kolluk kuvvetlerine güvensizlik, izolasyon ve Torres’in izni olmadan konuşma isteksizliği gibi bir dizi endişe verici işaret gördüklerini belirtiyor.
“İnsan kaçakçıları her zaman filmlerdeki gibi bir çete değil. Güvenilen biri olması çok daha yaygın görülen bir durum.”
Desirrê ve Letícia, Aralık 2022’de güvenli bir şekilde Brezilya’ya dönmüştü.
Davol, insan kaçakçılığının arttığına tanık olduğunu söylüyor.
Birleşmiş Milletler’e göre insan kaçakçılığı dünyada en hızlı şekilde yaygınlaşan suçlardan biri ve dünya çapında yılda 150 milyar dolar değerinde kâr getiriyor.
Davol aynı zamanda sosyal medyanın, insan kaçakçılarının kurbanları bulmasını ve aldatmasını çok daha kolay hale getirerek, bu suçun gelişmesi için bir platform sağladığına inanıyor.
BBC’nin Torres ile röportajı
Bu yılın Nisan ayında, BBC ekibine Torres ile Brezilya’daki bir hapishanede röportaj yapmabilmek için nadir görülen bir mahkeme emri verildi.
Bu, tutuklanmasından bu yana kendisiyle yapılan ilk medya röportajıydı.
Torres o sırada, Desirrê’ye muamelesiyle ilgili olarak hakkında açılan davanın kararını bekliyordu.
Bize ilk başta gülümseyerek, sakin ve soğukkanlı bir tavırla yaklaştı.
Tamamen masum olduğu konusunda ısrarcıydı ve kadınların kendisiyle birlikte yaşadığı ya da seks işçiliğine zorlandığı yönündeki iddiaları reddetti.
“İfade veren insanları gördüğümde o kadar çok yalan söylüyorlardı ki. O kadar çok yalan söylüyorlardı ki bir noktada gülmekten kendimi alamadım” diyen Torres şöyle devam etti:
“İnsanlar benim sahte bir guru olduğumu söylüyorlar ama aynı zamanda şunu da söylüyorlar: ‘O toplum için bir tehlike çünkü sözleriyle insanların fikrini değiştirebiliyor’.”
Kendi gördüğümüz kanıtlardan bahsettiğimizde ise Torres saldırganlaştı ve bizi de yalan söylemekle suçladı.
“Neye inanmak istiyorsanız ona inanmayı seçiyorsunuz. Size İsa olduğumu söyleyebilirim. Siz de İsa’yı ya da şeytanı görebilirsiniz, hepsi bu. Bu sizin seçiminiz. Bu sizin aklınız.”
Hücresine dönmek için ayağa kalktığında Torres tehditkar bir şekilde özel güçlere sahip olup olmadığını yakında öğreneceğimizi iddia etti ve beni (Hannah Price) işaret ederek “Ondan hoşlanmadım” dedi.
Torres bu ayın başlarında Brezilyalı bir yargıç tarafından Desirrê’yi insan kaçakçılığı ve köleliğe maruz bırakmaktan sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Yargıç, Torres’in genç kadını cinsel sömürü amacıyla ABD’ye getirdiğine hükmetti.
BBC’nin konuştuğu 20’den fazla kadın Torres tarafından dolandırıldıklarını ya da sömürüldüklerini söylüyor ve birçoğu Torres’in kendilerine yönelik muamelesi nedeniyle halen psikiyatrik tedavi gördüklerini paylaşıyor.
Torres’in avukatı, BBC’ye yaptığı açıklamada müvekkilinin masum olduğunu savunmaya devam ettiğini ve mahkumiyet kararının temyize sunulduğunu söyledi.
Brezilya’da diğer kadınların iddialarıyla ilgili bir soruşturma devam ediyor.
Ana, Torres’in işlediği suçları gören başka mağdurların da ortaya çıkabileceğine inanıyor ve insanların Torres’in yaptıklarının bir “Instagram draması” değil, ciddi bir suç olduğunu anlamalarını istiyor. Kendisi de ilk kez yaşadıklarını kamuoyuna açıklıyor.
Desirrê kitabının son sayfalarında yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“Henüz tam olarak iyileşmiş değilim, zorlu bir yıl geçirdim. Cinsel istismara uğradım, köleleştirildim ve hapsedildim. Umarım hikayem bir uyarı görevi görür.”
]]>Manisa’nın Soma ilçesinde Deniş Mahallesi’nde ormanlık alanda saat 12.18’de çıkan yangına ekiplerin müdahalesi devam ediyor.
Çıkış nedeni henüz belirlenemeyen yangın, şiddetli rüzgar nedeniyle kısa sürede geniş bir alana yayılırken yangına müdahale ekiplerine takviye yapıldı.
Yangına gün boyu 6 uçak, 12 helikopter (1 adet gece helikopteri dahil) olmak üzere 18 adet hava aracı, 65 arazöz, 21 su ikmali aracı, 4 dozer ve 6 yer ekibi ile havadan ve karadan müdahale edildi.
Hava araçlarının gündoğumu ile birlikte yeniden çalışmaya devam etmesi beklenirken, yangın bölgesinde ve çevresinde incelemeler yapan Soma Belediye Başkanı Serkan Okur, ANKA Haber Ajansı’na konuştu.
“Yangını kontrol altına almakta biraz zorlanıyoruz”
Yangın söndürme çalışmalarında gelinen son duruma ilişkin bilgi veren Başkan Okur, şöyle konuştu:
“Yangın öğle saatlerinde Çerkez Sultaniye Mahallesi’nde başladı. Maalesef rüzgarın da şiddetli olması nedeniyle kısa sürede önce Tekeli Işıklar Mahallesi’ne oradan da Bayat Mahallesi’ne doğru ilerledi. Ekiplerimiz, yangına en kısa sürede müdahale etmelerine rağmen rüzgarın çok şiddetli olması nedeniyle çok farklı alanlardan ortaya çıkması ekiplerimizin işini zorlaştırdı. Şu anda Bayat Mahallemizdeyiz. Mahallemiz tamamen boşaltılmış durumda. Bir ara yangın Bayat Mahallemize 200 metre kadar yaklaştı. Ancak gerek Manisa Büyükşehir Belediyesi itfaiye ekipleri gerek orman işletme itfaiye ekiplerinin acil müdahalesi ile köyü güvenli bir alanda tutmuş olduk Şu anda köyümüzde can ve mal güvenliği sağlanmış durumda. Aynı zamanda Tekeli Işıklar mahallesini de tahliye ettik. Orada da vatandaşlarımızın can ve mal güvenliği sağlanmış durumda. Ancak şu anda yangın, karşımızdaki tepede ve tepenin arka tarafında yoğun bir şekilde devam ediyor ve henüz kontrol altına alınabilmiş değil. Özelikle gece vakti olması, ekiplerin yangına müdahalesini zorlaştırıyor. Havadan da destek alamadığımız için yangını kontrol altına almakta biraz zorlanıyoruz.”
“Havanın aydınlanmasıyla birlikte yanan alanların ne kadar olduğu daha da net anlaşılacak”
Yangında ilk belirlemelere göre yaklaşık 200 hektarlık alanın yandığını kaydeden Okur, şunları söyledi:
“Orman Bölge Müdürümüzün verdiği bilgiye göre verimli orman alanı olarak yaklaşık 150-200 hektar bir alanın yandığı konuşuluyor şu anda. Ama tabii tam ölçümler henüz yapılabilmiş değil. Havanın aydınlanmasıyla birlikte yanan alanların ne kadar olduğu daha da net anlaşılacak. Şu anda yangının neyden kaynaklı olduğunu da henüz net bilemiyoruz. Bunun tespiti de yapılabilmiş değil. Bütün konsantrasyonumuzla yangını söndürmeye en azından farklı alanlara sıçramasını engellemeye odaklamış durumdayız.”
“Yangın tehlikesine karşı biraz daha duyarlı ve dikkatli olalım”
Son dönemde kritik seviyelere ulaşan yangınlara ilişkin vatandaşlara ‘dikkatli olun’ çağrısında bulunan Başkan Okur, şu ifadeleri kullandı:
“Havalar çok sıcak. Yangının en önemli sebeplerinden birisi… Kuraklık ülkemizi özellikle Ege Bölgesini tehdit eden bir durum. Bu kadar kurak bir bölgede hava sıcaklığının bu kadar yüksek olduğu bir noktada vatandaşlarımız da biraz sorumsuzca ve bilinçsizce hareket edince maalesef böyle yangınlarla karşılaşabiliyoruz. Haber vermeden anız yakılması, gelişigüzel piknik yapılması, piknik sonrası yaktığımız mangal ateşlerini söndürmemek veya yolculuk anında arabadan atılabilecek bir izmarit bile böyle yangınlara sebep olabilir ve bizim de ciğerlerimiz yanıyor. Çok üzülüyoruz. Dolayısıyla bir belediye başkanı olarak vatandaşlardan talebim, yangına ve yangın tehlikesine karşı biraz daha duyarlı ve dikkatli olalım. Yetkililerin belirlediği tedbirlere harfiyen uyalım.”
]]>Manisa’nın Soma ilçesinde dün öğlen saatlerinde henüz bilinmeyen bir nedenle meydana gelen orman yangını devam ediyor. Orman Bölge Müdürülüğü, Manisa Büyükşehir Belediyesi İtfaiyesi, Soma Belediyesi ve gönüllülerin müdahale ettiği yangına ilişkin son durumu Manisa Valisi Enver Ünlü anlattı. Rüzgarın şiddetini arttırmasıyla yangının büyük bir alana yayıldığı kaydeden Vali Ünlü, tedbir amaçlı iki mahallenin taliye edildiğini söyledi.
“İki köyümüz emniyet altına aldık”
ANKA Haber Ajansı’na yangının son durumuyla ilgili açıklamalarda bulunan Manisa Valisi Enver Ünlü, şunları kaydetti:
“Dün saat 12: 18’de gelen ihbar üzerine arkadaşlarımız 12: 28’de bölgeye intikal ettiler. Soma ilçemiz Deniş Mahallesi’nde yangın ihbarı geldi. 60 kilometre saati bulan çok kuvvetli bir rüzgar sebebiyle tam kontrol altına alınacakken şu anda yanan bölgeye sıçradı yangın. Tabii bizim önceliğimiz burada içinde bulunduğumuz Bayat ve Tekeliışıklar köyümüzün emniyetiydi. Oradaki vatandaşlarımızın tahliyesiyle daha çok ilgilendim. Toplamda 122 kara aracı, 16 hava aracıyla müdahale edildi yangına. Bir gece görüş kabiliyeti olan helikopterimiz hala müdahale ediyor. Bütün araçlarımız sahada. Öncelikle iki köyümüz emniyet altına aldık, tedbiren Soma’ya ve komşu köylere tahliye ettik. Çok şükür herhangi bir can ve mal kaybımız yok. Diğer mahallede bir küçük metruk depoda bir yangın oldu ama az önce gördüğünüz çeşmeye kadar alevler ulaştı. 700-800 metreye ormancıların tabiriyle spot ateşler uçtu. Bu sebeple yangın büyük bir alana yayıldı. Zeytinliklere, bahçelere, tarlalara da sıçradı. Arkadaşlarımız daha çok gündüz saatlerinde oralarda tedbir aldılar.
“Tahliyeler çok hızlı şekilde yapıldı”
Şu anda 14’üncü saatteyiz, rüzgar saat birden sonra 10 kilometre saatin altına düştü. Bu işimizi baya bir kolaylaştırdı. Orman Bölge Müdürümüz ve ekipleri, işletme müdürlerimiz, Balıkesir, Bursa, Afyon, Denizli, Manisa ve İzmir ekipleri burada, sahadalar. Şu anda 57 arazöz, 23 su tankeri, 5 dozer, bir tanesi gece görüş kabiliyeti olan 11 helikopter, 5 uçak, 10 itfaiye aracı, 3 tane TOMA. Emniyetimiz ve jandarmamızın TOMA’ların da köylerin girişlerine konuşlandırdık ki bu köylere yangının sirayet etmesine ciddi manada mani oldu. UMKE ekiplerimiz, AFAD ekiplerimiz, Kızılay’ımız, 5 asayiş timimiz, 4 trafik timimiz bu köylerdeki hem vatandaşlarımızın hem de hayvanların tahliyesini yaptılar. Çok şükür sağlıklı bir şekilde güvenli bölgelere nakledildi. Soma Belediyemiz hayvan pazarına nakletti. Şu anda her iki köyümüz de tedbir amaçlı tahliye edildi. İki köyümüzde de çok şükür herhangi bir can ve mal kaybımız yok. Yangından etkilenen müdahale ekibimiz yok. Bu bir nebze bizi sevindiriyor, teselli ediyor. Ama Tekeliışıklar Mahallemiz 90 hane ve içinde bulunduğumuz Bayat Mahallemiz 150 hane. Bunların tahliyesi gerçekten çok hızlı bir şekilde yapıldı. Ben vatandaşlarımıza gösterdikleri anlayış için çok teşekkür ediyorum. Belediyelerimiz, muhtarlarımız, jandarmamız, itfaiyemiz, orman ekiplerimiz, bölge müdürlüğümüze bağlı ekipler çok özverili bir şekilde çalıştılar. Bölgede elektriği tedbir amaçlı kestik. Şu anda yangın devam ediyor. Sabah saatlerinde helikopter ve uçaklar tekrar bölgeye hızlı bir şekilde intikal edecekler.”
Yangının çıkış nedeniyle ilgili ise Vali Ünlü, jandarmanın gerekli tahkikatları yaptığını belirtti.
]]>AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, komisyon üyelerinin artık, 1 Temmuz’da birliğin dönem başkanlığını devralan Macaristan’daki toplantılara katılmayacaklarını açıkladı.
Brüksel’deki kaynaklara göre bu karar, AB Dönem Başkanı Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın kendi kendine ilan ettiği “barış misyonu” kapsamında Moskova ve Pekin’e yaptığı ziyaretlere duyulan tepki nedeniyle alındı.
Brüksel yönetimiyle, Rusya ile ilişkiler ve Ukrayna’ya destek başta olmak üzere birçok konuda görüş ayrlığı içinde olan Macaristan, AB Dönem Başkanlığı’nın ikinci haftasında birlik yönetimiyle karşı karşıya geldi.
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 1 Ocak 2025 tarihine kadar dönem başkanlığını yürüyecek olan Macaristan’daki toplantılara arttık bakan göndermeyeceklerini duyurdu.
AB yönetimi, Macaristan’daki toplantılarda sadece bürokratlar tarafından temsil edilecek.
Von der Leyen’in açıklamasına göre, boykot kararı çerçevesinde AB Komisyonu’nun Budapeşte’ye olağan çalışma ziyareti de iptal edildi. Tüm komisyon üyeleri, geleneksel olarak, dönem başkanlığını devralan her ülkeye resmi blr ziyaret gerçekleştiriyordu.
Avrupa Parlamentosu da yeni AB Dönem Başkanı Orban’ın genel kurula yönelik olağan konuşmasını iptal etti.
Bu, AB tarihinde bir ilk. Daha önce hiçbir dönem başkanı ülkeye karşı böyle bir yaptırım uygulanmamıştı.
Ursula von der Leyen, bu kararın “son gelişmeler ışığında” alındığını bildirdi. Brüksel’deki diplomatik kaynaklara göre bunun anlamı, Macaristan Başbakanı Orban’ın AB Dönem Başkanı olduktan sonra kendi kendine ilan ettiği “Barış misyonuna” yönelik açık bir tepki.
Orban, AB Dönem Başkanlığı’nı devraldıktan sonra Ukrayna’ya sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi.
Macaristan Başbakanı’nın bir sonraki durağı, AB’nin yaptırım uyguladığı Rusya oldu.
Orban’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Moskova’da yaptığı görüşme, Ukrayna’nın işgalinden bu yana Moskova ile ilişkileri askıya alan AB ülkeleri ve Brüksel yönetiminde tepkilere yol açtı.
Orbán, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’n ardından, Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping’i ve ABD başkan adayı Donald Trump’ı da ziyaret etti
Orbán, bu ziyaretleri “AB Dönem Başkanı sıfatıyla değil, Macaristan Başbakanı olarak gerçekleştirdiğini” söylese de, birçok üye ülkenin tepkisini yumuşatmadı.
Birlik üyesi Estonya, Letonya ve Litvanya, Polonya, İsveç ve Finlandiya bu ziyareti protesto etmek amacıyla; Macaristan’ın düzenlediği gayri resmi toplantılara bakanları değil, sadece bürokratları gönderme kararı almıştı.
Bazı AB üyesi ülkelere göre, Orban, birlik adına haraket ediyor izlenimi vererek, dönem başkanlığı görevini kötüye kullanıyor.
Her 6 ayda bir dönüşümlü olarak görev yapan AB Dönem Başkanı ülkelerin, birlik adına dış politika konusunda görüş belirtme yetkisi yok.
Başta AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Josep Borrell olmak üzere, birçok Avrupalı yönetici, Orban’ın Putin’le ilk görüşmesini, AB politikaları açısından “kabul edilemez” olarak değerlendiriyor.
AB Komisyonu’nun aldığı boykot kararı, önümüzdeki 6 ay içinde, Avrupa’nın yasama önerilerine ilişkin karar alma sürecini zorlaştıracağı anlamına geliyor.
AB’deki karar sürecinde etkili olan komisyon ve Avrupa Parlamentosu’nun Budapeşte’ye yapacağı geleneksel ziyareti ertelemesi, yeni yasama yılındaki önerilerin de sekteye uğramasına neden olacak.
Donald Trump’ın ABD seçimlerinde kullandığı sloganı AB’ye uyarlayan Orban, “Make Europa Great Again” söylemiyle AB’nin yeni dönemdeki gündemini belirlemeyi amaçlıyordu.
Ancak komisyonun aldığı boykot kararının, Macaristan’a çok fazla haraket alanı tanımayacağı belirtiliyor.
Macaristan’ın dönem başkanlığından rahatsız olan AB yönetimi, Ukrayna ve Moldova ile tam üyelik müzakereleri, Rusya ve Belarus’a yeni yaptırımlar ve Ukrayna’ya mali destek konularını hızlı bir şekilde Belçika’nın dönem başkanlığında hayata geçirmişti.
Brüksel’deki AB kaynaklarına göre, Avrupa Parlamentosu seçimleri sonrası yeni oluşacak AB yönetimi ve hazırlıkları nedeniyle 6 aylık sürede AB’nin işleyişini etkileyecek yeni düzenlemeler gündeme gelmeyecek.
Bu nedenle de Orban yönetiminin AB’nin işleyişi konusunda çok fazla bir olumsuz etkisinin olmayacağı belirtiliyor.
Macaristan’a yönelik boykot kararını açıklayan Ursula von der Leyen’in ikinci dönem AB Komisyonu Başkanı olması için Perşembe günü Avrupa Parlamentosu’nda oylama yapılacak.
AB kaynaklarına göre, von der Leyen, bu kararla, Avrupa Parlementosu’nda üçüncü en büyük grup olan Orban’ın kurduğu aşırı sağcı gruba karşı, diğer partilerin desteğini de almayı hedefliyor.
]]>Washington Post gazetesinde yayımlanan, David Ignatius’un üst düzey Amerikalı yetkililere dayandırdığı yazısına göre, İsrail ile Hamas arasında müzakere edilen esir takası ve ateşkes anlaşmasının çerçevesi kabul edildi.

İSRAİL, ASKERLERİNİ İRAN ÇATIŞMASINA HAZIRLAMAK İSTİYOR
Tarafların, “ateşkesin nasıl uygulanacağına dair ayrıntıları müzakere ettiklerini” söyleyen yetkililer, çerçevenin belirlenmiş olmasına rağmen nihai bir anlaşmanın yakın olmayabileceğini ve karmaşık ayrıntılar nedeniyle sürecin zaman alacağını aktardı. Yazıda, İsrail’in, 9 aydır Gazze Şeridi’nde yürüttüğü saldırılar nedeniyle “askerlerini dinlendirmek, İran ve vekilleriyle olası çatışmalara” hazırlanmak istediği ifade edildi. Amerikalı bir yetkili, Hamas’ın mühimmatının azaldığını iddia ederek, hareketin ateşkes taleplerini giderek daha yüksek sesle dile getiren Filistinlilerin baskısıyla da karşı karşıya olduğunu öne sürdü.
ÇATIŞMANIN SONA ERMESİ İÇİN 3 AŞAMALI ÇÖZÜM
Amerikalı yetkililerce açıklanan anlaşma taslağında çatışmanın sona ermesi için üç aşamalı bir çözüm öngörüldü. İlk olarak 6 haftalık bir ateşkes yapılacak ve bu sürede Hamas, tüm kadın mahkumlar, 50 yaşın üzerindeki tüm erkekler ve yaralılar da dahil olmak üzere 33 İsrailli esiri serbest bırakacak. İsrail ise hapishanelerindeki yüzlerce Filistinliyi serbest bırakacak ve askerlerini nüfusun yoğun olduğu bölgelerden Gazze’nin doğu sınırına doğru çekecek. Gazze Şeridi’ne insani yardımlar gönderilecek, hastaneler onarılacak ve ekipler enkazı temizlemeye başlayacak.

GAZZE’DE GEÇİCİ YÖNETİM SİNYALİ
Yazıya göre, Hamas’ın çatışmaların kalıcı olarak sona erdirileceğine dair yazılı garanti talebinden vazgeçmesi müzakerelerde dönüm noktası oldu. İsrail ve Hamas, müzakerelerin ikinci aşamasında ne Hamas’ın ne de İsrail’in Gazze Şeridi’ni yönetmeyeceği bir “geçici yönetim” planını kabul ettikleri sinyalini verdi. Plana göre, Gazze Şeridi’nde güvenlik, “ABD tarafından eğitilen ve ılımlı Arap müttefiklerce desteklenen bir güç” tarafından sağlanacak. Bahsi geçen güç, İsrail tarafından onaylanmış Gazze’deki Filistin yönetiminin yaklaşık 2 bin 500 destekçisinden oluşan bir gruptan seçilecek.
HAMAS YETKİ DEVRETMEYE HAZIR
Amerikalı bir yetkili, Hamas’ın arabuluculara “geçici yönetim düzenlemesine yetki devretmeye hazır olduğunu” söylediğini iddia etti. Amerikalı arabulucular anlaşmayı sonuçlandırmaya yaklaşırken, Katar ve Mısır’dan da önemli destekler aldı. Anlaşmanın aynı zamanda İsrail’in, Hizbullah’ın uzun süredir talep ettiği sınır değişikliklerini kabul etmesini ve taraflar arasındaki gerginliği sona erdirecek diğer güven artırıcı önlemleri de içereceği iddia edildi.

İSRAİL İLE HAMAS ARASINDAKİ DOLAYLI MÜZAKERE SÜRECİ
ABD Başkanı Joe Biden, 31 Mayıs’ta İsrail’in 3 aşamadan oluşan yeni bir ateşkes önerisi sunduğunu açıklamıştı. Biden, bu önerinin İsrail’e ait olduğunu söylese de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, “belirlenen hedefler” gerçekleşinceye kadar Gazze’deki saldırılarına devam edeceklerini belirtmişti. Netanyahu, 3 Haziran’da Meclis Dış İlişkiler ve Savunma Komitesinde yaptığı konuşmada, İsrail’in önerdiği ile Biden’ın sunduğu teklif arasında “boşluklar” olduğunu öne sürmüştü.
]]>“MUTLAK TOPRAK DERİNLİĞİMİZ BİRAZ AZALDI”
Bartın Üniversitesi (BARÜ) Orman Fakültesi Orman Amenajmanı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ali Durkaya, Batı Karadeniz’deki ormanların Türkiye’nin en zengin orman varlığı arasında yer aldığını ifade ederek, “Filyos havzasında yeterli yağış ve uygun toprak koşulları nedeniyle, bölgemiz karışık ormanlar kurmaya elverişli ortamlar arasında bulunmaktadır. Bölgemiz ağaçların çok verimli bir yetişme ortamı olduğu için Avrupa’nın sıcak noktaları arasında yer almaktadır. Dolayısıyla bölgemizde gen koruma ormanları arasındaki Yenice ormanlarımız da buradadır. Bölgemizin toprak yapısı killi, su tutma kapasitesi yüksek, bitki besin elementleri açısından da yüksek bir toprak yapımız var. Fakat yetişme ortamımızın bir handikabı var. Geçmiş yıllarda yoğun tarım yapıldığı için şu anda ormana dönüşmüş pek çok alanda erozyon nedeniyle mutlak toprak derinliğimiz biraz azaldı. Yani ana kayanın üzerindeki toprak derinliğimizin nispeten düşük olduğunu söylememiz gerekir” dedi.

“ALIŞIK OLMADIĞIMIZ HORTUMLAR YAŞANDI”
Son aylarda bölgede çok dikkat çekici hava olaylarının yaşandığını belirten Prof. Dr. Durkaya, şöyle konuştu; “2023 yılı sonu ve 2024 yılının mayıs ve haziran aylarında bölgemizde çok dikkat çekici değişiklikler var. Bu aylarda bölgemizde rekor sıcaklıklar kaydedildi. Buna bağlı olarak da deniz suyu sıcaklıklarında rekor sıcaklıklar tespit edildi. Bu iklimde yaşanan düzensizlikler, tabii bunlar küresel iklim değişikliğinin bir sonucu olarak marjinal hava olaylarının yaşanmasına neden oldu. Bölgemizde daha önceden çok alışık olmadığımız hortum olayları görülmeye başlandı. Bölgemizdeki ağaçların devrilmesine neden olan ve bizim alışık olmadığımız hortumlar yaşandı. Daha önceden de görülüyordu ama sıklığı ve şiddeti gittikçe artmaya başladı. Bu küresel iklim değişikliği sürecinde bunun artarak devam edeceği şu anda tahmin edilebilir.

Bölgede yaşanan ağaç devrikleri sonrasında Zonguldak Orman Bölge Müdürlüğü ekipleri de sahada çalışmalarına başlayarak, ağaçların damgalanmasına başlandı. Sonrasında bu ağaçların alandan çıkartılmasıyla tam hasar ortaya çıkacaktır. Çünkü hortumlarda devrikler düz bir şekilde olmuyor. Hepsi birbirinin üzerine devrildiği için çalışmaların uzun süreceğini görüyoruz. Küresel ısınmanın sonuçlarından bir tanesi de yağışların düzensizliğidir. Yani 3-5 ay içerisinde düşmesi gereken yağışın 20 dakikada aniden düşmesidir. Yine Bartın’da son yılarda bu yağış konusundaki rejimin son yıllarda artış gösterdiği görüyoruz ve sel olaylarına dönüşüyor. Bu sel konusunda ormanlar da dahil olmak üzere erozyon ve toprak kayıplarına neden oluyor. Küresel iklim değişikliğinin böyle bir etkisi de var. Evet ormanlarımız, topraklarımızı erozyona karşı korur ama aşırı yağışlarda bazen ormanlarımızın da yapacağı çok bir şey kalmıyor.”

KOOPERATİFLER, ORMAN İŞLETME EKİPLERİNE DESTEK VERİYOR
Bartın’ın Ulus ilçesi Kumluca beldesindeki orman varlığının ekonomiye katkısında büyük rol oynayan kooperatifler de Zonguldak Orman Bölge Müdürlüğü ekiplerinin yaptığı çalışmalara destek veriyor. Sınırlı Sorumlu Zafer ve Çevre Köyleri Tarım Kalkınma Kooperatifi Başkanı Mustafa Güney, “Kumluca bölgesi yaylalarında küresel ısınmadan dolayı olduğu söylenen, daha önce çok görülmeyen ama bu sene hortumdan dolayı ormanda bulunan ağaçların devrildiğini tespit ettik. Bununla ilgili Zonguldak Orman Bölge Müdürlüğü, Ulus Orman İşletme Şefliği ile Kumluca, Ardıç, Sökü ve Sarıkaya Orman işletme şefliklerinde çalışmalar devam ediyor. Bu yaşanan durumun bilimsel olarak da çalışmalarının da yapıldığını söyleyebiliriz. Bu yaşanan olağanüstü durum nedeniyle bölgedeki orman kooperatifleri olarak Orman İşletme Müdürlüğü ekiplerimize yıkık, kırık ve devrik ağaçların kaldırılması aşamasındaki çalışmaları destek veriyoruz. İnşallah tekrarını yaşamayız” dedi.
]]>Washington’da yapılan NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nin sonuç bildirgesi yayımlandı.
Zirvede 32 üye ülke Ukrayna’nın gelecekte NATO üyesi olması için “geri dönülemez bir yola girildiği” üzerinde uzlaşılırken, üyelik için bir tarih belirlenmedi.
Birlik aynı zamanda Ukrayna’ya gelecek yıl için, ilk kez Amerikan F-16 savaş uçakları da dahil olmak üzere yaklaşık 43,3 milyar dolarlık askeri yardım sözü verdi.
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg “Ukrayna’ya desteğimiz bir hayırseverlik işi değil – bunu kendi güvenliğimiz için yapıyoruz” dedi.
Zirvenin sonuç bildirgesinde ayrıca gelecek yılki zirvenin Haziran ayında Hollanda’nın Lahey kentinde, bir sonrakininse Türkiye’de yapacağı kaydedildi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı zirve bugün sona erecek.
“En büyük tehdit Rusya”
Rusya’nın Şubat 2022’de başlayan Ukrayna işgali, NATO Zirvesi’nin birinci gündem maddesi.
Tüm üye ülkelerin kabul ettiği zirve sonuç bildirgesinde, Rusya’nın birliğin güvenliğine “en büyük ve doğrudan tehdit” olduğu vurgulandı.
4 Nisan 1949’da aralarında ABD, İngiltere, Kanada ve Fransa’nın da bulunduğu 12 ülke tarafından kurulan NATO’nun kuruluş hedefi, Rusya’nın da aralarında olduğu bir grup eski komünist cumhuriyetin oluşturduğu Sovyetler Birliği’nin Avrupa’da genişlemesini engellemek amacıyla bir blok oluşturmaktı.
Birliğin 75. yıl zirvesinde de Rusya yine en büyük tehdit olarak yer aldı.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Amerikan yapımı F-16 savaş uçaklarının Danimarka ve Hollanda’dan Ukrayna’ya sevkiyat sürecinin başladığını ve uçakların “bu yaz kullanımda olacağını” açıkladı.
Ukrayna savaşın başından bu yana gelişmiş savaş uçakları talep ediyordu. F-16’lar Kiev’in bu talebine verilen ilk olumlu yanıt olacak.
Bunun yanında Ukrayna’ya hava savunma sistemleri de gönderilecek.
Üye ülkeler ayrıca Ukrayna ordusunun eğitimi ve askeri yardımların koordinasyonu için özel bir birlik kurulmasında da uzlaştı.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy de zirvenin davetlileri arasındaydı.
Üyelik için tarih yok
Zirvede Ukrayna’nın son aylarda “gerekli demokratik, ekonomik ve güvenlik reformları konusunda somut adımlar attığı” vurgulandı ancak resmi üyelik davetinin sadece “gerekli koşullar sağlandığında” gönderilebileceği belirtildi.
Sonuç bildirgesinde “Ukrayna bu hayati adımları atarken, ülkeyi NATO üyeliği de dahil olmak üzere Avrupa-Atlantik entegrasyonu için girdiği geri döndürülemez yolda destekleyeceğiz” ifadesi kullanıldı.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy zirvede, İngiltere’nin yeni başbakanı Keir Starmer da dahil olmak üzere birçok dünya lideri ile görüştü.
Starmer Zelenskiy’e İngiltere’deki hükümet değişikliğine rağmen Ukrayna’ya destekte bir değişim yaşanmayacağı sözü verdi.
Rusya’dan F-16’lara tepki
Ukrayna’ya Amerikan F-16 savaş uçaklarının gönderildiği açıklamasına beklendiği gibi Rusya’dan sert bir tepki geldi.
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova, Tass haber ajansına yaptığı açıklamada “Bu Washington’ın savaş çetesinin başını çektiğinin kanıtı” dedi.
]]>Luca, Avustralya’nın Perth şehrinde iki yıl önce doğduğunda, annesi ve babası hiç beklemedikleri bir haberle sarsıldı. Luca’ya kistik fibrozis teşhisi konmuştu.
Yetkililer, 8 yıldır Avustralya’da yaşayan Laura Currie ve kocası Dante Curie’ye, ülkede kalıcı olarak yaşayamayacaklarını, Luca’nın ülke için bir mali yük olduğunu söyledi.
“Bir hafta boyunca ağladım ve Luca için gerçekten çok üzüldüm” diyen Laura, şimdi savunmasız haldeki oğullarının “bu şekilde ayrımcılığa uğramayı hak etmediğini” söylüyor.
Nüfusun üçte birinin başka bir ülkede doğup buraya yerleştiği Avustralya, yıllardır kendini bir “göç ülkesi” olarak tanıtıyor.
Göçmenlere yeni bir başlangıç şansı tanıyan, çok kültürlü bir ev olduğu imajını veriyor.
Ancak çoğunlukla, özellikle de engelliler ve ciddi bir sağlık problemi olanlar için gerçekler bundan farklı.
Avustralya, dünyada düzenli olarak sağlık ihtiyaçları nedeniyle göçmenlerin vize başvurularını reddeden çok az ülkeden biri.
Özellikle 10 yıllık bakım maliyeti 86 bin Avustralya dolarını (yaklaşık 57 bin dolar, 1 milyon 900 Türk Lirası) aşanlar zor durumda kalıyor. Yeni Zelanda’da da benzer bir politika yürütülüyor ama Avustralya’daki kadar katı değiller.
Avustralya hükümeti, vatandaşlarının sağlık hizmetlerine erişimini koruma altında tutmak ve harcamaları kısmak için bu yasaların gerekli olduğunu savunuyor.
Kimi vizeler için bazıları muafiyet başvurusunda bulunabiliyor. Vize reddine itiraz başvurusunda bulunmak da bir seçenek ama süreç uzun ve maliyetli oluyor.
Aktivistler ayrımcı olduğunu söyledikleri yasanın engellilere yönelik modern yaklaşımlardan kopuk olduğunu savunarak yıllardır mücadele yürütüyor. Yetkililerin sağlık şartını gözden geçirme kararı sonrası önümüzdeki haftalarda bu durumun değişeceğini umuyorlar.
“Bize ‘çok maliyetlisin, ülkene dön’ diyorlar”
Luca’nın annesi Laura ile babası Dante Avustralya’nın çaresiz bir şekilde ihtiyaç duyduğu meslek kolu olan öğretmenlik için başvurarak bu ülkeye taşındı.
Laura kreş öğretmeni, eşi Dante de badanacı ve iç dekorasyon uzmanı. Yaşadıklarından sonra, sanki burada kurdukları hayatın da, verdikleri vergilerin de değeri yokmuş gibi hissettiklerini söyleyen Laura, şöyle devam ediyor:
“Biz Avustralya’ya ‘ihtiyacın olduğunda buradayız’ derken, roller değişip biz Avustralya’nın yardımına ihtiyaç duyduğumuzda, bize ‘Hayır, üzgünüm, bizim için çok maliyetlisin ve kendi ülkene geri dön’ deniyor.”
Avustralya, katı göç politikaları ile biliniyor.
Ülkede, denizden botlarla gelen göçmenleri hedef alan “botları durdur” politikasının bir başka şekli uygulanıyordu.
Botla gelen göçmenlerin Papua Yeni Gine ve Pasifik ada ülkesi Nauru’daki gözaltı merkezlerine yollanması son yıllarda tartışmaya neden olmuştu.
“1901 yılındaki politikalar devam ediyor” eleştirisi
Ülke, 1901’de çıkarılan yasayla beyaz olmayan göçmenlerin sayısını sınırlamayı amaçlayan “Beyaz Avustralya” politikasından ancak 1970’li yıllarda tamamen uzaklaşabildi.
Hükümete engellilere yönelik tartışmalı yasayı gözden geçirmesi yönünde baskı yapan bir şemsiye kuruluş olan Welcoming Disability’den Jan Gothard’a göre 1901’de var olan sağlıkla ilgili ayrımcılık, bugün de devam ediyor.
Göç avukatı Gothard, “İnsanlara 1901’de davrandığımız gibi davranıyoruz ve Avustralya’da kabul görmeyecek insanlar olduklarını düşünüyoruz” diye konuşuyor.
İlginç bir şekilde Avustralya’nın Göç Kanunu, kendi Engelli Ayrımcılık Kanunu’ndan muaf.
Özetlemek gerekirse Avustralya’da ne kadar uzun yaşadığınızdan bağımsız olarak, ülkede doğmuş olsanız bile, kendi özel sigortanız olsa bile ya da sağlık masrafların karşılayabilseniz bile, eğer mali yük olarak görülüyorsanız, sağlık şartını yerine getiremediğiniz anlamına geliyor.
Hükümet, resmi verilere göre 2021-2022 yılları arasında vize başvurularının yüzde 99’unun sağlık kriterlerine uyduğunu, bin 779’unun bu koşullara uymadığını belirtiyor.
Röportaj vermeyi kabul etmeyen Göç Bakanı Andrew Giles, kısa süre önce “Avustralya’da doğmuş ve göç sağlık kanunundan olumsuz etkilenenlerin bakanlığın devreye girmesi için başvurabileceğini” söyledi.
Ancak aileler meşakkatli olduğunu söyledikleri bu sürecin zaten zor olan yaşamlarını daha da zorlaştırdığını ifade ediyor.
28 gün sonra ülkeyi terk etmeleri gerek
2014’de oğlu Dhaffan nadir görülen bir genetik hastalıkla doğan ve omuriliği zedelenen Mehwish Qasim, 24 saat bakıma ihtiyacı olan oğlu ve eşi ile beraber ülkede kalmak için büyük bir mücadele yürütmüş ve uluslararası basında da yer almıştı.
Qasim, “Çocuğunuz hastayken ve bu kadar zorluk yaşarken, bir yandan insanlardan yardım ve imza istiyorsunuz ve zaten hayatınızda çok fazla şey olup bitiyor” diye açıklıyor.
Pakistan uyruklu aile, bir noktada ülkelerine geri dönmeyi de düşünmüş ancak uçağa binmek Shaffan için hayati risk taşıdığı üzere vazgeçmişler.
Sekiz yıl süren mücadele sonrası 2022’de aileye ülkede kalabilecekleri söylense de, eğitimli bir muhasebeci olan Qasim bu yıllar boyunca kendi meslek kolunda bir işte çalışamamış ve ailenin geçinmesi için kafelerde, süpermarketlerde ve taksi uygulamalarında çalışmak zorunda kalmış.
Luca’nın ailesi de, ülkede kalmak için mücadele etmeyi sürdürüyor ve pes etmiyor.
Ülkede istihdam sorunu yaşanan iş kollarında çalışıp boşlukları dolduruyor, bu sayede itiraz başvurularının olumlu sonuçlanacağını umuyorlar.
Eğer başvuruları reddedilirse, 28 gün içinde ülkeden ayrılmaları isteniyor.
Luca örneğinde en büyük sorun, hastalığının tedavisinde maliyetli bir ilaç olan Trikafta’ya ihtiyaç duyulması. Aslında Luca şu an bu ilacı kullanmıyor hatta ilacın ona uygun olup olmadığı da bilinmiyor. Yine de tedavisinin yaklaşık 1.8 milyon Avustralya dolarına denk geleceği hesabı yapılıyor ve bu da 10 yıl içinde tedavi masrafının hükümetin göçmenler için koyduğu mali sınır olan 86 bin Avustralya dolarından fazla olduğuna işaret.
Avustralyalı aktivistler, yakın zamanda eşiği yükseltilen sağlıkta maliyet sınırını sevinçle karşılasalar da, sınırın hâlâ ortalama maliyetlerin altında kaldığını ifade ediyorlar.
Down sendromu, ADHD ve otizm gibi sağlık sorunları olan çocukların ailelerinin de desteklenmesi gerektiğini söyleyen aktivistler sağlık giderlerine ilişkin tahminler hesaplanırken, özel eğitim desteğinin dışarıda tutulmasını istiyorlar.
10 yaşındaki kızı Darcy Down sendromlu olan İngiliz kökenli Claire Day, Avustralya’da iki ayrı iş teklifi almış olmasına rağmen, kızının durumu nedeniyle vize alması ihtimalinin az olduğunu öğrenmiş.
21 yıldır Londra’da polis olarak çalışan Claire, Avustralya kolluk güçlerine katılması durumunda kalıcı vize alabiliyor ancak kızının hastalığı nedeniyle sorun yaşayacağından korkuyor.
Day, “Darcy sağlıklı bir çocuk; okula gidebiliyor ve okulda kulüplere katılıyor. O yüzden bu konunun sorun olmayacağını ummuştum” diyor.
Bu gibi hikayeler nedeniyle aktivistler Avustralya’nın bu politikasıyla engelli göçmenlere yönelik ayrımcılık yaptığını savunuyor.
]]>Babası Abu El Vafa dört gündür kayıp olan çocuğu Muhammed’in cesedini Yukarı Mısır’da bulunan Asyıt şehrindeki bir tarım arazisinda buldu.
Polis cinayetle ilgili çocuğun akrabası olan üç erkek kardeşi gözaltına aldı.
Savcılığın paylaştığı açıklamaya göre, şüphelilerden ikisi, yasa dışı bir kazıda antik Mısır hazinelerine ulaşmak isteyen bir maden arayıcısına çocuğun ellerini satmak için cinayeti işlediklerini söylediler.
‘Yalnız başına oturup ağlıyorum’
BBC Arapça Servisi’ne konuşan Abu El Vafa, “Oğlum Muhammed’le tüm anılarımı hatırlıyorum. Ne zaman yalnız kalsam ağlıyorum ve bu duruma dayanamıyorum. Her gün işten dönmemi beklerdi” diye anlatıyor.
Baba El Vafa, oğlu Muhammed’e kötü bir şey olabileceğini düşünmediğini çünkü “köydeki herkesin onu çok iyi tanıdığını” söylüyor.
El Vafa, “Polis soruşturması sonrası, oğlumun kendi kuzenleri tarafından, onunla oyun oynayan, hatta kaybolduğunda benimle beraber onu arayan akrabalarım tarafından öldürüldüğünü öğrendiğimde beynimden vurulmuşa döndüm” diyor.
Sosyal medyada öfke
Cinayet Mısır’da sosyal medyada da büyük bir infial yarattı.
Birçok kişi caydırıcı olması için suçluların ağır şekilde cezalandırılması çağrısında bulundu.
Bazıları ise ebeveynleri, çocuklarının kimlerle vakit geçirdiğini takip ederek onları daha iyi korumaları yönünde uyardı.
Benzer suç vakaları
Mısır’da geçtiğimiz yıllarda başka benzer suçlar da işlendi.
Eylül 2021’de resmi gazetelerde, Yukarı Mısır’daki bir köyde genç bir adamın öldürüldüğü ve uzuvlarının kesildiğine ilişkin haberler yer aldı.
Yerel basındaki haberlere göre, genç adamın amcası, yengesi ve kuzenleri cinayeti işlediklerini itiraf ederek, gencin cansız bedenini, antik mezarlardan birinin açılması için bir ruha kurban ettiklerini söyledi.
2023’te de Gize’de bir kıza babasının gözü önünde tecavüz edildi ve suçlu adam Gize Suç Mahkemesi’ne sevk edildi. Şüpheli adam, evinin altındaki bir antik mezarı açmak için bir cin tarafından verilen emre itaat ettiğini öne sürdü.
Kızın babası tutuklandı ve hapishanede öldü. Şüpheli de bundan aylar sonra, hapis cezası verilmesinden birkaç gün önce öldü.
Sahte şeyhler ve hırs
Mısır’da antik hazineleri bulmak isteyenler tarafından insan hayatlarının feda edilmesi yaygın bir suç.
Mezarların, büyüleri bozmak için orada olan “şeyhlerin” önünde açılması gerektiğine dair bir inanış var.
Şeyh olduğunu iddia eden bu insanlar, antik mezarın koruyucusu olan ruhu çağırdıklarını öne sürüyorlar. Bunun karşılığında yüklü miktarda para ve kan feda edilmesini istiyorlar. Çoğu zaman bu bir hayvanın kanı oluyor ancak bazı “şeyhler” insan kanının, hatta “çocuk” kanının gerektiğini iddia ediyor.
‘Mısır uygarlıklarında bir karşılığı yok’
Antik Mısır uygarlıkları üzerine çalışan Kahire Üniversitesi’nden arkeoloji profesörü Dr. Ahmed Badran, bu suçların daha çok Yukarı Mısır’da, tarihi eser bularak hızlı yoldan zengin olmayı hayal edenler tarafından işlendiğini söylüyor.
Badran, “dolandırıcı şeyhler” adını verdiği bu kişilerin, evlerinin altında hazine ya da mezar olduğuna ikna ettiği bazı insanlara, muhafız ruh ya da “cinin” ancak insan kanı karşılığında mezarın kapısını açacağını söylediğini belirtiyor.
“Antik Mısırlılar hırsızlardan korumak için içinde hazine olan mezarları saklarlardı, ancak bu mezarları korumak için cin ya da ruhlardan yararlandıkları doğru değil” diyen Badran, tüm bilimsel ve arkeolojik kazıların “kan dökülmeden ve kurban verilmeden” gerçekleştirildiğini vurguluyor.
Badran, halk arasında farkındalığın yükseltilmesi, daha katı cezalar getirilmesi ve sahte şeyhlerle mücadele edilmesi; medyanın da bu konuyu öne çıkarması çağrısında bulunuyor.
Yasalar ne diyor?
Mısır’da tarihi yapıt ve eserler yasalarla korunuyor.
Anayasa’nın 49. maddesinde, “devletin antik eserleri koruma ve muhafaza etme, bunların alanlarını gözetme, bakım ve onarımını yapma, el konulanları geri alma, kazılarını düzenleme ve denetleme” sorumluluğu olduğu belirtiliyor.
Mısır Ceza Kanunu’nun 42. maddesiyse; “Devlet mülkiyetinde olan herhangi bir eseri çalan, saklayan veya bu tür eserlerin kaçırılmasına yardım eden kişilere” 5-7 yıl arası hapis cezası, 3 bin ila 50 bin sterlin para cezası verileceğini öngörüyor.
Bazı hukukçular, yasa dışı arkeolojik kazılarla ilgili suçlar için özellikle cinayet vakalarında cezanın artık yeterli olmadığını düşünüyor.
Öte yandan Mısır yargısı bazı vakalarda Ceza Kanunu’nun diğer maddelerini uygulayarak daha ağır cezalar da vermişti.
]]>Dini liderliğin yanı sıra cumhurbaşkanlığı, anayasa değişikliğinden önce başbakanlık, üst yargı başkanlığı ve diğer yüzlerce önemli pozisyon yıllarca din adamları tarafından üstlenildi.
Ancak son yıllarda din adamlarının siyasetteki ve toplum içindeki varlıklarının giderek azaldığına tanık oluyoruz.
Geçmişte halkın güvenine sahip olan din adamları, devrimden sonra iktidarı ele geçirebilmişti.
Ancak 40 yılı aşkın süredir devam eden İslami yönetimde, din adamlarının halkın güvenini yavaş yavaş kaybettiği ve artık aynı inandırıcılığa sahip olmadıkları görülüyor.
Bu güvensizlik, Mahsa Amini’nin ölümü üzerine 2022 yılında düzenlenen ve onlarca din adamının “sarık düşürme” eylemleriyle karşı karşıya kaldığı yaygın protestolarda daha da belirgin hale geldi.
Din adamlarını küçük düşürmeyi amaçlayan protestocular, onlarla alay etmek için sarıklarını kafalarından düşürüyor ve bunu videoya çekiyordu.
Ülkedeki hoşnutsuzluk, son parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de görüldü.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde tek din adamı adayı olan Mustafa Purmuhammedi, geçersiz oylardan daha az oy aldı.
Helikopter kazasında hayatını kaybeden eski Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi gibi Purmuhammedi de 1980’lerde ‘Ölüm Komitesi’ diye adlandırılan komitenin üyesiydi ve siyasi mahkumlar için yargısız infaz emirleri vermekle suçlanıyor.
Seçimlerde aldığı ağır yenilgiye tepki olarak Purmuhammedi, seçim sonucunun kendisi için öngörülebilir olduğunu ve yüksek bir oy sayısı elde etmenin “imkansız” olduğunu bildiğini ifade etti.
Peki İran toplumunda din adamlarının etkisi azalıyor mu? Din adamları iktidar mevkilerine seçilmezse, onların yerini kim alabilir?
İran’da yargının başına ve istihbarat bakanlığına hep din adamları getirildi
İran’ın ilk lideri Ayetullah Humeyni’nin tavsiyesi üzerine Şubat 1980’de yapılan ilk cumhurbaşkanlığı seçimlerinde din adamları aday olmadı.
Ancak devrimden sonraki ilk parlamentoda 164 din adamı yer aldı.
İran’da yargının başı ve istihbarat bakanı her zaman din adamları oldu.
Ayrıca, dini lideri atamaktan ve denetlemekten sorumlu olan Uzmanlar Meclisi’nin üyeleri de din adamları ve erkeklerden oluşuyor.
Anayasayı yorumlayan, seçimleri denetleyen ve adayları onaylayan Muhafız Konseyi’nin 12 üyesinden 6’sı da din adamı.
İkinci cumhurbaşkanlığı döneminden sonra, din adamlarının yürütme pozisyonlarına gelmelerine ilişkin yasak eski dini lider tarafından kaldırıldı.
Ekim 1981’den bu yana beş din adamı yürütmeden sorumlu olurken, din adamlarının cumhurbaşkanlığı makamında bulunmadığı sadece sekiz yıllık bir dönem oldu.
Her ne kadar 2009 seçimlerinin geçerliliği rakipleri tarafından sorgulanmış ve sonuçlarına karşı yaygın protestolara yol açmış olsa da bu dönemde Mahmud Ahmedinejad, Ayetullah Hamaney’in desteğiyle İran cumhurbaşkanı oldu.
Ali Hamaney, liderliğinin ilk yıllarında din adamlarını defalarca “sahnede” ve toplumdaki siyasi, sosyal ve kültürel değişimlerin “ön saflarında” yer almaya çağırdı.
Son yıllarda yaşlı din adamlarını genç imamlarla değiştirdi ve birçok önemli kuruma genç din adamlarını atadı.
Ancak istatistikler, din adamlarının siyasi ve sosyal varlığının yıllar içinde azaldığını gösteriyor.
Veriler, din adamlarının oylarındaki ilk düşüşün Ayetullah Humeyni dönemindeki üçüncü parlamento döneminde gerçekleştiğini ve din adamlarının sandalye sayısının ilk döneme kıyasla yüzde 50 azaldığını gösteriyor.
Bu eğilim reformcuların çoğunluğu elde ettiği altıncı dönemde de devam etti ve din adamlarının temsilci sayısı 35’e düştü.
Son parlamento seçimlerinde din adamları 290 sandalyeden sadece 17’sini kazanabildi.
Rejimin sembolü
Din adamları bir zamanlar İran’da halk arasında bir referans noktasıydı. Ancak yıllarca yönetimde olmalarının ardından pek çok kişi onları İran’ın sayısız sorununun sorumlusu olarak görmeye başladı ve onlar ülkedeki rejimin bir sembolü haline geldiler.
Reformculara yakın bir siyasi analist olan Abas Abdi, “Devrimin ilk yıllarında yüksek oy alan din adamları, devrim öncesi dindar sınıfa mensup oldukları, baskı altında oldukları, mücadele ettikleri ve halkla dayanışma içinde oldukları için halk tarafından seviliyordu” diyor.
Abdi’ye göre, “Devrimden sonra, bu pozisyonda olmanın fayda sağladığı din adamlarıyla karşılaşıldı. İktidardaki bu din adamları grubu halkın yanında yer almakta zorlanıyor, bu yüzden de halk onlardan uzaklaştı.”
Din adamlarının sonu mu?
2022 yılındaki kitlesel protestolar ülke tarihinde bir dönüm noktası oldu.
“Jin, Jiyan, Azadi” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) sloganının atıldığı protestolarda din adamları önemli ve büyük bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı.
Protestocular “Din adamı gitmeli” sloganları attı ve “sarık düşürme” eylemleri protestonun sembolik bir parçası haline geldi. Öyle ki din adamları sokaklarda kendilerini güvende hissetmediler ve arkadan gelecek saldırılardan endişe duydular. Bazıları kamuya açık yerlerde cübbe giymeyi bile bıraktı.
Din adamlarına yönelik nefret ve güvensizlik uzun süredir artıyor ve bir gecede oluşmadı. İnsanlar ülkenin ekonomik ve siyasi durumundan din adamlarını sorumlu tutuyor. Onların performansı ülkedeki dini kurumları bile etkiliyor. Şu anda İran’daki camiler çoğunlukla boş.
‘Ülkedeki yaklaşık 75 bin camiden 50 bini kapalı, bu bir felaket’
Üst düzey bir hükümet yetkilisi, “Ülkedeki yaklaşık 75 bin camiden 50 bini kapalı, bu bir felaket” diyor.
Son yıllarda ilahiyat fakültelerinde öğrencilerin sayısında da önemli bir düşüş kaydediliyor.
Yüksek yaşam maliyetleri ve okul ücretleri bu düşüşün nedenleri olarak gösteriliyor.
Son yıllarda okullarda ve bankalar gibi diğer kurumlarda iş olanakları yaratılarak öğrencilerin ilahiyat fakültelerinde kalmaları teşvik ediliyor.
Rejim, ilahiyat fakültelerini farklı araçlarla etkisi altına almaya çalışıyor.
Bazı analistler, İran’da dinin popülaritesinin azalmasının ve başta gençler olmak üzere toplumun çeşitli kesimleri arasında laikliğin artmasının nedeninin din adamlarının performansı olduğunu söylüyor.
Boşluğu kim dolduruyor?
Peki üst düzey hükümet pozisyonlarında din adamlarının sayısının azalmasıyla birlikte bu rolleri kim üstleniyor?
En başta Devrim Muhafızları ve güvenlik güçleri.
Devrim Muhafızları’nın parlamento, hükümet, kurumlar ve ekonomi sektöründeki faaliyetleri incelendiğinde, Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığından bu yana askeri ve güvenlik personelinin varlığının arttığı görülüyor.
Bir önceki parlamento döneminde en az 26 vekil Devrim Muhafızları’nda tuğgeneral ve albay seviyesinde komuta deneyimine sahipti.
Haziran ayında oluşturulan mevcut parlamentoda ise yaklaşık 30 vekilin Devrim Muhafızları geçmişi var.
İçişleri Bakanı olarak görev yapan Ahmed Vahidi gibi Devrim Muhafızları’nın önde gelen bazı isimleri de hükümette yer alıyor.
Bununla birlikte, cumhurbaşkanı yardımcıları ve valiler arasında Devrim Muhafızları üyelerinin varlığı da oldukça dikkat çekici; İran’daki eyalet valilerinin çoğu Devrim Muhafızları üyeleri arasından atanıyor.
Analistler, İran’da güçlü siyasi partilerin yokluğunda Devrim Muhafızları’nın İran’daki en uyumlu ve güçlü örgüt haline geldiğine ve sahip oldukları önemli ekonomik ve güvenlik gücüne dayanarak İran siyasetinde belirleyici bir oyuncu olarak hareket ettiğine inanıyor.
Devrim Muhafızlarının dini lidere olan bağlılıkları da din adamlarından daha fazla olabilir.
Ancak parlamentoda ve üst düzey hükümet yetkilileri arasında din adamlarının sayısındaki azalışa rağmen, İran’da din adamlarının etkisi ve rolü önemini korumaya devam ediyor.
Dini liderin doğrudan onun gözetimi altında faaliyet gösteren ve din adamlarından oluşan temsilcileri, tüm hükümet ve askeri kurumlarda belirleyici bir rol oynuyor.
İran’ın küçük ve büyük şehirlerindeki çok sayıda imam ve sayısız cami ise din adamlarının ülkedeki önemli rolünü vurgulamaya devam ediyor.
]]>Filistinli yetkililer, 6 Temmuz Cumartesi günü Birleşmiş Milletler (BM) tarafından işletilen bir okula yönelik saldırıda en az 16 kişinin öldürüldüğünü, onlarca kişinin yaralandığını açıkladı.
Gazze’nin sivil savunma birimi, İsrail’in Pazar günü yerinden edilmiş ailelerin barındığı bir başka okula düzenlediği ikinci saldırıda ise 4 kişinin öldüğünü söyledi.
İsrail ordusunun bu sabah da, bölgeden tahliye emri verdikten birkaç saat sonra Gazze Şehri’nin merkezine yeni bir saldırı düzenlediği bildiriliyor.
İsrail ordusu saldırılara ilişkin yaptığı açıklamalarda sivillere zarar verme riskini azaltmak için “çok sayıda adım” attığını ve hedeflerin Hamas faaliyetleri için ve “sığınak” yeri olarak kullanıldığını söyledi.
Filistinli kaynaklar, Pazar günü Kutsal Aile Kilisesi’nin yanındaki Kutsal Aile Okulu’na düzenlenen hava saldırısında Hamas yönetiminden üst düzey bir yetkilinin de hayatını kaybettiğini duyurdu.
BBC’nin edindiği bilgiye göre binada çok sayıda insan barınıyordu.
Görgü tanıkları, saldırının zemin kattaki iki sınıfı hedef aldığını paylaştı.
BBC’ye konuşan yerel bir yetkili, Ehab Al-Ghussein adlı Hamas üyesinin 3 ay önce Gazze Şehri ve kuzey Gazze’deki Hamas hükümetinin işlerini yönetmek üzere atandığını söyledi.
Ehab Al-Ghussein daha önce Hamas yönetiminde Çalışma Bakan Yardımcısı ve ondan önce de İçişleri Bakanlığı Sözcüsüydü. Ölümü askeri açıdan Hamas’a bir darbe olarak görülmese de, Al-Ghussein Hamas’ın lider kadrosunda önemli bir figür olarak görülüyordu.
‘Uyarı yapılmadan dördüncü kez okula saldırı’
2006’dan bu yana Hamas’ın kontrolünde olan Gazze Sağlık Bakanlığı’na göre Cumartesi günü düzenlenen saldırıda hedef alınan okulda, Gazze’nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nı terk etmek zorunda kalmış Filistinliler barınıyordu.
Olay yerinden paylaşılan videolarda, toz ve molozla kaplı sokakta çığlık atan yetişkinler ve çocukların koşarak yaralılara yardım ettiği görülüyor.
Görgü tanıkları BBC’ye saldırının yoğun bir pazarın yakınında bulunan okulun üst katlarını hedef aldığını söyledi.
BBC’nin edindiği bilgiye göre 7 bine yakın kişi binayı sığınak olarak kullanıyordu.
İsrail, “Al-Jaouni Okulu bölgesinde bulunan yapılarda faaliyet gösteren bazı Hamas teröristleri” vurduğunu öne sürdü.
Yerel bir kaynak, hedefin Hamas polisi tarafından kullanıldığı iddia edilen bir oda olduğunu söyledi.
Fransız haber ajansı AFP’ye konuşan bir kadın, binanın vurulduğu sırada Kuran okuyan bazı çocukların öldüğünü, “Uyarı yapılmadan 4. kez bir okulun hedef alındığını” söyledi.
Hamas ise saldırıda öldürülenler arasında 5 yerel gazetecinin de bulunduğunu paylaştı.
İsrail ordusu yaptığı açıklamada okul binasını vurduğunu doğruladı ve “hassas hava gözetimi ve ek istihbarat kullanımı da dahil olmak üzere sivillere zarar verme riskini azaltmak” için “çok sayıda adım” attığını söyledi.
Hamas’ın bu bölgeyi İsrail birliklerine karşı saldırılar düzenlemek için bir “sığınak” olarak kullandığını öne süren ordu yetkilileri, “Hamas, İsrail’e yönelik terör saldırılarında sivil yapıları ve sivil halkı canlı kalkan olarak kullanarak uluslararası hukuku sistematik bir şekilde ihlal etmeye devam ediyor” açıklamasını yaptı.
Hamas saldırıyı “savunmasız, yerinden edilmiş sivillere” yönelik bir “katliam” olarak nitelendirdi.
Yeniden tahliye emri
İsrail ordusu Pazartesi sabahı yeniden Gazze Şehri’nde tahliye emri verdi.
BBC’ye konuşan ve Bani Amer mahallesinde eşi, beş çocuğu, annesi ve kız kardeşiyle birlikte yaşayan 47 yaşındaki İbrahim El Barbari, onlarca ailenin evlerini terk ettiğini, kadın ve çocukların çantalarıyla batıya doğru gittiğini söyledi.
“Komşulardan evi terk etmemiz gerektiğini duyduk. Ordudan herhangi bir telefon ya da mesaj almadık ama yeniden taşınmaya hazırlanmak için eşyalarımızı toplamaya başladık bile.
“Aylardır kıtlığa yakın bir durumda yaşıyoruz.”
Haziran ayında Nuseyrat bölgesinde BM tarafından işletilen bir başka okula düzenlenen saldırıda en az 35 kişi hayatını kaybetmişti.
Bu saldırının ardından İsrail ordusu, okuldaki “Hamas yerleşkesine hassas bir saldırı düzenlediğini” ve içeride olduğuna inandığı 20 ila 30 savaşçının çoğunu öldürdüğünü açıklamıştı.
Son günlerde Gazze’de ateşkes ve rehine takası müzakerelerinde yeniden hareketlenme yaşanıyor.
Müzakerelerin bu hafta devam etmesi bekleniyor. Tarafların teklif edilen yeni anlaşmaya daha ılımlı yaklaştığı aktarılsa da, İsrail Başbakanlık Ofisi tarafından bugün yayınlanan yeni bir açıklamada olası bir anlaşmanın İsrail’in tüm hedeflerine ulaşana kadar savaşmaya devam etmesine izin vermesini içermesi gerektiği belirtiliyor.
İsrail ordusu, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’in güneyine düzenlenen ve çoğu sivil olmak üzere yaklaşık 1200 hayatını kaybettiği, 251 kişinin de rehin alındığı saldırısına yanıt olarak Hamas’ı “yok etmek için” savaş başlattı.
Gazze Sağlık Bakanlığı’na göre, o tarihten bu yana bölgede 38 binden fazla kişi yaşamını yitirdi.
]]>Maçı Fransız hakem Clement Turpin yönetecek. Turpin’in yardımcıları yine aynı ülkeden Nicolas Danos ve Benjamin Pages olacak. Maçın dördüncü hakemi Alman Felix Zwayer. VAR hakemi ise Fransız Jerome Brisard.
Türkiye’de Avusturya maçındaki “bozkurt işaretli” gol sevinci nedeniyle UEFA Disiplin Kurulu’nun 2 maç ceza verdiği Merih Demiral ile sarı kart cezalıları İsmail Yüksek ve Orkun Kökçü bu maçta forma giyemeyecek.
Cezaları sona eren kaptan Hakan Çalhanoğlu ve Samet Akaydın ise Teknik Direktör Vincenzo Montella’nın şans vermesi halinde sahada olacak.
Ronald Koeman’ın çalıştırdığı Hollanda’da ise cezalı oyuncu bulunmuyor.
Türkiye EURO 2024’te F Grubu’nda Gürcistan’ı 3-1, Çek Cumhuriyeti’nin 2-1 yendi; Portekiz’e yenildi, grubu 6 puanla Portekiz’in averajla gerisinde ikinci sırada tamamladı. Türkiye son 16 turunda Avusturya’yı 2-1 yenerek çeyrek finale kaldı.
Hollanda ise D Grubu’nda Polonya’yı 2-1 yendi, Fransa’yla 0-0 berabere kaldı, Avusturya’ya 3-2 yenildi. Grubu üçüncü sırada tamamlayan Hollanda, en iyi üçüncüler arasından kaldığı son 16 turunda Romanya’yı 3-0 mağlup ederek çeyrek finale yükseldi.
Türkiye Avrupa Futbol Şampiyonası’nda daha önce 2000’de çeyrek final, 2008’de ise yarı final oynamıştı.
Hollanda ise bu turnuvayı 1988’de kazandı; 1976’da üçüncü oldu; 1992, 2000 ve 2004’te yarı final; 1996 ve 2008″te de çeyrek final oynadı.
Erdoğan da maçı statta izleyecek
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Türkiye-Hollanda maçını izlemek için Berlin’e gitti.
Erdoğan, Almanya’da, eşi Emine Erdoğan, Cumhurbaşkanı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Büyükelçi Akif Çağatay Kılıç ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkan Yardımcısı Çağatay Özdemir de eşlik ediyor.
Milli Savunma Bakanlığı da sosyal medya hesabından askerlerin Milli Takım’a başarılar dilediği bir video paylaştı.
Paylaşımda, “A Millî Futbol Takımımızın EURO 2024’te sağlayacağı her başarı milletimizle birlikte engin dağlarda, amansız denizlerde ve hudutsuz göklerde görev yapan askerlerimizi de sevince boğacak” denildi.
Maç öncesi iki takımdan X platformunda dostluk paylaşımları yapıldı.
Hollanda Milli Takım hesabı, Berlin Olimpiyat Stadı’na Türk ve Hollandalı taraftarların formalarıyla birlikte omuz omuza yürüdüğü anı resmetti ve “Oyuna olan sevgini paylaş” notunu düştü.
Türkiye Milli Takımı hesabı da tweeti alıntılayarak “Oyunun tutkusunu paylaşıyoruz” ifadelerini kullandı.
Yarı final maçları Salı ve Çarşamba günleri ynanacak
EURO 2024’te Cumartesi günü ev sahibi Almanya’yı uzatmada attığı golle 2-1 yenen İspanya ile Portekiz’i normal süresi 0-0 biten maçta penaltılarla 5-3 yenen Fransa yarı finale kalmıştı. İki takım yarı finalde Salı günü TSİ 22:00’da Münih’de karşılaşacak.
İkinci yarı finalde ise halen süren İngiltere- İsviçre maçının galibiyle, Türkiye-Hollanda maçının galibi TSİ 22:00’da Dortmund’da karşı karşıya gelecek.
EURO 2024’ün final maçı ise 14 Temmuz Pazar günü TSİ TSİ 22:00’da Berlin Olimpiyat Stadyumu’nda oynanacak.
]]>Doğuştan engelli olan oğlu nefes alabilmek, yemek yiyebilmek ve ilaçlarını alabilmek için elektrikle çalışan ekipmanlara ihtiyacı var.
BBC’ye konuşan Tetiana, “Elektriğe çok bağımlıyız. Eğer bu kanlı savaş olmasaydı, hayat zor olurdu ama üstesinden gelebilirdik” diyor.
Rusya’nın ülkedeki enerji tesislerini hedef almaya devam etmesi nedeniyle Ukraynalılar uzun süreli elektrik kesintileriyle yaşamayı öğreniyor.
Rusya’nın hava saldırıları, Ukrayna’da şimdiye kadar savaştan etkilenmemiş bölgelerin bile neredeyse her gün saatlerce elektriksiz kalması anlamına geliyor.
En son 6 Temmuz’da Rusya’nın Ukrayna’daki bir elektrik santraline düzenlediği saldırı kuzeybatıdaki Sumy bölgesinde 100 bin kişinin elektriksiz kalmasına neden oldu.
Güneydeki liman kenti Odessa’da yaşayan Tetiana, bitmek bilmeyen elektrik kesintilerinin hayatı son derece zorlaştırdığını söylüyor.
Tetiana’nın benzinle çalışan ve sürekli doldurulması gereken bir jeneratörü var, ancak soğuması için her altı saatte bir durdurulması gerekiyor.
Elektrik kesintileri cep telefonlarının kapsama alanını da etkilediğinden, oğlu için ambulans servisine ulaşmak da zor olabiliyor.
“Çocuğum havale geçirip maviye döndüğünde ambulansın gelmesi bazen yarım saat, bazen de bir saat sürüyor” diyen Tetiana, “Oksijen alamazsa oğlum ölebilir. Söyleyecek söz bulamıyorum” diye devam ediyor.
Tetiana’nın mahallesinde son zamanlarda elektrik kesintileri günde 12 saat kadar sürdü.
Elektrik kesintileri, ülkedeki milyonlarca kişinin klimaya, asansörlere ve hayat kurtaran ekipmanlara erişimini etkiliyor. Pek çok yerde su kesintileri de meydana geliyor.
Ulusal enerji şirketi Ukrenergo, Ukrayna’nın yalnızca son üç ayda dokuz gigawatt üretim kapasitesini kaybettiğini söylüyor.
Bu, Rusya’nın Şubat 2022’deki tam ölçekli işgalinden önce ülkenin sahip olduğu kapasitenin üçte birinden daha fazla.
Ukrenergo’ya göre dokuz gigawatt, tüketimin en yoğun olduğu saatlerde Hollanda’nın tamamına ya da Slovakya, Letonya, Litvanya ve Estonya’nın toplamına yetecek kadar enerji anlamına geliyor.
BBC’ye konuşan Ukrenergo sözcüsü Maria Tsaturian, “Devlete ait tüm termik santraller yok edildi. Ülkemizdeki tüm hidroelektrik santralleri Rus füzeleri ya da insansız hava araçları tarafından tahrip edildi” diyor.
Ülkedeki elektrik kıtlığı yaz aylarında insanların klima kullanmaya başladığı dönemlerde daha da kötüleşiyor.
Ancak Ukrenergo, enerji açığını kapatabilmek için ülke genelinde her gün saatlerce süren kapsamlı elektrik kesintileri uygulamak zorunda kalıyor.
Bu yüzden milyonlarca kişi yakıtla çalışan jeneratörlere bağımlı hale geliyor.
‘Elektrik olmadan ameliyat yapmayı öğrendik’
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de uzun süredir elektrik kesintileri yaşanıyor.
Roksolana, 24 katlı binasında apartman görevlisi olarak seçildi.
Yüksek apartman bloklarında yaşamanın kolay olmadığını söyleyen Roksolana, elektrik kesintilerinin üst katlarda su kesintilerine de neden olduğunu belirtiyor.
“Asansörler de çalışmıyor, bu yüzden çocuklu anneler ve engelliler beklemek zorunda kalıyor. Elektriğin ne zaman geleceğine bağlı olarak günlerini planlıyorlar. Altı saat boyunca içeride kalmak zorundalar, yaşlılar ekmek almak için bakkala gidemiyor.”
Yüksek binalarda yaşayanlar aynı zamanda klima çalışmadığı için bunaltıcı sıcaklarla mücadele ediyor.
Bu kişiler aynı zamanda genellikle yerin altında bulunan sığınaklara ulaşamadığı için Rus hava saldırıları sırasında daha savunmasızlar.
Zaporijya’da diş hekimi olan Volodimir Stefaniv, randevularının sık sık son anda yeniden planlanması gerektiğini ve karmaşık ameliyatlar sırasında elektriğin kesildiği durumlar olduğunu paylaşıyor.
“Böyle bir durumda başladığımız işi bitirebilmek için jeneratörlerimizi çalıştırıyoruz. Başka yolu yok, hastaya yarın tekrar gelmesini söyleyemeyiz.”
Stefaniv, elektrik kesintileri sırasında acil ya da daha az karmaşık ameliyatları gerçekleştirmek için kafa feneri kullanıyor.
Stefaniv, cephedeki askerleri tedavi ederken bu beceriyi kazandığını ve hala askerlere ücretsiz ya da çok indirimli hizmet verdiğini söylüyor.
“Elektrik olmadan diş ağrısını ya da şişliği tedavi edebilirim. Elektrik olmadan ameliyat yapmayı öğrendik.”
Ukrenergo’dan Maria Tsaturian, elektriğin uzun saatler boyunca ve sıkça kesilmesinin öfkeye yol açtığının farkında, ancak başka bir seçenek olmadığını söylüyor.
“Savaştayız. Enerji sektörü hedeflerden biri. Nedeni de çok açık. Tüm yaşamımız, tüm medeniyetimiz elektrik üzerine kurulu. Düşmanınızın elektrik şebekesini yok etmeniz yeterli. O zaman ne ekonomileri kalır ne de hayatları” diyen Tsaturian, “Özgürlük için ödediğimiz bedel bu” diye devam ediyor.
]]>Berlin Olimpiyat Stadyumu’nda Türkiye saati ile 22.00’de başlayacak karşılaşmayı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da izleyecek.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Berlin’e gitme kararı, Almanya siyasetinde tepkilere neden oldu. Hem merkez sağ hem de merkez soldaki bazı Alman siyasetçiler, Erdoğan’ın stadyumda bulunmasının gerilimi arttıracağını savunuyor.
Almanya Başbakanı Olaf Scholz ise birçok ülke liderinin EURO 2024 kapsamında ülkesini ziyaret ettiğini anımsatarak, Erdoğan’ın ziyaretinden de memnuniyet duyduğunu dile getirdi.
Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) tarafından Türk Milli Takımı oyuncusu Merih Demiral’e verilen ceza nedeniyle gergin bir ortamda oynanacak karşılaşma için Berlin’de olağanüstü güvenlik önlemleri alındı.
Avusturya karşısında attığı iki golle Türkiye’ye çeyrek final yolunu açan ve maçın oyuncusu seçilen Merih Demiral, cezalı olduğu için Hollanda karşısında forma giyemeyecek.
UEFA, Avusturya maçında attığı ikinci golden sonra “bozkurt işareti” yapması nedeniyle Merih Demiral’a 2 maç ceza verdi.
Sarı kart cezalısı olan İsmail Yüksek ile Orkun Kökçü de Hollanda maçında oynayamayacak.
Kart cezası sona eren milli takım kaptanı Hakan Çalhanoğlu’nun ise ilk 11’de yer alması bekleniyor.
Hollanda Milli Takımı’nda ise hafif sakatlığı bulunan Steven Bergwijn’ın yerine büyük olasılıksa Donyell Malen forma giyecek.
Hollanda’nın Türkiye karşısına Romanya’yı 3-0 yendiği kadroyla çıkması bekleniyor.
Hollanda Milli Takımı, Cody Gakpo, Memphis Depay ve Virgil van Dijk gibi yıldız oyuncularıyla Türkiye karşısında şans arayacak.
Türkiye-Hollanda maçını 42 yaşındaki Fransız hakem Clément Turpin yönetecek.
Turpin’in yardımcılıklarını yine Fransa Federasyonu’na bağlı Nicolas Danos ve Benjamin Pages yapacak.
Alman Felix Zwayer’in dördüncü hakem olacağı maçta, Fransa’dan Jérôme Brisard da VAR hakemi olarak görev yapacak.
Karşılaşma sonrası çeyrek finale yükselen takım İngiltere- İsviçre maçının galibiyle 10 Temmuz’da yarı finale kalmak için mücadele edecek.
‘Türkiye öngörülemez bir rakip’
Türkiye ve Hollanda milli takımları şu ana kadar 14 kez karşılaştı.
Bu maçlardan 6’sını Hollanda, 4’ünü Türkiye kazandı. 4 maç da berabere sonuçlandı.
Türkiye, 6 Eylül 2015’te Konya’da oynanan Avrupa Şampiyonası elemelerinde Hollanda’yı 3-0 yendi.
İki takım 2021 yılında Dünya Kupası grup elemelerinde yeniden karşı karşıya geldi.
Burak Yılmaz’ın 3 gol attığı ilk maçı Türkiye 4-2 kazandı. İkinci maç ise, 6-1 Hollanda’nın üstünlüğüyle sona erdi.
2008’den bu yana ilk kez Avrupa’da çeyrek finale kalan dünya sıralamasında 7. durumdaki Hollanda, 42. sıradaki Türkiye karşısında kağıt üzerinde favori olarak gösteriliyor.
Ancak Hollanda Milli Takımı Teknik Direktörü Ronald Koeman, Türkiye maçının Romanya karşılaşması kadar kolay geçmeyeceğini düşünüyor.
Romanya’nın Hollanda karşısında boşluklar verdiğini vurgulayan Hollandalı teknik direktör, Türkiye’nin bu konuda daha hazırlıklı olacağını ve benzer hatalar yapmayacağını düşünüyor.
Koeman, “Türkiye’nin bizi iyi analiz ettiğini varsayıyorum. Türkler kendilerini silahlandırmak için şüphesiz gerekli planı yapacaktır” dedi.
Hollanda spor medyasına göre oldukça genç bir ekipten oluşan Montella’nın takımı ile ilgili gizemli hava, Türkiye’yi Hollanda milli takımı için öngörülemez bir rakip haline getiriyor.
Medyaya göre, Montella’nın düzenli olarak iki kanat bekiyle 3-4-3 düzeninde oynattığı Türkiye, arkadaki boşlukları daha küçük tutmayı başardığı için, Gakpo ve diğer Hollandalı oyunculara aradıkları fırsatı kolay vermeyecek.
‘Çağın en büyük futbol yeteneklerinden biri Arda Güler’
Hollanda medyasına göre Türkiye, Romanya’dan tamamen farklı ve bireysel olarak çok daha iyi oyunculara sahip bir takım.
Medyada özellikle “Türkiye’nin dahisi” ve “Türk Messi” olarak adlandırılan Arda Güler ile Ferdi Kadıoğlu, Orkun Kökçü ve Hakan Çalhanoğlu ile kaleci Mert Günok’un isimleri öne çıkarılıyor.
Arda Güler için, “19 yaşındaki orta saha oyuncusu potansiyel bir dünya yıldızı. Top sürmesi, şutları ve tekniği sayesinde çağın en büyük futbol yeteneklerinden biri olarak kabul ediliyor” değerlendirmesi yapılıyor.
Ferdi Kadıoğlu ve Hakan Çalhanoğlu’nun da çeyrek final maçında önemli rol oynayacağını vurgulayan Hollanda medyasına göre, Merih Demiral, Orkun Kökçü ve İsmail Yüksek’in oynamaması Hollanda için bir avantaj.
Berlin’deki karşılaşma öncesi Hollanda’yı endişelendirilen etkenlerin başında seyirci faktörü ve Merih Demiral’a verilen cezanın yarattığı motivasyon geliyor.
Seyirci avantajı Türkiye’den yana
Hollandalı kamu yayıncısı NOS’a göre, “Türkiye dışındaki en büyük Türk kenti” olan Berlin’deki maça A milliler büyük bir seyirci avantajıyla çıkacak.
Hollanda medyası, günlerdir ‘Küçük İstanbul’ olarak adlandırılan Berlin’in Kreuzberg semtinden yayınlar yapıyor.
Hollanda medyasına göre yaklaşık 300 bin Türkiye kökenli göçmenin yaşadığı kentte, Cumartesi akşamı Berlin Olimpiyat Stadyumu ve çevresinde çoğunluk Türk Milli Takımı taraftarlarından oluşacak.
Hollandalı milli futbolcu Daley Blind, “Türk taraftarlar duygusal ve tutkulu. Onları susturmaya çalışmalıyız ama aynı zamanda stadyumdaki atmosferin de tadını çıkarmalıyız. Kendimizi kaptırmadan pozitif enerjiyi dışarı çıkarmalıyız” diyor.
Teknik Direktör Koeman’a göre de Berlin’de geniş bir taraftar kitlesine sahip olan Türkler, Hollandalı taraftarları bastıracak.
Bu konuda Türk takımlarına karşı deneyimli olduklarını belirten Koeman, Hollandalı futbolculardan topa daha fazla sahip olmalarını istiyor.
Top kendilerinde olduğunda Türk taraftarların otomatik olarak sessizleşeceğini savunan Hollandalı çalıştırıcı, “İyi konsantre olmamız önemli. Türkler coşkulular, kocaman bir yürekleri var ve topla iyi oynuyorlar ama topa sahip olan taraf biz olmalıyız” görüşünü dile getiriyor.
Hollandalı oyuncu Denzel Dumfries ise, Türk taraftarlarının yoğun baskısının kendilerini etkilemeyeceğini savunuyor.
Van Basten’den UEFA’ya Demiral tepkisi
Hollanda spor kamuoyu, UEFA’nın Merih Demiral’a verdiği 2 maçlık cezanın da, hem seyirciyi hem de duygusal Türk takımını daha fazla motive edeceğini düşünüyor.
Türk Milli Takımı’nın Hollanda doğumlu yıldızı Ferdi Kadıoğlu ve Teknik Direktör Montella da Hollanda medyasına yaptıkları açıklamalarda bunun altını çizdi.
Kadıoğlu, Demiral’ın attığı gol sonrası yaptığı “bozkurt işareti”nin siyasetle hiçbir ilgisi olmadığını belirterek, “Sadece golünü dünyanın her yerindeki tüm taraftarlarla kutlamak istedi. Verilen cezanın haksız olduğunu düşünüyoruz” dedi.
Hem Montella hem de Ferdi Kadıoğlu, Türk Milli Takımı’na yönelik bu cezanın aynı zamanda kendilerine ekstra motivasyon sağladığını da vurguladılar.
EURO 2024 maçlarını canlı veren Hollandalı kamu yayıncısı NOS’un stüdyo yorumcusu eski ünlü futbolcu Marco van Basten de, UEFA tarafından Demiral’a verilen cezayı eleştirdi.
“Demiral’a verilen cezayı garip bulduğunu” dile getiren Van Basten, NOS canlı yayınında şunları söyledi:
“Bu davranışın mümkün olmadığı hissine kapıldıklarında cezayı Türklerin vermesi gerekmez mi? UEFA kim oluyor da ‘bunu yapamazsınız’ diyor. Şimdi yine siyasetin devreye girmesine izin veriyorsunuz, çünkü bir oyuncunun uzaklaştırılmasına karar veriyorsunuz. Sonra da siyaset yapıyorlar diyorsunuz, değil mi? Bunu çok garip buluyorum. Futbola sadık kalın!”
Hollanda’da yoğun önlemler alınıyor
Türkiye-Hollanda maçı öncesi Hollanda’daki birçok kentte geniş güvenlik önlemleri alındı.
Türkiye kökenli göçmenlerin yoğun olduğu Rotterdam’da kent merkezindeki ana cadde futbol taraftarları için düzenlendi.
Ana cadde maç saatinden itibaren araç ve tramvay trafiğine kapatılacak ve sadece yayalara izin verilecek.
Bazı kent merkezlerinde de de Pazar sabahına kadar cam bardak ve şişede içki satışı yasaklanacak.
Amsterdam ve Utrecht başta olmak üzere birçok kentte Türkiye-Hollanda çeyrek final karşılaşması, açık havada dev ekrandan yayınlanacak.
Cumartesi akşamı Hollanda genelindeki birçok yaz festivali sırasında da dev ekranlardan maç yayını yapılacak.
]]>Eski adı Yunus Emre, şimdiki adı Muhammed Yılmaz Düşünüklü Camisi’nin hikayesi bir hayli ilginç. 1967 yılında Hasan Güslü isimli bir vatandaş arsasını cami yapılmak üzere bağışladı. Yunus Emre Camii’nin yapımına o yıl başlandı ve ilk bölümü 1970 yılında ibadete açıldı. Güslü arsasının tapusunu alması için cami derneğine defalarca başvurdu ancak o dönem tapu parası toplanmadığı için dernek yönetimi tapuyu alamadı. Hasan Güslü 1985 yılında vefat ettikten sonra 5 çocuğu arsanın kendilerine ait olduğunu iddia ederek parasını istedi. Mirasçılar 2015 yılında dava açtı ve mahkemeyi kazandı. Arsanın ibadethane olması nedeniyle Bahçelievler Belediyesi’ni yetkili gören mahkeme parayı belediyenin ödemesine hükmetti.
Bahçelievler Belediyesi parayı ödeyerek caminin arsasını satın aldı. Bunun üzerine belediye ekipleri camide yaptıkları incelemede caminin depreme dayanıksız olduğunu tespit etti ve yıkımına başladı. 2022 yılında yıkılan cami bağışçıların da destekleriyle 2 sene içerisinde bitirildi. Bahçelievler Belediyesi bugünün değeriyle caminin yapımına yaklaşık 30 milyon TL harcadı. Yapımı tamamlanan ve Muhammed Yılmaz Düşünüklü ismini alan cami bugün yeniden ibadete açıldı.
Caminin açılış töreninde konuşan Bahçelievler Belediye Başkanı Hakan Bahadır, “Ben dernek başkanını kutluyorum böyle bir işe girişmek kolay değil. Bağışçımızı da kutluyorum. Eksik olmasınlar mahallemizde camimiz yenilendi. Allah korusun bir deprem anında toplanma yeri olarak da kullanılabilecek sağlamlıkta. Bizim camilerimiz aslında sadece namaz kılmak için değil aynı zamanda toplanma yeri. Burası komşularım için yenilendi. Yunus Emre Camii’ydi burası. Seçimi kazandık 2019 yılında. Bize bu caminin bağışçısının torunları Almanya’dan geldiklerini ve caminin bulunduğu arsanın parasını istediklerini söylediler. ‘Dedemizin arsasına çöktünüz’ dediler. Mahkemeye gitmişler. Diyanet dini tesis alanı diyerek kurtarmış. İş Bahçelievler Belediyesi’ne kaldı. Üç yıl önce buraya bugünkü değeriyle 30 milyon para ödedik” diye konuştu.
Başkan Bahadır, Milli Takım oyuncusu Merih Demiral’ın Avusturya karşısında attığı golden sonra yaptığı bozkurt işaretinin ırkçılık olmadığını belirterek, yapılan eleştirilere tepki gösterdi.
Kayseri’de yaşanan olaylara da değinen Başkan Bahadır, “Suriyeliler konusunda Kayseri’de bir sıkıntı yaşandı. Genel politikamız düzenli göçmen, düzensiz göçmeni istemiyoruz. Düzensiz göçmen demek parmak izi ve pasaportu olmayan demek. Onları zaten İçişleri Bakanlığımız topluyor. Göç idaremizin ilçemizde bir mobil kontrol aracı bulunuyor. Burada gerekli inceleme yapılıyor. Ben düzenli göçmen olmayanlara ruhsat vermiyorum. Hassasiyetlerimiz aynı bizim büyüklerimiz Almanya’ya nasıl gittiyse ve uyum sağladıysa bunlar da uyum sağlayacak yoksa düzensiz olduğu anda devlet gereğini yapar. Devletin polisi, askeri, savcısı var, vandallığa gerek yok. Bu FETÖ’nün, PKK’nın ve Mossad’ın bir oyunu karıştırmak istiyorlar. Aynısını Afrin’de de yapmak istediler gerekli dersi Türk askeri verdi” dedi. – İSTANBUL
]]>BURSA’nın Karacabey ilçesi açıklarında İmralı Adası’nın güneybatısında su alan ‘Batuhan A’ adlı kargo gemisinin batmasına ilişkin soruşturmada, bilirkişi raporu hazırlanıp Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunuldu. Raporda, geminin teknik analizlerine, denetim incelemelerine, su altı görüntülerine, liman kayıtlarına ve beyanlara yer verilip, gemi ambarlarının sızdırmazlığının sağlanmamasının, kazanın temel nedeni olduğu belirtildi. Raporda, cesetlerine ulaşılan gemi sahibi Murat Altıntaş (47) ve kaptan Hasan Mehmet Uyanık’ın (55) asli kusurlu olduğu ifade edildi.
Batuhan A adlı gemi, 6 mürettebatıyla, Balıkesir’in ada olan Marmara ilçesinden aldığı mermer tozlarını 15 Şubat’ta, Bursa’nın Gemlik ilçesindeki limana getirirken kentin Karacabey ilçesi açıklarında İmralı Adası’nın güneybatısında su alıp battı. Olay sonrası çok sayıda arama ve kurtarma ekibi bölgeye yönlendirildi.
Farklı günlerde mürettebattan Batuhan A.’nın sahibi Murat Altıntaş, kaptan Hasan Mehmet Uyanık, yağcı Hüseyin Tutuk (40), aşçı Zeynep Kılınç (33) ve stajyer Ahmet Atav’ın (22) cansız bedenleri bulundu, gemide mühendis olarak görevli Murat Çalışkan’a (33) ise henüz ulaşılamadı.
BİLİRKİŞİ RAPORU HAZIRLANDI
Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı, olaya ilişkin Cumhuriyet başsavcı vekili, Karacabey Cumhuriyet savcısı ve 2 savcı görevlendirildi. Soruşturmada, geminin batmasına ilişkin bilirkişi olarak belirlenen Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi’nde görevli öğretim üyesi, incelemelerini tamamlayıp 25 sayfalık rapor hazırladı. Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunulan bilirkişi raporunda, geminin teknik analizlerine, denetim incelemelerine, su altı görüntülerine, liman kayıtlarına ve beyanlara yer verildi. Geminin uluslararası ve ulusal mevzuat çerçevesinde tüm kontrollerinin ilgili kurumlarca zamanında ve olması gerektiği gibi yerine getirildiği bilgisine yer verilen raporda, kazanın temel nedeninin, gemi ambarlarının sızdırmazlığının sağlanmaması olduğu belirtildi. Kaptan Hasan Mehmet Uyanık ve donatan (gemi sahibi) Murat Altıntaş’ın, sefer sırasında sızdırmazlığa ilişkin zaafın farkına vardıkları ancak tedbir almadıkları, zamanla su alan mermer tozunun ağırlaşmasının geminin önce yavaşlaması, ardından rotasından sapmasına neden olduğuna ilişkin tespitler raporda yer aldı. Raporda, mürettebatın pompalarla suyu tahliye etmeye çalıştığı ancak başarılı olamadığı, geminin motor gücünün de zayıfladığına dikkat çekildi. Kaptan ve gemi sahibinin, aynı konumdan geçen başka gemilerden yardım istemedikleri, yaşanan tehlikeye rağmen telefon ya da telsizle çağrı yapmadıkları aktarılan raporda, armatör Altıntaş’ın gemi batmadan 4 dakika önce saat 06.28’de Türk Radyo’ya, ambar muşambalarının parçalandığı ve ‘batma tehlikesi geçirdikleri’ bilgisini verdiği kaydedildi. Bilirkişi raporunda, olayın ardından gemide can simidi, can yeleği, bot ve filika gibi emniyet ekipmanlarının bulunduğu ancak mürettebatın bunları kullanmadığının görüldüğü, gemiden ayrılmaya yönelik girişim yapılmadığı, yine kaptan ve donatanın sorumluluklarına rağmen tahliyeye ilişkin girişimde bulunmadığına dikkat çekildi.
‘MUŞAMBALAR UYGUN ŞEKİLDE SABİTLENMEMİŞ’
Ambar kapaklarının sızdırmazlığının muşambayla sağlanmasının uluslararası kurallara uygun olduğu ancak kazanın meydana geldiği seferde muşambaların uygun şekilde sabitlenmediğinin anlaşıldığı ifade edilen raporda, geminin sahibi ve kaptanın gemi ambar sızdırmazlığına ilişkin donanım zaafının farkında olduğu, geminin yükü ve personelin emniyetinden sorumlu olan kaptanın, gemi batma tehlikesi geçirmesine rağmen tedbirli ve ehil hareket etmediği görüşüne yer verildi. Raporda, geminin batması ve mürettebatın hayatını kaybetmesine neden olması nedeniyle, gemi kaptanı ve geminin sahibinin asli kusurlu olduğu sonucuna varıldı.
Bu arada, batan Batuhan A gemisinde mühendis olarak görev yaparken kaybolan Murat Çalışkan’ı arama çalışmaları devam ediyor.
]]>İngiltere Dışişleri Bakanı olması beklenen David Lammy, Türkiye’yi gelişen ve bölgesinde ağırlığını giderek artıran bir ülke olarak gördüğünü söylemişti.
Türkiye ve İngiltere arasında kısa vadede en önemli gündem maddesi ise Muhafazakar Parti hükümeti sırasında müzakere edilmiş olan serbest ticaret anlaşmasının imzalanması olacak.
‘Starmer, insan hakları ihlalleri konusunda daha hassas olabilir’
İngiltere’de 14 yıl sonra iktidara gelen İşçi Partisi, ekonomi ve iç politik gibi dış politikada da değişim vaadinde bulundu.
Orta Doğu politikası ve küresel güneye yaklaşımın değişeceğini kaydeden İşçi Partisi, seçimler öncesi yayımladığı manifestoda NATO merkezli Avrupa-Atlantik politikasının dış politikanın temel ayağı olmaya devam edeceğini vurguladı. Aynı manifestoya göre, İngiltere’nin dış politikasının önemli bir diğer ayağını da yeni ticaret anlaşmaları oluşturacak.
Avrupa Birliği (AB) üyesi olmayan iki NATO müttefiki olarak ilişkilerini yeniden konumlayan Türkiye ve İngiltere; savunma sanayi, güvenlik ve ticaret gibi konularda işbirliğini derinleştirmişlerdi. Bu kapsamda, Türkiye ile özellikle İngiltere’nin AB’den ayrılması sonrasında kurulan özel ve stratejik ilişkinin yeni hükümet tarafından da sürdürülmesi bekleniyor.
Ancak insan hakları konusunda çalışmış, hukukun üstünlüğüne olan bağlılığını her fırsatta dile getiren Keir Starmer’in demokrasi ve insan hakları alanında Türkiye’de yaşanabilecek ihlaller karşısında Muhafazakar Parti’ye oranla daha hassas olabileceği yapılan değerlendirmeler arasında.
David Lammy, seçimlerden önce yaptığı ziyaretler kapsamında Mart 2024’te Ankara’ya gelmiş ve görüştüğü Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a iktidara gelmeleri durumunda izleyecekleri dış politikayı anlatmıştı.
İngiltere’de İşçi Partisi, Türkiye’ye nasıl bakıyor?
Türkiye’yi ve Türkleri, doğup büyüdüğü Londra’nın Tottenham bölgesinden tanıyan Lammy, 2021’de İşçi Partisi Dışişleri Sözcüsü olarak atanmasının ardından verdiği demeçler ve yazdığı makalelerde Türkiye’yi, “değişen dünyanın önemli ülkelerinden biri” olarak tanımlıyor.
Lammy, Mart 2023’te yazdığı bir makalede, ABD’nin küresel liderliğinin azalmasıyla birlikte Türkiye, İran, Endonezya, Güney Afrika gibi ülkelerin bölgelerinde daha da etkin olmaya başladıklarını kaydetmiş; özellikle Türkiye’den bahsederken Recep Tayyip Erdoğan yönetiminin bu bölgesel etkinliği pozitif ve negatif olarak kullandığına işaret etmişti:
“(Türkiye) bir yandan, tahılın Karadeniz üzerinden taşınmasını sağlayıp Ukrayna ve küresel topluma yardım sağladı. Diğer yandan ise Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılım başvurularını siyasi taviz kazanmak uğruna istismar etti ve katılım sürecini uzattı. Bu arada Rusya’dan ithalatını da ikiye katladı.”
Türkiye’nin artan etkinliği ve jeopolitik gelişmeler, Ankara-Londra trafiğinin bundan sonraki süreçte de yoğunluğunu yitirmeyeceğini gösteriyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, İsrail- Hamas savaşının sürüyor olması ve bölgedeki diğer gelişmeler, iki başkentin gündeminde olmaya devam edecek.
Orta Doğu’ya özel önem
Lammy, seçimlerden önce 2 Temmuz’da Londra’da buluştuğu yabancı gazetecilere, iktidara geldiklerinde dış politikayı yeniden ayarlayacaklarını, bunun önemli unsurlarından birinin de Orta Doğu ülkeleri ile yakın ilişki kurulması olacağını kaydetti. Filistin’in devlet olarak tanınması konusunda pozitif mesajlar veren Lammy, İngiltere’nin Orta Doğu’da daha aktif olacağının işaretlerini verdi.
Türkiye ile İngiltere’yi Orta Doğu kapsamında karşı karşıya getirebilecek konu ise Londra’nın Washington ile Halkın Savunma Birlikleri’ne (YPG) verdiği destek.
Dışişleri Bakanı Fidan, son demeçlerinden birinde İngiltere’nin Kuzey Suriye’de asker sayısı olarak az olmakla birlikte siyasi etkisinin fazla olduğunu kaydetmiş ve “Amerika ve İngilizlere hep şunu söylüyoruz; sizin terörle mücadelede hassasiyetinizin daha fazlasını biz PKK ile mücadelede taşıyoruz. Bu tehdit kendi kendini kaldırana ve başka şekilde kaldırılana kadar devam edeceğiz. Belli bir anlayış düzeyine ulaştığımızı düşünüyorum” demişti.
Serbest ticaret anlaşması müzakereleri başlayacak mı?
Türkiye-İngiltere ilişkilerinde gündeminin kısa vadeli başlıkları arasında serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin başlatılması yer alıyor.
İki ülke son iki senede yapılan görüşmelerin ardından kapsamlı ve modern bir serbest ticaret anlaşması müzakerelerine başlama kararı almışlardı.
Müzakerelerin Haziran ayında başlatılması öngörülüyordu ancak İngiltere’de erken seçim kararı alınmasının ardından müzakereler iptal edildi.
Türkiye ile İngiltere arasındaki ikili ticaret hacmi 20 milyar doların üzerinde seyrediyor ve karşılıklı yatırımlarla bu rakam daha artıyor.
Yeni hükümetin Türkiye ile bu süreci devam ettirmesi öngörülüyor.
İlk Erdoğan-Starmer görüşmesi NATO Zirvesi’nde
Keir Starmer ve David Lammy’nin katılacakları ilk büyük uluslararası toplantı 9-11 Temmuz’da Washington’da yapılacak NATO Zirvesi olacak.
NATO’nun kuruluşunun 75. yılının kutlanacağı zirve Starmer’a, aralarında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da olduğu birçok liderle tanışma ve ikili görüşme olanağı da sağlayacak.
Yeni İngiliz hükümeti, 18 Temmuz’da Avrupa Siyasi Topluluğu’nun 4. zirvesine ev sahipliği yapacak.
AB’ye üye 27 ülkenin yanı sıra üye olmayan Avrupalı ülkeleri içinde barındıran Avrupa Siyasi Topluluğu zirvesi, Avrupa ile ilişkilerini yeniden raya oturtmak isteyen İşçi Partisi hükümeti için de bir fırsat oluşturacak.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu zirveye katılım katılmayacağı henüz bilinmiyor.
]]>Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) arasında yaşanan iç savaşın bir yılı aşkın süredir devam etmesi nedeniyle Sudan’da 11 milyondan fazla kişinin ülke içinde ve dışında farklı noktalara göç etmek zorunda kaldı. İç savaşın başladığı ilk günlerden itibaren insani yardım çalışmalarını sürdüren İHH, bugüne kadar 800 bin Sudanlıya direkt olarak destek ulaştırdı.
Vakfın, iç savaşın başladığı tarih olan 15 Nisan 2023’ten bu yana dağıtımını yaptığı yardım malzemeleri şu şekilde: “10 bin 977 adet gıda paketi, 183 bin 935 kg et, 12 bin 91 adet sıcak yemek, 500 bin litre su, 26 bin 522 adet kıyafet, 24 bin 751 adet battaniye, 82 bin 518 adet hijyen pedi, 98 bin 290 kg un, 24 bin 878 litre sıvı yağ, 33 bin 465 adet hasta ve çocuk bezi, 16 bin 165 adet terlik, 48 bin 777 paket ıslak mendil, 73 784 paket bulaşık deterjanı, 472 bin 494 paket makarna, 5 bin 760 adet konserve salça, 2 bin 400 kg nohut, 20 bin kg şeker, bin 190 adet ayakkabı, 2 adet tekerlekli sandalye, 8 adet bebek arabası, 505 kişiye nakdi yardım ve bin 210 adet ilaç.”
KURBAN BAYRAMI’NDA 450 BÜYÜKBAŞ KURBANLIK KESİLDİ
İHH, Kurban Bayramı çalışmaları kapsamında Sudan’da, iç savaşın devam ettiği bölgelerde pay dağıtımlarında bulundu. Vakıf tarafından, Hartum Eyaleti’nin Omdurman bölgesinde 250 büyükbaş, Güney Darfur’da 50 büyükbaş, Kuzey Darfur’da 10 büyükbaş, Doğu Darfur’da 90 büyükbaş ve Kessele’de ise 50 büyükbaş kurbanlığın kesimini yaparak savaş mağdurlarına ulaştırdı. Dağıtımlardan, 13 bin 350 aile istifade etti.
İHH’dan yapılan açıklamada Sudan’daki duruma ilişkin ” Birleşmiş Milletler’in (BM) paylaştığı son raporlara göre, 7,3 milyonu ülke içinde olmak üzere toplam 11 milyondan fazla kişi yerinden edildi. Resmi rakamlara göre çatışmalar sebebiyle şu ana kadar 15 bin 500’den fazla sivil hayatını kaybetti, 30 binden fazla kişi ise yaralandı. Ancak edinilen bilgiler, vefat eden kişi sayısının çok daha yüksek olduğunu işaret ediyor. Ülkede insani yardıma ihtiyaç duyan kişi sayısı, 14 milyonu çocuk olmak üzere 25 milyonu aştı. Sudan’da sağlık sistemi neredeyse tamamen çöktüğü için, kolera vakaları hızla artıyor. 18 milyona yakın kişi ise, akut gıda güvensizliği ile karşı karşıya. Ülkedeki güvenlik sorunları, yağma olayları, yakıt sıkıntısı, bürokratik engeller ve şebeke sorunları ise insani yardımların ulaşmasının önündeki büyük engeller olarak göze çarpıyor. İç savaş sebebiyle ülkedeki eğitim de büyük oranda sekteye uğradı. Sudan’da, 19 milyondan fazla çocuk eğitime devam edemiyor. Bu sayı, ülkedeki üç çocuktan birinin eğitim alamaması anlamına geliyor. Savaşın bu şekilde devam etmesi durumunda ise, gelecek aylarda hiçbir çocuğun okula gidememesinden endişe ediliyor” ifadelerine yer verildi.
]]>2011 yılından bu yana özellikle de sosyal medyada Suriyelilerle birçok farklı bilgi paylaşılıyor.
Son olarak geçen hafta ardından Suriyelilerle ilgili sosyal medyada yoğun olarak bilgi paylaşımı yapıldı.
Bu bilgilerin bir bölümü gerçeği yansıtmazken bir bölümü de güncel verilerden oluşmuyor.
Türkiye’deki Suriyelilerle ilgili merak edilenleri çeşitli kurumların verilerini kullanarak, teyitli olarak ve güncel bilgiler üzerinden bir araya getirdik.
Türkiye’de ne kadar Suriyeli yaşıyor?
İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin sayısıyla ilgili en güncel verileri 27 Haziran 2024 tarihinde paylaştı.
Türkiye’ye gelmeye başlayan Suriyeliler, ülkede geçici koruma statüsüyle yaşıyor.
Göç İdaresi’nin verilerine göre Türkiye’de bu statüye sahip, kayıtlı 3 milyon 112 bin 683 Suriyeli bulunuyor.
Geçici koruma statüsüyle Türkiye’de bulunanlar dışında bir de ikamet izni ile Türkiye’de yaşayan Suriyeliler var.
Bu kesim, ekonomik durumu nispeten daha iyi olan Suriyelilerden oluşuyor.
Bu izinle Türkiye’de bulunan Suriyelilerin sayısı ise 76 bin 842.
Resmi verilerden anlaşıldığı üzere bunların yanında, düzensiz göçmen konumunda olan kayıt dışı Suriyeliler de oluyor.
Yasadışı giriş, giriş koşullarının ihlali, vizenin geçerlilik tarihinin sona ermesi, izinsiz çalışma veya yasadışı çıkış nedenleriyle, bulundukları ülkedeki hukuki statüden yoksun olan kişilere düzensiz göçmen deniyor.
Suriyelilerin geçici koruma statüsünden doğan haklarını kullanmaları için bu statüde kayıt yaptırmış olmaları gerekiyor.
Bu yüzden düzensiz göçmen olan Suriyelilerin, başka bir ülkeye yasadışı yollarla göçün de aralarında olduğu çeşitli hedeflerle hareket ettiği ve sayılarının kayıtlı olanlara kıyasla yüksek olmadığı düşünülüyor.
Göç İdaresi’nin verilerine göre 2024 yılında, 27 Haziran tarihine kadarki sürede 21 bin 387 Suriye uyruklu düzensiz göçmen yakalandı.
2014’te 24 bin 984, 2015’te 73 bin 422, 2016’da 69 bin 755, 2017’de 50 bin 217, 2018’de 34 bin 53, 2019’da 55 bin 236, 2020’de 17 bin 562, 2021’de 23 bin 468, 2022’de 45 bin 909, 2023’te 58 bin 621 düzensiz Suriyeli göçmen yakalanmıştı.
Suriyelilerin en çok ve en az yaşadıkları kentler hangileri?
İstanbul, ülkede en büyük Suriyeli nüfusuna sahip kent. Şehirde, 530 bin 506 geçici koruma statüsündeki Suriyeli yaşıyor.
İstanbul’u Gaziantep, Şanlıurfa, Hatay, Adana, Mersin, Bursa, Konya, İzmir ve Ankara takip ediyor.
Gaziantep’te 429 bin 855, Şanlıurfa’da 272 bin 788, Hatay’da 257 bin 90, Adana’da 218 bin 220, Mersin’de 201 bin 521, Bursa’da 171 bin 457, Konya’da 121 bin 947, İzmir’de 119 bin 671, Ankara’da ise 89 bin 743 Suriyeli yaşıyor.
Türkiye’de en az Suriyelinin yaşadığı kent ise sadece 8 Suriyeliyi barındıran Hakkari.
Yine en az Suriyelinin yaşadığı kentlerden Tunceli’de 28, Bayburt’ta 34, Iğdır’da 63, Artvin’de 75 Suriyeli ikamet ediyor.
Yerleşik nüfusla karşılaştırıldığında Suriyelilerin en yoğun oldukları yerler nereler?
Yerleşik nüfusla kıyaslandığında Suriyelilerin en yoğun yaşadığı kent, Kilis.
Resmi verilere göre bugün Suriyeli nüfusu ile Kilis’teki il nüfusunu karşılaştırma yüzdesi 31,02.
Göç İdaresi’nin sitesindeki bu oran, şehrin toplam nüfusu içindeki Suriyeli oranını değil, o ilde yaşayan Türk vatandaşı sayısının yüzde kaçı kadar Suriyeli bulunduğunu gösteriyor.
Bu karşılaştırma yüzdesi Gaziantep’te yüzde 16,57, Hatay’da yüzde 14,27, Şanlıurfa’da yüzde 10,97, Mersin’de yüzde 9,42, Adana’da yüzde 8,77 ve Mardin’de yüzde 6,22.
Suriyelilerin nüfus yoğunluğunun en az olduğu şehir ise Hakkari.
Hakkari’de yaşayan Suriyelilerin nüfusu ile yerleşik kent nüfusunu karşılaştırma yüzdesi 0,00.
Bu oran; Tunceli ve Iğdır’da yüzde 0,03, Bayburt ve Erzincan’da yüzde 0,04, Giresun ve Gümüşhane’de yüzde 0,06, Sinop’ta ise yüzde 0,07.
Suriyelilerin yaş ve cinsiyet dağılımı nasıl?
Geçici koruma statüsündeki Suriyelilerin 1 milyon 619 bin 328’i erkeklerden, 1 milyon 493 bin 355’i ise kadınlardan oluşuyor.
Yaş dilimi açısından çocuklar ve gençler Suriyelilerin çok büyük bir bölümünü oluştururken, 30’lardan sonra yaş ilerledikçe sayı düşüyor.
0 ile 18 yaş arasındaki Suriyelilerin sayısı, 1 milyon 562 bin 165.
19-24 yaş arasında 338 bin 72, 25-29 yaş arasında 311 bin 930, 30-34 yaş arasında 230 bin 809, 35-39 yaş arasında 195 bin 381 Suriyeli bulunuyor.
Yaşları 40 ila 49 yaş arasındakilerin sayısı 243 bin 595, 50 ila 59 arasındakilerin sayısı 138 bin 26.
Yaşı 60’dan büyük tüm Suriyelilerin sayısı ise 92 bin 705.
Bugüne kadar kaç Suriyeliye Türk vatandaşlığı verildi?
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Aralık 2019’da yaptığı açıklamasında 110 bin Suriyeliye vatandaşlık verildiğini söyledikten sonra, “Biz bu 110 bin vatandaşlığın dışında diğerleri için de bu vatandaşlık sürecini daha da artırma konumundayız. Niye? Çünkü bu insanlar, benim ülkemde kaçak, göçek yaşamasın. Vatandaşlık aldığı zaman herhangi bir kurumdan, kuruluştan işini bulsun, çalışsın” diye konuşmuştu.
Hükümet yetkilileri yıllar içinde dönem dönem bu konuda veriler paylaştı.
Son olarak ise İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, 9 Kasım 2023’te Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Türk vatandaşı olan Suriyelilerin sayısının 238 bine yaklaştığını açıkladı.
Yerlikaya, “2023 Kasım itibarıyla Türk vatandaşlığını kazanan Suriyeli sayısı 237 bin 995, 18 yaşını dolduran Suriyeli sayısı ise 156 bin 987” diye konuştu.
Suriyelilere maddi yardım veriliyor mu?
Suriyeliler çeşitli kamu kurum ve kuruluşları üzerinden farklı yardımlardan yararlanabiliyor.
Çok amaçlı bir nakit yardım programı olan Sosyal Uyum Yardımı Programı (SUY) bunların en önemlisi.
Avrupa Birliği (AB) tarafından finanse edilen SUY programı kapsamında yardımlar, KIZILAYKART platformu üzerinden, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Türk Kızılay iş birliğinde iletiliyor.
Kızılay’ın Mayıs ayı verilere göre Türkiye’de 1 milyon 206 bin 179 yabancı SUY’dan yararlanıyor. Bu kişilerin çoğunluğu Suriyeli.
SUY kapsamında, yardım için uygun bulunan ailelere, Halkbank üzerinden Kızılay kart veriliyor ve ailede kayıtlı her fert başına ayda 500 TL yardım yapılıyor.
Bu, programın Kızılay tarafından finanse edildiği anlamına gelmiyor.
Program, AB Sivil Koruma ve İnsani Yardım Operasyonları Birimi (ECHO) tarafından finanse ediliyor.
Kızılay kartlarının üzerinde hem Türkiye’nin hem de AB’nin bayrakları bulunuyor.
Yine AB tarafından finanse edilen Tamamlayıcı Sosyal Uyum Yardımı (T-SUY) ise “iş gücüne yönlendirilmeleri mümkün olmayan en kırılgan bireylerin temel ihtiyaçlarını onurlu bir şekilde karşılamalarını sağlamak üzere hazırlanan nakit temelli bir destek projesi” olarak tanımlanıyor.
Kızılay’ın sitesindeki verilere göre bu proje kapsamında da 376 bin 20 kişiye düzenli nakit yardımı yapılıyor.
Okul çağında çocukları olan ve maddi imkanı kısıtlı Suriyeli aileler, Yabancılara Yönelik Şartlı Eğitim Yardımı’ndan da (YŞEY) yararlanabiliyor.
Proje kapsamında sunulan nakit yardımlarla, çocukların okula erişimlerinin ve düzenli devam edebilmelerinin sağlanması amaçlanıyor.
Bu proje, AB’ye bağlı ECHO, ABD Nüfus, Mülteciler ve Göç Dairesi ve Norveç hükümetinin finansmanı ve UNICEF işbirliğiyle uygulanıyor.
Proje; AB, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, Türk Kızılayı ve Millli Eğitim Bakanlığı tarafından ortaklaşa yürütülüyor.
YŞEY kapsamında kamp dışında yaşayan ailelere, çocuklarının düzenli okula devam etmeleri koşuluyla nakit yardımda bulunuluyor.
Proje kapsamındaki ödemeler anaokulundan 8. sınıfa kadar kız çocuklarına aylık 100 TL, erkek çocuklarına aylık 90 TL olarak; lise çağındaki kız çocuklarına aylık 150 TL, erkek çocuklarına ise aylık 130 TL olarak belirlenmiş durumda.
Bunun dışında çeşitli kamu kuruluşları ve yerel yönetimler, Suriyelilerin yardım ve destek taleplerini değerlendirebiliyor.
Ne kadar Suriyelinin çalışma izni var?
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın sitesinde Yabancı Çalışma İzinleri İstatistikleri adlı yıllık raporlar bulunuyor.
Bu raporların sonuncusu 2023’te yayımlanmış.
Bu raporda 108 bin 520 Suriyelinin çalışma izni olduğu yazıyor.
Türkiye’deki Suriyelilerin önemli bir bölümünün kayıt dışı olarak çalıştığı düşünülüyor.
Suriyelilerin Türkiye’de kayıtlı olarak çalışabilmeleri için çalışma iznine sahip olmaları gerekiyor.
Çalışma izni başvurusu, işverenler tarafından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na yapılıyor.
İşverenin bu süreçte belirli bir çalışma izin harcı da ödemesi gerekiyor. İşe alımdan sonra ise işçiye en az asgari ücret tutarında ödeme yapılması gerekiyor.
Bu alanda belli bir istihdam kotası bulunuyor.
Suriyeli bir işçiye bakanlıkça çalışma izni verilmesi halinde bu izin, işçinin geçici koruma kararı ile kalmasına izin verildiği iller için geçerli oluyor.
Mevsimlik tarım işi ya da hayvancılıkta ise başvuruyla çalışma izni muafiyeti alınabiliyor.
Sağlık meslek mensupları için Sağlık Bakanlığı’ndan, eğitim meslek mensupları için Milli Eğitim Bakanlığı’ndan veya Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı’ndan ön izin alınması gerekiyor.
Türkiye’de aralarında avukatlık, eczacılık, diş tabipliğinin de bulunduğu bazı mesleklerin yabancılara yasaklı olması durumu ise Suriyeliler için de geçerli.
Suriyeliler oy kullanabiliyor mu?
Geçici koruma statüsündeki Suriyelilerin oy kullanma hakkı bulunmuyor.
Sadece vatandaşlık almış Suriyeliler oy kullanabiliyor.
İçişleri Bakanı Yerlikaya’nın 9 kasım 2023’teki açıklamasına göre Türk vatandaşlığı alıp 18 yaşını doldurmuş Suriyeli sayısı 156 bin 987.
Ülkesine dönen Suriyeli sayısı ne kadar?
İçişleri Bakanlığı yetkilileri dönem dönem ülkelerine geri dönen Suriyelilerle ilgili veriler paylaşıyor.
Bu yöndeki son açıklama 13 Haziran 2024’te İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’dan geldi.
Yerlikaya, son bir yılda ülkesine geri dönen Suriyeli sayısının 103 bin 45 olduğunu açıkladı.
2016 ila 2024 arasında dönüş yapanların sayısının ise toplam 658 bin 463 olduğunu söyledi.
]]>Joseph,”2000 yıldır zulme uğruyoruz, Tevrat’ı öğrendiğimiz için hayatta kaldık. Şimdi Yüksek Mahkeme bunu bizden almak istiyor ve bu bizi yok edecek. Orduya girmek, dindar bir Yahudi’yi dinden çıkaracaktır” diyor.
Bazıları ise askerlik hizmetinin İsrail’in savunmasına çok az fayda sağlayacağını düşünüyor ve bunun Ortodoks kimliklerini zayıflatacağından korkuyor.
Kapalı topluluklar halinde yaşıyorlar
Ultra Ortodoks Yahudiler, İbranice ismiyle Harediler; televizyonun, internetin ve sosyal medyanın olmadığı kapalı topluluklar halinde yaşıyorlar.
Erkekler zamanlarının çoğunu dini çalışmalara ayırırken, kadınlar ev işlerini yönetiyor ve ailelerine destek oluyor.
İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde 13’ünü oluşturuyorlar ve önemli bir siyasi nüfuza sahipler.
Ultra Ortodokslar, Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki 16 yıldır süregelen hükümetleri destekleme karşılığında, kendilerini Tevrat çalışmalarına adadıklarını söylediler ve zorunlu askerlik hizmetinden muafiyet sağladılar.
Bu düzenleme, orduda görev yapan ve asıl vergi yükünü taşıyan laik İsrailli Yahudiler ile aralarında uzun süredir devam eden bir gerilime yol açtı.
Geçen ay, Gazze’deki çatışma ve Hizbullah’la yaşanan gerilim devam ederken, İsrail Yüksek Mahkemesi bu muafiyete son verdi ve binlerce Haredi Yahudi sokaklara döküldü.
Uzmanlar, Şas ve Birleşik Tevrat Yahudiliği gibi koalisyon partilerinin hükümete desteklerini geri çekme tehdidinde bulunması nedeniyle bu kararın iktidarın istikrarını da tehdit ettiğini söylüyor.
Diğer Yahudi gruplardan farkları neler?
Harediler, eski İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin’in tanımladığı “modern İsrail’in dört kabilesinden” biri. Haredilerle birlikte bu grupta laikler, dindar milliyetçiler ve İsrailli Araplar bulunuyor.
Kendine özgü kıyafetleriyle tanınıyorla : Ultra-Ortodoks Yahudi erkekler genellikle siyah takım elbise giyiyor., Yüzlerinin yanlarında uzayan bukleleri, uzun sakalları ve geniş kenarlı şapkaları var. Kadınları da genellikle uzun etek, kalın çorap, başörtüsü veya peruk giyerek kolayca ayırt ediliyor.
“Unorthodox” ve Netflix yapımı “Shtisel” gibi diziler, Haredilerin yaşam tarzlarına olan ilgiyi artırdı.
Dini ibadetlerle laik meslekleri dengeleyen modern Ortodoks Yahudilerin aksine, Harediler kendilerini tamamen Tevrat’a ve geleneksel ritüellere adıyorlar.
Toronto Üniversitesi Diaspora Çalışmaları Merkezi’nde Profesör Naomi Seidman’ın, BBC’ye anlattığına göre Ortodoks Yahudiler “öncelikle üç temel unsura uyuyorlar:
“Şabat’ı (Yahudilerin dinlenme günü) yerine getiriyorlar, koşer (dinin izin verdiği yiyecekler) yiyorlar ve ‘evlilik saflığı’ olarak bilinen eşlerin ayrı yataklarda uyuması kuralını takip ediyorlar ve regl döneminde sonra arınma havuzuna girişe (mikve) kadar cinsel ilişkiden sakınıyorlar.”
Seidman, modern bir Ortodoks Yahudi’nin “Yahudi hukukunun bu kurallarına uyduğu sürece hukuk veya polislik gibi diğer kariyerleri takip edebileceğini” ekliyor.
Yahudiliğin kapsamlı tarihinde, Ultra Ortodoksluk, nispeten yakın zamanda 19. yüzyılda sanayileşme nedeniyle ortaya çıktı ve topluma daha fazla entegre olmuş yeni bir Yahudi kimliğini teşvik etti.
Bu değişim Ortodoks Yahudiler arasında bir bölünmeye neden oldu, bazı hahamlar ve takipçileri Yahudiliğin daha katı, daha izole ve laiklik karşıtı yorumunu savundu.
Topluluk ve yaşam tarzı
Harediler genellikle kendi dünya görüşlerini paylaşan komşuların olduğu; kendi değerlerini ve uygulamalarını korumak için dış dünyayla teması en aza indirmeye çalıştıkları yerleşim bölgelerinde yaşıyor.
Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de önemli Ultra Ortodoks topluluklar var. En kalabalık oldukları ülke ise yüksek doğum oranının da etkisiyle İsrail.
Kudüs’teki Mea Shearim ve Tel Aviv yakınlarındaki Bnei Brak gibi mahalleler bu nüfusun önemli bir bölümünü barındırıyor.
Naomi Seidman, “Genellikle geniş ailelere sahipler ve Yahudi nüfusunun en zengin kesimleri arasında yer alan ve daha küçük ailelere sahip olma eğiliminde olan laik veya modern Ortodoks Yahudilere göre genellikle daha az varlıklılar” diyor.
Her topluluğun kendi sinagogları, yeşivaları (dini okullar) ve topluluk kuruluşları var.
Haredi dünyasında saygı ve statü kişinin Tevrat bilgisine bağlı ve bu da hahamlara evlilik ve eğitim tercihleri ??gibi hayati kararlarında danışılmasını sağlıyor.
Yetişkin erkeklerin çoğu tamamen dini çalışmalara odaklanırken, mali sorumluluklarıysa eşleri üstleniyor. İş fırsatlarının sınırlı olması ekonomik açıdan devlet desteğine bağımlılığı artırıyor.
Sabit görüşlülüklerine rağmen, daha modern bir Haredi nesli de ortaya çıkıyor.
Seidman’a göre, “Haredi yaşam tarzını ve giyimini sürdürüyorlar, ancak kendilerini elmas ticareti gibi geleneksel rollerle sınırlamak yerine, eğitim veya avukatlık gibi kariyerler istiyorlar ve muhafazakarlar tarafından eleştirilse de interneti kullanıyorlar.”
Bazı daha modern Harediler orduya katılmayı seçiyor. Netzah Yehuda adında sadece ultra Ortodoks askerler için kurulmuş tabur, cinsiyet ayrımı, koşer yemek, dua ve günlük ritüeller için zaman taleplerini karşılıyor.
İsrail toplumundaki rolleri
Seidman, İsrail’in kurulduğu 1948’de Ultra Ortodoks nüfusu 40 binken bugün 1 milyonun üzerine çıktığını ve bu durumun siyasi nüfuzlarını ve özgüvenlerini artırdığını söylüyor.
Ancak Haredilerin, vergi ve askerlik yüklerinden, muafiyetler sayesinde, daha azını üstlendiklerini düşünen diğer İsrailliler öfkeli.
Tarihsel olarak apolitik olan Haredilerin çoğu siyasete girmiyor.
Pek çok kişi, İsrail devletinin ancak Mesih’in gelişinden sonra kurulması gerektiğine inandığı için Siyonizme karşı çıkıyor.
Ancak yalnızca küçük bir azınlık aktif olarak İsrail’i protesto ediyor ve reddediyor, zaman zaman Filistin bayraklarıyla eylemler yapıyor.
Çoğunluk pragmatik bir yaklaşım benimsiyor ve kendi çıkarlarını korumak için siyasetle ilgileniyor.
Koalisyonlar Gazze politikalarını etkiliyor
Seidman, son yıllarda Netanyahu hükümetindeki koalisyonların ağırlıklı olarak sağa kaydığını, Dini Siyonizm gibi partilerin de dahil olduğu ittifakların Gazze’deki politikaları ve askeri stratejileri etkilediğini belirtiyor.
Yüksek Mahkeme’nin Haredileri askere alma kararı, gerginliği artırdı.
İsrail Demokrasi Enstitüsü tarafından yapılan bir anket, İsrailli Yahudilerin yüzde 70’inin bu değişikliği desteklediğini gösteriyor.
Şimdiye kadar yeşiva öğrencisi olarak kayıtlı 60 binden fazla Haredi erkeği askerlik hizmetinden muaf tutuldu.
Buna yanıt olarak orduya, topluluktan 1500 askere ek olarak 3000 kişiyi daha askere alması talimatı verildi. Gelecekte bu sayının artması planlanıyor.
Güney İsrail’de tank komutanı olarak görev yapan bir askerin annesi olan Mor Şamgar, geçtiğimiz günlerde bir konferansta İsrail’in ulusal güvenlik danışmanına meydan okuyarak, “Oğlum zaten 200 gündür yedekte. Kaç yıl daha askerlik yapmasını istiyorsunuz? Nasıl utanmıyor?” dedi.
Tepki sosyal medyada viral oldu.
Yaygın algının aksine Seidman, Haredilerin kamuoyuna giderek daha fazla uyum sağladığını söylüyor.
Yol yardımı ve ambulans hizmetleri gibi kamu hizmeti girişimlerini ülke çapında genişlettiklerini ve “bu katkıların askerlik hizmetine alternatif olarak görülmesini” umduklarını da ekliyor.
]]>“SINIRLARIN ÖTESİNDE TERÖRİSTAN KURDURMAYACAĞIZ”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin sınırlarının hemen ötesinde bir teröristan kurdurmamakta kararlı olduğunu, başta Suriye iç savaşı olmak üzere terör örgütleri için elverişli alan oluşturan istikrarsızlıkların sonlandırılması için somut adımlar atılmasının önemini ortaya koyarken Türkiye’nin çözüm için iş birliğine hazır olduğunu söyledi.
SURİYE İLE NORMALLEŞME İÇİN SİNYAL VERİLMİŞTİ
Cumhurbaşkanı geçen hafta Suriye ile ilişkilerde yumuşama sinyalleri vermiş, ardından Suriye’nin Kuzeyinde Şam hükümeti karşıtı grupların Türkiye’ye karşı eylemler gerçekleştirmişti. Erdoğan dün Kabine toplantısının ardından bu konuya ilişkin “dış politikada da sıkılı yumrukların açılmasında büyük fayda olduğuna inanıyoruz. Bunun için kiminle görüşülmesi gerekiyorsa geçmişte olduğu gibi görüşmekten imtina etmeyiz. Elbette bunu yaparken Türkiye’nin menfaatlerini referans alacak ama bu süreçte bize güvenen, bize sığınan, bizimle ortak hareket eden hiç kimsenin mağdur olmasına da izin vermeyeceğiz” demişti.
ERDOĞAN’DAN İSRAİL ÇAĞRISI
Erdoğan görüşmede, İsrail’in Filistin topraklarındaki saldırıları ve Lübnan’a yönelik tehditlerinin bölgesel ve küresel barışı ve huzuru hedef aldığını, çatışmaların yayılmasının en büyük zararı bölge ülkelerine vereceğini, uluslararası toplumun artık İsrail’in durdurulmasına odaklanması gerektiğini belirtti.
“TÜRKİYE BARIŞIN TESİSİSİ İÇİN ÇABA GÖSTERMEYE DEVAM EDECEK”
Görüşmede Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada barışın tesisi için çaba göstermeye devam edeceğini, Türkiye’nin Rusya ile Ukrayna arasında devam eden savaşın önce ateşkes, ardından barışla sona erdirilmesi için uzlaşı zeminini oluşturabileceğini, iki tarafı da memnun edebilecek adil bir barışın mümkün olduğunu ifade etti.
ERDOĞAN’IN ARABULUCULUK TEKLİFİNE RET
Bu açıklamayla ilgili Kremlin’den net bir yanıt geldi. Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov, Erdoğan’ın arabuluculuk yapıp yapmayacağıyla ilgili basından gelen soruya, “Hayır, bu imkansız” yanıtını verdi.
TÜRKİYE’DE KURULMASI PLANLANAN 2’NCİ NÜKLEER SANTRAL
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Putin ile görüşmesinin öncesinde Türkiye’de kurulması planlanan ikinci nükleer santral olan Sinop NGS ile ilgili olarak, “Sinop Nükleer Enerji Santrali ile ilgili görüşmelerimiz var. Onunla ilgili ciddi adımlar atabileceğimize inanıyorum” dedi. İletişim Başkanlığının açıklamasında, enerji işbirliğine ilişkin bir açıklama yapılmadı.
Putin geçen ay Türkiye’nin enerji ihtiyacının “pek çok riske rağmen” Rusya tarafından karşılandığının vurgulamış, “Türkiye Batı yerine Rusya ile ekonomik iş birliğine daha çok önem vermeli” demişti. Ayrıca, Türkiye – Rusya enerji işbirliği açısından önem arz eden Türk Akım ve Mavi Akım boru hatlarının Ukrayna tarafından hedef olarak görüldüğünü söylemişti.
“DÜZENLİ OLARAK TEMAS HALİNDEYİZ”
Rus basınında, Putin’in bugünkü görüşmeyle ilgili “Düzenli olarak temas halindeyiz, ülkelerimiz arasındaki durumu, bölgeyi ve dünyayı değerlendiriyoruz. Ancak, aslında bir süredir görüşmedik ve sizinle kişisel olarak görüşmekten büyük memnuniyet duyuyorum” dediğini yer aldı.
GÖRÜŞMENİN ZAMANLAMASI MANİDAR
Erdoğan ile Putin arasındaki görüşme, 11 Temmuz’daki NATO zirvesinde, Erdoğan ve ABD Başkanı Joe Biden ile planlanan görüşmeden bir hafta önce gerçekleşmesi itibarıyla zamanlama açısından önemli görülüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Putin ile görüşmesinden sonra Kazakistan, Pakistan ve Azerbaycan liderleri ile de bir araya geldi.
DEVLET BAŞKANLARI TOPLANTILARDA BİR ARAYA GELECEK
Putin, Genel Kurul Toplantısıyla devam edecek ŞİÖ zirvesinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanı sıra, Çin Devlet Başkanı Şi Jinping, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Kazakistan Devlet Başkanı Kasım Tokayev, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Mongolya Devlet Başkanı Uhnagin Hurelşuh ile ikili görüşmelerde bulundu.
ŞİÖ zirvesine, üye ülkeler Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Pakistan, Hindistan, Tacikistan ve Özbekistan’ın yanı sıra ŞİÖ+’ya yakında üye olması beklenen Belarus ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres de katıldı.
ŞİÖ, 2001 yılında üye ülkeler arasında siyasi, ekonomik ve güvenlik alanında ittifak oluşturma amacıyla kuruldu. Türkiye ŞİÖ zirvesine 2022 yılında da “Diyalog partneri” statüsüyle Cumhurbaşkanı düzeyinde katılım göstermişti.
]]>ASTANA, 2 Temmuz (Xinhua) — Çin’in Kazakistan Büyükelçisi Zhang Xiao, Çin ve Kazakistan’ın son yıllarda Shanghai İşbirliği Örgütü çerçevesinde çeşitli alanlarda işbirliğini derinleştirerek kalıcı barış, evrensel güvenlik ve müşterek refahın hakim olduğu açık, kapsayıcı, temiz ve güzel bir dünya inşasına katkıda bulunduğunu söyledi.
Zhang kısa süre önce Xinhua ile yaptığı söyleşide, örgütün kurucu üyeleri olan Çin ve Kazakistan’ın, Shanghai İşbirliği Örgütü ve çeşitli alanlardaki işbirliğinin gelişiminin savunucusu, destekleyicisi ve katkı sağlayıcısı olarak her zaman aktif rol oynadığını ifade etti.
Büyükelçi, iki ülkenin yıllar boyunca yakın işbirliği yürüterek, örgütün sürekli değişen uluslararası konjonktüre ve üye ülkelerin ihtiyaçlarına aktif şekilde uyum sağlamasını teşvik ettiklerini belirtti. Zhang, iki ülkenin ticaret, ulaştırma, enerji, tarım, bilim ve teknoloji, eğitim ve kültür alanlarında karşılıklı fayda sağlayan işbirliğini güçlü şekilde derinleştirdiğini, ayrıca Kuşak ve Yol işbirliğinin yüksek kaliteli gelişimini teşvik ettiğini söyledi.
Zhang, örgütün ortak uyuşturucu kontrolü de dahil olmak üzere kapsamlı bir güvenlik işbirliği mekanizması kurarak terörizm, ayrılıkçılık ve aşırıcılıktan oluşan “üç kuvvetin” yanı sıra uluslararası organize suçla da mücadele ettiğini ve Kuşak ve Yol İnisiyatifi için sağlam bir güvenlik kalkanı temin ettiğini vurguladı.
Örgüte üye ülkelerin bilim ve teknoloji, kültür, eğitim, turizm, çevre koruma ve sağlık alanlarında işbirliği yapmaya kararlı olduklarını söyleyen Zhang, bunun da Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ne yönelik kamuoyu desteği için sağlam bir zemin oluşturduğunu belirtti.
Üye ülkeler arasındaki tatbiki işbirliğinin giderek derinleştiğine işaret eden Zhang, bunun sadece ekonomik kalkınmayı teşvik edip ilgili ülkelerdeki halkların geçim koşullarını iyileştirmekle kalmadığını, aynı zamanda Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin ilerlemesi ve güncellenmesine de büyük destek ve sürekli ivme sağladığını söyledi.
Çin ve Kazakistan’ın iyi komşu, dost ve ortaklar olduğunu belirten Zhang, 32 yıl önce diplomatik ilişkilerin kurulmasından bu yana ikili ilişkilerin değişen uluslararası dinamiklere meydan okuduğunu ve yeni atılımlara imza attığını belirtti.
Zhang, iki ülkenin de temel çıkarlarını ilgilendiren konularda ve kendi egemenlik, güvenlik ve kalkınma çıkarlarını korumada birbirlerini sıkı şekilde desteklediklerini, diğer ülkelerin iç işlerine müdahale edilmesine ve çifte standartlara kararlılıkla karşı çıktıklarını, aynı zamanda medeniyetler ve sosyal sistemler arasındaki farklılıklara rağmen ortak kalkınma için tatbiki eylemler yoluyla işbirliği arayışını sürdürdüklerini ifade etti.
Zhang, Çin ve Kazakistan’ın Kuşak ve Yol işbirliğinde verimli sonuçlar elde ettiğini ve otomobil imalatı, sınır ötesi e-ticaret, yeni enerji, kültürel etkileşim ve yüksek öğrenim gibi alanlarda işbirliğini geliştirdiğini belirtti.
Büyükelçi, Çin-Kazakistan ilişkilerinin yeni fırsat ve zorluklarla karşılaşacağı yeni bir “altın 30 yıla” atım attığını söyledi.
Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in ziyaretini bir fırsat olarak değerlendirdiklerini söyleyen Zhang, Çin’in bölgesel ve küresel istikrar ve kalkınmaya ortak katkılarda bulunmak üzere stratejiler arasındaki uyum ve politika koordinasyonunu güçlendirmek, karşılıklı siyasi güveni derinleştirmek ve ebedi dostluk, karşılıklı sağlam güven ve dayanışma içeren ortak geleceğe sahip bir Çin-Kazakistan topluluğunu birlikte inşa etmek için Kazakistan ile çalışmaya hazır olduğunu ifade etti.
]]>Terörle mücadele başta olmak üzere devam eden faaliyetlere ilişkin bilgi alan ve talimatlar veren Bakan Yaşar Güler, toplantıda şunları söyledi; “Ülkemizin öncülüğünde Romanya ve Bulgaristan ile birlikte Karadeniz’de mayın tehdidine karşı deniz güvenliğini sağlamak maksadıyla oluşturulan Mayın Karşı Tedbirleri Karadeniz Görev Grubu’nun dün, 1 Temmuz’da imzalanan törenle aktif hale geldiğini bugünden itibaren 6 ay süreyle Deniz Kuvvetlerimizin komutasında görev yapacağını belirterek sözlerime başlamak istiyorum.
Sizlerin de yakından takip başta yakın coğrafyamız olmak üzere tüm dünyada artan asimetrik risk ve tehditler güvenlik, barış, istikrar ve refahı tehdit etmekte; bu durum savunma ve güvenlik konusunu öncelikli hale getirmektedir. Böylesine hassas bir dönemde asil milletimizin göz bebeği Türk Silahlı Kuvvetlerimizin kahraman ve fedakâr personeli, ülkemizin hak ve menfaatlerinin korunması için yoğun bir gayret ve özveriyle üstlendikleri tüm görevleri başarıyla yerine getirmektedir. Bu kapsamda sürate, özgünlüğe ve tempoya dayalı icra edilen operasyonlarımız Kurban Bayramı tatili boyunca da kesintisiz sürdürülmüştür.
Terör örgütü üzerinde oluşturduğumuz yoğun baskı sayesinde son zamanlarda terör örgütüne katılımların neredeyse sıfıra indiğini ve teslim olan terörist sayısının da giderek arttığını görmekteyiz. Örgütün sözde liderlerinin ise operasyon bölgelerinden çeşitli bahanelerle ayrılarak, kendilerince daha emniyetli olduğunu düşündüğü geri bölgelere kaçtıklarını da bilmekteyiz. Terör örgütü mensupları nereye kaçarlarsa kaçsınlar, Mehmetçiğin çelik pençesi altında ezilmekten kurtulamayacak, terörle mücadelemiz tereddütsüz sürdürülecektir. Çöküş içerisindeki terör örgütü için kaçınılmaz son her geçen gün yaklaşmaktadır.
Öte yandan; terör örgütünün Suriye’nin kuzeyinde yapay terör devleti kurma çabasının bir aşaması olarak gördüğümüz sözde özerk yönetim ve yerel seçim faaliyetlerini kesinlikle reddediyoruz. Suriye’yi parçalamaya ve halkının iradesini tutsak etmeye yönelik bu çabalar nafile girişimlerdir. Zira Güney sınırlarımızın hemen ötesinde bölücü örgütün bir ‘terör koridoru’ kurmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Hatırlatmak isterim ki ülkemiz; meşru müdafaa kapsamında icra ettiği harekâtlar ile amaçlanan terör koridorunu engellemiş, Suriye ve Irak’ın toprak bütünlükleri ve egemenliklerinin korunmasına katkı sağlamış ve bu çerçevedeki saygılı duruşunu da sürdürmektedir.
Bununla birlikte Suriyeli sığınmacılar konusunda son dönemde oluşturulmaya çalışılan olumsuz algı ve artan gerilimler dikkatle izlenmektedir. Türkiye’ye karşı faaliyet gösteren bazı unsurların kamu düzenini bozma girişimleri devletimizin tüm birimleriyle gösterdiği özverili çaba sayesinde başarısız kılınacaktır. Terörle mücadelemizin yanında millî servetimiz olan ormanlarımızın korunması kapsamında, hava araçlarımız ve fedakâr personelimiz ile artan orman yangınlarının söndürülmesine yönelik gerekli desteği vermekteyiz. Bu kapsamda 6 ayrı yerde meydana gelen orman yangınlarında; 14 Helikopterimiz, 5 yangın söndürme aracımız ile toplamda 499 sorti ile 962 ton su kullanılarak yangının söndürülmesine katkıda bulunulmuştur.
Öte yandan Kıbrıs Türkü’ne uzanan eli durdurduğumuz Kıbrıs Barış Harekâtının 50’nci yıl dönümünü 20 Temmuz’da kutlayacağız. Garantör ülke olarak uluslararası hukuk çerçevesinde icra ettiğimiz bu harekâtın ne kadar haklı ve gerekli olduğu, oluşan ve günümüze değin süren güvenlik ortamından anlaşılmaktadır. Ada’da iki devletli çözüme yönelik duruşumuz ve soydaşlarımıza verdiğimiz destek sürecektir.
Tüm bu yoğun faaliyet akışı içerisinde kahraman Mehmetçik, ülkemizin hak ve menfaatleri ile asil milletimizin huzur ve güvenliği için kendisine verilen her türlü görevi yerine getirmeye azim ve kararlılığı içerisindedir. Bu vesileyle tüm silah ve mesai arkadaşlarıma görevlerinde başarılar diliyor, her birinizi gözlerinizden öpüyorum. Yolunuz, bahtınız açık olsun.”
]]>5 metrekarelik hücrelerde telefon veya bilgisayarlar yasak. Burada kalanlara yalnızca çıplak duvarlar eşlik ediyor.
Mavi üniforma giyinseler de buradakiler aslında mahkum oldukları için değil “inziva deneyimi” için hücrede kalıyorlar.
Çoğunun ortak paydası, toplumdan tamamen izole olmuş bir çocuklarının olması.
Tecrit hücreleri
Genç münzevilere hikikomori adı veriliyor; bu 1990’larda Japonya’da ergenler ve genç yetişkinler arasında görülen şiddetli toplumsal izolasyonu tanımlamak için ortaya atılmış bir kavram.
Nisan’dan bu yana ebeveynler, Kore Gençlik Vakfı ve Mavi Balina Kurtarma Merkezi adlı Sivil Toplum Kuruluşları (STK’lar) tarafından finanse edilen ve yürütülen 13 haftalık bir ebeveyn eğitim programına katılıyor.
Programın amacı insanlara çocuklarıyla nasıl daha iyi iletişim kuracaklarını öğretmek.
Bu süreçte ebeveynler tecrit hücresine benzer bir odada üç gün geçiriyor.
Bu izolasyonun ebeveynlerin çocuklarını daha iyi anlamalarına yardımcı olması umuluyor.
‘Kimse onu anlamadığı için kendisini sessizlikle koruyor’
Oğlu 3 yıldır odasından çıkmayan Jin Young-hae, Mutluluk Fabrikasına ilk gittiğinde toplumdan soyutlanmayı seçen diğer gençlerin notlarını okuduğunu söylüyor.
“Çocuğum benimle pek konuşmadığı için onun aklından neler geçtiğini bilmiyordum” diyor ve ekliyor:
“Bu notları okumak şunu fark etmemi sağladı: ‘Kimse onu anlamadığı için kendisini sessizlikle koruyor'”.
Park Han-sil takma adlı anne, yedi yıldır kimseyle görüşmeyen 26 yaşındaki oğlu için hücreye kapanmış.
Oğlu birkaç kez evden kaçmış; artık odasından nadiren çıkıyor.
Park, oğlunun video oyunları takıntı haline getirdiğini söylüyor.
Sosyal ilişkilerde zorluklar
Anne Park, oğluna ulaşmakta halen zorlanıyor ancak izolasyon programı sayesinde oğlunun duygularını daha iyi anlamaya başladığını anlatıyor.
“Çocuğumun hayatını belirli bir kalıba sokmadan kabul etmenin önemli olduğunu fark ettim” diyor.
Güney Kore Sağlık ve Refah Bakanlığının 2023’te yaşları 19-34 yaş arasındaki 15 bin kişiyle yaptığı bir ankete katılanların yüzde 5’inden fazlası kendilerini toplumdan soyutladıklarını söylemişti.
Veri Güney Kore’nin daha geniş nüfusuna uyarlanırsa bu, yaklaşık 540 bin kişinin izole olduğu anlamına geliyor.
Ankete göre toplumsal izolasyonun en yaygın nedenleri şunlar:
Japonya’da, kendilerini toplumdan izole eden gençler dalgası ilk olarak 1990’larda başladı. Bu, yaşlı ebeveynlerine bağımlı orta yaşlı insanların ortaya çıktığı yeni bir demografiyle sonuçlandı.
Sadece emekli maaşıyla yetişkin çocuklarına bakmaya çalışan bazı ebeveynler yoksulluğa sürüklendi ve depresyona girdi.
Kyung Hee Üniversitesi Sosyoloji bölümünden Profesör Jeong Go-woon, Güney Kore’de toplumun beklentilerinin, özellikle ekonomik durgunluk ve düşük istihdam zamanlarında gençlerde kaygıyı artırdığını söylüyor.
Toplumda çocuğun başarılarının ebeveynlerin başarısı olduğu görüş hakim. Bu da tüm ailenin birlikte izolasyon bataklığına sürüklenmesi riskini doğuruyor.
Birçok ebeveyn, çocuklarının yaşadığı zorlukları, kendileri açısından bir başarısızlık olarak algılıyor ve bu da suçluluk duygusuna yol açıyor.
Prof. Jeong, “Kore’de ebeveynler sevgilerini ve duygularını genellikle eylemler ve sorumlulukla ifade ederler” diyor ve ekliyor:
“Çocuklarının öğrenim ücretlerini çok çalışarak karşılayan ebeveynler, sorumluluğu vurgulayan Konfüçyüsçü kültürün tipik bir örneği.”
Güney Kore’nin 21. yüzyılın ikinci yarısındaki hızlı ekonomik büyümesi dünyanın en büyük ekonomilerinden biri haline gelmesini sağlamıştı. Bu hızlı büyümenin çok çalışmaya yapılan kültürel vurguyla bağlantılı olduğu düşünülüyor.
Ancak Dünya Eşitsizlik Veri Tabanına göre, ülkede ekonomik eşitsizlik son 30 yılda daha da derinleşti.
Programın yürütücülerinden Mavi Balina Kurtarma Merkezi Direktörü Kim Ok-ran, gençleri bir “yetiştirme sorunu” olarak gören birçok ebeveynin etraflarındakilerden uzaklaşmaya başladığını söylüyor.
Bazıları ise yargılanmaktan o kadar çok korkuyor ki, durumlarını yakın aile üyeleriyle bile paylaşamıyorlar.
Kim Ok-ran, “Sorunu açıkça konuşamıyorlar, bu durum ebeveynlerin de yalnız kalmasına yol açıyor” diyor.
Yardım almak için Mutluluk Fabrikasına gelen ebeveynler, çocuklarının normal hayata dönebileceği günü sabırsızlıkla bekliyor.
Tecritten çıkarsa oğluna ne söyleyeceği sorulduğunda anne Jin’in gözleri yaşarıyor:
“Çok fazla şey yaşadın.
“Senin için çok zor olmalı, değil mi?
“Yanındayım” diyor sesi titreyerek.
Bu makalede bahsi geçen sorunlardan etkilendiğinizi düşünüyorsanız yakınınızdaki güvenilir ruh sağlığı hizmetleri merkezlerinden profesyonel yardım isteyin.
]]>DIŞİŞLERİ Bakanı Hakan Fidan, Etiyopya Dışişleri Bakanı Taye Atske Selassie ve Somali Dışişleri Bakanı Ahmed Muallim Fiqi’yi Ankara’da ağırladı.
Dışişleri Bakanı Fidan, Etiyopya Dışişleri Bakanı Selassie ve Somali Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Fiqi’nin Ankara’da Türkiye’nin ev sahipliğinde buluşmalarının ardından mevkidaşlarıyla birlikte açıklama yaptı. Etiyopya ve Somali’den gelen konuk bakanlarla birlikte olmaktan büyük mutluluk duyduğunu belirten Bakan Fidan, Türkiye’nin barış, diplomasi ve iyi niyete olan taahhüdünün ortak diyalog oluşturmak ve ortak temeller bulma konusundaki çabaları desteklediğini kaydetti. Fidan, “Biz bugün kendimizi çok imtiyazlı bir pozisyonda buluyoruz. Her iki tarafın Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gösterdiği en üst seviyedeki güven ve vermiş oldukları yetki bizim doğru yolda olduğumuz inancımızı güçlendiriyor” dedi.
Dışişleri Bakanı Fidan, hem mevkidaşlarıyla hem de heyetler arasında yapılan görüşmeler sırasında bütün tartışma noktaları üstünde görüş teatisinde bulunduklarını ifade etti. Bakan Fidan, her iki tarafın da konularla ilgili hassasiyetlerini dile getirdiklerini söyledi.
2 EYLÜL’DE TARAFLAR YENİDEN BİR ARAYA GELECEK
Fidan, görüşmeler sonrasında bütün tarafların çok daha iyi bir anlayışa ulaştığını dile getirerek, “Tabii ki çok komplike bir husustan bahsediyoruz, bunlar göz önünde bulundurulduğunda bu hususla ilgili başka değerlendirmelerin yapılması gerekeceği aşikardır. Bugün duyduklarımız ışığında gelecekle ilgili umudumuz pekişmiştir. Bakanlar ikinci tur bir görüşme için 2 Eylül 2024’te Ankara’da tekrar buluşmaya karar vermişlerdir” dedi.
Fidan, konuk bakanlara Ankara’ya geldikleri için teşekkür ederek, ekiplerin birlikte çalışmaya iyi niyet esasında devam edeceklerini ve Ankara’daki bir sonraki toplantı için hazırlıkları devam ettireceklerini söyledi. Bakan Fidan, heyetlerle birlikte yapılan göreşmelerden yanı sıra Etiyopya ve Somali dışişleri bakanlarıyla birebir görüşmelerde de bulundu.
‘TÜRKİYE-ETİYOPYA-SOMALİ ORTAK ANKARA AÇIKLAMASI’
Fidan’ın açıklaması sonrasında Dışişleri Bakanlığı, Türkiye, Etiyopya ve Somali arasında düzenlenen görüşmelere ilişkin ‘Ortak Ankara Açıklaması’nı yayımladı. Açıklamada, “Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın daveti üzerine, Etiyopya Federal Demokratik Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Sayın Taye Atske Selassie ve Somali Federal Cumhuriyeti Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Sayın Ahmed Moallim Fiqi 1 Temmuz 2024 tarihinde Ankara’da bir araya gelmiştir. İki ülkenin bakanları, Türkiye’nin kolaylaştırıcılığında, farklılıklarına yönelik samimi, dostça ve ileriye dönük, ayrı ayrı görüş alışverişinde bulunmuş ve görüş farklılıklarını karşılıklı olarak kabul edilebilir çerçevede ele almaya yönelik perspektifler geliştirmişlerdir. Somali ve Etiyopya’nın Dışişleri Bakanları, farklılıkların barışçı yöntemlerle çözülmesi konusundaki kararlılıklarını yinelemişler; kolaylaştırıcılığı ve yapıcı katkılarından dolayı Türkiye’ye takdirlerini ifade etmişlerdir. Bakanlar, ihtilafların çözüme kavuşturulması ve bölgesel istikrarın sağlanması amacıyla diyaloğu sürdürme konusunda mutabık kalmışlardır. Bakanlar, 2 Eylül 2024 tarihinde Ankara’da ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirme konusunda anlaşmışlardır. Her iki taraf da, bu girişiminden dolayı Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a şükranlarını sunmuştur.” denildi.
‘ETİYOPYA İLE SOMALİLAND ARASINDA MUTABAKAT ZAPTI İMZALANDI’
Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ve Somaliland Başkanı Musa Bihi Abdi 1 Ocak’ta Somaliland sınırları içindeki 20 kilometre sahil şeridini 50 yıllık süreyle Etiyopya’nın kullanımına sunan, ayrıca Berbera Limanı’nda kullanım hakkı sağlayan bir Mutabakat Muhtırası imzalamıştı. İmza töreninde konuşan Somaliland Başbakanı Abdi, Etiyopya’nın Somaliland’ı ilk tanıyan ülke olacağını da açıklamıştı. Bu durum Somali tarafından büyük tepki yaratmıştı. Etiyopya makamları daha sonra yaptığı açıklamalarda, tanımanın şimdilik söz konusu olmadığını belirtmişti.
8 Mayıs’ta Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’in Özel Temsilcisi Mulatu Teshome Wirtu ilberaberinde Etiyopya Dışişleri Bakanı Selassie ile birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilmişti. Görüşmede Etiyopya Başbakanı Ahmed, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, muhatap Somali ile Etiyopya arasında Türkiye’nin arabuluculuk yapmasını talep eden mektubu elden tevdi etmişti.
]]>Erdoğan ve Suriye Devlet Başkanı Beşir Esad’ın geçen hafta yaptığı açıklamalar, 2022 sonunda başlayan ancak geçen yıl kesilen Ankara-Şam normalleşme süreci açısından yeni bir dönemin başlayabileceğini gösterdi.
Suriye haber ajansı SANA, Esad’ın 26 Haziran’da Rusya’nın Orta Doğu Özel Temsilcisi Alexander Lavrentiev ile yaptığı görüşmeye ilişkin haberinde, iki yetkilinin Türkiye-Suriye sürecini de ele aldıklarını kaydetti. Haberde, Esad’ın, “Suriye-Türkiye ilişkisine ilişkin her türlü girişime açık olduğunu” söylediği vurgulandı.
Aynı habere göre Esad, Türkiye ile müzakerelerin Suriye devletinin tüm toprakları üzerinde egemenliğini sağlaması ve “terörle mücadeleye” odaklanılması ilkeleri üzerine inşa edilmesi mesajını verdi. Esad ayrıca, “herhangi bir girişimin başarısının ve verimliliğinin ülkelerin egemenlik ve istikrarına saygıyla” bağlantısının altını çizdi.
Suriye liderinin açıklamasında, “Türk askerinin çekilmesi” gibi bir koşuldan bahsetmemesi, bunun yerine “egemenliğe saygı” referansında bulunması dikkat çekti.
Esad’ın açıklamalarına yanıt, iki gün sonra gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan’dan geldi.
Suriye ile diplomatik ilişki kurulmaması için hiçbir neden olmadığını kaydeden Erdoğan, “Yani biz Suriye’yle bu ilişkileri geliştirmekte geçmişte nasıl birlikteysek yine aynı şekilde birlikte hareket ederiz. Suriye’nin de iç işlerine karışmak gibi bir derdimiz, bir hedefimiz asla olamaz” dedi.
Erdoğan’ın kısa açıklamasında iki kez “Suriye’nin içişlerine karışmak gibi bir amaçlarının olmadığını” söylemesi, Şam yönetimine verilmiş mesaj olarak yorumlandı.
Rusya zamanlamaya dikkat çekti
Ankara-Şam ilişkilerinin düzelmesi için birkaç yıldır devrede olan Moskova, zamanlamaya ve değişen koşullara dikkat çekti.
Lavrentiev’in Esad ile görüşmesi sırasında arabuluculuklarının başarısı için koşulların her zamankinden uygun, Rusya’nın da çalışmaya hazır olduğunu kaydettiği basına yansıyan haberlerde yer aldı.
Rusya, Türkiye ile Suriye arasındaki ilk doğrudan görüşmeleri 2022’in son günlerinde ayarlamıştı.
Türkiye ve Suriye savunma bakanlarının Moskova’daki görüşmesinin ardından sürece İran da dahil edilmiş ve Mayıs 2023’te de dört ülkenin dışişleri bakanlarının katılımıyla ikinci üst düzey toplantı yapılmıştı. Ancak süreç, Türkiye’de seçimlerin tamamlanması ve Erdoğan’ın kurduğu yeni hükümetin işbaşına gelmesinin ardından askıya alınmıştı.
Bunun en önemli nedeni Şam yönetiminin siyasi müzakerelere geçmek için önce Türk askerinin Suriye’den çekilmesi koşulu olarak gösterilmişti.
Suriye’nin ‘Önce Türk askeri çekilsin’ koşulu masada olacak mı?
Türkiye, güvenlik sorunlarının devam ettiğini kaydederek bu aşamada askerlerini çekemeyeceğini, “terörle mücadele” konusunda Şam ile işbirliği yaparak bu süreci ilerletmek istediğini kaydetmişti.
Suriye’de barış ve istikrarın tam olarak sağlanmasının ardından Türkiye’nin de askeri mevcudiyetini sona erdireceği, üst düzey Türk hükümet yetkililerinin sıklıkla dile getirdiği unsurlar arasında yer alıyor.
Ankara’da yapılan değerlendirmelerde, yeni bir süreç başlasa dahi bunun ilerletilmesinin, Suriye’nin Türk askerinin çekilmesi koşulunu ne kadar esnetebildiği ile bağlantılı olacağına dikkat çekiliyor.
Türkiye’nin Suriye ile normalleşme süreci sayesinde hem güvenlik sorunlarını çözmek hem de sayıları 4 milyona yaklaşan Suriyeli mültecinin ülkelerine dönmelerini sağlamak istediği biliniyor.
Türkiye aynı zamanda Suriye yönetiminden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 saylı kararı uyarınca ülkedeki muhalefet ile yeni bir anayasa yazımı ve seçimlere gidilmesi konularında adımlar atmasını da bekliyor.
Savaşın yayılması tehlikesi, YPG’nin seçim girişimi
Ankara’da yapılan değerlendirmeler, Rus yetkilinin işaret ettiği değişen koşulların Şam yönetiminin pozisyonunu yumuşatmasını etkilemiş olabileceğini gösteriyor. Bu kapsamda, dört önemli gelişme dikkat çekiyor:
Süreç nasıl ilerleyecek?
Ankara-Şam sürecinin bundan sonra alacağı şeklin ilk aşamada Erdoğan ile Putin’in 3-4 Temmuz’da Astana’da düzenlenecek Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesi kapsamında yapmaları beklenen ikili görüşmede ele alınması öngörülüyor. İki liderin görüşmesinden çıkacak anlayışa göre sürecin planlanabileceği kaydediliyor.
Ankara-Şam görüşmelerinin temeli ilk aşamada iki ülke istihbarat birimlerinin görüşmeleriyle başlamıştı. Bu görüşmelerin belli bir olgunluğa erişmesinin ardından konu hükümetlerin önüne gelmiş, savunma ve dışişleri bakanlarının yönetimine devredilmişti.
Tarafların normalleşme görüşmelerine yeniden başlama kararı almaları durumunda, sıfırdan mı başlayacakları yoksa geçen sene bıraktıkları noktadan mı devam edecekleri önümüzdeki günlerde ortaya çıkması beklenen ayrıntılar arasında.
]]>TÜRKİYE, Bulgaristan ve Romanya Deniz Kuvvetleri arasında, Karadeniz’de mayın güvenliği tedbirleri kapsamında, Karadeniz Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu Mutabakatı (MCM Black Sea) komitesi toplandı. 3 ülkenin deniz kuvvetlerinin imzaladığı harekat emirlerinin onayıyla, mayın tespit ve imha çalışmaları için gemiler, İstanbul Umuryeri’nde gerçekleşecek kısa süreli eğitiminin ardından Karadeniz sularına açılacak.
Türkiye, Bulgaristan ve Romanya arasında Kalender Kasrı’nda, Karadeniz’de güvenlik ve mayın tedbirlerinin ele alındığı Karadeniz Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu Mutabakatı (MCM Black Sea) komite toplantısı ve imza töreni gerçekleştirildi. NATO müttefiki 3 ülkenin, Karadeniz’in ‘Barış Denizi’ olmasına yönelik düzenlediği zirvede, Türkiye adına Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, Bulgaristan Deniz Kuvvetleri Komutanı Tümamiral Kiril Yordanov Mihaylov ve Romanya Deniz Kuvvetleri Komutanı Koramiral Mihai Panait’in ilgili harekat emirlerini onaylanması ile görev grubu aktif edildi.
MCM Black Sea, Karadeniz’de sürüklenen mayınları tespit etmek ve etkisiz hale getirmek için ileri teknolojilerden ve ortak istihbarattan en yüksek profesyonellik ve verimlilik standartlarıyla, müşterek tatbikatlar, eğitim programları ile Karadeniz’de bu konuda ortaya çıkabilecek her türlü zorluğa birlikte hızlı ve etkili bir şekilde yanıt vermek için Türkiye’nin girişimi ve davetiyle başlatıldı.
11 Ocak 2024’te, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve diğer iki ülke savunma bakanları arasında imzalanan mutabakat muhtırası ile iç hukuk süreçleri Cumhurbaşkanı onayıyla, üç ülkenin deniz kuvvetleri komutanlıkları hazırlıklarına başlamıştı.
“BU HAREKAT KONSEPTİ KARADENİZ’DEKİ MAYIN TEHDİDİNE DAHA HIZLI VE ETKİN YANIT VERMEMİZİ SAĞLAYACAK”
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu, bölgede güvenliğin artacağına vurgu yaparak, “Bugün burada Karadeniz’de sürüklenen mayınların etkisiz hale getirilmesi amacıyla oluşturulan üç uluslu görev grubunun hareket konseptini ve daimi harekat düzenini imzalamak için toplanmış bulunuyoruz. Bu tarihi adım, Karadeniz’in güvenliğine yönelik ortak kararlılığımızın ve iş birliğimizin somut bir göstergesidir. Bulgaristan, Romanya ve Türkiye olarak, sularımızda barışın güvenliği ve istikrarını sağlanması için her zaman birlikte çalıştık ve çalışmaya devam edeceğiz. Bu görev grubu, sadece mayın tehdidini ele almakla kalmayacak. Aynı zamanda ülkelerimiz arasındaki dostluğu ve iş birliğini de güçlendirecektir. Karadeniz’in stratejik öneminin ve deniz yollarının güvenliğinin bilincinde olarak, bu görev grubunun başarısının sadece kendi ülkelerimiz için değil, tüm bölge ülkeleri için hayati önem taşıdığını bilincindeyiz. Bu nedenle grubumuzun etkin ve koordineli çalışmasını sağlamak için gerekli tüm kaynakları seferber edeceğiz. Bugün burada imzalanan harekat konsepti ve devamlı harekat emri, Karadeniz’deki mayın tehdidine daha hızlı daha etkin ve daha güvenli bir şekilde yanıt vermemizi sağlayacaktır. Bu ortak çabanın Karadeniz’in güvenliğinin sağlanmasında önemli rol oynayacağına ve gelecekteki iş birliklerimizin temelini oluşturacağına inanıyorum” dedi.
“GİRİŞİMİMİZİN STRATEJİK ÖNEMİ GÖZ ARDI EDİLEMEZ”
Denizde sürüklenen mayınların, deniz emniyeti ve güvenliği için ciddi bir tehdit olduğuna dikkat çeken Romanya Deniz Kuvvetleri Komutanı Mihai Panait, “Mutabakat muhtıramız, MCM Black Sea’ye yönelik açık ve etkili bir operasyonel yapının ana hatlarını çizmektedirler. Her 6 ayda bir dönüşümlü komuta ve her bir rotasyonda iki planlı faal görevlendirilmeyle, sürekli dikkatli ve hazırlıklı bulunmamızı sağlayan sağlam bir çerçeve oluşturduk. Bu yapı sadece kolektif operasyonel yeteneklerimizi geliştirmekle kalmıyor, aynı zamanda Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne bağlı kalarak deniz kıyısındaki 3 NATO devletinin seyir özgürlüğünün sağlamak için seferber edilmesini zorunlu kılan bölgemizdeki çatışmayı da ele almaktadır. 3 devletin birliğini ve uluslararası düzene ve deniz hukukuna dayalı değerlerin paylaşımını göstermektedir. Girişimimizin stratejik önemi göz ardı edilemez. Denizde sürüklenen mayınlar, deniz emniyeti ve güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Birlikte çalışarak; istihbarat, kaynak ve uzmanlığımızı paylaşarak bu tehdide etkili bir şekilde karşı koyabilir ve bölgemizin refahı ve güvenliği için gerekli olan seyir özgürlüğünü koruyabiliriz” ifadelerini kullandı.
Bulgaristan Deniz Kuvvetleri Komutanı Tümamiral Kiril Yordanov Mihaylov ise, “Bulgaristan olarak güvenli bir ortam sağlayıp denizciliğin olağan düzeyde ilerlemesini ve seyir güvenliğini sağlayacağız” şeklinde konuştu.
]]>
BBC’ye konuşan Filistinli erkekler, 23 yaşındaki Mücahid Abadi Balas gibi askeri cipin kaputuna bağlanarak taşındıklarını anlattı.
Balas’ın kaputa bağlandığı görüntünün ortaya çıkması sonrası İsrail ordusu, askerlerinin protokolü ihlal ettiklerini açıklamıştı.
Aynı suçlamayı dile getiren Samir Dabaya isimli 25 yaşındaki Filistinli, Cibaliye kampına yapılan baskında sırtından vurulduğunu söyledi.
Dabaya, saatlerce yüzü koyun yattıktan ve kan kaybettikten sonra İsrail askerlerinin kendisine bakmaya geldiğini anlattı.
Bu inceleme sırasında darp edildiğini anlatan Dabaya sonrasında aracın üzerine atıldığını söyledi:
“[Pantolonumu] çıkardılar. Arabaya tutunmak istedim ama [bir asker] yüzüme vurdu ve yapmamamı söyledi. Daha sonra arabayı sürmeye başladı. Ölümü bekliyordum”
Samir Dabaya BBC’ye bir güvenlik kamerasından alınan görüntülerini gösterdi. Bu görüntülerde yarı çıplak bir şekilde, yanında açıkça 1 rakamı bulunan ve hızla giden bir cipin üzerinde yatarken görülüyordu.
Bu çekilen görüntünün konumu, İsrail’in operasyonunun yapıldığı yerle eşleşiyordu. Ancak kayıtta tarih veya saat bulunmuyordu.
Dabaya gibi Hesham Isleit isimli Filistinli de Cibaliye’deki operasyon sırasında iki kez vurulduğunu ve aynı askeri cipe zorla bindirildiğini anlattı:
“Ayağa kalkmamızı emrettiler ve bizi soydular. Sonra da cipin ön kısmına binmemizi istediler. Arabanın üzeri ateş gibi sıcaktı.
“Yalınayaktım ve kıyafetsizdim. Elimi cipin üzerine koymaya çalıştım ama başaramadım, yanıyordu sıcaktan. Onlara havanın çok sıcak olduğunu söylüyordum, onlar da beni binmeye zorluyorlardı; eğer ölmek istemiyorsam bunu yapmam gerektiğini söylüyorlardı.”
Bu iddiaları sorduğumuz İsrail ordusu, davaların incelenmekte olduğunu açıkladı.
Ordu, Abadi Balas’ın görüntülerinin ortaya çıkması sonrası protokollerin ihlal edildiğini, olayının soruşturulacağını kaydetmişti.
Açıklamada “Olayın videosunda yer alan askerlerin davranışları ordunun değerlerine uymamaktadır” denildi.
Hastane yatağında BBC’ye konuşan Balas, hareket halindeki aracın üzerinde yatarken son duasını ettiğini ve sağ kalmayı beklemediğini anlattı.
Mücahid Abadi Balas, aracın üzerine atılışına ait olduğunu söylediği ikinci bir videoyu da BBC’ye gösterdi:
“Üzerimde hiçbir şey olmadığına inandıktan sonra beni cipten indiler ve yüzüme, başıma ve yaralarımın olduğu yerlere vurmaya başladılar. Bileklerimden tutup havaya fırlatmadan önce sağa sola salladılar.”
Balas yere düştükten sonra tekrar kaldırıldığını ve tekrar aynı şekilde sallandığını anlattı.
Ardından cipe atıldığını ve yakındaki bir eve götürüldüğünü iddia etti.
İsrail ordusu söz konusu operasyonda birliklerine ateş açıldığını ve bu ateşe karşılık verildiğini açıkladı.
İsrailli insan hakları örgütü Btselem bu tür vakaları inceliyor.
Örgütün sözcüsü Shai Parnes, 7 Ekim’deki Hamas saldırılarından bu yana Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik şiddetin rekor seviyelere ulaştığını söyledi.
Parnes, 7 Ekim’den bu yana Batı Şeria’da 100’den fazlası reşit olmayan 500’den fazla Filistinli’nin, İsrail askerleri ve yerleşimciler tarafından öldürüldüğünü kaydetti.
Sık sık operasyon yapılan Cenin kampında, 120’den fazla Filistinli İsrail askerleri tarafından öldürüldü.
Kampa ulaşan yollara tuzaklanan bombalardan birinin patlatılması sonucu bir İsrail askeri öldü, 16 asker yaralandı.
]]>BM İnsan Hakları Konseyi’nin 56. Oturumu’na katılmak üzere Cenevre’de bulunan Mofokeng, 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail’in yoğun saldırıları altında bulunan Gazze’de yaşananlara ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.
Gazze’de sağlık hizmetlerine erişilemediğini belirten Mofokeng, “Gazze’de insanlar hayatta kalmaya çalışıyor, gerçekten yapabilecekleri tek şey budur. Beslenme, güvenli içme suyu, güvenli barınma ve sağlıklı çalışma gibi temel ihtiyaçlar yok.” dedi.
Mofokeng, İsrail’in devam eden bombardımanları neticesinde Gazzelilerin ruh sağlığının bozulduğunu ve çok daha ağır travmalar yaşadığını dile getirdi.
Ateşkesi sağlamanın herkesin görevi olduğunu vurgulayan Mofokeng, bu şekilde Gazze’de yaşamın normale dönmeye başlayabileceğine işaret ederek, şöyle dedi:
“Gazze’de öldürülen insanların sayısı artmaya devam ediyor, bunları hesaplıyoruz. Ekim 2023’ten bu yana hala enkaz altında kalan kişi ve savaş nedeniyle engelli olarak yaşayan insan sayısı da oldukça dehşet verici. Gazze Şeridi’ne baktığımızda ne kadar küçük bir alan olduğunu görüyoruz. Burada ne tür bir yıkımın gerçekleştiği ve bunun hala nasıl devam ettiğini anlamaya çalışmak gerçekten imkansız.”
Gazze’deki sağlık tesislerinin son durumuna ilişkin bilgilerin Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve sahadaki diğer yardım kuruluşlarından gelmeye devam ettiğini aktaran Mofokeng, burada kaliteli bir sağlık hizmeti vermenin çok zor olduğunun altını çizdi.
Mofokeng, “Gazze’deki hastanelerin tıbbi malzeme ve temel ilaçları alamaması, bizzat sağlık çalışanlarının görevi sırasında öldürülmesi ve tacize uğraması, sağlık hakkına yönelik saldırıları daha belirgin hale getiriyor. Bunlar sağlık hakkına ve sistemine yönelik saldırılar.” diye konuştu.
Sağlık altyapısını yeniden inşa etmenin ne kadar süreceği konusunda bir öngörüsünün olmadığını söyleyen Mofokeng, saldırıların devam ettiği Gazze’de hala binlerce kişinin enkaz altında olduğunu ve yeniden inşa süreci öncesinde bu enkazın temizlenmesi gerektiğini vurguladı.
Mofokeng, “Gazze’nin yeniden inşasının bedelini kim ödeyecek?” gibi bir sorunun çok politik olduğuna dikkati çekerek, “(Gazze’nin yeniden inşası) Her türlü planlama ve düşünce için derhal ateşkesin sağlanması ve (İsrail’in) işgalinin sona ermesine ihtiyacımız var.” dedi.
“Daha kaç çocuğun ölmesi gerekiyor?”
Mofokeng, 7 Ekim 2023’ten sonra Avrupa ülkeleri ve ABD’nin İsrail’e, soykırım eylemlerine varan fikirlerini sürdürmesi için ekonomik, siyasi ve diplomatik koruma sağladığını söyleyerek, “yaşanan bu krize müdahale edilmesi ve bunun durdurulması” çağrısında bulundu.
Mofokeng, “Gazze’de eğer hala bu noktadaysak, bombalar durmadıysa, ateşkes gerçekleşmediyse daha ne olacak? Kim ölmeli? Daha kaç çocuğun ölmesi gerekiyor? Bu tamamen içler acısı. Gazze’de bu korkunç kabusu her gün yaşayan insanları var.” ifadelerini kullandı.
Gazze Şeridi’nde bir işgalin ve apartheid rejiminin olduğunu belirten Mofokeng, bunun doğası gereki “soykırım” niteliği taşıdığının altını çizdi.
Mofokeng, Gazze’de yaşananların “soykırım” olduğuna dair bir tartışma yapmanın ve daha sonra insanları uluslararası hukuk mahkemesinde belirli suçlardan yargılamanın önemine dikkati çekerek, şunları kaydetti:
“Kimseyi yargılamakla görevli değilim ve bunu yapmak gibi bir arzum da yok. Şu anda tanık olduğumuz, sağlık hakkının yok edilme düzeyi gördüğümüzün en kötüsüdür. Bu, hukuk dışı bir işgal bağlamında gerçekleşiyor. Kelimenin tam anlamıyla yok edilen bir grup insan varsa, buna ‘soykırım’ dışında başka ne isim verilir? Sorumluluk, kurallar ve kimin hesap vermesi gerektiğiyle ilgili diğer konu ise farklı bir sorun ve bu benim sorunum değil.”
Mofokeng, sağlık hakkına yönelik saldırıların ve bu bağlamda gerçekleştirilen şiddetin kesinlikle kabul edilemeyeceğini ifade etti.
]]>ABC News’ün haberine göre, Assange’ın içerisinde olduğu uçak, yerel saatle 19.30 sıralarında Canberra Havalimanı’na iniş yaptı. Assange, uçaktan indikten sonra eşi Stella Assange, babası John Shipton ve kalabalık bir grup destekçisi tarafından karşılandı.
Julian Assange“BU OLAYIN SONA ERMESİNDEN ÇOK MEMNUNUM”
Assange’ın Avustralya’ya varmasının ardından basın açıklaması yapan Avustralya Başbakanı Anthony Albanese, “Bu olayın sona ermesinden çok memnunum.” ifadesini kullandı. Albanese, Assange’ın eylemleri hakkında “çeşitli görüşler”in varlığının farkında olduğunu belirterek “Ancak Assange’ın daha fazla hapsedilmesiyle kazanılacak bir şey yok.” dedi. Assange ile telefonda görüştüğünü belirten Albanese, kendisine hoş geldin dileklerini ilettiğini aktardı.
Assange’ın eşi ile avukatlarından Jen Robinson, WikiLeaks kurucusunun kaldığı otelin lobisinde, basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. Robinson, Assange’ın, Avustralya Başbakanı Albanese’e “hayatını kurtardığını” söylediğini kaydetti. Assange’ın bu uzun süreç sonrası eve gelmekten oldukça mutlu olduğunu kaydeden Robinson, Julian Assange’ın eve dönmüş olmasının, “14 yıllık hukuki mücadele, politik girişimler ve toplum desteği”nin bir ürünü olduğunu vurguladı.
Stella AssangeAssange’ın eşi Stella da başta Albanese olmak üzere eşini destekleyen herkese teşekkür ederek, “Julian kendisi burada bulunup teşekkürlerini sunmak isterdi ancak toparlanmaya ihtiyacı var.” diye konuştu. Eşinin hapishanede “bir gün bile geçirmemiş olması” gerektiğini savunan Stellla, kamuoyundan eşi ve ailesine kendilerini toparlamak için zaman tanımalarını istedi.
ASSANGE’IN DAVA SÜRECİ
Julian Assange’ın kurduğu WikiLeaks, 28 Ekim 2010’da ABD’nin Irak ve Afganistan’da işlediği suçları da delillendiren 251 bin gizli belgeyi yayımlamıştı. Assange, Haziran 2012’de sığındığı Ekvador’un Londra Büyükelçiliğinden 11 Nisan 2019’da çıkarılarak gözaltına alınmış ve “kefaletle serbest bırakılma şartlarını ihlal etmekten” tutuklanarak Londra’daki Belmarsh Hapishanesi’ne konulmuştu. Mahkeme, 50 hafta hapse mahkum edilen Assange’ın, iade talebi çerçevesinde cezasını tamamladıktan sonra da tutuklu kalmasına karar vermişti. Yüksek Mahkeme, 10 Aralık 2021’de Assange’ın ABD’ye iade edilebileceğine hükmetmişti. Westminster Sulh Ceza Mahkemesinin 20 Nisan 2022’de iadeye hükmetmesiyle dönemin İçişleri Bakanı Priti Patel, 17 Haziran 2022’de Assange’ın ABD’ye iade edilmesi kararını imzalamıştı. Assange’ın avukatları da 1 Temmuz 2022’de karara ilişkin Yüksek Mahkemeye itiraz başvurusunda bulunmuştu.
Julian AssangeJulian Assange’ın ABD’ye iade davasına ilişkin duruşmalar, 20-21 Şubat’ta Yüksek Mahkemede görülmüş, kararın ileri tarihte verileceği kaydedilmişti. Mahkeme 26 Mart’ta ise ABD tarafından bazı güvenceler verilmezse Assange’ın ABD’ye iade edilmeyeceğine hükmetmişti. Avustralya hükümeti ile muhalefet kanadının girişimleri sonucunda, ABD Adalet Bakanlığıyla yapılan anlaşma sonucu Assange, 25 Haziran’da İngiltere’nin başkenti Londra’da bulunan Belmarsh Hapishanesi’nden ayrılarak mahkemeye gitmek üzere özel uçakla ABD toprağı Kuzey Mariana Adaları Bölge Mahkemesine gitmişti. Assange mahkemede “casusluk yasasını ihlal ettiği” suçlamasını kabul ettikten sonra, 62 ay hapis cezasına çarptırılması kararlaştırılmış ancak İngiltere’de cezaevinde kaldığı süre göz önünde bulundurularak serbest kalmasına hükmedilmişti.
]]>BM, birçok yüksek gelirli ülkede fentanilden daha güçlü bir sentetik opioid türü olan nitazenlerin ortaya çıkmasının ardından aşırı dozdan kaynaklanan ölümlerde bir artış olduğunu tespit etti.
2020 yılından bu yana stabil göründüğü belirtilen yasa dışı opioid pazarındaki ön verilere göre 2023 yılında fentanillerde bir düşüş yaşandı. Buna karşılık nitazen adı verilen sentetik opioidlerin sayısı fentanilleri yakalamış görünüyor.
Fetanil eroinden 50 kat güçlü bir uyuşturucu madde.
Nitazenlerse ilk olarak 1950’lerde ağrı kesici bir ilaç olarak geliştirildi ancak o kadar güçlü ve bağımlılık yapıcılardı ki tıbbi kullanım için hiçbir zaman onay alamadı.
Taliban’ın dünyanın en büyük opioid üreticisi Afganistan’da üretimi durdurmasının ardından eroin alıcıları sentetik opioidlere yöneldi.
Rapora göre, Taliban’ın 2022’de getirdiği yasağın ardından Afganistan’da uyuşturucu üretimi geçen yıl yüzde 95 azalırken Myanmar’da yüzde 36 arttı. Küresel üretimindeyse toplam yüzde 75’lik düşüş yaşandı.
Avrupa Birliği’nin Uyuşturucu İzleme Ofisinin 2024 uyuşturucu raporu da nitazenlerin yeni ortaya çıkan bir tehdit olduğunu söylüyordu.
2009 yılından bu yana Avrupa uyuşturucu pazarında toplam 81 yeni sentetik opioid ortaya çıktı. 2023 yılında AB Erken Uyarı Sistemine (EWS) ilk kez bildirilen yedi yeni sentetik opioidden altısı nitazenler oldu. Bu, tek bir yılda bildirilen en yüksek nitazen sayısı oldu ve 2019’dan bu yana Avrupa’da toplam 16 adet tespit edildi.
Kokain üretimi ve tüketimi rekor kırdı
BM’nin Uyuşturucu ve Suç Dairesi (UNODC) tarafından hazırlanan yeni raporda dünya çapında en popüler uyuşturucu maddenin 228 milyon kişinin tükettiği esrar olduğu belirtildi.
60 milyon kişinin opioid, 30 milyon kişinin amfetamin, 23 milyon kişinin kokain, 20 milyon kişinin ise “ekstazi” kullandığı belirtildi.
Buna göre dünya genelinde 292 milyon kişi; her 18 kişiden 1’i 2022’de uyuşturucu kullandı; bu oran on yıl kadar önce yüzde 20 daha azdı. Artışta nüfus artışı da etkili oldu.
Diğer yandan kokain pazarının hala büyümeye devam ettiği ve küresel kokain tedariğinin 2022’de rekor kırarak 2,700 tonu geçtiği belirtildi. Bu bir önceki yıla göre yüzde 20 artış anlamına geliyor.
Ürünün arz ve talebindeki artışa, tedarik zincirinde yer alan özellikle Ekvador ve Karayip ülkelerinde artan şiddet olayları eşlik etti. Batı ve Orta Avrupa’daki bazı hedef ülkelerde de sağlık sorunlarında yükseliş vardı.
Benzer şekilde, esrar kullanımı, uyuşturucunun Kanada, Uruguay ve ABD’de bazı bölgelerde yasallaştırılmasıyla birlikte arttı.
Diğer yandan Kanada ve ABD’deki düzenli esrar kullanıcıları arasında intihara teşebbüs oranları da arttı.
UNODC’nin baş araştırmacısı Angela Me, konuyla ilgili açıklamasında kokain ticaretinin “geleneksel pazarları” olarak görülen ABD, Batı ve Orta Avrupa dışına genişlediğini”; örneğin Afrika üzerinden trafiğin arttığını belirtti.
Türkiye’de durum ne?
Raporda Türkiye “captagon” ve metamfetamin uyuşturucuların ticaretindeki geçiş noktalarından biri olarak göze çarpıyor.
Captagon, son yıllarda Orta Doğu’da adeta veba gibi yayılan, çok fazla bağımlılık yapan amfetamin benzeri bir uyuşturucu. Çoğunluğu Suriye’de ve az bir bölümü de Lübnan’da üretilen uyuşturucu maddenin en büyük pazarı Yakın ve Orta Doğu.
Buna benzer şekilde bölgede metamfetamin pazarının da büyüdüğü ve ürünün son yıllarda alışılageldik pazarların dışında da ele geçirildiği belirtiliyor.
Bu ülkelerden biri olan Irak’ta 2019’dan 2023’e kadar metamfetamin ele geçirilen vakalarda yüzde 600 artış yaşandı.
Raporda “captagon” ve metamfetaminin benzer ticaret rotaları izlemesinin kaçakçıkların bölgedeki bu iki pazarı birleştirme kapasitesine sahip olduğu anlamına geldiği belirtiliyor.
BM bölgedeki uyuşturucu kaçakçılığı operasyonlarının hem ölçeği hem de karmaşıklığı hızla artarken, ükelerin karşı karşıya olduğu önemli zorluklardan birinin Yakın ve Orta Doğu’da sınır ötesi bağlantıları ve ekonomik çıkarları olan silahlı güçlerin varlığı olduğu konusunda uyarıyor.
Bu durumun bölgedeki silahlı çatışma ve yolsuzlukla birlikte uyuşturucu üretiminin artmasına katkıda bulunduğu belirtiliyor.
]]>Depremden İspanya Arama Kurtarma Ekibi (UME) tarafından her yıl İspanya’da düzenlenen aile törenine davet edildiler. Leyla Yılmaz ile İspanya’da kalmaları keyifli dört gün konuştuk ve anlamlı bir söyleşi gerçekleştirdi. Leyla Yılmaz İspanya’da geçirdikleri dört günü şöyle anlattı:
Ülkemizi yasa boğan 6 Şubat depreminde neler yaşadınız?
6 Şubat depremi bana birçok şey kaybettirdi. Özellikle hayat arkadaşım, sevdiğim adamı benden aldı. 6 Şubatta çocuklarımla 5 gün tam 108 saat enkaz altında kaldık.
108 saat sonra İspanyol ekip UME tarafından kurtarıldık. Evet 6 şubat bana çok şey kaybettirdi ama bir o kadar da çok şey kattı, kazandırdı. Pes etmemeyi, hayat mücadelesini nasıl vermem gerektiğini, Allahu teâlanın “ol deyince olduran” ayetini yaşamayı nasip etti ve en önemlisi İspanyol ailemi kazandırdı. Aramızda kan bağı yok belki ama 6 şubattan sonra CAN BAĞI oluştu. Onlar benim ailem, kardeşlerim ve kanatsız meleklerim oldular.
Depremden sonraki süreci nasıl atlattınız?
“Allah’tan geldik ve dönüş ancak onadır” diyerek kendime telkinlerde bulundum. Elhamdülillah enkazdan çıkarıldıktan sonra elimiz, ayağımız yerinde, tutuyor, çocuklarım, ben sağlam çıktık ve yine Elhamdülillah eşim depremde şehit oldu, yattığı yer belli, bir mezarı var deyip kendimi teselli ettim. Süreç zordu hem de çok zor ama ben bir anneyim, iki evladım var, ayakta durmam, iyi olmam, güçlü durup yıkılmamam gerekiyor.
İnsanoğlu kendini bıraktığı bir meşguliyet bulmadığı an çöker. Yaşadıklarım bana bunu çok acı bir şekilde öğretti.

O günü hatırlatıp üzmek istemem ama o anlara ait unutmadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?
Enkazın altında günlerce kaldık. Eşim ilk andan itibaren vefat etmişti. Ben çocuklarımın üzerine kapanmıştım. Çocuklar hissetmesin, babalarının öldüğünü anlamasın diye eşime hiç seslenmedim.
Yukarıdan gelen sesleri duydukça çok kez tepki verdim, seslendim ama sesimi duyuramıyordum. Artık ümidi kesip pes etmek ve tam tükenmek üzere iken ‘Rabbim eğer nasibimizde yaşamak var ise bu defa sesimi duysunlar ve ancak senin izni rızan ile bizi duyacak ve kurtaracak olanlar senin bana gönderdiğin KANATSIZ MELEKLERİM olacak’ diye dua ettim.
Bu duadan sonra yukardan gelen seslere tekrar var gücümle ses vermeye çalıştım. İşte o an o duam kabul oldu. İspanyol ekip sesimi duydu. Saatlerce resmen iğneyle kuyu kazarcasına emek verdiler. Beni ve iki çocuğumu sağlıklı, eşimi ise vefat etmiş bir şekilde çıkardılar.
Bizi çıkaran ekip bizimle beraber hıçkıra hıçkıra dakikalarca ağladı. Sonradan öğrendim Türk ekiplerimizde onlar ağlarken onlara sarılmış. Çok özel bir an olduğunu ilettiler.

Sizi kurtaran İspanya Arama Kurtarma (UME) ekibi sizi İspanya ya davet etti neler hissettiniz?
İspanya’ya davet edilince çok mutlu oldum, onur duydum. Zaten 6 Şubattan sonra iletişimimiz hiç kesilmedi, devamlı bir aile ferdi gibi iletişim halindeydik. Yılda bir kez askeri tören ile aile buluşması gerçekleştiriyorlarmış. Beni ve çocuklarımı da aileden saydıkları için aralarında görmek istediklerini ilettiler, bende severek kabul ettim.
Süreç nasıl işledi? Nasıl karşılandınız? İspanya’ya gittikten sonra kimlerle görüştünüz?
Tüm işlemleri kendileri halletti. Biz sadece Adana İncirlik üssüne gittik. Orada İspanyol askerler bizi karşıladı, askeri uçakla gittik. Hiçbir zaman yalnız bırakmadılar. Her an bizimleydiler. Çok güzel ve samimiyetle ilgilendiler.
Bizi İspanya Madrid’de Türk konsolosluğu yetkilileri ve İspanyol askerler törenle karşıladı. İspanya Savunma Bakanı bizleri makamında ağırladı, çok sıcak bir bayandı. Küçük oğlum Muhsin sıkılmasın diye kapıya kadar oyuncak getirip verdi. Sevilla Belediye Başkanı bizleri makamında ağırlayarak çok yakından ilgilendi. Ayrıca Türk Konsolosluğu ve İspanya (UME) birlikte bir ağırlayarak evimizde gibi hissettirdi.
Duygusal anlar yaşadık. İspanya (UME) yılda bir düzenledikleri aile şenliğine bizleri tören ile ağırladı. Burada gerçekten aileleri arasında olmak gurur verici ve duygusal anlar yaşamamıza sebep oldu. Ülkemizde bile bazen unutulduğumuzu hissettiğimiz bir anda aynı dili bile konuşmadığımız insanların bizleri aileden görüp, aile şenliklerine davet etmesi, unutmaması çok özel bir duyguydu. İyi ve özel hissettirdi.
Siz ve çocuklarınıza ilk ulaşan insanları tekrar görmek nasıl bir duyguydu?
Enkaz altında ilk gördüğüm kişi; İspanya UME’de kurtarıcı olan kardeşim ANDRÉS’di ve bizi Madrid’de karşılayanlar arasındaydı. Birbirimizi görünce ilk karşılaştığımız enkaz altındaki anı yaşadık. O an yaşadığımız duyguyu anlatmam imkansız.6 Şubattan sonra birbirimizi tekrar gördüğümüz için mutluluktan ağladık. Uzaktaki bir akrabanı görmüş gibi bir histi. Karma karışık duygular yaşadık. Hem o acı anı hem de tekrar buluştuğumuz mutlu anı birbirimize sıkı sıkı sarılarak yaşadık.
Çocuklar nasıl karşıladı, hatırladılar mı?
Elif hatırlıyor ama Muhsin küçük olduğu için hatırlamasa da çok sevdi. Hatta ayrıldığımızda Muhsin neden onlar bizimle gelmiyor diye ağladı. Hepimiz onları çok sevdik. Gerçekten bir aile sıcaklığıyla karşılandık, dolu dolu dört gün yaşadık. Hiç yabancıymışız gibi davranmadılar, yıllardır o ailenin içindeymişiz gibi bir sıcaklıkla karşıladılar. Komutanlar, askerler orada olduğumuz 4 gün boyunca bize aileleriyle birlikte eşlik ettiler, gezdirdiler.
Son olarak neler söylemek istersiniz?
Enkaz altında iken aramızda tercümanlık yapan Türk JAK ekibinde görevli olan Yiğit komutan’ı özellikle anmak ve teşekkür etmek istiyorum. Sevgilerimi saygılarımı gönderiyorum o da o dönem benim nazımı az çekmedi Allah razı olsun.
Rabbim bir daha böyle bir afet yaşatmasın ve dilerim tüm dünyada dökülen kanlar son bulsun. Barış, kardeşlik huzur dolu yarınlar olsun. Gönlü bizimle olan size ve herkese çok teşekkür ediyorum.

Ukrayna ve Moldova’nın Avrupa Birliği’ne (AB) tam üyeliği için müzakereler resmen başladı. Üye devletlerin büyükelçileri, her iki ülkenin de temsilcileriyle Brüksel’de masaya oturdu. AB Konseyi ve Komisyonu başkanları, üyelik müzakerelerinin “zorlu ve zahmetli” olacağını belirtti.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 25 Haziran’da yapılan ilk hükümetler arası konferansa gönderdiği video mesajda, “Ukrayna ve Moldova halkları bu projenin bir parçası olmak için kararlı olduklarını ve sarsılmaz bağlılıklarını göstermişlerdir. Savaş ve çalkantılar döneminde bile kapsamlı reformlara başladılar” dedi.
Von der Leyen, üyelik sürecinin “zorlu ve zahmetli” olacağını, katılım müzakerelerinin adayları üyeliğin getireceği sorumluluklara hazırlamak üzere tasarlandığını vurgulayarak, “Bu nedenle kestirme yol diye bir şey yok. Bu müzakerelere güçlü bir açıklık, katılım ve bağlılık ruhuyla başlıyoruz” ifadelerini kullandı.
AB Konseyi Başkanı’ndan “yolsuzlukla mücadele” vurgusu
AB Konseyi Başkanı Charles Michel ise üyelik müzakerelerinin başlamasını “tarihi bir an” diye tanımladığı açıklamasında şöyle dedi:
“Bu, Ukrayna ve Moldova’nın muazzam reform çabalarının bir sonucudur. Halkın iradesi takip edildiğinde, öngörülü liderlik ortaya konduğunda ve demokrasi hayata geçirildiğinde, gerçek ilerlemenin meyvelerini görebiliyoruz. Ukrayna, Rusya’nın yasadışı savaşına karşı kendini savunurken ve Moldova savaşın sonuçlarıyla yüzleşirken AB, Ukrayna ve Moldova ile ortaklıklarını sürdürüyor.
Bu uzun bir sürecin başlangıcı. Bugün ileriye doğru atılan önemli bir adımı kutlarken, önümüzdeki yolun sürekli çaba, özveri ve daha fazla önemli reform gerektireceğini de kabul etmeliyiz. Ukrayna ve Moldova’nın AB’ye tam üyeliğin zorlu standartlarını karşılayabilmeleri için kurumları güçlendirme, yolsuzlukla mücadeleye devam etme ve ekonomik istikrarı arttırma çalışmalarını sürdürmeleri gerekecektir.”
Macaristan üyeliğe karşı
Temmuz itibariyle AB Dönem Başkanlığını Belçika’dan devralacak Macaristan, Ukrayna’nın üyeliğine karşı tutumuyla biliniyor. Rusya ile gerilimi tırmandırmama ve Ukrayna’daki Macar azınlıkların haklarını koruma gerekçesiyle üyelik müzakerelerini geciktirmek isteyen Macaristan’ın Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakanı Janos Boka, “Henüz tarama sürecinin başındayız. Ukrayna’nın hangi aşamada olduğunu söylemek çok zor. Burada gördüğüm kadarıyla, daha önce belirttiğimiz gibi, katılım kriterlerini karşılamaktan çok uzaklar” açıklaması yaptı.
Müzakereler iki yıl gibi kısa bir sürede başladı
Ukrayna ve Moldova, AB üyesi olmak için Rusya’nın Ukrayna’yı işgale başlamasından birkaç hafta sonra 2022 senesinin ilk aylarında başvuru yaptı. Başvuruları çok hızlı bir şekilde onaylanarak her iki ülke de 24 Haziran 2022’de aday ülke statüsü kazandı. Yine rekor sayılabilecek bir sürede, adaylık statüsü kazandıktan iki yıl sonra müzakereler başlayacak. Ukrayna ve Moldova ile müzakerelere başlama kararı, 14-15 Aralık 2023 tarihlerinde düzenlenen AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde alındı.
Türkiye’nin AB üyelik süreci
Türkiye, AB üyeliğine 1987 yılında başvurdu. Başvurusu 12 yıl boyunca bekletildi ve nihayet 1999’da aday ülke statüsü kazandı. Bundan 6 yıl sonra, 3 Ekim 2005’te ise müzakereler başladı. Aynı tarihte, müzakerelerin usul ve esaslarını belirleyen “Müzakere Çerçeve Belgesi” de kabul edildi.
Ancak ikili ilişkiler, AB’nin kurulmasından çok öncesine dayanıyor. 31 Temmuz 1959’da Türkiye, AB’nin öncülü olarak görülen Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) başvurdu. AET Bakanlar Konseyi’nin başvuruyu kabul etmesi sonrasında 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara Antlaşması imzalandı.
Gezi Parkı olayları ve 2016 darbe girişiminin ardından, AB’ye üyelik müzakerelerinde ilerleme kat edilemedi. Türkiye, kağıt üzerinde hala aday ülke statüsünü korusa da müzakereler 2018’den beri donmuş durumda.
AB’nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu’nun en güncel Türkiye raporunda, “Türkiye’nin AB’den uzaklaşmaya devam ettiği” tespiti yer aldı. Son yıllarda her yıllık raporda, Türkiye’nin insan hakları, temel özgürlükler, sivil toplum ve hukukun üstünlüğü gibi alanlarda ciddi gerileme içinde olduğu vurgulanıyor. AB’nin 2023 için yayınladığı genişleme raporunda da benzer tespitler yer aldı.
Dışişleri Bakanlığı, 2023’ün son aylarında yayınlanan rapora, “Adaylığımızı kağıt üzerinde kuru bir cümle olarak değil, AB’nin eylem ve söylemlerinde, somut adımlarında görmek istiyoruz” diyerek tepki göstermişti.
]]>Kim kazanırsa kazansın, sonuç tüm dünyada yankılanacak ve Amerika sınırlarının ötesinde milyonlarca insanın hayatını etkileyecek.
Cumhuriyetçi Parti’nin Temmuz ayındaki ulusal kongresinde adaylığının onaylanması beklenen Trump, ülke için ne planladığını her zaman ayrıntılı bir şekilde açıklamıyor.
Ancak politikalarının mevcut Başkan Joe Biden’dan pek çok konuda ayrılacağı açık.
Trump Ukrayna’yı desteklemeye devam eder mi?
Anketler, Cumhuriyetçi seçmenlerin ABD’nin Ukrayna’ya mali ve askeri desteğini Demokrat seçmenlere göre daha az desteklediğini gösteriyor.
Pew Araştırma Merkezi tarafından 8 Mayıs’ta yayımlanan bir ankete katılan Cumhuriyetçilerin yüzde 49’u, Washington’un Ukrayna için çok fazla harcama yaptığını söylerken bu oran Demokrat seçmenlerde yüzde 17.
Donald Trump, Rusya’nın 2022’deki geniş çaplı işgalinden bu yana Ukrayna’ya gönderilen milyarlarca dolarlık askeri yardımı uzun zamandır eleştiriyor.
Başkanlığı sırasında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i açıkça öven Trump, yeniden seçilmesi halinde savaşı “24 saat içinde sona erdirme” sözü verdi, ancak bunu nasıl yapacağını söylemedi.
Trump’ın sözleri Ukrayna’ya Rusya’ya toprak vermesi için baskı yapacağı yönünde endişelere yol açtı.
Kiev’e 60 milyar dolarlık askeri yardım içeren bir yasa tasarısı, Cumhuriyetçi Parti’deki Trump destekçileri nedeniyle aylarca ABD Kongresi’nde bekledi.
Trump, tasarının Nisan ayında kongreden geçmesinin ardından yorum yapmadı.
Ancak müttefiklerinden Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Mart ayında Florida’da eski ABD başkanını ziyaret ettikten sonra, Trump’ın seçilmesi halinde Ukrayna’ya “bir kuruş bile vermeyeceğini” söyledi.
Time dergisine konuşan ve Orban’ın sözlerine yanıt veren Trump, “Avrupa eşitlenmeye başlamadığı sürece vermem” dedi.
“Ukrayna’ya yardım etmeye çalışacağını” paylaşan Trump, Avrupa’nın şu anda “payını ödemediğini” söyledi.
Londra Royal Holloway Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında uzman olan Michelle Bentley, Trump’ın mesajlarının şimdiden etkisini gösterdiğini ve Putin’in Trump’ın olası zaferi karşısında “cesaretlenmiş olabileceğini” belirtti.
Trump, ABD’yi NATO’dan çeker mi?
Aralarında İngiltere, Almanya ve Fransa’nın da bulunduğu 32 ülkeden oluşan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), Trump’ın en sevmediği örgütlerden biri.
Trump başkan olduğu dönemde sık sık ABD’yi örgütten çekeceğini söyledi.
Buna gerekçe olarak diğer üyelerin gayrisafi yurtiçi hasılalarının yüzde 2’sini savunmaya harcama hedefini tutturamamalarını gösterdi.
NATO kuralları uyarınca, bir üye ülkeye yönelik herhangi bir saldırı, bloktaki tüm ülkelere yönelik bir saldırı olarak kabul ediliyor.
Ancak bu yılın Şubat ayında Trump, “parasını ödemeyen” bir ülkeyi korumayacağını ve Moskova’yı bu ülkeye “ne isterlerse yapmaları” için cesaretlendireceğini söyledi.
Seçim kampanyası için oluşturulan web sitesinde Trump, NATO’nun amaç ve misyonunu “temelden yeniden değerlendirmeyi” hedeflediğini söylüyor.
Trump’ın ABD’yi ittifaktan çekip çekmeyeceği konusunda görüşler bölünmüş durumda.
Ancak Londra merkezli düşünce kuruluşu Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nden Ed Arnold, eski başkanın NATO’dan çekilmeden de, örneğin Avrupa’daki Amerikalı askerlerin sayısını azaltarak ya da Rusya’nın bir NATO üyesini işgal etmesi halinde, ABD’nin vereceği yanıta koşullar koyarak ittifakı “zayıflatmaya” çalışabileceğini düşünüyor.
Trump toplu sınır dışı sözü verdi
Trump’ın başkanlık dönemine agresif göç politikaları damga vurmuştu.
Eski başkan, Beyaz Saray’a dönmesi halinde daha da ileri gideceğini, ilk günden itibaren “Amerika tarihindeki en büyük sınır dışı etme operasyonunu başlatacağını” söyledi.
Trump, yasal belgeleri olmayan göçmenlerin çocukları için doğuştan vatandaşlık hakkını sona erdirme ve Meksikalı uyuşturucu kartellerine karşı savaş açma sözü verdi.
Geçen yıl ise çoğunluğu Müslüman olan bazı ülkelerden gelen insanlara yönelik daha önceki tartışmalı seyahat yasaklarını genişleteceğini öne sürdü.
Şu anda feshedilmiş olan ABD Göçmenlik ve Vatandaşlık Servisi’nin eski komiseri olan ve Washington DC merkezli Göç Politikası Enstitüsü’nde uzman olarak çalışan Doris Meissner, “Trump, onlarca yıldır ABD’de yaşayan milyonlarca izinsiz göçmeni sınır dışı etmenin ötesinde, yasal göçü de azaltmaya çalışabilir” diyor.
Ancak Meissner, Trump’ın yeniden seçilmesi durumunda, ilk döneminde olduğu gibi bu tür planların yasal engellerle karşılaşacağına inanıyor.
Joe Biden göç konusunda daha “insancıl” bir politika sözü veriyor ve başkanlık döneminde Trump döneminden kalma bazı sınır politikalarını askıya aldı ya da iptal etti.
Ancak anketler hem sol hem de sağ seçmenin göç seviyeleri konusunda endişeli olduğunu gösteriyor. Bu da onu hassas bir denge kurmak zorunda bırakıyor.
Biden Haziran ayında, yetkililerin ABD’ye yasa dışı yollardan giren göçmenleri sığınma taleplerini işleme koymadan hızlı bir şekilde sınır dışı etmelerine olanak tanıyan kapsamlı bir düzenleme açıkladı.
İki hafta sonra da ABD vatandaşlarının yüz binlerce belgesiz eşini sınır dışı edilmekten koruyan bir politika duyurdu.
Trump İsrail’i desteklemeye devam eder mi?
Trump, başkanlığı sırasında İsrail’in ve sağcı hükümetinin açık bir destekçisi oldu.
ABD’nin onlarca yıllık resmi politikasını tersine çevirerek Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını açıkladı ve ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı.
Biden’ın da geri çevirmediği bu iki hamle Filistinliler tarafından taraf tutma olarak değerlendiriliyor.
Trump hükümeti, işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan ve uluslararası toplumun büyük çoğunluğu tarafından yasa dışı kabul edilen Yahudi yerleşimlerini de desteklemişti.
Trump yönetimi ayrıca İsrail ile dört Arap Ligi ülkesi Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Sudan ve Fas arasındaki ilişkileri normalleştiren anlaşmalara aracılık etmişti.
Ancak bazıları Trump’ın 2020 ABD başkanlık seçimlerinden bu yana Binyamin Netanyahu’ya karşı kin beslediğini düşünüyor, zira Trump sonuçlara itiraz ederken İsrail Başbakanı Biden’ı arayarak tebrik etmişti.
Trump, 7 Ekim saldırılarının ardından Netanyahu’nun bir Hamas saldırısına “hazırlıklı olmadığını” söylemiş ve Hizbullah’ı “akıllı” olarak nitelendirerek İsrail’i destekleyen Cumhuriyetçiler arasında öfkeye yol açmıştı.
Bugünlerde İsrail’e verdiği desteğin altını çizmeye devam eden Trump, ülkenin Hamas’a karşı “başlattığı işi bitirmesi” gerektiğini söylüyor.
Time dergisine verdiği demeçte İran-İsrail arasında olası bir savaşta “İsrail’i koruyacağını” söyleyen Trump, İran’la ilgili planları konusunda daha fazla ayrıntı vermedi.
Başkan olduğu dönemde Trump, ABD’yi İran nükleer anlaşmasından çekmiş, İran’a yönelik yaptırımları artırmış ve İran’ın en güçlü askeri komutanı Kasım Süleymani’yi öldüren bir saldırıya yetki vermişti.
Trump Çin üzerindeki baskıyı artıracak mı?
Trump görevdeyken Çin ile sert bir ticaret savaşını tetikledi.
Yeniden seçilmesi halinde de Çin’e yönelik yüzde 60’tan fazla gümrük vergisi uygulanmasını önerdi.
Geçen yıl bu konuda konuşan Trump, ABD’de enerji ve telekomünikasyon gibi hayati sektörler için “yapılan tüm Çin alımlarını gelecekte durdurmak” amacıyla “agresif yeni kısıtlamalar”dan söz etmişti.
Güney Çin Denizi’nde ve Tayvan konusunda tansiyon yükselirken çevresindeki bazı kişiler ABD’nin güvenlik politikasının Çin’e daha fazla odaklanmasını istiyor.
Trump yönetimi sırasında savunma bakanlığı danışmanı olan Elbridge Colby, “Bu Ukrayna’ya sırtımızı dönmemiz gerektiği anlamına gelmiyor, ancak Çin’in Amerika’nın çıkarları için Rusya’dan çok daha büyük bir tehdit olduğu bu dönemde Ukrayna’yı desteklemek bir öncelik olmamalı” diyor.
Tayvan kendisini Çin anakarasından ayrı görüyor. Ancak Pekin, Tayvan’ı eninde sonunda kendi kontrolü altına girecek ayrılıkçı bir eyalet olarak değerlendiriyor.
ABD, Çin’in Tayvan’ı işgal etmesi durumunda nasıl bir tepki vereceği konusunda geçmişte belirsiz bir tutum sergiledi.
Biden ise ABD’nin Tayvan’ı savunacağını söyleyerek bu konuda daha açık bir yol izledi.
Trump bu konuda yorum yapmayı reddetti. Ancak 2016’daki seçim zaferinin ardından Tayvan cumhurbaşkanının tebrik telefonunu kabul ederek ABD’nin onlarca yıldır sürdürdüğü diplomatik ilişki kurmama politikasını bozmuştu.
Çevre konusundaki tutumu ne olabilir?
Başkan olduğu dönemde Trump, ABD’yi 2015 Paris İklim Anlaşması’ndan çekmişti.
Joe Biden’ın Beyaz Saray’daki ilk icraatlarından biri ise anlaşmaya geri dönmek oldu.
Trump’ın seçim kampanyası için oluşturulan web sitesinde yeniden başkan seçilmesi durumunda anlaşmadan yeniden çekileceği belirtiliyor.
Daha ucuz enerji vaat ederek petrol arama ve çıkarma çalışmalarının devam edeceği söyleniyor.
Web sitesinde Trump’ın ayrıca çevreciler tarafından açılan “anlamsız davaları” durduracağı, rüzgar enerjisine yönelik sübvansiyonları sona erdireceği, petrol, gaz ve kömür üreticilerine uygulanan vergileri azaltacağı ve Biden tarafından getirilen araç emisyon düzenlemelerini geri alacağı belirtiliyor.
San Diego’daki California Üniversitesi’nde iklim değişikliği uzmanı olan Prof. David G. Victor, son 30 yılda başkan adaylarının iklim konusunda hiç birbirinden bu kadar uzak olmadığını söylüyor.
Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) eski yazarlarından biri olan Prof. Victor ise Trump’ın zaferinin ABD hükümetinin mevcut iklim hedefleri için bir “felaket” olacağını söylüyor.
İklim değişikliği konusunda yayın yapan haber sitesi Carbon Brief’in yardımcı editörü Dr. Simon Evans, Trump’ın Beyaz Saray’a dönmesi halinde ABD’nin uluslararası iklim taahhütlerini yerine getirmesinin “çok düşük bir ihtimal” olduğunu söylüyor.
Evans’ın da yer aldığı bir yeni bir araştırma, ABD’nin Biden döneminde de iklim hedeflerini tutturamayacağını, ancak Trump’a kıyasla bunun daha küçük bir farklı gerçekleşeceğini tespit ediyor.
Biden, Enflasyonu Düşürme Yasası aracılığıyla temiz enerji ve iklim girişimlerine 300 milyar dolarlık tarihi bir yatırım yaptı.
Ancak bazı iklim aktivistleri, Alaska’daki Willow petrol projesi de dahil olmak üzere petrol ve gaz üretimini artırmak için attığı adımlara karşı çıkıyor.
]]>Bu AB tarihinde ilkleri barındıran bir süreç. Avrupa Birliği, ilk kez bir ülke ile başvuru tarihinden 2 yıl gibi kısa bir süre sonra masaya oturuluyor.
Yine AB ilk kez fiilen savaştaki bir ülke ile tam üyelik görüşmesi yapıyor.
AB, Türkiye’nin 1987 yılında yaptığı üyelik başvurusunu 12 yıl sonra almış, başvurudan 18 yıl sonra da müzakerelere başlamıştı.
Dönem Başkanı Belçika öncülüğündeki 27 AB üyesi ülkenin dışişleri bakanları, bugün Lüksemburg’da Ukrayna ve Moldova ile resmi olarak ilk kez müzakere masasına oturuyor.
Avrupalı bakanlar, yerel saatle 15.30’da Ukrayna’yla ve 18.00’de de Moldova’yla görüşmelere başlayacak.
Müzakerelerde Ukrayna heyetine Avrupa Entegrasyonundan Sorumlu Başbakan Yardımcısı Olga Stefanishyna başkanlık ediyor.
Moldova ise, Başbakan Dorin Recean başkanlığındaki müzakere ekibi tarafından temsil ediliyor.
Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy, Lüksemburg’daki toplantıya video konferans yoluyla bağlanarak kısa bir konuşma yapacak.
Ukrayna ile müzakere süreci nasıl başladı?
Rusya’nın 24 Şubat 2022 tarihinde Ukrayna’yı işgal etmesinden 4 gün sonra, 28 Şubat 2022’de Kiev yönetimi, AB’ye tam üyelik başvurusunda bulundu.
Ukrayna’nın ardından Moldova da, 3 Mart 2022’de AB Komisyonu’na üyelik talebini iletti.
AB yönetimi, Rusya’ya karşı bu iki ülkenin yalnız olmadığı mesajını vurgulamak için, Ukrayna ve Rusya’nın başvurusuna rekor sayılabilecek kadar kısa bir sürede olumlu yanıt verdi.
AB Konseyi, Haziran 2022’de bu iki ülkenin başvurularını kabul ederek aday üye statüsü verdi.
Brüksel’de geçen 14-15 Aralık’ta yapılan AB liderler zirvesinde, Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Ukrayna’nın üyeliğine şiddetle karşı çıktı.
Orban, buna gerekçe olarak Ukrayna’daki “Macar azınlığa yönelik baskılar” ve ana dillerinin engellenmesini gösterdi.
Ancak AB içindeki birçok kesim, bu itirazın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Orban arasındaki iyi ilişkilerden kaynaklandığını da düşünüyordu.
Aralık 2023 zirvesinde belirli destek karşılığı Orban ikna edildi. Kararların oybirliğiyle alındığı toplantıda, sıra Ukrayna ve Moldova konusunun ele alındığı maddeye gelince, Orban bir süreliğine salondan çıktı.
AB üyesi 26 ülkenin lideri, bu iki ülkeyle müzakerelerin başlaması için yeşil ışık yaktı.
Müzakereler neden şimdi başlıyor?
AB liderlerinin olumlu yaklaşımına rağmen, Macaristan’ın veto tehdidi devam etti.
Ukrayna, ülkesindeki Macar azınlığın ana dili ve diğer hakları konusunda bazı düzenlemeleri hayata geçirdi.
Macaristan Başbakanı Orban, Rusya ile devam eden savaş nedeniyle Ukrayna konusundaki olumsuz tavrını sürdürdü.
Orban yönetimindeki Macaristan’ın, 1 Temmuz’da AB Dönem Başkanlığı’nı devralacak olması AB yönetimini endişelendirdi.
AB Komisyonu, siyasi gündemi belirleme konusunda önemli bir etkiye sahip olacak Macaristan’ın müzakere sürecini riske atmaması için, Ukrayna ve Moldova ile görüşmelere 1 Temmuz’dan önce başlanmasına karar verdi.
AB üyesi ülkelerin büyükelçileri, 14 Haziran’da Brüksel’de yaptıkları toplantıda, Ukrayna ve Moldova ile müzakerelere 25 Haziran’da başlanmasını kararlaştırdı. Macaristan, bu karara itiraz etmedi
Süreç nasıl işleyecek?
Ukrayna ve Moldavya ile tam üyelik müzakereleri, oldukça kısa bir sürede başlamış olsa da, bu uzun yıllar alabilecek bir süreç.
Her iki ülkenin de kendi iç hukukunu ve yönetimini Avrupa yasalarına uygun hale getirmesi bekleniyor.
Bunun için uzun bir süreç gerekiyor. Ukrayna ve Moldova’daki tüm kurallar ile kurumların AB mevzuatına uygun şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyor.
AB Komisyonu, bu iki ülkenin öncelikli olarak atması hereken adımları belirleyecek.
Özellikle hukuk, yargı ve güvenlik konularındaki öncelikler saptanacak.
Bu alanlardaki düzenlemelerin AB normlarına uygun hale gelmesinin ardından diğer konu başlıkları müzakere masasına gelecek.
Sosyal yaşamdan ekonomiye, tarımdan imara kadar her alanda tüm başlıklar tek tek ele alınarak müzakere edilecek.
Her müzakere sürecinde, AB üyesi ülkelerin veto hakkı bulunuyor. Bu nedenle Viktor Orban liderliğindeki Macaristan’ın sık sık veto kozunu gündeme getirmesi bekleniyor.
Daha önce Bulgaristan, Kuzey Makedonya’daki Bulgar azınlığın haklarını gerekçe göstererek, Üsküp yönetimiyle yapılan görüşmeleri veto etmişti.
Tam üyelik, uzun yıllar alan bir süreç. Bunun ne kadar hızlı sonuçlanacağı, Ukrayna ve Moldova’nın yapacağı reformlara bağlı.
Her iki ülke de, Ab tarafından verilen “ev ödevini” ne kadar kısa sürede tamamlarsa, tam üyeliğine giden yol da o kadar kısalacak.
Türkiye ve diğer aday ülkelerin durumu ne?
Ukrayna ve Moldova; Rusya ile olan ilişkileri nedeniyle başvurudan 30 ay sonra AB ile müzakere masasına otursa da, diğer aday ülkeler bu kadar şanslı değil.
AB’nin “en kıdemli aday üyelerinden biri” olan Türkiye’nin aralarında bulunduğu 8 ülke, uzun zamandır bu sürecin bitmesini bekliyor.
AB’ye 14 Nisan 1987 yılında üyelik başvurusunda bulunan Türkiye, Aralık 1999’da aday üye olarak kabul edildi.
AB Komisyonu, 3 Ekim 2005’de Türkiye ile tam üyelik müzakerelerini başlattı. Brüksel – Ankara hattındaki müzakere sürecinde 2016 yılına kadar 35 fasıldan 16’sı açıldı.
Türkiye’ye yönelik insan hakları ve hukukun üstünlüğü eleştirileri nedeniyle 2016 yılından itibaren müzakere süreci kesintiye uğradı.
Brüksel Yönetimi, “Türkiye’nin, AB’den giderek uzaklaştığını” belirterek, katılım müzakerelerinin fiilen durma noktasına geldiğini ve başka fasılların açılmasının düşünülmediğini bildirdi.
Türkiye’nin yanı sıra, Karadağ, Sırbistan, Kuzey Makedonya, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Ukrayna, Moldova ve Gürcistan aday üye sıfatıyla AB’ye tam üyelik için bekleme odasında.
Başvurusu 2005 yılında kabul edilen Kuzey Makedonya ancak 2022 yılında müzakerelere başlayabildi.
Arnavutluk’un 2009 yılında yaptığı başvuru 2014 yılında kabul edildi ve 2022 yılında müzakerelere başlandı.
Bosna-Hersek’in tam üyelik başvurusu 2022 yılında, Gürcistan’ın başvurusu da geçen yıl kabul edildi ancak bu iki ülkeyle müzakereler henüz başlamadı.
“Soğuk savaşın” 1989 yılında sona ermesinin ardından AB’nin genişleme süreci de ivme kazandı. Doğu Avrupa’daki 8 ülkenin AB’ye tam üyelik süreci 2004 yılında tamamlandı.
Hırvatistan, 2013 yılında birliğe katılan son ülke oldu.
]]>Beyninin derinliklerine elektrik sinyalleri gönderen nörostimülatör, çocuğun gündüz nöbetlerini yüzde 80 oranında azalttı.
Annesi Justine, BBC’ye onun daha mutlu olduğunu ve “çok daha iyi bir yaşam kalitesine” sahip olduğunu söyledi.
Ameliyat, Oran Londra’daki Great Ormond Street Hastanesi’nde yapılan denemenin bir parçası olarak geçtiğimiz Ekim ayında gerçekleştirildi.
Oran, üç yaşındayken başlayan, tedaviye dirençli bir epilepsi türü olan Lennox-Gastaut sendromuna sahip.
O zamandan bu yana 20-100 arası değişen günlük nöbetler geçiriyordu.
Oran’ın annesiyle ilk kez ameliyattan önce konuştuk. Epilepsinin “Onun tüm çocukluğunu elinden aldığını” söylemişti.
Oran’ın bazen yere düştüğü, şiddetle sarsıldığı ve bilincini kaybettiği çeşitli nöbetler geçirdiğini anlattı.
Bazen nefes almayı bıraktığını ve onu hayata döndürmek için acil ilaç tedavisine ihtiyaç duyduğunu söyledi.
Oran’ın otizmi ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu var, ancak Justine, epilepsisinin onun için açık ara en büyük engel olduğunu söylüyor: “Üç yaşında oldukça zeki bir çocuğum vardı ve nöbetleri başladıktan sonraki birkaç ay içinde hızla kötüleşti ve birçok becerisini kaybetti. “
Oran, şiddetli epilepside derin beyin stimülasyonunun güvenliğini ve etkinliğini değerlendiren bir epilepsi deneme projesinin parçası.
Great Ormond Street Hastanesi, University College London, King’s College Hastanesi ve Oxford Üniversitesi bu projeye dahil.
Picostim nörotransmitteri ise İngiliz Amber Therapeutics şirketi tarafından üretildi.
Nasıl çalışıyor?
Epilepsi nöbetleri beyindeki anormal elektriksel aktivite patlamalarıyla tetiklenir.
Sabit bir akım darbesi yayan cihaz, anormal sinyalleri engellemeyi veya bozmayı amaçlıyor.
Justine, ameliyattan önce BBC’ye, “Nöbetlerin yarattığı bulanıklık içinde tekrardan kendinden bir şeyler bulmasını istiyorum. Oğlumu geri istiyorum” demişti.
Yaklaşık sekiz saat süren ameliyat Ekim 2023’te gerçekleşti.
Danışman pediatrik beyin cerrahı Martin Tisdall liderliğindeki ekip, nöronal bilgi için önemli bir aktarma istasyonu olan talamusa kadar, Oran’ın beynine iki elektrot yerleştirdi.
Yerleştirmedeki hata payı bir milimetreden azdı.
Uçları, Oran’ın kafatasındaki kemiğin çıkarıldığı boşluğa yerleştirilen 3,5 santimetrekarelik 0,6 cm kalınlığındaki nörostimülatöre bağlandı.
Daha sonra nörostimülatör, yerine sabitlenmesi için çevredeki kafatasına vidalandı.
Derin beyin stimülasyonu daha önce çocukluk çağı epilepsisi için denenmişti, ancak şu ana kadar nörostimülatörler beyne kadar uzanan kablolarla göğse yerleştiriliyordu.
Martin Tisdall BBC’ye şunları söyledi: “Bu çalışma, derin beyin stimülasyonunun bu ciddi epilepsi türü için etkili bir tedavi olup olmadığını belirlememize olanak tanımayı umuyor ve aynı zamanda özellikle çocuklarda yararlı olan yeni bir cihaz tipini de araştırıyor çünkü implant göğüste değil kafatasında”.
“Bunun potansiyel komplikasyonları azaltacağını umuyoruz.” Buna ameliyattan sonra enfeksiyon riskinin azaltılması ve cihazın arızalanması da dahil.
Ameliyattan sonra iyileşmesi için bir ay süre verildi. Ardından nörostimülatör açıldı.
Oran nörostimülatör açıkken bunu hissedemiyor. TV izlemek gibi şeylerle uğraşırken cihazı her gün kablosuz kulaklıklar aracılığıyla şarj edebiliyor.
Oran ve ailesini ameliyattan yedi ay sonra ziyaret ettik. Justine, Oran’ın epilepsisinde büyük bir iyileşme olduğunu söyledi: “Daha uyanık ve gün içinde düşme nöbeti geçirmiyor.”
Gece nöbetleri de “daha kısa ve daha az şiddetli” oluyor.
“Onu yavaş yavaş geri getireceğim.”
Martin Tisdall, “Oran ve ailesinin tedaviden bu kadar büyük bir fayda görmesinden ve bu tedavinin onun nöbetlerini ve yaşam kalitesini önemli ölçüde iyileştirmesinden çok mutluyuz” diyor.
Oran şu anda binicilik dersleri alıyor.
Her ne kadar bir hemşire oksijen için yakınlarda olsa da şu ana kadar ihtiyaç duyulmadı.
Denemenin bir parçası olarak, Lennox-Gastaut sendromlu üç çocuğa daha derin beyin nörostimülatörü takılacak.
Oran şu anda cihazından sürekli bir elektrik uyarısı alıyor.
Ancak gelecekte ekip, nöbetler gerçekleşmek üzereyken onları engellemek amacıyla nörostimülatörün beyin aktivitesindeki değişikliklere gerçek zamanlı tepki vermesini sağlamayı planlıyor.
Justine, denemenin bir sonraki aşamasıyla ilgili çok heyecanlı olduğunu söyledi: “Great Ormond Street ekibi bize yeniden umut verdi… Artık gelecek daha parlak görünüyor.”
Oran’ın ailesi, tedavisinin çare olmadığını biliyor ancak onun epilepsinin gölgesinden çıkaracağı konusunda iyimserler.
]]>Diyarbakır’ın Çınar ilçesi kırsal Köksalan Mahallesi’nde 20 Haziran gecesi çıkıp, rüzgarın da etkisiyle Mardin’in Mazıdağı ilçesi kırsal Yücebağ ile Yetkinler mahallelerine doğru ilerleyen ve yerleşim yerlerine de sıçrayan yangında; Şehmus Demir, Mazhar Demir, Taliha Demir, Nuri Demir, Rezan Yılmaz, Azad Yılmaz, Resul Yılmaz, Remzi Yılmaz, Abdurrahman Buğdaycı, Ubeydullah Buğdaycı, İsmail Yardımcı, Sinan Deviren, Kerime Erdenli (55) ve Fadıl Demir (57) yaşamını yitirdi, 78 kişi de hastaneye kaldırıldı. 3 kişinin tedavisi sürüyor. Yangında ayrıca 556 küçükbaş öldü, 250 yaralı hayvan da sahiplerinin rızasıyla Et ve Süt Kurumu’na kesime gönderildi. 120 hayvanın ise bölgedeki veterinerler tarafından tedavileri yapıldı. Diyarbakır’da 8 bin 100, Mardin’de ise 7 bin dönüm alanda zarara neden olan yangında, toplam 5 bin 450 dönüm ekili arazi de yandı.
Ubeydullah Buğdaycı“KAÇMALARINI SÖYLEDİM AMA KAÇAMADILAR”
Yangında Çınar ilçesine bağlı Köksalan köyünde alevlerin arasında kalarak hayatını kaybeden Ubeydullah ve Abdurrahman Buğdaycı’nın akrabası Hatip Çelebioğlu, alevlerin rüzgarla yön değiştirip kuzenlerinin olduğu tarafa yöneldiğini belirterek, “Yangında ölen çoban Ubeydullah ve Abdurrahman Buğdaycı’nın kuzenleriyim. Ben de çobanlık yapıyordum. Gece saat 22.00 sıralarında karşı mahalle olan Yazçiçeği köyünden rüzgardan dolayı öyle bir ses geliyordu ki sanki taş mı, toprak mı hiç belli değil. Aşırı derecede rüzgar vardı. Ben de halamın çocuklarını aradım ve ‘aşırı rüzgar var, ateşe dikkat edin’ dedim. Onlar da sıkıntı olmadığını söyledi. Gece saat 22.05 gibi elektrik kabloları birbirine değdi ve büyük bir ateş çıktı. Rüzgar yön değiştirdi ve çoban olan halamın çocuklarının olduğu alana doğru yöneldi. Ben de onları aradım ve rüzgarın ateşi onların oldukları tarafa doğru yönlendiğini söyleyip, kaçmalarını söyledim ama kaçamadılar.” dedi.
Abdurrahman Buğdaycı“AMCA KOYUNLARINI, YEĞENİ AMCASINI KURTARMAYA ÇALIŞIRKEN ÖLDÜ”
Yangında Ubeydullah’ın koyunlarını kurtarmaya çalışırken, yeğeni Abdurrahman’ın da alevler arasında kalan amcası Ubeydullah’ı kurtarmak isterken hayatını kaybettiğini ifade eden Çelebioğlu, “Ubeydullah, alevlerin arasında kalan koyunları getirmeye çalıştı. Yeğeni Abdurrahman da amcasının tek başına olduğunu söyleyip, onu kurtarmaya gitti. Abdurrahman gitmeye çalışırken diğer kuzenleri onu zar zor tutmuş ve gitmesine engel olmaya çalışmış. Ama o kurtarmaya giderken amcasıyla birlikte yangın içerisinde kaldı ve vefat etti. Acımız çok büyük. Keşke evlerimiz yansaydı ama canlarımız gitmeseydi. Mal- mülkü boş verdik, canlarımızla uğraştık. Ne kadar canlı varsa hepsi gitti. Ekinimiz hepsi gitti. Diyeceğimiz hiçbir şey yok. Devlet büyüklerinden yardım bekliyoruz. Sadece yardım bekliyoruz.” diye konuştu.

Dünyanın en büyük kitlesel toplanmalarından biri olan Hac, her yıl milyonlarca kişiyi Suudi Arabistan’a getiriyor.
Maddi durumu ve fiziksel gücü yeterli olan Müslümanların hayatlarında bir kez yapmakla yükümlü oldukları bu yolculuk, Çarşamba günü resmen sona erdi.
BBC, bildirilen ölü sayısını bağımsız olarak doğrulayamadı.
BBC, 19 ve 20 Haziran’da, Suudi yetkililerden ölümler ve Hac organizatörlerine yöneltilen eleştiriler hakkında yorum istedi ancak resmi bir yanıt alamadı.
Ancak Suudi Arabistan, bu yılki Hac sezonu için yapılan sağlık planlarının başarılı olduğunu açıkladı.
Suudi Sağlık Bakanı Fahad el-Jalajel yaptığı açıklamada, “Hacıların yüksek sayısına ve yüksek sıcaklığın yarattığı zorluklara rağmen Hac mevsiminde herhangi bir salgın veya halk sağlığına yönelik tehdit görülmedi” dedi.
Suudi yetkililer, bu yıl ibadete yaklaşık 1,83 milyon hacının katıldığını, bunların 1,6 milyonunun yurt dışından geldiğini açıkladı. Çok sayıda yabancı ziyaretçi arasında Pakistanlılar, Ürdünlüler ve Tunuslular vardı.
BBC, bu yıl Hac’da bu kadar çok kişinin ölümüne yol açmış olabilecek faktörleri araştırdı:
Aşırı sıcak
Suudi Arabistan’da gölgede sıcaklığın 51,8 santigrat dereceye kadar çıktığı kavurucu sıcakların, ölüm sayısının artmasında önemli bir faktör olduğuna inanılıyor.
Suudi Sağlık Bakanlığı’nın ısıya maruz kalmaktan kaçınmaları ve susuz kalmamaları yönündeki uyarılarına rağmen, pek çok hacı sıcak stresi ve sıcak çarpmasının kurbanı oldu.
Bir Arap diplomat, öldüğü bildirilen 658 Mısırlının tamamına yakının hayatını kaybetmesinin aşırı sıcaklarla bağlantılı olduğunu söyledi. Bu hacıların birçoğunun gerekli Hac izinleri yoktu ve bu da organize destek almalarını ve kaynaklara erişimlerini zorlaştırıyordu.
BBC’ye konuşan Nijeryalı hacı Ayşa İdris, “Yalnızca Allah’ın merhameti sayesinde hayatta kaldım, çünkü hava inanılmaz sıcaktı.
“Kabe’nin bütün kapılarını kapattılar. Çatıyı kullanmak zorunda kaldık, içerisi kavruluyordu” diyor.
“Şemsiye kullanmak ve kendimi sürekli Zemzem suyuyla ıslatmak zorunda kaldım.
“Bir noktada bayılacağımı sandım ve şemsiyemi başka biri tutmak zorunda kaldı. Sıcaklığın bu kadar yoğun olmasını beklemiyordum” diye ekliyor.
Bir başka hacı Naim’in ise sıcak çarpmasından öldüğü ve ailesinin cevap arayışına girdiği bildirildi.
BBC Arapça’ya konuşan oğlu, “Annemle iletişimim aniden kesildi. Günlerce aradıktan sonra Hac sırasında vefat ettiğini öğrendik” dedi ve annesinin Mekke’ye gömülme isteğini yerine getireceklerini ekledi.
Hacılar alışılmadık sıcaklık, yorucu fiziksel aktivite, geniş açık alanlar ve birçoğunun yaşlı veya hasta olması gibi risklerle karşı karşıya.
Hac sırasında sıcaktan kaynaklanan ölümler aslında yeni değil. Hacıların ölüm kayıtları 1400’lü yıllara kadar gidiyor.
Geçen yıl, Suudi yetkililer sıcaklık stresi yaşayan hacı sayısının 2 binden fazla olduğunu açıklamıştı.
Bilim insanları, küresel ısınmanın koşulları daha da zorlaştıracağı konusunda uyarıyor.
Climate Analytics’ten Carl-Friedrich Schleussner, Reuters haber ajansına verdiği demeçte, “Hac, bin yılı aşkın bir süredir sıcak bir iklimde gerçekleşti, ancak iklim krizi bu koşulları daha da kötüleştiriyor.” dedi.
Schleussner’in araştırması, küresel sıcaklıkların sanayi öncesi seviyelerin 1,5 derece üzerine çıkması durumunda Hac sırasında sıcak çarpması riskinin beş kat artabileceğini öne sürüyor.
Mevcut tahminler, dünyanın 2030’lara kadar 1,5 derecelik ısınmaya ulaşabileceğini ve bu durumun gelecekteki hacılar için zorlukları artıracağını gösteriyor.
Aşırı kalabalık ve temizlik sorunları
Çeşitli kaynaklara göre, Suudi yetkililerin kötü yönetimi, aşırı koşulları daha da kötüleştirerek hacılar için ayrılmış birçok alanda krize yol açtı.
Konaklama ve tesislerin kötü yönetildiğini, aşırı kalabalık çadırların yeterli soğutma ve sanitasyon olanaklarından yoksun olduğunu söyleyen hacılar var.
38 yaşındaki İslamabadlı hacı: “Mekke’nin sıcağında çadırlarımızda klima yoktu. Kurulan soğutucularda da çoğu zaman su yoktu.
“Bu çadırlarda boğulacak gibiydik, terden sırılsıklam olduk. Korkunç bir deneyimdi” diye ekliyor.
Cakartalı bir hacı olan Fauziah da aynı fikirde: “Birçok kişi çadırlardaki aşırı kalabalık ve aşırı ısınma nedeniyle bayıldı.
“Akşam yemeğini geceye kadar bekledik, dolayısıyla çadırlardaki insanlar aç kaldı” diye ekliyor.
İyileştirmeleri memnuniyetle karşılayacağını söyleyen kadın yine de “bunun şimdiye kadarki en iyi Hac organizasyonu olduğuna” inanıyor.
Ulaşım problemleri
Hacılar, yoğun sıcakta uzun mesafeler yürümek zorunda kaldı. Bazıları bunun için yolların kapalı olmasını ve bazıları da ulaşım yönetiminin yetersizliğini suçluyor.
İsminin açıklanmasını istemeyen ve Amina takma adını kullanan Pakistanlı bir hacı, “Yedi kilometrelik susuz, gölgesiz bir yola koyulduk. Polis barikatlar kurarak bizi gereksiz yere uzun mesafeler yürümeye zorladı” diyor.
Ona göre Suudi hükümeti araçları olmasına rağmen sıcaktan dolayı hasta ve bilinci kapalı olan hacılar için kullanmıyordu.
“Kamplarda insanlar tavuklar ya da çiftlik hayvanları gibi tutuluyordu; yatakların arasında geçebilecek yer yoktu. Yüzlerce insan için az sayıdaki tuvalet yetersizdi.”
Özel bir grubun Hac organizatörü olan Muhammed Acha da aynı fikirde.
“Bu benim 18. Hac yolculuğum ve tecrübelerime göre Suudi kontrolörler kolaylaştırıcı değiller. Kontrol ediyorlar ama yardımcı olmuyorlar” diyor.
Acha’ya göre yaz aylarında bir hacı, günde en az 15 kilometre yürümek zorunda kalabiliyor. Bunun hacılaır sıcak çarpmasına, yorgunluğa ve susuzluğua maruz bıraktığını söylüyor.
“Daha önceki yıllarda çadırlara ulaşmak için U dönüşleri açıktı ama artık tüm bu yollar kapatıldı. Sonuç olarak sıradan bir hacı, Bölge I’deki A Kategorisi çadırda kalsa bile çadırına ulaşmak için sıcakta 2,5 kilometre yürümek zorunda kalıyor.” diye açıklıyor.
Acha, “Bu rotada acil bir durum olması durumunda 30 dakika boyunca kimse size ulaşamayacak. Hayat kurtaracak herhangi bir düzenleme yok ve bu yollar üzerinde sebiller de yok” diye ekliyor.
Sağlık hizmetlerindeki gecikmeler
Pek çok hacının aldığı tıbbi yardımın yetersiz olduğu bildirildi.
Bazı hacılara göre sıcak bitkinliği veya diğer sağlık sorunları yaşayanlar için ambulans ve ilk yardım mevcut değildi.
Amina, bir hacı arkadaşının klostrofobi nedeniyle oksijene ihtiyaç duyduğunu ve çaresiz yalvarışlarına rağmen ambulansın gelmesinin 25 dakikadan uzun sürdüğünü anlattı.
“Sonunda ambulans geldi ve doktor ona iki saniye bile bakmadıktan sonra ‘bir şeyi yok’ dedi ve gitti” diye ekledi.
Ancak Suudi Sağlık Bakanı, hacıların refahı için ayrılan kaynakların altını çiziyor.
Hükümetten yapılan açıklamada, hacılar için toplam 6.500’den fazla yatak kapasiteli 189 hastane, sağlık merkezi ve gezici klinik ile 40 binden fazla tıbbi, teknik, idari personel ve gönüllüyle çalışıldığı belirtildi.
Açıklamada, 370’den fazla ambulans, yedi hava ambulansı ve 12 laboratuvarın, 60 tedarik kamyonu ve kutsal mekanlara stratejik olarak konumlandırılmış üç mobil tıbbi depodan oluşan güçlü bir lojistik ağıyla desteklendiği aktarıldı.
Mekke Sağlık Grubu, Hac mevsimi yaklaştıkça hazırlıkların arttığını açıkladı:
“Tüm hastane ve merkezlerdeki polikliniklerde personelin eğitimi ve gerekli ihtiyaçların karşılanması için tüm imkanlar kullanılmış olup, çeşitli sağlık tesislerinde 654’ü yoğun bakım yatağı olmak üzere 3 bin 944 yatak tahsis edilmiştir.”
Kayıt dışı hacılar
Hac ibadetini gerçekleştirmek için hacı adaylarının özel bir Hac vizesine başvurması gerekiyor.
Ancak bazı kişiler gerekli belgeler olmadan hacca gitmeye çalışıyor.
“Kayıt dışı Hac” sorununun ölümlerdeki artışa katkıda bulunduğuna inanılıyor.
Uygun belgeleri olmayan hacılar, yardıma ihtiyaç duyduklarında bile çoğu zaman yetkililerden kaçınıyorlar.
Yetkililer bazı çadırların aşırı kalabalık olmasından onları sorumlu tutuyor.
Endonezya Ulusal Hac ve Umre Komisyonu Başkanı Mustolih Siradj, “Hac vizesi olmayanların Hac bölgelerine sızdığından şüpheleniyoruz” diyor.
AFP, bir Arap diplomatın bu sezon en az 658 Mısırlının öldüğünü, bunların 630’unun hac izni olmadığını aktardı.
Ulusal Hac ve Umre Komitesi danışmanlarından Saad Al-Qurashi, BBC’ye, “Hac vizesi olmayanlara hoşgörü gösterilmeyecek; ülkelerine dönmek zorunda kalacaklar” diyor.
Düzensiz hacıların kimliklerinin, resmi hacılara verilen ve kutsal mekanlara giriş için barkod bulunan Nusuk kartları kullanılarak belirlendiğini belirtiyor.
Yaşlı, sakat veya hasta hacılar
Pek çok hacı, ya ömür boyu para biriktirdikten sonra, ya da ölecekleri zaman orada ölecekleri ümidiyle, ömrünün sonuna doğru Hacca gidiyor.
Örneğin Bangladeş’teki Müslüman toplum Hac yaparken ölmeyi bir şans olarak görüyor. Bunun özel bir statü kazandırdığını düşünüyorlar.
Her yıl Hac’da ölümlerin yaşanmasının nedenlerinden biri de bu. 2022-23 sezonunda ise yaklaşık iki yüz kişi Hac’da öldü.
Bir kişi Hac yaparken ölürse ne olur?
Bir hacı Hac yaparken öldüğünde, ölüm resmi makamlara bildiriliyor. Ölenin kimliğini doğrulamak için bileklik veya boyun kimliği kullanılıyor. Daha sonra doktor belgesi alınıyor ve Suudi Arabistan ölüm belgesi veriyor.
Cenaze namazları, ölümün meydana geldiği yere bağlı olarak Mekke’deki Mescid-i Haram veya Medine’deki Mescid-i Nebevî gibi önemli camilerde kılınıyor. Cenaze yıkanıyor, sarılıyor ve tüm masraflar karşılanarak Suudi hükümetinin sağladığı morglara taşınıyor.
Törenler basit bir şekilde, işaretsiz, bazen tek bir yerde birden fazla cenazeyle yapılıyor. Mezarlık defterinde kimin nereye gömüldüğü listeleniyor, böylece aileler isterlerse mezarları ziyaret edebiliyor.
Suudi hükümeti, farklı grupların ve Kızılay’ın yardımıyla “onurlu ve saygılı cenaze törenleri” düzenlediğini söylüyor.
]]>Helikopterden yangın bölgesini inceleyen Yumaklı, daha sonra gazetecilere yaptığı açıklamada, bugün Türkiye genelinde 42 orman yangını olduğunu, bunun 22’sinin orman içinde, 20’sinin orman dışında gerçekleştiğini söyledi.
Burdur, Çanakkale, Sakarya, Manisa ve Uşak’taki yangınların “üst risk grubu”nda olduğunu belirten Yumaklı, “Çanakkale ilinin Eceabat ilçesinde halihazırda devam eden bir yangın söz konusu. Uşak’ta da devam eden bir yangınımız var. Diğerlerinin hepsi kontrol altına alındı.” dedi.
Eceabat’taki yangının saat 16.05’te tespit edildiğini, saat 16.11’de müdahale edildiği bilgisini veren Yumaklı, havadan söndürme çalışmasının 9 uçak ve 6 helikopterle başlatıldığını anlattı.
Yangınla mücadelede mevcut duruma ilişkin bilgi veren Yumaklı, şunları kaydetti:
“Şu anda hava araçlarımız gün batımı nedeniyle inmek durumunda kaldılar. Bir gece görüş helikopteriyle mücadeleye devam etmiş olacağız. Şu anda 94 adet arazöz ve iş makinelerinden oluşan kara araçlarımız ve 540 personelimizle mücadeleye bütün kurumların işbirliğiyle devam ediyoruz. Büyükanafarta köyünün tedbiren boşaltılmasını istemiştik. Onun dışında herhangi bir yerleşim yerini tehdit eden bir husus yok. Bu köyden de herhangi bir şekilde bir sağlık sorunu yaşayan, can ya da mal kaybı söz konusu değil.”
Bakan Yumaklı, tedbirler kapsamında Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alanı’na girişlerin durdurulduğunu hatırlattı.
Bölgede rüzgarın saatte 28 kilometre hızla estiğini, nemin yüzde 68, sıcaklığın 23 derece olduğunu aktaran Yumaklı, “Şartlar bizim lehimize çok şükür. Devam ediyor. İlk tespitlerimize göre, tabii ki nihai durumun da bilgisini vereceğiz ama tahminimize göre 300 hektarlık bir alanın etkilenmesi söz konusu.” ifadesini kullandı.
“Orman yangınına sebep olmanın çok ağır müeyyideleri var”
Uşak’ta saat 18.30’da başlayan yangına da değinen Yumaklı, olayın öğrenilmesinden 8 dakika sonra başlayan müdahalenin bir helikopter, 33 kara aracı ve 161 personelle devam ettiğini duyurdu.
Yangınla mücadelede yangının çıkmamasını öncelediklerini, esas başarının bunda olduğunu anlatan Yumaklı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Maalesef iklim değişikliğinin son derece büyük etkilerini yaşadığımız bugünlerde hele ki Akdeniz Havzası’ndaki ülkemizin bundan çok daha fazla etkileneceğini de düşündüğümüzde çok daha fazla ihtimam göstermemiz gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Bir hususu daha vurgulamak istiyorum: Özellikle orman dışı alanlarda çıkan yangınların büyük bir çoğunluğunun aslında dikkatsizlik sebebiyle çıktığını da gözlemliyoruz. Bilerek ya da bilmeyerek doğrudan ya da dolaylı hiç fark etmez, orman yangınına sebep olmanın çok ağır müeyyidelerinin olduğunu bütün vatandaşlarımıza hatırlatmak istiyorum. Çok büyük oranda vatandaşlarımızın desteğini alırken sorumsuz bir ya da birkaç kişinin ihmalinden ötürü çok büyük alanların etkilenmesini, ekosistemin zarar görmesini ya da tarım alanlarının ya da orman alanlarının zarar görmesini, burada yaşayan canlıların zarar görmesini hiçbir şekilde kabullenemiyoruz.”
Bakan İbrahim Yumaklı, Eceabat’taki yangınla ilgili bütün kurumlarla kol kola verip çalıştıklarını, büyük endişeye sevk edecek bir durumun söz konusu olmadığını belirtti.
Yangının ve mücadelenin seyriyle ilgili bilgi vermeyi sürdüreceklerini aktaran Yumaklı, “Çanakkale’ye, Eceabat’a ‘geçmiş olsun’ diliyorum. Ülkemizin bağımsızlık savaşında son derece önemli bu tarihi yarımadanın en ufak bir kısmının bile zarar görmesi, bizim gönüllerimizde büyük yara açıyor. O yüzden tekraren geçmiş olsun diyorum. İnşallah çok fazla uzun saatler olmadan iyi haberi verebileceğimizi ümit ediyorum.” diye konuştu.
Bölgedeki incelemelere, AK Parti Çanakkale Milletvekili Ayhan Gider, CHP Çanakkale Milletvekilleri İsmet Güneşhan ve Özgür Ceylan, Eceabat Kaymakamı Murat Çiçek, Gelibolu Belediye Başkanı Ali Kamil Soyuak, Eceabat Belediye Başkanı Saim Zileli, Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanı İsmail Kaşdemir ile diğer ilgililer katıldı.
]]>AVUKATINDAN TUTUKSUZ YARGILANMA TALEBİ
Boston’daki John Joseph Moakley Adliyesi’nde Türkiye’ye iadesinin görüşüldüğü duruşmaya Tok, turuncu tutuklu kıyafeti ile getirildi. Tok’un avukatı Brendan Kelly, davanın düşmesi ve Tok’un tutuksuz yargılanmasını talep etti.
Yargıç, Tok’un avukatının ve savcının açıklamalarının ardından Tok’un tutukluluk halinin devamına, bir sonraki duruşmanın 27 Haziran’da yapılmasına karar verdi. Tok’un bir sonraki duruşmaya farklı bir avukatla katılması beklenirken, mevcut avukatı Kelly duruşma sonrası sorulara cevap vermeden adliyeden hızla uzaklaştı.

KAZADA ÖLEN ACİ’NİN YAKINLARI DA DURUŞMADAYDI
Aci’nin aile üyeleri duruşmaya katılarak, duruşma sonrası basına açıklamalarda bulundu. Aci’nin aile üyelerinden bazıları ise ellerinde “Oğuz Murat Aci için adalet” yazılı pankart açtı. Oğuz Murat Aci’nin babası Özer Aci’nin kuzeni Lütfiye Çiçek, davanın ilk duruşması olması nedeniyle heyecanlı olduklarını dile getirerek, davanın ertelendiğini ifade etti. Çiçek, “Ben ABD’nin adaletine sonsuz güveniyorum. Gerçekten doğru kararı vereceklerine inanıyorum” dedi.

“KENDİ ÇOCUĞUNA ÇOK BÜYÜK BİR YANLIŞ YAPIYOR”
Eylem Tok’a seslenen Çiçek, “Aslında ona söylemek istediğimiz birkaç şey vardı ama maalesef söylemedik. O sadece bizim kuzenimin çocuğuna değil, aslında kendi çocuğuna da çok büyük bir yanlış yapıyor ve çok büyük bir zarar veriyor. Çünkü çocuğunu bu şekilde oradan oraya kaçırmakla hiçbir şekilde iyilik yapmış olmuyor. Eğer Türkiye’deyken hiç bunlar yaşanmadan ailenin yanında olsaydı ve çocuğunu teslim etmiş olsaydı şimdi hiçbir şekilde kendi de bu sıkıntıları çekmeyecekti” dedi.
“NASIL BİR ANNELİK BU?”
Eylem Tok’un kendisini anne olduğunu söyleyerek savunduğunu belirten Çiçek, “Sadece şunu söylüyorum ona anneyim diyor. Nasıl bir annelik bu? Bir anne evlatsız kaldı, bir çocuk babasız kaldı. Yani bu mu annelik adaleti? Ben gerçekten bunu çok merak ediyorum” dedi.
Aci’nin annesi Pervin Aci’nin Eylem Tok’un yüz ifadesini çok merak ettiğini dile getiren Çiçek, “Eylem Tok’un yüzünü çok merak ediyordu. New York’ta resim çekildiklerinde gülümseyen yüz onun içinde o kadar büyük bir ukde olarak kalmıştı ki. Ama bugün Pervin Abla, bugün emin ol o yüzden hiçbir eser yoktu. Çünkü bütün salon sadece sizin için oradaydı. Onları destekleyen hiç kimse yoktu” ifadelerini kullanarak, Eylem Tok’un yüzünde sadece korku olduğunu açıkladı.
Eylem Tok’un bir sonraki duruşmaya kadar düşünerek bir karar vermesi çağrısında bulunan Çiçek, “Diğer mahkemeye kadar olan zamanda düşünüp gerçekten doğru olan kararı alır ve çocuğunu da bu zorluktan kurtarır” dedi.
“KATİL ANNESİ OLMAK NASIL BİR DUYGU” SORUSUNA “ALLAHU EKBER” YANITI
Turks in Boston Derneği’nin kurucusu Esat Gök, “Adaletin başladığı ilk gün bu. Tabii ki ilk duruşma ile biteceğini zannetmiyoruz. Tabii ki uzayacak ama içeride gerek hakimin tavrı olsun gördüğümüz konu bizim lehimize olacak hissi ve kanaati oluştu bizlerde. Mahkeme sonucunda da ben Eylem Hanım’a şey sordum. ‘Katil annesi olmak nasıl bir duygu?’ diye sordum. Kendisi de Allahu ekber dedi. Başka hiçbir şey söylemedi. Yani orada belki biraz alaycı bir tavırla yaklaşmış oldu ama biz kesinlikle bu süreçte kendisinin bu alaycı tavrını ağır bir şekilde ödeyeceğine eminiz” dedi.
“RAHAT UYUMADIĞINDAN YÜZDE YÜZ EMİNİZ”
Eylem Tok’un duruşmada çok tedirgin ve gergin olduğunu aktaran Gök, “Kendisine nefret dolu bakan kalabalığın etkisinden bayağı bir rahatsız oldu. Şu an içerisindeki korkunun ben katlanarak arttığı kanaatindeyim. Ama kendisinin ve oğlunun rahat uyku uymadığından yüzde yüz eminiz” dedi.
Öte yandan Cihantimur’un “taksirle öldürme ve yaralama”, 44 yaşındaki annesi Eylem Tok’un ise “suçluyu koruma” suçundan Türkiye’ye iadesi isteniyor.
]]>HABERLERİN SIKICI OLUŞU İLGİSİZLERİN SAYISINI ARTIRIYOR
Rapora göre küresel ölçekte yayımlanan haberlerin depresif, acımasız ve sıkıcı bulunması dünyada haber okumayan, dinlemeyen ve izlemeyenlerin sayısında artışa neden oluyor.
Dünyada her 10 kişiden yaklaşık dördüne denk gelen yüzde 39 oranında bir kesim, bazen ya da sıkça, haberlerden uzak durduklarını söyledi. Bu oran 2017’de yüzde 29’du.
BASIN İÇİN ŞARTLAR HER GEÇEN GÜN ZORLAŞIYOR
Raporda “Bu koşullarda doğru ve bağımsız gazetecilik her zamankinden daha önemli hale gelirken, araştırmamızın kapsadığı ülkelerin çoğunda haber medyasının artan dezenformasyon, düşük güven, politikacıların saldırıları ve belirsiz bir iş ortamı nedeniyle giderek daha fazla zorlandığını görüyoruz” tespitine yer verdi.
Rapor; artan maliyetler, düşen reklam gelirleri ve sosyal medya trafiğindeki keskin düşüşlerin birleşimi nedeniyle işten çıkarmalar, kapatmalar ve diğer kesintilerin örnekleriyle basın açısından durumun her geçen gün zorlaştığını ortaya koydu.
MEDYAYA BASKIYA DİRENMEK ZORLAŞIYOR
Dünyanın çeşitli yerlerinde ekonomik zorlukların, haber medyasının güçlü iş adamlarından veya haber akışını etkilemek ve anlatıları kontrol etmek isteyen hükümetlerden gelen baskılara direnmesini daha da zorlaştırdığı vurgulandı.
Bu yıl 13’üncüsü yayınlanan rapor, altı kıtada 47 ülkeyi kapsıyor ve 94 bin 943 yetişkinle yapılan görüşmelere ve dijital analizlere dayanıyor.
SOSYAL MEDYANIN HABERCİLİKTEKİ ETKİSİ
Araştırmaya göre sosyal medya, arama motorları ve video platformları dahil büyük teknoloji şirketlerinin gücü ve değişen stratejileri, haber ve politik içeriğin önceliğini ortadan kaldırdı. Odak noktalar, yayıncılardan ‘yaratıcılara’ kaydı.
Bu eğilim, izleyicilerin talepleriyle de örtüşüyor gibi görünüyor çünkü haberden kaçınma oranındaki artış devam ediyor. Medyadaki haber yoğunluğu nedeniyle kendilerini ‘aşırı yük altında’ hissedenlerin oranı, bu sorunun en son sorulduğu 2019’dan bu yana 11 puan artış gösterdi.
X, TİKTOK’UN GERİSİNE DÜŞTÜ
Özellikle Avrupa ve ABD dışında, Facebook’un haber amaçlı kullanımının azaldığı, özel mesajlaşma uygulamaları ve video ağlarına olan bağımlılığın arttığını belirten rapora göre, YouTube küresel ölçekte yüzde 31 oranında, WhatsApp yaklaşık yüzde 21 oranında, TikTok yüzde 13 oranında, eski adı Twitter olan X yüzde 10 oranında haber alma kaynağı olarak gösterildi.
Bu değişimlere bağlı olarak video, özellikle genç gruplarda daha önemli bir çevrimiçi haber kaynağı haline geliyor. Örneklemin üçte ikisi (yüzde 66) her hafta kısa haber videolarına erişiyor. Daha uzun formatlar ise örneklemin yaklaşık yarısının (yüzde 51) ilgisini çekiyor.
TÜRKİYE’DE SOSYAL MEDYADAN HABER ALMA ORANI YÜZDE 70
Bu kullanım oranlarında Türkiye özelindeyse, yüzde 38’le YouTube ve Instagram öne çıkıyor. Bu oran YouTube için geçen yıla göre eksi 7 puan, Instagram içinse artı 2 puan anlamına geliyor. Onları yüzde 29’la Whatsapp, yüzde 27 ile Facebook, yüzde 22 ile X, yüzde 10’la TikTok izliyor.
Türkiye’de Facebook üzerinden habere erişim, geçen seneye kıyasla 6 puan gerilemiş durumda.
Rapora göre Türkiye haberi yüzde 70 oranında çevrimiçi platformlardan, yüzde 56 oranında televizyondan, yüzde 45 sosyal medyadan, yüzde 19 yazılı basından izledi.
Ayrıca rapora göre, Türkiye’de anket katılımcılarının yüzde 81’i haberlerini haftada en az bir kere kısa videolardan takip ettiğini belirtti.
Rapor, yapay zeka ve bunun özellikle siyaset veya savaş gibi ‘sert’ haberler için nasıl kullanılabileceği konusunda yaygın şüphelere dikkat çekiyor.
TÜRKİYE’DE HABERE GÜVEN YÜZDE 35
Haberlere olan güveni yüzde 40 olarak geçen yılla aynı tespit eden rapor, ülkelere göre değişen oranlara yer veriyor. Finlandiya yüzde 69’la en yüksek genel güven düzeyine sahip ülke olmayı sürdürürken, bu oran Türkiye’de yüzde 35, ABD’de yüzde 32 olarak gösterildi.
Çeşitli platformlardaki haberler söz konusu olduğunda insanların en çok dikkat ettiği kaynaklara bakan rapor, özellikle YouTube ve TikTok’ta partizan yorumculara, sosyal medya fenomenlerine ve genç haber yaratıcılarına giderek daha fazla odaklanıldığını ortaya koydu. Ancak Facebook ve X gibi sosyal ağlarda geleneksel haber markaları ve gazeteciler hâlâ önemli rol oynamaya devam ediyor.
Çevrimiçi haberler söz konusu olduğunda gerçek ve sahte ayrımıyla ilgili endişeler geçen yıla göre yüzde 3 oranında arttı. Yaklaşık on kişiden altısı (yüzde 59) içeriklerden endişe duyduğunu söyledi. TikTok ve X içerikleri bu endişelerde en yüksek düzeyi oluşturuyor.
Habere duyulan güven, tüketici başına habere ödenen abonelik ücretleri oranlarının yüksek olduğu ülkelerde daha yukarda seyretti.
Veriler, haber aboneliğinde çok az bir artış olduğunu gösterdi. 20 zengin ülkeden oluşan bir sepette yalnızca yüzde 17’lik bir kesim, geçen yıl herhangi bir çevrimiçi haber için ödeme yaptığını söylüyor. Bu oran Norveç’te 40 ve İsveç’te yüzde 31, ABD’de yüzde 22.
En düşük aboneliklere ise yüzde 9’la Japonya ve yüzde 8’le İngiltere sahip.
Haberlere azalan ilgi ve ücretsiz kaynakların bolluğuna bağlı olarak, haberler için ödeme yapma konusundaki isteksizlik, yeni abone çekme olasılığını sınırlıyor.
“Çevrimiçi platformlar, son dönemde bilgiyi nasıl bulup dağıttığımıza, reklamlarımıza, paramızı nasıl harcadığımıza, deneyimlerimizi nasıl paylaştığımıza ve eğlenceyi nasıl tükettiğimize kadar hayatımızın birçok yönünü şekillendirdi” diyen rapor, “Bu platformlar tüketicilere büyük kolaylıklar sağlasa ve reklam verenler buralara akın etse de, geleneksel yayıncılıktaki iş modellerini derinden bozdu” tespitine yer verdi.
]]>Siirt’te düzenlenen deprem sempozyumlarına katılan Moriwaki, AA muhabirine, Türkiye’deki fay hatları hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Doğu Anadolu Fay Hattı’nın Elazığ, Kahramanmaraş ve Hatay’dan Adana ve sonrasında Kıbrıs’a uzandığını belirten Moriwaki, “Kıbrıs’ta 7 civarında (büyüklüğünde) deprem olabilir. Kıbrıs bu konuda tehlikeli bölgelerden. Bu bölgenin birinci olduğunu söyleyebilirim.” diye konuştu.
Yoshinori Moriwaki, şöyle devam etti:
“Türkiye’de deprem domino taşı gibi sıra sıra gidiyor. Bingöl- Karlıova, Muş ve Bitlis ise ikinci bölge. Üçüncü bölge ise Ege tarafı. Ege tarafında çok ince ve kısa fay hatları var. Onun için fazla büyük depremler olmuyor ama sık sık oluyor. Dördüncü bölge ise Marmara Bölgesi. 1999’da Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın kuzey kolunda Gölcük’te meydana gelen deprem Yalova’yı da etkiledi. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nda kabaca 8 fay hattı bulunuyor. Marmara Bölgesi’nde fay hatlarından biri kırıldığında 6,8 büyüklüğünde, birkaçı beraber kırılırsa 7 büyüklüğünde deprem olabilir.”
Moriwaki, 6 Şubat 2023’te meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremlerin biriken büyük bir enerjiyi boşaltması nedeniyle bölgede büyük bir deprem beklenmediğini ifade etti.
Kahramanmaraş merkezli depremlerin yumuşak zemine sahip Hatay’ı da etkilediğini hatırlatan Moriwaki, Kıbrıs tarafında denizde bir deprem meydana gelmesi durumunda buranın zeminden kaynaklı tekrar etkilenebileceğini belirtti.
Yoshinori Moriwaki, Doğu Anadolu Fay Hattı’nın ilerisinde bir deprem riski bulunduğunu fakat bunun için zaman vermenin mümkün olmadığını söyledi.
“Özellikle 2000 yılından sonra yapılan binalar genel olarak iyi”
Deprem gerçeğinin kabul edilip, hazırlıklı olunmasının önemine değinen Japon uzman, depreme hazır olunması durumunda hasarın büyük ölçüde önlenebileceğini kaydetti.
Ev alacak veya kiralayacak kişilere de nelere dikkat etmeleri gerektiği konusunda önerilerde bulunan Moriwaki, şunları söyledi:
“Önce zemin iyi mi kötü mü? Bunu internette de bölge olarak görebilirsiniz. Zemin iyiyse deprem hızlı gidiyor, sallantı fazla olmuyor. Yumuşak ise kötü. 1999’da İzmit’te deprem oldu, İstanbul’da fazla sıkıntı yok ama uzaklığına rağmen Avcılar’da binalar çok çöktü çünkü yumuşak zemin. İkincisi ruhsat var mı, iskan var mı? Yani izin alınan bina mı? İzin alınmamış ise ne yapıldığı belli değil. Malzemeden mi çalındı, kötü malzeme mi kullanıldı, belli değil. Üçüncü olarak da 2000 yılından önce mi sonra mı inşa edilmiş çünkü 1999’da yönetmelik değişikliği oldu. Özellikle 2000 yılından sonra yapılan binalar genel olarak iyi. Mutlaka zeminin sondajı, kontrolü yapılsın, zemin kötüyse iyileşme yapılsın denildiği için 2000’den sonraki binalar iyi diyebiliriz.”
“Kentsel dönüşüm yapmak lazım”
Japon uzman, depreme hazırlıklı olunması için ihtiyaca göre kentsel dönüşüm ya da güçlendirme yapılması gerektiğini belirtti.
Moriwaki, “Kolonlara bakacaksın. Betonun içindeki donatı pas olunca bu şişiyor, betonu parçalıyor. Yani deprem olunca bina çökebilir. Belediyelerce kentsel dönüşüm yapmak lazım. Binalarda yaşayanların da dönüşüm için izin vermesi lazım. Güçlendirme yapılabilecek binalar da var.” diye konuştu.
]]>Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Joe Biden’ın İsrail ile Hamas arasında “kalıcı bir ateşkese gidecek yol haritasını” sunmasının üzerinden dört gün geçti. İlk aşamada altı haftalık bir ateşkes, İsrail kuvvetlerinin Gazze’den çekilmesi, karşılıklı rehine takasını öngören planın hayata geçip geçmeyeceği merak konusu olmaya devam ediyor.
Biden’ın Beyaz Saray’da sunduğu üç aşamalı öneri İsrail’den gelse de İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Gazze’deki pozisyonlarını güçlendirmek için daha sert adımlar atması gerektiğini söyledi. Ben-Gvir, İsrail Ordu Radyosu’ndaki konuşmasında, “Henüz yapmadığımız şeyler var, gazı durdurmak, onlara ‘artık insani yardım yok’ demek gibi, bunu yapmadık. Bunu bir ya da iki ay yapalım, sonra görüşürüz” dedi.
Biden, ateşkes önerisinden sonra görüştüğü Katar Emiri Şeyh Tamim bin Hamad Al Thani’ye İsrail’le Gazze’de ateşkes anlaşmasının önündeki tek engelin Hamas olduğunu söyledi ve Hamas’a ateşkesi kabul etmesi için baskı yapmasını istedi. Beyaz Saray’ın Pazartesi günü iki lider arasında yapılan görüşmeye ilişkin yaptığı açıklamada, Biden’ın “Hamas’ın tam bir ateşkesin önündeki tek engel olduğunu teyit ettiği” belirtildi.
Hamas ise İsrail’in önerdiği ve Biden’ın duyurduğu planla “olumlu ve yapıcı bir şekilde ilgilenmeye hazır olduklarını” açıkladı. Geçtiğimiz ayın başında Hamas, arabuluculuk görevi üstlenen Katar ve Mısır tarafından sunulan ateşkes önerisini de onaylamıştı, ancak İsrail’in süreci tıkaması sonucu ateşkes sağlanamamıştı.
Üç aşamalı planda neler var?
Biden’ın açıkladığı üç aşamalı plan, İsrail güçlerinin Gazze’nin tüm bölgelerinden çekilmesi, Filistinli mahkumların serbest bırakılması karşılığında İsrailli rehinelerin serbest bırakılmasını öngörüyor. Altı hafta sürecek silahları bırakma sürecinde planın ikinci ve üçüncü adımları için müzakerelerin başlaması planlanıyor.
İkinci aşama, erkek askerler de dahil olmak üzere kalan rehinelerin serbest bırakılmasını ve İsrail güçlerinin Gazze’den çekilmesini; üçüncü aşama ise savaşın yol açtığı yıkımın ardından Gazze’nin büyük çaplı inşasına başlanmasını öngörüyor.
Biden geçen Cuma günü yaptığı açıklamada, “Hamas’ı yok etme hedefine çoktan ulaşıldığını çünkü militan grubun İsrail’e 7 Ekim’deki gibi büyük çaplı bir saldırı gerçekleştirme kapasitesinin artık kalmadığını” söyledi.
Biden’ın Hamas’ın önemli ölçüde zayıfladığı yönündeki sözlerine İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yanıtı “Hamas’ın askeri ve yönetim kabiliyetleri yok edilmeden, tüm rehineler serbest bırakılmadan ve Gazze’nin artık İsrail için bir tehdit oluşturmaması sağlanmadan” kalıcı bir ateşkesi kabul etmeyecekleri yönünde oldu.
İsrail, Filistinlileri tutuklamaya devam ediyor
Anlaşmanın ilk aşamasında Hamas’ın serbest bırakacağı rehineler ile İsrail’in bırakacağı Filistinli mahkumların sayısında anlaşmazlık yaşandığı belirtiliyor. Öte yandan, ateşkes gündemdeyken İsrail, Filistinlileri tutuklamaya devam ediyor.
Wafa haber ajansına göre, İsrail güçleri Ramallah yakınlarındaki Silwad ve Birzeit kasabalarından 5 kişiyi tutukladı. Böylece Hamas’ın İsrail’e saldırdığı 7 Ekim 2023’ten bu yana 300’ü kadın ve 635’i çocuk olmak üzere 9 binden fazla Filistinli tutuklanmış oldu.
ABD, ateşkes için diplomatik temasları sürdürüyor
ABD’nin ateşkes için son hamlesi, Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde oldu. ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Linda Thomas-Greenfield, bugün yaptığı açıklamada Biden’ın duyurduğu ateşkes teklifini BM Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) karar tasarısıyla destekleyeceklerini duyurdu.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de Cuma günü Suudi Arabistan, Türkiye ve Ürdün dışişleri bakanlarıyla ayrı ayrı telefon görüşmeleri yaparak Gazze’de acil ateşkes sağlanması ve rehinelerin serbest bırakılması önerisini ele aldı. Görüşmeye dair taraflardan herhangi bir açıklama yapıldı.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Çin’deki temaslarında Gazze’yi gündeme getirdi. Çinli mevkidaşı Wang Yi ile bir araya gelen Fidan, “Çin’in iki devletli çözümü desteklemesini takdir ediyoruz. Xi’nin barış konferansı çağrısı son derece önemli. İsrail’e silah ve siyasi destek sağlayan bazı ülkeler İsrail’in soykırımına ortak oluyor. Gazze’de ateşkes için Çin’le birlikte çalışmaya devam edeceğiz” mesajı verdi.
Gazze’de insani kriz derinleşiyor: “Çocuklar açlıktan ölüyor”
İsrail kuvvetleri, Gazze’deki savaştan kaçan Filistinlilerin sığındığı son konum olan Refah’a saldırılarını aralıksız sürdürüyor. BM Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu (UNRWA), İsrail’in Gazze’ye aralıksız saldırıları sonucu bir milyondan fazla kişinin Refah kentinden de kaçmak zorunda kaldığını bildirdi. Gazze Şeridi’nin güneyinde Mısır sınırındaki Refah kenti, İsrail ordusu tarafından yaklaşık sekiz ay boyunca her gün bombalanarak zorla yerinden edilen 1 milyondan fazla kişiye ev sahipliği yapıyordu. İsrail saldırıları, UNRWA’yı Refah kentindeki 36 sığınağını kapatmaya da zorladı.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Sözcüsü Margaret Harris, Gazze’de çocukların açlıktan öldüğünü açıkladı. BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi Sözcüsü Jens Laerke ise kısıtlamalar sebebiyle yardımların insanlara ulaşmadığını belirtti.
BM Cenevre Ofisi’nin haftalık basın toplantısında konuşan DSÖ Sözcüsü Dr. Margaret Harris, “Bunlar bütün gün yiyecek alamayan 5-6 yaş altı çocuklar. Yani, ‘Erzaklar ulaşıyor mu?’ diye soruyorsunuz. Hayır, çocuklar açlıktan ölüyor” dedi.
BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) Sözcüsü Jens Laerke de aynı toplantıda, ölümcül yetersiz beslenme ve kıtlık riskinin altını çizdi. Laerke, “Kıtlığı önlemek ve gördüğümüz her türlü dehşeti engellemek için muhtaç oldukları miktarda gıda alamadıklarını söyleyebilirim. Şu anda ellerine geçen çok çok az” ifadelerini kullandı.
]]>– Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz:
– “La Nina ortalama sıcaklıkların aşağıya düşmesidir ama El Nino 3 yıl hiç görülmese ve bu 3 yıl boyunca La Nina olsa bile yüksek sıcaklık rekoru kırılır çünkü arka taraftaki iklim değişikliği çok şiddetli hale geldi”
İSTANBUL (AA) – GÜLSELİ KENARLI – El Nino döneminin sona ermesinin ardından yaz sonundan itibaren La Nina hava olayının etkili olmaya başlaması beklenirken uzmanlar iklim değişikliğinin güçlü etkileri nedeniyle bu dönemde de sıcaklık rekorlarının devam edebileceği uyarısında bulunuyor.
Anadolu Ajansının, yaklaşık bir yıl süren El Nino’nun etkilerini ele aldığı haber dosyasının yedinci ve son bölümü El Nino sonrasında yaşanması beklenen La Nina dönemi ve bu dönemde meydana gelebilecek olumsuzluklara ayrıldı.
Pasifik Okyanusu’nda meydana gelen El Nino hava olayı, öncelikle okyanuslara kıyısı olan bölgelerde, ardından dünya genelinde sıcaklık artışına neden olurken bunun tersi şeklinde nitelendirilebilecek La Nina, dünya için daha soğuk hava koşulları anlamına geliyor. Bu iki hava olayı arasındaki geçişte de nötr, yani doğal hava olayları geçerli oluyor.
Genellikle 9-12 ay etkili olan El Nino ve La Nina, bazı yıllar daha uzun sürebiliyor. 2 ila 7 yılda bir meydana gelen ve geçen yıl haziran ayında başlayıp bu yılın nisan ayında sona eren El Nino’nun ardından, ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresinin (NOAA) tahminlerine göre birkaç ay nötr koşulların yaşanması yaz sonuna doğru da La Nina hava olayının etkili olmaya başlaması bekleniyor.
Tablo: Hangi dönemde hangi hava olayları etkili olacak? (Yüzdelik payları)
ORTALAMASI ALINAN AYLAR
LA NİNA OLASILIĞI NÖTR KOŞUL OLASILIĞI EL NİNO OLASILIĞI
NİSAN-MAYIS-HAZİRAN 0 79 21
MAYIS-HAZİRAN-TEMMUZ 11 87 2
HAZİRAN-TEMMUZ-AĞUSTOS 49 50 1
TEMMUZ-AĞUSTOS-EYLÜL 69 30 1
AĞUSTOS-EYLÜL-EKİM 77 22 1
EYLÜL-EKİM-KASIM 83 16 1
EKİM-KASIM-ARALIK 85 14 1
KASIM-ARALIK-OCAK (2025) 87 12 1
ARALIK (2024) – OCAK-ŞUBAT 85 14 1
– “ABD, en kuvvetli kasırga sezonuna hazırlanıyor”
AA muhabirinin sorularını yanıtlayan Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz, dünya geneli açısından El Nino’nun ekstrem bir durum oluşturduğunu, bununla birlikte La Nina’nın da başka bir problem getirici hava olayı olduğunu söyledi.
El Nino ve La Nina’nın salınan hava olayları olduğunu, sıcaklığın yukarı çıkmasında El Nino, aşağı inmesinde de La Nina yaşandığını anlatan Kurnaz, buna karşın La Nina döneminde de sıcaklık rekorları kırılabileceğine dikkati çekti.
Kurnaz, “Şimdi La Nina tarafına geliyoruz, muhtemelen yazın sonu, eylül başı gibi La Nina etkilerini görüyor olacağız. La Nina ortalama sıcaklıkların aşağıya düşmesidir ama El Nino 3 yıl hiç görülmese ve bu 3 yıl boyunca La Nina olsa bile yüksek sıcaklık rekoru kırılır çünkü arka taraftaki iklim değişikliği çok şiddetli hale geldi.” diye konuştu.
La Nina’nın Türkiye’ye yağışlar açısından çok şiddetli bir etkisinin olmayacağını ancak dünyanın pek çok bölgesinde yağış rejiminin değişeceği öngörüsünü paylaşan Kurnaz, ABD’nin La Nina ile birlikte gelecek olan en kuvvetli kasırga sezonuna hazırlandığını, La Nina’nın yağış ve fırtınaların şiddetlenmesi gibi felaketler getirdiğini aktardı.
İstanbul’a her zaman kar yağabileceğini ancak bunun her geçen yıl biraz daha sürpriz kabul edileceğini dile getiren Kurnaz, La Nina’nın bu ihtimali biraz daha artırdığını bildirdi.
– “Türkiye’deki etkileri daha az belirgin”
Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Danışma Kurulu Üyesi Dr. Tufan Turp, El Nino ve La Nina dönemlerinde yaşanan dalgalanmaların hava sıcaklıklarında, atmosferik basınç ile rüzgar düzenlerinde ve deniz yüzey suyu sıcaklıklarında değişimlere neden olduğu bilgisini verdi.
İklim değişikliğinin etkisiyle artan sıcaklıkların kuvvetli El Nino ile birlikte rekor seviyelere kolaylıkla eriştiğini vurgulayan Turp, sözlerini şöyle sürdürdü:
“NOAA’ya göre haziran ile ağustos arası dönemde La Nina’nın gerçekleşme olasılığı yüzde 50. Avrupa Orta Vadeli Hava Tahminleri Merkezinin (ECMWF) yine bu ay içerisinde yapmış olduğu mevsimsel tahminleri de NOAA’nın tahminlerini destekler nitelikte. Son El Nino’nun etkilerinin kuzey yarımkürede yaz boyunca zayıflayarak devam edeceğini ve kış mevsimi başında La Nina beklentisinin daha olası olduğunu beyan ediyor.”
Türkiye’de El Nino ve La Nina etkilerinin Pasifik Adaları, Okyanusya, Avustralya, Güney Amerika, Kuzey Amerika ve Asya gibi bölgelerdeki kadar belirgin olmadığını ve bu nedenle Türkiye özelinde net biçimde değerlendirme yapmanın doğru olmayabileceğini ifade eden Turp, bu hava olaylarının Türkiye’deki etkilerinin küresel ölçekteki etkilerle benzerlik gösterse de daha az belirgin olduğunu ve bu yüzden tutarlı öngörülerde bulunmanın zorlaştığını anlattı.
Turp, “Bundan bağımsız olarak ECMWF’nin önümüzdeki yaza dair mevsimsel tahminleri Avrupa’nın kuzeyinde ortalamanın üstünde, güneyindeki bazı bölgelerde ise ortalamanın altında yağış beklemektedir. Yine önümüzdeki yaz için çok daha sıcak koşullar beklenmekle birlikte özellikle Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası’nda sıcaklık artışlarının çok daha fazla olacağı tahmin ediliyor.” sözlerini sarf etti.
– “Denizlerde ısınma trendi devam edecek”
Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu, önümüzdeki dönemde görülecek La Nina’nın, soğuk dönem olduğunu ancak bunun denizler için normal sıcaklıklar anlamına geldiğini, bazı La Nina dönemlerinin daha soğuk olabildiğini kaydetti.
Salihoğlu, “İklim değişiminden ötürü artan sıcaklıkların devam edeceğini öngörüyoruz yani deniz suyu sıcaklıkları için ciddi bir normalleşme göremeyeceğiz. Isınma trendi El Nino dönemindeki hızla olmasa bile La Nina döneminde de devam edecek.” değerlendirmesinde bulundu.
]]>BM’nin insani yardımı güçlendirmek için oluşturduğu Kurumlar Arası Daimi Komite başkanları, Sudan’da etkisini arttıran kıtlık ve yardım çabalarının engellenmesine ilişkin ortak açıklama yaptı. Açıklamada, “Sudan’da açlık tehlikesiyle karşı karşıya olan, topraklarından sürülen, bombardıman altında yaşayan ve insani yardımdan mahrum kalan milyonlarca insan için zaman daralıyor” ifadeleri yer aldı.
Sudan’da ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasındaki çatışmalar, bir yıldan fazla süredir devam ediyor. Silahlı çatışmalar sonucu 10 milyondan fazla insanın yerinden edilerek ülke içinde göçe zorlandığı, 2 milyon Sudanlı’nın ise komşu ülkelere kaçtığı Sudan’da insani kriz derinleşiyor. Ülkedeki silahlı çatışmalar ikinci yılına girerken, 3,6 milyonu yetersiz beslenen çocuklar olmak üzere 18 milyon insan açlık çekiyor. BM’ye göre kıtlık Darfur, Kordofan, Cezire ve Hartum’da milyonlarca insana hızla yaklaşıyor.
“Yardım görevlileri öldürülüyor”
Komite başkanlarının açıklamasında, insani krizi önleyebilecek yardımların engellerle karşılaştığına dikkat çekilerek şöyle dendi:
“Cinsel şiddet de dahil olmak üzere sivillere, hastanelere ve okullara yönelik korkunç saldırılar giderek artıyor. El Faşer’de 800.000’den fazla sivil, hem şehirde hem de Darfur genelinde insani açıdan yıkıcı sonuçlar doğuracak büyük çaplı bir saldırıya hazırlanıyor. Muazzam ihtiyaçlara rağmen, yardım çalışanları sistematik engellemelerle karşılaşmaya ve çatışmanın tarafları tarafından kasıtlı olarak erişimlerinin engellenmesine devam ediyor. Aralık ortasından bu yana Hartum, Darfur, Cezire ve Kordofan’ın bazı bölgelerine çatışma hatları üzerinden geçişler neredeyse tamamen kesilmiş durumda. Çad’dan Batı Sudan’a giden ana güzergahımız olan Adre sınır kapısının Şubat ayında kapatılması, Darfur’a sınırlı yardımın girmesi anlamına geliyor. Yardım görevlileri öldürülüyor, yaralanıyor, taciz ediliyor ve insani yardım malzemeleri yağmalanıyor.”
“Eğer hızlı ve geniş çaplı yardım sağlamamız engellenirse, daha fazla insan ölecek”
Açıklamada, açlığın had safhaya ulaştığı vurgulanarak, “Derhal harekete geçilmezse, insanlar aç kalacak ve yiyecek, barınak ve korunma arayışı içinde hareket etmek zorunda kalacaktır. Açık konuşalım: Eğer hızlı ve geniş çaplı yardım sağlamamız engellenirse, daha fazla insan ölecek” denildi.
Bir kabus senaryosuyla karşılaşılabileceği belirtilen açıklamada, şu uyarılar yapıldı:
“Acil ve büyük bir hamle yapılmazsa, bir kabus senaryosuyla karşı karşıya kalacağız: Ülkenin büyük bir bölümünde kıtlık baş gösterecek. Daha fazla insan yiyecek ve güvenlik arayışıyla komşu ülkelere kaçacak. Daha fazla çocuk hastalık ve yetersiz beslenmeye yenik düşecek. Zaten çatışmanın yükünü çeken kadınlar ve kız çocukları daha da büyük acı ve tehlikelerle karşı karşıya kalacak.”
Taraflara çağrı: “İnsani yardımı engelleyen tüm eylemleri derhal durdurun”
Komite üyesi başkanların silahlı çatışma taraflarına çağrıları ise şöyle:
“Sivilleri korumak için, onlara yönelik saldırılardan kaçınmak, daha güvenli bölgelere gitmelerine izin vermek ve cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete son vermek de dahil olmak üzere acil tedbirler alın. Sivillerin insani yardım alabilmeleri için mümkün olan tüm sınır hattı ve sınır ötesi güzergahlardan engelsiz insani erişimi kolaylaştırın. İnsani yardım faaliyetlerini reddeden, engelleyen, müdahale eden ya da siyasallaştıran tüm eylemleri derhal durdurun. İnsani yardımın ulaştırılmasıyla ilgili idari ve bürokratik prosedürleri basitleştirin ve hızlandırın. El Faşer’deki durumu yatıştırın ve ülke çapında ateşkes ilan edin. Çocuklara yönelik ağır ihlaller de dahil olmak üzere insan hakları ihlallerini durdurun ve failleri işledikleri suçlardan dolayı sorumlu tutun.”
]]>
Araştırmacı gazetecilik kuruluşu Lighthouse Reports, farklı ülkelerdeki medya organlarıyla iş birliği yaparak Kuzey Afrika’da göçmen ve mültecilerin alıkoyulmasını araştırdı. Lighthouse Reports’un bir yıla yakın süredir EL PAÍS, Der Spiegel, The Washington Post, Le Monde, IrpiMedia, Alman televizyon kanalı ARD, Fas gazetesi Enass ve Tunus internet gazetesi Inkyfada ile ortak yürüttüğü araştırmada; “Fas, Moritanya ve Tunus’un göçmen ve mültecileri alıkoymak ve zorla yerlerinden etmek için Avrupa finansmanını kullandığı” öne sürüldü.
EL PAÍS: “Siyahlara karşı sürdürülen bu uygulamanın sessiz bir suç ortağı var: Avrupa Birliği”
Araştırma kapsamında EL PAÍS’in bugün (1 Haziran) belgeleriyle yayınladığı haberde, “Fas, Moritanya ve Tunus; özellikle siyah göçmen ve mültecilerin Avrupa’ya ulaşmalarını engellemek için AB fonlarından faydalanandığı, her üç ülkede de güvenlik güçleri, göçmen ve mültecileri alıkoyuyor ve hayatta kalmalarının neredeyse mümkün olmadığı çöllere sürdüğü ileri sürüldü.
EL PAÍS’in ortaya çıkardığı hikayeler arasında, Fas’ta İngilizce öğretmeni olarak çalışan Timothy Hucks’ın düzinelerce başka genç erkekle birlikte Fas’ın başkentinden 300 kilometreden uzak bir şehre sürgün edilmesi yer aldı. Habere göre, “evinden bir dükkana giderken güvenlik güçleri tarafından alıkonulan Hucks’la birlikte sürülen herkes siyahtı.”
Bir başka örnek ise Moritanya’dan. Idiatou ve Bella, güvenlik güçlerine kendilerini kimsenin olmadığı bir yerde, telefonsuz ve parasız bırakmamaları için yalvardılar, çünkü nasıl geri döneceklerini ya da nasıl yardım isteyeceklerini bilmiyorlardı. Ancak kendilerini Moritanya ve Mali arasındaki bir sınır karakolunda, cihatçı grupların faaliyet gösterdiği bir bölgede terk edilmiş ve yalınayak buldular.
“Kamerunlu bir müzisyen olan ve altı yaşında bir çocuğa bakan François’nın Tunus’ta çölün ortasına bırakılmasını da yazan İspanyol gazete, on binlerce insanın çöl bölgelerine ya da uzak şehirlere sürgün edilmesini” şöyle aktardı:
“Her yıl Timothy, Idiatou, Bella ya da François (son üçü güvenlikleri için soyadlarını vermedi) gibi on binlerce insan Kuzey Afrika’daki çöl bölgelerine ya da uzak şehirlere sürgün ediliyor. Bu, göçmen ve mültecilerin tekneyle ya da bir çitten atlayarak Avrupa’ya ulaşmaya çalıştıklarında maruz kaldıkları ceza. Dünyanın en büyük sıcak çölü olan Sahra’nın bir köşesine telefonsuz, parasız, susuz ve hatta ayakkabısız bırakılan göçmenlerden hayatta kalabilenler, güvenlik güçleri tarafından kışkırtılan insan kaçırma, gasp, işkence, cinsel şiddet ya da köpek saldırılarını anlatıyor. Sistematik olarak neredeyse sadece Siyahlara karşı sürdürülen bu uygulamanın sessiz bir suç ortağı var: Avrupa Birliği.”
Le Monde: “Avrupa, Sahra altı göçmenlerin denize ulaşmasını engellemek için önemli miktarda kaynağı seferber ediyor”
Fransa’dan Le Monde’un aynı araştırma kapsamında, 21 Mayıs’ta yayınladığı haberde de benzer hikayeler aktarıldı. Le Monde’da bu hak ihlallerine AB’nin destek iddiaları şu cümlelerle yer aldı:
“Fas, Tunus ve Moritanya, izinsiz göçle mücadele politikasını yürüten Avrupa Birliği’nin yoğun ilgisine mazhar oluyor. Kamuoyunun gergin olduğu, üye devletlerin bölündüğü ve birçok ülkede aşırı sağın yükselişinin siyasi gündeme hakim olduğu bir dönemde Avrupa, Sahra altı göçmenlerin denize ulaşmasını engellemek için önemli miktarda kaynağı seferber ediyor. Buradaki risk, Kuzey Afrika ülkelerinin hükümetlerine sağlanan yardımların yasadışı uygulamalar ve tekrarlanan insan hakları ihlalleri için kullanılıyor olması.
Son 10 yıldır AB, Tunus’un güvenlik teşkilatının güçlendirilmesine, öncelikle terörle mücadelede, ikinci olarak da yasadışı göçle mücadelede yardımcı oluyor. AB, üye devletlerin doğrudan yardımlarına ek olarak 2023 yılına kadar ‘sınır yönetimi’ için 144 milyon avrodan fazla yatırım yaparak gemi, termal kamera, navigasyon radarı gibi ekipmanların satın alınmasını sağladı. Tunus Ulusal Muhafızlarından yaklaşık 3 bin 400 subay da Alman Federal Polisi’nden eğitim aldı; iki eğitim merkezi Avusturya, Danimarka ve Hollanda tarafından 8.5 milyon avro tutarında finanse edildi.”
]]>Birleşmiş Milletler (BM) Dünya Sağlık Örgütü’nün her sene düzenlediği Sağlık Asamblesi İsviçre’nin Cenevre kentinde devam ediyor. 27 Mayıs’ta başlayan ve 194 üye ülke temsilcilerinin katıldığı Asamble, bugün (1 Haziran) sona erecek.
DSÖ’nün her yıl küresel sağlık krizlerini değerlendirdiği ve kararlar aldığı forumda iklim değişikliği, küresel sağlık sorunu olarak tanımlandı. Sağlık ve iklim değişikliği konusunda dönüm noktası niteliğindeki karar, Asamble’de kabul edildi. 77. Dünya Sağlık Asamblesi, güçlü bir eylem çağrısıyla, iklim değişikliğini küresel sağlık için yakın bir tehdit olarak kabul etti ve iklim değişikliğinin yarattığı derin sağlık riskleriyle yüzleşmek için kararlı önlemlere duyulan acil ihtiyacın altını çizen bir karar aldı.
Üye devletler tarafından büyük bir çoğunlukla desteklenen karar, iklim değişikliğinin insan sağlığı için oluşturduğu varoluşsal tehdide genel bir bakış sunuyor. Sağlık Asamblesi, çevresel sürdürülebilirlik ve halk sağlığının birbirine bağımlılığının altını çizerek, gezegenin sağlığını korumak için radikal eylemin zorunlu olduğunu belirtti.
“DSÖ, iklim değişikliğine karşı küresel sağlık müdahalesine liderlik etmeye devam etmeye kararlıdır”
Küresel sağlık camiasını benzeri görülmemiş bir ölçekte harekete geçmeye çağıran Sağlık Asamblesi, üye devletleri iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik mevcut çabalarını güçlendirilmeye ve genişletmeye çağırdı. Çağrı, ulusal ve uluslararası iklim politikası çerçevelerinde sağlıkla ilgili hususlara öncelik verilmesinin yanı sıra ülkelerin iklime dirençli ve düşük karbonlu sağlık sistemlerini desteklemeyi de içeriyor.
DSÖ tarafından basına yapılan bilgilendirmede, örgütün iklim değişikliğine karşı küresel sağlık müdahalesine liderlik etmeye devam edeceği şöyle ifade edildi:
“DSÖ, iklim değişikliğine karşı küresel sağlık müdahalesine liderlik etmeye devam etmeye kararlıdır. Örgüt, liderlik, farkındalık yaratma, teknik destek sağlama ve kapasite oluşturma yoluyla üye devletleri destekleme çabalarını artırmayı planlamaktadır. Temel girişimler arasında sağlığın iklim politikalarında merkezi bir konu olarak sunulması, kanıta dayalı stratejilerin geliştirilmesi ve ülkelerde sağlık ve iklim eylemi için desteğin harekete geçirilmesi yer almaktadır.”
Bakan Koca, Dünya Sağlık Asamblesi’nde
Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da Dünya Sağlık Asamblesi kapsamında Cenevre’deydi. Koca, yaptığı konuşmada Gazze’de yaşananlara dikkat çekti. Filistin oturumunda konuşan Bakan Koca, “İnsanlık onurumuz, Gazze’deki trajedinin son bulmasına bağlıdır” dedi ve ekledi:
“Gazze’de, temel insan hakkı olan sağlık hakkı acımasızca hedef alınmıştır. Savaş kutsala da uzanmıştır. İsrail, açlığı, hastalığı bir savaş silahı olarak kullanmaktadır. Gazze’de sivilleri hedef alan saldırılara kalıcı ateşkesle bir an evvel son verilmesi elzemdir.”
Bakan Koca, Cenevre’de ikili görüşmeler de yaptı. Koca; Filistin Yönetimi Sağlık Bakanı Abu Ramadan, Mısır Sağlık Bakanı Abdal Gaffar, İspanya Sağlık Bakanı Monica Garcia Gomez, İrlanda Sağlık Bakanı Stephen Donnely, Kazakistan Sağlık Bakanı Akmaral Alnazarova, Özbekistan Sağlık Bakanı Xudayarov Asılbek Ancarovich, Katar Halk Sağlığı Bakanı Hanan Mohammed al Kuwari ve Azerbaycan Sağlık Bakanı Teymur Musayev ile görüştü. Koca’nın ikili temaslarda gündemi Gazze’de yaşananlar ve Bakanlığın HealthTürkiye web portalının tanıtımı oldu.
]]>Bosna Hersek’te 2012’den beri düzenlenen Beyaz Kurdele Günü etkinlikleri kapsamında, başta Prijedor olmak üzere ülke genelinde anma programları düzenlendi.
Prijedor’da toplanan kalabalık ellerinde 32 yıl önce öldürülen 102 çocuğu temsilen 102 gül taşıyarak, çocuklar için yapılması planlanan anıtın bir an evvel inşa edilmesi çağrısında bulundu.
Prijedor’da Öldürülen Çocukların Aileleri Derneği üyesi Fikret Bacic, yaptığı açıklamada, anıt yapımı için belgeler konusunda ilerleme kaydettiklerini ancak yeni seçilen belediye başkanının kendileriyle görüşmediğini dolayısıyla çalışmaların durduğunu söyledi.
Bacic, şehir yönetimine seslenerek, “Belediye başkanı, benim yerimde olduğunu hayal et. 102 çocuk için 10 yıl boyunca anıt yapımı talep ediyoruz. Hiçbir çocuk anne ve babasından önce ölmemeli. Yaşananların tekrarlanmaması gerekiyor, Prijedor’da bir daha hiçbir çocuğun öldürülmemesi için bu anıtın yapılması gereklidir.” dedi.
Vahida Duratovic de 15 yaşındaki oğlunu kaybettiğini, hayatı boyunca ziyaret edebileceği bir anıt olmasını istediğini aktardı.
Hajrudin Puvacic ise Beyaz Kurdele Günü’nün unutulmamasının kendilerini memnun ettiğini ancak Prijedor’da Boşnakların az sayıda kalmasından dolayı törenlere katılımın düşük olduğunu söyledi.
İsrail’in Gazze’de öldürdüğü çocuklar da anıldı
Savaşta ailesinden birçok kişiyi kaybeden Nihad Mehadzic, olayın üzerinden yıllar geçmesine rağmen her yıl aynı üzüntüyü hissettiklerini ifade etti.
Çocukları olan herkesin kendileriyle empati kurabileceğini dile getiren Mehadzic, “Bugün bile birlikte yaşıyoruz, arkadaşlarım, tanıdıklarım var, sıradan insanlarla aramız iyi, hepimize kötülük getiren şey, politika. Bizim için önemli olan, kurbanları anabileceğimizi, tüm ulusal, dini ve siyasi unsurlardan arınabileceğimizi ve Prijedor’daki herkesin birbiriyle empati kurmasını sağlayabileceğimizi göstermek” diye konuştu.
Organizasyonu gerçekleştiren “Çünkü Ben de Önem Veriyorum” girişiminden Edin Ramulic ise anıt yapımı için belediyenin kendilerine engel olduğunu kaydetti.
Ramulic, şehir yönetiminin ulusal ve uluslararası kurumlardan gelen talepleri de dikkate almadığını söyledi.
“Çünkü Ben de Önem Veriyorum” girişiminin üyeleri, İsrail’in Filistinli çocukları katlettiğini hatırlatarak Gazze’de işlenen suçları kınadıklarını bildirdi.
Törenler kapsamında başkent Saraybosna’da da bazı binalara beyaz çarşaflar asıldı.
Prijedor’da ne oldu?
Bosna Hersek’te savaşın yeni başladığı 1992 yılının mart ayında, eski Yugoslavya’daki Devlet Güvenlik Teşkilatının (UDBA) başına getirilen Sırp kökenli Simo Drljaca, Prijedor’daki 13 polis karakolunda görev yapan 1775 Sırp’ı silahlandırdı.
Sırp birlikleri, 29 Nisan gecesi o dönemde nüfusunun çoğunluğu Boşnak olan Prijedor kentini ele geçirdi. Ağır silahlara sahip Sırp birlikleri, 23 Mayıs 1992’de Prijedor civarındaki köylere saldırdı. Prijedor ve civarındaki katliamda 102’si çocuk 3 bin 176 sivil hayatını kaybetti.
Sırplar, 31 Mayıs 1992’de yerel radyolar üzerinden yapılan duyuruyla “Sırp olmayanların evlerinin pencerelerine beyaz çarşaf asmaları, sokağa çıkarken de kollarına beyaz kurdele bağlamaları” talimatı verdi.
Sırp olmayan siviller bu yöntemle tespit edilirken, tespit edilenler esir kamplarına götürüldü ve buralarda katliamlara, işkencelere ve tecavüzlere maruz kaldı.
Prijedorlu yaklaşık 30 bin sivil, o dönemde Omarska, Keraterm, Kozarac, Trnopolje ve Manjaca’daki toplama kamplarında esir tutuldu. On binlerce kişi evlerinden sürgün edildi.
Radyoda anonsun yapıldığı 31 Mayıs, Bosna Hersek’te “Beyaz Kurdele Günü” olarak anılırken, vatandaşlar kollarına beyaz kurdele takarak bu günü ve savaşın kurbanlarını unutmadıklarını gösteriyor.
]]>Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) kapsamında otuz hastane Kanser Aşısı Projesine kaydoldu.
Bu sistem, kanser hastalarını mRNA teknolojisini kullanan denemelerle eşleştiriyor.
mRNA teknolojisi mevcut Covid aşılarında da kullanılıyor.
Aşılar, kanser tedavisi sonrası kalan kanser hücrelerini tanıyıp yok etmek ve hastalığın tekrarlama riskini azaltmak için bağışıklık sistemini harekete geçirecek şekilde tasarlandı.
55 yaşındaki Elliot Pfebve, İngiltere’de bağırsak kanserine karşı kişiye özgü bir aşı ile tedavi edilen ilk hasta.
Daha önce ameliyat olan ve kemoterapi gören Elliot’a aşı Birmingham’daki Queen Elizabeth Hastanesi’nde yapıldı.
Heyecanlı olduğunu söyleyen Elliot, aşı için “Başarılı olursa bu tıbbi bir atılım olacak. Binlerce insana yardımcı olabilir, umut verebilir” dedi.
Elliot’ın ilk tedavisinden sonra yapılan testler, kan dolaşımında hala kanserli DNA parçaları olduğunu gösterdi. Bu da hastayı kanserin nüksetmesi riskiyle karşı karşıya bırakıyor.
Bu nedenle, Alman ilaç şirketi BioNTech tarafından üretilen ve Pfizer-BioNTech Covid aşısıyla aynı mRNA teknolojisini kullanan bir deneme aşısı için kaydoldu.
Kişiye özel kanser aşısı nedir?
Aşılar genellikle hastalığı önleme amacıyla geliştirilir.
Kanser aşıları ise teşhis konulduktan sonra tedavi amaçlı kullanılabilir.
Nasıl geleneksel aşılar bağışıklık sistemini düşman bakteri veya virüse karşı hazırlıyorsa, kanser aşısı da hastanın kanserini aramaya hazırlar.
Elliot’ın tedavisinde, tümörden alınan bir örnek BioNTech’in Almanya’daki laboratuvarlarına gönderildi ve burada onun kanserine özgü 20 kadar mutasyon tespit edildi.
Bu bilgiler ışığında, Elliot’ın hücrelerine, kanser hücrelerine özgü mutasyona uğramış kötü proteinleri üretmeleri için talimat verecek şekilde mRNA kullanılarak bir aşı oluşturuldu.
Aşı, vücutta saklanmakta usta olan ve daha sonra yeniden ortaya çıkan kanser hücrelerini açığa çıkaracak şekilde hareket ediyor.
Böylece aşının bağışıklık sistemini, kalan kanser izlerini arayıp yok etmesi için harekete geçirmesi ve gelecek yıllarda kansersiz olma şansının artırılması amaçlanıyor.
Birmingham Queen Elizabeth Hastanesi’nden denemenin baş araştırmacısı Dr. Victoria Kunene, “Bu yeni bir dönem. Bunun arkasında mantıklı bir bilim var. Bunun standart bakım haline gelmesini, hastaların kanser nüksü riskini azaltmalarına yardımcı olmasını umut ediyorum” dedi.
Ancak henüz erken aşamada bulunulduğu ve mRNA kanser tedavisi aşılarının potansiyeli konusunda büyük bir iyimserlik olsa da, bunların deneysel aşamada ve yalnızca klinik çalışmaların bir parçası oldukları uyarısı yapılıyor.
İngiltere, Almanya, Belçika, İspanya ve İsveç’te 200’den fazla hasta denemeye dahil edilecek ve 15 doza kadar kişiselleştirilmiş aşı uygulanacak.
Çalışmanın 2027 yılına kadar tamamlanması beklenmiyor.
Aşıların geleneksel kemoterapiye göre daha az yan etki yaratması umuluyor.
Elliot, aşıyı takiben hafif bir ateş dışında başka bir sorun yaşamadığını söyledi.
NHS’nin kanserden sorumlu klinik direktörü Prof Peter Johnson, “Başarılı bir ameliyattan sonra bile, vücutta birkaç kanser hücresi kaldığı için kanserlerin bazen geri dönebileceğini biliyoruz ama bu kalan hücreleri hedef alacak bir aşı bunu durdurmanın yolu olabilir” dedi.
Geçtiğimiz ay Londra’da bir hastaya, cilt kanserinin en ölümcül türü olan melanoma karşı k.
Moderna tarafından üretilen bu aşı Covid aşılarıyla aynı teknolojiyi kullandı.
Moderna ve BioNTech, akciğer, meme ve mesane kanseri de dahil olmak üzere bir dizi tümör türüne karşı mRNA aşıları denemelerine başladı ya da başlamayı planlıyor.
Bağırsak kanserinin belirtileri neler?
Bu semptomların bazıları çok yaygın ve başka koşullardan kaynaklanabilecek olsa da, bir doktora danışılması önemlidir.
]]>Türkiye’nin 11. ve 12. Kalkınma Planları doğrultusunda şekillenen eğitim politikaları çerçevesinde TMV, Türkçe eğitimi ve Türk kültürünün yaygınlaştırılmasını hedefliyor.
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından onaylanan ve çeşitli üniversitelerden akademisyenlerin ve kurumların katkısıyla oluşturulan “Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretimi Programı”, çerçevesinde TMV şu ana kadar anaokulundun liseye kadar yabancıları Türkçe öğretimi için 152 kitabı hazırlayarak okullarında okutuyor.

Her Sınıfta Türkçe Dersi
Vakıf, özellikle okul öncesi, ilkokul, ortaöğretim ve lise düzeylerinde Türkçe’nin sistemli bir şekilde öğretilmesine büyük önem veriyor. Uluslararası dil öğretimi standartlarına uygun olarak, K-12 seviyeleri için hazırlanan müfredat çerçevesinde Türkçe ders kitapları ve seviyelendirilmiş yardımcı okuma kitapları geliştiriyor. Vakıf şu ana kadar Yabancılara Türkçe Öğretmeye dönük 152 kitabı hazırlamış bulunuyor.
Bu amaç doğrultusunda, K-12 seviyeleri için hazırlanan müfredat çerçevesinde Türkçe ders kitapları ve seviyelendirilmiş yardımcı okuma kitapları geliştirildi.
Vakfın hazırladığı Türkçe kitapları dört temel dil becerisinin (okuma, dinleme, konuşma, yazma) yanı sıra dil bilgisi öğretimi de kitapların sisteminin en önemli parçalarını oluşturuyor.

TMV’DEN HER DÜZEY İÇİN 152 TÜRKÇE KİTABI
Maarif Türkçe Kitap Setleri, dil öğretimine yeni bakışlar getiren yaklaşımlar ve yöntemler dikkate alınarak Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretimi Programı’nın esas aldığı eylem odaklı yaklaşım çerçevesinde aşamalı kitaplarla öğrenciyi harekete geçirmek, Türkçeyi sadece bir ders olmaktan çıkarıp oyunlarla, şarkılarla, türkülerle hayatı sınıfa taşıyarak eğlenceli bir eğitim ortamı oluşturmayı hedefliyor.
Türkiye Maarif Vakfı, Türkiye’de eğitim fakültesi mezunu veya MEB’de görevli Türkçe öğretmenlerinden seçilenler aracılığıyla okullarda Türkçe öğretimini sağlıyor.

HACİVAT-KARAGÖZ-NASRETTİN HOCA VE KELOĞLAN!
TMV’nin hazırladığı kitap setlerinde kültürel duyarlılığa da ayrıcı önem veriliyor. Türkiye ve Türk kültürünü özgün bir şekilde sunmak için Hacivat ile Karagöz, Nasreddin Hoca, Keloğlan gibi kahramanlarda yer veriliyor.
Söz konusu halk kahramanları üzerinden geliştirilen içeriklerle Türkçenin yabancı dil olarak öğretiminde ilk kez Türkçenin söyleyiş inceliklerini sezdiren, sistemli bir şekilde olası konuşma hatalarının önüne geçen telaffuz bölümleri dikkat çekiyor.
Maarif’in Türkçe kitap setleri kendine özgü TRT bölümüyle otantik içerikler sunarak Türkiye ve Türk kültürünün tanıtımı keyifli ve eğlenceli bir hâle getiriliyor.

TÜRKİYE’NİN GÖNÜLLÜ ELÇİLERİ
Maarif Türkçe kitaplarının ünite sonunda yer alan proje bölümleri ile de öğrencilerin öğrenme sürecini okul dışına taşımak, rol ve görevlerle 21. yüzyıl becerilerine uygun yeterlikler kazanmaları ve böylece çok yönlü, hayatın her alanında etkin fertler olarak Türkçe bilen, Türkiye’ye seven Türkiye ile insanı, kültürel ve en önemlisi de ticari ilişkilerde aktif rol alacak Türkiye’nin gönüllü elçileri olarak yetişmeleri hedefleniyor.
Maarif okullarından mezun olan öğrencilerin en az B2 seviyesinde Türkçe becerisine sahip olmaları ve Türkçe konuşan öğrenciler aracılığıyla Türkçenin uluslararası alanda yaygınlaştırılması amaçlanıyor.
Vakfın en büyük hedeflerinden biri ise 53 ülkedeki okullarda anaokulundan liseye kadar Türkçe öğretmek.

TMV, ülkenin eğitim ve kültür diplomasisi gereğince dünyanın dört bir yanında Türkçe öğretmeyi ve bu alandaki çalışmaları Türkiye’nin geleceğine yapılan bir yatırım olarak görürken, dünya genelinde 467 okulda 53 bin öğrenciye Türkçe öğretiyor.
Vakfın üzerinde durduğu önemli konulardan bir diğeri de Türkiye’nin ve Türk kültürünün doğru şekilde anlatılması ve tanıtılması.
Türkiye, dünya ülkelerinde Türkçe bilen, TMV okullarında okumuş, Türkiye’ye dost nesiller yetişmesini, ülkenin geleceğine önemli bir yatırım olarak görüyor.
Üniversitelerle iş birliği içinde Türkiye Çalışmaları Merkezleri kurarak Türkiye araştırmaları ve Türkçe öğretimi faaliyetlerini de sürdüren TMV, Arnavutluk’taki TMV Tiran New York Üniversitesinde Türkoloji bölümü açılması girişiminde bulundu.

Dünyada Türkçe Öğretmek Türkiye’nin Geleceğine Yatırım
Türkiye Maarif Vakfı, Türkiye’nin eğitim ve kültür diplomasisi gereğince dünyada Türkçe öğretmeyi, Türkçeye yapılan yatırımı, Türkiye’nin geleceğine yapılan bir yatırım olarak görmektedir. Vakıf, dünya genelinde 467 okulda 53 bin öğrenciye Türkçe öğretmekte ve eğitim bağlarını yeni ülkelere taşımaktadır. Ayrıca, Türkiye’nin ve Türk kültürünün doğru bir şekilde anlatılması ve tanıtılması, vakfın üzerinde durduğu önemli konulardan biridir.
Bir yıllık gayrı safi milli hasılasının yarısını dünya ile kurduğu insani, kültürel ve ticari ilişkiler üzerinden sağlayan Türkiye; dünya ülkelerinde Türkçe bilen, Türkiye Maarif Vakfı okullarında okumuş, Türkiye’ye dost nesiller yetişmesini, ülkenin geleceğine önemli bir yatırım olarak görüyor.

Avrupa’da Türkiye ve Türkçe Rüzgârı
Ayrıca Türkiye Maarif Vakfı, üniversitelerle iş birliği içinde Türkiye Çalışmaları Merkezleri kurarak Türkiye araştırmaları ve Türkçe öğretimi faaliyetlerini sürdürmektedir. Arnavutluk’ta TMV Tiran New York Üniversitesi’nde Türkoloji bölümü açılması gibi girişimlerde bulunulmuştur.
Avrupa’daki Türk çocuklarına yönelik çalışmalar da yürüten TMV, iki dilli Türk çocuklarının ana dillerinin gelişimine katkı sağlamak amacıyla Avrupa Eğitim Merkezlerini açtı.
Öte yandan “TMV Türkçenin İki Dilli Çocuklara Öğretimi Modeli” ile bu çocukların ana dillerinin gelişimi destekleniyor.

Vakıf, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün dünyada başlattığı girişimci insani dış politikasının gereği olarak da ilgili kamu kurumlarıyla eş güdüm halinde faaliyetlerini sürdürüyor.
Bu çerçevede TMV ve Türk-Alman Üniversitesi 22-23 Mayıs tarihlerinde MEB, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA), Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), Yunus Emre Enstitüsü (YEE) ve Türk Dil Kurumunun katılımıyla “Uluslararası İki Dilli Türk Çocuklarına Türkçe Öğretimi Çalıştayı” düzenledi.



İDDİALARI YEĞENİ GÜNDEME GETİRDİ
15 Temmuz hain darbe girişiminin bir numaralı ismi Gülen’in, 1999’dan bu yana kaldığı ve örgüt mensuplarını kabul ettiği merkezden kaçırıldığı iddiası yeğeni Ebuseleme Gülen tarafından gündeme getirilmişti. Bu gelişmenin ardından, örgüte ait yayın organlarında adı “Golden Generation Worship & Retreat Center” olarak geçen FETÖ merkezine ziyaretlerin durduğu ve çiftlikteki misafirhanelerde kalanların bulundukları evleri boşalttığı öğrenildi.

GÜVENLİK GÜÇLERİ YERLERİNDE DEĞİL
FETÖ üyelerinin yoğunlukla yaşadığı Saylorsburg ve Wind Gap gibi kasabalarda bulunan ve örgüt üyelerini tanıyan bazı yerli esnaf da bir süredir kampa gelen giden kimse olmadığını teyit ederken, çiftliğin satılığa çıktığı yönünde duyumlar aldıklarını aktardı. AA’nın dron çekimlerine yansıyan görüntülerde de çiftlikte daha önce boş yer olmayan otoparkta sadece birkaç araç bulunduğu, yaklaşık 60 dönümlük kamp alanında sadece bir kişinin misafirhanelerden birine giriş çıkış yaptığı görüldü. Daha önce çiftliğin girişinde 24 saat aralıksız nöbet tutan silahlı ve üniformalı Amerikalı güvenlik görevlilerinin de artık yerinde bulunmadığı görüntülere yansıdı.

MEZARLIKLAR DİKKAT ÇEKİYOR
AA, FETÖ’nün karakutusu olan ve Fetullah Gülen’i çiftlikten kaçırdığı iddia edilen Cevdet Türkyolu ile kızlarına ait evlerin bulunduğu bölgeyi de havadan görüntüledi. Çiftliğe yaklaşık 5 dakika mesafede bulunan bölgede FETÖ’ye ait Gurbet Cemetery isminde ve ABD’de ölen örgüt elebaşlarının gömüldüğü bir de mezarlık bulunuyor.

Alanın görüntülendiğini fark eden 2 örgüt üyesi, hızlı adımlarla üzeri örtülü bir yeri kontrol etmeye gelip daha sonra buradan uzaklaştı.

ÖRGÜT İÇİNDE KARŞILIKLI SUÇLAMALAR SÜRÜYOR
Geçen hafta, FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’in yeğeni (kardeşi Mesih Gülen’n oğlu) Ebuseleme Gülen tarafından sosyal medyada yapılan paylaşımlarla örgüt yandaşları arasında alevlenen tartışmalar sürüyor. Ebuseleme Gülen, örgüt çiftliğinin hemen yanında yer alan bir evin girişinden yaptığı videolu paylaşımda, Fetullah Gülen’in “başka bir yere kaçırıldığını” iddia etmişti. Yeğeninin iddialarına göre Fetullah Gülen, örgütün karakutusu olarak bilinen Cevdet Türkyolu başta olmak üzere, Barbaros Kocakurt, Mustafa Özcan ve Gülen’in özel doktoru Kudret Ünal tarafından bilinmeyen bir yerde tutuluyor. İddiaların örgüt yandaşları tarafından yoğun etkileşim alması üzerine de Fetullah Gülen adına uzun zamandır paylaşımların yapıldığı bir sosyal medya hesabında, FETÖ elabaşının çiftlikten “daha sakin bir ortamda” rutin faaliyetlerine devam ettiği ifadelerine yer verilmiş, yer değişikliğinin doktorların ısrarından kaynaklandığı öne sürülmüştü. Ebuseleme Gülen, X paylaşımlarında, amcasının 15 Temmuz hain darbe girişimiyle ilgili “gerçekleri açıklamadan ölmemesi gerekir” yorumlarında bulunurken, Türkyolu, Adil Öksüz, Kudret Ünal ve Barbaros Kocakurt gibi örgütün önde gelen isimlerini suçlamayı sürdürüyor.

ELEBAŞININ YERİ TARTIŞMASI SÜRÜYOR
Tartışmalara, Kemal Gülen ve Ahmet Kurucan gibi örgütün bazı etkili isimleri de sosyal medya hesaplarından katılarak elebaşı Gülen’in, “çok az kişinin bildiği bir evde bulunduğu, sağlık durumunun hassasiyetinden dolayı, kamp gibi kalabalık bir ortamda tutulmak istenmemesinin normal olduğu”nu savundu. Yapılan bu açıklamalar, örgüt tabanını tatmin etmezken, sosyal medyada Ebuseleme Gülen’in paylaşımlarına destek veren FETÖ üyelerinin sayısının arttığı görüldü. Ayrıca örgütün sitesinde paylaşılan görselin profil fotoğraf olarak tercih edilmesi, Gülen’in gerçek sağlık durumunu gizleme amacı taşıdığı yorumlarına neden oldu.
]]>Yükseköğretim Kurulu Başkanı Erol Özvar, Avrupa Yükseköğretim Alanı (EHEA) Bakanlar Konferansı’na katılmak ve ikili temaslarda bulunmak üzere 28-30 Mayıs 2024 tarihlerinde Arnavutluk’u ziyaret etti.
Özvar ve beraberindeki heyet Arnavutluk’ta ilk olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin Tiran Büyükelçisi Tayyar Kağan Atay’ı ziyaret etti.
Arnavutluk Eğitim ve Spor Bakanlığı ile Bologna Sekretaryası tarafından düzenlenen Avrupa Yükseköğretim Alanı Bakanlar Konferansı 29-30 Mayıs tarihlerinde Tiran’da gerçekleştirildi. Konferansa 43 ülkeden Bakan ve Bakan Yardımcısı düzeyinde çeşitli kurumların temsilcileri katıldı.
İNOVASYON, KALİTE VE ORTAKLIĞIN GELİŞTİRİLMESİ
Yükseköğretim Kurulu Başkanı Özvar, Konferans kapsamında ilk olarak “İnovasyon, Kalite ve Ortaklığın Geliştirilmesi” konulu Genel Kurul toplantısına katıldı. Özvar toplantıda yaptığı konuşmada, hızla değişen bir dünyada yeni gelişmelere süratle uyum sağlamanın ve yaratıcı bir yaklaşıma sahip olmanın gerekliliğine işaret ederek bu durumun yükseköğretim alanı için de geçerli olduğunu vurguladı.
Yükseköğretim alanının, özellikle yapay zeka alanında dijital teknolojinin hızlı evrimi sayesinde önemli ilerlemelere tanıklık ettiğine işaret eden Özvar, “Bu yolculuğa henüz yeni başladığımızı söyleyebiliriz. Etkilerinin yakında çok daha derin olacağını düşünüyorum.” dedi.
Türkiye’de, Kovid-19 salgını ve 6 Şubat 2023’teki Kahramanmaraş merkezli depremlerin inovasyonun ve kriz zamanlarında dijital hizmet ve teknolojinin uygun şekilde kullanılmasının önemini gösterdiğini belirten Özvar, “Türk üniversiteleri ve yükseköğretim sistemi, mevcut programlarının kalitesini artırmak için yoğun çaba sarf etmektedir. Türk üniversiteleri, Avrupa Yükseköğretim Alanı’ndaki ülkeler ve yükseköğretim kurumlarıyla kalite güvencesi ve akreditasyon süreçlerinde iş birliğine açıktır.” şeklinde konuştu.
ÖĞRENCİ VE AKADEMİK PERSONEL HAREKETLİLİĞİNİ GELİŞTİRMEK İÇİN ULUSLARARASI İŞ BİRLİĞİNİ TEŞVİK ETMEK
Erol Özvar, EHEA Bakanlar Konferansı’nın panel oturumunda “Öğrenci ve Akademik Personel Hareketliliğini Geliştirmek İçin Uluslararası İş Birliğini Teşvik Etmek” konusunda katılımcılara hitap etti.
Avrupa Yükseköğretim Alanında bulunan Türkiye’de akademik personel ve öğrenci hareketliliğine büyük önem verdiklerini belirten Özvar, “Yükseköğretim Kurulu olarak bu hareketliliği sürekli teşvik ediyor ve kolaylaştırıyoruz.” dedi.
Daha bileşik bir eğitim ortamı oluşturmak amacıyla, yükseköğretimde akademik personel ve öğrencilerin hareketliliğinin artırılmasının, modern dünyada bir tercihten çok bir ihtiyaç haline geldiğini anlatan Özvar, şunları kaydetti:
“Uluslararası ortaklıklar, öğrencilerin bu alandaki eğitim deneyimlerinin iyileştirilmesi için elzemdir. Kurumlar, ortak programlar, araştırma projeleri ve öğrenci değişimleri yoluyla çeşitli ulusların birleşik bilgi ve kaynaklarından yararlanarak eğitimin niteliğini artırabilir.
Geçmişte olduğu ve gelecekte de Türk Yükseköğretim Sistemi, Avrupa Yükseköğretim Alanı’na üye ülkelerden gelecek öğretim üyeleri ve akademik personelle tecrübelerini paylaşmaya olumlu yaklaşmaktadır.”
“YÜKSEKÖĞRETİMİN DİJİTALLEŞMESİNDE GÜÇLÜ BİR YAPI İNŞA ETTİK”
Birkaç yıl önce Türk üniversitelerinin uluslararası deneyimine karşın büyük bir veri eksikliği olduğunu gördüklerini ve üniversitelere yönelik bir proje geliştirdiklerini belirten Özvar, söz konusu projeye ilişkin şu bilgileri verdi:
“Türkiye 80 milyonun üzerinde nüfusa, 200’ün üzerinde üniversite sayısına ve 7 milyondan fazla öğrenciye sahip. Bu büyük mevcudiyet çok daha fazla veri üretmeliydi. Verilerden bazılarının eksik olduğunu fark ettik ve hemen bir proje geliştirdik. Tüm üniversiteleri ve üniversite rektörlerini bu problem üzerine çalışmak için topladık. Yükseköğretimin dijitalleşmesi doğrultusunda gerçekten güçlü bir yapı inşa ettik ve bu dijitalleşmeyi sağladık. Tüm rektörlere üniversitelerini bu yapı ışığında idare etmelerine yönelik tavsiyede bulunuyoruz.”
]]>Araştırma şirketi Areda Survey, Türkiye genelinde 3 bin 101 kişinin katılımıyla mutluluk araştırması yaptı. Buna göre araştırmaya katılanların yüzde 58,7’si mutsuz olduğunu belirtti. 10 yıl sonraki halleri sorulduğunda ise yüzde 34,7’si karamsar olduğunu söyledi. Türkiye’nin geleceğine dair pek bir şeyin değişmeyeceğini düşünenlerin oranı yüzde 17,9 geçen yıla göre yüzde 7,7 arttığı görüldü. Dünyanın geleceğini kötü görenlerin oranı ise yüzde 86’ya yükseldi.
2021’de mutlu olduğunu ifade edenlerin oranı yüzde 54,5 iken 2024’te bu oranın yüzde 41,3 olduğu görülmüştü. Araştırma verilerine göre yıllar içerisinde Türk halkının mutluluk oranında yüzde 13,2 oranında bir düşüş yaşandı. Erkeklerin yüzde 57,7’si mutsuz olduğunu ifade ederken kadınlarda bu oran yüzde 59,7 olarak hesaplandı.
Araştırmada kendisini en mutsuz hisseden yaş grubu yüzde 63,5 ile 55 yaş ve üstü olduğu görülüyor. 18-34 yaş aralığındakiler yüzde 58, 35-54 yaş aralığındakiler ise yüzde 56 oranında kendisini mutsuz hissediyor.
KADINLAR, 10 YIL SONRASI İÇİN ERKEKLERE GÖRE DAHA UMUTLU
Araştırmada katılımcılara, on yıl sonraki geleceğiyle ilgili nasıl bir beklentiye sahip oldukları da soruluyor. On yıl sonraki geleceği hakkında daha iyi olacağını düşünenlerin oranı 2021’de yüzde 50,9 iken 2024’te bu oran yüzde 45’e kadar düşüyor. Daha kötü olacağını düşünenler 2021’de yüzde 31,6 iken 2024’te ise yüzde 34,7. Pek bir şey değişmeyeceğini söyleyenlerin oranı son iki yılda anlamlı bir şekilde artış gösteriyor: 2023’te yüzde 13,3 iken 2024’te bu oran yüzde 10 yükselerek yüzde 20,3’e çıktığı görülüyor.
Araştırmanın dikkat çeken detayların biri de kadınların yüzde 48,3’ünün on yıl sonraki geleceği ile ilgili erkeklere (yüzde 41,6) göre daha umutlu olması. Erkeklerin yüzde 36,6’sı on yıl sonraki geleceğinin daha kötü olacağını düşünürken kadınlarda bu oran yüzde 32,9 olarak karşımıza çıkıyor. Erkeklerin yüzde 21,7’si ve kadınların da yüzde 18,8’i pek bir şey değişmeyeceğini söylüyor.
18-34 yaş aralığındaki gençler, diğer yaş gruplarıyla karşılaştırıldığında yüzde 52,7 ile geleceğine dair daha umutlu gözüküyor. 35-54 yaş aralığındakiler yüzde 40,7 ile 55 yaş ve üzerindekiler ise yüzde 41,1 ile umutlu olduğunu belirtiyor. Kendi geleceğini en karamsar gören yaş grubu yüzde 36,3 ile 35-54 yaş aralığındakiler. Yüzde 34,3 ile de onları 18-34 yaş grubu takip ediyor. 55 yaş ve üzerindekilerin yüzde 25,8’i on yıl sonraki geleceğiyle ilgili bir şey değişmeyeceğini düşünürken bu oran 35-54 yaş grubunda yüzde 23 ve 18-34 yaş grubunda da yüzde 13 olarak karşılık buluyor.
Araştırma kapsamında katılımcılara, Türkiye’nin geleceği hakkında nasıl bir kanaate sahip oldukları soruluyor. Daha iyi olacağını düşünenler 2021’de yüzde 56,3 iken, 2024’de yüzde 45,4’e düştüğü görülüyor. Daha kötü olacağını düşünenler ise 2021’de yüzde 34 iken, 2024’te yüzde 36,7 oranına sahip durumda. ‘Böyle devam eder’ cevabını verenler 2021’de yüzde 9,6 iken 2024’te yüzde 17,9’a kadar yükseliyor.
Araştırmaya katılanların cinsiyet dağılımlarına bakıldığında, kadınlar yüzde 49,8 ile erkeklere göre (yüzde 40,8) Türkiye’nin geleceğini daha iyi görüyor. Erkeklerin yüzde 40,4’ü kötümser yaklaşırken bu oran kadınlarda yüzde 33,2. Böyle devam eder diyenlerde ise kadınlar yüzde 16,9 ve erkekler yüzde 18,8.
Türkiye’nin gidişatının daha iyi olacağına dair en yüksek umut yüzde 49,6 ile gençlerden geliyor. Bu oran diğer yaş gruplarında yüzde 43,1’de kalıyor. Ancak daha kötü olacağını düşünenlerin oranına bakıldığında da yine ilk sırayı yüzde 39 ile 18-34 yaş aralığındaki gençler oluşturuyor. Bu oran 35-54 yaş aralığındakilerde yüzde 37,3 ve 55 yaş ve üzerindekilerde yüzde 33 olarak karşılık buluyor. Bir şeyin değişmeyeceğini ve aynı ilerleyeceğini düşünenler arasındaki en yüksek oran ise yüzde 23,9 ile 55 yaş ve üzerindekiler olduğu görülüyor. Bu oranı yüzde 19,6 ile 35-54 yaş grubu ve yüzde 11,4 ile 18-34 yaş aralığındaki gençler oluşturuyor.
Araştırmada katılımcılara dünyanın gidişatı hakkındaki görüşleri de soruluyor ve son dört yılın verileri karşılaştırılıyor. Dünyanın gidişatının kötü olduğunu düşünenler 2021’de yüzde 84,6 iken 2022’de yüzde 85,9’a çıkıyor; 2023’te yüzde 76,9’a kadar geriliyor ancak 2024’te yine yüzde 86’ya ulaşıyor.
ARAŞTIRMANIN METODOLOJİSİ
Türkiye genelinde 3.101 kişinin katıldığı 29 Nisan-2 Mayıs tarihleri arasında yapılan araştırma, kantitatif araştırma yöntemlerinden CAWI tekniği ile ‘Areda Survey’in Profil Bazlı Dijital Paneli’ kullanılarak gerçekleştirildi.
]]>BUNDAN SONRA NE OLACAK?
Bugün jüri tarafından suçlu bulunan Trump’ın önündeki ilk mahkeme günü, 11 Temmuz’daki, mahkumiyete ilişkin kararın verileceği duruşma olacak.
Yargıç Juan Juan Merchan, Trump’a 16 aydan 4 yıla kadar mahkumiyet verebilir, ancak uzmanlar Trump’ın suçlu bulunduğu maddelerin New York yasalarına göre hafif suçlar arasında (E sınıfı) yer aldığını, Trump’ın yaşını (77) ve bugüne kadar hiç mahkumiyet almamış olmasını vurguluyor.
Buna göre Trump, çok az bir hapis cezası alabilir ya da para cezası, tazminat, denetimli serbestlik ve diğer koşulları da içeren başka cezalar alabilir veya hiç hapse girmeyebilir.
Trump’ın hapse girecek şekilde bir mahkumiyet kararı alması durumunda da bu kararı temyize götürmesine kesin gözüyle bakılıyor.
Bu durumda aylar sürecek bir temyiz süreci başlayacağı için Trump’ın seçimleri kazanması durumunda başkanlık koltuğuna oturmasına engel bir durum olmayacak.
SUÇLU BULUNAN TRUMP’IN BAŞKAN ADAYLIĞI ETKİLENİR Mİ?
ABD Anayasasına göre başkan adayı olabilmek içinde 35 yaşın üstünde olmak, ABD’de doğmuş vatandaş olmak ve son 14 yıldır ülkede ikamet ediyor olmak yeterli sayılıyor.
Konuyla ilgili Anayasa uzmanları ve hukukçulara göre, yargılandığı davada suçlu bulunan ve mahkumiyet kararı 11 Temmuz’da belli olacak olan Trump, halen 5 Kasım’daki başkanlık seçimlerine girebilir ve kazanması durumunda yeniden ABD Başkanı olabilir.
Uzmanlara göre, Trump aleyhinde 11 Temmuz’da mahkumiyet kararı çıkması halinde dahi eski ABD Başkanının seçimlere girme ve kazanması durumunda başkan olmasına engel bir durum söz konusu değil.
Ayrıca Trump, bu davada ya da devam eden diğer davalarından herhangi birinde hapis cezası alsa bile, ikamet ettiği eyalet yasalarına bağlı olarak, seçim günü yani 5 Kasım’da eğer hapiste değilse oy kullanabilecek. Ancak hapis cezası alsa bile temyiz süreçleri dolayısıyla kasım ayındaki seçimlerde böyle bir olasılık pek gözükmüyor.
BU KARAR BAŞKANLIK YARIŞINI NASIL ETKİLER?
Hukuki olarak seçimlere girmesine engel bir durum teşkil etmese de söz konusu “suçlu bulunma” ve potansiyel olarak hapis cezası alma durumunun, Trump’ın lehine mi aleyhine mi olacağı tartışılıyor.
Reuters/Ipsos’un nisan ayında kayıtlı seçmenler arasında yaptığı bir ankete göre, her dört Cumhuriyetçiden biri Trump’ın ceza davasında suçlu bulunması halinde ona oy vermeyeceğini söyledi.
Aynı ankette bağımsızların yüzde 60’ı da Trump’ın bir suçtan hüküm giymesi halinde ona oy vermeyeceklerini belirtti.
Buna karşılık Trump’a gönülden bağlı olan Cumhuriyetçi tabanın önemli bir bölümü de söz konusu yargılamanın “hileli” olduğuna ve Demokratlar tarafından organize edildiğine inanıyor. Anketler, söz konusu Cumhuriyetçi seçmenlerin, Trump’a desteklerini belli ölçüde artıracağını gösteriyor.
TRUMP’IN “SUS PAYI” DAVASI
ABD Başkanı Trump, 18 Mart 2023’te Manhattan Bölge Savcılığınca yetişkin filmlerinde oyunculuk yapan Stormy Daniels’e 2016 başkanlık seçimleri sırasında yasa dışı “sus payı” ödenmesiyle ilgili yürütülen soruşturma kapsamında büyük jüri tarafından suçlanmıştı.
Trump, “sus payı” ve bununla ilgili kayıtlarda sahtekarlık yapmaktan 4 Nisan 2023’te New York’ta hakim karşısına çıkmıştı. Kendisine yöneltilen 34 ayrı suçlamayı reddeden Trump, hakkındaki iddiaları “siyasi cadı avı” olarak nitelemiş ve suçlamaları “seçimlere müdahale” olarak gördüğünü belirtmişti.
Yaklaşık 6 hafta boyunca New York’ta yargılandığı “sus payı” davasında Trump, hakkındaki 34 suçlamanın hepsinden jüri tarafından suçlu bulunmuştu.
Aleyhinde devam eden 3 ayrı davada Trump, “gizli belgeleri saklamak”, “seçim sonuçlarına müdahale etmeye çalışmak” ve Georgia eyaletinde süren “seçim sonuçlarını değiştirmeye çalışmak” suçlamalarıyla yargılanıyor.
]]>İnsan Hakları İzleme Örgütü, Pakistan’da yoksulların zorla evlerinden edilmesine ilişkin rapor yayınladı. Örgüt, 28 Mayıs’ta yayınladığı raporda “Pakistanlı yetkililerin sömürge döneminden kalma yasa ve politikaları sıklıkla kullanarak, kamu ve özel kalkınma projelerine olanak sağlamak amacıyla düşük gelirli bölge sakinlerini, dükkan sahiplerini ve sokak satıcılarını zorla tahliye ettiğini” belirtti.
‘Sadece Canımı Kurtararak Kaçtım: Pakistan’da İstismarcı Zorla Tahliyeler’ başlıklı 48 sayfalık rapor, Pakistan’da ekonomik ve sosyal olarak en marjinal toplulukları orantısız bir şekilde etkileyen yaygın zorla tahliyeleri belgeliyor. Rapora göre, yetkililer binlerce insanı, temel haklarını ihlal ederek, yeterli danışma, bildirim, tazminat, yeniden yerleşim yardımı veya telafi yolları olmaksızın tahliye etti.
“Pakistan hükümeti toprak kaybını telafi etmeli”
İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün kıdemli Asya danışmanı Saroop Ijaz, “Pakistan hükümetinin acilen sömürge döneminden kalma toprak yasalarını adil, şeffaf ve Pakistan’ın uluslararası yükümlülükleriyle uyumlu olacak şekilde yeniden düzenlemesi gerekiyor. Yetkililer tahliye nedeniyle kimsenin evsiz kalmamasını sağlamalı, toprak kaybını telafi etmeli ve yerinden edilenlerin yeniden yerleştirilmesini sağlamalıdır” dedi.
İnsan Hakları İzleme Örgütü araştırma kapsamında Lahor, İslamabad ve Karaçi şehirlerinde zorla tahliye edilen 36 mağdurun yanı sıra tahliye edilenlerin haklarını savunan avukatlar ve şehir planlamacılarıyla görüştü ve Pakistan’ın arazi kullanım sistemini düzenleyen mahkeme kararlarını ve yasaları inceledi.
Etnik azınlıklar vurgusu
Raporda, yerinden edilen insanların neler yaşadığı şöyle aktarıldı:
“Belgelenen toplu tahliye vakalarının büyük çoğunluğunda, yetkililer yeterli danışma, bildirim ve telafi yolu sağlamadı. Birçok tahliye sırasında polis, kiracıları çıkarmak için dayak, keyfi tutuklamalar ve kişisel malların tahrip edilmesi de dahil olmak üzere gereksiz veya aşırı güç kullandı. Hükümetin kalkınma projelerini önemli kamu işlevlerine hizmet ediyor olarak tanıtması, etkilenenlere verilen önlenebilir zararı veya hükümetin bu zararları ele alma konusundaki uluslararası yasal yükümlülüklerini azaltmamaktadır.
Tahliye edilenlerin çoğu, evlerini kaybetmenin yanı sıra, geçim kaynaklarını ve okul ve sağlık hizmetleri gibi temel kamu hizmetlerine erişimlerini de sıklıkla kaybetmektedir. Bu uygulamalar sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri daha da kötüleştirmekte, düşük gelirli ve genellikle etnik azınlık olan kişilere ve hanelere orantısız bir şekilde yük getirmektedir.”
İnsan Hakları İzleme Örgütü, yetkililerin sıklıkla bölge sakinlerinin arazi haklarını önceden tespit etmediğini ve çok az tazminat sağladığını tespit etti. Örgüt, bazı durumlarda polisin direnenleri yasal dayanak olmaksızın tutukladığı ve yargıladığını vurguladı.
Ijaz, ülkede yaşanan sorunun çözümü için ise şöyle dedi: “Pakistan hükümeti, halkın yararına olacak projelerin yasalarla el ele yürütülmesini sağlamalıdır. Gerekli yeniden yerleştirmeler, insanların barınma, geçim ve güvenlik haklarına saygı gösterecek şekilde, yasalara uygun ve düzenli olarak planlanmalı ve yürütülmelidir.”
]]>Xi, Mısır’ın 68 yıl önce Çin ile diplomatik ilişki kuran ilk Arap ve Afrika ülkesi olduğunu hatırlattı. Bu yılın Çin-Mısır kapsamlı stratejik ortaklığının kuruluşunun 10. yıldönümü olduğunu belirten Xi, iki cumhurbaşkanının son on yılda ikili ilişkilerin güçlü şekilde gelişmesine rehberlik etmek üzere birlikte çalıştıklarını ifade etti.
Xi, Çin’in altyapı, sanayi, elektrik ve tarım gibi geleneksel alanlarda işbirliği potansiyelinden yararlanmak; sağlık hizmetleri, bilişim ve iletişim, yenilenebilir enerji gibi gelişmekte olan alanlarda işbirliği aramak; ekonomi, ticaret ve yatırım işbirliğini derinleştirmek, ayrıca daha fazla Çinli işletmeyi Mısır’da yatırım ve iş yapmaya teşvik etmek üzere Mısır ile çalışmaya hazır olduğunu söyledi.
Mısır’ın uluslararası ve bölgesel meselelerde daha büyük rol oynamasını desteklediklerini belirten Xi, Çin’in Birleşmiş Milletler, Shanghai İşbirliği Örgütü ve BRICS işbirliği mekanizması gibi çok taraflı platformlarda Mısır ile koordinasyon ve işbirliğini daha da güçlendirmeye, eşit ve düzenli bir çok kutuplu dünya ile evrensel olarak faydalı ve kapsayıcı bir ekonomik küreselleşmeyi savunmaya, ayrıca uluslararası adalet ve hakkaniyetin yanı sıra gelişmekte olan ülkelerin müşterek çıkarlarını birlikte korumaya hazır olduğunu ifade etti.
Sisi ise Çin’e resmi ziyaret gerçekleştirmekten ve Çin-Arap Ülkeleri İşbirliği Forumu 10. Bakanlar Konferansı’nın açılış törenine katılmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Sisi, Mısır’ın Çin ile kapsamlı stratejik ortaklığı daha da derinleştirmeyi umduğunu ve bölgesel barış ve istikrarı teşvik etmek için çaba gösterdiğini söyledi.
Mısır’ın tek Çin ilkesini desteklediğini vurgulayan Sisi, Çin’in Taiwan, Hong Kong, Xizang ve insan hakları gibi temel çıkarlarıyla ilgili konulardaki tutumunu ve ulusal yeniden birleşme hedefini tam olarak gerçekleştirmesini kararlılıkla savunduklarını vurguladı.
Sisi, 2024 Mısır-Çin ortaklık yılının halklar arası etkileşimi artırmak, bilişim ve iletişim, yapay zeka, yeni enerji, gıda güvenliği ve finans gibi alanlarda ikili işbirliğini güçlendirmek üzere iki ülke için bir fırsat olması temennisinde bulundu.
İki taraf ayrıca Filistin- İsrail çatışması hakkında da görüş alışverişinde bulundu.
Xi, Filistin ile İsrail arasında yaşanan mevcut çatışmaların masum Filistinli siviller için ağır kayıplara mal olduğunu ve Gazze’deki insani durumun son derece vahim olduğunu belirterek, Çin’in bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi. Xi, savaşın bir an önce sona erdirilip ateşkes sağlanması, çatışmanın bölgesel barış ve istikrarı etkileyecek yayılım etkilerinin önüne geçilmesi ve daha ciddi bir insani krizin önlenmesinin şart olduğunu söyledi.
İki devletli formülün Filistin sorununun çözümü için temel çıkış yolu olduğunu vurgulayan Xi, Filistin’in Birleşmiş Milletler’e tam üye olmasını kararlılıkla desteklediklerini söyledi. Mısır’ın bölgedeki durumu yatıştırma ve insani yardım sağlama konusundaki önemli rolünü takdir ettiklerini belirten Xi, Çin’in Gazze’deki halka kendi kapasitesi dahilinde yardım sağlamaya devam etmek ve Filistin sorununun en kısa sürede tam, adil ve kalıcı şekilde çözülmesini teşvik etmek üzere Mısır’la birlikte çalışmaya hazır olduğunu belirtti.
Çin’in Filistin meselesinde daima adaleti gözetmesini son derece takdir ettiklerini kaydeden Sisi, Gazze Şeridi’ndeki gerilimin bir an önce azaltılması için Çin ile yakın iletişimi sürdürmeye hazır olduklarını ifade etti.
İki cumhurbaşkanı, görüşmenin ardından çeşitli alanlarda ikili işbirliği anlaşmalarının imzalanmasına nezaret etti. Anlaşmalar, Kuşak ve Yol’un ortaklaşa inşa edilmesinde işbirliğinin teşvik edilmesi planının yanı sıra bilim ve teknoloji inovasyonu, yatırım ve ekonomik işbirliği gibi çeşitli başlıkları kapsıyor.
İki taraf ayrıca, kapsamlı stratejik ortaklığın derinleştirilmesine ilişkin ortak bir bildiri yayımladı.
]]>İsrail, Refah’a yönelik başlattığı askeri operasyonların ardından yardım kamyonlarının Gazze’ye ana giriş noktası olan Refah sınır kapısını kapattı.
Gazze’nin ne miktarda insani yardıma ihtiyacı var?
Gazze’ye giren yardımlar güneyde Refah ve Kerem Şalom, kuzeyde ise Erez geçitlerinden içeri alınıyordu.
Birleşmiş Milletler’in (BM) Gazze’deki Filistinli nüfustan sorumlu kuruluşu UNRWA, Gazze’deki insanlar için sunulan yardımın yaklaşık yüzde 40’ını sağlıyor.
Kurumun iletişim direktörü Juliette Touma, 2,3 milyonluk Gazze nüfusunun günde en az 500 kamyon dolusu yardıma ihtiyacı olduğunu söylüyor.
ActionAid UK adlı yardım kuruluşu Gazze’ye yardım sağlayan birkaç bağımsız kuruluştan biri.
Yardım kuruluşunun aktardığına göre,
Gazze şu anda ne kadar yardım alıyor?
UNRWA verilerine göre yardım sevkiyatı Mart ve Nisan aylarında zirveye ulaştı.
Mart ayında Kerem Şalom ve Refah sınır kapılarından 4 bin 993 yardım kamyonu geçiş yaptı. Bu da günde ortalama 161 kamyona denk geliyor.
Nisan ayında ise 5 bin 671 kamyon giriş yaptı. Bu da günlük ortalama 189 kamyon anlamına geliyor.
Ancak İsrail ordusu Mayıs ayı başında Refah’a yönelik bir saldırı başlattı. 6 Mayıs’ta Refah sınır kapısını ele geçirdi ve kapattı.
UNRWA’ya göre buna ek olarak, yakınlardaki yoğun çatışmalar nedeniyle Kerem Şalom geçidinden artık çok daha az yardım geçiyor.
Kurum, artan güvenlik endişeleri nedeniyle yardım teslimatlarının 1 – 28 Mayıs tarihleri arasında bin 479 kamyona düştüğünü, bunun da günde ortalama sadece 53 kamyona denk geldiğini söylüyor.
UNRWA birçok gün hiçbir kamyonun geçişine izin verilmediğini söylüyor.
UNRWA Mayıs başından bu yana sadece kendi yardım sevkiyatlarını sayıyor. Bu nedenle bu rakamların, gerçekleşen sevkiyat sayısından daha düşük olması muhtemel.
Ancak yardım kuruluşu ActionAid, Mayıs başından bu yana yardım sevkiyatlarının çok azının Gazze’ye geçmesine izin verildiğini ya da hiç izin verilmediğini söylüyor. Kuruma göre gıda yardımlarının büyük bir kısmı çürümeye başladı.
ActionAid UK İnsani Yardım Politikaları Başkanı Ziad Issa, “Refah geçidi kapalı. Kerem Şalom geçidi İsrail tarafında açık olsa da, Gazze’deki yardım kuruluşlarının ulaşması için çok tehlikeli” diyor.
Issa, bu durumun hayat kurtaracak yardımlarla dolu kamyonların sınırın diğer tarafında sıkışıp kalması gibi absürd bir duruma yol açtığını belirtiyor.
Gazze’ye yardım girişini koordine eden İsrail’in askeri kurumu Cogat ise buna şiddetle karşı çıkıyor.
Kurumun sözcüsü Shani Sasson, “Gazze’nin kuzeyinde Erez ve güneyinde Kerem Şalom olmak üzere iki sınır kapımız açık” diyor.
Cogat verilerine atıfta bulunan Sasson, her gün yaklaşık 400 kamyonun bu iki kapıdan geçerek Gazze’ye girdiğinden söz ediyor.
Yardım iskelesi işe yaradı mı?
ABD silahlı kuvvetleri, yardım malzemelerini deniz yoluyla getirmek için Gazze Şehri’nin hemen güneyindeki bir plaja, birkaç yüz metre uzunluğunda bir yüzer iskele inşa etti.
İskele 17 Mayıs’ta açıldı.
Kıbrıs’ta yüklenen kamyonlar donanma gemilerinden iskeleye geçiyor. Sahildeki bir depolama alanında yardımları boşaltıyorlar.
ABD ordusu iskele üzerinden günde yaklaşık 90 kamyonun bölgeye yardım götürmesinin beklendiğini ve bu sayının günde 150 kamyona çıkacağını açıkladı.
Ancak iskele 28 Mayıs’ta dalgalı denizde parçalanarak kullanılamaz hale geldi. İskelenin bazı bölümleri tamirat için İsrail’in Aşdod limanına götürülmek zorunda kaldı.
Yardım kuruluşlarına göre iskele Gazze’ye yardım ulaştırmak için sihirli bir değnek değil.
ActionAid UK İnsani Yardım Politikaları Başkanı Ziad Issa, “Tam olarak faaliyete geçtiğinde bile bu güzergâh üzerinden günde sadece 150 kamyon yardım taşınabilecek. Gazze’ye giren yardım miktarındaki herhangi bir artış memnuniyetle karşılanır elbette. Ama ne yazık ki bu miktar ihtiyaç duyulan miktarın çok altında” diyor.
“İskele, bölgeye açılan bir giriş noktası olsa da, bu Gazze içinde yardım dağıtmanın son derece zor ve tehlikeli olduğu gerçeğini değiştirmiyor.”
Yardım eksikliği gelecekte ne anlama gelebilir?
Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırılması (IPC) olarak bilinen çalışmaya göre, Gazze’de 1,1 milyon insan felaket düzeyinde bir gıda güvensizliği yaşıyor.
IPC, Gazze’nin kuzeyinde tahminen 210 bin kişiyi kapsayan bir kıtlık tehlikesinin söz konusu olduğunu belirtiyor.
Kıtlık, Uluslararası Kurtarma Komitesi tarafından yetersiz beslenme, açlık ve ölüme yol açan yaygın şiddetli gıda yoksunluğu olarak tanımlanıyor.
IPC, Gazze’nin orta ve güney kesimlerinde de şu andan Temmuz ayına kadar yüz binlerce kişiyi daha kapsayacak bir kıtlık yaşanabileceğini belirtiyor.
İnsan hakları kuruluşu Euro-Med Human Rights Monitor, Gazze’deki sağlık yetkililerinin Refah saldırısının başlamasından bu yana kıtlığa bağlı 30 ölümü resmi olarak belgelediğini ve insanların artık her gün açlıktan öldüğünü söylüyor.
Euro-Med Human Rights Monitor, Birleşmiş Milletler ve diğer yetkililere Gazze Şeridi’nde resmi olarak kıtlık ilan etmeleri çağrısında bulundu.
Ancak Cogat durumun o kadar da kötü olmadığını söylüyor.
Sasson, “Günde 400 yardım kamyonu gönderirken nasıl kıtlık olabilir?” diyor.
]]>Ordu sözcüsü, bölgede Hamas’ın Gazze’ye silah kaçırmak için kullandığı yaklaşık 20 tünelin bulunduğunu söyledi.
Mısır televizyonuna konuşan bazı kaynaklar bu iddiayı yalanladı ve İsrail’in Refah’a düzenlediği askeri operasyonu meşru kılmaya çalıştığını söyledi.
Açıklama Mısır ile gerilimin arttığı bir dönemde geldi.
İsrail ordusu sözcüsü Daniel Hagari Çarşamba günü yaptığı açıklamada “Son günlerde ordu Mısır ve Refah sınırındaki Philadelphia Koridoru üzerinde operasyonel kontrol sağladı” dedi.
Bu koridoru Hamas’ın “Gazze Şeridi’ne düzenli olarak silah kaçırdığı bir can damarı” olarak tanımlayan Hagari, “askerlerin bölgede bulunan tünelleri araştırdığını ve etkisiz hale getirdiğini” söyledi.
New York Times’ın haberine göre Hagari daha sonra gazetecilere yaptığı bilgilendirmede tünellerin tamamının Mısır’a geçtiğinden emin olamadığını söyledi.
Philadelphia Koridoru, Mısır ile olan 13 km’lik sınırın Gazze tarafı boyunca uzanan, yer yer sadece 100 metre genişliğindeki bir tampon bölge.
Mısır daha önce sınır ötesi tünelleri imha ettiğini ve böylece silah kaçakçılığını imkansız hale getirdiğini açıklamıştı.
Al-Qahera News’in haberinde yer verdiği üst düzey Mısırlı bir kaynak ise İsrail’i “bu iddiaları Refah’a yönelik operasyonu sürdürmek ve savaşı siyasi amaçlarla uzatmak için kullanmakla” suçladı.
Hamas’ın 7 Ekim saldırılarının ardından İsrail Gazze’ye yönelik büyük bir yıkıma ve on binlerce sivilin ölümüne neden olan askeri bir operasyon başlattı. İsrail ordusu, savaşta zafer elde etmek için Refah’ın kontrolünü almak zorunda olduğu konusunda ısrarcı.
Gazze Sağlık Bakanlığı’nın aktardığına göre Gazze’de çoğu çocuk ve kadın olmak üzere 36 bin kişi İsrail saldırılarında öldürüldü.
İsrail, son olarak Refah’ta yerlerinden edilmiş insanların konakladığı çadır kenti hedef alan bir saldırı gerçekleşti. Burada çoğu yanarak olmak üzere en az 45 kişi öldü.
Bu saldırı uluslararası toplum tarafından tepkiyle karşılandı. Birçok başkentte İsrail saldırılarının acilen durdurulması talebiyle kitlesel gösteriler düzenlendi.
İsrail’de üst düzey bir yetkili, Hamas ile Gazze’de devam eden savaşın en azından bu senenin sonuna kadar sürmesini beklediklerini .
Mısır ve İsrail arasındaki gerilim ise İsrail güçlerinin üç hafta önce Refah geçiş noktasının Gazze tarafının kontrolünü ele geçirmesinden bu yana tırmanıyor.
Bu hafta içerisinde İsrail ve Mısır’a ait birlikler arasında çıkan çatışmada bir Mısır askeri .
İsrail gibi Mısır da Hamas’ın 2006 yılında iktidara gelmesinden bu yana Gazze sınırında abluka uyguluyor.
Hamas, Mısır’da “terör örgütü” olarak tanımlanan ve yasaklanan Müslüman Kardeşler’in uzantısı olarak görülüyor.
Ancak Mısır, Hamas’la kanalları açık tutmaya devam ediyor ve Hamas’ın Gazze’de tuttuğu İsrailli rehineleri serbest bırakması için İsrail’le dolaylı görüşmelerde arabuluculuk yapıyor.
Uluslararası Adalet Divanı, İsrail’in Gazze’nin Refah kentindeki askeri operasyonlarını, saldırılarını ve diğer faaliyetlerini acilen durdurması gerektiğine hükmetti. Karara gerekçe olarak, İsrail’in askeri faaliyetlerinin Filistin halkı için “acil risk” teşkil etmesi gösterildi.
]]>Törene, Untere Werner Caddesi üzerindeki evlerinde 31 yıl önce yaşanan faciada 5 aile ferdini yitiren baba Durmuş Genç’in yanı sıra yaşamını yitirenlerin yakınları, milletvekilleri ve yetkililer katıldı.
Solingen Belediyesi ve Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin (DİTİB) organize ettiği törende, Kur’an-ı Kerim okundu, dualar edildi.
Türkiye’nin Düsseldorf Başkonsolosu Ali İhsan İzbul, ırkçı saldırıda yaşamını yitirenlerin isimlerini okuyarak başladığı konuşmasında aile fertlerini yitiren ve bir buçuk yıl önce vefat eden Mevlüde Genç’i rahmetle andı.
Başkonsolos İzbul, “Solingen faciasinın sonrasında da, Almanya’da Nasyonel Sosyalist (NSU) yeraltı terör örgütünün cinayetleri, sonrasında ise Hanau ve Halle’deki gibi çeşitli ırkçı saldırılar yaşandı. Son dönemde özellikle camilerimize yönelik çeşitli eylem ve tehditler de artmış durumda.” dedi.
İzbul, şöyle devam etti:
“2024 yılının Mart ve Nisan aylarında Solingen’de ve Düsseldorf’ta üst üste yaşanan, henüz soruşturmaları devam eden kundaklama eylemleri de ister istemez insanlarımızda büyük endişeye sebep oluyor ve 31 yıl önce bulunduğumuz bölgede yaşanan ırkçı felaketi hatırlatıyor. Söz konusu kundaklamaların hemen tüm yönleriyle aydınlatılması, hayatta kalanların çeşitli mağduriyetlerinin giderilmesi ve tespit edilebilecek faillerin hukuk kapsamında en ağır cezalara çarptırılmaları beklentimizi Alman makamlarına her vesileyle iletiyoruz.”
Irkçılıkla mücadelenin sadece Türk ve Müslüman toplumu yada göçmen kökenliler için değil, Alman toplumunun tamamı için büyük önem arz ettiğini ifade eden İzbul, “Zira son dönemde Avrupa’da ve Almanya’da ivme kazanan ırkçı, yabancı düşmanı ve İslam düşmanı akımlar esasen Alman halkının tamamının güvenliğini, huzurunu, esenliğini ve ortak geleceğini tehdit ediyor. Önü alınamayan ırkçılığı ve yabancı düşmanlığını yaratan siyasi ve sosyal iklimin köklü bir biçimde değişmesi topyekün ve sürekli bir çaba gösterilmesini zorunlu kılıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
İzbul, şöyle devam etti:
“Irkçılık, yabancı düşmanlığı, İslam karşıtlığı ve ayrımcılıkla mücadele noktasında tüm STK’lara ve vatandaşlarımıza görev düşüyor. Bu bağlamda, çocuklarımızın eğitim gördükleri okullardan ve yerel idarelerden başlayarak hayatın her alanını etkileyen siyasi, idari süreçlerde aktif rol alınması, mümkün olduğunca çok sayıda Türk olsun Alman olsun STK’ya üye olunması, çalışmalarına iştirak edilmesi önem taşıyor. Karşılaşılan yabancı düşmanı olayların ve ayrımcılığın mutlaka gerek yerel makamlara gerek Başkonsolosluğumuza raporlanması ve şikayet konusu yapılmasının da ihmal edilmemesi gerekiyor.”
Solingen Belediye Başkanı Tim Kurzbach ise Solingen’de 31 yıl önce çok büyük bir suç işlendiğini, bu vahim olayın acısını ve üzüntüsünü çok derinden hissettiklerini söyledi.
Solingen faciası
Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletindeki Solingen kentinde 29 Mayıs 1993’te Genç ailesinin Untere Werner Caddesi’ndeki evleri kundaklanmış, saldırıda Gürsün İnce (28), Hatice Genç (19), Gülüstan Öztürk (12), Hülya (9) ve Saime Genç (5) hayatını kaybetmişti.
Yakalanan failler Markus Gartmann, Felix Köhnen, Christian Reher ve Christian Buchholz, hapis cezalarını çektikten sonra tahliye edildi. Kimlikleri değiştirilerek gizli tutulan saldırganlar, yaşamlarını Almanya’da sürdürüyor.
]]>Bazı alçak seviyedeki bulutlar gezegeni soğuturken yüksek irtifadaki diğer bulutlar bir battaniye görevi görüyor.
Earthcare adlı uydu, ikisi arasındaki dengenin nasıl ve nerede sağlandığını tespit etmek için bir lazer ve radar sistemi kullanacak.
Dünyada giderek artan sera gazı seviyelerinin iklim değişikliğine etkisi üzerine yapılan araştırmalardaki en büyük belirsizliklerden biri bulutların rolü.
Avrupa Orta Vadeli Hava Tahmin Merkezi’nden Dr. Robin Hogan, “Modellerimizin çoğu bulut örtüsünün gelecekte azalacağını gösteriyor, bu da bulutların güneş ışınlarını uzaya daha az yansıtacağı, bu ışınların yüzeye daha fazla çekileceği ve karbondioksit kaynaklı ısınmayı artıracağı anlamına geliyor” diyor.
2,3 ton ağırlığındaki uydu California’dan bir SpaceX roketiyle fırlatıldı.
Projeyi yürüten Avrupa Uzay Ajansı (ESA), uyduyu geliştirme ve fırlatma sürecinin 20 yıl sürdüğünü söylüyor.
Earthcare, Dünya’nın etrafında yaklaşık 400 kilometre yükseklikte dönecek.
Uydu, iklim bilimcilerin aradığı bilgilere ulaşmak için kameraların yanı sıra bir ultraviyole lazer, radar ve ışın ölçer kullanacak.
Tüm bu teçhizatla bulutların konumu, oluşum biçimleri ve davranışları ile güneş ışığıyla etkileşimleri araştırılacak.
İngiltere Ulusal Dünya Gözlem Merkezi’nden Dr. Helen Brindley, ” Güneş’ten Dünya’ya gelen ve geri yansıyan toplam radyasyon miktarı arasındaki denge, iklimimizi yönlendiren en temel etken” diyor ve devam ediyor:
“Eğer bu dengeyi bozarsak, örneğin sera gazı konsantrasyonlarını arttırırsak, gelen enerjiye kıyasla giden enerji miktarını azaltırız ve ısınmaya yol açarız.”
Earthcare’den gelen veriler, uzun vadeli iklim değişikliği modellerinin yanı sıra hava tahminlerini geliştirmek için de kullanılacak. Örneğin, günler öncesinde uydu tarafından gözlemlenen bulut durumuna göre şekillenecek bir fırtınanın nasıl gelişeceği görülebilecek.
Earthcare projesine yol açan bilimsel fikirler ilk olarak 1993 yılında Reading Üniversitesi’nden Prof. Anthony Illingworth ve meslektaşları tarafından ortaya atıldı.
Uydunun nihayet havalanmasıyla rüyalarının gerçek olduğunu söyleyen Illingworth, “İngiltere’den ve yurt dışından bilim insanları ve mühendislerden oluşan harika ekiple çıktığımız uzun ve zorlu bir yolculuk oldu. Birlikte, gezegenimizi anlama şeklimizi değiştirecek gerçekten olağanüstü bir şey yarattık” diyor.
Uydunun gelişimindeki çeşitli zorluklara ilişkin İngiltere Uzay Ajansı’nın Dünya Gözlem Başkanı Dr. Beth Greenaway, “Bu kadar uzun sürmesinin nedeni altın orana ulaşma istediğimizden kaynaklanıyor” diyor.
Earthcare’in veri toplamak için fazla zamanı olmayacak. 400 kilometre irtifada uçması, bu yükseklikte atmosferik sürüklemeyi hissedeceği ve aşağı doğru çekileceği anlamına geliyor.
ESA uzmanları, uydunun toplamda dört yıllık yakıtı olduğunu belirtiyor.
Japon Uzay Ajansı (JAXA), uzay aracına “Hakuryu” ya da “Beyaz Ejderha” takma adını verdi.
Japon mitolojisinde ejderhalar suyu yöneten ve gökyüzünde uçan kadim ve ilahi yaratıklar.
2024 yılı aynı zamanda “tatsu-doshi” olarak bilinen Japon Ejderha Yılı.
JAXA proje yöneticisi Eiichi Tomita, “Earthcare, uzaya yükselen bir ejderha gibi, bizim için geleceği öngören bir varlık haline gelecek” diyor.
]]>Kuruluş, geçen yıl kayıtlara geçen 1153 infazın, 2022’deki bilinen 883 infaza kıyasla, yüzde 31’lik bir artış anlamına geldiğini kaydediyor.
Bu durum, 1634 infazın kayıtlara geçtiği 2015 yılından bu yana en yüksek sayıya karşılık geliyor.
Uluslararası Af Örgütü’nün Genel Sekreteri Agnès Callamard, kayıtlara geçen infazlardaki büyük artışı İran ile ilişkilendirdi.
İran devlertinin insan yaşamına karşı tam bir umursamazlık gösterdiğini savunan Callamard, infaz sayısının artışının nedeni olarak uyuşturucu ile bağlantılı suçlara verilen idam cezalarını gösteriyor.
Callamard, “Bu da ölüm cezasının, İran’ın en yoksul toplum kesimleri üzerindeki orantısız etkisinin altını bir kez daha çizdi” diyor.
Af Örgütü, en az 853 infazla İran’ın başı çekiyor görünse de, en çok sayıda infazın Çin’de gerçekleştirildiğine inanıyor.
Çin, infazlar konusunda resmi sayı açıklamıyor, ancak Af Örgütü geçen yıl binlerce kişinin infaz edildiğini düşünüyor.
Örgüt ayrıca, küresel düzeyde verilen ölüm cezalarının yüzde 20 arttığını belirtiyor. Bu, 2018’den bu yana verilen en çok sayıdaki ölüm cezası.
Ölüm cezasını en çok hangi ülkeler kullanıyor?
Af Örgütü’ne göre 2023’te en çok ölüm cezası infaz eden ülkeler Çin, Suudi Arabistan, Somali ve ABD.
Kayıtlara geçen infazların yüzde 74’ünden tek başına İran, yüzde 15’inden de Suudi Arabistan sorumlu.
Af Örgütü, Çin’in yanı sıra Kuzey Kore, Vietnam, Suriye, Filistin ve Afganistan’dan da resmi sayı alınamadığını söylüyor.
Kaç ülke ölüm cezasını kaldırdı?
Ölüm cezasını kaldıran ülke sayısı 1991’de 48 iken, 2023’te 112’ye çıktı.
9 ülke ölüm cezasını en ağır suçlara karşılık kullanıyor. 23 ülke ise en az 10 yıldır ölüm cezası infaz etmedi.
Dünya genelinde ölüm cezaları nasıl infaz ediliyor?
2023 itibarıyla dünya genelinde kullanıldığı bilinen dört farklı infaz yöntemi var. Baş kesme sadece Suudi Arabistan’da kullanılıyor.
Geçen yıl yedi ülke asarak infazı, altı ülke idam mangasını üç ülke de zehirli iğneyi kullandı.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, “Ölüm cezasının insan onuruyla, yaşama hakkıyla ve işkence, zalim, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele ya da cezalandırma olmadan yaşama hakkıyla bağdaştırılması çok zor” dedi.
İdam beklerken aklanma
Hüküm verilmesi ve temyiz süreçlerinin tamamlanmasının ardından, mahkumun daha sonra bir suçtan beraat etmesi aklanma olarak adlandırılıyor ve bu kişi artık hukuk önünde masum görülüyor.
Af Örgütü, dünyada ölüm cezası almış 9 hükümlünün infaz beklerken aklandığını hatırlatıyor. Bu kişilerin 5’i Kenyada, 3’ü ABD’de ve biri Zimbabve’deydi.
İnsan hakları savunucuları, hükümlülerin infaz edildikten sonra suçsuzluklarının kanıtlanma ihtimalini hatırlatarak ölüm cezasına karşı olduklarını söylüyor.
Caydırıcılık
BM İnsan Hakları Ofisi, ölüm cezasını uygulamaya devam eden ülkelerin büyük ölçüde “suçu caydırdığı inanışı” nedeniyle buna devam ettiklerini söylüyor.
Sosyal bilimciler, ölüm cezasının caydırıcılığı görüşünün, en iyi ihtimalle kanıtlanmamış olduğu konusunda hemfikir.
Bazılarıysa, en büyük caydırıcılığın yakalanma ve cezalandırılma ihtimali olduğunu söylüyor.
1988’de BM için ölüm cezası ve cinayet oranları arasındaki ilişkiyi belirlemek için bir çalışma yapıldı.
1996’da güncellenen araştırma, “infazların ömür boyu hapis cezasından daha büyük bir caydırıcı etkisi olduğuna dair bilimsel bir kanıt bulunamadı” sonucuna vardı.
Çocuklar üzerindeki etkisi
2010’da Cezayir, Arjantin, Kazakistan, Meksika ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 14 ülke, Ölüm Cezasına Karşı Uluslararası Komisyonu kurdu.
Komisyona daha sonra İngiltere, Kanada ve Almanya dahil 10 ülke daha üye oldu.
Kuruluş geçen yıl yayımlanan son raporunda, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ndeki yasağa karşın, pek çok ülkede çocukların infaz riski altında olduğunu belirtti. Sözleşmede 196 ülkenin imzası bulunuyor.
Amerikan Psikoloji Vakfı da (APA) Amerikan eyaletlerine 21 yaşın altındakilere infaz yasağı getirilmesi çağrısı yapıyor.
Çocuklar sadece infaz riski altında da değil. Komisyona göre “Bir suçlunun cezalandırılmasındaki diğer yöntemlerin aksine, bir ebeveynin infaz edilmesi çocukların ebeveyniyle bir ilişkisi olması hakkını tamamen elinden alıyor”.
]]>Geçtiğimiz yaz BBC’nin parfüm tedarik zincirleri üzerine yaptığı araştırmaya göre, Lancôme ve Aerin Beauty markalarıyla çalışan üreticiler, çocukların topladığı yasemin bitkisini kullandılar.
Lancôme’un sahibi L’Oréal de, Aerin Beauty’nin sahibi Estée Lauder de çocuk işçiliğiyle ilgili sıfır hoşgörü politikalarını vurguladı.
L’Oréal, insan haklarına saygılı olmayı sürdürdüklerini belirtirken, Estée Lauder üreticilerle temasa geçtiklerini açıkladı.
Lancôme’un Idôle L’Intense parfümü ile Aerin Beauty’nin Ikat Jasmine ve Limone Di Sicilia parfümlerinin üretiminde kullanılan yasemin, Mısır’dan geliyor.
Dünyanın kullandığı yasemin çiçeklerinin yarısı Mısır’dan tedarik ediliyor.
BBC’ye konuşan parfüm endüstrisine yakın kaynaklar, pek çok lüks markanın sahibi olan bir avuç şirketin, dar bütçeler ortaya koyarak maaşları da çok düşürdüğünü söyledi.
Mısır’daki yasemin toplayıcıları, bu durumun onları çocuklarını çalıştırmaya zorladığını belirttiler.
Araştırmamız sonucu, parfüm sektöründeki tedarik zincirlerini kontrol eden denetim sistemlerinin de sorunlu olduğunu ortaya koyduk.
Birleşmiş Milletler’in (BM) modern kölelik türleri üzerine çalışan özel raportörü Tomoya Obokata, Mısır’daki yasemin tarlalarında çalışan çocuk işçileri belgeleyen gizli kamera görüntüleri ve BBC’nin ulaştığı diğer bulguların rahatsız edici olduğunu söyledi.
Obokata, “Kağıt üstünde sektördekiler tedarik zinciri konusunda şeffaflık ve çocuk işçiliği ile mücadele gibi meselelerle ilgili iyi vaatlerde bulunuyor. Ancak kamera görüntüleri sözlerini tutmadıklarını gösteriyor” dedi.
Mısır’ın yasemin tarlalarıyla dolu Gharbia bölgesindeki bir köyde yaşayan Heba, güneş ısısından zarar görmelerine izin vermeden sabah 03.00’te ailesiyle beraber uyanıp yasemin toplamaya koyulduklarını anlatıyor.
Heba, yaşları 5 ve 15 arasında değişen dört çocuğunun yardımına ihtiyaç duyduğunu belirtiyor.
Mısır’daki çoğu yasemin toplayıcı gibi o da bağımsız işçi. Heba ve çocukları ne kadar yasemin toplarsa o kadar para kazanacaklar.
Heba ve çocuklarını kayda aldığımız gece, 1,5 kg yasemin topluyorlar. Kazandıklarının üçte birini arazi sahibine verdiklerinde o akşam için geriye yaklaşık 1,5 dolarlık bir yevmiye kalıyor.
Mısır’da enflasyon zirve yaptığı üzere, kazandıkları paranın değeri eskisinden bile az. Dolayısıyla bu toplayıcılar genelde yoksulluk sınırının altında yaşıyorlar.
Heba’nın şiddetli göz alerjisi teşhisi konan 10 yaşındaki kızı Basmalla doktor randevusuna gittiğinde biz de oradaydık.
Doktor, eğer gözündeki enflamasyonu tedavi etmeden çalışmaya devam ederse Basmalla’nın görüşünün de etkileneceği uyarısında bulundu.
Yaseminler toplandıktan sonra tartıda ağırlıkları ölçülüyor ve belli toplama noktaları üzerinden yasemin çiçeklerinin özütü alınan yerel fabrikalara gönderiliyor.
Bu fabrikalardan başlıca üçü, A Fakhry and Co, Hashem Brothers ve Machalico.
Her yıl Heba gibi işçilerin topladığı yaseminlerin fiyatını bu fabrikalar belirliyor.
Mısır’da yasemin sektöründe çalışan 30 bin kişiden ne kadarının çocuk olduğu bilinmiyor.
Ancak geçtiğimiz yılın yazında BBC, Mısır’da farklı bölgelerde çalışan yasemin işçilerini görüntülediğinde, birçok işçi aldıkları ücret çok düşük olduğu için çocuklarını da işe dahil ettiklerini anlattı.
Dört farklı yerde, ana fabrikaların tedarikçisi olan küçük toprak çiftliklerinde çalışan toplayıcıların önemli bir bölümünün 15 yaşın altında olduğuna tanık olduk.
Birden fazla kaynaktan Machalico Fabrikası’na ait çiftliklerde de çocukların çalıştığını öğrendikten sonra, kılık değiştirerek buradan görüntüler çektik.
Konuştuğumuz birçok toplayıcı, bize yaşlarının 12 ile 14 arasında değiştiğini söyledi.
Ancak Mısır’da 15 yaşın altında herhangi birinin 19.00 ve 07.00 saatleri arasında çalışması yasak.
Bu fabrikalar yasemin yağını daha sonra parfümlerin üretildiği uluslararası koku imalatçılarına ihraç ediyor. İsviçre merkezli Givaudan, bu gibi firmaların en büyüğü ve A Fakhry and Co. ile aralarında uzun süredir sıkı bir ilişki var.
Bağımsız parfüm üreticisi Christophe Laudamiel ve diğer sektöre yakın kaynaklara göre, asıl gücü elinde tutanlar, L’Oréal ve Estée Lauder gibi parfüm şirketleri.
“Efendiler” olarak bilinen bu dev şirketler, esans ve aroma endüstrisindeki imalatçı şirketler için çok dar bütçeler belirliyor.
Yıllarca bu imalat şirketlerinden birinde çalışmış olan Laudamiel, “Efendilerin asıl çıkarı, olabilecek en ucuz yağı ürettirip parfüm şişesine koymak. Hasatçıların maaşlarını ya da yevmiyelerini belirlemek ya da yaseminin fiyatını belirlemek onların işi değil. Bunun ötesine geçmiş durumdalar” diyor.
Ancak dar bir bütçe belirledikleri için işçilerin ücretine yönelik baskılar fabrikalara, oradan da toplayıcılara ulaşıyor.
Hem parfüm şirketleri hem de koku sektöründeki imalat şirketleri tedarik konusunda etik davrandıklarını vurguluyor.
Tedarik zincirindeki çalışanların her biri Birleşmiş Milletler’in iş güvenliği ve çocuk işçiliğinin önlenmesi konularındaki kılavuzlarına uygun davranacaklarına dair bir belge imzalıyor.
Givaudan’ın ismini vermeyen bir üst düzey yetkilisine göre, asıl sorun, parfüm şirketlerinin tedarikçilerin üzerinde gözetimi olmaması. Bunun sonucunda parfüm devlerinin beraber çalıştığı imalat şirketleri durum tespiti yapmak için üçüncü taraf denetim şirketleri ile çalışıyorlar.
Holdingler ve koku imalatı yapan firmaların sık sık internet sitelerinde, aynı zamanda BM’ye mektuplarında atıfta bulunduğu denetim kurumlarının isimleri de, Sedex (Supplier Ethical Data Exchange ya da Tedarikçi Etik Data Paylaşımı ) ile UEBT (Etik Biyolojik Ticaret Birliği).
Bu kurumların denetim raporları kamuya açık değil ancak etik yollarla üretilmiş yasemin satın almak isteyen alıcılarmış gibi davranarak, A Fakhry and Co.’nun bu denetimcinin raporlarını bize yollamalarını sağladık.
UEBT’nin geçtiğimiz yılki fabrika ziyaretine dayanan raporunda belli bir insan hakları meselesinin belirtilerine rastlandığı ifade edilse de bu konuda bir detay paylaşılmıyor. Buna rağmen şirkete “yasemin yağını sorumlu tedarikle” imal ettiği anlamına gelen “onay” verilmiş.
UEBT, buna yanıt olarak “Bir şirkete belli bir eylem planına tabi olacak şekilde sorumlu tedarik tasdiki… 2024’ün ortasına kadar verilmiştir ve eğer … uygulamaya geçirilmezse iptal edilecektir” şeklinde yazıyor.
Sedex raporunda da fabrika hakkında övgü dolu değerlendirmeler var ancak yazılış biçiminden bu ziyaretin daha önceden beyan edildiği ve yalnızca fabrika sahasının denetlendiği, yaseminin tedarik edilen küçük toprak çiftliklerinin ise denetlenmediği anlaşılıyor.
BBC’ye yaptığı açıklamada Sedex, “işçi hakları ihlallerinin tüm çeşitlerine sertçe karşı çıktıklarını” vurgularken, “Tek başına bir araç, çevreye ve insan haklarına ilişkin tüm riskleri açığa çıkaramaz veya düzeltemez” ifadelerini kullandı.
Küresel tedarik zincirlerinde insan haklarının iyileştirilmesi için çalışan Responsible Contracting Project’in kurucusu Avukat Sarah Dadush’a göre asıl sorun, “denetim şirketlerinin yalnızca denetlemeleri için para aldıkları her neyse onu denetlemeleri”.
Dadush, denetlenecek olan alanların çocuk işçiliğinin “en temel sebebi olan, iş gücü karşılığında ödenen ücretleri kapsamayabileceğine” dikkat çekiyor.
BBC’ye konuşan A Fakhry and Co, çocuk işçiliğinin hem çiftliklerinde hem de fabrikalarında yasak olduğunu, ancak yaseminlerin çoğunluğunun bağımsız toplayıcılardan tedarik edildiğini belirtti.
Şirketten yapılan açıklamada, “2018’de UEBT’nin gözetiminde, 18 yaş altındaki bireylerin çiftliklerde çalışmasına yasak getiren Yasemin Bitkisinin Korunması için Ürünlerin Sınırlandırılması projesini başlattık. Mısır’daki kıyaslanabilir ölçütlerle, yasemin toplayıcılığı karşılığında iyi maaşlar veriliyor” denildi.
Machalico, 18 yaşın altındaki toplayıcıları kullanmadıklarını, geçtiğimiz iki yılda yasemin ücretini artırdıklarını ve bu yıl da ücreti yeniden artıracaklarını kaydetti.
Hashem Brothers ise raporumuzun “yanıltıcı bilgilere dayandığını” öne sürdü.
Lancôme’un Idôle L’Intense parfümünü üreten Givaudan, araştırmamızın “son derece korkutucu” olduğunu belirtti ve “Hepimizin üzerine düşen rol, çocuk işçiliği riskini tamamen kaldırmak için hareket etmeyi sürdürmek” ifadesini kullandı.
Aerin Beauty’nin, Ikat Jasmine ve Limone Di Sicilia parfümlerini imal eden ve 2023 yazında da Machalico’dan yasemin tedarik etmiş olan Firmenich ise artık Mısır’da yeni bir tedarikçi kullandıklarını belirtti.
Firmenich, “sektör ortakları ve yerel yasemin çiftçileri ile beraber bu meseleyi ele almak için çabalayan girişimlere destek vereceklerine” dikkat çekti.
Araştırmamızın sonuçlarını parfüm devlerine de ilettik.
L’Oréal, “uluslararası çapta tanınan en koruyucu insan hakları standartlarına saygı duymayı sürdürdüklerini” kaydetti ve “hiçbir zaman koku imalatçılarından çiftçilerin durumu pahasına içeriklerde piyasa değerinin altına inmelerini istemedik” dedi.
L’Oréal açıklamasında şu ifadeler yer aldı:
“Güçlü taahhütlerimize rağmen… L’Oréal tedarikçilerinin çalıştığı dünyanın belli yerlerinde bu taahhütlerin yerine getirilmesine yönelik riskler olduğunu biliyoruz.
“Bir mesele olduğunda her zaman etkin bir biçimde asıl sebepleri ve sorunu çözebilecek yolu belirlemek için çalıştık. Ocak 2024’te, ortağımız çocuk işçiliği riskini merkeze alarak, olası insan hakları ihlallerini belirleme ve bunları önleyerek hafifletmenin yollarını bulma amacıyla sahada insan hakları etki değerlendirmesinde bulundu.”
Estée Lauder ise şu açıklamayı yaptı:
“Tüm çocukların haklarının korunması gerektiğine inanıyoruz. Bu çok ciddi meseleyi soruşturmaları için tedarikçilerimizle temas kurduk. Yerel yasemin tedarikçilerinin bulunduğu karmaşık sosyo-ekonomik ortamın farkındayız ve daha fazla şeffaflık kazandırmak, aynı zamanda tedarikçi toplulukların geçimlerini iyileştirmek üzere harekete geçiyoruz.”
Gharbia’da yasemin toplayıcılığı yapan Heba’ya, kendi topladıkları yaseminden üretilen parfümün uluslararası pazarda ne kadara satıldığını söylediğimizde şok oldu.
“Buradaki insanların hiçbir değeri yok” diyen Heba, “İnsanların parfüm kullanmasına karşı değilim ama bu parfümü kullananların, ona baktığında çocukların yaşadığı acıları görmesini, ses çıkarmalarını istiyorum” dedi.
Öte yandan Avukat Sarah Dadush’a göre, sorumluluk tüketicide değil:
“Bu bizim çözmemiz gereken bir sorun değil. Yasalara ihtiyacımız var… Kurumsal hesap verilebilirliğe ihtiyacımız var ve bu sadece tüketicilere bırakılamaz.”
]]>ANKARA
Başkentte öğle saatlerinde başlayan yağış nedeniyle zor anlar yaşayan vatandaşlar, köprü altlarında ve otobüs duraklarında yağmurun durmasını bekledi.

Cadde ve sokaklarda oluşan su birikintileri nedeniyle trafikte aksaklıklar yaşandı. Çetin Emeç Caddesi ve Sokullu Caddesi kesişimindeki mazgalın zarar görmesi nedeniyle vatandaşlar, trafik kazalarını önlemek amacıyla dubayla tedbir aldı.

NEVŞEHİR
Nevşehir’de ikindi vakti başlayan kuvvetli yağış hayatı olumsuz etkiledi. Yollarda oluşan su birikintileri sürücülere zor anlar yaşattı. Nevşehir-Acıgöl kara yolu Organize Sanayi Bölgesi kavşağında yağışın ardından oluşan su birikintisi trafiği aksattı. Yol iş makinesiyle yürütülen çalışmayla ulaşıma açıldı. Trafik polisleri de ulaşımın sağlanması için yoğun çaba harcadı.

Öte yandan bu yol üzerindeki Nevşehir Çıraklık Eğitim Merkezi’nin bodrum katını da su bastı. İtfaiye ekibi ve görevliler su tahliyesi yaptı.

AKSARAY
Aksaray’da sağanak ve dolu yaşamı olumsuz etkiledi. Kent merkezi ile Güzelyurt ilçesinde yaklaşık yarım saat etkili olan yağış nedeniyle bazı cadde ve sokaklar suyla kaplandı.

İKİ GENÇ SU KANALINA DÜŞTÜ
Laleli Mahallesi’nde okuldan eve dönen Fatih Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi öğrencileri Zeynep (17) ile kuzeni Fatma Nur Erdem (19) sel sularıyla sürüklenerek su kanalına düştü. Çevredeki vatandaşlar kısa süre sürüklenen kuzenleri kanaldan çıkardı. Aksaray Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan kuzenlerin durumunun iyi olduğu öğrenildi. Aksaray Belediyesi ve polis ekipleri, ulaşımın aksamaması için kentte çalışma yaptı.

YOZGAT
Yozgat’ta sağanak nedeniyle yamaçtan akan çamur trafikte aksamalara yol açtı. Kentte kuvvetli yağış hayatı olumsuz etkiledi. Mazgallardan sular taşarken, Sungurlu Caddesi Kırıklı mevkisinde yamaçtan akan çamur trafiğin aksamasına neden oldu.

Trafik ekipleri, sürücüleri uyarırken, Yozgat Belediyesi ve Karayolları ekipleri yollarda temizlik çalışması yaptı. Öte yandan Yerköy’ün Saray köyünde ise tarlalarda su birikintileri oluştu.

ÇORUM
Çorum’da etkili olan sağanak ve dolu ekili arazilere zarar verdi, ev ve iş yerlerini su bastı. Kentte öğleden sonra başlayan sağanak, akşam saatlerinde şiddetini artırdı. İl merkezi ve ilçelerde sağanakla birlikte bazı bölgelerde dolu yağışı etkili oldu.

Alaca ilçesine bağlı Eskiyapar, Kıcılı, Külah ve Çelebibağı köylerinde ekili araziler dolu tabakası ile kaplandı. Sağanak nedeniyle su birikintileri ve taşkınların taşıdığı kaya ve toprak nedeniyle Alaca-Sungurlu kara yolu ulaşıma kapandı. Karayolları ekiplerince yapılan temizliğin ardından yol tekrar ulaşıma açıldı.

Osmancık ilçesinde sağanak ve dolu hayatı olumsuz etkiledi. Kısa süreli etkili olan yağış nedeniyle Şenyurt Mahallesi’ndeki sel kanalında taşkın meydana geldi. İlçede 20 ev ve iş yerini de su bastı. Osmancık Belediyesi ekipleri, su basan evlerde tahliye çalışması başlattı. Dodurga ilçesinde ise ilçe merkezindeki dere yataklarının debisi yükseldi.

AMASYA
Amasya’da beklenen kuvvetli yağış akşam saatlerinde etkili oldu. Bazı caddeler ve köprü altları suyla doldu, araçlar güçlükle ilerledi.

Kent genelinde derelerin debisi yükseldi, bazı noktalarda taşkınlar meydana geldi. Yolu kaplayan su birikintisi nedeniyle sürücüler farklı güzergahlara yönlendirildi. Yağışın etkisini aralıklarla gösterdiği kentte AFAD, polis ve belediye ekipleri, tıkanan mazgalları açmak için çalışma yürüttü.

KARS
Kars’ın Arpaçay ilçesinde etkili olan sağanak, yerini dolu yağışına bıraktı. Bölgede aniden bastıran dolu nedeniyle, tarım arazileri zarar gördü.

Yalınçayır Mahallesi’ndeki tritikale, buğday, mısır ve şeker pancarı tarlaları beyaza büründü. Tarım ve Orman İl Müdürlüğü ekipleri, tarım alanlarında hasar tespit çalışmasına başladı.

SARI KOD UYARISI NEDİR?
Sarı kod, hava durumu potansiyel tehlikelidir. Tahmin edilen meteorolojik hadise olağandışı olmamakla birlikte, meteorolojik şartlardan etkilenebilecek faaliyetler konusunda dikkatli olunmalıdır anlamına gelmektedir.
]]>Söz konusu kapalı toplantıda Papa’nın ruhban okullarına eşcinsellerin kabul edilmesine, aşağılayıcı bir ifadeyle karşı çıktığı iddia edildi.
Papa Francesco, bu göreve seçilmesi sonrası yaptığı açıklamalarda, LGBT Katoliklerin dışlanmaması yönünde mesajlar veriyordu.
İtalyan basınında çıkan haberlere göre Papa söz konusu ifadeyi geçen hafta Roma’da piskoposlarla yaptığı basına kapalı bir görüşmede sarf etti.
Ruhban okullarına eşcinsellerin kabulüyle ilgili bir tartışma sırasında bir piskopos, bekaret yeminini bozmadıkları sürece eşcinsel erkeklerin de rahiplik eğitimi almasına izin verilip verilemeyeceğini sordu.
İddialara göre Papa bu soruya olumsuz yanıt verdi ve ruhban okullarında zaten “yeterince eşcinsellik” olduğunu söylerken, argoda eşcinseller için kullanılan bir aşağılayıcı ifade kullandı.
İlk olarak dedikodu haberleriyle tanınan Dagospia sitesinin duyurduğu haber daha sonra büyük gazetelerde de geniş biçimde yer aldı.
La Repubblica gazetesi farklı kaynaklardan bu iddiayı doğrulattıklarını yazdı.
2013’te bu göreve seçilmesinden kısa süre sonra “Ben kimim ki eşcinselleri yargılayayım” çıkışıyla dikkat çeken Papa Francesco ilerleyen yıllarda da sık sık LGBT olan Katoliklerin kiliseye kabul edilmesi gerektiğini savunmuştu.
Bu açıdan Papa’nın özel bir toplantıda da olsa eşcinsellik için hakarete varan bir terim kullanması ve eşcinsellerin ruhban okullarına kabul edilmelerine karşı çıkması tartışma yarattı.
La Stampa gazetesine konuşan Teolog Vito Mancuso, Papa’nın özür dilemesi gerektiğini belirtti.
Mancuso, “Geçmişte de benzer bir önyargı olsaydı büyük rahipleri, hatta bazı papaları kaybederdik” dedi.
Haber İtalya’da ulusal gazetelerin neredeyse hepsinde baş sayfada yer aldı. Vatikan’dan ise konuya ilişkin bir açıklama gelmedi.
‘Homofobik gaf’
Sol çizgide yayın yapan La Repubblica baş sayfasından “Papa’dan eşcinsel rahiplerle ilgili homofobik gaf” başlığını kullandı.
Sol kanattaki Il Manifesto da Papa’nın gerçek ismini kullanarak “Homofobik Bergoglio” başlığını attı. (Bergoglio, Arjantinli Papa’nın gerçek soyadı)
Sağ çizgideki Il Giornale ise bu sözlerin yarattığı şaşkınlığa odaklanarak Papa’nın politik doğrucuları “rahatsız ettiğini” yazdı.
Sosyal medyada da dünden beri Papa ve kullandığı İtalyanca sözcük (frociaggine) en çok konuşulan etiketler arasında.
Sosyal medya kullanıcıları arasında, Arjantinli Papa’nın ana dilinin İtalyanca olmaması sebebiyle bu sözcüğün hakaret amacıyla kullanıldığının bilincinde olmayabileceğini savunanlar da var.
Kimileri de homoseksüel de olsa heteroseksüel de olsa Katolik rahiplerin cinsel ilişkiye girmesinin yasak olduğunu vurguladı ve bu durumda cinsel yönelimin belirleyici bir unsur olmaması gerektiğini savundu.
87 yaşındaki bir dini liderin argoda kullanılan bu sözcüğü bilmesine şaşırdığını söyleyenler de oldu.
İtalyan basınının kaynak gösterdiği bazı piskoposlar da Papa’nın bu sözcüğü ‘şaka’ amaçlı kullandığını ancak toplantıya katılanlarda bu ifadeyi duymanın bir şaşkınlık yarattığını aktarıyor.
Katolik Kilisesi öğretileri eşcinsel eylemleri “bozukluk” olarak tanımlıyor ancak eşcinsel insanlara “saygı, şefkat ve incelikle” yaklaşılması gerektiğini belirtiyor.
Papa Francesco da “eşcinsel olmanın suç olmadığını”, bu insanların dışlanmamaları gerektiğini birçok kez tekrarladı.
Geçen yıl sonunda da eşcinsel çiftlerin de Katolik kiliselerinde kutsanmasına Papa’dan onay gelmişti.
]]>Ülkenin ikinci büyük kenti Harkov, hava saldırılarına karşı her bakımdan savunmasız durumda.
İki güdümlü bomba Cumartesi günü öğleden sonra, içerisinde çok sayıda müşteri varken bir yapı marketi ve bahçe malzemeleri satan bir bölümü yerle bir etti.
Yanan bina Harkov’da gökyüzünün siyah dumanlarla kaplanmasına neden oldu. Alışveriş merkezindeki diğer mağazalardan birinin müdürü olan Andrii Kudenov çaresizlik içinde olanları izledi.
“Ruslar her şeyi yakıp yıkmak istiyor. Ama biz vazgeçmeyeceğiz.
“Hava sıcak. Bahçe sezonu da başladı. Bu yüzden pek çok insan içerideydi. Dükkanda toprak ve bitki vardı.”
Andrii cep telefonunu çıkardı ve süpermarketin saldırıdan önceki fotoğraflarına baktı.
“Bakın burada ne güzel çiçekler vardı. Ve tek bir asker bile yoktu, herkes sivildi.”
Saldırıda çok sayıda kişi yaralandı. En az 15 kişi de öldü. Daha fazla cesedin çıkarılması olası.
Her savaşta siviller eski yaşamlarının izlerini korumaya çalışır.
Bahçe malzemeleri satan bölüm yanarken, etrafta köpeklerini gezdiren çiftler vardı. Hava saldırısı sirenlerine ve cep telefonlarındaki uyarılara aldırmaksızın Harkov’un merkezindeki şatafatlı meydanlarda kafeler açıktı.
Opera binasının merdivenlerinde gençler kaykay biniyor, kızlar da telefonlarına TikTok danslarını kaydediyordu.
Opera binasının içinde ise bir orkestra, savaşın durduramadığı müzik festivali için prova yapıyordu.
İnsanların bu metanetli tavırları, savaşın başlamasından sonraki ilk birkaç aydan bu yana en kötü krizin yaşandığı gerçeğini gizleyemiyor.
Yapı markete yönelik saldırı, ülkenin kuzeydoğu ve doğu cepheleriyle birlikte güneyindeki Herson yakınlarına düzenlenen pek çok saldırıdan biriydi.
Ukrayna’nın bin kilometreden fazla cephe hattı boyunca kendini savunma kapasitesi Batılı müttefiklerinin Harkov ve diğer şehirlerde olayları şekillendiren kararlarına bağlı.
Savaşın gidişatını değiştiren diğer stratejik faktör ise Rusya’nın savaş alanında öğrenme ve uyum sağlama becerisi.
Rus ordusu Ukrayna’nın özellikle hava savunmasındaki zayıflığından faydalanmak için saldırılarını yapılandırıyor. Rus fabrikaları ise çok daha büyük ve gelişmiş Batı ekonomilerinin Ukrayna için ürettiğinden daha fazla silah ve mühimmat üretiyor.
Savaşın ilk yılında Rusya’nın geri püskürtülebileceğine dair umutlar, Rus güçlerin ülkenin derinliklerine ilerlemesini durdurmak için verilen amansız bir mücadeleye dönüştü.
Savaşın üçüncü yılında, görünürde bir son yok.
Peki, başlangıcın sonu mu geldi? Ya da başka bir ifadeyle başlangıç aşaması sona erdi ve artık daha ileri aşamalara mı geçildi?
Başlangıcın sonu mu?
Şubat 2022’de geniş çaplı bir işgal başlatan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin o vakitlerde hızlı bir zafer bekliyordu.
ABD liderliğindeki NATO da öyle. Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy tahliye tekliflerini geri çevirmişti.
Hem Kremlin hem Pentagon hem de diğer NATO savunma bakanlıkları, Rusya’nın 2014’te Kırım Yarımadası’nı işgal ve ilhak edip doğudaki Donetsk ve Luhansk şehirlerinde ayrılıkçıların zafer kazanmasını sağlayarak başladığı işi bitirmesini bekliyordu.
Ukrayna’nın silahlı kuvvetleri 2014’teki kötü performansını geliştirmişti. Ancak Suriye’deki savaşa başarılı müdahalelerde bulunan Rusya çok güçlü görünüyordu.
Rus birliklerinin Şubat 2022’de Ukrayna’ya girdiğinde yapılan tahmin, Ukrayna’nın savaşmaya devam etmek için en iyi şansının NATO tarafından silahlandırılan bir isyan örgütlemek olacağı yönündeydi.
Rusya, doğuda Donbas’ı güneyde Kırım’a bağlayan bir ‘kara köprüsü’ olan Ukrayna topraklarının bir bölümünü ele geçirdi.
Ancak Putin için Kiev’i ele geçirme girişimi küçük düşürücü bir fiyaskoyla sonuçlandı.
Mart 2022’nin sonunda başkent için verilen savaş kaybedildi ve Kremlin askerlerini geri çekti.
NATO Ukrayna’nın savaşabileceğini kabul etti. Kiev yönetimi kendisini beklenmedik bir şekilde faydalı, daha fazla desteğe layık bir müttefik olarak gösterdi ve Putin’in Rusya’sıyla büyüyen çatışmalarda yeni seçenekler sağladı.
Ukrayna’ya giderek daha güçlü silahlar gönderildi. ABD Başkanı Joe Biden’ın çekincelerinin aşılması sancılı bir süreç olmaya devam etti. Biden, ABD ve NATO’nun kendi birlikleriyle müdahale etmesi ya da Ukrayna’ya en güncel askeri teknolojiyi sağlaması halinde bile üçüncü bir dünya savaşından korkuyordu.
Biden, NATO hava kuvvetleri tarafından emekliye ayrılan Amerikan yapımı eski F-16 saldırı uçaklarının tedarikine izin vermeye ikna edildi. Bu uçaklar henüz savaşta kullanılmadı. Bu durum Rus hava kuvvetlerine saldırı için daha fazla alan sağlıyor.
Batılı analistlerin çoğu Putin’in nükleer bir kılıç sallamasının blöf olduğunu düşünüyor.
Rusya’nın en önemli müttefiki Çin, nükleer silahların kullanılmasını istemediğini açıkça ortaya koydu. Pekin’in ihtiyacı olan son şey Doğu Asya’da bir nükleer silahlanma yarışı.
Batı kampında yer alan Japonya ve Güney Kore, bir gün tutumlarını değiştirecek kadar tehdit altında hissederlerse, nükleer silah yapabilecek teknolojik kapasiteye sahip.
Joe Biden ise hala Vladimir Putin’in blöfünü görmek istemiyor.
Washington, tedarik ettiği silah sistemlerinin kullanımına sınırlamalar getirmeye devam ediyor, Ukraynalıların Rusya içindeki hedefleri vurmasını yasaklıyor.
Ukrayna lideri Zelenskiy bu kararın bir ellerini arkadan sıkıca bağladığına inanıyor ve bunun değiştirilmesi için bastırıyor.
Ancak geçen yaz itibarıyla, NATO binlerce askeri Baltık bölgesinden Yorkshire’a kadar uzanan bir alanda eğitti, modern Batı tankları ve zırhlı araçlardan oluşan etkileyici bir güç oluşturdu.
Plan, Rus cephelerini yararak Donbas ve Kırım arasındaki bağlantıyı koparacak bir saldırı tertip etmek üzerine kuruluydu.
Ama başarısız olundu.
Rus savunması çok güçlüydü ve hava desteği olmadan NATO tarzı koordine edilmiş bir ‘tüm silahların kullanıldığı’ savaş girişiminin eli mahkumdu.
Ukrayna’nın özündeki zayıflık, finansman ve silah için başkalarına bağımlı olmasından kaynaklanıyor
Kiev yönetimi kendi silahlarının çoğunu kendisi üreten ve çok daha fazla nüfusa sahip bir düşmanla karşı karşıya. Rusya’nın 140 milyonu aşan nüfusu Ukrayna’nın yaklaşık üç buçuk katı.
Ölümlerin on binlerle ifade edildiği bir savaşta bu oldukça önemli.
ABD’de ise iç politika devreye girdi.
Joe Biden’ın Ukrayna için 60 milyar dolarlık “güvenlik ödeneği” talebi, ABD Kongresi’nde aylarca bekletildi. Çoğunlukla Donald Trump’ın destekçileri bu paranın daha yakın meselelere, özellikle de Meksika ile güney sınırındaki yasadışı göçe ayrılmasını istedi.
Bu ek ödenek ancak 24 Nisan’da Biden tarafından imzalandı ve yasalaştı.
Moskova’nın uzun bir savaş için yeniden tasarlanmış bir ekonomide, olabildiğince hızlı silah ve mermi ürettiği bir dönemde, ABD ordusunun hatırı sayılır lojistik kapasitesinin bile Ukrayna’nın cephaneliğini doldurması aylar alabilir.
Belçika’daki NATO karargahından üst düzey bir yetkili bunu bir “üretim savaşı” olarak tanımlıyor ve “Rusya, Ukrayna’nın ihtiyacı olduğunu bildiğimiz şeylerde bizi geride bırakıyor” diyor.
Batı yaptırımları Rusya’nın ekonomisini çökertmeyi başaramadı. Ruslar petrol ve doğalgazı için yeni pazarlar buldu.
Rusya, İran’dan insansız hava araçları ve Kuzey Kore’den mühimmat satın alıyor. NATO’ya göre Çin doğrudan ölümcül yardımda bulunmuyor ama Rusya’ya başka şekillerde yardım ediyor.
BBC’ye konuşan üst düzey bir NATO yetkilisi, “Çin’in Rusya’nın savaş çabalarına maddi katkıda bulunduğuna şüphe yok. Çin, savunma sanayi tabanını yeniden inşa ediyor ve gerçek bir fark yaratıyor” diyor.
“Makine aksamları ve mikroelektronik Çin’den geliyor ve doğrudan savunma sanayilerini güçlendirmeye gidiyor, böylece Ruslar daha fazla tank ve füze üretiyor.”
“Çin ve Rusya arasındaki değişen ilişkinin jeostratejik açıdan en büyük sonuçlarından biri, Çin’in bir daha asla küçük ortak olmayacağı.”
Sınır bölgeleri
Proliska adlı bir grupta psikolog olarak çalışan Vika Pisna, Harkov’un kuzey doğusunda, Rusya sınırına çok yakın Yurçenkove’ye doğru toprak bir yolda arabasını sürdüğünde, bölgedeki bir anaokulunda yangın vardı.
Vika, bir yılını Rusya’nın tehdit ettiği cephe köylerine giderek sivilleri tahliye etmekle geçirmiş.
Yangın esnasında anaokulunda hiç çocuk yoktu. Tüm sınır köyleri gibi Yurçenkove’de de sadece birkaç yaşlı ya da hasta sivil vardı.
Anaokulu aylar önce terk edilmiş olmalıydı. Ön tarafa doğru uzayan bahçedeki kaydırakların üzerinde otlar büyümüştü.
Motosikletinde bir yatak ve birkaç parça eşya taşıyan ve kendisi de köyü terk ediyormuş gibi görünen bir adam, yangının nasıl çıktığını bilmediğini ama top mermisi olmadığını söyledi.
Yangın nasıl başladı, bilinse de bilinmese de, ahşap duvarları çatırdarken ıssız ve terk edilmiş köydeki hiç kimse anaokulundaki yangını söndürmeye çalışmadı.
Rusya, güçlerinin 10 Mayıs’ta sınırı geçmesinden bu yana Harkov’a saldırı halinde.
Putin, sınırın kendi tarafındaki Rus şehri Belgorod’daki sivilleri korumak için bir tampon bölge oluşturmayı planladıklarını söyledi. Ukrayna, sınırın kendi tarafında Rusya’yı sivilleri öldürmekle suçluyor.
Saldırı aktif cephe hattını genişleterek Ukrayna’yı Harkov bölgesini takviye yapmaya zorluyor ve başka yerlerde Rusya’nın yararlanmaya çalışabileceği boşluklar bırakıyor.
Vika ve minibüsünü sınır bölgesine kadar takip ettik, çatışmaların merkezinde yer alan ve enkaza dönüşen sınır kasabası Vovchansk’tan uzak durduk.
Birkaç kilometre öteden dahi o bölge, yeni patlamalardan gökyüzüne yükselen siyah dumanlarla bir cehennem çukuruna benziyordu.
Vika’nın listesindeki ilk kadın Liubov bölgeyi terk etmeye hazırdı. Vika birkaç torbaya doldurduğu eşyalarını taşımasına yardım ederken Liubov’un ön bahçeye bağladığı köpek yabancılara havlıyordu.
Ta ki Liubov onu minibüse bindirine kadar. Köpek, o vakit sakinleşti.
Vika evcil hayvanlarını da beraberlerinde getirmeleri için insanları teşvik ettiğini söylüyor.
“Her şeyinizi kaybetmişseniz, evcil hayvanınızın olması sizi rahatlatır.”
Köpeği ve bavullarıyla birlikte minibüste sıkışmış Liubov, “Yüreğim sızlıyor. Bu evde 40 yıldan fazla yaşadım” diye söze başlıyor.
Bombardıman yüzünden mi ayrılıyordu?
“Herhalde! Patlama çok yakındı, 100 metreden daha azdı belki. Bütün pencerelerim patladı.”
Vika, tahliye için çağırdığı diğer insanları ikna edemedi. Demirden bir kapıyı tıklattı. Yaşlı bir kadın kapıyı aralıkla açtı.
“İyi günler. Siz Emma mısınız?” diye sordu Vika.
Emma ve kocası, içeride gözden uzak bir yerde, orayı terk etmeyi reddeti. Vika onları ikna etmeye çalıştı.
“Dün çok yakınlarınızda bombardıman vardı. Bu çok tehlikeli. Kendinizi tehlikeye atıyorsunuz. Taşınmanıza yardımcı olacak gönüllülerimiz var, yardımlar, ilaçlar ve diğer her şey için yardımcı olacaklar. Hepsi ücretsiz olacak. Ayrıca psikolojik yardım da alacaksınız.”
“Teşekkür ederim! Her şey için teşekkür ederim ama burayı terk etmeyeceğim.”
“Bakın, insanları tahliye ediyoruz çünkü buralar çok tehlikeli. Eğer isterseniz geri dönebilirsiniz. Ama şu anda burası çok tehlikeli, her bir iki saatte bir bombardıman oluyor. Gitmek en iyisi. Daha fazla bombardıman olacak ve daha fazla yere isabet edecek. Burası çok tehlikeli.”
“Biliyorum.”
“Bedava! Bedava bir yerin olacak.”
“Gitmeyeceğim.”
Emma kapıyı kapattı.
‘Patriot hava savunma sistemi bizde yok’
Rusya 23 Mayıs günü öğleden sonra bir bombardıman başlatmıştı. Bu bombardımanın üzerinden bir saat geçmemişti. Bölgede yanan bir matbaadan, bir ceset torbası çıkarılıyordu.
Saldırıda yedi kişi hayatını kaybetti.
Ukrayna sınırlı hava savunma sistemlerini nasıl konuşlandıracağı ve kullanacağı konusunda zor seçimler yapmak zorunda. Matbaayı vuran füzelere müdahale edilmedi. Saldırıdan önce, sonra ve saldırı sırasında matbaanın üzerinde uçan Rus insansız hava aracına da müdahale edilmedi.
Bahçede, itfaiyeciler yangını söndürmek ve daha fazla ceset aramak için binaya girerken, Harkov Emniyet Müdürü Volodimir Timoşko öfkesini zorlukla kontrol edebiliyordu.
“Tüm füzeler hedeflerini vurdu. Vurulmadılar. Neden? Çünkü Belgorod bölgesinden gelen füzelerin varış süresi yaklaşık 40 saniye. Bu füzeler sadece Patriot hava savunma sistemi tarafından vurulabilir, ki bu da bizde yok.”
Günler sonra, matbaada çalışan işçilerden biri Olena Lupak yaraları nedeniyle hala hastanede tedavi görüyordu. Açıktaki derisinin çoğunda şarapnel ve patlamadan kaynaklanan yaralar vardı ve saçları yanmıştı.
Olena, patlamadan en çok etkilenen basılı kağıt paletleri sayesinde hayatının kurtulduğuna inanıyor. Duygusaldı, hıçkıra hıçkıra ağlıyor, sonra gülümsemeye çalışıyordu, başına gelen her şey onu travmatize etmişti.
“Hiçbir şeyden korkmuyordum ama şimdi Harkov’da olmaktan bile korkuyorum. Rusya’nın terörist bir devlet olmadığını ve sadece askeri hedeflere saldırdıklarını umuyordum ama sivilleri vurdular.”
“ABD’ye bize yardım ettiği için teşekkür ediyorum. Almanya’ya ve tüm dünya ülkelerine yaptıkları için minnettarım. Ama biz çaresiziz ve hiçbir şeyimiz yok. Çok acı çekiyoruz… Kendimizi savunamıyoruz.”
Uzun savaş
Ukrayna, Olena Lupak’ın korktuğu kadar kötü durumda değil, ancak bu ay Harkov’da böyle hissetmek anlaşılabilir bir durum. Yapı marketten gelen ve hastane yataklarında paramparça uzuvlarıyla yatan yaralılar da en az onlar kadar korku içindeydi.
Yapı marketin tavanı çöktüğünde bacakları ezilen Vitalii, “Dürüst olmak gerekirse ne olacağını bilmiyorum. Bir an önce bitmesini istiyorum ama nasıl biteceğini bilmiyorum” diyor.
Yangın çıkınca ikinci kattan atlayan ve kötü bir şekilde düşen Oleksandr ise karşı yatakta yatıyor. Oleksandr Ukrayna’nın Rusya ile bir anlaşma yapamayacağını söylüyor.
“Bence onları yenmeliyiz. Buraya kötü niyetle geldiler.”
Savaşın başlangıcında orduya kaydolmak için oluşan kuyruklar çoktan yok oldu. O ilk gönüllü dalgasındaki pek çok kişi öldü ya da savaşamayacak ölçüde yaralar aldı.
Ukrayna genç erkekleri askere almak için daha fazla çaba sarf ediyor. Cephedeki savaşçılarının çoğu orta yaşlı ve tükenmiş haldeler. Ukraynalı generaller Rusya’nın yaptığı gibi hayatları heba etmiyor. Ancak yine de önemli sayıda ölü ve yaralı veriyorlar.
Ukrayna’nın Avrupalı müttefikleri, farklı derecelerde de olsa, daha fazla destek sunmaya çalışıyor. Amerikan askeri yardım paketi de ulaştığında bir fark yaratacaktır. Bu sayede Ukrayna savaşmaya devam edebilecek.
Bu, savaşı kazandırmayacak ama Kasım ayındaki ABD başkanlık seçimlerinden önceki son yardım olacak. Donald Trump seçimi kazanırsa, Ukrayna’ya yardım etmek için Joe Biden kadar bastırıp bastırmayacağını kimse bilmiyor.
Ukrayna aynı zamanda insansız hava araçları konusunda kendisini geliştiriyor. Silahlı İnsansız Deniz Araçları, patlayıcılarla dolu mürettebatsız botlar, Rus savaş gemilerini batırdı ve Karadeniz’deki ihracat yollarını yeniden açtı.
Uzun savaşlarda momentum bir ileri bir geri değişebilir. Ukrayna yeni silahlarını henüz alamamışken, Rusya şimdi bunu bir fırsat olarak görüyor ve daha fazla bastırıyor.
Bu tehlikeli yazın en büyük sorularından biri, Rusya’nın büyüklüğü, ağırlığı ve azminin Ukrayna’yı bu savaşta stratejik denklemi değiştirecek bir yenilgiye uğratıp uğratamayacağı.
Ukrayna ve müttefikleri, insan ve mühimmat açısından yüksek bir maliyetle Rusya’nın sınırlı bir bölgeyi ele geçirmekten daha fazlasını yapabilecek savaş gücüne sahip olmadığına inanıyor.
Ancak bir yıl öncesine, Ukrayna’nın yaz taarruzu için umutların yüksek -çok yüksek- olduğu zamanla kıyaslarsak Rusya artık daha güçlü ve Ukrayna’nın lehine niteliksel bir değişiklik olmazsa Moskova bu savaşı daha da derinleştirmek için elinden geleni yapacaktır.
]]>Bu nedenle bu sığınmacıların önemli bir bölümü rotasını Kıbrıs’a çevirdi. BBC Arapça, bu sivillerden bazılarıyla görüştü.
“Sürekli korku ve panik içinde yaşıyoruz” diyen Suriyeli Alya, dört çocuğundan üçü ile beraber Lübnan’da yaşıyor.
43 yaşındaki Alya ve ailesi, 2011’de savaşın patlak vermesinden bir yıl sonra Suriye’nin İdlib kentindeki evlerini terk ederek Lübnan’a sığındı.
Ülkede karşılaştıkları kısıtlamalar ve düşmanca tutumlar hayatlarını daha da zor hâle getirdiği için çaresizlik içinde Lübnan’ı da terk etmeyi düşünüyor.
Alya, küçük oğlunun her akşam gözaltına alınacağı korkusuyla ağabeyini beklediğini, eve döndüğünü görünce de rahatlayıp ona sarıldığını söylüyor.
1,5 milyona yakın Suriyeliye ev sahipliği yapan Lübnan, kişi başına düşen mülteci sayısı açısından dünyada ilk sırada.
Mülteci karşıtlığı Lübnan için yeni bir mesele değil.
Ancak özellikle 2019’da ekonomik krizin baş göstermesi ile geçtiğimiz yıllarda mültecilere yönelik düşmanca tutumun yaygınlaştığı görüldü.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) verilerine göre, Lübnan’daki her 10 Suriyeliden 9’u aşırı yoksulluk içinde yaşıyor.
Özellikle Nisan ayında Hristiyan Lübnan Güçleri Partisi’nden (LGP) bir sorumlunun kaçırılarak öldürülmesi düşmanlıkları körükledi. Lübnan polisi, olaydan çoğunluğu Suriyelilerden oluşan bir çeteyi sorumlu tuttu.
Bunun üzerine çok sayıda Suriyeli sokaklarda darp edildi, bazıları da hakarete uğradı.
Bundan önce de yerel yetkililer ve bazı gruplar yasal bir oturma izinleri olmadığı gerekçesiyle sığınmacıları sığınaklarından çıkarttırmış, çalıştıkları işletmeleri kapattırmış ve diğer Lübnanlılara, Suriyelilere evlerini kiraya vermemeleri konusunda baskı yapmıştı.
Şimal’de sığınmacıların yasa dışı olarak kaldıkları konutlar ve yerleşim alanlarından çıkarılmasına yönelik tahliye operasyonlarını yöneten Vali Ramzi Nohra, “Lübnan Suriyelilere elinden geldiğinden de fazlasını sundu” sözleriyle bu eylemleri savunuyor.
Irkçı olduğu suçlamalarını reddeden ve sadece kanunları uygulamaya koyduğunu söyleyen Nohra, “Bir komşuyu bir ya da iki gün ağırlarsınız, sonsuza kadar değil” diyor.
Nohra, “Herhangi bir ülke vizeniz bittikten sonra da kalmanıza izin verir mi? Gerekli evrakları olan Suriyelilere kapımız açık ve eylemlerimiz sadece ülkede yasa dışı olarak kalanları kapsıyor” diye de ekliyor.
UNHCR verilerine göre, Suriyelilerin yüzde 80’i Lübnan’da resmi bir oturma iznine sahip değil dolayısıyla her an gözaltına alınabilir ya da ülkeden sınır dışı edilebilirler.
Lübnanlıların önemli bir bölümü, ülkelerindeki Suriyeli sığınmacıların UNHCR ve paydaşlarının gönderdiği yardımlar sayesinde çok iyi koşullarda yaşadığına, hatta bu yardımlardan doğrudan faydalandıklarına inanıyor.
Alya, süpermarkette ya da sokaklarda dolaşırken, bazılarının “Suriyelilere bakın. Onlar iyi bir hayat yaşarken bizim kendi ülkemizde hiçbir şeye paramız yetmiyor” dediğini işitmiş.
“Yaşadığımız hayatı keşke gözleriyle görebilselerdi” diyor.
2 Mayıs’ta Lübnan’ı ziyaret eden Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen, ülkeye bir milyar dolarlık yardım paketini açıkladı.
Bu yardım paketi, Avrupa ülkelerine yasa dışı göçün önüne geçmek isteyen Avrupa Birliği’nin Suriyelileri kendi topraklarında tutması karşılığında Lübnan’a verdiği bir rüşvet olarak da görüldü.
Lübnan’da meclis bu açıklamadan birkaç gün sonra, hükümete ülkedeki yasa dışı göçmenlere yönelik tüm önlemleri alması çağrısında bulundu.
Bu, Lübnan’daki Suriyeliler sorununa ilişkin ilk siyasi mutabakat oldu.
Lübnan, Suriye’de geniş alanların artık sığınmacıların dönebileceği kadar güvenli olduğunu, Birleşmiş Milletler’e bağlı kurumların, gerekli yardımı Lübnan yerine doğrudan Suriye’ye ulaştırarak sığınmacıların geri dönüşünü kolaylaştırması gerektiğini savunuyor.
Lübnanlı milletvekilleri, “yasa dışı bir şekilde ülkeye girip burada yaşayan Suriyelileri ülkelerine geri göndermeleri için” hükümete bir yıl müddet verdi.
Pek çok şehirde, üzerinde bir sığınmacı çocuğun resmiyle beraber “YARATTIĞINIZ HASARI ONARIN” mesajı yazan afişler asıldı.
Bu afiş kampanyasının arkasındaki Lübnanlı sanat direktörü, bunun kişisel bir eylem olduğunu, Lübnan’da pek çok insanın ülkeye yönelik bir tehlike olarak gördüğü “mülteci krizine” parmak basmak istediğini söyledi.
Kampanyanın arkasında kim olursa olsun, verilen mesaj, mültecilerin ülkeye “hasar verdiğine” ve BM’nin de bunda sorumluluğu olduğuna yönelik algıların bir yansıması.
UNHCR’nin Lübnan’daki yetkilisi BBC’ye yaptığı açıklamada, “Suriyeli sığınmacıları Lübnan’da tutmaya yönelik uluslararası bir komplo yok ya da gizli bir niyet yok” ifadelerini kullandı.
Açıklamada, “Duruşumuzla ilgili her zaman şeffaf davrandık: Ne BM ne UNHCR Suriyeli mültecilerin ülkelerine dönüşüne engel oluyor” denildi.
Buna rağmen Suriyeli karşıtlığı devam ediyor ve çok sayıda sığınmacı Lübnan’ın dışında yaşayabilecekleri bir ülke arıyor. Yakınındaki ülke Kıbrıs’ta içişleri bakanlığı verilerine göre Lübnan’dan gelen Suriyeli sığınmacıların sayısı 27 kat arttı.
Yaklaşık bir ay önce Alya ve çocukları, 35 kişiyi taşıyan bir göçmen teknesine binerek, aynı şekilde bir yıl önce yasa dışı bir yolculuk yaparak adaya gelen kocası ve dördüncü çocuğuna katılmak için Kıbrıs’a doğru yola çıktı.
Kıbrıs sularına ulaşmayı başarsalar da, daha sonra sahil güvenlik güçleri teknelerini geri dönmeye zorladı.
Lübnan’da çocuklarının artık bir geleceği olmadığına inandığını söyleyen Alya, bütün risklerine rağmen bu yolculuktan korkmadığını da sözlerine ekliyor:
“Ne olabilirdi ki? Ölürdük en fazla. Ha oradaymışım, ha burada. Ben zaten öldüm. “
]]>BBC’nin edindiği bilgiye göreABD kolluk kuvvetleri, Washington’daki bir koleksiyoncuya satılan 268 parçanın iadesi için de başvuruyu ele alıyor.
Müze yönetimi bu parçaların kendi envanterlerinde olduğu iddia ediyor.
Dünyanın ve İngiltere’nin en büyük müzelerinden biri olan British Museum, geçen yıl koleksiyonundaki bazı antik mücevher, takı ve diğer eserlerin kaybolduğunu, çalındığını ya da hasar gördüğünü duyurmuştu.
New Orleans’ta yaşayan bir alıcı BBC’ye yaptığı açıklamada bir FBI ajanının kendisine e-posta göndererek eBay’den satın aldığı iki parça hakkında bilgi istediğini söyledi.
Bu parçaların artık kendisinde olmadığını belirten alıcı, yetkililerin de henüz nerede olduklarını tespit edemediğini düşünüyor.
British Museum, çalındığı ya da kaybolduğu tahmin edilen 1.500 eserden şu ana kadar 626’sının geri getirildiğini açıkladı. 100 eserin ise bulunduğu ancak henüz müzeye ulaşmadığı kaydedildi.
Çalındığı düşünülen eserlerin büyük çoğunluğu henüz kayıt altına alınmamıştı. Müze bu yüzden eserlerin koleksiyonundan geldiğini kanıtlamanın yollarını arıyor.
Kıdemli bir küratör olan Peter Higgs, British Museum tarafından bazı eserleri çalmak, eritmek, satmak ve onlara zarar vermekle suçlanıyor.
Davayı gören mahkemeye sunulan belgelere göre müze, Higgs’in en az 10 yıl boyunca müzenin depolarından, çoğunlukla kaydı henüz yapılmamış eserler çaldığını ve sattığını iddia ediyor.
Müze, Higgs’in yaklaşık 100 bin sterlin (127 bin dolar) değerinde eser çaldığını ve bu eserleri Amerikalı ikinci el satış ve açık artırma platformu eBay’deki en az 45 alıcıya sattığını öne sürüyor.
Higgs ise bu iddiaları reddediyor.
eBay’deki üç alıcı, “sultan1966” adlı satıcının kendisini “Paul Higgins” veya “Paul” olarak tanıttığını söylüyor.
Mahkeme belgelerinde British Museum, Higgs’in “sultan1966” hesabının kendisine ait olduğunu kabul ettiğini belirtiyor.
New Orleans’lı alıcı Tonio Birbiglia BBC’ye yaptığı açıklamada “sultan1966″dan iki ürün satın aldığını söyledi.
FBI’ın soruşturması kapsamında gösterdiği eBay kayıtlarını Birbiglia’nın makbuzlarıyla karşılaştırarak bu bilgiyi teyit ettik.
British Museum bu eserleri henüz incelemediği için kendi koleksiyonuna ait olup olmadıklarını bilmiyor.
Eserlerden biri Birbiglia’nın Mayıs 2016’da 42 sterline (53 dolar) satın aldığı, Roma aşk tanrısı Cupid’i yunusa binerken tasvir eden bir mücevher.
Diğeri ise 170 sterline (217 dolar) satın aldığı, bokböceği işlemeli turuncu bir mücevher.
FBI’ın kendisiyle iletişime geçtiği dönemde bir antika dükkanında çalışan Birbiglia, şaşkınlığa uğradığını, mücevherleri muhtemelen satmak için aldığını ve “olayların hiçbirini hatırlamadığını” söyledi.
Konuyla ilgili daha fazla bilgi istediğini söyleyen Birbiglia, FBI ve British Museum’ın kendisiyle tekrar iletişime geçmediğini belirtti.
BBC’nin edindiği bilgiye göre FBI, aynı satıcı tarafından satılan ve Washington DC’de bulunan 268 eseri daha inceliyor.
Alıcıya yakın bir kaynak BBC’ye yaptığı açıklamada, sultan1966’dan eBay üzerinden ürün satın aldığını, daha sonra aynı satıcıyla e-posta yoluyla doğrudan iletişim kurduğunu ve ürünler için 7 bin sterline (9 bin dolar) kadar ödeme yaptığını aktardı.
Kaynağa göre satıcı işlemler sırasında “Paul Higgins” adını kullandı.
Avrupa ülkelerine ve Hong Kong’a da satış yapıldı
Aynı kişinin ABD dışına da satış yaptığına inanılıyor.
British Museum’ı hırsızlıklar konusunda ilk kez uyaran kişi olan Danimarkalı antika tüccarı Dr. Ittai Gradel, Hamburg, Köln, Paris ve Hong Kong da dahil olmak üzere çeşitli şehirlerdeki alıcılara satılan eserlerin izini sürdü.
Kendisinin iyi niyetle satın aldığı ve daha sonra başka bir özel koleksiyoncuya sattığı mücevherlerden bazıları Almanya’nın Idar-Oberstein kentindeki Deutsches Edelsteinmuseum’da sergilendi. Bu mücevherler bir sergi için müzeye ödünç verilmişti.
Mücevherlerden birinin 2. yüzyılda, obsidyen adlı volkanik camdan yapılmış nadir bir Herkül başı olduğu düşünülüyor.
Dr. Ittai Gradel, 2017 yılında Higgs olduğu düşünülen kişiyle yaptığı özel bir anlaşmada eser için 300 sterlin (382 dolar) ödediğini söylüyor. Satıcı Paul Higgins takma adını kullanıyordu.
BBC tarafından görülen e-postalarda Higgins adlı kişi, eserin büyükannesinden kardeşine miras kaldığını söylüyor.
British Museum, her iki mücevherin de kendi koleksiyonuna ait olduğuna inanıyor. Mücevherlerin olayların ardından İngiltere’ye götürüldüğü ve müze personeline teslim edildiği aktarılıyor.
]]>AFP’nin haberinde, Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu’nun (TOGG) ürettiği, geçen yıl piyasaya sürülen ilk SUV modeli T10X’in üretimine ve başarısına ilişkin bilgiler yer aldı.
KÜRESEL OTOMOTİV ENDÜSTRİSİNİN KALESİ BURSA
Togg’un üretim fabrikasının 40’ı kadın olan “yüksek nitelikli” çalışanlarına değinilen haberde, Bursa’da bulunan fabrikadan övgüyle bahsedildi.
Haberde, “Türkiye’nin kuzeybatısında, İstanbul’un karşısında, Marmara Denizi kıyısında yer alan Bursa ili, yarım yüzyıl içinde küresel otomotiv endüstrisinin kalesi haline geldi.” denildi.
“Marmara Denizi kıyılarında gri ve turkuaz renklerdeki yeni fabrikanın” Türkiye’nin otomotiv sektöründeki geleceğinde önemli rol oynadığı aktarılan haberde, “Halihazırda otomobil üretimiyle tanınan Türkiye, şimdi de şampiyonu Togg ile elektrikli otomobil pazarında boy gösteriyor.” ifadesine yer verildi.
TESLA’NIN ÖNÜNE GEÇTİ
Haberde, Marmara Bölgesi’nin, dünya otomobil sanayisinin önde gelen merkezlerinden biri haline geldiği değerlendirmesinde bulunularak, Fiat ve Renault’nun da aralarında bulunduğu büyük otomobil üreticilerinin 1970’lerden beri bu bölgede fabrikalar açtığı hatırlatıldı.
İsmini vermek istemeyen bir üretim müdürünün AFP’ye demecinden alıntıların da bulunduğu haberde, saat başı 20 araç üreten Togg’un 2023’te 20 bin araç üreterek, ilk yılında 2 bin araç üreten Tesla’nın önüne geçtiği belirtildi.
TÜRKİYE 2023’TE ELEKTRİKLİ OTOMOBİL SATIŞLARINI 9 KAT ARTIRDI
Haberde, Taşıt Araçları Tedarik Sanayicileri Derneği (TAYSAD) Başkanı Albert Saydam’ın, Togg hakkındaki açıklamalarından da bahsedildi.
Saydam’ın, “Bu proje, Türk otomotiv endüstrisi için önemli bir kilometre taşını temsil ediyor ve ülkenin küresel elektrikli araç pazarında lider bir oyuncu olma arzusunu simgeliyor” yorumunun aktarıldığı haberde, Türkiye’nin 2023’te elektrikli otomobil satışlarını 9 kat artırarak İspanya ve İtalya’dan daha büyük bir pazar haline geldiği anlatıldı.
Haberde, Türk otomobil sektörünün, üretiminin yaklaşık yüzde 70’ini Batı Avrupa’ya ihraç ettiği bilgisi de paylaşıldı.
ALMAN MEDYASINDAN TOGG’A TAM NOT
Almanya’nın önde gelen otomobil dergisi Auto Bild, “Türk Teslası Çok İyi” başlıklı yazısında, Türkiye’nin yerli ve milli aracı Togg’a övgüler yağdırdı.
Dergi, ToggT10X ile test sürüşü gerçekleştirdi ve aracın iç ve dış tasarımına tam not verdi. Togg’un 4.59 metre uzunlukta ve bin 515 litreye kadar hacimli bagajının seyahate uygun, koltuklarının da çok konforlu olduğunu belirtilirken Auto Bild dergisi Togg’un T10X modelini birçok yabancı marka otomobil ile kıyasladı.
Auto Bild dergisi, Kokpit bölümünün çeşitli dijital araçlar sunduğunu vurgularken, Togg’un dijital ekosistem fikirlerini dışa aktarmayı da başarması halinde rakiplerini geride bırakabileceğine de dikkat çekti.
Fiyat performans analizinde ise aynı segmentteki araçlardan daha uygun fiyata sunulduğunu belirtti.
TOGG ELEKTRİKLİ ARAÇ SINIFINDA LİDER
Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, TRT Haber’de gündeme dair soruları yanıtlamıştı.
Bakan Kacır, “Tüm sektörü dönüştürmeye öncülük eden bir markanın doğuşuna şahitlik ediyoruz. Togg, 2025 yılının başında Almanya’ya adım atacak, Avrupa pazarına girmiş olacak” açıklamasını yapmıştı:
Sadece yeni bir otomobil markasının değil, tüm sektörü dönüştürmeye öncülük eden bir markanın doğuşuna şahitlik ediyoruz. Bugün yollardaki Togg’lar 30 bine yaklaştı.
Togg hem elektrikli araç sınıfında lider hem de kendi modeli olan SUV araçlar arasında pazar lideri.
Türkiye önümüzdeki dönemde dünyada önemli bir batarya üretim üslerinden biri haline gelecek. Otonom sürüş, yapay zeka konusunda Togg’un önümüzdeki dönemde kabiliyetlerini geliştirmek çok önemli olacak.
“2025 BAŞINDA ALMANYA’DA SATIŞA ÇIKACAK”
Tüm sektörü dönüştürmeye öncülük eden bir markanın doğuşuna şahitlik ediyoruz. Togg, 2025 yılının başında Almanya’ya adım atacak, Avrupa pazarına girmiş olacak.
Yine aynı tarihlerde, geçtiğimiz aylarda Las Vegas’ta tanıtılan ‘fastback’ modelinin de pazara çıkması hedefleniyor. Önümüzdeki dönemde Togg’un yeni atılımları da olacak.
Bir yandan da yazılım geliştirmeleri devam ediyor. Son yeniliklerden biri de yüz tanıma oldu.
SATILAN HER 2 ELEKTRİKLİ OTOMOBİLDEN 1’İ Togg T10X
Togg T10X pazar lideri olmaya devam etti ODMD verilerine göre, elektrikli otomobil markaları arasında yükselişi devam eden Togg, nisanda da pazar liderliğini sürdürdü.
Nisanda 3 bin 3 adet satılan Togg, en yakın rakibine 2 bin 264 adet fark attı.
Bu dönemde Togg’un elektrikli otomobil pazar payı yüzde 49,25 olarak kayıtlara geçti. Bir diğer ifadeyle satılan her 2 elektrikli otomobilden 1’i Togg T10X oldu.
Yılın 4 aylık verilerine bakıldığında ise Togg’un elektrikli satışlarında pazar payı 7 bin 148 satışla yüzde 35,29 seviyesinde gerçekleşti.
]]>BBC News Diplomasi Muhabiri James Landale, bu tartışmaların arka planını analiz ettiği yazıda farklı ülkelerin olası senaryolara nasıl yaklaştığını inceliyor:
“Yarından Sonra” kulağa bir filmin ya da romanın başlığı gibi gelebilir. Ancak diplomatlar ve politika yapıcılar için bunun tek bir anlamı var; bu da Gazze’de savaş sona erdikten ‘sonraki günü’ ifade ediyor.
Çatışmanın yoğunluğu ve umudun yokluğu göz önüne alındığında, böyle bir düşünce şaşırtıcı, hatta iddialı bile görünebilir.
Ancak Gazze’de silahlar sustuğunda ne olabileceği ve ne olması gerektiği tartışmalarına artan bir ilgi var.
AB Dışişleri Bakanları bugün Brüksel’de Arap Birliği Genel Sekreteri’nin yanı sıra Ürdün, Mısır, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) mevkidaşlarıyla tam olarak bu konuyu görüşecekler.
Orta Doğulu ve Batılı ülkeler arasında müzakereler ve planlar yapılıyor. Pek çok kişi Kasım ayında yapılacak ABD Başkanlık Seçimleri öncesindeki fırsat penceresinin kapandığının farkında.
Ancak tüm bunlara rağmen neyin ne zaman olması gerektiği konusunda çok az fikir birliği var gibi görünüyor.
Bu hafta Filistin devletini resmen tanıyacak olan üç Avrupa ülkesinin ( Norveç, İspanya ve İrlanda) odağında iki devletli çözüme ilişkin tartışmayı yeniden canlandırmak var. Bu konu yıllardır siyasetçiler için sözden öteye geçmeyen bir slogan olarak kaldı.
Siyasi bir “sonraki gün” müzakeresinin ateşkese ve rehinelerin serbest bırakılmasına imkan tanıyacağı ümit ediliyor. İrlanda Başbakanı Simon Harris, “Barışa giden tek yol siyasidir” demişti.
İngiliz bakanlarsa savaş sonrası Gazze’nin yönetimine yardımcı olabilmesi için Filistin Yönetimi’nin en iyi şekilde nasıl desteklenebileceği konusuna odaklanıyor.
İngiltere Dışişleri Bakanı David Cameron bu hafta Lordlar Kamarası’nda yaptığı konuşmada, İsrail’e Filistin Yönetimi’nin gelirlerini alıkoymayı durdurması konusunda baskı yaptığını söyledi.
İsrail sadece Filistin Yönetimi’e vergi gelirlerini vermemekle kalmıyor, aynı zamanda İsrail’in aşırı sağcı Maliye Bakanı Belazel Smotrich Filistin bankalarını İsrailli muadillerine erişimini engellemekle tehdit ediyor.
Diğer yandan İngiltere Hazinesi’nin Filistin Yönetimi için yeni mali ve teknik destek yöntemleri hazırlaması bekleniyor.
Ancak hükümet içinde, İngiltere’nin bir Filistin devletinin nasıl kurulacağına ilişkin düşünceleri konusunda daha açık olması gerektiğini savunanlar da var.
Üst düzey bir kaynak bana, “Bir zaman çizelgemiz eksik. Başlangıç noktasında hemfikiriz: Savaşı durdurmak. Ve bir Filistin devletinin kurulması konusunda da hemfikiriz. Ancak oraya nasıl kalıcı bir şekilde ulaşacağımız belli değil. Eğer bunu belirlemezsek önümüzdeki 70 yıl boyunca bu sorunla uğraşacağız” dedi.
İsrail’den de farklı sesler yükseliyor.
Savunma Bakanı Yoav Gallant, Binyamin Netanyahu’nun savaş sonrası bir plan hazırlamayı reddetmesini kınayarak, “‘Hamas’tan sonraki gün’ ancak Filistinli birimlerin uluslararası aktörler eşliğinde Gazze’nin kontrolünü ele geçirmesi ve Hamas yönetimine alternatif bir yönetim oluşturmasıyla başarılabilir” dedi.
Savaş kabinesi üyelerinden Benny Gantz bir adım daha ileri giderek, Netanyahu’yu 8 Haziran’a kadar altı maddelik bir planı kabul etmemesi halinde hükümetten istifa etmekle tehdit etti. Plan, Gazze’nin askerden arındırılmasının ardından burada bir ABD, Avrupa, Arap ve Filistin ortak yönetiminin kurulmasını içeriyordu.
İki eski generalin de odak noktası siyasi olmaktan çok askeri.
Uzun vadede Gazze’yi İsrail ordusunun yönetmesinden kaçınmak istiyorlar; Gallant, bunun İsrail’in ağır bir bedel ödeyeceği “tehlikeli bir yol” olacağını söylemişti
ABD de bu görüşü paylaşıyor. Amerikan Dışişleri Bakanı Antony Blinken geçen hafta Senato’da yaptığı konuşmada, “Sadece Gazze’deki çatışmanın mümkün olan en kısa sürede sona ermesi değil, aynı zamanda İsrail’in Gazze’nin nasıl yönetileceği, güvenliğinin sağlanacağı ve yeniden inşa edileceği konusunda net bir planı ortaya koyması da zorunludur” dedi.
ABD ayrıca, kısa vadede Gazze’de güvenliği sağlayabilecek uluslararası bir güç üzerinde anlaşmaya varmaları için Arap devletlerine baskı yapıyor.
ABD kendi askerlerini sahaya sürmek yerine Mısır, Ürdün, Fas, Bahreyn ve BAE gibi ülkelerin bu görevi yapmasını istiyor.
Ancak diplomatlar, bu ülkelerin yalnızca Batı’nın Filistin devletini tanıması, iki devletli çözüme giden üzerinde anlaşmaya varılmış bir yol bulunması durumunda katılacaklarını açıkça belirttiklerini ve bir tür Filistin liderliğinin daveti üzerine geldiklerini söylüyor.
Türkiye’nin nasıl bir rol oynayabileceği de tartışılıyor
Bir Arap diplomat bana “Sonraki gün’ siyasi süreçten ayrılamaz, kapsamlı bir paketin parçası olmalıdır. Siyasi bir süreç olmadıkça kimsenin ayağı yere basmayacaktır” dedi.
Bazı Arap ülkeleri, ABD’nin İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşme sürecine gereğinden fazla odaklandığını savunuyor. Bunun, İsrail’in anlaşmasını daha geniş bir siyasi çözüme ulaştırmanın anahtarı olabileceğini kabul ediyorlar, ancak bunun bazı ABD’li yetkililer tarafından fazlasıyla “sihirli bir kurşun” olarak görüldüğünden şüpheleniyorlar.
Ayrıca ABD’nin İsrail için “sonraki gün” konusunda daha fazla düşünmesi; Filistin yönetimindeki Gazze için halk desteğini kazanabilecek ılımlı seslerle daha yakın temasa geçmesi gerektiğini düşünüyorlar.
Türkiye’nin savaş sonrası bir tür anlaşmaya varmak için Hamas üzerindeki nüfuzunu kullanarak nasıl bir rol oynayabileceği de tartışılıyor.
Nihayetinde herhangi bir anlaşmanın önündeki en önemli engel Binyamin Netanyahu’nun kendisi.
Filistin Yönetimi’nin herhangi bir rolüne kategorik olarak karşı çıkmak dışında bu konuyu tartışmayı reddediyor. Hükümetinin uzun vadeli İsrail işgalinden yana olan aşırı sağcı üyelerini rahatsız etmekten çekiniyor. Ancak İsrail başbakanın üzerindeki baskı artıyor ve bir gün seçim yapmak zorunda kalabilir.
Batılı bir diplomat, “Risk, ‘sonraki gün’ planının olmaması. İsrail Refah’a operasyonu sürdürebilir, Hamas hâlâ orada olabilir, başka bir Refah da olabilir. Askeri harekât aylarca sürebilir” dedi.
]]>Bunlardan biri yardımlar.
Bazı İsraillilerin, Kerem Şalom ana geçiş noktasından Gazze’ye giren yardım kamyonlarını protesto etmeye başlamasından aylar sonra mücadele, rakip aktivist grupların yardım konvoylarını engellemek veya korumak için çabaladığı diğer önemli kavşaklara da sıçradı.
Son haftalarda sosyal medya, yardım kamyonlarının engellendiği ve yağmalandığına dair görüntülerle doldu.
İşgal altındaki Batı Şeria’da yaşayan Yahudi yerleşimciler de dahil olmak üzere sağcı aktivistler düzinelerce video paylaştı. Bunlarda, aralarında çok küçük çocukların da bulunduğu kalabalığın yere yiyecekleri fırlattığı ve yardım kutularının üzerine bastığı görülüyor.
Bir aktivist, “Yardımın durdurulması önemli” diyor. “Kazanmamızın tek yolu bu. Rehinelerimizi geri almamızın tek yolu bu.”
Birçoğu, İsrailli rehineler serbest bırakılana kadar Gazzelilere yardımın ulaştırılmaması gerektiğini ve Gazze’ye yardımın sadece savaşın uzamasına hizmet ettiğini savunuyor.
Videoların birinde, bir grup coşkulu protestocu yağmalanmış bir kamyonun üzerinde dans edip kutlama yapıyor.
Bir diğerinde ise el konulmuş kamyonlardan biri alevler içinde görülüyor.
Diğer videolar, İsraillilerin Kudüs’te kamyonları durdurduğunu ve sürücülerinden Gazze’ye yardım taşımadıklarını kanıtlayan belgeler istediklerini gösteriyor.
Yüzleri görünüyor ve yaptıklarının cezasız kalacağını düşünüyor gibiler.
Batı Şeria’da Gazze’ye mal taşımayan en az iki sürücü araçlarından indirilerek dövüldü.
Filistinli tır şoförleri travma yaşadıklarını söylüyor.
Adel Amro BBC’ye “Geçiş noktasına ulaşmaktan korkuyorum” diyor.
“Öleceğimden korkuyorum.”
Amro, saldırıya uğradığında ticari olarak satın alınan malları Batı Şeria’dan Gazze’ye taşıyordu. Hedef alınan diğer sürücüler, Ürdün’den gelen yardımları taşıyordu ve Gazze’ye ulaşmadan önce Batı Şeria ve İsrail’i geçmeleri gerekiyor.
“Yerleşimcilerin saldırganlığından korktuğumuz için artık ana yollardan uzaktaki yan yolları kullanıyoruz” diyor.
İsrailli Yahudi ve Arap aktivistler saldırılara karşı bir arada
Bir dizi saldırının belgelenmesinin ardından bazı İsrailliler karşı harekete geçti.
Barış aktivistleri, saldırı düzenleyenlerin hareketlerini sosyal medya üzerinden takip etmeye ve önemli geçiş noktalarında konuşlanmaya başladı.
Kamyonların Batı Şeria’nın güneyinden İsrail’e girdiği Tarkumiye kontrol noktasında, ‘Standing Together’ grubunun üyeleri artık düzenli nöbet tutuyor.
Tarkumiye son zamanların en hazin saldırılarından birine sahne oldu.
Standing Together’ın kurucularından Suf Patishi, “Gazze’deki insanlar açlıktan ölüyor ve yardımın Gazze’ye ulaşması gerekiyor” dedi.
Konvoylara yönelik son saldırılarla ilgili olarak, “İsrail toplumu bu eylemlere karşı olduğunu yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirmeli” diyor.
“Açlıktan ölmemeyi istemek, büyük bir talep değil.”
Grupta, İsrail’in her yerinden Yahudiler de Araplar da var.
Hayfalı İsrailli Arap Nasır Odat için Tarkumiye’ye gitmek, 7 aydan uzun bir süre boyunca Gazze’deki savaşı çaresizce izledikten sonra kendisini yararlı hissetmesi için bir fırsat sağlamış.
“Kendimi daha güçlü hissediyorum” diyor. “Nihayet yardım edebileceğim bir şey var. Açlıktan ölmek üzere olan bu insanlara yardım etmek.”
Kavşağın ortasında, yakıcı güneşten palmiye ağaçlarının altında durarak korunan barış aktivistlerine, yoldan geçen kamyon sürücüleri minnettarlıkla el sallayıp korna çalıyor.
Sağcı göstericilerden oluşan küçük bir grup da orada, ancak Patishi’nin gönüllülerinin sayısı onlardan oldukça fazla.
Taraflar farklı görüşlerini karşılıklı tartışıyor ve tartışma gittikçe hararetleniyor.
Polis memurları, kavga çıkması durumunda ayırmaya hazır bir şekilde yakınlarda duruyor.
Barış aktivistleri, Benjamin Netanyahu hükümetinin en sağcı üyelerinden biri olan Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in kontrolündeki polis teşkilatını, saldırıları durdurmak için pek bir şey yapmamakla suçluyor.
Yerleşimcilerin yetkililerden yardım aldığına dair kanıtların bulunduğunu söylüyorlar ve buna örnek olarak yardım kamyonlarına saldırı düzenleyen grupların polis ve ordudan yardım talep ettiği ve bu taleplerin kabul gördüğü mesajlara dikkat çekiyorlar.
Patishi, “Saldırıların meydana geldiği bölgelerde çoğu zaman polis de vardı, ancak onları harekete geçmeye zorlayacak kimse yok” diyor.
“Ve bu çok üzücü çünkü polis kanunlara uygun davranmalı.”
Kamyonlar geçerken iki genç kadın İsrail bayrağı salladı ancak onları durdurmaya çalışmadı.
Kendilerinden Ariel ve Shira (gerçek isimleri değil) olarak bahsedilmesini isteyen ikili, neden orada olduklarını anlattı.
Ariel, “Açıkçası önlerini kesmek zorunda kalmamayı tercih ederiz” dedi.
“Yağmalamayı sevmiyorum. Hobilerim arasında yer almıyor. Ama arkadaşlarımızın ve ailemizin ölmesindense bunu yapmayı tercih ederiz, savaş uzadıkça olacak olan bu.”
Her iki kadın da bu nedenle Gazze’de insanların açlıktan ölebileceğinin farkındaydı ancak Hamas’ın yardımları ihtiyaç sahiplerine dağıtmak yerine çalıp stokladığına inanıyorlardı.
Yardım kamyonlarının durdurulması, yağmalanması ve ateşe verilmesinin yarattığı İsrail imajı konusunda endişelenmiyorlardı.
Shira, “Başkalarının ne düşündüğünü umursamayı bırakıp hayatımı ve ailemi korumak için gerekeni yapmanın zamanı geldi” dedi.
Ariel polisi dert edinmiyor.
“Engelleyebileceklerinden emin değillerse müdahale etmeyecekler” dedi. “Bitiremeyecekleri bir şeye başlamazlar.”
]]>(İLİÇ)- Erzincan İliç’te 9 işçinin hayatını kaybettiği maden faciasında hazırlanan bilirkişi raporu ihmalleri göz önüne serdi. İşçilerin güvenliği için hazırlanması gereken “acil eylem planının olmadığına” işaret edilen raporda, radar verilerindeki hareketlenmeye rağmen “personelin alandan uzaklaştırılmadığı”, “olay günü SMS ve mail iletişiminin yetersiz kaldığı, bazı birimlerin haberdar edilmediği”, “dinamit patlatmalarının çatlaklara yol açtığı” saptandı. Alandan alınan su örneklerinde ise “su kaynaklarında kirlenme olduğu” tespitine yer verildi.
Erzincan’ın İliç ilçesinde bulunan Çöpler Altın Madeni’nde 13 Şubat tarihinde yaşanan ve 9 kişinin 10 milyon metreküp toprağın altında kaldığı maden faciası sonrasında İliç Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından talep edilen bilirkişi raporu soruşturma dosyasına girdi. Raporda, faciaya götüren ihmaller sıralandı. Bilirkişi raporuna, olayın ardından maden alanın son fotoğrafları da konuldu.
Radar verileri: “Personelin alandan uzaklaştırılması gerekirdi”
Olayın yaşandığı gün, saat 08.00’de topraktaki “hareketlenmelerin radar verilerindeki sorumlu kişilerce anlaşılmadığı” raporda saptandı. Buna göre; “13 Şubat 2024 tarihinde saat 08.00 veya saat 10.00’dan itibaren bu değerlendirmenin yapılarak sahadaki personelin alandan uzaklaştırılması gerekirdi” tespiti yapıldı.
Raporda, yine radar verilerine göre, 11-12 Şubat 2024 tarihlerindeki ölçümlerde “hareketin hızının 2 kat hızlandığı ve hareket hızının artarak devam ettiği” gözlemlendiği kaydedildi.
“Acil eylem planı yok”
İşverenin yükümlülükleri açısından hazırlanması gereken “acil eylem planın” olmadığını belirtilen raporda, “Bize teslim edilen belgeler içinde acil eylem planı olmamakla birlikte kaza sonrası alınan ifadelerden acil eylem planının devreye alındığı anlaşılmaktadır. Ancak ilgili durum kaza sonrası için geçerli olmuştur. Oysa liç sahalarında heyelanlar geçmişte sıkça yaşanmış olup olası tehlikeli bir durum olduğu bilinmektedir ve bu duruma karşı doğru bir planlama yapılmamıştır. Özellikle alt işverenlerle ilişki, iletişim düzensiz ve yetersizdir” denildi.
“Bazı birimler haberdar edilmedi”
Faciada beş işçinin hayatını kaybettiği, acil toplanma yeri olan konteynır alanının yanlış konumlandırılmış olmasına işarat edilen raporda, şu tespitlere yer verildi:
“Olay günü SMS ve mail iletişimi de yetersiz kalmış olup bazı birimler haberdar edilememiştir.
Acil eylem planı kapsamında hızlı ve tüm çalışanlarla iletişimi sağlayan bir haberleşme sistemi kurulmamıştır.
İSG departmanının birlikte ve acil eylem planının doğru hazırlanmaması konusunda İSG departmanının kusurlu oldukları kanaatine varılmıştır.”
“Dinamit patlatmaları çatlaklara yol açtı”
Dinamit patlatmalarının liç yığınına yakın yapıldığı, bu nedenle “oluşturacağı ivme/titreşim etkisiyle stabiliteyi etkilemesi ve zeminde oturma ve çatlaklara yol açması, mevcut çatlakları genişletmesi muhtemeldir” denilen raporda, “Faz 5 inşaatı sırasında yapılan patlatmalar incelendiğinde toplam 23 atımın 18 inin Ocak 2024 tarihinden kayma gerçekleşme tarihine kadar yapıldığı görülmektedir. Yapılan patlatmalar içerisinde en yüksek titreşim hızını veren patlatmalar 5 -24 Ocak 2024 tarihlerinde bunları takiben yığın liçinin deplasman değerleri artmaya başlamıştır.” görüşüne yer verildi.
“Su kaynaklarında kirlenme var, ağır metaller gözlemlendi”
Su örneklerinde yapılmış analiz sonuç raporlarında da “ağır metaller” gözlemlendi. Raporda, “Ağır metallerin kalite standart değerlerini aşmış oldukları, özellikle civa parametresinin hemen hemen tüm su numunelerinde 61 yerde geçtiği tespit edilmiş. Su numunelerinin sadece civa parametresi açısından değerlendirilmesi halinde dahi, su kaynaklarında bir kirlenme olduğunun söylenebileceği anlaşılmaktadır” tespitine yer verildi.
Raporda, cıva metalinin 2021 ÇED raporunda “Rafinasyon Ünitesi” başlıklı bölüm içerisinde geçtiği hatırlatıldı.
“Balıklarda kimyasal zehirlenme yok“
Balık ölümlerine ilişkin yapılan analiz sonuçlarında “pestisitler tespit edilebilir düzeyde bulunamadı” ifadesi yer alırken, “Balıklarda kimyasal bir zehirlenmenin etkisinin görülmediği, biyolojik bir kirlenme olduğu yönünde tespitler yapıldığı anlaşılmıştır” ifadesine yer verildi.
]]>Ahmed Ebuduk, kardeşi Mustafa’yı aylardır arıyor.
Aile, Gazze’nin güneyindeki Han Yunus’ta bulunan Nasır Hastanesi’nin bahçesine sığınmıştı.
Yakında bulunan evlerinin yandığını duyunca emekli ambulans şoförü olan Mustafa ne halde olduğuna bakmaya gitti; ancak bir daha gelmedi.
Ahmed, ellerinden geldikçe her yeri, etraftaki binaları, yıkılan apartmanları ve enkazları aradıklarını anlatıyor.
Aynı zamanda enkazlardan çıkarılan cesetlerin arasında ve toplu mezarlarda da Mustafa’yı aramışlar.
Ahmed, “Halen hastaneye giren her ambulansta onu bulacağımızı düşünüyoruz” diyor.
Hamas yönetimindeki sağlık bakanlığı Gazze’de 35 bin kişinin öldüğünü belirtiyor.
Ancak bu sadece hastanelerde hayatını kaybedenlere dair bir rakam.
Son yedi aydır Mustafa’nın ailesi gibi sevdiklerinin nerede olduğunu bilmeyen çok sayıda kişi var.
Cenevre merkezli Euro-Med İnsan Hakları Gözlemevi, 13 bin kişinin hiçbir iz olmadan ortadan kaybolduğunu belirtiyor.
Bu, siviller ile Hamas savaşçıları arasında ayrım yapmaksızın hesaplanan bir istatistik.
Gazze’nin sivil savunma birimi 10 bin kişinin yıkılan binaların altında kalmış olabileceğini tahmin ediyor.
37 bin ton moloz
Birleşmiş Milletler’e göre Gazze’de 37 bin ton moloz var. Bu molozların altında cesetlerin olduğu gibi patlamamış savaş malzemelerinin de olduğu düşünülüyor; bu da arama ve kurtarma ekipleri için fazladan tehlike yaratıyor.
Gazze’nin sivil savunma birimi, gönüllüleriyle kurtarma çalışmalarını yürütüyor; ancak ellerinde çok basit araç gereçler var ve cesetlere ulaşması kimi zaman çok güç.
Yaz mevsimi yaklaşırken bulunamamış cesetlerin sağlık sorununa yol açmasından da endişe ediliyor.
Abdulrahman Yaghi de akrabalarını enkaz altından çıkarmakta zorlanan kişilerden.
22 Şubat’ta içinde ailesinden 36 kişi varken yıkılan binadan sadece 17 kişinin cesedi çıkarılabilmiş; bulunan vücut parçalarının ise kimliği tespit edilememiş.
Yaghi, “Evdeki çocukların çoğunun cesedini çıkaramadık” diyor.
Bu yüzden de Gazze’nin sivil savunma birimi uluslararası örgütlerden enkazlarda çalışma yapmak için bir an önce yardım talep ediyor.
Aynı şekilde ağır iş makinelerinin aramalarda kullanılmak üzere Gazze’ye sokulması için İsrail’e baskı yapılması talebinde bulunuyor.
Muhammed Ali, İsrail ordusunun okul baskınından beri kayıp
Uluslararası Af Örgütü ise kaybolan kimi kişilerin ailelerinin bilgisi olmadan İsrail ordusu tarafından alıkonulduğunu belirterek, bunu da “zorunlu kaybedilme” olarak tanımlıyor.
Euro-Med İnsan Hakları Gözlemevi, yüzlerce Filistinli’nin İsrail ordusu tarafından yakınlarına haber verilmeden alıkonulduğunu belirtiyor.
İsrail’in de imzacısı olduğu Cenevre Sözleşmesi’ne göre ülkelerin alıkoyduğu sivillerin kimliği ve yerini bildirme yükümlülüğü var.
İsrail, 7 Ekim saldırılarının ardından gözaltı merkezlerine Kızıl Haç’ın uluslararası komitesinin girmesini yasakladı.
Hamas da aynı şekilde İsrailli rehinelerin ziyaret edilmesine izin vermiyor.
İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, “İsrail Gazze’de tutulan rehinelerle ilgili bilgi edinene kadar Kızıl Haç’ın gözaltına alınan Hamas savaşçılarıyla ilgili bilgi alamayacağını” açıkladı.
Gazze’nin merkezinde Muhammed Ali’nin ailesi de oğullarının “zorla kaybedilenler” arasında olabileceği endişesiyle fotoğrafını ellerinde tutarak bilgiye ulaşmaya çalışıyor.
Aileye bilgi veren bazı görgü tanıkları, Muhammed Ali’nin İsrail ordusu tarafından gözaltına alındığını; en son gördüklerinde canlı olduğunu ancak akıbetinin ne olduğunu bilemeyeceklerini söyledi.
Yoğun bombalamalar sırasında ailenin bir sığınağa saklandığı 23 Aralık tarihinden beri Muhammed Ali kayıp.
Muhammed Ali’nin eşi, İsrailli askerlerin sığınağın olduğu okula girdiğini ve kadınlar ile çocukların terk etmesi emrini verdiğini anlatıyor.
O gece okulda olan tüm erkekler ailelerine geri dönerken Muhammed Ali’nin nerede olduğu halen bilinmiyor.
Hamas’ın kontrolündeki sağlık bakanlığının oluşturduğu bir internet sitesinden aileler kayıplarına dair bildirimde bulunabiliyor.
]]>(İLİÇ) – İliç’te Anagold Madencilik’e ait Çöpler Altın Madeni’nin liç sahasında meydana gelen kaymayla ilgili yayımlanan yeni bilirkişi raporunda olayın asli sebepleri arasında, Liç yığınının yapıldığı alanda kapasite artışına gidildiği belirtildi. Raporda, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarında “bazı parametrelerde aşılma olduğu” tespitine rağmen Bakanlık tarafından “ÇED izni verildiği”ne işaret edildi.
Erzincan’ın İliç ilçesinde bulunan Çöpler Altın Madeni’nde 13 Şubat tarihinde yaşanan ve 9 kişinin 10 milyon metreküp toprağın altında kaldığı maden faciası sonrasında İliç Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından talep edilen bilirkişi raporu soruşturma dosyasına girdi. Olay raporda, “iş kazası” olarak değerlendirildi.
Olayın asli sebebi ise şöyle sıralandı:
“Liç yığınının yapıldığı topografyanın olumsuz koşullarda olmasına rağmen kapasite artışına gidilmiş olması.
Projenin eksik ve yetersiz ve denetiminde bu durumun göz ardı edilmiş olması, takiibin yetersiz/ihmalkar bulunması.
Olay günü erken uyarı veren heyelan olayının gerçekleşme saatine kadar iyi yönetilmemiş olması.”
Raporda, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) izin belgeleri de değerlendirildi. ÇED olumlu raporunda imzası bulunan yetkililer bilirkişilerce asli kusurlu bulundu. “Bazı kirletici parametrelerin sınır değerlerinin üzerinde olmasına rağmen ÇED izni verildiğine” dikkat çekilerek, “özellikle civa parametresinin alıcı ortamlarda yüksek olması faaliyetin kapasitesinin yüksek olduğunu göstermektedir. Buna rağmen kapasite artışına gidilmiştir” denildi.
yeraltı ve yerüstü sularında kirlenme
Raporda, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarında ve hava ortam numunelerinde “bazı parametrelerde aşılma olduğu” tespit edilirken, “Yüzeysel su kaynaklarında, YO-ÇKS ve MAK-ÇKS değerlerinin bazı parametrelerde aşılmış olduğu, yeraltı sularında, YO-ÇKS ve MAK-ÇKS değerlerinin bazı parametrelerde aşılmış olduğu, saha ve yakın çevresinden alınan toprak numunelerinde, jenerik kirletici değerlerin bazı parametrelerde aşıldığı, saha ve yakın çevresinde hava ortam numunelerinde, PM10 parametresi açısından sınır değerlerin aşılmış olduğu” böylece “çevre kirlenmesinin meydana geldiğine” dikkat çekildi.
“Çevre kirliliğine sebep oldu”
Öte yandan, maden ve Çevre Kanunu kapsamındaki yükümlüklerin yerine getirilmediği nedeniyle olayın “çevre kirliliğine sebep olduğuna” işaret edildi.
Raporda, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) izin belgeleri de değerlendirildi. ÇED olumlu raporunda imzası bulunan yetkililer bilirkişilerce asli kusurlu bulundu. “bazı kirletici parametrelerin sınır değerlerinin üzerinde olmasına rağmen ÇED izni verildiği görüldüğüne” dikkat çekildi.
Olayın meydana gelmesinde, liç yığınlarında Faz4B’de “kapasite artışına gidildiği” “projede tasarımda eksikliklerin” bulunduğu ve “takip edilmediği” ifade edildi. Yine yığın liç Faz 5 inşaatı sırasında “yakın mesafelerde ve yüksek miktarda patlayıcı kullanıldığı”, “Uyarı sistemlerinin yetersiz olması”, “Çatlakların uyarı vermesi sonrası olayın etkin şekilde yönetilmesini sağlayacak sistemin bulunmamasının” etkili olduğu belirtildi.
Olayın asli sebebi “ihmalkarlık”
Liç yığınının yapıldığı topografyanın olumsuz koşullarda olmasına rağmen “kapasite artışına gidilmiş olması”, “projenin eksik ve yetersiz ve denetimde bu durumun göz ardı edilmiş olması” takiibin yetersiz/ihmalkar” bulunması ve olay günü “erken uyarı veren heyelan olayının gerçekleşme saatine kadar iyi yönetilmemiş olması “olayın asli sebebi” olarak değerlendirildi.
]]>Raporda 2021 yılındaki olumlu ÇED kararını veren yetkililerin de asli kusurlu bulunduğu dikkat çekerken dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un hem ÇED kararında hem de maden sahasının kapasitesinin artışındaki onayları tekrar hatırlandı. Kurum, olay sonrası “Faaliyet iznini biz vermiyoruz. ÇED raporuyla, toprak kaymasının ne alakası var?” demişti.
KAZADA KAPASİTE ARTIŞI VE UYARI SİSTEMLERİNİN YETERSİZLİĞİ ETKİLİ OLDU
Bilirkişi heyetinin değerlendirmeleri sonucu hazırlanan 262 sayfalık raporda, olay, 5510 sayılı SGK Kanunu 13/a-b maddesi gereğince “iş kazası” olarak tanımlandı.
Şirketin organizasyon şemasının incelenerek, yöneticiler, mühendisler ile diğer görevlilerin görev sorumluluk ve yetkilerin tanımlandığı raporda, olayın meydana gelmesinin sebeplerine değinilerek şu ifadelere yer verildi:
“Proje yönetim mekanizmasının doğru/işler şekilde kurulmamış olmamasının, Faz4B olarak kapasite artışına gidilmiş olmasının ve hazırlanan projelerdeki tasarım eksiklik/hatalarının bulunmasının, işletme aşamasında proje tasarım kriterlerinin yetersiz takip edilmesinin, Faz 5 inşaatı sırasında, yığın liçine yakın mesafelerde ve yüksek miktarda patlayıcı kullanılarak yapılan patlatmaların yığın liçine olası hasar risklerinin belirlenmemesinin, uyarı sistemlerinin yetersiz olmasının, çatlakların uyarı vermesi sonrası olayın etkin şekilde yönetilmesini sağlayacak sistemin bulunmamasının olayın meydana gelmesinde etkili olduğu kanaatine varılmıştır.”

Raporda, olayın çevre kirliliğine sebep olduğu görüşüne de yer verildi. Tasarım ve projelendirme aşamasında yığın liçin duraylılık (Herhangi bir cismin yerini ve konumunu koruyabilmesi koşulu) analizinde hazırlanan raporlarda, meri mevzuatlarının gerekliliklerini sağlayacak veri setlerinin kullanılmadığı belirtilerek, Maden ve Çevre Kanunu kapsamındaki yükümlüklerin de yerine getirilmediği ifade edildi.
13 KİŞİ ASLİ KUSURLU GÖRÜLDÜ, 2021’DEKİ ÇED KARARINA DA İŞARET EDİLDİ
Altın madeni ocağını işleten şirkette mühendis, yönetici ile idareci pozisyonunda çalışanlardan, global projeler başkan yardımcısı J.H. ve Kanadalı yöneticisi I.R.G’nin de aralarında bulunduğu 13 kişinin asli kusurlu olduğu kanaatine varıldı.
Raporda ayrıca, 7 Ekim 2021 tarihinde Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Olumlu Kararı veren yetkililerin de asli kusurlu olarak değerlendirildiği bilgisine yer verildi. 26 kişinin tali kusurlu olduğu aktarılan raporda, kazada “kaçınılmazlık unsuru”nun bulunmadığı kanaati yer aldı.
4 ZANLI DAHA TUTUKLANDI
Çöpler köyündeki altın madeni ocağında yaşanan toprak kaymasına ilişkin Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan soruşturma sürüyor.

Tamamlanıp soruşturma dosyasına sunulan bilirkişi raporunda asli kusurlu oldukları kanaatine varılan, şirketteki iş sağlığı güvenliği müdürü S.Ç, operasyon şefi F.Y, proje koordinatörü Ö.A. ve delme patlatma mühendisi M.K, ifadeleri alınmak üzere bulundukları illerdeki adliyelere çağırıldı.
Savcılık sorgusu sonrası 4 zanlı, sevk edildikleri hakimliklerce tutuklandı. Böylece maden ocağındaki heyelanla ilgili soruşturmada tutuklu sayısı 12’ye yükseldi.

MURAT KURUM NE DEMİŞTİ?
Çevre ve Şehircilik Bakanı olduğu dönemdeki onaylarıyla ilgili eleştirilen Murat Kurum, maden işletmesinin eksikler nedeniyle 3 ay mühürlendiğini ancak işletmenin tüm tedbirleri aldığını ispatlamasıyla tekrar faaliyete başladığını belirterek şu ifadeleri kullanmıştı:
“Bize iftira atanlar şunu da bilir ki Çevre Bakanlığı işletmenin kapasite artışı kararını vermez, veremez, çünkü böyle bir yetkisi yoktur. Sadece ve sadece kapasite artışının çevreye etkisini ölçer, onaylar ya da onaylamaz.”
]]>Vize serbestisi konusunda yaşanan tıkanıklık ve vize kolaylığı sürecinin tam ve etkin olarak devreye sokulamaması sorunun kısa vadede çözümünün güç olduğunu gösteriyor.
AB’nin Göç ve İçişleri Komiserliğince açıklanan 2023 istatistiklerine göre, Çin ve Türkiye birer milyon başvuruyla en çok Schengen vizesi talep eden iki ülke oldu.
Nüfusa orantılandığında ise Türkiye açık ara en çok Schengen başvurusunda bulunan ülke konumunda. 2022’de 700.000 civarında olan başvuru sayısının sadece bir senede yüzde 30 kadar artmış olması Türkiye’den AB’ye dönük ilginin ne kadar arttığını gösteren somut bir istatistik olarak görülüyor.
Aynı istatistikler, Türkiye’den yapılan vize başvurularının yüzde 16,1’inin reddedildiğini gösteriyor. Bu rakam, AB’nin genel olarak üçüncü ülke vatandaşlarının yaptığı başvurulara verdiği ret oranıyla dengeli. Ancak Türk vatandaşlarının randevu süresinin çok uzun olması ve kısa dönemli ve tek girişli vizelerin verilmesi sorunun asıl kaynağını oluşturuyor.
Türkiye’den başvurular çoğunlukla Almanya, İspanya, İtalya gibi ülkeler için yapılıyor ve randevu almak için aylarca bekleyen Türk vatandaşları oluyor.
Ankara’da dün temaslarda bulunan AB’nin Komşuluk ve Genişleme Komiseri Oliver Varhelyi’nin Türk muhataplarından en çok duyduğu şikayet de bu konuda oldu.
Varhelyi, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın yanı sıra Dışişleri Bakanı Fidan, Ticaret Bakanı Ömer Bolat, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile görüşmelerde bulundu.
Vize serbestisi için çalışmalar yeniden mi başlıyor?
Dışişleri Bakanı Fidan, dünkü basın toplantısında, sorunun çözümü için “vize kolaylığı” ve “vize serbestisi” başlıkları altında iki aşamalı çalışıldığını vurguladı ve AB ve üye ülkelerle çalışmaların devam ettiğini kaydetti.
Türk vatandaşlarının Schengen bölgesine vizesiz seyahat etmesini içeren vize serbestisi, 2013’den bu yana gündemde olan ancak Türk hükümetinin gerekli 72 kriterden son 6 tanesini yerine getirmemesi nedeniyle tamamlanmamış bir süreç.
Bu 6 kriter arasında en önemli olanı terörle mücadele yasasında (TMY) yapılması gereken değişiklik. AB, Türkiye’nin terör tanımının geniş ve muğlak olduğunu, dolayısıyla AB ölçülerine uygun şekilde düzenlenmesini istiyor.
Türkiye, 2016 Temmuz ayında yaşanan darbe girişimi sonrası mevcut koşullarda TMY’de değişiklik yapamayacağını belirtmiş, Brüksel’den esneklik istemiş ancak istediği yanıtı alamamıştı.
‘Terörle mücadele’ yasası değişecek mi?
Dışişleri Bakanı Fidan dünkü açıklamasında Türkiye’nin amacının vize serbestisi için geri kalan kriterlerle ilgili düzenlemeleri tamamlamak ve AB ile bu konuda müzakereye tam anlamıyla başlamak olduğunu vurguladı.
Bu sürecin başlaması için TMY’nin yanı sıra Kişisel Verilerin Korunması Yasası ve kurumunun AB standartlarına uyumlaştırılması, Kıbrıs Cumhuriyeti dahil tüm üye ülkelerle adli işbirliğinin gerçekleştirilmesi, EUROPOL ile operasyonel işbirliği anlaşmasının imzalanması ve Avrupa Konseyi’nin GRECO (Yolsuzluğa Karşı Ülkeler Grubu) tavsiyelerinin yaşama geçirilmesi adımlarının da atılması gerekiyor.
Türk diplomatik kaynaklar, hükümetin bu yönde bir siyasi irade ortaya koyması durumunda geri kalan kriterlerin çok kısa bir sürede karşılanabileceğini kaydediyorlar. Türkiye’nin kriterleri karşılamasının yanı sıra AB ile Geri Dönüş Anlaşması’nı yaşama geçirmesi gerekecek. Bu anlaşma, yasa dışı yollarla Türkiye üzerinden AB’ye giden göçmenlerin Türkiye tarafından kabul edilmesine kapı aralayacak.
Komisyonla müzakereler tamamlansa bile vize serbestisinin sağlanabilmesi için önce 27 ülkenin temsil edildiği AB Konseyi’nin, ardından da Avrupa Parlamentosu’nun onayı gerekecek.
Vize kolaylığında durum ne?
Sorunun çözümü için konuşulan vize kolaylığı, son iki senede giderek büyüyen vize sorununun hafifletilmesi için 2023 başında gündeme geldi.
Vize kolaylığı çözümü öğrenciler, iş insanları, sanatçı ve akademisyenler gibi bazı gruplara daha hızlı vize sağlanması, sağlanacak vizenin de uzun süreli ve çok girişli olmasını içeriyor. Ancak bu konuda da istenilen uygulama yaşama geçirilemedi.
Bunun en önemli nedenlerinden biri, vize kolaylığı süreci AB Komisyonu ile müzakere edilse bile uygulamanın tamamen egemen üye devletlerin uhdesinde olması. Bu konuda, komisyonun üye ülkelere tavsiye dışında fazla bir etkisinin olmadığı kaydediliyor.
Nitekim Ticaret Bakanı Ömer Bolat, Varhelyi ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada, “(Varhelyi) AB Komisyonu olarak üye ülkelere ve onların dış işlerine Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vize başvuruları ve çok girişli ve uzun süreli vize almaları noktasında bir koordinasyon çalışması yürüttüklerini ve olumlu tavsiyede bulunduklarını ifade etti” ifadelerini kullandı. Bolat, Varhelyi’nin üye ülkelere konsolosluklarındaki kapasiteyi artırma tavsiyesinde bulunduğu aktardığına da kaydetti.
Artan sığınma talebi
Ankara’daki diplomatik kaynaklar, vize konusunda yaşanan sorunun temelinde pandemi sonrasında Türkiye’den beklenmedik düzeyde artan başvurunun olduğunu kaydediyorlar. Yılda 1 milyon üzerinde başvuruya yanıt verecek insan kaynağı ve kapasite olmadığına dikkat çeken kaynaklar, başvuru dosyalarında çok sayıda doğruluk içermeyen bilgi ve belgenin yer almaya başladığını, bunun da başvuruların inceleme süresini uzattığını belirtiyorlar.
Bunun yanı sıra, aynı kaynaklar, 2023 senesinde AB ülkelerinden sığınma talep eden Türk vatandaşı sayısının büyük bir artışla 100.000’i aşmış olmasının da başvuruların daha titiz incelenmesi sonucunu doğurduğunu kaydediyorlar.
]]>Almanya, ABD ve Ruanda’nın başını çektiği 39’dan fazla ülkenin önerisiyle gündeme gelen “Srebrenitsa Soykırımını Anma Günü” kararı, Bosnalı Sırplar ve Sırbistan’ın sert tepkisine rağmen 193 üyeli genel kurulda 84 üye ülkenin oylarıyla kabul edildi.
ABD, İngiltere ve Fransa, 11 Temmuz’un “Srebrenitsa Soykırımını Anma Günü” ilan edilmesi yönünde oy kullandı.
Sırbistan, Rusya, Çin ve Macaristan’ın da aralarında bulunduğu 19 ülke, öneriye ret oyu verdi.
Slovakya ve Yunanistan da dahil 68 ülke çekimser kalırken, 22 ülke de BM Genel Kurulu’ndaki oylamaya katılmadı.
Karar için basit çoğunluk sağlanması yeterliydi. Böylece 11 Temmuz BM tarafından “Srebrenitsa Soykırımını Anma Günü” ilan edildi.
BM Genel Kurulu’nun kararı neleri içeriyor?
BM Genel Kurulu’nda kabul edilen karar, 11 Temmuz’un “1995’teki Srebrenica Soykırımı Uluslararası Düşünme ve Anma Günü” olarak belirlenmesinin yanı sıra, soykırımı inkar edenlerin kınanmasını da içeriyor.
Karar, savaş, soykırım ve insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle uluslararası mahkemeler tarafından suçlanan kişileri yücelten eylemlerin de kınanmasını öngörüyor.
BM Genel Kurulu’nun kabul ettiği kararda, üye ülkeler, soykırımın inkarı, çarpıtılması ve gelecekte benzer olayların yaşanmasını önlemek için, bu konuyu eğitim sistemlerinde ders olarak işlemeye çağrılıyor.
Karadağ, “Bosna Hersek’te istikrarın korunması ve çeşitlilik içinde bütünlüğün teşvik edilmesi” amacıyla karar taslağının giriş kısmının değerlendirilmesini istedi.
Bu öneri doğrultusunda karar metninin giriş kısmına, “uluslararası hukuka göre soykırım suçunun cezai sorumluluğunun bireysel olduğu ve bir bütün olarak herhangi bir etnik, dini veya başka grup ya da topluluğa atfedilemeyeceği” ifadesi eklendi.
Öneri genel kurulda neden gündeme geldi?
Srebrenitsa’da Bosnalı Sırp güçleri tarafından katledilen yaklaşık 8 bin kurbanın yakınları, uzun süredir bu konuda bir uluslararası soruşturma talep ediyordu.
Avrupa Birliği (AB) de, Srebrenitsa’da yaşanan katliamın unutturulmaması gerektiğini savunuyordu.
AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, daha önce yaptığı açıklamalarda Avrupa’nın Srebrenitsa’da sivilleri koruyamadığını ve 1995’te yaşananların kıta için utanç verici olduğunu söylemişti.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 2015 yılında Srebrenitsa’da yaşanan olayları “soykırım” olarak kabul edilen bir karar tasarısını gündeme aldı.
Ancak daimi üye Rusya’nın vetosuyla bu karar, BM Güvenlik Konseyi’nde kabul edilmedi.
Almanya ve ABD başta olmak üzere birçok Batılı ülke, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası, Srebrenitsa’da yaşanan katliam ve Batı Balkanlar’da 1990’larda yaşanan savaş suçlarını yeniden gündeme taşıdı.
Veto tehdidi bulunmadığı ve basit çoğunluğun oyları yeterli olduğu için karar tasarısı BM Genel Kurulu’nda ele alındı.
11 Temmuz 1995’te Srebrenitsa’da neler yaşandı?
Bosna-Hersek’te iç savaş sırasında 1993 yılında BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenitsa, Hollanda Görev Kuvveti’nin (Dutchbat 3) kontrolüne verildi.
Binlerce Boşnak’ın sığındığı Hollanda askerlerinin kontrolündeki kent, Ratko Mladiç komutasındaki Sırp güçleri tarafından kuşatıldı.
Yaklaşık 2 yıl süren kuşatma sonunda, 11 Temmuz 1995 günü Srebrenitsa düştü. Kadın ve kız çocuklarının Bosna-Hersek’in diğer bölgelerine tahliyesine izin verildi.
Ancak Hollanda askerleri tarafından Sırplara teslim edilen 8 binden fazla erkek ve çocuk, Mladiç komutasındaki Sırp askerleri tarafından katledilerek toplu mezarlara gömüldü.
Srebrenitsa’da hayatını kaybedenlerin büyük kısmı halen Bosna Hersek’in doğusundaki toplu mezarlarda yatıyor.
Uluslararası mahkemelerdeki dava süreci nasıl sonuçlandı?
Srebrenitsa’daki katliam başta olmak üzere Bosna-Hersek’teki iç savaşta yaşanan olaylar, BM tarafından Lahey’de kurulan Eski Yugoslavya Savaş Suçları Mahkemesi’nde (ICTY) ele alındı.
Hem ICTY hem de BM’nin en yüksek yargı organı olan Uluslararası Adalet Divanı, Srebrenitsa’da yaşananları “soykırım” olarak nitelendirdi.
Ancak, soykırımın sorumlusunun Sırbistan olmadığına karar verildi.
Srebrenitsa’daki toplu ölümlerden sorumlu tutulan Bosnalı Sırp lider Radovan Karadziç ile Bosnalı Sırp güçlerinin komutanı Ratko Mladiç, uzun süre firar ettikten sonra yakalanarak Lahey’e iade edildi.
“Bosna kasabı” olarak anılan iki isim Karadziç ve Mladiç, Srebrenitsa’daki sorumlulukları nedeniyle ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı.
Hollanda devleti, kurban yakınlarından özür diledi. Hollanda, kendi askerleri tarafından Sırp güçlerine teslim edilen karargah çalışanı 300 Boşnak’ın yakınlarına tazminat ödemeye mahkum edildi.
Kurban yakınları BM kararını nasıl karşıladı?
Katliamın unutulmaması için yıllardır çaba gösteren Bosna-Hersekli kurban yakınları, BM Genel Kurulu’nun “11 Temmuz’u Srebrenitsa Soykırımını Anma Günü” olarak kabul etmesini memnuniyetle karşıladı.
Srebrenitsa Anneleri ve diğer kurban yakınlarına göre, bu karar, gerçeklerin kabul edilmesi için büyük önem taşıyor.
Kurban yakınları, “soykırımı inkar etmeyi seçen Sırp yöneticilerin” artık bu gerçekle yüzleşmeleri gerektiğini vurguluyor.
Sırp tarafı karara nasıl tepki veriyor?
Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, bu kararın “yalnızca eski yaraları açacağı ve tam bir siyasi kargaşa yol açacağını” söyledi.
Bosnalı Sırp lider Milorad Dodik, Srebrenitsa’da soykırım yaşanmadığını öne sürerek, BM kararını tanımayacaklarını vurguladı.
BM Genel Kurulu’nun kararını protesto etmek için Perşembe günü Sırbistan genelinde kilise çanları çalındı.
Sırp Ortodoks Kilisesi, “Sırpları BM’deki gerçek dışı ve haksız suçlamalara karşı birleştirmek” amacıyla çanların çalındığını duyurdu.
]]>Filistinli liderlerin memnuniyetle karşıladığı açıklama, Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından da “tarihi bir an” olarak nitelendi.
Filistin’i bir devlet olarak tanımaya karar veren ülkeler, bu adımın İsrail ile Filistinliler arasında barış görüşmelerinin gelişmesine yardımcı olacağını söylüyor.
İsrail ise bu ülkelerin kararına tepki olarak, “üç ülkenin elçilerini çağırarak 7 Ekim saldırılarının videosunu izletebileceklerini” söylüyor.
İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, “İspanya, Norveç ve İrlanda, Hamaslı katillere ve tecavüzcülere altın madalya takmaya karar verdi” dedi.
İsrail, Filistin’in bir devlet olarak tanınmasına kesin olarak karşı duruyor ve böyle bir devletin “İsrail’in varlığına tehdit olacağını” iddia ediyor.
Filistin’i devlet olarak tanıyanlar ve tanımayanlar
Birleşmiş Milletler’e (BM) üye 193 ülkeden 139’u Filistin’i devlet olarak tanıyor.
Bunların arasında BM’deki 22 üyeli Arap Grubu, 57 ülkeli İslam İşbirliği Teşkilatı ve 120 üyeli Bağlantısızlar Hareketi de bulunuyor.
Son açıklama ile Filistin’i tanıyan BM üyesi ülke sayısı 142’ye yükselmiş olacak.
ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Kanada, Avustralya, Hollanda, İtalya, Portekiz, Finlandiya, Danimarka, İsviçre, Belçika, Yunanistan, Japonya, Güney Kore, Myanmar, Eritre, Tayvan, Yeni Zelanda, Panama, Kamerun gibi ülkelerin de aralarında olduğu 40’ın üzerinde devlet Filistin’i devlet olarak tanımıyor.
Avustralya bu ay yaptığı açıklamada, “iki devletli çözüme ön ayak olmak üzere” Filistin’i devlet olarak tanıyabileceğini bildirdi.
Mart ayında İspanya, İrlanda, Malta ve Slovenya liderleri, “uygun koşullar sağlandığında” Filistin’i devlet olarak tanımaya yönelik çalıştıklarını açıklamışlardı.
Bu açıklamadan önce, yalnızca dokuz Avrupa ülkesi Filistin’i devlet kabul ediyordu. Bunların da çoğu, 1988’de, Sovyet Bloku’nun bir parçası oldukları dönemde karar almıştı.
İspanya, Norveç ve İrlanda’nın hamlesinden haftalar önce, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Filistin’in BM üyeliğinin yeniden değerlendirilmesini öneren ve Filistin’e daha geniş yetki ve ayrıcalıklar tanıyan tasarıyı kabul etmişti.
ABD, Nisan ayında BM’nin Filistin devletini tanıması önerisiyle Güvenlik Konseyi’nde yapılan oylamada veto kullanarak Filistinlilerin kuruluşa tam üyeliğini engellemişti. Ancak Fransa, Japonya ve Güney Kore gibi ABD müttefiklerinin de olduğu 12 ülke tasarıya yeşil ışık yakmıştı.
Eğer Cezayir’in sunduğu bu teklif Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilseydi, BM Genel Kurulu bu teklifi oylayabilirdi ve üçte iki çoğunlukla teklif kabul edilebilirdi.
BM Güvenlik Konseyi’ne gelen taslaklar ancak beş daimi üyeden hiçbirisi veto etmediği takdirde onaylanabiliyor. Bu beş ülke, ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin.
Filistin Yönetimi’nin lideri Mahmud Abbas, ABD’nin vetosunu “etik dışı” olarak niteledi, İsrail ise tasarıyı “utanç verici” olarak tanımladı.
Oylamadan sonra ABD’den yapılan açıklamada, “ABD iki devletli çözümün güçlü destekçisi olmayı sürdürecektir. Bu veto, Filistin’in devlet olarak tanınmasına yönelik karşı bir muhalefeti temsil etmemektedir, ancak bunun taraflar arasındaki doğrudan müzakerelerin sonucunda olabileceğinin kabul edilmesidir” ifadeleri kullanılmıştı.
Filistin’i tanımayanların ‘gerekçesi’ ne?
Filistin’i bir devlet olarak tanımayan ülkeler, bu tutumları genellikle “İsrail’le müzakere sonucu varılmış bir anlaşmanın olmamasıyla” açıklıyor.
Londra Ekonomi Okulu’ndan (LSE) Prof. Fawaz Gerges, “ABD Filistin devletinin kurulmasını sözde destekler gibi yapmasına rağmen, İsrail ile Filistin arasındaki doğrudan müzakerelerde ısrarcı olarak, aslında İsrail’e Filistin’in özerkliğini veto etme hakkı tanıyor” diyor.
1990’larda başlayan barış görüşmelerinde iki devletli çözüm bir hedef olarak belirlendi. Buna göre İsrailliler ve Filistinliler iki ülke olarak yola devam edebilecekti.
Ancak 2000’lerde görüşmeler yavaşladı ve 2014’te durma noktasına geldi.
Sınırlar, Filistin devletinin yapısı, Kudüs’ün statüsü ve 1948-49 savaşı sonrası Filistinli sığınmacıların akıbeti gibi zorlu konular masada çözümsüz kaldı.
İsrail, Filistin’in BM üyeliği talebinin kesin olarak karşısında duruyor.
İsrail’in BM Büyükelçisi Gilad Erdan, bugün bu talebin onaylanmasının “7 Ekim’deki Hamas saldırıları sonrası terörü ödüllendirmek olacağını” söyledi.
İsrail’in müttefiki ülkeler, Filistin’i devlet olarak tanımaları halinde ilişkilerinin zedeleneceğini biliyorlar.
İsrail’in destekçisi konumundaki kimi ülkeler, Filistin’in 1933 Montevideo Sözleşmesi’nde belirlenen devlet olma kriterlerini karşılamadığını ileri sürüyor.
Filistinliler BM’de nasıl temsil ediliyor?
2011 yılında Filistin BM’ye tam üye olmak için başvuru yaptı. Ancak bu başvuru BM Güvenli Konseyi’nde gerekli desteği alamayarak oylamaya sunulmadı.
2012’de ise BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamada Filistin Yönetimi’nin üye olmayan gözlemci devlet statüsü başvurusu kabul edildi.
Bu statü, Filistin’e Genel Kurul’daki tartışmalara katılma hakkı tanıyor. Ancak Filistin Yönetimi’nin oy hakkı bulunmuyor.
2012’de hem Batı Şeria hem de Gazze Şeridi’nde memnuniyetle karşılanan bu kararla, Filistinlilerin diğer uluslararası örgütlere katılmasının da önü açıldı. Bunlar arasında Uluslararası Ceza Mahkemesi de var.
Washington’daki Orta Doğu Enstitüsü’nden Khaled Elgindy, “BM’ye tam üye olmak Filistinlilerin diplomatik kademesini yükseltebilir ve tasarı sunma, Genel Kurul’da oy hakkı gibi hakların önünü açabilir. Ancak bunların hiçbiri iki devletli çözümü getirmez. Bu yalnızca İsrail işgalinin bitmesiyle gerçekleşebilir” yorumunu yapıyor.
SOAS Londra Üniversitesi’nde kalkınma çalışmaları profesörü olarak çalışan Gilbert Achcar, BM’ye tam üyeliğin sembolik bir zafer olarak kalacağını kaydediyor. Achcar, “güçsüz bir Filistin Yönetimi” ve işgal edilen bölgelerin varlığı altında “bağımsız ve egemen bir Filistin devletinin hala çok uzak olacağını” savunuyor.
]]>İtalya polisinin açıklamasına göre Milano Mahkemesi tarafından haklarında gözaltı kararı çıkarılan 19 kişiden 17’si gözaltına alındı. Mali Polis ve Europol işbirliğinde yapılan operasyona yüzlerce polis katıldı.
İtalyan polisi, gözaltına alınan 14 Türk vatandaşının bu ülkede yaşadığını, üçünün ise ‘yurtdışında faaliyet gösterdiğini’ belirtti.
Türkiye İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya da “Operasyonda elebaşı Barış Boyun’un da aralarında bulunduğu organize suç örgütü üyesi 17’si Türk ve 2’si İtalyan olmak üzere toplam 19 şüpheli yakalandı” dedi.
Gözaltına alınan şüphelilere, ağırlaştırılmış suç örgütü üyeliği, terör örgütü kurmayı amaçlayan silahlı çete kurmak ve terör saldırıları gerçekleştirmek, yasa dışı biçimde silah ve patlayıcı bulundurmak ve taşımak, uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı, cinayet ve yasadışı göçe yardım ve yataklık suçlamaları yöneltiliyor.
Bakan Yerlikaya sosyal medyada yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“İtalya’da ülkemiz adli makamlarınca Kırmızı Bültenle aranan, elebaşılığını Barış Boyun’un yaptığı organize suç örgütüne yönelik; KOM Başkanlığımız (Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Başkanlığı), Interpol-Europol Daire Başkanlığımız ve İtalyan Güvenlik Makamlarınca ortaklaşa yapılan çalışmalar sonucu İtalyan polisi tarafından Roma ve Milano’da operasyon düzenlendi.”
Avrupa Birliği (AB) Polis Teşkilatı (Europol) da operasyonun “Avrupa çapında çok sayıda cinayete karışan bir Türk suç örgütünün çökertilmesi için” düzenlendiğini belirti.
Ekim’de Como’da 3 kişi yakalanmıştı
İtalya tarafından paylaşılan bilgilere göre soruşturma geçen Ekim ayında Como’da polisin İsviçre’ye ulaşmaya çalışan üç suç örgütü üyesini gözaltına alması üzerine başladı. Bu kişilerin üzerinde biri yasa dışı iki silah, çok sayıda mühimmat ve ‘propaganda malzemesi’ bulundu.
Soruşturma süresince elde edilen bilgiler, örgüt liderinin suç faaliyetlerini İtalya’dan yönetmeyi sürdürdüğü şeklindeydi. Polis bu faaliyetler arasında yasa dışı göç, uyuşturucu ve sigara kaçakçılığını da saydı.
Ayrıca Berlin’de bir Türk vatandaşının öldürülmesi veya geçen Mart ayında Türkiye’deki bir alüminyum fabrikasına saldırı düzenlenmesi gibi suçların emrini örgüt liderinin verdiği belirtildi.
Alüminyum fabrikasına saldırının, İtalya polisi, Interpol ve Türkiye polisi arasındaki bilgi alışverişi sayesinde başarısızlıkla sonuçlandığı bilgisi de paylaşıldı.
Ali Yerlikaya da şüphelilerin, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve kasten öldürme dahil 23 ayrı suçtan arandığını, toplam 56 ayrı suç kaydı bulunduğunu ve 3’ü cinayet olmak üzere; kasten yaralama, 6136 sayılı kanuna muhalefet, yağma gibi suçlardan kırmızı bültenle arandığını söyledi.
‘İtalya’da güvende hissediyordu’
Operasyon haberi İtalya basınında geniş şekilde yer aldı. Kamu yayıncısı Rai’nin haber sitesinde, şafak baskınının Viterbo kentine bağlı Bagnaia köyünde yapıldığı belirtildi.
Rai, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin geçen Ocak’ta yaptığı Türkiye ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Barış Boyun’un iadesini istediğini de yazdı.
Ansa haber ajansı da, İtalya ve Türkiye’de ele geçirilen silahlar arasında 15 tabanca, Kalaşnikof dahil 7 uzun silah, 3 el bombası, bir bazuka ve 4 kurşun geçirmez yeleğin de yer aldığını yazdı.
Ansa, Boyun’un 2022’de İtalya’nın Rimini kenti yakınlarında gözaltına alındığını ancak Türkiye’nin tutuklama talebinin Bologna Mahkemesi tarafından kabul edilmediğini hatırlattı.
Ajansa göre, Milano Savcı Yardımcısı Bruna Alberti, daha önceki rtd kararının o dönem “Türk makamları tarafından sunulan unsurların esasen zayıf olmasından” kaynaklandığını söyledi.
Savcı, Boyun’un Bologna yargısı tarafından Türkiye’den gelen tutuklama kararı onaylanmadığı için “İtalya’da kendini güvende hissettiğini” de belirtti.
Boyun’un bir süre Crotone’de ev hapsinde tutulduğu ve burada rakip bir suç örgütünün düzenlediği saldırıya maruz kaldığı ifade edildi.
]]>BBC’ye bilgi veren bir kaynak, bir askeri hastanede prosedürlerin “rutin olarak” ağrı kesici kullanılmadan yapıldığını ve bunun Filistinlilere “kabul edilemez ölçüde acı” verdiğini anlattı.
Başka bir kaynak, bir devlet hastanesinde gözaltındaki bir Gazzeliye uygulanan invaziv tıbbi prosedür sırasında ağrı kesicilerin “seçilerek” ve “çok sınırlı bir şekilde” kullanıldığını söyledi.
Ayrıca, devlet hastanelerinin onları nakletme ve tedavi etme konusundaki isteksizliği nedeniyle, kritik hastaların derme çatma askeri tesislerde tutulduğunu ve uygun tedaviden mahrum bırakıldığını da belirtti.
İsrail ordusu tarafından sorgulanmak üzere gözaltına alınarak Gazze’den götürülen ve daha sonra serbest bırakılan bir kişi, enfeksiyon kapmış yarası tedavi edilmediği için bacağının kesildiğini söyledi.
İddiaların merkezinde yer alan askeri hastanede çalışan kıdemli bir doktor, ampütasyonların hastanedeki koşulların sonucu olduğu iddiasını reddetti; ancak gardiyanlar tarafından kullanılan pranga ve diğer kısıtlamaların “insan onuruna yakışmadığını” söyledi.
İsrail ordusu, tesisteki tutuklulara “uygun ve dikkatli” davranıldığını savundu.
BBC’nin görüştüğü iki kaynak da, bu kişilerin tedavisini değerlendirecek pozisyonda olduklarını belirttiler. Her ikisi de konunun hassasiyeti nedeniyle isimlerinin gizli kalmasını istedi.
Anlattıkları, İsrail’deki İnsan Hakları İçin Doktorlar adlı kuruluş tarafından Şubat ayında yayımlanan ve İsrail’in sivil ve askeri hapishanelerinin “bir cezalandırma ve intikam aygıtı” haline geldiğini ve gözaltındakilerin başta sağlığa erişim hakkı olmak üzere insan haklarının ihlal edildiğini kaydeden raporla da örtüşüyor.
Gözaltındaki hasta ve yaralı Filistinlilerin tedavisine ilişkin endişeler, İsrail’in güneyindeki Sde Teiman askeri üssündeki askeri sahra hastanesinde yoğunlaşıyor.
Sahra hastanesi, Hamas saldırılarının ardından, bazı kamu çalışanlarının saldırı günü savaşçıları tedavi etmekte isteksiz davranması üzerine, özellikle Gazze’de gözaltına alınanları tedavi etmek için İsrail Sağlık Bakanlığı tarafından kuruldu.
O tarihten bu yana İsrail güçleri Gazze’den çok sayıda insanı aldı ve sorgulamak üzere Sde Teiman gibi üslere götürdü. Hamas adına savaştığından şüphelenilen kişiler İsrail’in gözaltı merkezlerine gönderiliyor; pek çoğu ise herhangi bir suçlama yöneltilmeden Gazze’ye geri götürülüyor.
Ordu, gözaltı merkezlerinde tutulanlara dair detayları paylaşmıyor.
Elleri ve ayakları kelepçeli, gözleri bağlı
Sde Teiman’daki hastanede tedaviden sorumlu bazı doktorlara göre, hastalar gözleri bağlı ve ellerinden ve ayaklarından mütemadiyen yataklarına zincirlenmiş halde tutuluyor.
Ayrıca tuvaleti kullanmalarına izin verilmiyor, bunun yerine altlarına bez bağlanıyor.
İsrail ordusu bu iddialara yanıt olarak, Sde Teiman Hastanesi’ndekilere kelepçe takılmasının “kişiye göre ve günlük olarak değerlendirildiğini” ve “güvenlik açısından gerekli durumlarda uygulandığını” söyledi.
Bezlerin “yalnızca tıbbi prosedürler nedeniyle hareketleri sınırlı olan gözaltılar için” kullanıldığı belirtildi.
Ancak tesisin kıdemli anestezi uzmanı Yoel Donchin’in de aralarında bulunduğu tanıklar, hastane koğuşunda hem bez hem de kelepçe kullanımının yaygın olarak uygulandığını söylüyor.
“Ordu, hastayı bir bebek gibi %100 bağımlı hale getiriyor” diyor. “Kelepçelisiniz, bez takılı, suya ihtiyacınız var, her şeye ihtiyacınız var; bu insanlıktan çıkarmadır.”
Dr. Donchin, hasta hareketlerinin kısıtlanması konusunda bireysel bir değerlendirme yapılmadığını ve yürüyemeyen hastaların bile (örneğin bacakları ampute edilmiş olanlar) yatağa kelepçelendiğini söyledi. Uygulamayı “aptalca” olarak nitelendirdi.
Gazze savaşının ilk haftalarında tesisteki iki görgü tanığı bize, hastaların battaniyelerin altında çıplak tutulduğunu aktardı.
Tesisteki koşullar hakkında bilgi sahibi bir doktor, yataklara uzun süreli kelepçelenmenin hastalarda “korkunç acılara” yol açacağını söyleyerek, bunu “işkence” olarak tanımladı ve hastaların birkaç saat sonra ağrı hissetmeye başlayacağını kaydetti.
Diğer doktorlar, uzun vadeli sinir zedelenmesi riskine dikkat çekti.
Sorgulandıktan sonra serbest bırakılan Gazzelilerin görüntüleri incelendiğinde, el bileklerinde ve bacaklarında yaralanmalar ve yara izleri görülüyor.
Geçtiğimiz ay İsrail merkezli Haaretz gazetesi, Sde Teiman tesisindeki bir doktorun, kelepçelerin açtığı yaralar sonucu iki mahkumun bacaklarının kesildiği iddialarını haberleştirdi.
Gazete, doktorun bakanlara ve başsavcıya gönderdiği özel bir mektupta iddialarını dile getirdiğini ve mektupta bu tür ampütasyonların “maalesef rutin bir olay” olarak tanımlandığını yazdı.
BBC bu iddiayı bağımsız olarak doğrulayamadı.
Dr. Donchin, ampütasyonların kelepçelemenin doğrudan sonucu olmadığını ve enfeksiyon, diyabet veya kan damarlarındaki sorunlar gibi başka faktörlerin de etkili olduğunu söyledi.
İsrail tıbbi yönergeleri, özel bir güvenlik nedeni olmadıkça hiçbir hastanın hareketlerinin kısıtlanmamasını ve bu kısıtın asgari düzeyde olmasını şart koşuyor.
Ülkenin Tıbbi Etik Kurulu Başkanı Yossi Walfisch, tesisi ziyaret ettikten sonra, tüm hastaların yatağa bağlanmadan tedavi edilme hakkına sahip olduğunu, ancak personelin güvenliğinin diğer etik hususlara üstün geldiğini söyledi.
Kamuyla paylaşılan bir mektubunda, “Teröristlere gereken tıbbi tedavi uygulanıyor” dedi ve “kısıtlamaların asgaride tutulduğunu ve personelin güvenliğini sağlamak amacıyla uygulandığını” söyledi.
İsrail ordusunun gözaltına aldığı çok sayıda Gazzeli, sorgunun ardından herhangi bir suçlama yöneltilmeksizin serbest bırakıldı.
Dr. Donchin, Sde Teiman’ın askeri hastanesindeki sağlık personelinin şikayetlerinin kelepçelerin gevşetilmesi de dahil olmak üzere değişikliklere yol açtığını söyledi. Kendisinin de, bir cerrahi prosedür öncesinde gardiyanların hareket kısıtlamalarını kaldırması yönünde ısrar ettiğini belirtti.
“Orada çalışmak hoş değil” dedi. “Yatağa kelepçelenmiş birini tedavi etmenin etik kurallara aykırı olduğunu biliyorum. Peki alternatifi nedir? Ölmelerine izin vermek daha mı iyi? Bence değil.”
Ancak raporlar, hem askeri hem de sivil hastanelerde sağlık personelinin gözaltılara yönelik tutumlarının büyük ölçüde farklılık gösterdiğini ortaya koyuyor.
‘Kabul edilemez düzeyde acı’
Ekim ayında, Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırılarından kısa bir süre sonra Sde Teiman sahra hastanesinde çalışan bir kaynak, hastalara anestezi de dahil olmak üzere yetersiz miktarda ağrı kesici verildiğini anlattı.
Bir keresinde bir doktorun, yaşlı bir hastaya yakın zamanda enfeksiyon kapmış bir amputasyon yarasını açarken ağrı kesici verilmesi talebini reddettiğini söyledi.
“(Hasta) acıdan titremeye başladı, ben de durdum ve ‘Devam edemeyiz, ona ağrı kesici vermen lazım’ dedim.”
Doktor hastaya bunun için çok geç olduğunu söyledi.
Kaynak, bu tür prosedürlerin “rutin olarak ağrı kesici olmadan yapıldığını” ve bunun “kabul edilemez miktarda acıya” yol açtığını söyledi.
Başka bir olayda, Hamas savaşçısı olduğundan şüphelenilen birinin kendisinden, geçirdiği ameliyatlar sırasında morfin ve anestezik ilaç seviyelerinin artırılması için cerrahlara ricada bulunmasını istediğini anlattı.
Mesaj iletildi, ancak söz konusu kişinin bir sonraki operasyon sırasında da bilinci yerine geldi ve çok acı çekti.
BBC’nin kaynağı, hem kendisinin hem de diğer meslektaşlarının, bunun intikam almak amacıyla kasıtlı yapıldığı hissiyatı içinde olduklarını söyledi.
Ordu, bu iddialara yanıt olarak gözaltındaki hastalara yönelik şiddetin “kesinlikle yasak olduğunu” ve kendilerinden beklenen davranışlar konusunda çalışanlara düzenli brifing verildiğini söyledi. Şiddet ve aşağılamaya ilişkin somut kanıtların inceleneceğini ekledi.
BBC’nin ikinci kaynağı ise, Sde Teiman’daki durumun devlet hastanelerine kadar uzanan sorunun yalnızca bir parçası olduğunu söyledi. BBC, kimliğini korumak için ondan “Yoni” şeklinde bahsedecek.
7 Ekim saldırılarını takip eden günlerde İsrail’in güneyindeki hastanelerin, genellikle aynı acil servislerde hem yaralı Hamas savaşçılarını hem de saldırıların kurbanlarını tedavi etme zorluğuyla karşı karşıya kaldıklarını söyledi.
Hamas savaşçıları, Gazze sınırı yakınında yaşayan İsraillilere henüz saldırı düzenlemişti. Bu saldırılarda yaklaşık 1.200 kişi öldü ve 250 civarı kişi de rehin alındı.
Yoni, “Atmosfer son derece duygusaldı” dedi. “Hastane çalışanları hem psikolojik olarak hem de aşırı hasta sayısı nedeniyle bunalmıştı.”
“Personelin, Gazze’de gözaltına alınanlara ağrı kesici verilmesinin gerekip gerekmediğini tartıştığını duyduğum anlar oldu. Veya bazı prosedürleri nasıl ceza yöntemine dönüştürebileceklerini tartıştıkları zamanlar…”
Bunları nadir uygulamaya koysalar da, bu tür konuşmaların sıkça geçtiğini söyledi.
BBC’ye yaptığı açıklamada, ” Ağrı kesicilerin bir işlem sırasında seçilerek, çok sınırlı bir şekilde kullanıldığı bir vakaya dair bilgim var” dedi.
“Hastaya ne olup bittiğine dair herhangi bir açıklama yapılmadı. Vücudu yarılarak operasyon geçiren bir kişinin, kendisine bir şey söylenmediğini ve gözlerinin bağlı olduğunu düşündüğünüzde, tedavi ile saldırı arasında ince bir çizgi var.”
Sağlık Bakanlığı’ndan bu iddialara yanıt istedik ama bizi İsrail Savunma Kuvvetleri’ne (IDF) yönlendirdiler.
‘Gözaltına alınırken iki bacağım vardı’
Yoni ayrıca, Sde Teiman’daki sahra hastanesinin ağır yaralıları tedavi edecek donanıma sahip olmadığını, ancak savaşın ilk aylarında göğüs ve karın bölgelerinden kurşunla yeni yaralanmış kişilerin de burada tutulduğunu söyledi.
Durumu kritik en az bir hastanın, kamu hastanelerinin hasta kabulünü reddettikleri için orada tutulduğunu ve hastanedeki doktorların bu duruma “sinirlendiğini” ekledi.
Han Yunus’ta yaşayan 43 yaşındaki taksi şoförü Sufian Abu Salah, İsrail ordusunun baskınlarında gözaltına alınan ve sorgulanmak üzere askeri üsse götürülen onlarca kişiden biriydi.
Askerlerin hem yolculuk sırasında hem de üste şiddetli dayak attıklarını, tedavisinin reddedildiğini ve ayağındaki küçük yaranın daha sonra enfeksiyon kaptığını söyledi.
BBC’ye “Bacağım enfeksiyon kaptı ve morardı, sünger gibi yumuşadı” dedi.
Bir hafta sonra gardiyanların onu hastaneye götürdüğünü ve yolda yaralı bacağına vurduğunu söyledi. BBC’ye yarasını temizlemek için yapılan iki ameliyatın işe yaramadığını anlattı.
“Daha sonra beni bir devlet hastanesine götürdüler ve orada doktor bana iki seçenek sundu: Bacağım ya da hayatım.”
Hayatını seçti. Bacağı kesildikten sonra askeri üsse gönderildi ve daha sonra Gazze’ye geri götürüldü.
“Bu dönem zihinsel ve fiziksel olarak bir işkenceydi. Tarif edemem. Gözaltına alındığımda iki bacağım vardı, artık tek bacağım var. Zaman zaman ağlıyorum.”
IDF, Sufian’ın gördüğü muameleyle ilgili iddialara yanıt vermedi ancak gözaltında olduğu sırada şiddet uygulandığına ilişkin iddialarının “bilinmediğini ve inceleneceğini” söyledi.
7 Ekim saldırısını takip eden günlerde İsrail Sağlık Bakanlığı, gözaltına alınan tüm Gazzelilerin askeri hastanelerde veya hapishanelerin hastanelerinde tedavi edilmesi yönünde bir talimat yayımladı; Sde Teiman sahra hastanesi bu rolü yerine getirmek için özel olarak kuruldu.
Karar, İsrail tıp camiasında pek çok kişinin desteğini kazandı; Yossi Walfisch, bunu “Hamas teröristlerinin” tedavi sorumluluğunu kamunun omzuna yüklemeyerek, “etik bir ikilemi” çözdüğünü söyledi.
Diğerleri ise Sde Teiman’ın kapatılması çağrısında bulunarak, buradaki durumu “tıp mesleği ve tıp etiği açısından benzeri görülmemiş bir dibe vuruş” olarak tanımladılar.
BBC’ye konuşan bir doktor, “Korkuyorum ki, Sde Teiman’da yaptığımız şeyin geri dönüşü yok” dedi. “Çünkü daha önce bize mantıksız görünen şeyler, bu kriz bittiğinde makul görünecek.”
Anestezi uzmanı Yoel Donchin, sahra hastanesindeki sağlık personelinin bazen bir araya gelerek durumdan yakındığını söyledi.
“Hastanemiz kapandığında bunu kutlayacağız” dedi.
Katkıda bulunanlar: Naomi Scherbel-Ball, Gidi Kleiman, Aisha Kherallah, BBC Eye
]]>İstanbul Müteahhit ve İş İnsanları Derneği (İMİDER) tarafından düzenlenen İstanbul’da Deprem ve Kentsel Dönüşüm konulu panel Eyüpsultan Kültür ve Sanat Merkezi’nde yapıldı. Panele, Bilim Akademisi üyesi ve deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür, Eyüpsultan Belediye Başkanı Dr. Mithat Bülent Özmen, İBB KİPTAŞ Genel Müdürü Ali Kurt ve İMİDER Başkanı İrfan Tutacak’ın yanı sıra dernek temsilcileri ve çok sayıda vatandaş katıldı.

NACİ GÖRÜR: BU ÜLKEDE DEPREMLER OLMAYA DEVAM EDECEK
Panelde konuşan Prof. Dr. Naci Görür, “Bu ülkede depremler olmaya devam edecek. Dediğim gibi levha sınırı, levhayı yok edemezsin, durduramazsın. Levha sınırları aynen insanlardaki kalp atışı gibi bir olaydır. Yani nabız atışı gibi bir olaydır. Bir insanın nabzı durursa o insan ölür. İşte levha sınırlarında hareket durur, deprem biterse dünya da ölür. İşte gezegenlerin, gök cisimlerinin hiçbirinde bildiğimiz anlamda deprem yoktur. Deprem, yeryüzünün yaşamasını gösterir. Deprem sayesinde yeryüzünde bir döngü meydana gelir. Yani yaşam döngüsü meydana gelir” diye konuştu.
“BELEDİYE BAŞKANI İŞLERİNİ Mİ GÖRSÜN? YOKSA KAÇAK GÖÇEK İŞLERİN PEŞİNE Mİ DÜŞSÜN?”
Toplum olarak herkesin üzerine çeşitli görevler düştüğünü anımsatan Görür, “Önce çuvaldızı kendimize iğneyi başkasına batıralım. Biz, çoluk çocuğumuz depremde ölmek istemiyorsak, eğer bu ülkede çağdaş can güvenliğimizle, demokratik olarak mal varlığımızla, ekonomik özgürlüğümüzle, siyasi özgürlüğümüzle ebediyen yaşayacaksak, kendimizi değiştireceğiz kardeşim. Başka türlü olmaz. Belediye başkanı işlerini mi görsün? Yoksa kaçak göçek işlerin peşine mi düşsün? Buna siz karar verin” ifadelerini kullandı.

“DEPREM EN BÜYÜK ÇEVRE FELAKETİDİR”
Prof. Dr. Görür, depremin etkilerinin uzun yıllar boyunca sürdüğünü belirterek, “Deprem en büyük çevre felaketidir. Çevre kirlenirse sizin burada sağlıklı yaşamanız mümkün değildir. Yani depremde kanalizasyonunuz patlar boruları toprağa karışırsa, içme suyuna karışırsa siz sağlıklı yaşam süremezsiniz. Topraktan akarsuya, akarsudan denize, denizden bilmem neye her taraf kirlenir. Kirli bir çevre ölüm demektir. Hemen kendini göstermez, seneler içerisinde insanları hastalıktan kırar. Onun için çevre çok önemlidir. Bunu yapmanın yolu da şimdiden bu çevre kirliliğine sebep olacak şeyleri önlemektir” şeklinde konuştu.

“EĞER DEPREM OLURSA MARMARA BÖLGESİ ÇÖKER, ONUNLA DA KALMAZ TÜRKİYE DİZ ÇÖKER”
Olası Marmara depremine ilişkin de konuşan Görür, şunları söyledi: “Marmara bölgesi Türkiye’nin ekonomisinin yüzde 60’ına yakınını, yani gayri safi milli hasılanın yüzde 60’ını sağlıyor. Eğer deprem olur, Marmara bölgesinde depremin çarkları durursa, Marmara bölgesi çöker, onunla kalmaz bütün Türkiye diz üstü çöker ve artık ne ekonomik özgürlüğümüz kalır, ne de siyasi özgürlüğümüz kalır. Size onu söyleyeyim, Cumhurbaşkanımızın bir lafıyla; Cumhurbaşkanına gidip diyorlar ki ‘Dünya Bankası bizden borç para istiyor’. ‘Ne kadar istiyor?’ Diye sormuş. 5 Milyon Dolar, yanılmıyorsam. Belki de 5 Milyar Dolar. ‘Verin’ diyor. ‘Bugün borç alan yarın talimat alır’ bu onun lafı. Gerçekten öyle. Siz koca Marmara bölgesini depreme hazırlamaz çökertirseniz ondan sonra öyle özgür kalacağınızı, bağımsız kalacağınızı düşünmeyin” dedi.
]]>‘Enfekte kan skandalı’ diye bilinen ve ülke tarihinin en kötü tedavi felaketi olduğu belirtilen olaya ilişkin 20 Mayıs’ta yayımlanan raporda yaklaşık 3 bin kişinin kontamine kan naklinden sonra hayatını kaybettiği belirtiliyor. Ölü sayısının bundan sonra artması bekleniyor.
Eski yargıç Brian Langstaff tarafından hazırlanan raporda doktorların, Ulusal Sağlık Servisi (NHS) ve diğer sağlık kurumlarının ve peş peşe gelen hükümetlerin olaydan etkilenen kişileri “defalarca” yüzüstü bıraktığı belirtiliyor. Langstaff, sağlık sisteminde “felaket” ile sonuçlanan bir dizi başarısızlık tespit ediyor.
Rapora ilişkin açıklama yapan İngiltere Başbakanı Rishi Sunak olanları “yıllardır süren ahlaki bir başarısızlık” diye nitelendirdi.
Hükümet bugün olaydan etkilenenler için hazırlanan tazminat paketini açıkladı.
Hükümetin ödemelerden sorumlu yetkilisi John Glen, Avam Kamarası’nda yaptığı açıklamada olaydan etkilenenlerin hala her hafta enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybettiğini ve bazılarının tazminat alacak kadar yaşayamayacaklarını söyledi.
Glen bu nedenle hükümetin, nihai programın oluşturulmasından önce “yaşayan hak sahiplerine” yapacağı 210 bin sterlin tutarındaki ara ödemelerin 90 gün içinde yapılacağını duyurdu.
İlk nihai ödemelerin ise 2024 yılı bitiminden önce yapılması bekleniyor.
Peki 1970’ten bu yana neler yaşandı, bundan sonrası için ne bekleniyor? Raporda öne çıkan bulguları derledik.
Hastalar ‘kabul edilemez risklere’ maruz kaldı
Enfekte kan skandalı İngiltere sağlık sisteminde en büyük tedavi felaketi olarak biliniyor.
Enfekte Kan Soruşturması, 1970’lerden itibaren binlerce insanın kontamine kan ve kan ürünleri naklinden enfeksiyon kapmasının öncesinde, sırasında ve sonrasında 50 yılı aşkın bir süre boyunca alınan kararları inceliyor.
Beş yıl süren çalışmanın sonucunda, kan ve kan ürünleri naklinde viral enfeksiyonların bulaşma riskinin NHS’nin kurulduğu 1948 yılından bu yana bilindiğine işaret ediliyor ve karar alma sürecinde güvenliğin ön planda olmadığı belirtiliyor.
Kan ve kan ürünlerinin güvenlik riskine rağmen yıllarca hastalara verilmeye devam edildiği aktarılıyor.
Rapor, bu durumun hastaları “kabul edilemez risklere” maruz bıraktığını kaydediyor.
Bu riskler şöyle sıralanıyor:
‘Kaza değildi’
Raporda çeşitli kurumların gerçeği sakladıkları ayrıntılı olarak şöyle anlatılıyor:
Raporu hazırlayan Brian Langstaff, enfekte kan vakalarının ‘kaza olmadığını’ söylüyor.
“Yetkililer, doktorlar, kan hizmeti sağlayıcıları ve birbirini izleyen hükümetler hasta güvenliğini ilk sıraya koymadıkları için bu enfeksiyonlar meydana geldi” diyen Langstaff, yetkililerin tepkisinin “insanların acılarını daha da arttırdığını” vurguluyor.
Raporda, kanama bozukluğu olan yaklaşık 380 çocuğun, kan ürünleri verildikten sonra HIV’e yakalandığı kaydediliyor.
Birçoğunun çocukluk ya da genç yetişkinlik döneminde, hiçbir çocuğun ya da gencin yüzleşmek zorunda kalmaması gereken düzeyde acı ve korkuya katlanarak öldüğü aktarılıyor.
Raporda eski Başbakan Margaret Thatcher ve hükümeti, özellikle mağdurlara “mevcut en iyi tedavinin” uygulandığı yönündeki “yanlış” iddialarla tazminat çağrılarını geri çevirdiği söylenerek eleştiriliyor.
Neler farklı yapılabilirdi?
Rapora göre hastalar, tedavilerinin riskleri hakkında bilgilendirilmeliydi.
Bilgi eksikliği, insanların enfeksiyonlara maruz kalma olasılıklarının ne kadar olduğunun farkında olmadıkları anlamına geliyordu.
Raporun kapsadığı yıllarda birbirini izleyen hükümetler sık sık hastaların o dönemde mevcut olan en iyi tıbbi tedaviyi aldıklarını ve kan taramasının ilk fırsatta başlatıldığını söyledi.
Rapor, bu iddiaların hiçbirinin doğru olmadığı sonucuna varıyor.
Brian Langstaff, Temmuz 1983’te hükümetin, AIDS’in kan yoluyla bulaşabileceğini bilmesine rağmen ticari kan ürünlerinin ithalatını durdurmama kararının yanlış olduğunu savunuyor.
Buna ek olarak, İngiltere’de kan hizmetleri sağlayıcıları, kan bağışçılarının taranmasında yeterince titiz davranmamakla suçlanıyor.
İnsanlar nasıl etkilendi?
Brian Langstaff, skandalın sonucunda “hayatlar, hayaller, arkadaşlıklar, aileler ve mali durumların yok olduğunu” söylüyor.
Langstaff, “Hastalığa yakalanan ve etkilenen insanlar acı, hastalık ve kayıplarla ilgili güçlü hikayeler anlatıyor. Zarar gören ve yok olan hayatlar, enfeksiyondan önceki hallerinden tanınmaz hale gelenler ve hayatlarına dair tüm umutları ve hayalleri yok olanlar” diyor.
Langstaff, insanlara yanlış bir şekilde en iyi tıbbi bakımı aldıklarını söylediği için hükümeti “zalim” olarak nitelendiriyor.
]]>BBC’nin analizi, İsrail’in Gazze’deki sivillerin tahliyesi için belirlediği bölgelerin toplamda 281 kilometre karelik bir alan kapladığını gösteriyor. Bu, Gazze topraklarının yüzde 77’si demek.
İsrail güçleri, 1200 kişinin öldürüldüğü ve 250’den fazla kişinin rehin alındığı Hamas saldırısından bu yana Gazze’de yürüttüğü askeri operasyonlarına devam ediyor.
Hamas’ın yönetimindeki Gazze Sağlık Bakanlığı’na göre İsrail’in saldırıları sonucu şu ana dek 35 binden fazla kişi öldürüldü.
BBC Arapça’ya konuşan İsrail Ordusu yetkilileri, tahliye emirlerinin sivilleri daha güvenli alanlara yönelterek onları koruduğunu savundu.
Birleşmiş Milletler (BM) ve bölgedeki bazı yardım kuruluşları ise, Gazze’de 2 milyona yakın olduğu tahmin edilen nüfusun gidebileceği hiçbir güvenli yer olmadığını belirtiyor. Aynı zamanda “güvenli bölge” olarak belirlenen arazilerin de uygunluğunu sorguluyorlar.
Hamas’a yönelik askeri operasyonları kapsamında İsrail, savaşın başlangıcından bu yana onlarca tahliye emri çıkardı.
Mayıs’ın ortasına gelindiğinde, Gazze’de tahliye bölgesi olarak belirlenmeyen kısım, topraklarının çeyreğinden azına denk geliyor.
Bir yanında Akdeniz’le, diğer yanında İsrail ve Mısır’la olan sınırlarla çevrilen, 41 kilometre uzunluğunda ve 10 kilometre genişliğindeki Gazze Şeridi, daha önce de nüfus yoğunluğu yüksek bir bölgeydi.
İsrail güçleri 7 Ekim’de, yani savaşın ilk gününde, Gazze’nin farklı bölgelerindeki sivillere ilk hava saldırıları öncesinde güvenli bir yere gitmelerini söyledi.
Daha sonraki haftalarda kuzeyde ve şehrin merkezinde yaşayan sivillere, en büyük şehir Gazze Şehri’nin de aralarında olduğu, Gazze vadisinin güneyindeki bölgelere sığınmaları söylendi.
Kasım ayında İsrail, güney ile merkez bölgelerin daha geniş bir kısmını kapsayan yeni tahliye bölgelerini duyurdu.
Aralık ayının başında uluslararası baskının artması üzerine İsrail, Gazze’nin iki kısma bölündüğü tahliye haritaları paylaşmaya başladı.
Aralık ve Ocak’ta tahliye uyarıları, güneydeki Han Yunus ve etrafındaki bölgelere kadar dayandı.
Nisan’ın başlarında İsrail, Gazze’nin kuzeyindeki evlerine dönmemeleri konusunda sivillere yönelik uyarısını yineledi.
Mayıs ayına gelindiğinde, İsrail güçleri doğudan Gazze’nin içlerine doğru ilerlerken, Refah’a kara operasyonunun başlatılması üzerine bu bölgenin de yarıya yakını tahliye bölgesi ilan edildi.
Sivillere, bir kıyı kasabası olan Mevasi bölgesinden Deyr El-Balah ve Han Yunus’a kadar uzanan “genişletilmiş güvenli bölgeye” gitmeleri söylendi.
İsrail son olarak Cibaliye ve yakınlarındaki bölgelerdekiler ile, kuzeydeki Beyt Lahya’daki sivillere tahliye emri vererek Gazze Şehri’nin batısındaki sığınaklara gitmeleri çağrısında bulundu.
Ekim ayından bu yana İsrail ordusunun verdiği tahliye emirlerinden hiçbirinde, boşaltılan yerlerin ne zaman yeniden güvenli hale geleceği ve sivillerin ne zaman buralardaki evlerine dönebileceğine dair bilgi verilmedi.
BBC’nin tahliye bölgelerinin hangi boyutlara ulaştığına dair sorularına karşılık, tahliye uyarılarının sivilleri korumayı amaçladığını vurgulayan İsrail Savunma Güçleri, bulgularımıza dair bir değerlendirmede bulunmadı.
BBC’ye gönderilen açıklama metninde ise, “İsrail Savunma güçleri uluslararası hukuka saygı göstermektedir ve bu şekilde hareket etmektedir” denildi.
Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu’na (UNRWA) göre, Gazze Şeridi’nde 1,7 milyona yakın insan, çoğunluğu birden fazla kez olmak üzere, evlerini terk etmek zorunda kaldı.
Refah’tan kaçış
7 Mayıs’ta İsrail güçleri Mısır’la olan sınırdaki Refah’ın Gazze tarafına ilerleyerek burayı ele geçirdi.
Operasyon öncesi İsrail ordusu Refah’ın doğusundaki sivillere burayı tahliye etmeleri emrini verdi.
BM verilerine göre, İsrail’in operasyonlarından önce de evlerini terk edip burada sığınmış sivillerin sayısı 1,5 milyona yakındı.
BM, İsrail tankları Refah’a girdiğinden beri 800 bine yakın sivilin buradan kaçtığını belirtiyor.
Refah’ın merkezinde, eskiden yerlerinden edilmiş sivillerin sığındığı çadırlarla dolu olan bir bölgenin 8 Mayıs’ta çekilen uydu fotoğrafları, buranın daha sonra yerle bir olduğunu gösteriyor.
İsrail güçleri, son zamanlarda sivilleri Ekim ayında “güvenli bölge” olarak belirlediği bir tarım alanı olan Mevasi’ye doğru yönlendiriyor.
Genişletilen güvenli bölgenin boyutları 60 kilometrekareye ulaştı.
İsrail, bu bölgede “sahra hastaneleri, çadırlar, daha fazla miktarda gıda, su, ilaç ve diğer malzemelerin” bulunduğunu öne sürüyor.
8 Mayıs’taki uydu görüntüsünden, Deyr el-Balah’ta yeni bir sahra hastanesi inşa edildiği anlaşılıyor.
BM ise sivillerin Mevasi’ye yönlendirilmesine kuşkuyla yaklaşıyor.
BBC Arapça’ya konuşan UNWRA iletişim yetkilisi Louise Wateridge, Mevasi’nin “kum ve çölden” ibaret olduğunu, İsrail’in belirlediği güvenli bölgelerin çok sınırlı altyapı ve ihtiyaç malzemesine sahip olduğunu vurguladı.
Oxfam yardım kuruluşunun Gazze’deki koordinatörü Fidaa Alarai ise Mevasi’de insani durumun kötüleştiğini söyledi.
“Burası çok kalabalık. Çadırlar her yerde, hatta artık bazıları sahil şeridine kondu” diyen Alarai, gıda, su ve yakıt olmadığına dikkat çekti.
Alarai da savaş başladıktan sonra Gazze’nin kuzeyindeki evini terk ederek birkaç kez yer değiştirmek zorunda kaldığını belirtti.
BBC Arapça, savaş başladığından beri birden fazla kez yer değiştirmiş olan Filistinli kaynaklarla konuştu.
Evini terk etmek zorunda kalmış bir kadın, Mevasi’ye sığındığını ancak burada da ne su ne elektrik bulabildiğini söyledi.
Dört kez yerinden edilmiş olan Hamdan ise, “Mevasi’ye geldiğimizde çadır bulamadık ve boşta olan bazı çadırlar da aşırı pahalıydı. Tuvalet olmadığı için yerin altına variller gömdük ve bunları tuvalet olarak kullandık” diye konuştu.
Hamdan, “Her şey çok pahalı. Hayat çok zor. Hijyen yok burada” diye de ekledi.
Habere katkıda bulunanlar: Lamees Altalebi ve Paul Cusiac
]]>Aliyev, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan ile beraberindekilerin helikopter kazasında hayatını kaybetmesi nedeniyle İran’ın Bakü Büyükelçiliğine taziye ziyaretinde bulundu.
İran’ın Bakü Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Seyit Cafer Ağayi tarafından karşılanan Aliyev, büyükelçilikte açılan taziye defterine yazdı.
Aliyev, büyükelçilikte yaptığı konuşmada, Reisi’nin trajik vefatının kendisini derinden sarstığını belirterek, “Bu büyük kayıp sadece İran’ın değil tüm İslam aleminin kaybıdır.” dedi.
Reisi’nin İran halkının güvenini kazanmış büyük devlet insanı, seçkin siyasetçi ve büyük şahsiyet olduğunu vurgulayan Aliyev, şöyle devam etti:
“Onunla son görüşmemiz tarihi bir görüşme oldu. Hem o hem de ben bu görüşmeyi ‘tarihi görüşme’ olarak adlandırdık. İki ülke sınırında büyük bir altyapı projesinin açılışına ortak katılımımız İran-Azerbaycan ilişkilerinin ne kadar güçlü olduğunu gösterirken, hem halklarımıza hem de tüm dünyaya dost ve kardeş olduğumuzu ve bundan sonra birlikte olacağımızı gösteren çok açık mesajdı. Benim ve rahmetli Reisi’nin tören sonrasında yaptığımız açıklamalar çok ciddi siyasi anlam taşıyordu. İkimiz de bölge ülkelerinin bölgenin kalkınmasına aktif olarak katılmaları gerektiğini açıkça ifade ettik.”
Aliyev, Reisi’nin trajik vefatının hem yakınları hem de onu tanıyanlar açısından büyük bir acı olduğunu belirterek, “Fakat onun hayatını İran halkının kalkınmasına adaması bir teselli vericidir. İran devletinin ulusal çıkarlarının savunulmasında özel rolü vardı. Hem Cumhurbaşkanlığı döneminde hem de öncesinde İran halkının refahını artırmaya çalışmış ve ulusal çıkarların korunmasında büyük rol oynamıştır.” ifadelerini kullandı.
Trajik olay öncesinde Reisi ile 2 saatten fazla birlikte olduklarını hatırlatan Aliyev, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“İkili görüşmemizde birçok önemli konuyu müzakere ettik. İran-Azerbaycan ilişkilerinin gelişiminin gelecekteki yönleri bir kez daha teyit edildi ve her iki tarafın güçlü siyasi iradesi bir kez daha sergilendi. Aynı zamanda spesifik altyapı projeleri konusunda da geniş fikir alışverişinde bulunduk ve önemli kararlar aldık. Eminim o toplantıya katılanlar bunu İran’ın yeni yönetimine aktaracaklardır. Varılan tüm anlaşmaların uygulanacağına eminim. Çünkü bu, İran ve Azerbaycan halkının iradesine dayanmaktadır ve bundan sonra hem ikili hem de çok taraflı olarak çok sayıda büyük projenin gerçekleşeceğine dair merhum Cumhurbaşkanı Reisi ile yaptığımız görüşmede bu kararlılığımızı dile getirdik.”
Aliyev, “Ne yazık ki gelecekteki projelerin hayata geçirilmesini görmek ona nasip olmadı. Herkes kaderi kabullenmelidir. Teselli edici olan onun İran’ın kalkınması için canını feda etmesidir. O, İran halkının ve Azerbaycan halkının hafızasında parlak bir kişilik, büyük bir devlet adamı ve Azerbaycan devletinin ve halkının büyük dostu olarak kalacaktır. Bir kez daha başınız sağolsun. Allah rahmet eylesin.” diye konuştu.
İran Cumhurbaşkanı Reisi, 19 Mayıs’ta İran-Azerbaycan sınırında baraj açılış törenine katılmıştı. Reisi, beraberinde Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan ve bazı yetkililerle dönüşte helikopter kazası geçirerek hayatını kaybetmişti.
]]>Cumhurbaşkanlığı dönemi sona erse de ülkede uygulanan sıkıyönetim nedeniyle seçim yapılmayacak ve Zelenskiy görevini sürdürecek.
Komedyen ve oyuncu olan Volodimir Zelenskiy, 31 Aralık 2018 akşamı cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklayana kadar siyasetle hiç ilgilenmemişti.
Mart 2019’da yapılan seçimlerde oyların %70’ten fazlasını alarak daha önce görülmemiş düzeyde bir destek topladı.
Zelenskiy beş yıllık süre içinde popüler bir televizyon dizisinde cumhurbaşkanı karakterini canlandıran bir oyuncudan, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’daki en büyük savaşın içinde yer alan bir ülkenin liderine dönüştü.
Peki Zelenskiy nasıl bu noktaya geldi, önünde ne gibi zorluklar var ve iktidarda ne kadar kalabilir?
Dönüşüm
Volodimir Zelenskiy 1978’de Ukrayna’nın orta kesiminde bir sanayi şehri olan Krıvıy Rih’de doğdu.
Üniversitede hukuk okuyan Zelenskiy mezun olduktan sonra mesleğini yapmadı ve bunun yerine kendisini sahne sanatlarına adadı.
Cumhurbaşkanı olmadan önce 10’dan fazla uzun metraj filmin yapımcılığını üstlendi ve bu filmlerde rol aldı.
Zelenskiy’nin rol aldığı “Halkın Hizmetkarı” adlı dizi ise cumhurbaşkanı seçilen 30’lu yaşlarındaki bir lise tarih öğretmenini anlatıyor.
Ukrayna halkının önemli bir kısmı Zelenskiy’i dizideki karaktere benzeterek 2019’da yapılan seçimlerde ‘halkın adayını’ destekledi.
Zelenskiy, cumhurbaşkanlığı yarışını Ukrayna tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir farkla kazandı ve partisi o yıl yapılan parlamento seçimlerinde çoğunluğu elde etti.
Ülkeyi dönüştüreceğini, ‘yoksulluk, yalan ve açgözlülük çağı’ olarak adlandırdığı döneme son vereceğini söyleyen Zelenskiy, Ukrayna’nın doğusundaki savaşı sona erdireceğini ve Rusya tarafından işgal edilen toprakları halka geri vereceğini vadetti.
Başkanlığının ilk yıllarında oligarklara karşı savaş açtı, yolsuzlukla mücadele girişimlerinde bulundu ve altyapıyı geliştirmeye odaklandı.
Ancak 2021 yılına gelindiğinde, yakın arkadaşlarını önemli kamu görevlerine atadığı iddialarıyla kayırmacılıkla suçlandı ve desteği düşmeye başladı.
Zelenskiy uluslararası arenada genel olarak Ukrayna’da reform yapmaya başlayan, ilerici genç bir siyasetçi olarak tanınıyordu.
Uluslararası seyahatlerinde yolsuzlukla mücadele konusundaki kararlılığını tekrarlıyor, Rusya’ya karşı daha güçlü yaptırımlar uygulanması çağrısında bulunuyordu.
Zelenskiy Rusya ile barış görüşmeleri de yürüttü ve aralarında film yönetmeni Oleg Sentsov’un da bulunduğu Ukraynalı siyasi tutukluların iadesine katkıda bulundu.
Doğu Donbas bölgesindeki barış girişimlerini görüşmek üzere Aralık 2019’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya gelse de Zelenskiy buradaki savaşı sona erdirme hedefine ulaşamadı.
Şubat 2022’ye gelindiğinde Zelenskiy kendisini ve ülkesini geniş çaplı bir Rus işgaliyle karşı karşıya buldu.
Savaş dönemi lideri
İşgalin ilk zamanlarında Zelenskiy, çok daha büyük ve güçlü bir düşmanla savaşmak zorunda kalan ülke için birleştirici bir güç haline geldi.
Ukrayna’dan ayrılmayı reddeden ve Kiev’de kalmaya karar veren Zelenskiy’nin profili ve popülaritesi hızla arttı.
“Benim araca değil, cephaneye ihtiyacım var” sözleri özellikle dikkat çekti.
Ukraynalı lider, önemli gelişmelerle ilgili olarak ulusa seslendiği günlük videolar yayınlamaya başladı ve savaşın üçüncü yılında bunu halen yapmaya devam ediyor.
Yurt dışı ziyaretlerini Ukrayna’ya destek ve silah istemek için bir platform olarak kullanmaya başladı ve konuşmaları sırasında ayakta alkışlandı.
Artan eleştiriler
Zelenskiy askerlerin moralini yükseltmek için, aylardır şiddetli çatışmaların merkez üssü olan doğudaki Bahmut da dahil olmak üzere cephe hattına beklenmedik ziyaretler de gerçekleştirdi.
Ancak zaman geçtikçe Zelenskiy’nin meydan okunmayacak bir savaş lideri olarak sahip olduğu itibar sarsılmaya başladı.
Ordu komutanı General Valeriy Zaluzhny ile arasındaki anlaşmazlıklar sonunda Zelenskiy’nin Zaluzhny’i görevden almasıyla sonuçlandı.
Oldukça tartışmalı hale gelen bu hamlesinin ardından Zelenskiy, Zaluzhny’i askeri nedenlerden dolayı değil, hızla yükselen siyasi reytingleri nedeniyle görevden almakla suçlandı.
Zelensky’nin kadro kararları önümüzdeki süreçte de eleştirildi ve yakın ekibindeki pek çok kişi kendilerini çeşitli siyasi skandalların içinde bulduktan sonra görevden alındı.
Bunun yanı sıra Ukrayna lideri, yakın çevresindeki kişilerin oligarklarla bağlantılı olduğu veya yolsuzluğa karıştığı yönündeki uyarıları dikkate almadı.
Ayrıca güvenlik güçlerini siyasi muhalifler üzerinde baskı kurmak için kullanmak ve kayırmacılıkla suçlanan Cumhurbaşkanlığı Ofisi Başkanı Andriy Yermak’ın giderek artan etkisi konusunda da eleştiriler dile getirildi.
Zorluklar
Rusya ile savaşın hız kesmeden devam etmesi nedeniyle Zelenskiy hem yurt içinde hem de yurt dışında daha fazla zorlukla karşılaşmaya başladı.
Ukrayna’nın geçen yıl çok beklenen karşı saldırısı umduğu sonuçları getirmedi ve tam tersine Rusya savaşta yeniden üstünlük sağlamaya başladı.
Şu anda Ukrayna topraklarının yaklaşık %20’sini kontrol eden Rus ordusu, Harkov bölgesinde başlattığı son taarruzla ilerlemeye devam ediyor.
Rusya’nın ayrıca başkent Kiev de dahil olmak üzere Ukrayna şehirlerine füze saldırıları sürüyor. Rus ordusunun sistematik olarak Ukrayna’nın tüm elektrik şebekesini de tahrip ettiği belirtiliyor.
Rusya sayıca ve silahça üstün olduğu için Ukrayna’nın daha fazla insan gücüne, mühimmata ve hava savunmasına ihtiyacı olduğu bildiriliyor.
Zelenskiy bu durum karşısında seferberlik çabalarını artırmaya zorlandı. Bu, ülkedeki savaş yorgunluğu ve pek çok Ukraynalı erkeğin ordu saflarına katılma konusundaki isteksizliği nedeniyle zor bir görev.
Zelenskiy’nin dünya liderleriyle ilişkileri de Batı’nın desteğinin azalması ve Gazze’deki savaş ve diğer çatışmaların dikkat ve kaynakları çekmesiyle daha karmaşık hale geldi.
ABD’nin 61 milyar dolarlık askeri yardım paketi Nisan ayında onaylandı. Ancak Kasım ayında yapılacak seçimlerden sonra ABD’nin siyasi rotasının değişeceğine dair belirsizlik devam ediyor.
Eski ABD başkanı Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönmesi halinde, Rusya’ya karşı daha ılımlı bir tutumun ABD politikasında itici bir güç olması muhtemel.
Bundan sonra ne olabilir?
Zelenskiy’nin beş yıllık görev süresinin sona ermesiyle birlikte, bazıları onun bir lider olarak meşruiyetini sorgulamaya başladı
Ukrayna parlamentosu seçimlerinin Ekim 2023’te, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ise Mart 2024’te yapılması gerekiyordu.
Ancak Şubat 2022’de sıkıyönetim ilan edilmesiyle Ukrayna’da cumhurbaşkanlığı, parlamento ve yerel seçimlerin yapılması yasaklandı.
Sıkıyönetimin yakın zamanda kaldırılacağına dair hiçbir işaret yok.
Peki Zelenskiy daha ne kadar iktidarda kalabilir?
Siyasi reytingleri düşmeye devam ettikçe, bazıları desteğini sağlamlaştırmak için sıkıyönetime rağmen seçimlere gitmeyi tercih edebileceği görüşündeydi.
Ancak anketler, birçok Ukraynalının devam eden bir savaş sırasında seçimlerin yapılmasını istemediğini gösteriyor.
Ukraynalı milletvekili Yaroslav Zheleznyak daha önce BBC’ye verdiği demeçte, “Bir Ukrayna vatandaşı olarak, Başkomutanımın [Zelensky’nin] zamanının bir dakikasını bile savaşın ve Ukrayna’ya uluslararası desteğin yerine seçimleri ve seçimleri nasıl kazanacağını düşünerek geçirmesini istemiyorum” demişti.
Zelenskiy de geçtiğimiz Kasım ayında seçimlerin yapılması fikrini reddederken aynı fikirdeydi.
Seçimleri değil savaşı kazanmak Ukraynalı liderin hala en büyük önceliği gibi görünüyor.
]]>Suriye Başkanı Beşar Esad, Raisi’nin ölümü üzerine üç gün ulusal yas ilan etti. Esad, Reisi’nin geçen yılki İran gezisini hatırlatarak, Suriye’nin İran’la stratejik ilişkilerini geliştirmek için Reisi ile çalıştığını söyledi. Esad, İran ile dayanışma mesajı vererek, hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı diledi.
Lübnan’da da geçici Başbakan Najib Mikati üç gün ulusal yas ilan ederken, Parlemento sözcüsü Nabih Berri kazayla ilgili “‘İran ve İslam dünyası bir dizi öncü liderini kaybetmiştir”‘ dedi.
Pakistan Başbakanı Shehbaz Sharif, İran medyasının Reisi’nin helikopter kazasında ölümünü duyurmasının ardından ülke genelinde bir gün ulusal yas ilan etti. Sharif, X hesabı üzerinden “‘Pakistan, Cumhurbaşkanı Reisi ve beraberindekilerin anısına saygı göstermek ve Kardeş İran’la dayanışmasını göstermek amacıyla bir gün yas boyunca bayrakları yarıya indirecek” dedi.
Abbas’dan dayanışma mesajı…
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas da “Cumhurbaşkanı Reisi ve Dışişleri Bakanı’nın vefatı üzerine kardeş İran halkına içten başsağlığı dileklerimizi sunuyor, Allah’ın merhum Cumhurbaşkanı ve diğerlerine geniş rahmetini bahşetmesini ve ailelerine sabır ve teselli vermesini diliyoruz. Filistin Devleti ve halkının bu büyük acıda İran liderliği ve halkıyla dayanışmasını teyit ediyoruz” dedi.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin dini lider Hamaney’e gönderdiği taziye mesajında, “Reisi, bütün hayatını vatanına hizmet etmeye adamış olağanüstü bir siyasetçiydi. Reisi, Rusya’nın gerçek dostu olarak ülkelerimiz arasındaki iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesine paha biçilmez katkıda bulundu, ilişkilerin stratejik ortaklık düzeyine çıkarılması için büyük çaba sarf etti. Reisi ile birçok kez görüşme fırsatım oldu ve bu güzel adamı hep hatırlayacağım” ifadelerini kullandı.
Hindistan Başbakanı Nareendra Moodi “çok üzgün ve şokta” olduğunu söyled ve. Reisi’nin İran ve Hindistan’ın ikili ilişkilerine bulunduğu katkının her zaman hatırlanacağını ifade ederek, başsağlığı dileğinde bulundu.
Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Çin Başkanı Xi Jingping’in Reisi’nin görevini vekaleten yürüten Muhammed Muhbir’e bir mesaj gönderdiğini söyledi. Xi’nin mesajında,”Cumhurbaşkanı Reisi’nin Çin ile İran arasındaki kapsamlı stratejik ortaklığın geliştirilmesine önemli katkılarda bulunduğunu” söylediği belirtildi.
Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmad Aboul Ghei da Reisi’yle birlikte helikopter kazasında hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı diledi.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden şimdilik açıklama yok...
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah El Sisi Mısır’ın “İran liderliği ve halkı ile dayanışma içerisinde” olduğunu ifade etti ve “Mısır Arap Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ölen İran Cumhurbaşkanı ve vefat edenlerin Allah’ın merhametine kavuşmasını diler, ailelerine sabır ve teselli vermesini temenni eder” dedi.
Irak Başbakanı Shia Al Sudani ve IKBY Başkanı Neçivan Barzani de başsağlığı ve dayanışma mesajlarını ilettiler. Bununla birlikte Körfez ülkelerinden BAE Başbakanı Şeyh Muhammed Bin Reşit, Suudi Arabistan Kralı Salman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Salman’dan bir açıklama gelmedi.
OPEC Genel Sekreteri Haitham Al Ghais, Ürdün Kralı 2. Abdullah, Malezya Başbakanı Anwar İbrahim, Sri Lanka Başkanı Ranil Wickremesinghe, Japonya Hükümet Sözcüsü Yoshimasa Hayashi ve Venezuela Başkanı Nicola Maduro da helikopter kazasında hayatını kaybedenlerle ilgili başsağlığı mesajları yayınladılar.
AB’den açıklama…
İtalya başbakanı Georgia Melon da “‘İran yetkililerinin kaza söylentilerini doğruladığını görüyorum. İran’ın iç düzeninde bir farklılık görmüyorum. Avrupa ve G7 müttefikleriklerimizle karmaşık bir bölgesel çerçevenin parçası olan olayla ilgili sürekli iletişim halindeyiz. Gelecekteki İran liderliğinin bölgenin istikrarı ve sakinleştirilmesine katkıda bulunmayı istemesini umuyorum” ifadesini kullandı.
AB Dış İlişkiler Şefi Josep Borrell yazılı açıklamasında, İran Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı ve hayatını kaybeden diğer İranlı yetkiler için başsağlığı dileklerini iletti ve “AB, hayatını kaybedenlerin ailelerine ve etkilenen İran vatandaşlarına başsağlığı diler” dedi.
Fransa Dışişleri Bakanlığı da İran İslam Cumhuriyeti’ne “başsağlığı” diledi ve “kazada hayatını kaybedenlerin ailelerinin acılarını paylaştıklarını” ifade etti.
Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel ise X hesabı üzerinden, “AB, Cumhurbaşkanı Reisi, Dışişleri bakanı Abdullahiyan ve helikopter kazasında ölen diğerleri için içten başsağlığı dileklerini iletir” dedi.
]]>İsrail ve Mısır arasında 1979 yılında imzalanan ve bir yıl sonra yürürlüğe giren barış anlaşması, yalnızca imzacılarına Nobel Barış Ödülü kazandırmakla kalmamış, imzacılardan birinin de hayatına mâl olmuştu.
Anlaşma 20 yıldan fazla süren düşmanlığa son vererek komşu iki askeri güç arasında 45 yıla yakın süre istikrar sağladı.
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarını Refah sınırına doğru genişletmesiyle birlikte iki ülke arasındaki ilişkiler yeniden gerginleşti.
Geçtiğimiz aylarda iki taraf da, birbirine karşılıklı suçlamalarda bulunmayı sürdürdü. Son olarak da iki ülkenin dışişleri bakanları, Refah koridorundan insani yardımların geçişinde yaşanan sorunlarla ilgili birbirlerini suçladı.
Gerginlik o kadar tırmandı ki, Mısır, Güney Afrika’nın İsrail hakkında açtığı ve Uluslararası Adalet Divanı’nda görülen “soykırım” davasına müdahil olacağını duyurdu.
İsrail hükümeti, Güney Afrika’nın Aralık ayında açtığı davada ileri sürdüğü, İsrail’in Gazze’deki Filistin halkına karşı soykırım suçu işlediği yönündeki suçlamaları reddediyor.
Mısır Dışişleri Bakanlığı, “İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki Filistin halkına olan saldırılarının şiddetini artırması ve kapsamını genişletmesi” üzerine bu kararı aldıklarını açıkladı.
BBC Arapça’nın Mısırlı yetkililere yakın bir kaynaktan aldığı bilgiye göre Kahire, Refah’taki askeri operasyonlar ve İsrail ordusunun sınır geçişlerinde olan denetimini protesto etmek amacıyla diplomatik varlığını da azaltmayı değerlendiriyor.
Şimdilik Mısır, barış anlaşmasının güvende olduğunu söylüyor.
BBC Mundo’ya konuşan Kudüs’teki Hebrew Üniversitesi’nden siyasal bilimci Profesör Gayil Talshir, iki ülke arasındakini bir “soğuk barış” olarak niteliyor.
Talshir, “Aralarında öyle büyük bir sevgi yok; daha çok ortak ulusal çıkarlar ve güvenlik kaygıları baskın” diye de ekliyor.
Ancak İsrail-Mısır geriliminin büyümesi, komşu ülkelerin gelecekteki ilişkilerinin üzerine de gölge düşürüyor.
Anlaşma ne diyor?
İsrail ve Mısır 1948-1973 yılları arasında dört kez savaştı.
Sonuncusu olan 1973’teki Yom Kippur Savaşı sırasında, bir barış anlaşması için çalışmalar başladı. Sonra dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’ın arabuluculuğunda 1978’de Camp David adı verilen anlaşma sağlandı.
Aynı yıl dönemin Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile İsrail’in eski başbakanı Menahem Begin, bu anlaşmadaki işbirlikleri nedeniyle Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldüler.
Anlaşma bir sonraki yıl imzalanarak Ocak 1980’de yürürlüğe girdi. Ancak bir yıl sonra Sedat bir grup Mısırlı askerin suikastına uğradı. Suikastın arkasında İsrail’le barış anlaşmasını protesto ettiğini söyleyen İslamcı subay Halid El İslambuli vardı.
Barış anlaşması protokolü, güçler arasında hassas bir denge kuruyordu.
İki ülke arasındaki sınırı çizerek Sina Yarımadası’nı A, B ve C olarak üç ana bölgeye ayırıyor, buralarda farklı askeri birlikler ve farklı kategorilerde silahlara izin veriliyordu.
Sınırın 2,5 km içerisindeki D bölgesi ise tampon bölge olarak belirlenmişti.
Anlaşma bu bölgede İsrail’in sınırlı askeri varlığına izin veriyor. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler gözlemcileri ve diğer çokuluslu güçler burada konuşlandırılabiliyor.
Buradaki İsrail güçleri, Gazze ile Mısır arasındaki sınırın bir bölümü olan Philadelphia Koridoru’nun kontrolüne sahip. 14 km’lik koridor, silahsızlandırılmış tampon bölge konumunda.
2005’te İsrail’in tek taraflı olarak askerlerini Gazze Şeridi’nden çekmesi sonrası, İsrail ve Mısır arasında barış anlaşmasının bir parçası olarak Philadelphia Mutabakatı adı verilen bir ek protokol imzalandı.
Bu protokol, Mısır’ın terörle mücadele ve silah kaçakçılığını önleme amacıyla, Gazze’ye olan sınırı boyunca, D bölgesine komşu C Bölgesi’nde 750 asker konuşlandırmasına izin veriyordu.
İsrail uzun süredir Hamas’ın kullandığı silahların Gazze’ye Mısır topraklarından girdiğini iddia ediyor.
Mısır neden tehdit altında hissediyor?
Mısır Dışişleri Konseyi’nin üyesi ve uluslararası hukuk profesörü Ayman Salama, İsrail’in Mısır tarafının iznini almadan D Bölgesi’ne ek asker konuşlandırma hakkı olmadığını söylüyor.
BBC Arapça’ya konuşan Salama’ya göre bu adımıyla İsrail, barış anlaşmasındaki koşulları ihlal ediyor.
Hamas’ın kontrolündeki Sağlık Bakanlığı, Gazze’de 35 binden fazla insanın öldürüldüğünü söylüyor.
Mısır, şu ana dek 2 milyon Filistinli evlerini terk etmişken, kaçan sivillerin Sina’ya gelmesinden korkuyor.
Nitekim İsrail hükümetinden birkaç isim, Gazze’deki Filistinlilerin Sina’ya götürülmesi ihtimaline değindi.
Kahire’deki Amerikan Üniversitesi’nden Siyaset Bilimci Mustafa Kamel el Sayyid’e göre, Mısır hükümeti, İsrail’in Gazze’deki Filistin varlığını sonlandırarak, onları Mısır’a doğru itmeye çalıştığına inanıyor.
Ancak buradaki nüfusu giderek daha da güneye, önce Han Yunus, sonra da Refah’a iten İsrail, sınırın Filistin kısmını kontrol ediyor olmasına rağmen şu ana kadar Gazzelileri Sina’ya gitmeye zorlamadı.
Olağanüstü koşullarda yaşayan ve açlık ve salgınlarla boğuşan Filistinliler de, daha önce 2008’de İsrail’in Gazze’yi tam ablukaya alması sonrası kısa süreyle yaptıkları gibi Mısır topraklarını yönelmediler.
Halk daha çok İsrail’in “insani bölge” olarak belirlediği, Gazze’nin güneyindeki Mevasi bölgesine gitmeye ya da yıkık haldeki Han Yunus gibi bölgelere dönmeye zorlanıyor.
Birleşmiş Milletler’e göre geçtiğimiz hafta yaklaşık 450 bin kişi Refah’tan kaçtı.
İsrail’in gözünde, Mısır ve Gazze arasındaki sınır yeterince güvenli değil. İsrail, Hamas’ın 7 Ekim saldırısında kullandığı silahların büyük bölümünün Sina’daki yasa dışı tünellerden geçtiğine inanıyor.
Gayil Talshir’e göre, İsrail şimdi bu sınırı, en azından geçici olarak kontrol etmek istiyor.
Mısır şimdi ne yapacak?
Mısır yalnızca sınırdaki durum nedeniyle Gazze Savaşı’nın bir parçası değil; aynı zamanda Katar’la beraber, hem düşmanlıkların son bulması hem de rehinelerin serbest bırakılması amacıyla Hamas ile İsrail arasında yürütülen ateşkes görüşmelerinde arabulucu rolünde.
Mısır daha önce de onlarca yıl süren savaşlarda ve Gazze Şeridi’ndeki diğer çatışmalarda benzer bir rol oynadı.
Nitekim Hamas’ın kaçırarak 5 yıl Gazze’de tuttuğu İsrail askeri Gilad Şalit’in 2011 yılında, binlerce Filistinli mahkumun takası karşılığında serbest bırakılmasına da aracılık etmişti.
Bu nedenle İsrail’in gözünde Mısır’ın stratejik bir değeri var.
Mısır yönetimi aynı zamanda ABD’nin Orta Doğu’daki en güçlü müttefiklerinden biri.
İsrail’le barış anlaşması imzalandığından beri ABD’den her yıl askeri yardım aldı. Yardımlar geçen yıl 1,3 milyar dolara ulaştı.
İsrail hükümeti ile ortaklıklara çok eskiden beri sadık kalan Washington, İsrail lideri Binyamin Netanyahu’ya karşı geçtiğimiz haftalarda daha sert bir tavır aldı; hatta bu ayın başında bomba sevkiyatını durdurdu.
Kısa süre sonra Güney Afrika’nın İsrail’e açtığı davaya müdahil olduğu duyuran Mısır, İsrail’in sivillere sistematik olarak saldırdığı ve Gazzelileri evlerini ve arazilerini terk etmeye zorladığını, bunun da daha önce görülmemiş türden bir insani krize yol açtığını söylüyor.
Mısır ayrıca, İsrail’e sivillerin ihtiyaç duyduğu yeterli insani yardımın Gazze Şeridi’ne girmesine izin vermesi, Cenevre Sözleşmesi’ni ihlal etmemesi çağrısında bulunuyor.
Kahire Üniversitesi’nden uluslararası hukuk profesörü Ahmed Abu eL Wafa’ya göre Mısır, Güney Afrika’ya yasal ve teknik destek verecek.
Mısır Parlamentosu’nun İnsan Hakları Komitesi’ne başkanlık eden Milletvekili Tarek Radwan, Mısır’ın davaya dahil olması için gereken yeterli kanıta sahip olduğunu savunuyor.
Peki Mısır’ın bu adımının arkasında ne var?
Gayil Talshir bu soruya şöyle yanıt veriyor:
“Mısır ve İsrail’in ortak bir amacı var: O da Hamas’ı durdurmak.
“İki taraf da savaş bittikten sonra Gazze’nin yönetiminin yeniden Hamas ya da başka bir cihatçı hareketin eline geçmesinden korkuyor ve iki taraf da bunu istemiyor.”
Mısır-İsrail ilişkileri
]]>Noam, İsrail ordusunun gayrimeşru uygulamaları ve üst düzey İsrailli yetkililerin tartışmalı açıklamalarının “istisnai” olduğunu ve bunların İsrail’in politikasını veya yaklaşımını yansıtmadığını ileri sürdü. Noam, “Hiçbir devlet, hatasız değildir. İsrail, uluslararası yükümlülüklerine uygun bir şekilde hareket etme bağlılığını korumaktadır” dedi.
“Tüm acil tedbir talepleri dayanaksızdır”
Güney Afrika’yı bu “istisnai” olayları ve açıklamaları seçici bir yaklaşımla öne çıkararak mahkemeyi manipüle etmeye çalışmakla suçlayan Noam, “Güney Afrika tarafından talep edilen tüm acil tedbir talepleri dayanaksızdır” diyerek İsrail’in Gazze’den çekilmesi yönünde bir emir verilmemesi gerektiğini söyledi. Noam, “Aksi takdirde, halen yüzden fazla İsrailli rehine Hamas’ın hiçbir engelle karşılaşmadan faaliyet göstermeye devam edeceği topraklarda kalacaktır. Böyle bir emir verilmesi durumunda İsrail, uluslararası hukukun kendisine tanıdığı haklardan mahrum bırakılmış olacaktır. Böyle bir karar alması halinde mahkeme, Soykırım Sözleşmesini koruyucu bir kalkan olmaktan çıkarıp bir kılıç haline getirecektir” dedi.
“Eğer birine ‘Artık yeter” denilmesi gerekiyorsa bu İsrail değil Güney Afrika’dır”
Savunmada Güney Afrika’yı Gazze’ye ilişkin gerçekleri İsrail aleyhinde çarpıtmakla suçlayan İsrailli hukukçu Noam, “Belki de en iğrenç olanı, Güney Afrika’nın Holokost sırasında Avrupalı Yahudilerin sistematik bir şekilde yok edilişlerini hatırlatan bir terminolojiye başvurarak İsrail’in ‘imha bölgeleri’ oluşturduğunu öne sürmesidir” dedi.
Noam, İsrail’in Gazze’ye kritik sınır geçişlerini kapattığı iddialarının ise açık bir şekilde yalan olduğunu ileri sürdü. Güney Afrika’nın iddialarının büyük bir kısmının mesnetsiz olduğunu savunan Noam, “Eğer birine ‘Artık yeter” denilmesi gerekiyorsa, bu İsrail değil Güney Afrika’dır. Güney Afrika’nın bu mahkemenin ihtiyati tedbir prosedürünü defalarca böylesine alçak ve sinsi bir şekilde istismar etme girişimlerine ne zaman dur diyeceğiz?” dedi.
Tourgeman, İsrail’in yardım geçişini engellemediğini iddia etti
İsrail Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Tamar Kaplan Tourgeman ise ülkesinin Refah’a tıbbi gereçler ve gıda geçişini engellemediğini savundu. Uluslararası kuruluşların beyanlarının aksine İsrail’in Gazze’ye yardım geçişini kolaylaştırdığını iddia eden İsrailli hukukçu, havadan bırakılan yardımlar ile Güney Kıbrıs deniz koridoru gibi uygulamaların İsrail’in yardım ulaştırılmasında işbirliği yaptığının kanıtları olduğunu söyledi. İsrail’in Gazze’de sivilleri korumak için olağanüstü tedbirler aldığını savunan Tourgeman, “Sivillerin uyarılması, insani yardımlara ilişkin bilgi sağlanması ve mesajlar ile broşürler yardımıyla tahliye rotalarının bildirilmesi bunlar arasında yer almaktadır” açıklamasını yaptı.
İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu ve bu hakkın elinden alınmasının düşünülemez olduğunu savunan İsrailli yetkili yargıçlara seslenerek, “İsrailli rehineler acımasız bir şekilde Refah’ta esir tutulurken, İsrail’in onları kurtaramayacağı iddia edilebilir mi? Hamas, Gazze’yi ayrım gözetmeyen saldırıları için bir saldırı merkezi olarak kullanmaya devam ederken İsrail’in bunlar aleyhinde kendisini savunamayacağı gerçekten iddia edilebilir mi?” diye sordu.
İsrail “Yalancılar” diyerek protesto edildi
Tourgeman’ın İsrail’in sözlü savunmasını tamamladığı sırada mahkemedeki katılımcılardan biri “Yalancılar” diye bağırarak İsrail heyetini protesto etti. Katılımcılardan birinin “yalancılar” diye bağırdığı sırada canlı olarak yayınlanan anlar yarıda kesilerek mahkemenin logosu ekrana yansıtıldı.
Uluslararası Adalet Divanı, ocak ayında İsrail’in soykırımı engellemek ve insani yardım geçişini sağlamak için elinden geleni yapmasını emretmiş fakat askeri saldırıların sona erdirilmesi için ihtiyati tedbir kararı almaktan kaçınmıştı. Mahkeme, Mart ayında verilen ikinci bir emirle, İsrail’in Gazze’deki insani durumun iyileştirilmesi için yeni önlemler alması gerektiğini açıklamıştı. Bir süre önce Türkiye ve ardından Mısır, Güney Afrika’nın BM’nin en üst düzey mahkemesi Uluslararası Adalet Divanındaki davasına müdahil olacağını açıklamıştı.
]]>Aralarında İsrail bayraklarına sarılmış gözaltındaki kişilerin de görüntülendiği 45 fotoğraf ve video analiz edildi.
BBC Şubat ayında yaptığı benzer bir çalışmada İsrail askerlerinin Gazze’de gözaltına alınan kişilerin elleri ve gözleri bağlı videolarını internette paylaştığını tespit etmişti.
İsrail ordusu olayla ilgili inceleme başlatacağını söylemişti.
Ordu yetkilileri askerlerin “kabul edilemez davranışlar” sergilemeleri halinde disiplin cezalarına çarptırıldıklarını ya da açığa alındıklarını belirtiyor. Ancak yetkililer BBC’nin tespit ettiği son olaylar ve askerler özelinde yorum yapmadı.
Hukukçular, gözaltındaki kişilerin videolarının çekilmesi ve paylaşılmasının savaş suçu olabileceğini söylüyor.
Uluslararası hukuk, gözaltında tutulan kişilerin gereksiz yere aşağılanmasını ve kamuoyunun merakına maruz bırakılmasını suç sayıyor.
İnsan hakları uzmanları gözaltı görüntülerinin paylaşılmasının da tam olarak bunu yaptığını belirtiyor.
BBC Verify, Şubat ayında yaptığı çalışma sırasında son dönemde şiddet olaylarının arttığı Batı Şeria’da benzer davranışlar olduğunu fark etmeye başladı.
BBC’ye konuşan eski İsrail askeri Ori Givati, ordu içinde bu tür vakaların devam etmesine hiç şaşırmadığını söyledi.
İsrail ordusundaki suistimal iddialarını inceleyen Breaking The Silence adlı kuruluşun sözcüsü Ori Givati, İsrail’deki aşırı sağcı siyasi söylemin bu tip olayları teşvik ettiğine inandığını belirtti.
Askerlerin davranışları sonucunda bedel ödemediğini söyleyen Givati, “Hükümetin en üst düzey bakanları tarafından cesaretlendiriliyor ve destekleniyorlar” diyor.
Givati, “Filistinliler konusunda ordu içindeki kültür, onların sadece hedef oldukları yönünde. Onlar insan değil. Ordu size böyle davranmayı öğretiyor” diye devam ediyor.
Neler tespit edildi?
BBC Verify tarafından incelenen 45 sosyal medya videosu ve fotoğrafın, İsrail ordusunun en büyük piyade tugayı olan ve çoğunlukla Batı Şeria’da faaliyet gösteren Kfi Tugayı’ndan 11 asker tarafından paylaşıldığı tespit edildi.
Askerlerin hepsinin şu anda faal olduğu ve sosyal medya kimliklerini gizlemediği ortaya çıktı.
Sosyal medya videolarının analizine göre bu askerlerin dördü, Batı Şeria’nın kuzeyinde konuşlandırılan 9213 numaralı yedek taburunda görev yapıyor.
İsrail ordusu, bu askerlerin eylemleri ve disiplin cezası alıp almadıkları yönündeki sorularımıza yanıt vermedi.
Sosyal medya hesapları herkese açık olan askerlere ayrıca ulaşmaya çalıştık. Biri bizi engellemiş görünüyor, diğerleri ise bu haberin yayın tarihine kadar sorularımıza yanıt vermedi.
Askerler arasında en aktif olanının sosyal medyadaki ismi Yohai Vazana.
Paylaştığı videoların çoğunda askerlerin geceleri Filistinlilerin evlerine girip onları gözaltına aldığı, çoğu zaman ellerini ve gözlerini bağladığı görülüyor. Videoların çekildiği sırada başörtüsüz yakalanan kadınlar ise panik halinde.
Vazana’nın kollarında ‘Asla unutma, asla affetme 7/10’ yazılı dövmeler var ve kendisini “dijital içerik üreticisi” diye tanımlıyor. Askeri operasyonlardan ise “av” diye bahsediyor. Videolardan başçavuş olduğu anlaşılıyor.
Vazana, Facebook ve TikTok’ta Filistinlilerin gözaltına alındığını gösteren ve vücut kamerasından çekildiği anlaşılan 22 video ve fotoğraf paylaştı.
TikTok, henüz platformdan kaldırılmadığına dikkat çektiğimiz iki videonun daha sonra kaldırıldığını belirtti.
Sosyal medya şirketi, “şiddet içeren trajedilerin kurbanlarını aşağılamayı amaçlayan içeriklere tolerans göstermediğini” belirtti
Facebook’un sahibi Meta ise içerikleri incelediğini ve politikalarını ihlal eden videoları kaldıracağını açıkladı.
Yukarıda ekran görüntüsünü paylaştığımız Yohai Vazana’nın videolarından birinde askerlerin bir eve zorla girdiği ve çocuklu Filistinli bir kadının önünde poz verdiği görülüyor.
Vazana’nın paylaşımlarında yanında sık sık Ofer Bobrov adlı bir asker daha yer alıyor.
Bobrov kendi videolarında “9213” etiketini kallanıyor, bu da onun Vazana’nın taburunda olduğuna işaret ediyor.
Bobrov da katıldığı askeri operasyonları gösteren videolar yayınlıyor ama bunun yanı sıra askerlerin günlük hayatlarından kesitler de paylaşıyor.
TikTok’ta 12 Şubat’ta yayınlanan bir videoda gözaltına alınan bir kişinin elleri ve gözleri bağlı bir şekilde yere yatırıldığını gösteren fotoğraflar yer alıyor. Arkasında İsrail bayrağıyla poz veren bir asker duruyor.
Aynı taburdan olan ve internette Sammy Ben adını kullanan bir başka askerin ise Instagram’da gözaltına alınan Filistinlileri gösteren toplamda 8 video ve fotoğraf paylaşımı var.
Görüntülerde Filistinlilerin elleri ve gözleri bağlı bir şekilde yere yatırıldığı veya çömelmeye zorlandığı görülüyor.
Sammy Ben bu paylaşımlarda üzerlerinde Hamas bayrakları bulduklarını iddia ettiği “teröristleri” gözaltına aldıklarını söylüyor.
Gazze’de de görev yapmış olan Ben, bir videoda gözaltına alınan iki Filistinliyle alay ederek onlara “Am Yisrael Chai”, yani “İsrail halkı yaşıyor” demelerini emrediyor.
Ori Dahbash da aynı taburun bir başka üyesi ve Batı Şeria’daki askeri operasyonların görüntülerini paylaşıyor. Bunların arasında Vazana tarafından da paylaşılan bir gözaltı fotoğrafı da var.
Uzmanlar, askerlerin yayınladığı bu görüntülerin uluslararası hukuku ihlal edebileceğini söylüyor.
Birleşmiş Milletler’in oluşturduğu uluslararası ceza mahkemeleri danışma panelinin başkanı olan Dr. Mark Ellis, görüntüler hakkında soruşturma başlatılması ve askerlere disiplin cezası verilmesi çağrısında bulundu.
1998-2006 yılları arasında Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde çalışan uluslararası insan hakları avukatı Sir Geoffrey Nice da Dr. Ellis ile aynı fikirde, ancak ilgili kişilerin hesap vermeye zorlanacağı konusunda kuşkulu.
BBC’nin araştırmasına yanıt veren İsrail ordusu, askerlerin profesyonel standartlara tabi tutulduğunu ve değerlerine uygun olmayan davranışların incelendiğini söyledi.
Yapılan açıklamada, “Kabul edilemez davranışlar söz konusu olduğunda askerler disiplin edilir ve hatta yedek görevinden uzaklaştırılır. Ayrıca, askerlere operasyonel faaliyetlerin görüntülerini sosyal medya ağlarına yüklemekten kaçınmaları talimatı verilmiştir” denildi.
Ordu yetkilileri, Gazze’de daha önce benzer sosyal medya paylaşımları yapıldığı ve bu yönde harekete geçme sözü verildiğinden bahsetmedi.
Eski İsrail askeri Ori Givati, gözaltına alınan kişilere yönelik muameleden utanç duyduğunu ve iğrendiğini söyledi.
Givati, bu davranışın İsrail toplumunun Filistinlilere bakışını yansıttığını ve uluslararası hukuka uyma iddialarını sorgulattığını söyledi, “Bu şekilde davranmaya devam edersek toplum olarak bir geleceğimiz yok” dedi.
]]>China Trends programının bu bölümünde Profesör Carty, Güney Çin Denizi hakkındaki görüşlerini programın sunucusu Tom Pauken II ile paylaştı.
Söyleşi: İngiliz akademisyen: Batılı arşivler Çin’in Nanhai Zhudao üzerindeki egemenliğini destekliyor
Zhao Yishen ve Tian Ming
İngiliz akademisyen Anthony Carty kısa süre önce Xinhuanet ile yaptığı söyleşide, “Tarih, Güney Çin Denizi ile ilgili ihtilaflı meselelerde sorun çıkaran tarafın ABD olduğunu kanıtladı. Öte yandan Çin’in Nansha Qundao ve Xisha Qundao adaları üzerindeki egemenlik iddiasının Batılı arşivlerde yasal dayanağı var” dedi.
İngiltere, Fransa ve ABD’nin ulusal hukuk arşivlerinde araştırmalar yürüten Carty, yeni yayımlanan The History and Sovereignty of South China Sea (Güney Çin Denizi’nin Tarihi ve Egemenliği) başlıklı kitabında, bahsi geçen bulgulara yer verdi.
GÜNEY ÇİN DENİZİ’NDE SULARI BULANDIRAN ABD
Carty söyleşide, ABD’nin Güney Çin Denizi’nde çatışmayı körüklemesinin altında yatan gerçek motivasyonun küresel hegemonya arayışı ile üstünlük ve hakimiyeti elinde tutma arzusu olduğunu belirtti.
Eski ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’a ait arşivlerin bir parçası olan, dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Dulles ile ilgili kayıtları inceleyen Carty, ABD’li General Douglas MacArthur ile George Kennan arasında geçen ve ABD’nin Güney Çin Denizi meselesine karışma nedenlerini ortaya koyan bir konuşma kaydına ulaştı.
Carty, “George Kennan’ın, ABD’nin batı sınırının Çin’in doğu kıyı şeridi olması gerektiği yönündeki önerisi üzerinde temel olarak uzlaşmışlar” dedi.
General MacArthur, İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD’nin Asya’daki askeri faaliyetlerine katılırken, Kennan ise savaştan kısa süre sonra Sovyetler Birliği’ni kontrol altına alma doktrinini ortaya atan üst düzey bir ABD diplomatıydı.
Carty, ABD’nin Doğu Asya politikalarına ilişkin yorumunun sorulması üzerine, “ABD’nin diğer tüm ülkeler üzerinde üstünlük ve hakimiyete sahip olması gerektiği, 19. yüzyılın başından itibaren sürdürülen bir ABD doktrinidir. Dolayısıyla ABD’nin Doğu Asya’daki stratejisi, herhangi bir büyük gücün üstünlüğü ele geçirmesini engellemek. ABD’nin Çin’e karşı düşmanlığının nedeni bu” ifadesini kullandı.
Carty ayrıca, 1960’larda ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait bir kayıttan alıntı yaparak, “ABD hiçbir koşul altında Güney Çin Denizi adalarının (Nanhai Zhudao) tekrardan Çinlilerin eline geçmesine müsamaha göstermemeli. Bu, ABD’nin stratejik çıkarlarına uymaz” şeklindeki ifadelere yer verdi.
ABD’nin Çin’in uluslararası hukuka riayet etmediği yönündeki iddiasını reddeden Carty, “ABD, Uluslararası Adalet Divanı’na defalarca meydan okuyup hükümlerini görmezden geldi. Dolayısıyla, büyük güçler Çin’e karşı ittifaklar kurup, Çin’in uluslararası hukuka riayet etmediğini ve uluslararası yargıya boyun eğmediğini iddia ederken, asıl ABD’nin bunları yapmaya hiç yanaşmaması sinir bozucu” dedi.
BATILI ARŞI·VLER ÇI·N’I·N NANHAI· ZHUDAO ÜZERİNDEKİ EGEMENLİK I·DDI·ASINI DESTEKLI·YOR
İngiltere, Fransa ve ABD’nin ulusal arşivlerinde titiz bir akademik araştırma yürüten Carty, kitabında Batılı arşivlerin ihtilaflı Nansha Qundao ve Xisha Qundao adaları üzerinde Çin’in egemenliğine ilişkin tarihi kanıtlar sunduğunu belirtti.
Güney Çin Denizi meselesine barışçıl bir çözüm bulunması çağrısı yapan Carty, deniz sınırının çizilmesinin, ilgili tarafların hükümetlerinin tasarrufunda olması gerektiğini belirtti.
]]>Dünyanın her yerinden milyonlarca Müslüman, hac ibadetini gerçekleştirmek için kutsal toprakların yolunu tutuyor. Suudi Arabistan makamları, Müslüman ülkelerin her birine binde bir oranında hac kotası veriyor ve bu rakam Türkiye için 85 bin civarına tekabül ediyor. Bu kotaya dahil olamayan bazı kişiler ise farklı vize türleriyle hac ibadetini gerçekleştirmek istiyor.
“VATANDAŞLARIN İYİ NİYETLERİNİ İSTİSMAR EDİYORLAR”
Diyanet İşleri Başkanlığı Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürü Remzi Bircan, Suudi Arabistan makamlarının, seyahat ve ticari vizelerle hac ibadetinin yapılamayacağını duyurduğunu hatırlattı. Bircan, “Ancak buna rağmen bazı kişiler, vatandaşlarımızın saf ve iyi niyetlerini istismar ederek onları hacca götüreceklerini Arafat’a çıkaracaklarını vadetmektedir. Bilinmelidir ki hac mevsimi dışında Mekke’ye seyahat veya işçi vizesiyle de gidilebilir. Ancak hac ibadeti için bu tür vizelerin kullanılamayacağına dikkat edilmelidir.” diye konuştu.

“HAC VİZESİ DIŞINDA GELENLER İZDİHAMA SEBEP OLUYOR”
Hac ibadetinin yapıldığı Arafat, Mina, Müzdelife ile tavaf alanlarının sınırlı ve kısıtlı sayıda kişiyi aldığını vurgulayan Bircan, “Suudi makamlarınca Arafat, Müzdelife ve Mina hattı boyunca kayıtlı hacılar için aylar öncesinden izdihama sebebiyet verilmemesi için ciddi planlamalar ve kapasiteye yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Hac vizesi dışında gelenler bu bölgelerde öngörülemeyen tehlikelere ve ölümle sonuçlanan izdihamlara sebebiyet vermekte, yapılan plan ve programları sekteye uğratmaktadırlar. Dolayısıyla bu uygulama hacıların kutsal topraklarda mağdur olmamaları ve izdihamın olmaması için alınan yerinde ve gerekli bir tedbirdir.” dedi.

“KAÇAK YOLLARLA GELENLER KUL HAKKINA GİRİYOR”
Hacıların kutsal topraklarda daha huzurlu bir ibadet yapmak için ciddi ücretler ödediklerini dile getiren Bircan, “Kaçak yollarla kutsal topraklara gelenler, hacılarımızın verdikleri ücrete mukabil onlara Arafat’ta sunulan konaklama, servis ve sağlık hizmetleri gibi birçok hizmetlerden hakları olmadığı halde faydalanmakta ve kul hakkına girmektedirler. Hac gibi insanı bütün günahlarından arındırması beklenen bir ibadette kul hakkının da hac ibadetine zarar verebileceği unutulmamalıdır.” dedi.
KURALLARA UYMAYANLARA 10 BİN RİYAL CEZA
Diyanet İşleri Başkanlığının hac organizasyonundaki görevlerinden birinin de hacıların güvenliğiyle ilgili tedbirler almak olduğunu vurgulayan Bircan, “Suudi Arabistan Hac ve Umre Bakanlığı, bu sene hac zamanında hac vizesi dışındaki vizelerle kutsal topraklara girenlerin ülkeden derhal çıkaracaklarını ve cezalandırılacaklarını belirtti. Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı da hac vizesi dışında turist, işçi, umre, ticari gibi değişik vizelerle kural dışı hac ibadeti yapmak isteyenlere 10 bin riyal para cezası uygulanacağını bildirdi. Bu çerçevede Türkiye olarak, Suudi makamlarıyla işbirliği içinde olacak ve yasa dışı yollarla hac yapmaya çalışanlarla ilgili her türlü tedbiri alacağız. Bu sebeple istenmeyen manzaraların olmaması, kendimizin ve devletimizin itibarını zedelememek için yanlış yollara tevessül edilmemelidir.”
“İSTENMEYEN DURUMLARIN YAŞANMAMASI İÇİN UYARIYORUZ”
Hacı adaylarının Diyanet İşleri Başkanlığı ve resmi sözleşmelerle hizmet veren şirketlere güvenmesi gerektiğini söyleyen Bircan, “e-Devlet hesaplarındaki bilgilere dikkat edilmeli ve hacca gitme izni olmadan hareket edilmemelidir. Suudi Arabistan makamlarının da ciddiyetle takip ettiği bu hususta vatandaşlarımızın mağdur olmamaları ve kutsal topraklarda istenmeyen durumlarla karşılaşılmaması için uyarımızı yapıyoruz.” diye konuştu.
]]>Son insan Ay’dan ayrıldıktan yarım asır sonra Ay’a olan ilgi yeniden canlandı.
ABD, aralarında bir siyah Amerikalı’nın ve bir kadın astronotun da bulunduğu bir ekibi Ay’a göndermeyi planlıyor.
Yalnızca Amerika değil Çin ve Hindistan da benzer programlar yürütüyor.
Peki Ay yarışındaki bu hızlanmanın sebebi ve 1960’lı yıllardan farkı ne?
Jeopolitik yarış
ABD’nin ilk insanlı seyahati, Sovyetler Birliği’nin 1961’de Yuri Gagarin’i Dünya yörüngesine çıkarmasına yanıttı.
Amerika’nın Ay’a inmeyi başarması, devasa bir teknolojik atılım olmanın yanında küresel anlamda da ses getiren bir siyasi başarıydı.
The Economist dergisinin baş editörü ve The Moon kitabının yazarı Oliver Morton, “İnsanları Dünya’dan alıp Ay’a koyacağız’ sözünü gerçekleştirmekten daha muhteşem ne olabilir ki?” diyerek bu başarıyı övüyor.
Ay’a bundan sonra kim adım atacak sorusunun yanıtı, jeopolitik rekabet ve Ay’ın doğal kaynaklarına ulaşma hedefi arasında şekilleniyor.
Farklı ülkeler ve hatta özel sektör devlerinin Dünya’nın uydusuna ulaşma hedefi var.
Rusya, Çin, Hindistan, Japonya ve Avrupa Birliği son yıllarda Ay’ın yüzeyine yumuşak iniş yapmayı başardı. Ancak bunlar insansız seyahatlerdi.
Çin ve ABD arasında ise insanlı seyahat konusunda rekabet var.
Ars Technica dergisinden Eric Berger, bu iki ülkenin uzay yarışının arkasında jeopolitik çıkarlar olduğunu kaydediyor ve “İki ülke de farklı uluslararası ortaklarla 5 ila 10 yıl içinde oraya ulaşmaya çalışıyor” diyor.
Ay’ın yeraltı kaynakları
Ay’a yapılan ilk seyahat araştırma amaçlı değil, sadece oraya ulaşma hedefliydi.
Ancak bugün birçok ülkenin amacı Ay’a sadece gitmek değil, orada üs kurmak.
İngiltere’deki Northumbria Üniversitesi’nden uzay hukuku profesörü Christopher Newman, Ay’da ve Mars’ta koloniler kurma hedefiyle çalışanları överek, “Bu bahsettiğimiz şey tam olarak bilim kurgu” diyor.
Newman’a göre bu teknolojiye ulaşma hedefinde olanların çabaları sayesinde insanlık olası bir yok oluş felaketini de atlatabilecek.
Pit stop
ABD’nin bu kez Ay’a gitme hedefinin arkasındaysa daha ileri ulaşma projesi yatıyor.
Arizona Eyalet Üniversitesi’nden Profesör Namrata Goswami, Amerika’nın hedefini Ay’a bir üs kurarak burayı, “Mars’a ulaşmak için bir durak olarak kullanmak” olarak açıklıyor.
Goswami, Ay’da yerçekiminin az olduğunu hatırlatarak, Dünya’dan yapılacak fırlatmalara göre daha az yakıtla uzak hedeflere ulaşmanın mümkün olduğunu söylüyor ve “Bu yüzden uluslar bunu stratejik bir hedef olarak görüyor” diyor.
Ay’ın bazı bölümlerinin sürekli güneş ışığı alması nedeniyle burada ciddi bir güneş enerjisi üretme potansiyeli de mevcut.
Buradaki fikir, elde edilebilecek enerjiyi, geniş uydular aracılığıyla alçak Dünya yörüngesine iletmek ve oradan da mikrodalga ışınları aracılığıyla Dünya’ya ulaştırmak.
Hindistan’ın çalışmaları, Ay’ın Güney Kutbu yakınlarında kükürt, alüminyum ve diğer elementlerin varlığını ortaya koydu.
Ülkenin odak noktası, burada kalmayı sağlayabilecek temel elemente ulaşmak.
Goswami, “Su buzu hayati önem taşıyor çünkü insanlı yerleşim kurmak istiyorsanız ihtiyacınız olan şey bu. Su buzu oksijene dönüştürülebilir” diye bu çalışmanın önemini açıklıyor.
1960’larda Ay’a ilk insanlı inişin gerçekleştirilmesi coşkusunun ardından daha uzaktaki gezegenler ulaşmayı konuşmaya başlamıştık. Ancak bu yakın bir zamanda gerçekleşmeyecek.
Ars Technica dergisinden Berger, 3 günde ulaşılabilen Ay’ın aksine Mars’a ulaşmanın 6 ila 8 ay sürebileceğini hatırlatıyor ve “Bu gerçek anlamda bir sonraki basamak” diyor.
Yeni uzay yarışı
Ay’a ulaşmak önemli teknik engelleri aşmayı gerektiriyor.
Astronotları uzaya göndermek ve onları radyasyondan korumak için güçlü bir rokete ihtiyacınız var.
Ay yüzeyine yumuşak bir iniş yapmak ve onları oradan geri getirebilmek de detaylı çalışmalar gerektiriyor. Bir teknik sorun çıkarsa astronotların dışarıdan yardım alma şansı olmayacak.
Astronotlar dönüş yolunda saniyede birkaç kilometre gibi korkunç bir hızla Dünya atmosferine yeniden girecekler.
Berger, alçak Dünya yörüngesinden geri dönüşe kıyasla Ay dönüşünün, yolda hız kazanma nedeniyle daha tehlikeli bir atmosfer girişine yol açtığını hatırlatıyor.
Farklı ülkeler Ay yüzeyine indikçe Ay’ın kaynaklarına ne olacağı da önemli bir konu.
1967 tarihli Dış Uzay Anlaşması hiçbir ülkenin uzayda egemenlik iddiasında bulunamayacağını garanti ediyor. Ancak yaklaşık yarım asır sonra başka bir gerçeklik devreye girebilir.
Goswami, Ay’a iniş yapmayı başaracak ülkelerin, ilk hamle avantajına da sahip olacağını hatırlatıyor ve “Bugün artık Ay’ın kaynaklarının nasıl paylaşılacağı konusunda hukuki bir altyapımız yok” diyor.
Çin yönetimi, 2030’lu yıllarda Ay yüzeyinde bir üs inşa etmeyi amaçlıyor. Amerika ise aynı hedefi 2028 yılı için belirlemişti ancak bu program şimdiden ertelemelerle uğraşıyor.
ABD’nin bu amaca ulaşabilmesi, milyarder Elon Musk’un uzay araştırmaları şirketi SpaceX’in Starship roketinin son halini teslim etmesine bağlı.
Hindistan gelecek yıl ilk insanlı uzay uçuşunu gerçekleştirmeyi planlıyor. Ülke 2035’e kadar bir üs kurma, 2040 yılında da astronotu Ay üssüne göndermeyi amaçlıyor.
Arizona Eyalet Üniversitesi’nden Profesör Goswami, Çin’in uzay programı ile ilgili en dikkat çekici şeyin, “belirlenen tarihlere tam olarak uygun ilerleme” becerileri olduğunu savunuyor.
Goswami, “Bahse girerim ki Çin, 21. yüzyılda Ay’a, uzay araştırmaları ve kalıcı üs inşa etme hedefiyle inmeyi başaracak ilk ülke olacak” diyor.
]]>Mısır Dışişleri Bakanlığının Facebook sayfasından yapılan yazılı açıklamada, Güney Afrika’nın, Soykırım Sözleşmesi’nin ihlali gerekçesiyle İsrail’e karşı açtığı davaya destek olmak amacıyla resmi olarak müdahil olma niyeti duyuruldu.

MISIR UAD’DAKİ DAVAYA MÜDAHİL OLUYOR
Söz konusu davaya müdahil olma kararının, İsrail’in, Gazze Şeridi’ndeki Filistinli sivillere yönelik saldırılarının ciddiyetinin ve kapsamının artması, Filistin halkına karşı doğrudan saldırılar da dahil olmak üzere sistematik uygulamaların sürdürülmesi, altyapının tahrip edilmesi, Filistinlilerin kendi toprakları dışına sürülmesi ve Gazze Şeridi’ni yaşanılmaz hale getiren benzeri görülmemiş bir insani krize yol açılması neticesinde alındığı belirtildi.
“ULUSLARARASI TARAFLAR DERHAL HAREKETE GEÇMELİ”
Açıklamada, Mısır’ın, İsrail’i, işgalci güç olarak yükümlülüklerini yerine getirmeye, UAD’nin aldığı geçici tedbirleri uygulamaya ve Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi uyarınca korunan bir halk olan Filistin halkına karşı herhangi bir ihlalde bulunmamaya çağırdığı ifade edildi. Açıklamada ayrıca, Gazze’de ateşkes sağlanması, Refah’taki askeri operasyonların durdurulması ve Filistinli sivillere gerekli korumanın sağlanması için Birlemiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne ve uluslararası taraflara derhal harekete geçme çağrısı yapıldı.

Daha önce Nikaragua, Kolombiya ve Libya’nın, Divan Şartı’nın 62. ve 63. maddeleri uyarınca müdahillik talebinde bulunduğu açıklanmıştı. Divan, İç Tüzüğü’nün 83. maddesi uyarınca Güney Afrika ve İsrail’i, Kolombiya’nın müdahale beyanına ilişkin yazılı görüşlerini sunmaya davet etmişti.
BAKAN FİDAN, TÜRKİYE’NİN DAVAYA MÜDAHİL OLACAĞINI DUYURMUŞTU
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davaya Türkiye’nin de müdahil olacağını söylemişti.
Dışişleri Bakanı Hakan FidanİSRAİL ALEYHİNE AÇILAN SOYKIRIM DAVASI
Güney Afrika Cumhuriyeti, 29 Aralık 2023’te 1948 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail aleyhine UAD’de dava açtı. Güney Afrika, Gazze’deki durumun aciliyet teşkil etmesi sebebiyle UAD’den ihtiyati tedbirlere hükmetmesini istedi ve tedbir talebine ilişkin duruşmalar 11-12 Ocak’ta Lahey’deki Barış Sarayı’nda yapıldı.
Divan, 26 Ocak’ta açıkladığı tedbir kararlarında, İsrail’in Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinde tanımlanan fiillerin işlenmemesi için elinden gelen tüm önlemleri almasına, İsrail ordusunun Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesindeki fiilleri işlemesini engelleyecek önlemleri ivedilikle almasına, Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırım çağrısı yapanları önlemek, engellemek ve cezalandırmak için gereken tüm adımları atmasına, Gazze’deki Filistinlilerin karşılaştığı olumsuz yaşam koşullarını ortadan kaldırmak için ihtiyaç duyulan temel hizmetlere ve insani yardımın sağlanmasını mümkün kılan acil ve etkili önlemleri almasına, Gazze’deki Filistinlilere karşı Soykırım Sözleşmesi’nin ihlalini gösteren delillerin yok edilmesini önlemek ve korunmasını sağlamak için etkili tedbirler almasına, kararın yürürlüğe girmesinden itibaren 1 ayda alınan tüm tedbirler hakkında mahkemeye bir rapor sunmasına hükmetti.

Divan, Güney Afrika’nın 6 Mart’ta yaptığı ek tedbir talebi üzerine 28 Martta, İsrail’den Gazze’ye acilen ihtiyaç duyulan insani yardımların ulaştırılmasını sağlamasını, Filistinlilerin haklarını ihlal etmemesi gerektiğini ve ek tedbirlere ilişkin aldığı önlemleri 1 ay içerisinde mahkemeye bir raporla sunmasına karar verdi.
]]>Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulunca 2024 yılında Diyanet İşleri Başkanlığında çalışmayan ve çalışmamış olan vatandaşlara yönelik düzenlenen “Hafız Kal” yarışması 30 cüz, 15 cüz ve 5 cüz olmak üzere 3 kategoride düzenlendi. Düzenlenen ve bölge yarışmaları tamamlanan “Hafız Kal” yarışmasının Türkiye Finali Erzincan’da Müftülük Konferans Salonu’nda yapılmıştı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak ve 30 yaşın üzerinde olma şartının yeterli olduğu yarışmaya katılan Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi, “Diyanet İşleri Başkanlığımız tarafından 09 Mayıs 2024 Perşembe günü Erzincan’da düzenlenen yarışmada 15 cüz (300 sayfa) kategorisinde Türkiye birincisi oldum. Evvela Yüce Rabbime, bana şimdiye kadar nice ikramlarda, ihsanlarda, lütuflarda bulunduğu için çok şükrediyorum. Böyle bir yarışma düzenlendiğini 2024 yılı ocak ayının ilk haftasında öğrendim. İsteyen 5 cüz, 15 cüz veya 30 cüz üzerinden başvuru yapabiliyordu; müracaatlar 2 Şubat 2024 tarihinde sona erdi, ben hazırlık süresinin kısa olmasından dolayı 1-15. cüzlerden (300 sayfa) yarışma için başvurumu yaptım. İlçe yarışmaları şubatta, il yarışmaları martta, bölge yarışmaları nisanda yapıldı ve Türkiye finalleri mayıs ayında planlanmıştı.” dedi.
“İsmail Ketenci Hoca’nın emeği çok”
Erzincan’da yapılan Türkiye finallerine çok iyi hazırlandığını, sabah erken vakitlerde, akşam işten geldikten sonra geç vakitlerde ve hafta sonları sıkı bir şekilde çalıştığını ifade eden Vali Mustafa Çiftçi, sözlerini şöyle sürdürdü, “Zaten 41 yıldan bugüne kadar, her gün 1 saat Kur’an-ı Kerim’e zaman ayırıyorum, sabah işe gitmeden önce düzenli olarak 5 sayfa metin, 5 sayfa da meal okuyorum. Ancak bu yarışma vesilesiyle ocak ayından yarışma tarihine kadar her gün önce 10 sayfa, sonra 1 cüz (20 sayfa), daha sonra 2 cüz (40 sayfa) ve nihayet 3 cüz (60 sayfa) günlük pekiştirme yaptım, iyi bir hazırlık dönemi geçirdim. Dolayısıyla Perşembe günü elde ettiğim derecenin ardında, 41 yıllık bir emek ve gayret var, yarışmadan önceki son günlerde yaptığım yoğun çalışmaların ve hazırlıkların ciddi bir katkısı var. Allah ömür ve izin verirse, seneye Kur’an’ın tamamından (600 sayfa) yarışmalara iştirak edeceğim inşaAllah, ben bu tür yarışmaların faydalı olduğunu, teşvik edici olduğunu düşünüyorum. Bu vesileyle Diyanet İşleri Başkanlığımıza ve tüm emeği geçenlere böyle bir yarışma tertipledikleri için çok teşekkür ediyorum, çok hayırlı bir projeye imza attılar. Ayrıca üzerimde büyük emeği ve hakkı olan, 2018 yılında rahmet-i rahmana kavuşan merhüm ve mağfur İsmail Ketenci Hocamı da rahmetle, minnetle ve şükranla yad ediyorum. Allah gani gani rahmet eylesin, makamı, mekanı cennet olsun, derecesi ali olsun. Bir de medyün-u şükran olduğum Muhterem Cumhurbaşkanımız var, Allah Zat-ı Devletlerinden ebeden razı olsun, sayelerinde ülkemiz sessiz bir devrim yaşadı, “nereden nereye” diyebileceğimiz gelişmeler Türkiye’de gerçekleşti, yaşandı, ülkemiz sıkıntılı dönemlerin ardından günbegün normalleşti, ben de böyle bir yarışmaya girebildim çok şükür. Durum bundan ibarettir, vesselam.” – ERZURUM
]]>Öğrenciler, 7 Ekim saldırısı sonrası İsrail Ordusu’nun Gazze’de 34 binden fazla Filistinlinin öldürüldüğü askeri operasyonlarına tepki olarak, üniversitelerinin hem İsrail hem de Gazze’deki savaşta çıkarı olduğu düşünülen bazı yabancı şirketlerle tüm finansal bağlantılarını kesmelerini talep ediyorlar.
Üniversitelerin yönetimleri ise protestocuları Yahudi kökenli öğrencileri sindirmeye çalışmakla suçluyor.
ABD’li bazı yorumcular ve medya kuruluşları, Gazze savaşına yönelik öğrenci protestolarını 1968’de New York’un prestijli Columbia Üniversitesi’nde polisin öğrencileri dağıttığı protestolar ile ilişkilendirdi.
Peki bu iki protestolar arasında neden benzerlik kuruluyor? Hangi paralellikler göze çarpıyor?
1968’de Vietnam Savaşı’nın en kritik dönemine girilmiş, o yılın Ocak ayında Vietcong destekli Kuzey Vietnam güçleri ABD ve müttefiklerinin hedeflerine saldırmış, Güney Vietnam’ın o dönem başkenti olan Saygon’a kadar girmişti.
Tet Saldırısı olarak bilinen bu operasyonda komünist güçler yenilgi yaşasa da, saldırının korkunç fotoğrafları ABD’lilerin önüne gelmiş ve kamuoyunda savaşa dair algılar değişmeye başlamıştı.
“Tünelin ucunda ışık göründü” açıklamasını yapan dönemin ABD Başkanı Lyndon B Johnson’ın aslında savaşta gelinen noktaya dair gerçekleri insanlara yansıtmadığı ve halka yalan söylediği, ABD’nin savaşı kazanmasının mümkün olmadığı artık ortaya çıkmıştı.
Aynı zamanda eskiden Beyaz Saray muhabiri olan Washington DC’deki Amerikan Üniversitesi’nden Profesör Kenneth Walsh’a göre, bu dönemde artık ülke “düşmanın pes etmeyeceğini, hem Amerikan askerleri hem de komünist güçlerin büyük kayıplar yaşayacağını ve sivil ölümlerinin daha da artacağını” açıkça görmeye başladı.
Bundan on yıllar sonra Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail topraklarına saldırısıyla dünya yeniden bir şok yaşadı ve kamuoyu İsrail’e destek mesajları verdi.
Ancak İsrail’in durmaksızın Gazze’ye düzenlediği saldırılar sonucu ölen Filistinli sivillerin sayısı tahminlerin ötesine geçti; bölge halkı açlık sınırında yaşamaya başladı.
İsrail’in bu tepkisi ABD kampüslerinde 1968’dekine benzetilen öfkeli protestolara yol açtı.
Aynı zamanda 1968 protestoları sırasında Amerikan Üniversitesi’nde öğrenci olan Profesör Walsh’a göre bugün yaşananlar, bir parçası olduğu protestolarla benzerlik taşıyor:
“1968’de öğrenciler Vietnam Savaşı’na muhalefet ederek kampüsleri ve üniversite binalarını ele geçirmişti. İdari yönetimin (askeri mühimmatla bağlantılı) bazı şirketlere yönelik yatırımlarını sorguluyorlardı.
“Bugünkü protestolarda doğal olarak meseleler farklı; konu, Gazze’deki kriz ve Filistinlilere olan destek. Ancak 1968’de olduğu gibi temel sebep, öfke, içerlenme ve adalet duygusu. Yani bugün ABD’de olanlar bizi o yıla götürüyor.”
Eski aktivist ve “1968: Dünyayı Sarsan Yıl kitabının” yazarı Mark Kulansky, iki hareket arasında benzerlik olduğu görüşüne katılmıyor.
Kulansky’e göre, belki de tek benzerlik, hem 1968 protestolarında hem de Gazze protestolarında öğrencilerin simge niteliğindeki Hamilton Hall binasını basmış olmaları.
Kulansky, “Yine de durum farklı. Biz kendi hükümetimiz bizi savaşa gidip savaşmaya zorlarken inatla direniyorduk. Vietnam’daki savaş bizi doğrudan etkiliyordu ancak bugün protestolara katılan öğrenciler Gazze’deki savaşın bir parçası olmayacaklarının bilincindeler” diye açıklıyor.
1960’lı yıllarda Columbia Üniversitesi’nde öğrenci olan gazeteci Charles Kaiser aynı zamanda Vietnam protestolarını düzenli olarak takip etmişti.
Öğrencilerin kişisel bir risk olmamasına rağmen Gazze’den gelen görüntülerden etkilenerek yaşananları protesto etmelerinin “övülmesi” gereken bir davranış olduğunu söyleyen Kaiser, sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Şiddet yanlısı olmayan, İsrail’in taktiklerine muhalefet etme amacı taşıyan her türlü protestoyu destekliyorum. Bence bu şekilde savaşarak İsrail’in tamamen kendi sonunu hazırladığını görmek, olabilecek en İsrail yanlısı davranış.
“Ben hiçbir zaman İsrail destekçisi olmadım ve benim gibi Netahyahu hükümetine fazlasıyla karşı çıkanlardan oluşan bir hareket vardı. Ancak biz hep sessiz kaldık. Eğer protestocular bu işi farklı bir şekilde yönetselerdi, bugün savaş karşıtı olan, hem Yahudi hem de Filistin yanlısı bir hareketin önünü açabilirlerdi.”
‘Aktif şiddet yoksa kampüse polis sokmak hata’
Columbia ve başka üniversitelerde Yahudi karşıtı bazı sloganlar atıldığı uyarısında bulunan Kaiser, “Barışçıl protestolar ile karşıt görüştekilerin ölümü için çağrı yapılan protestolar” arasında fark olduğunu vurguluyor.
1968’de olduğu gibi ABD’de yetkililerin göstericilere zor kullanmasını kınadığını söyleyen Kaiser, “Aktif bir şiddete müdahale edilmediği sürece kampüse polis sokmak her zaman bir hatadır çünkü ateşe körükle gitmiş olurlar ve kimse duruşundan ödün vermez” diyor.
Kaiser, “Öğrenciler 1968 protestolarının arka planını okulda öğrenmiş ve büyüklerinden tavsiye almış görünüyorlar ancak üniversite yönetimlerinin aynı yaklaşımda olmadığı ve eski yönetimlerin yaptığı hatalardan ders almadığı açık” diye de ekliyor.
1968’de dünya tam bir kıyametin ortasındaydı.
ABD’de Vietnam Savaşı’na muhalefet henüz olgunlaşmamıştı. Bununla beraber Fransa başta olmak üzere (De Gaulle iktidarına karşı Mayıs 1968’de düzenlenen öğrenci ayaklanmaları) pek çok ülkede bu gibi öğrenci protestoları vardı.
Batı ile araları gerilen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) Varşova Paktı üyesi bazı müttefikleriyle beraber tanklarla Çekoslovakya’yı işgal etmiş, reformcu lider Alexander Dubcek istifaya zorlanmıştı.
ABD’de Afrikalı-Amerikalıların haklarını savunan Martin Luther King Jr’a, aylar sonra da Demokrat aday Robert F. Kennedy’e suikast düzenlenmişti.
Onlarca şehirde ayaklanmaların olduğu ABD’de toplumdaki kutuplaşma açıktı.
Başkan Lyndon B. Johnson bu kaosun ortasında Kasım 1968’deki seçimlere yeniden aday olmayacağını duyurarak seçimle ilgili belirsizlik havasını körükledi.
Yazar Walsh’a göre “öğrenci ayaklanmalarını kullanarak” Demokratların yasa ve düzeni sağlama konusundaki zafiyetini hedef alan Cumhuriyetçi aday Richard Nixon seçimleri kazanmayı başardı.
Walsh, Kasım’daki ABD başkanlık seçimleri yaklaşırken eski başkan Donald Trump’ın da, Başkan Joe Biden’a karşı aynı kartı kullandığı görüşünde. Buna rağmen Biden’ın 1968’de Johnson’ın bulunduğu zayıf pozisyonda olmadığını ifade ediyor.
Walsh’ın asıl kaygısı, Demokratların Chicago’da düzenleyeceği ve Biden’ın adaylığının resmileşeceği kurultayda , aynı 1968’de savaş karşıtı aktivistler ve polis arasında şiddetli çatışmalarla sonuçlanan kurultaydaki gibi gerginliklerin yaşanması.
“1968’de yaşananların en büyük etkisi, savaşın sona ermesi için yürütülen çabalar sonucu, Richard Nixon’ın başkan seçilmesi ve ülkenin yön değiştirmesiydi. Eğer Chicago sokaklarında İsrail karşıtı göstericilerle benzer bir kaos yaşanırsa, büyük ihtimalle Donald Trump yeniden başkanlığa seçilecektir.”
]]>BALIKESİR – Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde, Ayvalık Anadolu Lisesi bünyesindeki MUN (Model United Nations) Kulübü tarafından ilçe tarihinde bir ilk olarak AYAL Model Birleşmiş Milletler Konferansı düzenlendi. Liseli öğrencilerinin dünya genelinde yaşanılan Gazze’deki insanlık dramı, Rusya- Ukrayna savaşı, iklim değişiklikleri ve küresel ekonomik sorunlar hakkında yapacakları münazaralarla çözüm üretmeyi amaçladıkları öğrenildi.
Ayvalık Anadolu Lisesi 10-12 Mayıs tarihlerinde “Küresel Çağda İnsani Krizlerin Evrensel İş Birliği ile Çözümü (Universal Cooperation in Denouement of Humanitarian Crisis Within The Global Age)” temasıyla düzenlenen AYALMUN-24 konferansı; Türkiye genelindeki 10 farklı okuldan 220 delege, 7 öğrenci komite başkanı, 9 danışman öğretmen ile toplamda 320 öğrencinin katılımı ile gerçekleştiriliyor.
Öğrencilerin, evrensel sorunlara çözüm önerileri getirerek tasarılar hazırladığı konferansın açılışı, Ayvalık Belediyesi’ne ait İsmet İnönü Kültür Merkezinde bir seremoniyle başladı.
Açılışta; Ayvalık Kaymakamı Hasan Yaman, İlçe Milli Eğitim Müdürü Güner Bahadır, organizasyona maddi destek veren firmaların temsilcileri, ilçedeki okulların idarecileri, öğretmenler ve öğrenciler hazır bulundu.
Açılışta konuşan Ayvalık Anadolu Lisesi Müdürü Hüseyin Aday, öğrencilerin bireysel yeteneklerini geliştirmeleri, eleştirel düşünmeleri, hayat becerileri kazanmaları, sosyal ilişkiler geliştirmeleri, toplumda kabul gören değerleri öğrenmeleri ve okuldan sonraki hayata hazırlanmaları için önemli kaynaklar olarak hizmet eden böylesi bir konferansı ilçedeki bir ilk olarak gerçekleşmekten duydukları memnuniyeti ifade etti.
Okul kulüplerinin; öğrencilerin, hayat becerileri kazanabilecekleri mekanizmalardan biri olduğunu savunan Aday, “Okulumuz MUN kulübü, belirttiğimiz becerileri eylül ayından itibaren deneyimleyerek, bu prestijli konferansı düzenlemeyi başarmışlardır. MUN kulübü öğrencilerimi, danışman öğretmenleri Aylin Baykara’yı ve Merve Güven’i kutlarım. Bu prestijli konferansta katılımcılar, küresel sorunlara çözüm ararken kendilerini ifade etme kabiliyetlerini geliştirirler. Bu projeyle geleceğimize duyarlı, kendini açıkça ifade edebilen, farklı kültürlere saygı gösteren gençler yetiştirmek en büyük amacımızdır” diye konuştu.
Dünya problemlerine hep birlikte çözüm arayacaklar
Konferansın danışman öğretmenlerinden Aylin Baykara da; ” MUN Konferansı, hem yurt dışında, hem de yurt içinde prestijli üniversite ve liseler tarafından düzenlenen çok etkili bir konferanstır. Biz bu konferansı düzenlemekle öğrencilerimize hem özgüven sağlamalarını, hem dünya çapındaki problemlere yorum yapabilmelerini, liderlik vasfı kazanabilmelerini, hem de aynı zamanda İngilizceyi de akıcı olarak konuşabilmelerini istediğimiz için düzenlemeye karar verdik. Öğrencilerimize birlikte bu konferansa dokuz aydan bu yana yoğun bir şekilde hazırlanıyoruz. Çok da güzel hazırlandığımızı düşünüyorum. Öğrencilerimiz çok emek verdi. İnşallah üç gün boyunca güzel ve akademik bir ortamda dünya problemlerine hep birlikte çözüm arayacağız” dedi.
Çözümler için raporlar hazırlanacak
Birleşmiş Milletler Genel Kurul Komitelerinde üç gün süren münazaralar sonucunda Güvenlik Konseyi’nde; Gazze sorunu, Ukrayna bölgelerinin egemenliklerini korunması ve mali sorunlarının her biri için birer yasa tasarısı olmak üzere toplam üç yasa tasarısı, Silahsızlanma ve Uluslararası Güvenlik Komitesi’nde; savaş bölgelerinde biyolojik ve kimyasal silahların kullanımının önlenmesi üzerine iki yasa tasarısı; hükümet ve devlet dışındaki kişilerin silah ticareti konusunun ele alınması konusunda bir yasa tasarısı, Siyasi Komite’sinde; uzayda güvenlik ve barışın sağlanması hakkında iki; Birleşmiş Milletler’in barışı sağlama operasyonları çerçevesinin yeniden düzenlenmesi konusunda üç adet olmak üzere toplam beş yasa tasarısı, Legal Komitesi’nde; sosyal medyanın uygunsuz kullanımlarını gözden geçirmek ve zararlarını önlemek üzere kararlar almak üzerine üç yasa tasarısı, Çevre Komitesi’nde; Afrika’daki yasadışı egzotik ticareti ve bunun biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkileri üzerine bir yasa tasarısı, yenilenebilir ve ulaşılabilir enerji kaynaklarının geliştirilmesi konusu üzerine iki yasa tasarısı, Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konsey’inde, iklim değişikliği ve sonuçlarının küresel tedarik zincirinin bozulması üzerine iki yasa tasarısı; Güneydoğu Asya’ daki Covid 19 salgınının sosyo ekonomik sonuçları hakkında bir yasa tasarısı, İnsan Hakları Komite’lerinde; Hindistan- Pakistan arasındaki son su krizi ile ilgili gerilimlerin hafifletilmesi gibi yasaların oluşturulan komitelerden değerlendirileceği öğrenildi.
Model Birleşmiş Milletler nedir?
MUN (Model United Nations), pek çok lise ve üniversitede düzenlenen ve temel olarak Birleşmiş Milletler’in farklı komitelerinin, simülasyon olarak öğrenciler tarafından canlandırıldığı ve genelde konferans şeklinde gerçekleşen bir etkinliktir. Katılımcıların akademik bilgi ve yabancı dil becerilerini kullandığı MUN, kültürlerarası etkileşimi ve paylaşımı sağlar. Konferansın organizasyonu, komitelerin oluşturulması, komitenin ana hatlarını oluşturan çalışma kağıtlarının hazırlanması gibi görevler de ev sahibi okulun öğrencileri tarafından gerçekleştirilir. Öğrencilerin gerektiğinde kendilerini bireysel düşüncelerinden soyutlayarak farklı görüşleri de temsil etmelerini sağlayan MUN, bu sayede onların dünyaya bakış açılarını geliştirir.
]]>Hip-hop uzmanları ve müzik yazarlarına göre Kendrick Lamar, piyasaya sürdüğü şarkılardaki sözlerin inceliği ve ritmin başarılı bulunması nedeniyle mücadelenin kazananı olarak görülüyor.
İki ünlü müzisyen, kariyerlerine bakıldığı zaman rap dünyasının farklı uçlarında yer alıyor.
Müzik alanında Pulitzer kazanan ilk rapçi olan Kendrick Lamar, siyasi duruşu, siyah haklarının arkasında durması, incelikli söz yazarı kimliği ile hip-hop dünyasının en başarılı isimlerinden olarak tanımlanıyor.
Çalışkan kimliğiyle bilinen Drake ise pop müziğe yakın besteleri, piyasaya hitap etmesi, dinlenme rakamları ve hayran tabanının genişliği nedeniyle dünyanın en popüler birkaç müzisyeninden biri.
Aslında bu iki isim, kariyerlerinin başlarında beraber şarkı üreten ve işbirliği yapan iki rapçiydi.
Ancak bu arkadaşlık bir süre sonra rekabete dönüştü, atışmanın hip-hop kültürünün içinde mühim bir yer kaplaması nedeniyle de Kendrick Lamar ve Drake arasında bir gerilimin yaşanması uzun yıllardır bekleniyordu.
Detaylı bir araştırmayla birbirlerinin müzik tarzına ve şarkı sözlerine yaptıkları göndermeler bir süre sonra ırkçılık, şiddet, pedofili gibi suçlamaları içeren ve ailelerini hedef alan ağır bir savaşa dönüştü.
Aileleri hedef tahtasına oturdu
Drake’in Ekim ayında çıkardığı “For All the Dogs” albümünde yer alan ve J. Cole adındaki rapçi ile yorumladığı “First Person Shooter” şarkısında Cole, kendisini, Lamar’ı ve Drake’i dünyanın en iyi hip-hop müzisyenleri olarak tanımlıyordu.
Lamar ise Mart ayında katkıda bulunduğu “Like That” şarkısında en iyi hip-hop müzisyeninin kendisi olduğunu ve tek olduğunu belirtmesiyle kapışmanın fitili yakıldı.
Birbirlerinin müzik kariyerlerine ve şarkı sözlerine yaptıkları eleştirileri içeren müzik maratonunun ortasında Drake, efsanevi hip-hop şarkıcıları Tupac Shakur ve Snoop Dogg’un seslerini yapay zeka ile canlandırdığı “Taylor Made Freestyle” adındaki şarkıyı Instagram’dan yayınladı.
Tupac Shakur’ın telif haklarını elinde bulunduranların avukatları aracılığıyla yaptığı talep nedeniyle şarkıyı geri çekmek zorunda kaldı.
Ancak son bir hafta içinde müzisyenlerin piyasaya sürdüğü şarkılar daha çok ailelerini hedef alan ve hakaret içeren bestelere döndü.
Kendrick Lamar, geçen hafta piyasaya sürdüğü “Euphoria” adlı şarkısında Drake’i estetik ameliyat geçirmek ve kötü bir baba olmakla suçladı.
Drake ise “Family Matters” adlı şarkısında Lamar’a nişanlısı Whitney Alford’ı aldatmak ve nişanlısına şiddet uygulamak suçlamasını yöneltti.
Lamar, “Meet The Grahams” adlı eserinde ise Drake’in gizli bir kız çocuğu olduğunu öne sürdü.
Daha sonra yayınladığı “Meet The Grahams” şarkısında da Drake’in reşit olmayan genç kızlarla ilişki yaşadığını iddia etti. Hatta şarkının görseli olarak da Drake’in malikanesini kullandı.
İddialar teyit edilemedi
Drake, Pazar gecesi yayınladığı “The Heart Part 6” adlı şarkıda, gizli bir kız çocuğunun olduğu iddialarını Lamar’ı tuzağa düşürmek için yem olarak etrafındaki kişilere saldığını belirtti.
Drake ayrıca reşit olmayan genç kadınlara bakmasının mümkün olmadığını vurgulayarak Lamar’a “Epstein tongasına düşeceğini biliyordum” dedi.
2019 yılında hücresinde intihar ettiği açıklanan ABD’li milyarder Jeffrey Epstein, reşit olmayan kız çocuklarının da bulunduğu çok sayıda kişiye cinsel tacizde bulunmak ve seks amaçlı insan kaçakçılığı yapmakla suçlanıyordu.
İki ismin birbirine yönelttiği suçlamaların gerçek olup olmadığı bilinmiyor; hiçbiri henüz teyit edilmedi.
Kimi rap yorumcularına göre bu tarz atışmalarda önemli olan iddiaların kanıtlanabilmesi değil, dinleyicileri gaza getirecek sözler seçmek.
Diğer yandan şarkıların çok kişisel bir yola sapması, şimdilik bu atışmanın sönümleneceği beklentisini yaratıyor.
Başka kim kazandı?
Her ne kadar Lamar’ın bu mücadele için daha çok araştırma yaptığı ve şarkılarını daha incelikli bestelediği düşünülse de bu kapışmadan başka kim kazançlı çıktı?
Yorumculara göre Drake de tam olarak kaybetmiş sayılmaz, çünkü zaten halihazırda büyük bir isim ve şarkılarının dinlenme sayısının artması ile konuşulur bir hale gelmesi Drake’in de kazançlı çıkmasını sağlıyor.
Bu dönemin en başarılı iki hip-hop sanatçısı arasındaki bu atışma, sosyal medyada hayranları arasında da hararetli tartışmaların dönmesine yol açtı.
Eskiden rap dünyasındaki atışmalar daha uzun süre zarflarında yaşanıyordu, albümler çıkarılıyor, konserler düzenleniyor, rekabet müzisyenlerin kariyerleri boyunca canlı tutuluyordu.
Ancak müziğin dijitalleşmesiyle Lamar ve Drake arasında yaşanan bu kapışma, hip-hop dünyasının bu büyüklükteki son atışması olabilir.
Çocukluklarını rapçilerin atışmalarını dinleyerek geçiren nesiller 2000’lerde kaldı. Bugün 20’lerinde olan rapçiler arasında ise internette birbirlerine laf atmaları dışında büyük bir atışma çok sık yaşanmıyor.
Lamar ve Drake arasındaki atışma her ne kadar hip-hop dinleyicileri için eğlenceli bir uğraş olsa da bu büyük müzisyenlerin aile içi şiddet, cinsel taciz gibi mevzularda ağır iddiaların içine daldığını görmek de ayrı bir soru işareti doğuruyor.
Aynı zamanda şarkılara mevzu olan diğer kişilerin hayatlarının olumsuz etkilenmesi ihtimali de endişe yaratıyor.
ABD’deki Virginia Üniversitesi’nde hip-hop çalışan bir akademisyen olan A.D. Carson ise ABC televizyonuna yaptığı açıklamada asıl kazananın medya kurumları ve dijital müzik platformları olduğunu söylüyor.
]]>Onun adı Barzan Majeed. İngiltere dahil birçok ülkede polis tarafından aranıyor.
Majeed, peş peşe yaptığımız iki farklı görüşmede, Manş Denizi üzerinden kaçırdığı göçmen sayısını bilmediğini savundu.
“Belki bin, belki 10 bin. Bilmiyorum, saymadım” dedi.
Bu görüşme birkaç ay öncesine kadar imkansız gibi görünüyordu.
Mültecilerle çalışan eski asker Rob Lawrie ile birlikte Akrep lakaplı bu insan kaçakçısını bulmak üzere yola çıkmıştım.
Manş Denizi’ndeki insan kaçakçılığının büyük bir bölümü, birkaç yıl boyunca o ve çete üyelerince yönetildi.
2018’den bu yana burada 70’ten fazla göçmen, botlarla karşıya geçmeye çalışırken öldü.
Geçen ay Fransız kıyılarında yedi yaşında bir kız çocuğunun da aralarında olduğu beş kişi hayatını kaybetti.
Bu göçmenler için çok tehlikeli, insan kaçakçıları içinse çok kazançlı bir yolculuk.
Manş Denizi geçişleri için insan kaçakçıları kişi başı 6 bin sterlin talep edebiliyor.
2023 yılında yaklaşık 30 bin kişinin bu hat üzerinden İngiltere’ye ulaşmaya çalıştığı göz önüne alındığında büyük bir kar elde edildiği ortaya çıkıyor.
Akrep’e olan ilgimiz Fransa’da Calais yakınlarındaki göçmen kamplarından birinde tanıştığımız küçük bir kızla başlamıştı.
Bu küçük kız şişme botla Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken neredeyse boğuluyordu.
Şişme bot, bu denize açılmaya uygun değildi.
Belçika’da ikinci el satın alınmıştı ve içindeki 19 kişinin de can yeleği yoktu.
Bu insanları bu şekilde denize kim göndermişti?
Akrep’in kaçışı
İngiliz polisi yasadışı göçmenleri yakaladığında cep telefonlarını alıp inceliyor.
Bu incelemeyi yapan güvenlik güçleri 2016’dan itibaren aynı numarayla karşılaşmaya başladı.
Bu numara birçok telefonda Akrep olarak kayıt altına alınımıştı.
İngiltere’deki Ulusal Suçla Mücadele Teşkilatı’nda (NCA) kıdemli polis memuru olan Martin Clarke, “Akrep” lakabı ile Iraklı bir Kürt olan Barzan Majeed arasında bağlantı kurulmaya başlandığını anlatıyor.
Majeed, 2006 yılında 20 yaşındayken bir kamyon kasasında İngiltere’ye kaçırılmıştı.
Ada’da oturum talebi reddedilmesine karşın İngiltere’den ayılmadı. Hatta silah bulundurma ve uyuşturucu suçlarından hapse girdi.
Nihayet 2015 yılında İngiltere’den Irak’a sınır dışı edildi.
Majeed’in sınır dışı edildikten sonra, Belçika’da hapiste olan ağabeyinin kurduğu insan kaçakçılığı organizasyonunun başına geçtiğine inanılıyor.
Majeed buradan sonra Akrep olarak tanınmaya başladı.
2016 ile 2021 yıllarında Avrupa ile İngiltere arasındaki insan kaçakçılığının çoğunu Akrep ve çetesinin kontrol ettiğine inanılıyor.
İki yıl süren soruşturma sonunda çetenin 26 üyesi, İngiltere, Fransa ve Belçika’da yargılandı ve mahkum oldu.
Ancak Akrep kaçmayı başardı.
Gıyabında yargılandığı Belçika mahkemesi onu 121 kez insan kaçakçılığı suçundan mahkum etti.
Ekim 2022’deki kararda 10 yıl hapis ve 10 milyon euro para cezasına çarptırıldı.
Bu kaçış sonrası Akrep’in nerede olduğu bilinmiyordu ve biz de bu sır perdesini kaldırmak istiyorduk.
Eski asker Rob Lawrie’nin bir bağlantısı bizi Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken Akrep ile tanışan bir İranlı ile konuşturdu. Akrep, bu kişiye insan kaçakçılığı işlerini Türkiye’den koordine ettiğini söylemişti.
Belçika’da cezaevinden çıkan Akrep’in ağabeyine de ulaştık ve o da kardeşinin, yüksek ihtimalle Türkiye’de olduğunu söyledi.
Türkiye’de de izi sürüldü
İngiltere’ye ulaşma hedefindeki birçok göçmen için Türkiye başlıca duraklardan biri.
Afrika, Asya ve Ortadoğu’dan gelenler, kolayca Türkiye vizesi alabiliyor.
Bir ihbar bizi, İstanbul’da insan kaçakçılarının uğrak yeri olan bir kahveye yönlendiriyor.
Akrep lakaplı Barzan Majeed kısa süre önce orada görülmüştü.
Araştırmamız ilk başta bir yere varmadı. Kahvehane sahibine insan kaçakçılığına ilişkin sorduğumuz sorulara cevap alamadık.
Sonrasında masamızın yanından geçerken ceketinin fermuarını açan bir kişi bize silahını gösterdi. Bize tehlikeli insanlarla uğraştığımız mesajını vermeye çalışıyordu.
Bir sonraki durağımız daha umut vericiydi.
Burada Majeed’in yakın zamanda birkaç sokak ötede 200 bin euroluk bir para alışverişi yaptığı söylendi.
Mekandakilere numaramızı bıraktık ve oradan ayrıldık. Ertesi gün sabaha karşı Rob’un telefonu çaldı.
Gizli numaradan arayan bu kişi Barzan Majeed olduğunu iddia ediyordu.
Çok geç saatte, beklenmedik şekilde gelen aramayı kaydedecek zamanımız olmadı.
Rob telefondaki sesin kendisine, “Beni aradığını duydum” dediğini söyledi. Rob da ona “Kimsin? Akrep mi?” diye sordu.
Karşıdaki ses “Bana böyle hitap etmek istiyorsan, benim için iyi” yanıtını verdi.
Telefondaki kişinin gerçekten Barzan Majeed olup olmadığını bilmenin bir yolu yoktu. Ama anlattıkları bildiklerimizle örtüşüyordu.
İngiltere’den sınır dışı edildiği 2015 yılına kadar Nottingham’da yaşadığını anlattı.
Ancak kaçakçılık işine karıştığını reddetti ve “Bu doğru değil! Medya uydurması” iddiasında bulundu.
Hat sürekli kesiliyordu ve sorularımıza karşın bulunduğu yer hakkında hiçbir ipucu vermedi.
Tekrar ne zaman arayacağını ya da bir daha arayıp aramayacağını bilmiyorduk.
Rob’un yerel bir bağlantısı bize Akrep’in artık Türkiye üzerinden Yunanistan ve İtalya’ya göçmen kaçakçılığı rotasına yöneldiğini söyledi.
Anlatılanlar çok rahatsız ediciydi.
Bu kişi bize, 12 kişi taşıma ruhsatı olan teknelere, kadın ve çocukların da aralarında olduğu 100 kadar kişinin bindirildiğini söylüyordu.
Tekneler genellikle deniz deneyimi az alan kaçakçılar tarafından yönetiliyor, sahil güvenlikten kaçınmak için küçük adalar arasında tehlikeli bir rota izliyordu.
Ancak ortadaki para büyüktü.
Yolcuların bu teknelerden birine binebilmek için yaklaşık 10 bin euro ödeyebildiği söylendi.
Son 10 yılda 720 binden fazla insanın Doğu Akdeniz üzerinden Avrupa’ya geçmeye çalıştığı düşünülüyor. Yaklaşık 2.500 kişi bu tehlikeli yolculukta öldü.
SOS Mediterranean adlı yardım kuruluşundan Julia Schafermeyer, insan tacirlerin göçmenlerin hayatlarını büyük tehlikeye attığını söylüyor:
Schafermeyer, “Bu insanların yaşamasının ya da ölmesinin onlar için bir fark yarattığını sanmıyorum” diyor.
Bu bilgileri topladığımız sırada, bunları Akrep’e sorma şansımız oldu. Hiç beklenmedik bir anda bizi yeniden aradı.
Marmaris’te villa
Bu konuşmada insan kaçakçısı olduğunu bir kez daha reddetti.
Ancak onun kaçakçı tanımını yaparkenki sözleri, ipleri elinde tutan birinden çok, bunu organize eden biri olduğu izlenimini doğurdu.
“Fiziki olarak orada olmanız gerekiyor” dedi ve kendisiyle konuştuğumuz sırada bile “orada” olmadığını savundu.
Kendisinin yalnızca “para işlerini organize” ettiğini söyledi.
Majeed ayrıca boğulan göçmenlere karşı da sempati beslediği izlenimi vermedi:
“Ecelinizin ne zaman geleceğini Allah belirler ama ecel bazen sizin hatanızla gelir. Allah kimseye ‘bota bin’ demez”
Bu görüşme sonrası, Türk emniyetinin Akrep’in bir villası olduğuna inandığı Marmaris’e gidiyoruz.
Burada yaptığımız araştırma sonucu, Akrep’in arkadaşı olduğunu söyleyen birinden telefon geliyor.
Telefondaki kadın Majeed’in insan kaçakçılığı suçuna bulaştığını biliyordu. Akrep’i endişelendiren şeyin, göçmenlerin kaderi değil, para olduğunu söyledi:
“Onları umursamıyordu; bu çok üzücü değil mi? Geriye dönüp baktığımda biraz utanç duyduğum bir konu bu. Bazı şeyler duymuştum ve bunların iyi şeyler olmadığını biliyordum.”
Bu kadın bize, bir kişinin Majeed’in Irak’ta olabileceğini kendisine söylediğini aktardı.
Bu iddia, Akrep’i Kuzey Irak’taki Süleymaniye’de gördüğünü söyleyen bir kişinin anlattıkları ile örtüşüyordu.
Hızla yola çıktık. Süleymaniye’de Akrep’e ulaşamazsak vazgeçmemiz gerektiğine karar vermiştik.
Ancak Rob’un yerel bağlantısı onunla iletişime geçmeyi başardı.
İlk başta çok şüpheciydi, onu bir şekilde yakalayıp Avrupa’ya götürmeyi planladığımızdan endişeleniyordu.
‘Ben kimseyi tekneye bindirmiyorum’
Akreple önce bir aracı ile sonra da direkt olarak mesajlaşmaya başladık. Akrep bizimle ancak mekanı seçmesine izin verilmesi durumunda buluşabileceğini söyledi.
Tuzak olabileceği endişesiyle bunu kabul etmedik.
Sonra bir kısa mesaj geldi. Mesajda basitçe bize “Neredesiniz?” diye soruyordu.
Yakındaki bir alışveriş merkezine doğu gittiğimizi söyledik. Akrep zemin kattaki bir kafede onunla buluşmamızı söyledi.
Sonunda onu bulmuştuk.
Barzan Majeed zengin bir golf oyuncusu gibi giyinmişti. Yeni siyah kot pantolon, açık mavi gömlek ile şıktı.
Ellerini masaya koyduğunda tırnaklarının manikürlü olduğunu gördüm.
Bu sırada üç adam yakındaki bir masaya oturdu. Onların güvenlik ekibi olduğunu tahmin ediyorduk.
Konuşmamızda suç örgütünün lideri olduğunu bir kez daha reddetti. Çetenin diğer üyelerinin kendisini suçlamaya çalıştığını iddia etti.
Tutuklanan çete üyelerinin daha az ceza almak için ‘Biz onun için çalışıyoruz’ dediklerini öne sürdü.
Ayrıca bazı çete üyelerinin İngiliz pasaportu almayı başarmasına kızgın gibiydi ve bunların insan kaçakçılığı yapmaya devam ettiğini savundu.
İngiliz pasaportu taşıyan bir kişinin Türkiye’den İtalya’ya 170 – 180 kişi götürdüğünü iddia etti ve “İş yapmak için başka ülkeye gitmek istiyorum. Ama bu mümkün değil” diye yakındı.
Kendisine göçmen ölümlerindeki sorumluluğu konusunda baskı yaptığımızda, telefonda söylediklerini tekrarladı. Kendisinin parayı alıp, teknelerde ‘yer ayırttığını’ söyledi.
Ona göre kaçakçı, insanları teknelere ve kamyonlara yükleyen, taşıyan kişiydi: “Ben asla kimseyi tekneye bindirmiyorum, asla kimseyi öldürmem.”
Konuşma bittikten sonra Akrep, Rob’u Süleymaniye’de çalıştığı yeri gösterme daveti yaptı.
Bu küçük bir ofisti; pencerede Arapça yazılar ve birkaç cep telefonu numarası vardı.
İnsanlar buraya ‘yolculuk’ ücretini ödemek için geliyordu. Rob, bir kutu dolusu nakitle yazıhaneye gelen bir adam gördüğünü söyledi.
Buradaki görüşmede Akrep, binlerce insanın Avrupa’ya gitmeye çalıştığı 2016 yılında işe nasıl başladığını anlattı:
“Kimse bu insanları zorlamadı. Onlar istediler.
“Kaçakçılara ‘Lütfen, lütfen bunu bizim için yapın’ diye yalvarıyorlardı. Kaçakçılar da bazen ‘Allah’ın aşkına onlara yardım edeceğim’ diyordu.
“Sonra şikayet ediyorlar, ‘Ah bu, bu…’ diyorlar. Hayır, bu söylenenler doğru değil.”
Akrep, 2016 ile 2019 yılları arasında Belçika ve Fransa’daki operasyonları yöneten iki kişiden biri olduğunu ve milyonlarca doları idare ettiğini itiraf etti.
Majeed, “Bu tür işler yaptım. Para, konum, yolcular, kaçakçılar. Tüm bunların içindeydim” dedi.
Barzan Majeed halen insan kaçakçılığı yaptığı iddiasını reddetti ancak gözlemlediğimiz eylemleri bu iddiasıyla çelişiyor gibi görünüyordu.
O cep telefonu ile ilgilendiği bir sırada arka duvardaki resim çerçevesinden ekrandaki yansımayı yakaladık.
Akrep bunun farkında varmadı ama Rob, ekrandakinin pasaport numaraları olduğunu seçebilmişti.
Görüşme sonrasında yaptığımız araştırmada, kaçakçıların bu numaraları Iraklı yetkililere gönderdiğini öğrendik.
Kaçakçılar Türkiye vizesi için yetkililere rüşvet veriyordu.
Bu Akrep’i son görüşümüzdü.
Her aşamada bulgularımızı İngiltere ve Avrupa’daki yetkililerle paylaştık.
Akrep’in mahkumiyetinde görev alan Belçika savcısı Ann Lukowiak, onun bir gün Irak’tan iade edilebileceğini umuyor:
“İşlenen suçların yanlarına kalmayacağının sinyalini verebilmek bizim için önemli. Sonunda onu yakalayacağız”
]]>BBC’nin eski bir istihbarat yetkilisinden aldığı bilgiye göre şehrin inşası için bölgedeki arazileri boşaltmaya çalışan Suudi yetkililer, güvenlik güçlerine evlerini terk etmeyi reddedenleri gerekirse vurarak öldürmeleri emrini verdi.
Albay Rabih Alenezi, Neom adı verilen proje kapsamındaki The Line (Hat) isimli dikey şehrin inşası için bölgedeki köylüleri evlerinden çıkarma emri aldığını söyledi.
Evini terk etmeyi reddeden bir kişi vurularak öldürüldü.
Suudi hükümeti ve Neom projesi yetkilileri bu iddialarla ilgili sorulara yanıt vermeyi reddetti.
500 milyar dolar değerindeki Neom projesi, 2030 Suudi Vizyonu adı verilen stratejinin bir parçası. Burada amaçlanan şey, Suudi ekonomisinin petrole bağımlılığını azaltmak.
Projenin merkezindeki The Line ise, otomobillerin giremediği, 200 metre genişliğinde ve 170 kilometre uzunluğunda bir yerleşim hattı olarak tasarlandı.
Henüz 2,4 kilometrelik kısmı tamamlanabilmiş olsa da, 2030’a kadar inşasının bitirilmesi planlanıyor.
Suudi veliaht prensi Muhammed Bin Selman, Neom’un inşa edileceği bölge için mükemmel bir “boş tuval” nitelemesinde bulundu.
Hükümetten gelen açıklamalara göre 6 binden fazla kişi bu hat üzerindeki evlerini boşalttı ve başka yere taşındı.
Ancak İngiltere’deki insan hakları kuruluşu ALQST’nin tahminlerine göre bu sayı çok daha fazla.
BBC’nin incelediği uydu görüntülerinde, tahliye gerçekleşen üç bölgede (Al Khuraybah, Sharma ve Gayal) okulların, evlerin ve hastanelerin haritadan silindiği görülüyor.
Abdurrahim el Huveyti’nin öldürülmesi
Geçen yıl İngiltere’ye kaçan eski Suudi ordu subayı Alenezi, Nisan 2020’de The Line’ın 4,5 kilometre güneyinde Al Khuraybah bölgesini boşaltması emrini aldığını belirtti.
Buradaki köylerde yaşayanların çoğu Huveytat aşiretindendi.
Alenezi’ye gelen talimatlarda, Huveytatların arasında çok sayıda “isyancı” olduğu ve “[tahliye emrine] karşı çıkmaya devam edenlerin öldürülmesi gerektiği, evlerinde kalan herkese ölümcül güç uygulanması için izinlerin verildiği” yönünde ifadeler yer aldı.
Eski albay, BBC’ye yaptığı açıklamada, sağlığını bahane ederek bu görevi üstlenmediğini ancak yine de operasyonun gerçekleştiğini söylüyor.
Bu emirden bir gün sonra evinin değerini belirlemek için gelen tapu görevlilerini içeri almayan Abdurrahim el Huveyti vurularak öldürüldü.
Aynı kişi vurulmadan önce sosyal medyada tahliye emrine itiraz eden birçok video paylaşmıştı.
Suudi güvenlik yetkilileri El Huveyti’nin güvenlik güçlerine ateş açtığını ve onların da karşılık vermek zorunda kaldığını belirten bir açıklama yaptı.
İnsan hakları kuruluşları ve Birleşmiş Milletler (BM) ise, adamın yalnızca evini terk etmeyi reddettiği için öldürüldüğünü savundu.
BBC, Albay Alenezi’nin ölümcül güç kullanımına resmi olarak izin verildiği iddiasını doğrulayabilmiş değil.
Suudi istihbarat teşkilatının çalışmalarını takip eden bir kaynak ise, Alenezi’nin iddiasının projeyle ilgili verilen talimatların geneli ile aynı doğrultuda olduğu görüşünü paylaştı.
Kaynak aynı zamanda Alenezi’nin böyle bir emir alacak düzeyde yetkiye sahip olduğunu vurguladı.
BM ve ALQST’nin açıklamalarına göre, en az 47 kişi de zorunlu tahliyeye karşı çıktıkları gerekçesiyle gözaltına alındı.
Birçoğuna terörle bağlantılı suçlamalar yöneltildi.
ALQST bu kişilerden 40’ının halen hapiste olduğunu, aralarından beşinin idama mahkum edildiğini kaydetti.
Birçoğu El Huveyti’nin ölümü sonrası sosyal medyada yas mesajları paylaştığı için gözaltına alındı.
Suudi yetkililer, tahliye talimatı verilenlere tazminat önerildiğini söylese de, ALQST verilerine göre köylülere söz verilenin çok altında ödeme yapıldı.
Albay Alenezi’ye göre Huveytat’lara yönelik sert adımların arkasındaki sebep, Neom’un, Muhammed Bin Selman’ın planlarının merkezinde olması.
Neom kapsamındaki bir kayak merkezi projesinin eski yöneticilerinden Andy Wirth, ülkesi ABD’den bu işe başlamak için ayrılmasına birkaç hafta kala Abdurrahim El Huveyti’nin ölümünden haberdar olduğunu söylüyor.
Çalışanlarına işin aslını tekrar tekrar sorsa da bu konuda yeterli bir yanıt alamadığını belirtiyor.
“Projede ilerleme sağlamak adına oradaki insanların boğazına yapışamazsınız” diyen Wirth, proje yönetimine inancını kaybettiği için bir yıl sonra işi bıraktı.
2022’de The Line kapsamındaki 100 milyon dolarlık bir projeden çekilen İngiliz arıtma şirketi Solar Water’ın CEO’su Malcolm Aw da yaşananları sertçe eleştiriyor.
Yerel halkın zenginlik olarak düşünülmesi gerektiğini söyleyen Aw, “Onları evlerinden atmaya çalışmadan önce proje konusunda tavsiyelerini almalısınız” diyor.
Evlerinden edilenler ne anlatıyor?
Köylerini terk etmek zorunda kalanlar, gözaltındaki akrabalarını daha da tehlikeye atmaktan korktukları için yabancı medyaya konuşmak istemediler.
Biz de 2030 Suudi Vizyonu kapsamındaki bir başka bölgede evlerini terk etmek zorunda kalanlarla konuştuk.
Batıdaki Cidde’de yürütülen proje nedeniyle 63 mahallede bir milyondan fazla insan evlerinden edildi.
Burada opera salonları, lüks alışveriş merkezleri, özel konutlar, spor alanlarının inşası sürüyor.
Bu yıkımlardan etkilenen Aziziye’de büyümüş olan Nader Hijazi [gerçek ismi değil], babasının evinin, yalnızca bir kaç hafta öncesinde uyarı yapılarak yerle bir edildiğini belirtiyor.
Eski mahallesine ait fotoğrafların savaş alanını andırdığını söyleyen Hijazi, “Halka, kimliğimize savaş açtılar” diye konuşuyor.
BBC’ye konuşan Suudi aktivistler, iki kişinin geçen yıl Cidde’deki yıkımlara itiraz ettiği için gözaltına alındığını, bu kişilerden birinin fiziksel olarak direndiğini, diğerinin ise yıkıma karşı sloganların olduğu çizimleri sosyal medyada paylaştığını kaydediyor.
Cidde’de cezaevinde tutulan bir mahkumun akrabası, yıkılacağı belirlenen mahallelerinde veda buluşması düzenlemekle suçlanan 15 kişinin daha hapse koyulduğunu iddia ediyor.
Ancak mahkumlara ulaşmada yaşanan zorluklar nedeniyle bu iddiayı doğrulayamadık.
ALQST’nin görüştüğü, Cidde mahallelerinden tahliye edilen 35 kişinin hepsi, ihbar süresinin uygulanmadığını ve tazminat verilmediğini savundu.
Yarısından fazlası da gözaltı tehdidi altında evlerini boşaltmaya zorlandığını söyledi.
İngiltere’de de halen güvende hissetmediğini söyleyen Alenezi, bir istibarat uzmanının Londra’daki Suudi Büyükelçiliği’nde bir toplantıya katılması şartıyla ona 5 milyon dolar teklif ettiğini ve bu teklifi reddettiğini söylüyor. Suudi hükümeti, bu iddia ile ilgili sorumuza da yanıt vermedi.
ABD merkezli gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi konsolosluğunda öldürülmesi başta olmak üzere, muhaliflere yönelik saldırılar bir süredir devam ediyor.
ABD istihbaratının raporunda, Muhammed bin Selman’ın Kaşıkçı’nın öldürülmesi operasyonuna onay verdiği sonucu açıklanmıştı. Ancak Suudi veliaht prensi cinayette rolü olduğuna dair suçlamaları reddetti.
Alenezi, Neom fütürist şehir projesi için aldığı emirlere itaat etmeme kararından pişman değil:
“Muhammed bin Selman Neom’un inşasına engel olabilecek hiçbir şeye izin vermeyecektir. Eğer projede kalmış olsaydım benden kendi halkıma ne yapmamı isteyeceklerdi diye kaygı içinde düşünmeye başladım.”
Haber Erwan Rivault’un katkılarıyla hazırlanmıştır.
]]>Bu görüntü, Türkiye’nin ülkede 10 yıl öncesine uzanan ve giderek artan ilgisine de işaret ediyor.
Savaş gemisi limana yanaştığında, Türkiye’nin Somali Büyükelçisi Alper Aktaş, “Bu Somali ile dostluğumuzun, kardeşliğimizin ve paylaştığımız ortak vizyonun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor” mesajını verdi.
Türkiye, Somali ile Savunma ve Ekonomik İşbirliği Çerçeve Anlaşması’nı 8 Şubat’ta imzalamış, 23 Nisan’da da ilk Türk savaş gemisi başkent Mogadişu’ya ulaşmıştı.
Somali Türkiye için neden stratejik bir ortak?
Somali’nin jeopolitik açıdan Afrika Boynuzu’ndaki coğrafi konumu oldukça önemli.
Denizcilik konusunda analiz ve danışmanlık hizmetleri sağlayan Lloyd’s List’e göre, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12’sini oluşturan, yılda 1 trilyon doları aşan mal Aden Körfezi’nden, Somali’nin kıyı şeridi boyunca uzanarak Süveyş Kanalı’ndan geçiyor.
Bu da Mogadişu’nun dünyanın stratejik açıdan en önemli bölgelerinden birinde yer aldığı anlamına geliyor.
Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Afrika Çalışmaları Programı’nda yer alan Profesör Elem Tepeciklioğlu, Somali’nin aynı zamanda Türkiye’ye kendisini küresel bir güvenlik ortağı olarak konumlandırma fırsatı verdiğini söylüyor.
Somali yıllardır terör saldırıları ve korsanlık nedeniyle istikrarsızlık içinde.
Hükümet, El Kaide bağlantılı Eş Şebab’ın varlığına 2024 yılı bitimine kadar son verme vaadinde bulundu.
Şubat ayında Mogadişu ve Ankara arasında imzalanan savunma anlaşması ikili ilişkileri ve bölgenin istikrarını güçlendirmeyi amaçlıyor.
Türkiye, Somali’nin deniz sınırlarını korsanlığa karşı korumasına ve karada terörle mücadele etmesine yardımcı olacak.
Mart ayında iki ülke, Somali’nin kıyı şeridi boyunca açık denizde petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerinde bulunmalarını sağlayacak bir başka anlaşma daha imzaladı.
Elde edilen gelirin iki ülke arasında nasıl paylaşılacağı net değil.
Profesör Tepeciklioğlu, Türkiye’nin Somali ile ilişkisinin daha büyük bir planın parçası olduğunu ve Ankara’nın komşuları dışında jeopolitik alanda rol oynamayı hedeflediğini söylüyor.
Somali’nin bundan çıkarı ne?
Somali-Türkiye anlaşması, Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’un, yıllar süren istikrarsızlığın ardından ülkeyi bölgedeki komşuları arasında eşit bir aktör haline getirme çabalarının bir parçası.
Türkiye 2017’de Mogadişu’da Somali ordusu ve polisine eğitim veren en büyük denizaşırı askeri üssünü açtı.
Ankara ayrıca yıllar içinde okullar, hastaneler ve altyapı inşa etti ve Somalililerin Türkiye’de eğitim görmeleri için burslar sağladı.
Afrika Boynuzu ülkesi, kıyı şeridi boyunca ticaret yapma fırsatlarıyla, iç güvenlik sorunlarını çözdüğü konusunda bölge liderlerini ikna etmeyi başardı ve kısa süre önce Doğu Afrika Topluluğu’na katıldı.
Türkiye ile Somali arasında Şubat ayında imzalanan denizcilik anlaşması, Etiyopya ile Somali’den ayrılmaya çalışan ve bağımsızlığını ilan eden Somaliland Cumhuriyeti arasında imzalanan tartışmalı anlaşmanın hemen ardından geldi.
Anlaşma, Somaliland’ın egemen bir devlet olarak tanınması karşılığında Etiyopya’ya Kızıldeniz’e erişim olanağı veriyordu.
Mogadişu bu durumu Etiyopya’nın egemenliğine yönelik bir tehdidi olarak gördü ve iki ülke arasında aylarca süren diplomatik gerginliklere yol açtı.
Afrika Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olan Timothy Walker, Somali-Türkiye savunma anlaşmasını, Somali’nin egemenliğinin ihlali olarak gördüğü unsurlara karşı egemenliğini korumaya yardımcı bir anlaşma olarak değerlendiriyor.
Walker’ın savunma anlaşmasının önemine ilişkin görüşleri, Türk savaş gemisi ülkesine yanaştığında konuşan Somali Cumhurbaşkanı Hasan Mahmud tarafından da yinelendi.
Cumhurbaşkanı Mahmud, Somali donanmasının Türk halkının desteğiyle ülke sularının kontrolünü tamamen ele geçirmesinin uzun sürmeyeceğini söyledi.
Türkiye’nin Somali Büyükelçisi Aktaş, Türkiye’nin Somali’nin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini korumak için mümkün olan her şeyi yaptığını belirtti.
Etiyopya, Somali-Türkiye anlaşması konusunda sessizliğini korurken, Somaliland anlaşmayı tanımadığını açıkladı.
Somaliland’ın Kenya Temsilcisi Dr. Mohamed Ahmed Mohamoud BBC’ye yaptığı açıklamada Somali ile Türkiye arasındaki anlaşmanın Somaliland topraklarında uygulanmayacağını söyledi.
Türkiye, bağımsızlık ilan eden Somaliland Cumhuriyeti ile Somali arasındaki durumdan duyduğu endişeyi dile getirerek, bu sorunun uluslararası hukuk çerçevesinde çözülmesi gerektiğini kaydetti.
Profesör Tepeciklioğlu’na göre, Ankara’nın Kızıldeniz bölgesinde kilit bir rol oynamak istemesi nedeniyle Türkiye ile Somali arasındaki ilişkiler hızla gelişmeye devam edecek.
Tepeciklioğlu ayrıca Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’de daimi üyelik arayışında Afrika ülkelerinin desteğine de ihtiyacı olduğunu belirtiyor.
]]>Bu yıl 68’incisi düzenlenen Eurovision’ın ikinci yarı finali bu gece yapılıyor.
İsrail’i temsil edecek Eden Golan adlı sanatçı, 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırılarına atıfta bulunduğu düşünülen, ülkenin orijinal şarkısı “October Rain”in yeniden yazılmış bir versiyonu olan “Hurricane” adlı şarkıyı söyleyecek.
Golan, Çarşamba günü şarkısının provası sırasında yuhalandı.
Bugünkü Filistin yanlısı protestonun yanı sıra Malmö’de İsrail destekçilerinin bir araya geldiği daha küçük çaplı bir gösteri daha düzenlendi.
Filistin yanlısı protestoya katılanlar arasında ise iklim aktivisti Greta Thunberg de vardı.
BBC’ye konuşan Thunberg, İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonuna karşı ses yükseltmenin ve harekete geçmenin “ahlaki bir yükümlülük” olduğunu söyledi.
Thunberg, “Eurovision yarışmasının yapıldığı sırada Malmö sokaklarını dolduran on binlerce insan bunun devam etmesini kabul etmeyeceğimizi söylüyorsa, bu çok güçlü bir sinyaldir ve bir fark yaratır” dedi.
Reuters’a konuşan Matilda Varatta adlı gösterici ise Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı geniş çaplı işgalinin ardından olduğu gibi İsrail’in de diskalifiye edilmesini istediğini söyledi.
Varatta, “Eurovision yarışmasının siyasi olmadığı doğru değil, her zaman siyasi bir yarışma oldu ve her zaman da öyle olacak” dedi.
Yarışmada İsrail için sahne alacak olan Golan daha önce yaptığı bir açıklamada, “Müziğe, iyi enerjiye odaklandım. Beni destekleyen çok fazla insan var ve özellikle bu zamanlarda ülkemi temsil etmekten gurur duyuyorum” dedi.
İsrail yanlısı gösteride insanlar Golan’ı desteklemek için Hurricane şarkısını söyledi.
İsveç’in Svenska Dagbladet gazetesine konuşan Yael Sages Wahlström adlı bir gösterici “Eurovision’la pek ilgilenmiyorum. Ancak İsrail’e karşı böylesine büyük bir nefret fırtınası estirildiği için destek vermek istedim” dedi.
İsrail’in yarışmaya katılımını organize eden İsrail Yayın Kurumu, Avrupa Yayın Birliği’nden Çarşamba günkü yuhalama olayının tekrarlanmasını önlemesini istediğini söyledi.
İsveçli yetkililer güvenlik önlemlerini arttırdıklarını ve olası bir kargaşaya karşı hazırlıklı olduklarını belirtiyor.
Geçtiğimiz süreçte pek çok ülke İsrail’in, Gazze’de büyük bir yıkıma neden olan saldırıları nedeniyle yarışmaya dahil edilmemesi için çağrılarda bulunmuştu.
İzlanda, Finlandiya, Norveç, Danimarka ve İsveç’te benzer itirazlar dile getirildi. Bu ülkelerde sanatçılar Rusya’nın iki yıl önce başlayan Ukrayna işgali sonrası diskalifiye edildiğini hatırlattı.
Eurovision organizatörleri, Ukrayna ve Gazze’deki durumların farklı olduğunu söyleyerek İsrail’in yarışmadan çıkarılması çağrılarına direndi.
İsrail’in şarkısı neden tartışma yarattı?
İsrail’in kamu yayıncısı Kan’a göre Hurrican şarkısının sözleri kişisel bir kriz yaşayan bir kadının hikayesini anlatıyor.
Yarışmanın organizatörleri, İsrail’in şarkısını, sözlerini “siyasi tarafsızlık” kuralını ihlal ettiğini söyleyerek yarışmadan men etmişti.
İsrail devlet televizyonu Kan, ilk olarak 7 Ekim’deki Hamas saldırısına gönderme yapan şarkının sözlerinin değişmeyeceğini ilan etmişti.
Ancak İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, ülkesinin yarışmaya katılmasını sağlayacak “gerekli değişikliklerin” yapılması çağrısında bulunmuştu.
Bunun üzerine Kan, yarışmada İsrail adına yer alacak şarkının sözlerinin değişmesi için organizatörlere başvuruda bulundu.
Türkçeye “Ekim Yağmuru” olarak çevrilen şarkının sözleri İngilizce yazılmıştı. Şarkının sözlerinde, “Hepsi iyi çocuklardı, her biri. Erkeklerin ağlamadığını kim söylemiş? Saatlerce… Ve çiçekler. Hayat korkaklar için bir oyun değil” ifadeleri yer alıyor.
Şarkıdaki “çiçek” sözlerinin, savaşta hayatını kaybedenlere yapılmış bir gönderme olduğu belirtiliyor.
]]>AstraZeneca, aşıdan “müthiş bir gurur duyduklarını”, ancak ticari bir karar aldıklarını söyledi.
Şirket, yeni koronavirüs varyantlarının ortaya çıkmasıyla, talebin güncellenmiş aşılara kaydığını söyledi.
Aşının pandemi döneminde milyonlarca kişinin hayatını kurtardığı tahmin ediliyor, ancak aşı ayrıca nadir görülen ve bazen ölümcül de olabilen kan pıhtılaşmalarına neden olabiliyor.
Dünyayı pandemi kapanmalarından kurtarma yarışında, Oxford-AstraZeneca ortaklığında hazırlanan Covid aşısı, Oxford Üniversitesi’ndeki bilim insanlarınca rekor bir sürede geliştirildi. Normalde 10 yıl süren aşı geliştirme süreci, 10 ayda tamamlandı.
AstraZeneca aşısı, Kasım 2020’de muadillerinden çok daha ucuz ve saklaması kolay olduğundan, “dünya için bir aşı” diye karşılanmıştı. Bunun yanı sıra İngiltere’nin aşılarla kapanmalardan çıkma politikasının en önemli unsuruydu.
Bristol Üniversitesi’nden Prof. Adam Finn “Doğrusu, dev bir fark yarattı. O dönem Pfizer’ın aşısıyla birlikte yaşadığımız felaketten bizi çıkarttı” dedi.
Ancak aşının şöhreti, nadir görülen bir yan etki olan kan pıhtılaşması nedeniyle darbe yedi ve İngiltere dahil bazı ülkeler alternatif aşılara yöneldi.
Aşı fazlası, düşen talep
AztraZeneca’dan yapılan yazılı açıklamada, “Bağımsız tahminlere göre, kullanımın sadece ilk yılında 6,5 milyon yaşam kurtarıldı. Çabalarımız dünya genelindeki hükümetler tarafından tanındı ve küresel pandeminin sona erdirilmesinde kritik bir unsur olarak görüldü” denildi.
Şirket ayrıca, Covid virüsünün mutasyona uğramış yeni varyantlarını yakından takip eden yeni aşılarla “güncellenmiş aşı fazlası ortaya çıktığını” ve “düşen talep” nedeniyle aşının artık “üretilmediğini ve tedarik edilmediğini” bildirdi.
Prof. Finn “Sanırım aşının piyasadan çekilmesi artık işe yaramadığını gösteriyor. Virüs çok atik çıktı ve evrimleşerek orijinal aşılardan uzaklaştı. Yani bir anlamda artık aşılar alakasız hala geldi ve şu anda yeniden formüle edilmiş aşılar kullanılıyor” dedi.
Yan etki tartışmaları
AstraZeneca’nın ürettiği Covid aşısı genel olarak güvenli ve etkili olarak değerlendirilse de Trombositopeni Sendromlu Tromboz (TTS) olarak bilinen nadir ancak ciddi bir yan etki riski taşıdığı ortaya çıkmıştı.
Aşı, 18 yaş ve üzeri kişilerde, genellikle üst kola, yaklaşık üç ay arayla iki enjeksiyon şeklinde uygulanıyordu. Bazı ülkeler tarafından takviye aşısı olarak da kullanıldı.
Vaxzevria adlı aşı, Covid-19’a neden olan SARS-CoV-2 virüsünden bir protein yapma genini içerecek şekilde modifiye edilmiş adenovirüs ailesinden başka bir virüsten oluşuyor ve virüsün kendisini içermiyor.
Nisan 2021’de aşı olduktan sonra kan pıhtısı nedeniyle beyin hasarına uğrayan ve çalışamayan iki çocuk babası Jamie Scott şirkete yönelik ilk yasal süreci başlatmıştı.
Aşıyla ilgili toplu bir davada birden çok iddiayla karşı karşıya olan AstraZeneca, geçtiğimiz aylarda Covid aşısının bu yan etkiye neden olabileceğini ilk kez mahkeme belgelerinde kabul etti.
Bazı davacılar yakınlarını kaybettiklerini, bazılarıysa aşının ciddi sağlık sorunlarına yol açtığını iddia ediyor.
AstraZeneca iddialara karşı çıkıyor ancak Şubat ayında İngiliz Yüksek Mahkemesi’ne sunduğu yasal bir belgede Covid aşısının “çok nadir durumlarda TTS’ye neden olabileceğini” doğruladı.
]]>Büyük bir malzeme deposuna verilen hasar da yapılabilecek onarımları ciddi şekilde aksattı.
Yardım kuruluşları, temiz su eksikliği ve arıtılmamış kanalizasyon akışının insan sağlığı açısından ciddi bir tehdit oluşturduğunu söylüyor.
Gazze’de savaşan İsrail’in uluslararası hukuk kuralları çerçevesince, kritik altyapıyı koruma görevi bulunuyor. Bu durumun tek istisnası bu kritik sahaların saldırı amaçlı kullanıldığına dair delil sunulması olarak gösteriliyor.
İsrail ordusu BBC’ye yaptığı açıklamada, Hamas’ın sivil altyapıyı terör saldırıları için kullandığını savundu.
Gazze’de savaş öncesi de temiz su sorunu bulunuyordu. Bölge halkı, sondaj kuyuları ve deniz suyu arıtma tesislerinden oluşan bir sistem üzerinden su temin ediyordu.
BBC Verify ekibinin yaptığı araştırma, İsrail’in Gazze’ye saldırmasından bu yana hayati önemdeki bu tesislerin yarısından fazlasının hasar gördüğünü veya yok edildiğini ortaya çıkardı.
Ayrıca hastalıkların yayılmasını önlemede kritik öneme sahip, altı atık su işleme tesisinden dördünün hasar gördüğünü veya tahrip edildiğini tespit ettik.
Bir yardım kuruluşuna göre, diğer iki tesis de yakıt ve malzeme eksikliği nedeniyle kapandı.
Bu tesisler ile birlikte, Gazze Sahil Şeridi Belediyeleri Su İdaresi (CMWU) tarafından sağlanan 600’den fazla su ve arıtma tesisini inceledik.
Gazze’nin güneyindeki Han Yunus’a ait bu uydu görüntüsünde hasar görmüş iki büyük su depolama tankı görülüyor.
Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün İngiltere’deki direktörü Dr. Natalie Roberts, su ve sanitasyon tesislerinin tahrip edilmesinin “halk için korkunç sağlık sorunları” anlamına geleceği uyarısında bulundu.
Roberts, “İshal semptomlu hastalıkların oranları korkunç derecede yüksek” diyor.
Şiddetli ishal, çocuklarda ölüme yol açabiliyor.
Örgüte göre, özellikle hamile kadınlar için tehlikeli olan, kirli su kaynaklı Hepatit A vakaları da yüksek.
Doktor Roberts, insanların bu hastalık nedeniyle öldüğünü söylüyor ve yüz binlerce Gazzelinin sığındığı Refah’taki vaka sayısında dikkat çekici bir artış olduğunu kaydediyor.
Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e saldırısı sonrası başlayan savaşta Gazze’deki yerleşimlerde büyük yıkım yaşandı. BM’ye göre yaklaşık 69.000 konut yıkıldı ve 290.000 konut da hasar gördü.
Konuştuğumuz yardım görevlilerine göre artık evlerde su bulunması “çok düşük bir ihtimal”.
BBC uydu görüntülerini inceledi
Bu araştırmayı gerçekleştirmek için en iyi yaklaşımın ne olabileceği konusunda, Birleşmiş Milletler ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’ndeki uzmanların tavsiyesine başvurduk.
Her bölge için en güncel yüksek çözünürlüklü uydu görüntülerini aldık ve bunları 7 Ekim’den önce çekilen görüntülerle karşılaştırdık.
Bize verilen koordinatlara ait uydu görüntülerindeki, tesisin bulunması gereken yerfe en yakın yapı, yıkılmış, kısmen çökmüş veya başka hasar belirtisi gösterirse, söz konusu tesisi yıkılmış veya hasar görmüş olarak işaretledik.
BBC Verify, incelediği yapıları “yıkılmış” veya “hasar görmüş” olarak ayırmadı. Bunun sebebi incelenen her tesisin tam olarak neye benzediğini bilmeden, “tam bir yıkım” veya “hasar” ayrımı yapılamayacak olmasıydı.
603 su tesisinin yüzde 53’ü hasarlı
Su kuyuları genellikle yer altında bir sondaj kuyusu, elektrikli pompa ve yüzeyde küçük bir kontrol merkezinden oluşur.
Bu kontrol merkezleri, her zaman uydu görüntülerinden seçilemediğinden ya da kolaylıkla tanımlanamadığından, olası hasarı değerlendirirken en yakındaki görünür binaları analiz ettik.
Bu inceleme sonunda, 603 su tesisinden yüzde 53’ünün 7 Ekim’den bu yana hasar görmüş veya yıkılmış olduğu ortaya çıktı.
51 tesis çevresinde daha hasar tespit ettik ancak söz konusu su tesisinin kendisinin hasar görüp görmediğini belirleyemediğimiz için bunları dışarıda bıraktık.
En son veriler Mart ve Nisan ayında alınan uydu görüntülerinden elde edildi. Nisan ayından bu yana da hasar tespit çalışmamız devam ediyor.
Yıkıldığı veya hasar gördüğü belirlenen tesislerin çoğunluğu Gazze’nin kuzeyi ile güneydeki Han Yunus şehri çevresinde toplanıyor.
Gazze Şeridi’nin merkezindeki Bureij’deki bir atık su tesisinde, tesise güç sağlayan güneş panellerinin yok edildiği görülüyor. Kanalizasyon arıtma tanklarının yüzeyinde de yosun oluştuğu anlaşılıyor.
Uydu görüntülerinde hasarın tamamı seçilemediğinden, yaptığımız analiz, savaşta hasar görmüş tesislerin bazılarını gözden kaçırmış olabilir.
Bazı tesisler de yakıt yetersizliğinden dolayı tam olarak faaliyet göstermiyor olabilir.
BBC’ye Deir al-Balah’taki deniz suyu arıtma tesisi ile ilgili açıklama yapan BM kuruluşu UNICEF, kurdukları tesisin yakıt eksikliği nedeniyle yalnızca yüzde 30 kapasiteyle çalışabildiğini kaydetti.
Çoğu Gazzeli evlerinden ayrılarak, çadır kentlerde yaşamaya zorlanırken, biriken kanalizasyon da insan sağlığı için daha büyük bir tehdit oluşturuyor.
Filistin İnsan Hakları Merkezi’nde çalışan Muhammed Atallah, “Pompalar çalışmadığı için sokaklar kanalizasyon suyu içinde kaldı” dedi.
Gazze’deki savaş nedeniyle su idaresi yetkilileri için tesis onarımları oldukça zorlaşmışken, önemli bir bakım malzemeleri deposuna yapılan saldırı da bu işi iyice güçleştirdi.
El-Mawasi mahallesindeki bina, 21 Ocak’ta düzenlenen füze saldırısında ağır hasar gördü.
Gazze Sahil Şeridi Belediyeleri Su İdaresi’ne göre bu saldırıda dört kişi öldü, 20 kişi de yaralandı.
BBC’ye konuşan su idaresi genel müdürü Monther Shablaq, vurulan yapının, Gazze’deki su ve sanitasyon hizmetlerinin kalbi olduğunu söyledi.
Shablaq, depoda, bakım için kullanılan 2 binden fazla malzeme bulunduğunu kaydetti. Filistinli yetkili, su boru hattı gibi kritik altyapının onarım ve bakım faaliyetlerinin ciddi şekilde aksadığını söyledi.
İsrail ordusu, Han Yunus’taki malzeme deposunun hedef alınmadığını savundu.
Ordu, tesis yakınında faaliyet gösteren Hamas teröristlerinin vurulduğunu iddia etti ve “saldırı sonucunda deponun bazı bölümlerinin hasar görmesinin mümkün olduğunu” kaydetti.
Uluslararası hukuk ne diyor?
Hasar görmüş veya yıkılmış durumdaki beş su tesisine ait uydu görüntüsü analizini İsrail ordusu ile paylaştık.
Ordu bir vaka için, saldırı iddiasını yalanladı. Diğer dört vakada ise asıl hedefin Hamas savaşçıları olduğunu savundu:
“Hamas, silah ve mühimmatını bu sivil yapıların içinde depoluyor. Bu yapıların altında terör altyapısı kuruyor ve saldırılarını onlardan gerçekleştiriyor.
“İsrail ordusu, diğer yerlerde olduğu gibi, söz konusu su tesislerinin içinde veya yakınında da, tespit edilen bu terör altyapılarını yok ediyor”
Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne insanlığa karşı işlenen suçlar konusunda danışmanlık yapan Leila Sedat, İsrail ordusunun, aksini kanıtlayacak somut delilleri olmadığı sürece sivillerin hayatta kalması için kritik öneme sahip tesisleri koruması gerektiğini savundu.
BBC’ye konuşan uzman, savaş faaliyetlerini hukuki anlamda ele alırken, şüpheli faaliyetlerin bir devamlılık gösterip göstermediğine bakıldığının altını çiziyor.
Leila Sedat, “Her saldırıyı ayrı ayrı ele alamazsınız. İsrail ordusu su borularını, su tanklarını ve altyapısını vurdu” diyor ve devam ediyor:
“Bir yerdeki su ve arıtma tesislerinin yarıdan fazlasının hedef alınmadan devre dışı bırakılması çok güç olurdu.
“Dolayısıyla bu örnekler, ya sivil yapılara önem verilmediğinin ya da kasıtlı olarak yok edildiğinin kanıtıdır. Bunların (saldırıların) hepsi yanlışlıkla yapılmış değil”
Bulgularımız konusunda değerlendirmesini sorduğumuz uluslararası ceza ve insan hakları avukatı Sara Elizabeth Dill şunları söyledi:
“Gazze’nin temelde bir kuşatma savaşı ile tamamen yıkılması durumu ile karşı karşıyayız. Uluslararası yasalara uyma konusunda en ufak bir girişim gösterilmeden, insan hayatı ve onuru hiçe sayılıyor.”
]]>İsrail, Pazar günü bir roket saldırısından sonra kapanan Kerem Şalom geçidinden yardım kamyonlarının geçtiğini savunuyor.
Ancak Birleşmiş Milletler (BM) geçitten herhangi bir yardım malzemesinin geçmediğini belirtti.
Çarşamba günü İsrail hava saldırılarının ardından dumanların yükseldiği Refah’ta ağır ateş sesleri duyuldu. İsrail ordusu kentin doğusunda sınırlı bir kara operasyonunun devam ettiğini açıkladı.
İsrail ordusu, son 24 saatteki çatışmalarda, “teröristleri yok ettiklerini ve terör altyapısıyla birlikte yer altı tünellerini ortaya çıkardıklarını” açıkladı. Bu sürede 100 “terör hedefini” vurduğunu söyleyen İsrail güçleri, Refah geçidinin Gazze tarafına baskınlar düzenlendiğini de belirtti.
Refah’ta yaşayanlarsa gece boyunca yoğun bombardımana tanık olduklarını söylüyor. Sabah bölgeden gelen görüntülerde hava saldırılarında yıkılan bir binanın enkazında yakınlarını arayan insanlar görünüyordu.
İsrail ordusunun haritasına göre “güvenli” bölgede olduklarını söyleyen Reda al-Najili, Reuters’a verdiği demeçte, “Otururken birdenbire patlamalar başladı. Komşumuzun evi yok oldu ve evimizin içi hasar gördü. Evde sadece siviller vardı. Kadınlar öldü. Yaralananların hepsi çocuktu” dedi.
Filistinli sağlık görevlileri beşi çocuk yedi kişilik bir ailedeki herkesin, Gazze Şehri’nin kuzeyindeki Zeytun mahallesindeki bir eve gece yapılan hava saldırısında öldüğünü söyledi.
İsrail ordusu Gazze’nin doğusundaki bazı bölgelerde yaklaşık 100 bin kişinin daha güvenli yerlere gitmesini istedi.
Diğer yandan Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, Refah’taki her üç hastaneden birinin “yakınındaki çatışmalar ve Refah’taki operasyon nedeniyle işlevini yerine getirmediğini” söyledi.
Ghebreyesus, BM yardımları olmadan kısmen çalışan Kuveyt ve Emirlik hastanelerinin de yakıtının biteceği uyarısında bulundu:
“Gazze’nin güneyindeki hastanelerin üç günlük yakıtı kaldı bunun anlamı hizmetlerinin yakında durabileceği”.
WHO, Han Yunus’ta durumu ağır hastaların bakıldığı Avrupa Gazze Hastanesi’nin yakında erişilemez hale gelebileceğini söyledi.
İsrail ordusu Çarşamba sabahı Kerem Şalom geçidinin yeniden açıldığını ve yardım malzemelerinin detaylı bir incelemeden sonra Gazze tarafına geçişine izin verileceğini duyurdu.
Ordu aynı zamanda Gazze’nin kuzeyindeki Erez geçişinin faaliyetlerine yeniden başladığını açıkladı.
Ancak BM’nin Filistinli mültecilere yardım kuruluşu UNRWA, Kerem Şalom ya da Refah geçitlerinden herhangi bir yardımın ulaşmadığını söyledi.
UNRWA’nın Kıdemli Yardımcı Direktörü Scott Anderson, “Gazze Şeridine yardım gelmiyor, Refah geçidinde askeri operasyonlar sürüyor, gün boyunca bu bölgede bombalamalar devam etti” dedi.
İsrail Hükümeti Sözcüsü Avi Hyman ise, Kerem Şalom’un açık olduğunu söyledi ve, “BM’ye Gazze tarafından neden bu kadar çok yardım fazlası olduğunu ve dağıtılmadığını sormak istiyorum” dedi.
Kerem Şalom Gazze’ye yardım girişinde kilit konumda ve İsrail Pazar günkü roket saldırısından sonra bu geçidi kapatmıştı.
BM, İsrail’in Refah geçidinin Filistin tarafını ele geçirdiğini açıklamasının ardından, Salı günü İsrail’in Gazze’ye yardım için iki ana damarı “kestiğini” söyleyerek uyarıda bulunmuştu.
Diğer yandan yeni bir ateşkes ve rehine anlaşması için müzakereler Kahire’de yeniden başladı.
İsrail Pazartesi günü Hamas’ın onayladığı üç aşamalı ateşkes ve rehine takası teklifinin kabul edilemez olduğunu açıkladı.
Bunun ardından Beyaz Saray Sözcüsü John Kirby, Hamas’ın teklifi gözden geçirerek açıkları kapatabileceğine inandığını belirten bir açıklama yaptı.
7 Ekim’de 1,200 kişinin öldüğü ve 253’ünün rehin alındığı Hamas saldırılarından sonra İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşında 34 binden fazla kişi öldürüldü.
Savaşın yedinci ayında İsrail, Refah’ı ele geçirmeden zafer elde etmesinin imkansız olduğunda ısrar ediyor.
Kasım ayındaki bir haftalık ateşkes sürecinde Hamas 105 rehineyi serbest bırakmış bunun karşılığında İsrail hapishanelerindeki 240 Filistinli serbest bırakılmıştı. İsrail kalan 128 rehinenin 36’sının öldüğünü varsayıyor.
]]>Aşırı sağcı parti Almanya için Alternatif (AfD) tarafından düzenlenen bir gençlik etkinliğinde Matthias Helferich’i dinlemek için oradalar.
Daha önce aşırılık yanlısı gruplarla bağlantıları olan iki kişi daha salonda ve bunlardan biri eyalet seçimlerinde aday olacak.
AfD aşırılık suçlamalarını defalarca reddetti.
Ancak BBC, bu üç kişinin geçmişini araştırarak, AfD ile bazıları Alman makamları tarafından anti-demokratik veya ırkçı olarak sınıflandırılan aşırı sağcı gruplar arasında açık bir geçişkenlik olduğunu tespit etti.
Almanya’nın doğusunda bölgesel istihbarat yetkilisi olarak görev yapan Stephan Kramer’a göre, AfD artık demokrasinin “temelleri” açısından tehlike oluşturuyor ve sonbaharda doğudaki üç eyalette seçim kazanmayı hedefliyor: Saksonya, Thüringen ve Berlin’in Brandenburg bölgesi.
Haziran’da yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde aşırılık ve yolsuzluk iddialarıyla boğuşan AfD, anketlerde düşüş yaşasa da, ülke genelinde ikinci sırada yer alıyor. Özellikle Doğu Almanya’da güçlü olmaya devam ediyor.
‘Tersine göç’ tartışmaları
Matthias Helferich’in Cottbus’taki konuşması “tersine göç” üzerineydi. Bu, Avrupa’da aşırı sağ içinde göçmenlerin kitlesel “geri dönüşleri” ya da sınır dışı edilmeleriyle ilgili yeni gelişen bir kavram. BBC toplantıya katılmak istedi, ancak yer olmadığı söylendi.
2021’de Almanya Federal Meclisi’ne seçilen Helfrich’in AfD’nin parlamento grubuna katılması, 2016-17 yıllarındaki tartışmalı Facebook yazışmalarının ortaya çıkmasının ardından engellendi.
Sızan yazışmalarında Helfrich, kendisini Nasyonal Sosyalizmin “dost yüzü” ve Nazi dönemi yargıcı Roland Freisler’e atıfta bulunarak “demokratik Freisler” olarak tanımlıyordu.
Helferich BBC’ye yaptığı açıklamada kendisini gerçekten Nazizmin dost yüzü olarak tanımlamadığını, sadece internetteki solcuların “parodisini” yaptığını söyledi.
Helferich AfD’de yerel düzeyde görevler üstlenmeye devam ediyor ve Cottbus’daki konuşmasına katılımın da gösterdiği gibi, bazı parti çevrelerinde “tersine göçün” gururlu savunucusu olarak memnuniyetle karşılanıyor.
Pek çok kişi bu terimi, göçmen kökenli insanların zorla ya da siyasi baskıyla kitleler halinde sınır dışı edilmesinin örtülü bir ifadesi olarak görüyor.
Matthias Helferich, Afrika ve Orta Doğu’dan gelen “kitlesel göçmen akınına” karşılık olarak milyonlarca insanın “tersine göç ettirilmesi” konusundaki beklentilerini açıkça dile getiriyor.
Ancak yasal olarak Almanya’da bulunan hiç kimsenin ülkeyi terk etmeye zorlanmayacağını, ancak bazılarına “anavatanlarına” ve “kültürlerine” dönme şansı verilebileceğini iddia ediyor.
“Bu, insanları aşağılamak ya da ırkçı nedenlerle sınır dışı etmekle ilgili değil. Mesele Almanya’yı Almanların ülkesi olarak korumak” diyor.
Toplantı organizatörlerden Jean-Pascal Hohm, Cottbus konuşmasını dinlemeye “50’den fazla genç yurtseverin” geldiğini söylüyor.
AfD’de çeşitli görevlerde bulunan Hohm, Eylül’de yapılacak Brandenburg eyalet seçimlerinde aday.
Hohm’un geçmişte aşırı sağcı bazı gruplara dahil olduğu biliniyor. Bunlar arasında Ein Prozent (Yüzde Bir) derneği, Zukunft Heimat (Geleceğin Vatanı) ve “Büyük Değişim” komplo teorisini desteklediği bilinen Identitarian hareketi yer alıyor.
Bu teori, küresel elitlerin kasıtlı olarak Batı ülkelerinin demografik yapısını değiştirmeyi planladıklarını dile getiriyor.
Hohm, Almanya ve Avrupa’da “çağımızın ana teması” olarak tanımladığı “nüfus değişiminin” yaşandığına inanıyor. “Bunun yukarıdan organize edildiğini söylemiyorum, gerçekleştiğini söylüyorum” diyor.
2017’de Jean-Pascal Hohm, bir grup futbol taraftarının Yahudi düşmanı sloganlar attığı, hatta bazılarının Hitler selamı verdiği bir kalabalığın arasında görülmüştü.
Benedikt Kaiser ise, Thüringen’de AfD milletvekili olan Jürgen Pohl için parlamentoda çalışıyordu.
Kaiser’in 2006-11 yılları arasında neo-Nazi çevrelerde hareket ettiği, hatta bugün Die Heimat (Vatan) olarak bilinen aşırı milliyetçi parti NPD tarafından düzenlenen yürüyüşlerde fotoğrafının olduğu ortaya çıktı.
“New Society Boys” adlı aşırı sağcı futbol holigan grubunun içinde de fotoğrafı görülmüştü. Grup tarafından kullanılan “NS” kısaltması Almanya’da genellikle “Nasyonal Sosyalist” ya da Nazi anlamına geliyor.
2009 civarında çekilmiş fotoğrafta Kaiser’in arkasındaki üç erkek Hitler selamı veriyor.
Yıllar sonra Benedikt Kaiser artık bazen bir düşünür ve teorisyen olarak tanımlanıyor ve AfD’nin aşırı sağcı kanadının önde gelen isimlerinden Björn Höcke ondan övgüyle söz ediyor.
Tarih öğretmeni olan Höcke, Thüringen’de AfD’nin karizmatik lideri haline geldi ve eyalet valisi olmak için yarışıyor.
52 yaşındaki Höcke şu anda bilerek bir Nazi sloganı kullanma suçlamasıyla yargılanıyor, ancak masum olduğunu savunuyor.
AfD’nin daha radikal fraksiyonu içindeki partililer ile “aşırılık yanlısı” gruplar arasındaki bulanık çizgiler karmaşık bir ağ oluşturuyor.
Ve bu, daha ılımlı mı yoksa radikal bir mesaj mı benimsemesi gerektiği konusunda sürekli bölünmelerle uğraşan bir parti.
Örneğin “tersine göç” kavramını bazıları benimserken, bazıları mesafeli duruyor.
Bu kavram, neo-Nazi bir geçmişe sahip olan ve hem Almanya hem de İngiltere’ye girişi yasaklanan Avusturyalı aktivist Martin Sellner tarafından savunuluyor.
Sellner’in, “tersine göç eden” sığınmacılar, oturma hakkına sahip “yabancılar” ve “asimile olmamış” vatandaşlar hakkında yazıları var.
AfD’nin üst düzey isimlerinin Martin Sellner ile Berlin yakınlarında “tersine göç” konulu “gizli” bir toplantı yaptıklarına dair haberler bu yılın başlarında Almanya’da kitlesel gösterilere yol açtı.
Thüringen Anayasayı Koruma Dairesi Başkanı Stephan Kramer’e göre, AfD son on yılda “muhafazakar, demokrat bir partiden giderek aşırı sağcı bir partiye doğru” ilerleyen bir hareket.
Daha önce Almanya’daki Yahudilerin Merkez Konseyi’nin genel sekreterliğini yapan Kramer, AfD’nin seçimlerde Thüringen’de çoğunluğu kazanma şansının “çok yüksek” olduğunu, bu gerçekleşirse ülkeyi terk edeceğini söylüyor.
AfD’liler kendilerine karşı önyargılı devlet yetkilileri tarafından hedef alındıklarını savunuyor.
AfD’nin “şüpheli” aşırı sağcı olarak tanımlanmasına karşı yasal mücadelesi devam ederken, gençlik kanadı bu tanımı resmen onayladı.
Stephan Kramer’e göre AfD, Avrupa çapında ivme kazanan yeni sağın “parlamenter kolu” ve demokrasi için risk oluşturuyor.
Kramer daha geniş anlamda Almanya’daki siyasi havanın “ısınmasından” endişe ediyor.
Başbakan Olaf Scholz’un partisi SPD’nin (Sosyal Demokrat Parti) Avrupa Parlamentosu seçimlerinde önde gelen adaylarından biri olan Matthias Ecke, Cuma günü Saksonya’da afiş asarken saldırıya uğradı ve ameliyat oldu.
17-18 yaşlarındaki dört gencin soruşturulduğunu belirten polis, şüphelilerden en az birinin aşırı sağcı görüşlere sahip olduğuna dair veriler olduğunu söyledi.
Konuştuğumuz AfD destekçileri hareketlerinin hiç de aşırı olmadığı ve hatta orta yolu temsil ettiği konusunda ısrarcı.
Almanya’da bugün söz konusu olan sadece Cottbus’ta bir toplantıda konuşma yapan üç adamla ilgili değil, ülkede neyin aşırılık sayılacağı konusundaki bölünme ve çirkin geçmişe dönüş korkusuyla ilgili.
]]>BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, gelinen durumu ” Filistin, İsrail halkı ve tüm bölgenin kaderi açısından belirleyici bir an” olarak özetliyor.
Taraflar arasında, İsrailli rehineler ile Filistinli mahkumların serbest bırakılması ve bir ateşkes konusuda ortak zemin var gibi görünüyor. Sürecin nasıl işleyebileceğine dair karmaşık taslak anlaşmalar hazırlandı.
Neyin, ne zaman ve hangi sırayla olacağı noktasındaki ayrıntılara ilişkin bazı anlaşmazlıklar var. Örneğin İsrailli yetkililer, rehin kadın askerlerinin öngörülenden daha erken serbest bırakılması gerektiğini savunuyor.
İsrail tarafı ayrıca, ilk aşamada serbest bırakılacak 33 rehinenin hayatta olması gerektiği konusunda metnin netleştirilmesini istiyor. Hangi Filistinli mahkumların serbest bırakılacağı konusunda ‘veto’ hakkı tanınmamasını da endişe verici buluyor.
Bunlar müzakere yoluyla aşılabilecek başlıklar.
Ancak taraflar arasında, temel bir prensiple ilgili olarak aşılması daha güç bir anlaşmazlık noktası var ki bu da savaşın ne zaman biteceğine ilişkin.
Hamas’ın onayladığı taslak, “iki taraf arasındaki askeri operasyonların geçici olarak durdurulması” ifadesiyle açılıyor. Bu ifade üzerinde büyük bir sorun bulunmuyor.
İlk altı haftada (42 gün), karşılıklı serbest bırakmalar, İsrail askerlerinin belirli bölgelerden çekilmesi ve Gazzelilerin, geriye bir şey kaldıysa eğer evlerine geri dönmesi planlanıyor.
Sonra ikinci aşamaya geçiliyor. Taslak anlaşmada, bu aşamada “sürdürülebilir bir sükunet ortamına dönüş” ifadesi yer alıyor. ‘Sürdürülebilir sükunet’ için askeri operasyonların kalıcı bir şekilde sonlandırılması tanımı yapılıyor.
İsrail hükümetinin kabul edilemez dediği nokta burası.
İhtimaller neler?
Başbakan Binyamin Netanyahu yaptığı açıklamada, “İsrail, Hamas’ın Gazze Şeridi’nde şeytani yönetimini yeniden kurmasına izin vermeyecek. “Hamas’a, İsrail’i yok etme hedefiyle, askeri gücünü yeniden oluşturmasına izin verilmeyecek. İsrail vatandaşlarımızın güvenliğini ve ülkemizin geleceğini tehlikeye atacak bir teklifi kabul edemez” dedi.
Başka bir deyişle İsrail hükümeti, uzun vadede Hamas’la askeri mücadeleyi sürdürme hakkından vazgeçmek istemiyor.
Hamas ise tam tersine kalıcı bir ateşkes istiyor.
Bu noktada net olmayan ise, Katarlı, Mısırlı ve Amerikalı müzakerecilerin bir orta yol bulup bulamayacağı.
Bütün bunlar müzakere sürecinin bir parçası olabilir.
Böyle müzakerelerde karşı tarafa baskı yapmak için kamuoyu açıklamaları yapmak kullanılan bir yöntem.
Hamas’ın belirli bir ateşkes taslağını kabul ettiğini açıklaması, İsrail’i taviz vermeye ve onu müttefiklerinden ayırmaya çalışma girişimi olabilir.
İsrail’in Refah’ta bir askeri operasyona ilişkin açıklamaları da, Hamas’a şartlarını dayatma, daha iyi koşullar koparma girişimi olabilir.
Ancak olası bir ateşkesin kalıcı olup olmayacağı başlığı, kıvrak bir diplomatik dille bile içinden çıkılması güç bir konu.
İsrail, Kahire’ye bir heyet göndermeyi kabul etti. Ancak bu heyetin, anlaşmaya varma hedefiyle değil, “İsrail için kabul edilebilir bir anlaşma olasılığının koşullarını sonuna zorlamak için” gönderildiği kaydedildi.
Bu noktada birçok şey ABD hükümetinin kararına bağlı olacak.
Eğer Biden yönetimi, mevcut metnin arkasında durursa, Netanyahu, ana müttefiki ile her türlü uzlaşmaya karşı çıkan aşırı milliyetçi hükümet ortakları arasında bir seçim yapmak zorunda kalabilir.
Netanyahu, siyasi kariyerindeki birçok krizi zor kararları erteleyerek atlattı.
Ancak Biden, İsrail lideri Netanyahu’yu, kaçınmak isteyeceği bir seçime itme gücüne sahip.
]]>Nisan’da ABD Senatosu tarafından onaylanan ve ABD Başkanı Joe Biden’ın imzasıyla yasalaşan düzenleme, ulusal güvenliği gerekçe göstererek TikTok’u yasaklamayı öngörüyor ve Çinli sahibi ByteDance’a hisselerini satması için dokuz ay süre veriyor.
Sosyal medya şirketi, ABD’nin bu hamlesini hem şirketin hem de uygulamanın 170 milyon Amerikalı kullanıcısının “ifade özgürlüğü haklarına olağanüstü bir müdahale” olarak nitelendirdi.
Şirket, ABD’nin kaygılarının “spekülatif” olduğunu söyleyerek kararı engellemek için dava açtı.
ABD’nin kararı, Amerikalı TikTok kullanıcılarına ait verilerin Çin hükümetinin eline geçmesi ya da propaganda için kullanılmasıyla ilgili Washington’da yıllardır süren tartışmaların ardından geldi.
TikTok bağımsız olduğunu savunurken, ByteDance şirketi satmak gibi bir planı olmadığını söyledi.
Çin hükümeti ise ABD’nin yabancı bir firmaya karşı “zorbalık” yaptığını öne sürerek yasayı eleştirdi ve satışa karşı çıkacağının sinyalini verdi.
Yeni yasaya göre yeni bir alıcı bulunmadığı takdirde Tiktok, Ocak 2025’ten itibaren ABD’de yasaklanacak.
Biden, şirketin satışında ilerleme kaydedilmesi halinde bu süreyi 90 gün uzatabilir.
Tiktok bunun “ticari olarak, teknolojik olarak ve yasal olarak mümkün olmadığını” kaydederken satışın “270 günlük zaman çerçevesinde kesinlikle yapılamayacağını” belirtti.
ABD Adalet Bakanlığı yorum yapmayı reddetti.
ABD’nin endişelerini gidermek için önlemler alındığı belirtildi
ByteDance daha önce de TikTok’u satmaya zorlayacak her türlü girişime karşı duracağını söylemişti.
Bugün Washington DC Temyiz Mahkemesi’ne başvuran şirket, TikTok’a haksız bir şekilde ayrımcılık yapıldığını iddia etti.
Şirket aynı zamanda eski ABD Başkanı Donald Trump da dahil olmak üzere benzer yasak girişimlerinin daha önce de ABD mahkemeleri tarafından engellendiğini kaydetti.
ABD geçmişte devlet lisansı gerektiren televizyon ve radyo istasyonlarının yabancı mülkiyetine çeşitli kısıtlamalar getirmişti.
Ancak TikTok, ABD’nin endişelerini gidermek için 2 milyar dolardan fazla harcama yaptığını ve ABD verileri üzerinde koruma önlemleri oluşturduğunu belirtti.
Columbia Üniversitesi’ne bağlı Knight First Amendment adlı araştırma ve eğitim enstitüsünün direktörü Jameel Jaffer, TikTok’un mücadelesinin başarılı olmasını beklediğini söyledi.
Jaffer, “ABD Anayasası Birinci Değişiklik Maddesi uyarınca hükümet çok iyi bir gerekçe olmadan Amerikalıların yurt dışından gelen fikirlere, bilgilere veya medyaya erişimini kısıtlayamaz ve burada böyle bir gerekçe yok” diye konuştu.
TikTok nasıl çalışıyor ve ne kadar kullanıcı verisi topluyor?
TikTok’un algoritması, uygulama içinde, önceki materyallerle nasıl etkileşimde bulunduklarına ilişkin verilere dayanarak kullanıcılara hangi içeriğin sunulacağını belirleyen bir dizi talimattan oluşuyor.
Kullanıcılara uygulamalarında, Takip Edilenler, Arkadaşlar ve otomatik olarak oluşturulan Sizin İçin kategorilerinde üç ana akış sunuluyor.
Eleştirmenler, uygulamanın son derece kişiselleştirilmiş sistemini güçlendirmek için diğer sosyal medya platformlarından daha fazla veri topladığını söylüyor.
Bu, kullanıcıların konumu, cihazı, etkileşimde bulundukları içerik ve yazarken sergiledikleri tuş vuruş ritimleri hakkında bilgi içerebilir.
Ancak Facebook ve Instagram gibi popüler sosyal medya uygulamaları da kullanıcılardan benzer veriler topluyor.
TikTok hangi ülkelerde yasaklandı?
TikTok, Haziran 2020’de Hindistan’da yasaklandı.
Ayrıca İran, Nepal, Afganistan ve Somali’de de engellenmiş durumda.
İngiltere ve Avrupa Komisyonu 2023’te resmi personelin çalışma cihazlarında TikTok’u yasakladı.
BBC de güvenlik endişeleri nedeniyle personeline TikTok’u kurumsal telefonlardan silmelerini tavsiye etti.
]]>Kırgızistan Meclis Başkanlığı bünyesindeki İklim Değişikliği Koşullarında Sürdürülebilir Kalkınma Konseyi, ülkedeki Green Energy (Yeşil enerji) Derneği ve Oy Ordo Uzman Girişimleri Merkezi ile ortaklaşa, “Orta Asya’da Su Kaynakları Açığı: Bölgesel ve Uluslararası Düzeyde Su Sorunlarını Çözme Yolları” konulu yuvarlak masa toplantısı düzenledi.
Toplantıda, bölgede su kıtlığına neden olan ve olabilecek konulara, iklim değişikliğinin getirdiği olumsuz etkilere, nehirlerin kullanımı alanında kolektif çıkarlara ve bölgenin su sorununa uluslararası güçlerin aktif ilgi gösterildiğine işaret edildi.
Kırgızistan Güvenlik Konseyi Sekreteri Marat İmankulov, uluslararası kurumların ve uzmanların, gelecek 25-30 yılda insanlığın küresel içme suyu kıtlığı sorunuyla karşı karşıya kalacağı yönündeki görüşünü paylaştı.
İmankulov, su kaynaklarının güvenliğinin sadece arzla ilgili olmadığını, doğrudan enerji ve milli güvenlik konusu olduğunu belirterek, Kırgızistan’ın bu konuda karşılaştığı temel zorlukları “mevcut temiz içme suyu kalitesinin azalması, altyapı, sınır aşan havza sorunları ve su ilişkileri yönetim sistemi reformunun tamamlanamaması” olarak sıraladı.
İklim değişikliği nedeniyle Kırgızistan’daki buzulların erimemesi için acil önlemlerin bugünden alınması gerektiğini ifade eden İmankulov, Orta Asya’da çözüm bekleyen su ve iklim değişikliği sorunu konusunda, aktif bölgesel entegrasyona ve devletler arasında ortak işbirliğine acil ihtiyaç olduğuna inandığını dile getirdi.
İmankulov, Afganistan hükümetinin 2022’de başlattığı, Orta Asya’daki Amu Derya Nehri (Ceyhun Nehri) suyuyla beslenecek Kuş Tepe Su Kanalı’nın inşaatından duyduğu endişeyi dile getirerek, “Amu Derya’da suyun azalması kaçınılmaz olarak Sır Derya’dan (Seyhun) tarım ve diğer ihtiyaçlar için su alımının artmasına yol açacak, bu da yine diğer bölgelerde su kıtlığı sorunlarına neden olacak.” diye konuştu.
Kırgızistan Tarım ve Su Kaynakları Bakan Yardımcısı Almazbek Sokeyev, su kullanımı alanında acil çözüm gerektiren pek çok sorunun olduğunu söyledi.
Ülkede su kullanımındaki kayıpların en aza indirilmesi için aktif çalışmalar yapıldığını belirten Sokeyev, tarımsal sulamada kullanılan şebekelerin onarılmasına son 3 yılda yapılan finansmanın 7-8 kat arttığını bildirdi.
Komşu ülke Kazakistan ve Özbekistan ile su kanallarının işlevselliği konusunda süren işbirliğine değinen Sokeyev, “Mesela Kasan-Say (Orto Tokoy) su rezervuarının ve diğer hidroelektrik tesislerin rehabilitasyonu konusunda Özbekistan ile ortak çalışmalar yürütüyoruz. Kazakistan ile birlikte Büyük Çuy Kanalı’nı (BÇK) temizleme konusunda da anlaştık.” dedi.
Orta Asya’daki su sorununa küresel güçlerin ilgisi artıyor
Oy Ordo Uzman Girişimleri Merkezi Başkanı İgor Şestakov, Batı kaynaklı kurumların Orta Asya ülkelerinde su sorununun çözümünde önceliği yine Batılı şirketlere verdiklerini, böylece Rusya ile işbirliğine engel olduklarını belirtti.
Orta Asya Ülkeleri Halkla İlişkileri Geliştirme Enstitüsü Derneği Başkanı Kaldan Ernazarova, Orta Asya ülkelerinin su sorunlarının bölgesel düzeyde çözümü için Rusya’ya ihtiyaç duyulduğunu söyledi.
Tarihçi Baktıbek Saipbayev de Batılı ülkelerin, Orta Asya’daki ciddi su kaynakları kıtlığını, yerel elitler üzerinde baskı kurmak, kışkırtmak ve çatışma ortamları yaratmak için kullanabileceğini dile getirdi.
Kırgızistan Ulusal Bilimler Akademisi Su Sorunları ve Hidroelektrik Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Dogdurbek Çontoyev, bölgedeki ülkeler arasında su kullanımında ekonomik ilkelerin olmadığını belirterek, nehirlerin kullanımı alanında kolektif çıkarların ön planda tutulması ve ekolojik dengenin korunması gerektiğine dikkati çekti.
Green Energy Derneği Başkanı Anara Sultangaziyeva ise bölgede gerginliklerin yaşanmaması için sulamada kullanılan su kayıplarının azaltılması gerektiğini kaydetti.
]]>“O benim hayatımın aşkıydı. Yüzüklerimiz mükemmeldi”
Ukrayna ordusunda yüzbaşı olan 34 yaşındaki Andriy Subotin ile savaştan önce Mariupol’da evlenmeyi planlıyorlardı.
Arkadaşları ve aileleriyle yapacakları büyük kutlamayı konuşuyorlardı.
Ancak bu stratejik liman şehri, işgal ile birlikte Rus ordusunun ilk hedef aldığı yerlerden biri oldu.
Kuşatma altındaki Mariupol sürekli Rus bombardımandaydı. Alevler içindeki sokaklarda, yiyecek, içecek, elektrik yoktu.
Neredeyse üç ay süren ablukada on binlerce sivilin öldürüldüğüne inanılıyor.
Kentte yaşayan çok sayıda kişi içinde 30’dan fazla bomba sığınağının bulunduğu Azovstal çelik fabrikasına sığındı.
Bu sığınaklar Sovyetler döneminde bir nükleer savaştan korunmak için inşa edilmişlerdi.
Valeria bu sığınaklardan birinde evlendikten iki gün sonra dul kaldı.
‘Hayatta olmam bir mucizeydi’
Valeria, Rusya’nın işgali öncesinde bir şairdi. İşgal ile birlikte ise Azak Tugayı’nın basın sorumlusu oldu.
Bu silahlı grup aşırı sağ bağlantılı olduğu iddiasını reddediyordu.
Rusya’nın Mariupol’e yönelik saldırısı yoğunlaşırken, Ukrayna birlikleri sivillerle birlikte Azovstal fabrikasının sığınaklarına çekilmek zorunda kaldı.
Valeria, deliklerden girilen sığınaklara inmek için kısmen çürümüş merdivenleri kullanmak zorunda kaldıklarını hatırlıyor.
Valeria, “Geçitler ve tüneller boyunca aşağıya doğru ilerledikten sonra küp şeklinde beton bir oda ile karşılaştık” diye hatırlıyor.
Bu sığınaklarda yiyeceklerini pişirebilecekleri derme çatma mutfaklar inşa ettiler.
Un bulduklarında hamur yoğurup kek pişiriyorlardı.
Valeria, “Buna ekmek diyorduk ama aslında bu sadece kekimsi bir şeydi. Bu şekilde hayatta kaldık. Sürekli açlık sınırındaydık” diye anlatıyor:
“Fare gibiydik, ne bulursak bir araya getiriyorduk. Paçavraların veya kıyafetlerin üzerinde uyuyorduk.
“Sığınaktaki bazı yerler zifiri karanlıktı ama gözleriniz bir süre sonra buna alışıyordu ve bunu normal sanıyordunuz. Ama tabii o zamanlar hayatımızda normal hiçbir şey yoktu.”
15 Nisan 2022’de tesise büyük bir füze atıldı. Valeria da yaralananlar arasındaydı:
“Kendimi cesetlerin arasında buldum. Hayatta olmam bir mucizeydi ama aynı zamanda korkunç bir trajediydi”.
Şiddetli bir beyin sarsıntısı geçiren Valeria, Azovstal’daki yeraltı hastanesinde sekiz gün tedavi gördü.
Bu derme çatma yerde uzuvları kesilmiş yüzlerce askerin arasındaydı:
“İlaç çok az olduğu için gerekli tedaviyi olamadılar. Her yerde kan ve çürümüş beden kokusu vardı”
Valeria’nın eşi Yüzbaşı Andriy de Azovstal’da görevliydi. Yaralandıktan kısa bir süre sonra, hemen orada, sığınaklarda Valeria’ya evlenmeyi teklif etti.
5 Mayıs’ta çift, gerekli belgeleri imzaladı. Bu belgelerin kopyaları, resmiyet kazandırmak için Andriy’nin Kiev’deki ebeveynlerine gönderildi.
Evlilik törenlerini sığınakta yaptılar, üniformalarını giydiler ve folyodan yüzüklerini taktılar.
Andriy, Valeria’ya savaş bittiğinde ona uygun bir alyans alacağı sözünü verdi.
Ancak 7 Mayıs’ta bir saldırı sırasında ateş hattında kalarak öldürüldü.
Valeria, “İnsanlar sevdiklerinin öldüğünü hissettiklerini söylerler ama ben hiç böyle bir şey hissetmedim” diyor:
“Tam tersi Andriy’nin öldürüldüğü gün (ölüm haberini almadan önce) keyfim yerindeydi. Yeni evlenmiştim ve aşıktım.”
Kocasının ölüm haberini aldığında ağlamadığını, üzüntüsünü içine attığını söyledi.
“Azovstal’da bir gün sanki bir yılmış gibi geçiyordu. Önce gelin oldum, sonrasında bir günlük eş oldum ve ertesi gün de… Bu kelimeyi ağzıma almak istemiyorum”
Savaş esirlerinin durumu
Mayıs ayına gelindiğinde Azovstal çelik fabrikasına sığınan ve 80 gün boyunca yiyecek ve ilaç olmadan hayatta kalmayı başaran binlerce Ukraynalının acilen tahliyesi gerekiyordu.
Önce sivillerin sığınaklardan çıkmasına izin verildi. Askerler ise Rus ordusuna teslim oldu.
Eski takası anlaşması ile serbest bırakılacaklarına inanıyorlardı.
Ancak iki yıllık bir süre geçmesine karşın yaklaşık 900 Azak Tugayı üyesi ile birlikte binlerce Ukraynalı asker halen Rusya’nın elinde bulunuyor.
Aileleri düzenli olarak düzenlenen protestolar ile seslerini duyurmaya çalışıyor ve yetkililere anlaşma baskısı yapıyor.
İşgalin başından bu yana yaklaşık 3 bin Ukraynalı savaş esiri serbest bırakıldı.
10 binden fazla esirin halen Rusya’nın elinde olduğuna inanılıyor.
Birleşmiş Milletler’in araştırması, Ukraynalı savaş esirlerine cinsel şiddet dahil işkence yapıldığını açıkladı.
Valeria da 11 ay boyunca esir tutuldu. İşkence ve tacize uğradığını söyledi. Yakın zamanda hapishanede geçirdiği süreyi anlatan bir kitap yayınladı.
İki günlük eşi Andriy’nin cesedi ise Azovstal çelik fabrikasında kaldı.
“[Ruslar] sevdiğim her şeyi, şehrimi, arkadaşlarımı ve kocamı öldürdü”
]]>Geçtiğimiz günlerde yaptığım Kore seyahati, beni sadece görsel bir şölenle değil, aynı zamanda zengin bir kültürel deneyimle de büyüledi. Özellikle pirinç, deniz ürünleri ve çay gibi üç temel gıda maddesi, Korelilerin yaşam tarzlarına olan derin bağlılıklarını yansıtıyordu. Ancak beni en çok etkileyen, çayın Kore kültüründe oynadığı eşsiz roldü.
Kore’de çay, sıradan bir içecek olmanın çok ötesine geçiyor; o, dostluğun, rahatlamanın ve sohbetin kaynağı, her anın tamamlayıcısı. Geleneksel çay seremonileri adeta bir meditasyon pratiğine dönüşüyor. Özenle seçilen çay yaprakları, incelikle demleniyor ve büyük bir saygıyla sunuluyor. Bu ritüel, doğayla uyum içinde olmanın ve yaşamın basit zevklerini takdir etmenin önemini vurguluyor.
Ülke genelinde bulunan sayısız çay evleri Korelilerin sağlıklı yaşam felsefesinin de bir parçası haline gelmiş durumda. Nesilden nesile aktarılan bu değerli gelenek, Kore kültürünün ayrılmaz bir parçası olmaya devam ediyor. Kısacası, Kore’de çay sadece bir içecek değil; huzurun, dinginliğin ve geleneğin sembolü.

İşte Kore’de gezmenizi tavsiye edeceğim bazı çay bahçeleri:
Daehan Dawon Çay Plantasyonu: Yeşilin ve Denizin Buluştuğu Nokta
Kore’nin gezilmesi gereken doğa harikası yerlerinden biri olan Daehan Dawon Çay Plantasyonu, yüksek kaliteli yeşil çayıyla ünlü ve yıl boyunca ziyaretçiler için popüler bir cazibe merkezi haline gelmiş durumda. Plantasyon, adeta bir doğa harikası olan tepe yamacında, derin yeşil çay ağaçlarının büyüleyici sıralarıyla göz alıcı bir manzara sunuyor. Deniz seviyesinden sadece 350 metre yüksekte bulunan bu küçük tepe, zirvesindeki gözlem güvertesinden açık günlerde denizi görebilme imkanı sunarak ziyaretçilere eşsiz bir görsel şölen deneyimleme imkanı veriyor.
Çay bahçesinin girişi, yüksek sedir ağaçları ile çevrili olan bu doğal güzellik, plantasyona adeta bir film seti havası katıyor. Gerçekten de Plato “Yaz Kokusu (2002)”, “Mavi Deniz Efsanesi (2017)” ve “Asi (2017)” gibi Kore’nin popüler dizilerine ev sahipliği yapan yapmış.

Kore Çay Müzesi: Boseong Çayının Tarihine Yolculuk
Kore Çay Müzesi, Kore’nin zengin çay kültürünü kutlamak ve Boseong çayının tarihini sergilemek amacıyla ziyaretçilere kapılarını açıyor. Baekje Dönemi’ne kadar uzanan bir geçmişe sahip olan Boseong çayı, bu müze ile onurlandırılmış. Üç katlı bir yapıya sahip olup olan müzede, her katta çayın farklı bir yönüne odaklanır.
İlk katta bulunan Çay Kültürü Salonu’nda, çay üretim süreci grafik paneller, videolar ve dioramalar aracılığıyla anlatılırken, ikinci katta yer alan Çay Tarihi Salonu, çeşitli dönemlere ait çay takımları ve araçları sergileyerek çay kültürünün zaman içindeki evrimini gözler önüne seriliyor. Üçüncü katta bulunan Çay Yaşamı Salonunda ise; eğitime ve uygulamalı deneyimlere ayrılmış ve ziyaretçilere Kore, Çin, Japonya ve Avrupa’nın çay kültürlerini keşfetme fırsatı sunuyor. Ayrıca, dünya genelinden çeşitli çay araçları da burada sergileniyor.
Çay Yapımı Atölyesi’nde ziyaretçiler, farklı türdeki yeşil çayları yapma sürecini öğrenme imkanı bulur. Kore Çay Müzesi, çay severler için keşfedilmeyi bekleyen bir hazine olarak Boseong’un yeşil tepelerinde sizi bekliyor.
O’Sulloc Tea Museum: Çayın Büyülü Dünyası
2001 yılında kapılarını ziyaretçilere açan O’Sulloc Tea Museum, Güney Kore’nin en prestijli çay plantasyonlarından birinde yer alıyor. Dünyanın en kaliteli yeşil çaylarını üretme ününe sahip bu müze, çay severler için adeta bir cennet. Siyah, yeşil ve beyaz çayların yanı sıra çay kültürü ile ilgili neredeyse her şeyi bulabileceğiniz bu benzersiz mekan, ziyaretçilere çayın tarihini ve işlenişini keşfetme fırsatı sunuyor.
Müze içerisinde dolaşırken, çay yapraklarının taze ve hafif kokusu havayı doldurur ve çevreyi büyüleyici bir atmosferle sarar. Bu kokular eşliğinde, çayın serüvenini öğrenmek ve çeşitli çay türlerini tatmak, gerçekten unutulmaz bir deneyim haline gelir. O’Sulloc Tea Museum, ziyaretçilere çayın sadece bir içecek olmadığını, aynı zamanda bir medeniyetin ve kültürün taşıyıcısı olduğunu hissettirir.
Av. Bedia Teymur İnstagram: https://www.instagram.com/av.bedia.teymur/
Kore Turizm Organizasyon: https://www.instagram.com/ktoturkiye/
]]>Sunak, iktidar partisinin kayıplarının tam olarak netleşmesi sonrası ilk mesajında “ciddi bir hayal kırıklığı” yaşadığını kabul etti.
Perşembe günü 107 belediye için yapılan seçimlerde sonuçlar belli oldu.
Buna göre İşçi Partisi 186 ek sandalye ile meclis üyeliğini 1158’e yükseltirken, Muhafazakar Parti 474 sandalye kaybederek 515’e geriledi.
Genel seçimler için de büyük işaret olan yerel seçimde Liberal Demokratlar ve Yeşiller de önemli kazanımlar elde etti.
Seçim yenilgisi ile ilgili Times gazetesine konuşan Sunak, İngiliz kamuoyuna “onların yararına işler yaptıklarını göstermeye kararlı” olduğunu söyledi.
Partisinin çoğunluğu kaybetme yolunda olabileceğini ilk kez kabul eden Rishi Sunak, genel seçimden İşçi Partisi’nin en büyük parti çıkabileceğini kabul etti.
Sunak yerel seçimlerin, hiçbir partinin çoğunluğu sağlayamayacağı bir genel seçim sonucunun işareti olduğunu da savundu.
Ülkenin önde gelen seçim uzmanlarından Profesör Michael Thrasher da Sky News için yaptığı değerlendirme de Sunak’ın öngörüsünü paylaştı ve İşçi Partisi’nin 294 sandalye kazanabileceğini söyledi.
Bazı seçim uzmanlarının karşı çıktığı bu öngörü, yerel seçim sonuçlarında yaşanan oy verme davranışının genel seçime modellenmesi ile elde ediliyor.
İngiltere’de en geç Aralık ayında yapılması gereken genel seçimde meclis çoğunluğu için 329 milletvekili gerekiyor.
Ülkede son genel seçimde Boris Johnson liderliğindeki Muhafazakar Parti 365 milletvekili kazanmıştı. İşçi Partisi ise 203’te kalmıştı.
Ancak 2019 yılındaki bu seçimden yaklaşık 2.5 yıl sonra Yerine gelen Liz Truss da ekonomi politikalarının büyük krize yol açması sonrası ve görevi mevcut Başbakan Sunak’a devretti.
Blackpool yenilgisi ne anlama geliyor?
Sunak Times Gazetesi’ne verdiği mülakatta Liberal Demokratlar ve Yeşiller ile yapılacak bir İşçi Partisi koalisyonunun İngiltere için ‘felaket’ olacağını da iddia etti.
Sunak, “Ülkenin bir başka at pazarlığına değil icraata ihtiyacı var. Halkın öncelikleri konusunda bir planı olan tek parti biziz” dedi.
Ana muhalefetteki İşçi Partisi ise başka partilerle genel seçim sonrasına ilişkin bir koalisyon planı içinde olabileceği iddiasını reddediyor.
Partinin seçim işleri sorumlularından Pat McFadden, BBC’ye yaptığı açıklamada İşçi Partisi’nin kazanabileceğine yönelik bir inancın hakim olduğunu söyledi.
Başbakan Rishi Sunak, genel seçimler öncesi bu son büyük kamuoyu sınavında ciddi bir yenilgiye uğramış görünüyor.
Londra’da İşçi Partisi’nin adayı ve mevcut Belediye Başkanı Sadiq Khan yüzde 43,8 oy alarak koltuğunu korudu. Muhafazakar Parti’nin Londra Belediye Başkan adayı Susan Hall ise yüzde 32,7 oy aldı.
Genel seçime yönelik önemli göstergelerden biri Blackpool kentinde yaşandı.
İktidardaki Muhafazakar Parti, yerel seçimlerle aynı gün bu kentte yapılan milletvekilliği ara seçiminde sandalyeyi İşçi Partisi’ne kaptırdı. Başbakan Sunak’ın partisi burada 2019’daki seçime kıyasla yüzde 32 oy kaybına uğradı.
Ülkede nasıl bir seçim sistemi var?
İngiltere’de parlamento, Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası’ndan oluşuyor.
Avam Kamarası üyeleri normalde 5 yılda bir yapılan seçimlerle belirleniyor.
Seçim sistemi, dar bölge ve çoğunluk esasına dayanıyor.
650 seçim bölgesinde en fazla oy alan aday, bölgesinin milletvekili olarak parlamentoya giriyor.
Parlamentodaki Avam Kamarası’nda 650 sandalye bulunuyor.
Sandalyelerin yarısından bir fazlasına, yani 326’sına sahip olan parti tek başına iktidar oluyor.
Eğer hiçbir parti bu sayıya ulaşamazsa en çok oy alan partinin azınlık hükümeti veya koalisyon gündeme geliyor. İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sadece 2010-2015 döneminde koalisyon hükümetiyle yönetildi.
Dar bölge ve çoğunluk esasına dayalı sistem nedeniyle partilerin ulusal çaptaki oy oranıyla, parlamentodaki sandalye dağılımı arasında doğrusal oran bulunmuyor.
]]>Renkli sahne şovları, akıllarda yer eden şarkılarıyla Eurovision, her yıl Avrupa müzik sahnesinin önemli müzik olaylarından birini oluşturuyor.
BBC Müzik Muhabiri Mark Savage, “bazen sürprizlerini tüketse ve eski ihtişamının da bir nostalji olduğunu düşündürse de, yarışmanın her zaman büyülü, dokunaklı ve duygusal olduğu” yorumunu yapıyor.
Eurovision 2024’le ilgili öne çıkanları derledik:
Eurovision ne zaman?
İngiltere’nin Liverpool kentinde düzenlenen Eurovision 2023’ü pop şarkıcısı Loreen, ülkesi İsveç adına kazandı. Loreen, 2012’de kazandığı zaferin ardından yarışmayı iki kez kazanan ilk kadın oldu.
Yarışmaya bu nedenle bu sene İsveç’in Malmö kentindeki Malmö Arena ev sahipliği yapacak.
7 Mayıs Salı günü ilk yarı finali gerçekleşecek. İkinci yarı final iki gün sonra 9 Mayıs Perşembe günü yapılacak.
Büyük final ise 11 Mayıs Cumartesi akşamı.
Yarışmanın sunuculuk görevini İsveçli komedyen Petra Mede ve İsveçli aktris Malin Åkerman ikilisi üstlenecek.
Malmö 1992 ve 2013’ten sonra Eurovision’a üçüncü kez ev sahipliği yapıyor.
İsveç, daha önce 1975, 2000 ve 2016 yıllarında Stockholm’de, 1985 yılında Göteborg’da yarışmayı düzenlemişti. 2024 Eurovison ise ülkenin yedinci ev sahipliği olacak.
Bu yılki yarışmanın sloganı geçen yılki gibi “United By Music” (Müzik Birleştirir) olacak.
Yarı finalde hangi ülkeler var?
Yarışmanın beş ülkesi Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Birleşik Krallık her yıl olduğu gibi yarışma finaline doğrudan katılacaklar.
İsveç de ev sahipliği nedeniyle finalde sahne alacak. Büyük Final için ön elemeyi geçmiş olmalarına rağmen bu ülkeler gösterinin bir parçası olarak yarı finallerde de sahne alacaklar.
Eurovision 2024 yarı finalinde daha önce birincilik kazanan kadın sanatçılar misafir olacak.
2003 yılında yarışmada ilk kez birinci gelen Türkiye, 2012’den beri yarışmaya katılmıyor. Bu, bu yıl da değişmeyecek.
Türkiye’ye birincilik getiren Sertab Erener, Malmö’de “Everyway That I Can” şarkısını bir kez daha seslendirecek.
2005’te Yunanistan adına yarışan ve birinci olan Helena Paparizou “My Number One” ve 1999’da İsveç’e birinciliği getiren Charlotte Perrelli de “Take Me to Your Heaven” şarkısını söyleyecek.
Yarı finalde yarışacak ülkeler ve torbalar ise şöyle:
Torba 1: Arnavutluk, Avusturya, İsviçre, Hırvatistan, Sırbistan ve Slovenya
Torba 2: Avustralya, Danimarka, Estonya, Finlandiya, İzlanda, Norveç
Torba 3: Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, İsrail, Letonya, Litvanya, Ukrayna
Torba 4: Kıbrıs, Yunanistan, İrlanda, Malta, Portekiz, San Marino
Torba 5: Belçika, Çekya, Lüksemburg, Hollanda, Moldova, Polonya
Hırvatistan, İrlanda, Ukrayna ve Avustralya’nın da aralarında bulunduğu on beş ülke 7 Mayıs Salı günü ilk yarı finalde yarışacak.
Avusturya, Danimarka, Yunanistan ve İsrail’in de aralarında bulunduğu on altı ülke ise 9 Mayıs Perşembe günü ikinci yarı finalde yer alacak.
Çoğu Eurovision ülkesi Avrupalı.
Ancak 2015’te Eurovision’un 60. yıldönümü kutlamalak için davet edilen Avustralya her yıl yarışmaya katılıyor. Ancak Avustralya kazanması halinde ev sahipliği yapamıyor.
İsrail de dahil olmak üzere diğer Avrupalı olmayan ülkeler yarışmaya, etkinliği düzenleyen Avrupa Yayıncılar Birliği (EBU) üyesi oldukları için katılmakta.
İsrail’in katılımı
İsrail’i temsil edecek Eden Golan, 7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırılarına atıfta bulunduğu düşünülen, ülkenin orijinal şarkısı “October Rain”in yeniden yazılmış bir versiyonu olan “Hurricane” adlı şarkıyı söyleyecek.
İsrail’in kamu yayıncısı Kan’a göre şarkı sözleri kişisel bir kriz yaşayan bir kadının hikayesini anlatıyor.
Yarışmanın organizatörleri, İsrail’in şarkısını, sözlerini “siyasi tarafsızlık” kuralını ihlal ettiğini söyleyerek yarışmadan men etmişti.
İsrail devlet televizyonu Kan, ilk olarak 7 Ekim’deki Hamas saldırısına gönderme yapan şarkının sözlerinin değişmeyeceğini ilan etmişti.
Ancak İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, ülkesinin yarışmaya katılmasını sağlayacak “gerekli değişikliklerin” yapılması çağrısında bulunmuştu.
Bunun üzerine Kan, yarışmada İsrail adına yer alacak şarkının sözlerinin değişmesi için organizatörlere başvuruda bulundu.
Türkçeye “Ekim Yağmuru” olarak çevrilen şarkının sözleri İngilizce yazılmıştı. Şarkının sözlerinde, “Hepsi iyi çocuklardı, her biri. Erkeklerin ağlamadığını kim söylemiş? Saatlerce… Ve çiçekler. Hayat korkaklar için bir oyun değil” ifadeleri yer alıyor.
Şarkıdaki “çiçek” sözlerinin, savaşta hayatını kaybedenlere yapılmış bir gönderme olduğu belirtiliyor.
Ancak dünya çapında İsrail’i Gazze’de büyük bir yıkıma neden olan saldırıları nedeniyle yarışmaya dahil edilmemesi için çağrılarda bulunulmuştu.
İzlanda, Finlandiya, Norveç, Danimarka ve İsveç’te benzer itirazlar dile getirildi. Bu ülkelerde sanatçılar, bunun gerekçesi olarak Rusya’nın iki yıl önce başlayan Ukrayna işgali sonrası diskalifiye edilmesini gösterdi.
Eurovision organizatörleri, Ukrayna ve Gazze’deki durumların farklı olduğunu söyleyerek İsrail’in yarışmadan çıkarılması çağrılarına direndi.
Oylama nasıl yapılıyor?
Yarı finaller, halk oylamasıyla yapılıyor.
Finale kalan ülkeler ise jüri ve halk oylamasıyla oylanıyor.
Her ülke tarafından 10 şarkının her birine puan veriliyor. Ancak ülkeler kendi ülkelerinin şarkısına oy veremiyorlar.
Halk oylamasında en yüksek puan 12, ikinci en yüksek puan 10, üçüncü en yüksek puan da sekiz. Daha sonra sonra yediden başlayarak bire kadar puanlama yapılıyor.
Her katılımcı ülke yayıncısı EBU’ya giriş ücreti ödüyor.
Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve İngiltere en çok ödeme yapan ülkeler. Ancak BBC katkısını kamuoyuna açıklamıyor.
Liverpool’da 2023 etkinliğini düzenlemenin BBC’ye 8 milyon ila 17 milyon sterline mal olduğu düşünülüyor.
Birleşik Krallık hükümeti 10 milyon sterlin, Liverpool’daki yerel yetkililer ise 4 milyon sterlin verdi.
]]>Yabancılarla yaşamak sadece sorunları mı çağrıştırıyor? Tuvaletin sürekli dolu olması, mutfakta bulaşık birikmesi ve siz uyumaya çalışırken yan odadan yüksek sesle müzik dinlenmesi gibi…
Belki de böyle olmak zorunda değil. Konut ve kira maliyetleri yükselmeye devam ettiği ve Dünya Sağlık Örgütü yalnızlığı küresel bir sağlık sorunu olarak koşullarda, ortak yaşam medyanın ilgisini çekiyor ve toplu yaşam düzenlemeleri artıyor.
Belki de başkalarıyla birlikte yaşamanın pozitif yanları daha fazla. Asıl soru toplumun buna hazır olup olmadığı.
30 yaşındaki Rosie Kellett, Londra’da yaşayan bir yemek yazarı.
2020’de bir ayrılıktan sonra yaşamak için yeni bir yer ararken sosyal medyada eski bir depoya denk gelmiş.
Kellett, yaşadığı yer olan Londra’nın doğusundaki Hackney Wick’te bu tür eski depolardan dönüştürülmüş 100’e yakın farklı toplu yaşam grupları olduğunu tahmin ediyor.
Ama yaşadığı yerin diğerlerine benzemediğini, farklı bir şekilde kurulduklarını söylüyor.
Kellett, 20’li yaşlarının sonu ve 30’lu yaşlarının başında altı kişiyle birlikte yaşıyor. Her biri ortak yaşam giderleri için bankaya haftada 25 sterlin yatırıyor. Ev işleri paylaşılıyor, her akşam biri yemek yapıyor.
Kellet’a göre ortak yaşamın en iyi yanı her zaman etrafta birilerinin olması. Ev arkadaşlarıyla bir aile gibi hissediyorlar. Londra’daki konut krizi nedeniyle ev bulmanın çok zorlaştığını söylüyor.
Ortak yaşamın dezavantajları da var.
Kellett kendine zaman ayırmakta zorlandığını, “İnsanlarla dolu masadan kalkmakta güçlük çektiğini”, partiye katılmasanız bile gürültüsünü duyacağınızı anlatıyor.
Ev arkadaşlarıyla fazla sorun yaşamadan paylaştığı iki duş ve iki tuvalet olsa da, tek çamaşır makinesinin yetmediğini söylüyor.
Ev işleri ve ev toplantılarını herkese uyacak şekilde ayarlamak için “WhatsApp üzerinden birçok kez yazışmak gerekiyor”.
Eski depolarda ortak yaşayanlar buralarda genellikle birkaç yıl kalıyorlar. Diğer ortak yaşam alanları ise daha kalıcı bir şekilde düzenlenmiş.
36 yaşındaki Creal Zearing, kocası ve üç yaşındaki kızıyla birlikte ABD’nin Wisconsin eyaletindeki Madison kentinde bir ortak ev topluluğunda yaşıyor.
Arbco ortak konut sitesinde iki apartman ve birkaç müstakil ev bulunuyor.
Her birimin kendi yatak odası, banyosu ve mutfağı var. Burada çocuklu ailelerden bekar yaşlılara kadar yaklaşık 100 kişi yaşıyor.
Zearing, “Teknik olarak, ortak evimiz bir kat mülkiyeti derneği, yasal olarak bu şekilde yapılandırılmış. Evimiz bize ait, ortak alanlar ve ev sigortasının bir kısmı için her ay aidat ödüyoruz” diye anlatıyor.
Bölge sakinleri birkaç haftada bir yemek düzenliyor ve aylık partiler gibi sosyal etkinlikler var. Her iki haftada bir üye toplantısı, yönetim kurulu ve komite toplantıları da yapılıyor.
“Ben tam zamanlı çalışıyorum. Ama emekliler de var ve muhtemelen onların birlikte yaptığı ve benim katılamadığım daha düzenli etkinlikler var.”
Her üyeden ayda dört saat çalışarak katkıda bulunması bekleniyor.
‘Kasıtlı topluluklar’
Batı dünyasında geniş bir yelpazede ortak yaşam düzenlemeleri var ve bunlar çeşitli nedenlerle ortaya çıktı.
İngiliz Guardian gazetesine göre İngiltere’de Covid-19 salgını ortak yaşama olan ilginin artmasına katkıda bulundu.
İngiltere’nin doğusundaki Suffolk yerleşiminde başarılı bir ortak yaşam merkezinin üyeleri 2023 yılında BBC’ye yaptıkları açıklamada, kurdukları düzenin hayat pahalılığından korunmalarına yardımcı olduğunu söyledi.
“Kasıtlı topluluklar” akademik tanıma göre ilişki içinde olmayan beş ya da daha fazla bağlantısız insanın gönüllü olarak birlikte yaşadığı evleri ifade ediyor.
Ortak yaşam organizasyonu Diggers and Dreamers’ın yönetim kurulunda yer alan Penny Clark, “Bu gerçekten kafa karıştırıcı olabilir” diyor.
Ortak konutlarda, insanların kendi müstakil evlerinin yanı sıra ortak alanları olduğunu ve topluluğun kendi kendini yönettiğini, konut kooperatiflerinde ise mülkiyetin paylaşıldığını, ancak sitenin her zaman kasıtlı bir topluluk gibi hissettirmediğini açıklıyor.
Clark’ın Conscious Coliving’in bir parçası olarak danışmanlığını yaptığı nispeten yeni bir sektör olan “ortak yaşam” da var.
Burada bir şirket, müstakil daireler veya stüdyoların yanı sıra ortak alanlara sahip bir bina yaratıyor, ancak bunlar da kasıtlı topluluklar değil.
“Bir de bugünlerde İngiltere’de çok nadir görülen komünler var. Akademik tanımlara göre, bir komünü diğer topluluk türlerinden özellikle farklı kılan şey, gelir paylaşımı olması. Kazancınız bir potada toplanır ve birlikte harcarsınız.”
Clark’a göre, konut piyasasındaki sorunlar nedeniyle daha fazla insan ortak yaşama yöneliyor olabilir. Bazıları da çevresel açıdan daha sürdürülebilir olmak istedikleri için bu yola başvuruyor.
Ayrıca, aile üyelerinin doğdukları yerden çok uzaklara dağılmış olabileceği günümüzün atomize toplumunda, sosyal bağlantı büyük bir çekicilik oluşturuyor.
Araştırmalar bu tür topluluklarda yaşayan insanların yaşam kalitesinin toplumdaki en mutlu insanlar kadar yüksek olduğunu gösteriyor.
Bu yaşam biçimi herkes için uygun mu? Clark, “Kesinlikle ödünler söz konusu” diyor.
“Topluluk yaşamı için yapılan çalışmalar biraz bunaltıcı olabiliyor; bazen çok kötü sonuçlanıyor ve insanlar çok üzgün ayrılıyor.”
Yeni bir ortak konut topluluğu oluşturmak da zor. Arazi bulmak zor, finansal riskler büyük ve bankalar kredi vermekte tereddüt ediyor.
“İyi bir yaşamın ve iyi bir evin ne olduğuna dair belirli varsayımları olan bir sistemin içindeyiz. Ve komünal yaşam bu varsayımlara uymuyor. Toplumda mahremiyetin iyi olduğuna ve bir şeylere sahip olmanın iyi olduğuna dair bir zihniyet var” diyor Clark.
Clark, yaşam alanını paylaşmanın arzu edilen bir şey olmadığını söylüyor.
“İyi bir ev fikri, tek başınıza sahip olduğunuz büyük bir ev olarak algılanıyor.”
Mevcut topluluklara ise taşınmak isteyen insanlardan düzenli talep akışı var. Londra’da Rosie Kellett, yaşam düzeniyle ilgili iki Instagram videosu paylaştıktan sonra, birçok kişi onunla iletişime geçerek taşınmak istediklerini söyledi.
“Kendimi çok kötü hissettim çünkü yeni oda arkadaşı kabul etmiyorduk. Kesinlikle bu tür alanların daha fazla olması için bir istek var ama bunu kendiniz organize etmeniz gerekiyor.”
]]>Kore Yarımadası, tarih boyunca batıdan Çin’in, doğudan Japonya’nın ve Kuzeyden Rusya’nın istilasına uğramış, zengin kültürel mirası ve stratejik konumuyla dikkat çeken bir bölge. Amerika Birleşik Devletleri’nin de “Hani bana” diyerek göz diktiği bu topraklar, 70 yıl önceye kadar savaşlar, salgın hastalıklar ve yoksullukla boğuşmuş.
Ancak, Rusya-Çin ile ABD’nin 38. paralel ile ikiye böldüğü bu talihsiz ülkenin insanları, “Coğrafya kaderindir” demeyip, yer altı kaynakları dahi olmadan çalışmış, üretmiş ve talihsizliklerini tersine çevirmiş.
Bugün, Güney Kore olarak bilinen bu bölge, teknoloji, oyun ve popüler kültürde dünya çapında bir ihraç gücüne sahip.
1953 yılında Kore Yarımadası’nda bir ateşkes anlaşması imzalandı, ancak bu anlaşma bir barış sözleşmesine dönüşmedi. Bu tarihten itibaren, yarımada fiili olarak bölünmüş olsa da Güney Kore kendisini Kore Cumhuriyeti olarak adlandırmaya devam ediyor, böylece bölünmüşlüğü kabul etmeyen bir duruş sergiliyor. Ki ben de öyle diyorum. Ellerindeki silah gücü ile dünyaya egemen olmuş devletler bir ülkenin kardeşlerini bölen, düşman eden sınırlarını “red” ediyorum.
İŞTE ADIM ADIM GEZDİĞİMİZ YERLER VE KORE CUMHURİYETİ…
Seul: Bir Bilim Kurgu Filmi Seti Gibi
İstanbul’dan Seul’e doğrudan uçuşumuz, yaklaşık 9 saat 50 dakika sürdü. Ancak dönüş 12 saate yakın bir zaman aldı. Bu uzun yolculuğun yorgunluğu, Seul’ün devasa gökdelenlerini, şehri ikiye bölen pırıl pırıl akarsularını ve tertemiz caddelerini görünce geçiyor. Kendinizi adeta bir bilim kurgu film setinde hissediyorsunuz.
Seul, sadece bir teknoloji ve ticaret şehri olmanın ötesinde, aynı zamanda dünyanın dört bir yanından tacirlerin kozmetik ve teknoloji ürünleri için geldiği bir merkez haline gelmiştir.
UNESCO Dünya Mirası Listesindeki Changdeokgung Sarayı ve Gizli Bahçe
İlk durağımız olan Changdeokgung Sarayı, Seul’un 5 büyük sarayından biri ve 1405 yılında inşa edilmiştir. Joseon Hanedanı döneminde birçok krala ev sahipliği yapmış bu saray, günümüzde iyi korunmuş Joseon saraylarından biri olarak kabul edilir. Saray kompleksi, halka açık alanlar, kraliyet ailesinin özel konutları ve Gizli Bahçe gibi kısımlardan oluşur. Saray iç içe geçmiş birçok bahçeden oluşuyor. Gizli Bahçe, tarih boyunca kralların dinlenme yeri olmuş ve doğal güzelliklerle zenginleştirilmiş. 1997 yılında UNESCO Dünya Kültürel Miras Listesi’ne eklenen saray, özellikle sonbaharda, yaprakların renk değiştirdiği zaman ziyaret için idealdir.
Saray, çivi ve beton gibi malzemeler kullanılmadan, sadece iç içe geçirilmiş ağaçlardan yapılmış ve alabildiğine her ağaç bir sanat eseri gibi işlenmiş ve boyanmış.

Gyeongbokgung Sarayı
Seul’un tarihle bezeli sokaklarında yürürken, 1395 yılında inşa edilen ve Joseon Hanedanlığı’nın göz kamaştıran ana sarayı Gyeongbokgung ile karşılaşırsınız. Bu ihtişamlı yapı, Seul’un kuzeyinde, Beş Büyük Saray arasında en görkemli olanıdır.
İmjin Savaşı’ndan Japon işgaline çok zarar gören saray, her seferinde yeniden tarihi dokusuna bağlı kalınarak yeniden inşa edilmiş ve 1963 yılında kültür varlığı olarak tescil edilmiştir.

Bukchon Hanok Köyü: Tarih ve Modern Hayatın Kesiştiği Yer
Seul’un tarihi merkezinde yer alan Bukchon Hanok Köyü de tıpkı saray mimarisinde olduğu gibi ahşap işlemeli evlerden yapılmış. Köy diyoruz ama Seul’ün merkezinde ve etrafı, Gyeongbokgung Sarayı, Changdeokgung Sarayı ve Jongmyo Tapınağı gibi önemli simgelerle çevrilmiş. Joseon Hanedanı döneminden kalma köy, “Kuzey köyü” olarak da biliniyor.
Günümüzde Hanoklar; kültür merkezleri, misafirhaneler, restoranlar ve çay evleri olarak hizmet vererek ziyaretçilere geleneksel Kore kültürünü deneyimleme fırsatı sunuyor. Bukchon Hanok Köyü, hala yerel sakinlerin yaşadığı canlı ve tarihi dokusunu koruyor.

Seul’de Geleneksel Bir Pazar
1414 yılında kurulan Namdaemun Pazarı, Seul’de zaman yolculuğu yapmak isteyenler için kaçırılmaması gereken tarihi bir duraktır. Başlangıçta yerel tüccarlar için popüler bir ticaret noktası olan pazar, Japonya’nın Kore’yi zorla açmasıyla karakteri zamanla değişmiştir. Yıllar içinde birçok kez yeniden inşa edilmesine rağmen, canlılığını ve ticari önemini koruyan pazar, bugün hem yerel halkın hem de turistlerin sıkça ziyaret ettiği bir mekandır. Namdaemun Pazarı, sokak yemekleriyle de ünlüdür ve özellikle hotteok gibi lezzetleri denemek için ideal bir yerdir. Ayrıca, Asya’nın en büyük 10 sokak yemeği şehri listesinde yer almaktadır.
Size İstanbul’u Hatırlatacak Bir Cadde
Insa-dong; araç trafiğine kapalı ana caddedir. Cadde çay evleri ve yerel mağazalarıyla ünlüdür ve İstanbul’un İstiklal Caddesi’ni andırır. Burada birçok sanat galerisi, kafe ve sokak yemekleri bulabilirsiniz. Alışveriş delileri için cazibe merkezidir diyebiliriz
Myeong-dong: Seul’un Alışveriş ve Lezzet Cenneti
Seul’un kalbinde yer alan Myeong-dong, alışveriş tutkunları ve yemekseverler için vazgeçilmez bir merkezdir. İki ana caddeyle çevrili bu bölge, ünlü mağazalar, alışveriş merkezleri ve lezzet duraklarıyla dolup taşar. Myeong-dong, Kore, Batı ve Japon mutfağından lezzetli seçenekler sunan restoranlarla da ünlüdür.
2011, 2012 ve 2013 yıllarında dünyanın en pahalı dokuzuncu alışveriş caddesi olarak listelenen Myeong-dong, Seul’de alışveriş yapmak ve yerel lezzetlerin tadını çıkarmak isteyen herkes için kaçırılmaması gereken bir duraktır.
Lüks ve Eğlence Sektörü İçin Gangnam
Gangnam bölgesi, Seul’un güneyinde bulunan ve şehrin lüks alışveriş ve dinamik gece hayatının kalbi olan bir bölgedir.
Öte yandan, Dongdaemun Pazarı, Seul’un tarihi dokusunu yansıtan bir ticaret merkezi olarak bilinir ve Güney Kore’nin en büyük pazarlarından biri olarak kabul edilir. Yongsan Pazarı ise, son teknoloji ürünlerinin bulunduğu stantlarıyla Asya’nın önde gelen teknoloji pazarları arasında yer alır. Bu pazarlar, Seul’un geleneksel ve modern yüzlerini bir arada sunarak şehrin çeşitliliğini gözler önüne serer.
Lotte World Kulesi SEOUL SKY: Seul’un Zirvesinde Unutulmaz Bir Deneyim
SEOUL SKY, Lotte World Kulesi’nin 117-123. katlarında konumlanmış olup, ülkenin en yüksek ve dünyanın beşinci en yüksek binası olarak dikkat çeker. Başkentin panoramik manzarasını sunan bu gözlem evi hem gündüz hem de gece büyüleyicidir. Ziyaretçiler, dakikada 600 metre hıza ulaşan çift katlı Sky Shuttle asansörü ile yukarı çıkarlar. Gözlem güvertesindeki cam pencereler ve 478 metre yüksekliğindeki cam zeminli Sky Deck, dünyanın en yüksek gözlem güvertesi olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiştir. Ayrıca, Sky Theater sayesinde her türlü hava koşulunda manzarasının keyfini sürebilirler.
HiKR Ground: Kore Turizminin Kalbi
HiKR Ground, Kore Turizm Organizasyonu’nun Seul Merkezi’nde yer alan bir turizm tanıtım merkezidir ve K-pop deneyimi yaşama ve medya sanatlarını keşfetme imkanı sunar.
Birinci katta, ziyaretçiler medya sanatçısı Lee Lee-nam’ın “Yeni Şehrin Manzarası” eseri ve global hallyu hayranlarının gönderdiği Kore turizm videolarını içeren HiKR Wall aracılığıyla çeşitli medya sanatlarını keşfedebilirler. İkinci katta, XR Live Studio’da kendi K-pop müzik videolarını oluşturma şansı bulurlar. Aynı katta, Cheonggyecheon Deresi’ni gören pencerede, Suh Do-ho’nun “Kuzey Duvarı” adlı sanat eseri sergilenir.
Üçüncü ve dördüncü katlarda ise Kore’nin çeşitli yerel sanatlarını deneyimleme ve sergileme fırsatı sunulur.
Cheonggyecheon Deresi ve Cheonggye Plaza: Seul’un Sakin Molası
Cheonggye Meydanı, Seul’un Sejong-ro Caddesi üzerinde, Cheonggyecheon Deresi’nin başlangıç noktasında yer alır. Meydan, 160 metre uzunluğunda ve 50 metre genişliğinde olup, toplam 6,962 metrekarelik bir alana sahiptir. Meydanın tasarımı, çeşmeler, şelaleler ve yürüyüş yolları ile süslenmiştir ve Cheonggyecheon Deresi’nin restorasyonunu kutlamak amacıyla bir araya getirme, uyum ve barış için bir alan olarak kullanılmaktadır.

Seul’de Nerede Kalınır?
Seul’de konaklama için en ideal bölgelerden biri Han Nehri’nin kuzey kıyılarıdır. Bu bölge, alışveriş ve kültürel etkinliklerle dolu Insadong ve Myeongdong gibi hareketli caddelere yakınlığıyla bilinir ve çok sayıda konforlu otel sunar. Turistler için pek çok cazibe merkezine kolay erişim sağlayan bu bölgeler, şehrin kalbi niteliğindedir.
Han Nehri’nin güney kıyısında kalan oteller ise farklı bir deneyim arayanlar için cazip bir alternatif olabilir. Seul’un gelişmiş metro ağı sayesinde, nehrin güney tarafında kalmak ulaşım açısından kolaydır. Ancak, şehrin çoğu turistik ve tarihi mekanı kuzeyde yer aldığından, kültürel ve tarihi dokuyu daha yakından hissetmek isteyenler için Insadong özellikle tavsiye edilir.
Seul’de Ne Yenir? Keşfetmeniz Gereken Lezzetler
Seul’de yemek yeme deneyimi, Pazar yerlerinde açık hava restoranlarının sıcak atmosferine kapılarak sokak tezgâhlarında yaşanabilir. Kore mutfağı, pirinç ve soya sosu gibi temel malzemelerden oluşur. Şık restoranlarda da Kore ve dünya mutfağını tadabilirsiniz.
Kore’nin geleneksel servis şekilleri, örneğin çorbanın ana yemek olarak servis edilmesi gibi özelliklerle dikkat çeker. Sokak tezgâhlarında soya soslu sebzeler olan “Namul”, baharatlı tavuk şişler “dak kkochi” ve sebzeli “Bibimbap” gibi geleneksel lezzetler bulabilirsiniz. Kore barbeküsü “Gogi-gui”, et severler için olmazsa olmazlardandır.
Tatlı olarak, çeşitli dolgularla zenginleştirilen pirinç kekleri “tteok” denemelisiniz. Ayrıca, Noryangjin Balık Pazarı’nda yüzlerce çeşit taze balık arasından seçim yaparak, isteğinize göre pişirilmesini sağlayabilirsiniz.
Kore’nin En Büyük Şehirlerinden Bir Tanesi: Jeonju
Jeonju Jeonju, 1910 ile 1945 yılları arasında Zenshu olarak bilinen, Güney Kore’nin Kuzey Jeolla Eyaleti’nin başkenti ve en büyük şehridir. Wanju İlçesi’nin Jeonju’yu neredeyse tamamen çevrelemesi ve birçok Wanju sakini Jeonju’da çalışması nedeniyle hem kentsel hem de kırsal bir yapıya sahiptir. Kore yemekleri, tarihi binalar, spor aktiviteleri ve yenilikçi festivallerle ünlü önemli bir turizm merkezidir.
Mayıs 2012’de, Jeonju UNESCO’nun Yaratıcı Şehirler Ağı kapsamında Gastronomi için Yaratıcı Şehir olarak seçilmiştir.
Jeonju, 1300 yıldan fazla bir tarih ve kültüre sahip bir şehirdir. Şehir, birçok bilgin yetiştirmiş ve gelişmiş bir yayıncılık endüstrisine sahiptir.
Jeonju Hanok Köyü: Geleneksel Kore’nin Kalbi
Jeonju Hanok Köyü, Kore’nin geleneksel mimarisinin en güzel örneklerinden bir başka örneğidir. Bu köydeki hanok evlerin çatıları, zarif bir şekilde gökyüzüne kıvrılır, her biri ‘sarangchae’ ve ‘anchae’ olarak ikiye ayrılan yaşam alanlarıyla geleneksel Kore yaşam tarzını yansıtıyor. Sarangchae, erkeklerin toplumsal etkinlikleri için kullanılırken, anchae kadınların daha özel yaşam alanı olarak kullanılıyor.
Jeonju Hanok Köyü’nde konaklamak veya Hanok Yaşam Deneyim Salonu’nu ziyaret etmek, ziyaretçilere bu tarihi yapıların içinde yaşamanın nasıl bir his olduğunu deneyimleme fırsatı sunuyor.

Jeonju El Sanatları Sergi Salonu
Kore’yi ziyarete gelenlerin özellikle ziyaret etmesi gereken yerlerden biri olan Jeonju El Sanatları Sergi Salonu, ziyaretçilere geleneksel Kore el sanatlarının zarafetini keşfetme fırsatı sunuyor. Sanatseverler için Jeonju El Sanatları Sergi Salonunda, çeşitli atölye programlarına katılarak kendi el yapımı ürünlerinizi yaratma şansını da yakalayabilirsiniz.
Jeonju Nambu Geleneksel Pazarı: Tarih ve Lezzetin Buluşma Noktası
1905 yılında Joseon döneminden kalma Nammunbakk Pazarı’nın yerine açılan Jeonju Nambu Geleneksel Pazarı, şehrin güney kapısının hemen dışında, canlı ve renkli bir alışveriş destinasyonu olarak ziyaretçilere kapılarını açmıştır. Şu an pazarda 800’den fazla dükkan bulunmakta ve yaklaşık 1,200 çalışan tarafından sebze, meyve, yiyecek, kurutulmuş balık, mobilya, ipek ürünleri ve genel malzeme satışı yapılmakta.
Jeonju Nambu Geleneksel Pazarı ziyaretçilere hem tarihi dokusu hem de sunduğu lezzetlerle unutulmaz bir deneyim sunuyor.
Kore’yi simgeleyen 3 şey: Pirinç, Deniz ürünleri ve Çay
Daehan Dawon Çay Plantasyonu: Yeşilin ve Denizin Buluştuğu Nokta
Kore’nin gezilmesi gereken doğa harikası yerlerinden biri olan Daehan Dawon Çay Plantasyonu, yüksek kaliteli yeşil çayıyla ünlü ve yıl boyunca ziyaretçiler için popüler bir cazibe merkezi haline gelmiş. Plantasyon, adeta bir doğa harikası olan tepe yamacında, derin yeşil çay ağaçlarının büyüleyici sıralarıyla göz alıcı bir manzara sunuyor. Deniz seviyesinden sadece 350 metre yüksekte bulunan bu küçük tepe, zirvesindeki gözlem güvertesinden açık günlerde denizi görebilme imkanı sunarak ziyaretçilere eşsiz bir görsel şölen deneyimleme imkanı veriyor.
Çay bahçesinin girişi, yüksek sedir ağaçları ile çevrili olan bu doğal güzellik, plantasyona adeta bir film seti havası katıyor. Gerçekten de Plato “Yaz Kokusu (2002)”, “Mavi Deniz Efsanesi (2017)” ve “Asi (2017)” gibi Kore’nin popüler dizilerine ev sahipliği yapan yapmış.

Kore Çay Müzesi: Boseong Çayının Tarihine Yolculuk
Kore Çay Müzesi, Kore’nin zengin çay kültürünü kutlamak ve Boseong çayının tarihini sergilemek amacıyla ziyaretçilere kapılarını açıyor. Baekje Dönemi’ne kadar uzanan bir geçmişe sahip olan Boseong çayı, bu müze ile onurlandırılmış. Üç katlı bir yapıya sahip olup olan müzede, her katta çayın farklı bir yönüne odaklanır.
Çay Yapımı Atölyesi’nde ziyaretçiler, farklı türdeki yeşil çayları yapma sürecini öğrenme imkanı bulur. Kore Çay Müzesi, çay severler için keşfedilmeyi bekleyen bir hazine olarak Boseong’un yeşil tepelerinde sizi bekliyor.
O’Sulloc Tea Museum: Çayın Büyülü Dünyası
2001 yılında kapılarını ziyaretçilere açan O’Sulloc Tea Museum, Güney Kore’nin en prestijli çay plantasyonlarından birinde yer alıyor. Dünyanın en kaliteli yeşil çaylarını üretme ününe sahip bu müze, çay severler için adeta bir cennet. Siyah, yeşil ve beyaz çayların yanı sıra çay kültürü ile ilgili neredeyse her şeyi bulabileceğiniz bu benzersiz mekan, ziyaretçilere çayın tarihini ve işlenişini keşfetme fırsatı sunuyor.
Işıkların Dans Ettiği Okyanus Kıyısındaki Şehir: Yeosu
Yeosu, Güney Kore’nin Güney Jeolla Eyaleti’nde ikinci en büyük şehirdir. 1998 yılında Eski Yeosu Şehri, Yeocheon Şehri ve Yeocheon İlçesi birleştirilerek günümüz Yeosu şehri oluşturuldu. Tarihsel olarak Yosu olarak bilinen şehir, Kore Yarımadası’nın Japon hakimiyeti döneminde Reisui olarak adlandırılmıştır.
Yeosu Deniz Teleferiği: Gökyüzünden Okyanus Manzarası
Yeosu Deniz Teleferiği, Kore’nin ilk deniz üstü teleferiği olarak, Dolsan Adası ile anakarayı büyüleyici bir şekilde birbirine bağlıyor. Cam zeminli kabinler okyanusun derinliklerine doğru, adeta havada asılıymış gibi bir deneyim yaşatıyor. Adrenalin dolu bir deneyim için harika bir etkinliktir.

Yeosu Lezzetleri
Yeosu Geobukseon Köprüsü’nün altında yer alan büfelerde deniz ürünleriyle hazırlanan çeşitli yemekleri tadabilirsiniz. Bu sokak, turistler arasında popüler bir durak olarak, ziyaretçilere Yeosu’nun deniz ve köprü manzarasının gece ışıltısında lezzetli yemekler eşliğinde deneyimleme fırsatı sunuyor
Yakındaki Hamel Deniz Feneri ve Yeosu Deniz Teleferiği gibi cazibe merkezleriyle birlikte, büfeleri sadece yemek için değil, aynı zamanda bölgenin kültürel ve doğal güzelliklerini keşfetmek için de ideal bir başlangıç noktasıdır. Burası hem damak zevkinizi tatmin edecek hem de gözlerinize festival sunacak bir mekan.

Suncheonman Sulak Alanı: Doğanın Sessiz Güzelliği
Suncheon, Güney Kore’nin Jeollanam-do bölgesinde, 2022 itibarıyla 280,719 nüfusu ile en büyük şehridir. Eyaletin güneydoğusunda yer alan Suncheon, tarımsal ve sanayi açısından sahip olduğu manzaralı doğasıyla bilinir ve Suncheon Körfezi gibi turistik yerlere ev sahipliği yapar.
Liman kenti Yeosu, Suncheon’un yaklaşık kırk dakika güneyinde, Gwangyang ise şehrin doğusunda yirmi dakika mesafededir.
Suncheonman Sulak Alanı, dünyanın en iyi beş sahil sulak alanından biri olarak kabul edilen, çamur alanları ve kamış yataklarıyla ünlüdür. Bu 3 km uzunluğundaki nehir boyunca uzanan doğal rezerv, zengin kuş türleri ve benzersiz ekosistemleriyle biliniyor. Başlıklı turnalar gibi göçmen kuşların kışlama ve üreme alanı olan kamış kolonileri, gelgit düzlükleri ve çeşitli deniz canlılarının yaşam alanıdır.
Suncheonman Sulak Alanı, doğa severler ve kuş gözlemcileri için eşsiz bir ekolojik turistik yer olarak bilinir.

Suncheonman Koyu Milli Park’ı: Doğanın Büyüsüyle Buluşma Noktası
Suncheonman Koyu Milli Park’ı Kore’nin ilk ve dünyanın en ünlü beş sahil sulak alanından biridir. Suncheon’un Dosa-dong bölgesinde yer alan bu bahçe, 1.12 milyon metrekarelik alanda 505 türden 790 bin ağaç ve 113 türden 3.15 milyon çiçekle donatılmış.
Mayıs ortasında, 30 bin metrekarelik bir alanda, altın dalgalar oluşturan kanola çiçekleri ziyaretçileri büyülüyor.
Bahçedeki ana yollar, doğal gölge oluşturmak için yaklaşık 50 bin hünnap, karaağaç ve diğer ağaçlar dikilmiş. Bahçeden sonra, ziyaretçiler Kişisel Hızlı Transit (PRT) ile Suncheon Kültür Merkezi’ne ulaşabilir ve oradan Kamış Trolleybüsü ile Mujingyo Köprüsü’ne kadar gidebilirler.
Milli Park ile Sulak Alan Rezervi arasında bağlantı kuran SkyCube adında şöförsüz, elektrikli ve raylı minik küp vagonlarla milli parkı gezebilirsiniz.

Deneyimlemeniz Gereken Kültürel Kıyafet: Hanbok
Hanbok, Kore kültürünün sembolü olan ve köklü bir geçmişe sahip geleneksel bir giysidir. Bu zarif kıyafet, zamanla daha çok festivallerde, düğünlerde ve özel törenlerde tercih edilen bir giysi olmuş. Canlı renkleri ve sade çizgileri ile göz kamaştıran hanbok, kışın ipek veya pamuktan, yazın ise serin tutan kenevir ve ramiden üretilir.
Günümüzde, hanbok genellikle Kore’nin kırsal bölgelerinde hâlâ günlük olarak kullanıyor.
Kore’nin turistik yerlerinde hanbok kiralama hizmetleri dükkanlarda bu kıyafetleri kiralayıp turistik yerlerde fotoğraflar çekip farklı anılar biriktirebilirsiniz.

Tipik bir Halk Köyü: Naganeupseong
Naganeupseong Halk Köyü, Güney Kore, Suncheon, Güney Jeolla, Nagan-myeon’da bulunan tarihi bir idari Kore kasabasıdır. Çevresi dağlarla kaplı bu şirin kasaba Çin istilasından korunmak için kale surları ile çevrilmiş üç mahalleden oluşur. Evler, hasır çatıları, kil odaları ve Kore tarzı verandaları ile tarihi bir film platosunu andırıyor. Bu Küçük orijinal kasabada aristokratlar değil, çoğunlukla sivil halk insanlar yaşamış ve halen yaşıyor.
Burada yaşam devam etmesine rağmen, bizim köylerde gördüğümüz hiçbir hayvan sesi ve kokusu yoktu.

Seoul Geumsunsa Tapınağı
Seul’un Jongno-gu bölgesinde yer alan Geumsunsa Tapınağı, kolay ulaşımı ve yakındaki turistik yerleri ile dikkat çeker. Tapınağa ulaşım, otobüs durağından yaklaşık 20 dakikalık bir yokuş yürüyüşü içerir. 2 günlük konaklama programı, öğleden sonra 3’te başlar ve ertesi gün öğle yemeği sonrası sona erer. Konaklama sırasında Budizm yemek adabı, tespih yapımı gibi çeşitli etkinlikler sunulur ve katılımcılar tapınak yemeklerini tadabilir.

Ganghwado Adası Jeondeungsa Tapınağı
İncheon’un Ganghwado Adası’nda bulunan Jeondeungsa Tapınağı, güzel manzaraları ve tarihi yapısıyla ünlüdür. 2 günlük konaklama boyunca ziyaretçiler tapınağı keşfedebilir ve kafe Jungnimdawon’da geleneksel çayların keyfini çıkarabilir. Tapınak, güneş batımı manzarası ile de bilinir.

Gochang Seonunsa Tapınağı
Jeollabuk-do’da yer alan Seonunsa Tapınağı, özellikle sonbaharda yaprak dökümü manzarası ile ünlüdür. Tapınak, doğayla iç içe ve çeşitli mevsimlerde farklı doğal güzellikleri sunar. Tapınak konaklaması sırasında yürüyüş yapmak, ziyaretçilere doğanın tadını çıkarma fırsatı sunar.
Bu tapınaklar, sadece dinlenmek ve yenilenmek isteyenler için mükemmel bir kaçış sunar ve ziyaretçilere unutulmaz bir huzur deneyimi yaşatır.
]]>O çocuklardan ikisi dakikalar sonra İsrail askerlerinin açtığı ateş sonucu öldürüldü.
BBC, 15 yaşındaki Basil ve 8 yaşındaki Adem’in vurulduğu gün yaşanan olayları farklı unsurları bir araya getirerek inceledi.
Cep telefonu ile güvenlik kamerası görüntüleri, İsrail ordusunun bölgedeki hareketliliği, görgü tanıklarının ifadeleri ve yapılan teknik analizler, ciddi insan hakları ihlallerine işaret eden sonuçları ortaya çıkardı.
BBC’nin elde ettiği kanıtları inceleyen, BM’nin insan hakları ve terörle mücadele özel raportörü Ben Saul, Adem’in öldürülmesinin “savaş suçu” izlenimi verdiğini kaydetti.
Hukukçu Dr. Lawrence Hill-Cawthorne da bu ölümle sonuçlanan güç kullanımının “ayrım gözetmeksizin” yapıldığı saptaması yaptı.
İsrail ordusu, bu olayı “incelemekte olduklarını” açıkladı.
İsrail ordusunun çatışma kurallarına göre, “sadece yaşama yönelik ivedi tehdit durumunda ya da başka yollar tüketildikten sonra tutuklama amacıyla” ateş açılabiliyor.
Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e yönelik saldırısından bu yana işgal altındaki Batı Şeria’da çok sayıda kişi öldürüldü.
BBC burada yaşayan Filistinlilere ait evlere grafitiyle zarar verildiğine, sivillerin silahla tehdit edilerek komşu Ürdün’e gitmeye zorlandığına dair kanıtlar da elde etti.
Batı Şeria’da bir Filistinli savaşçının ölü bedenine askerler tarafından zarar verildiği da görgü tanıkları tarafından BBC’ye anlatıldı.
29 Kasım günü neler yaşandı?
29 Kasım gününe ait videoları Basil’in, kepenkleri tamamen kapalı bir hırdavatçının yanında durduğunu gösteriyor.
İsrail’e ait zırhlı araçlar yaklaştığında Batı Şeria’daki Cenin’de dükkanların kepenk kapatması alışageldik bir durum.
Görgü tanıkları, o gün yakınlardaki Cenin Mülteci Kampı’na düzenlenen bir operasyonda silah sesleri duyulduğunu anlattı.
Futbolsever ve sıkı bir Lionel Messi hayranı olan Adem, o sırada 14 yaşındaki ağabeyi Baha ile sokaktaydı.
Sokakta toplamda dokuz çocuk vardı ve bu çocukların tamamı, neredeyse 360 ??derecelik bir görüş açısı sağlayan güvenlik kameralarına yansıdı.
Birkaç yüz metre ötede, en az altı zırhlı İsrail askeri aracından oluşan bir konvoy köşeyi dönerek mahalleye girdi ve çocuklara doğru ilerlemeye başladı. Tedirgin halleri kameraya yansıyan çocuklardan birkaçı bu anlarda uzaklaştı.
O ana ait cep telefonu görüntülerinde zırhlı bir aracın ön kapısının açıldığı görülüyor. Kameradaki asker çocukları doğrudan görebilecek bir açıdaydı.
Basil yolun ortasına fırlarken, askerlerden 12 metre uzakta olan Adem koşarak uzaklaşmaya çalışıyordu.
Sonra en az 11 el silah sesi duyuldu.
BBC’nin yaptığı araştırma bu anda sıkılan mermilerin geniş bir alana isabet ettiğini gösterdi.
Dört mermi metal direğe, ikisi hırdavat mağazasının kepenklerine isabet etti. Biri park halindeki bir arabanın tamponunu, diğeri ise tırabzanları deldi.
BBC’nin elde ettiği bir rapor, bu kurşunlardan ikisinin Basil’in göğsüne sıkıldığını gösteriyor.
Bir kurşun ise kaçar haldeki sekiz yaşındaki Adem’i başının arkasından vurdu.
”Adem, Adem!’ dedim ama cevap vermedi’
Ağabeyi Baha, ‘ambulans’ diye bağırırken çaresizce kardeşini güvenli bir yere sürüklemeye çalışıyordu.
Ama yardım için çok geçti. Baha, kardeşi Adem ve arkadaşı Basil’in gözleri önünde öldüğünü söyledi.
BBC’ye gözyaşları içinde kardeşinin ölümünü anlatan küçük çocuk, “Şok olmuştum. Onunla konuşmaya çalıştım. Ruhu bedenini terk ediyordu” dedi.
Olay anına ait görüntüde Basil’in vurulmadan önce elinde bir şey tuttuğu görülüyor. Bunun ne olduğu belli değil.
İsrail ordusu patlayıcı olduğunu söylediği bir cismin fotoğrafını paylaştı.
Olay yerine ilişkin incelememizde elde ettiğimiz kanıtları, BM ve bazı diğer tarafsız kuruluşlarla paylaştık. Bu kişiler arasında, insan hakları avukatları, bir savaş suçları uzmanı ve bir terörle mücadele uzmanı da yer aldı.
Bu kişilerden bazıları isimlerini kullanmamızı istemedi.
Görüşüne başvurduklarımızdan bir kısmı, olayın soruşturulması gerektiği konusunda hemfikirdi. Bazıları daha ileri giderek uluslararası hukukun ihlal edildiğini savundu.
BM’nin insan hakları ve terörle mücadele özel raportörü Ben Saul, elinde patlayıcı olması durumunda dahi Basil isimli çocuğa karşı öldürücü güç kullanılmasının yasalara uygunluğu konusunda soru işaretleri olabileceğini söyledi.
Saul, kaçarken vurulan Adem’in öldürülmesi için ise “sivillere kasıtlı, ayrım gözetmeksizin veya orantısız şekilde saldırmayı yasaklayan uluslararası insancıl hukukun ihlali, bir savaş suçu ve yaşam hakkının ihlali gibi görünüyor” ifadesini kullandı.
Bristol Üniversitesi Uluslararası Hukuk Merkezi eş direktörü Dr. Lawrence Hill-Cawthorne ise şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Askerler zırhlı araçlarındaydı. Bir tehdit olsa bile, uluslararası hukuk ihlali olan, ayrım gözetmeden ölümcül güç kullanmak yerine araçlarını sürmeye devam etmeleri ve tutuklamaya yönelmeleri gerekirdi.”
İsrail ordusu ise, şüphelilerin askerlere patlayıcı fırlatmak üzere olduğunu ve bu durumun onları tehlikeye attığını savundu.
Ordu “Askerler ateşle karşılık verdi ve vurulan kişiler tespit edildi” açıklamasını yaptı.
Ancak incelediğimiz video görüntülerine ve tanık ifadelerine göre Adem silahlı değildi ve kafasının arkasından vurulduğunda kaçıyordu.
İsrail ordusu, askerlerine soruşturma açar mı?
Ordu, Basil ve Adem’ın öldürülmesinin “inceleme altında” olduğunu söyledi.
Ordu benzer açıklamayı, Batı Şeria’da askerleri tarafından öldürülen her çocuk için rutin olarak yapıyor.
BBC’nin elde ettiği kanıtları izleyen birçok eski İsrailli asker, haklı olup olmadığına bakılmaksızın, İsrail hukuk sisteminin ölümcül güç kullanan askerleri koruyacağına inandıklarını söyledi.
2018-2020 yılları arasında Batı Şeria’da görev yapan ve BBC’ye konuşan eski bir asker, Adem’in olayında ceza davası açılması ihtimalinin “yüzde 0” olduğuna inanıyor.
İsrailli insan hakları grubu Yesh Din’in verilerine göre, İsrail askerlerine yönelik şikayetlerin yalnızca yüzde 1’inden azı soruşturmayla sonuçlanıyor.
Hamas’ın yaklaşık bin 200 kişiyi öldürdüğü ve 253 kişiyi rehin alındığı 7 Ekim’de saldırısının ardından İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşında 34 binden fazla insan öldürüldü.
Bu savaşla birlikte İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’daki askeri operasyonları da arttı. Geçen yıl buradaki çocuklar için kaydedilen en ölümcül yıl oldu.
UNICEF’e göre, 2023’te toplam 124 çocuk öldürüldü. Bu çocukların 85’inin 7 Ekim’den sonra öldürüldüğü açıklandı.
2024 yılında şu ana kadar 36 Filistinli çocuk bölgedeki İsrailli yasa dışı yerleşimciler veya ordu güçleri tarafından öldürüldü.
Batı Şeria bir savaş bölgesi olarak sınıflandırılmadığı için uluslararası hukuka göre güç kullanımı konusunda daha sınırlayıcı hükümler işliyor.
İsrail ordusu, angajman kurallarıyla ilgili protokollerini gizli tutuyor.
Ancak BBC’ye konuşan emekli ve görevdeki İsrail akerleri, ölümcül güç kullanımına, aşamalı bir şekilde, ancak askerlerin hayatına yönelik “ivedi tehdit” halinde son çare olarak başvurulabileceğini söylüyor.
Öldürücü güç kullanımı öncesi, Arapça ve İbranice uyarıların yapılması gerektiği, ardından göz yaşartıcı gaz gibi ölümcül olmayan silahlara başvurulabileceği, ardından bacaklara ateş açma ve en son öldürmek için ateş etmeye kadar aşamalar olduğu kaydediliyor.
Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi BBC’ye, Ocak 2023 ile Ocak 2024 arasında İsrail ateşi sonucu öldürülen, yaşları 2 ile 17 arasında değişen 112 çocuğun tıbbi raporlarına erişim izni verdi.
Ölüme yol açan bu olayların tümünün tam olarak nasıl gerçekleştiğini bilmemiz mümkün değil ve bazıları gerçekten İsrail askerlerinin hayatlarına yönelik bir tehdit oluşturmuş olabilir.
Ancak analizimiz, bu vakaların yaklaşık yüzde 98’inde ölümcül yaraların vücudun üst kısmında olduğunu gösterdi. Bu da askerlerin bu vakalarda yaralamaktan çok öldürmek amacıyla ateş etmiş olabileceği sonucunu ortaya koyuyor.
Bu durum, askerlerin Batı Şeria’daki angajman kurallarına uyup uymadığı sorusunun yanında bir ‘ölümcül güç kullanma kültürüne’ ilişkin de soru işaretlerini gündeme getiriyor.
Batı Şeria’da beş haftalık bir sürede yapılan askeri operasyonlarda, askerlerin tutumu konusunda ciddi soru işaretleri uyandıran birçok olayın kanıtlarına ulaştık.
BBC, Ocak 2024’te İsrail’in Tulkarim Mülteci Kampı’nda ‘Direniş’ olarak bilinen Filistinli bir silahlı bir grubu hedef alan 45 saatlik askeri operasyonu izledi.
Bu operasyon sonrası BBC’ye konuşan çok sayıda Filistinli, askerler tarafından silahla tehdit edildiklerini ve komşu Ürdün’e taşınmalarının söylendiğini anlattı. İsrail ordusu sivillerin tehdit edildiğine dair her şikayeti inceleyeceğini açıkladı.
Kanada vatandaşı da olan12 yaşındaki Filistinli Haytham isimli çocuk, bir İsrail askeri tarafından bıçak zoruyla tehdit edildiğini söyledi. Bu iddia, erkek kardeşi ve babası tarafından da desteklendi.
Kamptaki bir aile, evlerinin bir duvarına Davut Yıldızı çizdiğini iddia ettikleri bir grup askerin, bir diğer duvardaki Mescid-i Aksa fotoğrafını da yırttığını anlattı.
İsrail ordusu bunların “İsrail ordusunun değerlerine aykırı olduğu” ve askerlerinden bekledikleri davranış şekliyle uyuşmadığı açıklamasını yaptı.
Batı Şeria’daki ‘ihlal’ iddiaları
Üst kattaki evde yapılan aramada, mutfak dolapları parçalanmış, oyuncaklar zarar görmüş ve televizyonlar kırılmıştı. Kamptaki birçok evde benzer bir tablo vardı.
Kudüs’teki Diakonia Uluslararası İnsani Hukuk Merkezi’nde hukukçu olan Dr. Eitan Diamond, “Duvarlara Davud Yıldızı çizmek veya ‘7 Ekim’ ile ilgili yazılar yazmak gibi vandalizm örnekleri açıkça yasa dışıdır” yorumunu yapıyor.
Diamond, Tulkarm kampında bir çocuğun bıçakla ve diğer bazı sivillerin de silah zoruyla tehdit edildiğine ilişkin haberler için de uluslararası hukukun ihlal edilmiş olabileceği yorumunu yapıyor.
Bu kamp baskınına katılan askerlere, üzerinde patlayıcı taşıdığı iddia edilen bir Filistinli savaşçıyı vurarak öldürdükten sonra cesedi üzerine idrar yapma suçlaması yöneltildi.
Görgü tanıklarının iddiasına göre ceset darp edildikten sonra bağlanarak sokaklarda sürüklendi.
BBC’ye bağlanmış bir cesedin fotoğrafları gösterildi.
Bu olayın yaşandığı söylenen yerde yaptığımız incelemede, resimlerde cesedi bağlamak için kullanılan malzemeyle uyumlu olan kumaş ve kablo parçası gördük.
Bu kanıtları da yine bağımsız uzmanlara gösterdik.
Cenevre Üniversitesi’nden uluslararası hukuk uzmanı Prof. Marco Sassoli, bu olaydaki öldürücü güç kullanımının uluslararası hukuk kuralları içinde meşrulaştırılabilir olması halinde bile cesede saygı gösterilmesi gerektiğini vurguluyor ve “Gösterdikleriniz uluslararası insan hakları hukukunun ihlal edildiğine işaret ediyor. Hatta savaş suçu dahi teşkil edebilir” diyor.
İsrail ordusu ise bu olaya ilişkin yaptığı açıklamada ise, ölü savaşçının üzerinde patlayıcılar bulunduğu ve Kızılay görevlilerinin cesede dokunmayı reddettiği savunuldu.
Açıklamanın devamında “Bu nedenle İsrail askerleri, güvenliklerini sağlamak ve cesedin altında silah olup olmadığını kontrol etmek için onun elleri ile ayaklarını kontrol altına almak zorunda kaldı” savunması yapıldı.
BBC’nin elde ettiği kanıtlarını inceleyen bazı eski İsrailli askerler, İsrail ordusunun Batı Şeria’daki operasyonlarındaki uygulamalarının, Filistin silahlı direnişini daha da körüklemesinden korktuklarını söylüyor.
Aralarından biri, “Filistinlilerin, her gün yaşadığı şekilde, askerlerle karşı karşıya gelmek ve sanki hiçbir şey olmamış gibi hayata devam edilebileceğini düşünmek, bu gerçeklikte yaşayan insanların silaha sarılamayacağını varsaymak, en iyi ihtimalle saflık ve onlara insan olarak bakmamaktır” dedi.
Bu eski asker sözlerini “İşler daha da kötüye gidiyor” diyerek bitiriyor.
]]>Üniversiteler mezuniyet törenlerine sayılı günler kala kampüslerdeki gösterilerle başa çıkmaya çalışırken yüzlerce öğrencinin gözaltına alındığı bildiriliyor.
Öğrenciler neden Gazze’deki savaşı protesto ediyor?
Öğrenciler 7 Ekim’den bu yana Gazze’deki savaşa karşı gösteriler, oturma eylemleri ve açlık grevleri düzenledi. Son dönemde ise üniversite kampüslerinde kamp kurmaya başladılar.
Bu öğrenciler üniversitelerin İsrail’le ilişkisi olan şirketlerle finansal bağlarını koparmasını talep ediyor.
İsrail’de ya da İsrailli kuruluşlarla iş yapan şirketlerin Gazze’de devam eden savaşta suç ortağı olduğunu söyleyen öğrenciler, bu şirketlere yatırım yapan üniversitelerin de suça dahil olduğunu savunuyor.
Üniversitelere yapılan bağışlar, araştırma laboratuvarlarından burs fonlarına kadar birçok şeyi finanse ediyor. Ancak bu bağışlar çoğunlukla milyonlarca ve milyarlarca dolarlık yatırımlardan elde edilen getirilerden oluşuyor.
Colombia Üniversitesi’nde neler yaşandı?
Bu ayın başlarında Columbia Üniversitesi Rektörü Minouche Shafik’in kampüsteki antisemitizm iddiaları hakkında Kongre önünde ifade verdiği sırada yüzlerce öğrenci üniversitenin New York City kampüsünde kamp kurdu.
Gazze’de ateşkes talep eden öğrenciler üniversite liderlerine İsrail ile bağlantılarını koparma çağrısında bulundu.
Üniversite ise protestonun üniversite kurallarını ihlal ettiğini söyledi ve protestoyu dağıtmak için polisi çağırdı. 100’den fazla öğrenci kampüse izinsiz girdikleri gerekçesiyle gözaltına alındı.
Öğrenciler bu olaydan sonra yeniden bir araya geldi ve protestoların üçüncü haftasına girildi.
Columbia Üniversitesi’nde yüz yüze dersler durduruldu.
Bu süreçte protestoları düzenleyenlerle yapılan görüşmeler başarısızlıkla sonuçlandı ve göstericilerden bazıları üniversiteden uzaklaştırıldı.
Salı günü öğrenciler üniversiteye bağlı Hamilton Hall adlı binayı ele geçirdi.
Columbia Üniversitesi sözcüsü Ben Chang, “binayı işgal eden öğrencilerin okuldan atılmakla karşı karşıya olduklarını” söyledi.
Başka nerelerde protesto ediliyor?
Columbia Üniversitesi’nde giderek büyüyen protestolar en az 22 eyalette ve başkent Washington DC’de özel ve devlet üniversitelerinde benzer gösterilere ilham kaynağı oldu.
Kuzeydoğu bölgesi: George Washington; Brown; Yale; Harvard; Emerson; NYU (New York Üniversitesi); Georgetown; American; Maryland Üniversitesi; John Hopkins; Tufts; Cornell; Pennsylvania Üniversitesi; Princeton; Temple; Northeastern; MIT; The New School; Rochester Üniversitesi; Pittsburgh Üniversitesi
Batı kıyısı: California Politeknik Eyalet Üniversitesi; Humboldt; Güney California Üniversitesi; California Üniversitesi, Los Angeles; California Üniversitesi, Berkeley; Washington Üniversitesi
Ortabatı bölgesi: Northwestern; St Louis’deki Washington Üniversitesi; Indiana Üniversitesi; Michigan Üniversitesi; Ohio Eyalet Üniversitesi; Minnesota Üniversitesi; Miami Üniversitesi; Ohio Üniversitesi; Columbia College Chicago; Chicago Üniversitesi
Güney: Emory; Vanderbilt; North Carolina Üniversitesi, Charlotte; North Carolina Üniversitesi, Chapel Hill; Kennesaw State; Florida Eyalet Üniversitesi; Virginia Tech; Georgia Üniversitesi, Athens
Güneybatı: Austin’deki Texas Üniversitesi; Rice; Arizona Eyalet Üniversitesi
ABD dışı: Filistin yanlısı protestocular geçtiğimiz hafta Avustralya, Kanada, Fransa, İtalya ve İngiltere’deki üniversite kampüslerinde de bir araya geldi.
Üniversiteler bu konuda ne yaptı?
Bazıları öğrencilerle müzakere ederken, diğerleri polisi çağırdı ve öğrencilere çeşitli ültimatomlar verdi.
En son Pazartesi günü Texas, Utah ve Virginia’da protesto eden bazı öğrenciler gözaltına alındı.
Boston’daki Northwestern Üniversitesi ile protestocular arasında kurulan kamp alanının büyüklüğünü sınırlayan bir anlaşmaya varıldı.
Öte yandan ABD’de siyasetçiler protestoların bazılarında antisemitizm iddialarına dikkat çekerek üniversitelere daha fazlasını yapmaları çağrısında bulundu.
Çeşitli kampüslerde BBC’ye konuşan Yahudi öğrenciler ise tanık oldukları veya deneyimledikleri bazı olayların onları rahatsız ettiğini ve korkuttuğunu söyledi.
Bu öğrenciler, Hamas’ı destekleyici sloganlar atıldığını, fiziksel kavgaların meydana geldiğini ve tehditkar davranışlar deneyimlediklerini belirtti.
Protestolar işe yaradı mı?
Üniversite kampüslerindeki Filistin yanlısı gruplar yıllardır üniversitelerini İsrail’e karşı Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar Hareketi’ni (BDS) desteklemeye çağırıyor.
ABD’deki bazı üniversiteler geçmişte İsrail ile çeşitli finansal bağlarını kesmiş olsa da, hiçbiri BDS hareketine dahil olmadı.
Üniversitelerin İsrail’le bağlarını koparmasının aslında Gazze’deki savaş üzerinde çok fazla etkisi olmaz ama protestocular bunun savaştan kazanç sağlayanları açığa çıkarmak ve sorunlara ilişkin farkındalık yaratmak açısından önemli olduğunu savunuyor.
Öğrenciler neden Vietnam savaşıyla ilgili protestolara başvuruyor?
Columbia Üniversitesi ve başka üniversitelerdeki öğrenciler, 1960’ların sonunda ABD’nin Vietnam Savaşı’na katılmasına karşı düzenlenen protestolara dikkat çekiyorlar.
Bu protestolarda binlerce kişi gözaltına alınmış ve polisle şiddetli çatışmalar yaşanmıştı.
1970 yılında Ohio’da dört öğrenci Ulusal Muhafızların ateş açması sonucu öldürülmüştü.
Onların ölümü ülke çapında bir öğrenci grevini tetiklemiş ve yüzlerce üniversite kapanmıştı.
]]>MAKASLA ŞEYTAN TIRNAĞINI KESMEYE ÇALIŞTI
Rusya’da yaşayan Çeçenistan uyruklu 10 yaşındaki Umisha Lakhieva, parmağındaki şeytan tırnağı uzayınca kaşımaya başladı. Küçük çocuk bir süre sonra makasla şeytan tırnağını kendisi kesmeye çalışsa da parmağının enfeksiyon kapmasını önleyemedi. Basit bir sorun gibi gözükmesi nedeniyle ailesi ve kendisinin ihmal ettiği sorun zamanla büyüdü.
Küçük hastanın parmağı 3 gün içinde hızla şişmeye başladı. Hastanın şikâyetleri 1 haftalık sürede geçmeyip akıntı ve siyahlaşma da başlayınca Lakhieva ailesi, acil olarak Rusya’da bir hastaneye başvurdu. 4. sınıf öğrencisi olan Umisha için hekimler ilaç tedavisine başladı. İlaç tedavisine rağmen küçük kızın parmağında iyileşme yaşanmadı, hatta zaman geçtikçe durum daha da kötüleşti. Parmaktaki ölü dokunun tamamen eli sararak enfeksiyonun tüm vücuda yayılmasından korkan Rus doktorlar, aileye parmağın kesilmesi önerisinde bulundu. Bu öneri karşısında şoke olan aile, küçük kızlarının tedavisi için Türkiye’ye gelme kararı aldı.

1 AY HASTANEDE GÖZLEM ALTINDA KALDI
İstanbul’da bir özel hastaneye başvuran küçük Umisha’nın önce parmağındaki ölü deri temizlendi, ardından bu dokular kesilerek flep yapıldı. 4 saat süren bir ameliyata alınan hastanın parmağı, Türk hekimlerin 1 ay süren başarılı tedavisiyle kurtarıldı.
Hastanın tedavi süreci ile ilgili bilgi veren Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Prof. Dr. Yakup Çil, ameliyat kararı aldıklarında parmağın rengi tamamen siyaha dönmüş olduğunun altını çizdi.
Parmağın kurtarılma ihtimalinin çok zor olduğunu aileye anlatarak yola çıktıklarını belirten Prof. Dr. Çil, şu açıklamalarda bulundu:
“Hastamıza kasık bölgesinden damarı ile birlikte kaldırılan, ‘kasık flapi’ adı verilen bir işlem gerçekleştirdik. Özellikli dokuları ilgili bölgeye getirebilmek için mikroskop altında bir işlem uyguladık. Ameliyat 4 saat sürdü. Parmaktaki ölü dokular temizlendikten sonra, kasıktaki damarlı doku getirildi. Böylece hem o bölgenin kanlanmasını daha iyi hale getirdik hem de parmağın canlılığını (yumuşak doku örtüsünü) sağlayarak parmağı kurtarmaya çalıştık. Ameliyat sonrasında herhangi bir komplikasyon gözlemlemedik. Hastamız hastanemizde 1 ay gözlem altında kaldı. Kontrollerde aktarılan dokunun yaşadığı ve başarılı olduğu görüldü.”
“EKSTRA DENEYİM GEREKTİREN BİR AMELİYAT YAPTIK”
Hastasına ülkesine döndükten sonra parmak hareketlerine devam etmesini söylediklerini ifade eden Prof. Dr. Çil, “10 yaşındaki hastamızın söylediklerimizi harfiyen yapması için ailesi ile hep temas halinde olduk. Yara iyileşmesi tamamlandı ve artık parmak kesilme tehlikesinden kurtuldu. Ufak gibi gözüken şeytan tırnağından oluşan enfeksiyonun çocuğun tamamen parmağının kesilmesine yol açmasını ve hatta vücuda yayılmasını önledik. Bundan sonraki süreçte hastamız takibimizde olacak. Parmağın gelişimi ve büyümesi devam ediyor.
Bu gerçekleştirdiğimiz ameliyat, mikrocerrahi gerektiren özellikli bir ameliyat. Böyle bir ameliyatı çocuk hastaya yapmak ekstra tecrübe ve yetenek gerektiriyor. Hastanenin de donanımlı olması ve olası komplikasyonlara karşı hastanede ilgili tüm branşların hizmette olması gerekmektedir” şeklinde konuştu.
“PARMAĞIM KESİLECEK DİYE ÇOK KORKTUM”
Tedavi sürecinde yaşadıklarını anlatan Umisha Lakhieva ise “Şeytan tırnağına yaptığım küçük müdahale neredeyse beni parmağımdan ediyordu. Hatta o enfeksiyon vücuduma yayılsaydı, belki de daha kötü sonuçlar doğurup sağlığımı tehdit edecekti. Parmağım kesilecek diye çok korktum. Morarmış halini gördükçe çok üzüldüm. Hekimlerin uzun uğraş ve emekleri sonucunda parmağım düzeldi. Çok mutluyum. Yakup Hoca’yı bulduğumuz için kendimi çok şanslı hissediyorum” ifadelerini kullandı.
“ŞİMDİ SIRADA ESTETİK AMELİYAT VAR”
Hastanede 1 ay kaldıklarını ancak sonunda kızlarının parmağının kurtarılması nedeniyle çok mutlu oldukların dile getiren hastanın annesi Zarema Lakhieva ise “Eğer hastanede yapılan müdahale olmasaydı, çocuğumun parmağı kesilmek zorunda olacaktı. Şimdi parmağı kurtarıldı, sırada parmağın düzgün gözükmesi için estetik ameliyat var” dedi.
]]>Hollanda’nın milli günü dolayısıyla Marmaris’te bir otelde Hollanda Marmaris Fahri Konsolosluğu ev sahipliğinde “Kral Günü” resepsiyonu düzenlendi. Programa Muğla Valisi İdris Akbıyık, Marmaris Kaymakamı Nurullah Kaya, Marmaris Belediye Başkanı Acar Ünlü, Hollanda’nın Ankara Büyükelçisi Joep Wijnands ve eşi Carmen Van Toorenburg, ilçe protokolü, çok sayıda kamu kurum temsilcisi, turizmciler ve davetliler katıldı. İki ülkenin milli marşlarının okunmasının ardından bir konuşma yapan Büyükelçi Wijnands, Hollanda Kralı Willem Alexander’ın doğum gününü kutlamak için bir araya geldiklerini ve kraliyet ailesinin adının “turuncu” anlamına gelmesinden dolayı Hollanda’da bu rengin ulusal sembol olduğunu belirterek, hem Hollanda’nın hem de Türkiye’nin Avrupa Şampiyonası’nda karşılaşmasını ümit ettiğini, karşılaşma sırasında turuncu giyinmeyi sevdiklerini ifade etti. Wijnands, 100 yıl önce ülkesi ile yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti arasında dostluk anlaşması imzalandığını hatırlatarak, “1612’den beri Türkiye ile temas halindeyiz. Diplomatik bağlarımız 400 yıldan daha eskiye dayanıyor ve yüzyıllar boyunca çok çok yakın ortaklar haline geldik. Türkler ve Hollandalılar yüzyıllardır ticaret yapıyoruz ve şu anda Hollanda 3 binden fazla şirketle temsil ediliyor. Hollanda olarak en büyük doğrudan yabancı ülke yatırımcısı olmaktan gurur duyuyoruz” dedi.
Türkiye’nin Hollanda Başbakanının NATO Genel Sekreterliği görevine adaylığını destekleme kararının memnuniyet verici olduğunu belirten Büyükelçi Wijnands, “Bu destekten dolayı Türkiye’ye çok müteşekkiriz. Hollanda, Türkiye’yi bugünlerde tehlikede olduğumuz jeopolitik meselelerin çözümünde oynadığı büyük rol ve tabii ki NATO içindeki yakın işbirliği nedeniyle çok önemli bir ortak olarak görüyor. Hollandalılar ile Türkler arasında aile bağları var. Hollanda’da çok büyük, başarılı ve öne çıkan bir Türk topluluğumuz var. Hollanda’da yarım milyona yakın insan Türk kökenlidir. Bu, Almanya ve Fransa’dan sonra dünyanın üçüncü büyük Türk topluluğudur” diye konuştu.
Büyükelçi Wijnands, ülkesinin sembolünün turuncu rengi ve Hollanda’ya Osmanlı’dan getirilen laleler olduğunu belirterek, bu konuda müteşekkir olduğunu sözlerine ekledi. Marmaris Sanat Festivali’nde iki ülke arasındaki güçlü işbirliğinin devam edeceğini açıklayan Wijnands, Hollandalı sanatçı ve bestelerin festivalde yer alacağını ifade etti. Ülkeleri arasında çok yakın somut ve sıcak bağların olduğunu belirten Büyükelçi Wijnands, Hollanda’nın vize konusunda yardımcı olduğunu, sorunun siyasi değil salgın sonrasında yaşanan yoğunluktan kaynaklandığını da söyledi. Wijnands, “Hollanda-Türk Dostluk Ormanı’nın şekillenmesine yardımcı olan çifte vatandaşlarımıza harika çalışmaları için teşekkür ediyorum. Ormanı restore etmenin yanı sıra dostluğumuzu da geliştirmek için 10 bin ağaç bağışında bulunmuştuk. 10 bin ağaç bağışı daha yapıyoruz. 20 bin ağaç bağışı yapmaktan mutluyuz” dedi.
Wijnands, Türk iş adamlarının, Türk öğrencilerinin, Türk turistlerin Hollanda’ya gelmesini istedikleri gibi Hollandalı turistlerin de Türkiye’ye gelmesi için ellerinden geleni yaptıklarını sözlerine ekledi.
Hollanda’nın Marmaris Fahri Konsolosu Murat Azgun ise, yaptığı konuşmada Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra 1924 yılında imzalanan Hollanda-Türkiye Dostluk Anlaşması’nın 100. yılını kutladıklarına değinerek, “Geçen yıl deprem felaketi dolayısıyla kutlama yapmadık. Hollanda deprem bölgesinde arama kurtarma ve yardım konusunda aktif rol oynadı. 150 milyon euroluk yardım yaptı. Birçok sosyal faaliyet yürütüldü. Bu yıl da 100. yıl kutlamaları çerçevesinde konserler, sergiler ve kültürel etkinliklere destek olacağız” dedi.
Büyükelçi Wijnands, Valis Akbıyık’a 10 bin fidan dikimi için bağış çeki takdim ederek, Marmaris’in eskisinden daha yeşil olması dileklerini iletti. Vali Akbıyık, Hollanda’nın Milli Günü’nü kutlayarak, fidan desteğinden dolayı Wijnands’a teşekkür etti. – MUĞLA
]]>UYARI: Bu haber, bazı okuyucularımızın rahatsız edici bulabileceği açıklamalar ve görseller içeriyor.
Geçtiğimiz altı ayın en kötü anlarından biri hepimizin sokakta uyuduğu geceydi. Gazze’nin güneyindeki Han Yunus’ta şiddetli soğuktan birbirine sokulmuş eşimin ve çocuklarımın yüzlerine baktığımda çaresiz hissettim.
19 yaşındaki ikizlerim Zakia ve Batul, 14 yaşındaki kızım Yumna, sekiz yaşındaki oğlum Mohamed ve beş yaşındaki en küçük kızım Razan, anneleri Zaynab ile birlikte kaldırımda yatıyorlardı.
Filistin Kızılayı Derneği’nin genel merkezinin önünde dinlenmeye çalışırken top atışlarının sesleri gece boyunca yankılandı ve tepemizde İnsansız Hava Araçları (İHA) vızıldadı.
Kiralayacak bir daire bulmayı başarmıştık ama ev sahibi o gün önceden arayıp İsrail ordusunun binanın bombalanacağı konusunda kendisini uyardığını söylemişti. Ben o sırada çalışıyordum ama ailem çantalarını alıp kaçtı.
Filistin Kızılayı genel merkezinde buluştuk, halihazırda yerinden edilmiş insanlarla doluydu.
Erkek kardeşimle birlikte bütün gece karton kutuların üzerinde oturup ne yapmamız gerektiğini konuştuk.
Birkaç gün önce, 13 Ekim’de, İsrail ordusu Gazze’nin kuzeyindeki herkese güvenlik için güneye gitmelerini söyledikten sonra, Cibaliye kasabasındaki evlerimizden, sahip olduklarımızın çoğunu geride bırakıp kaçmıştık.
Taşınmamız söylenen bölgede bombalanmaktan yeni kurtulmuştuk. Aileme hiçbir koruma sağlayamadığım için kızgın, küçük düşürülmüş ve berbat hissediyordum.
Sonunda ailem Gazze’nin merkezindeki Nuseyrat’ta bir daireye taşındı, ben BBC ekibiyle birlikte Han Yunus’taki Nasır Hastanesindeki bir çadırda kaldım. Onları birkaç günde bir ziyaret ediyordum.
İnternet ve telefon sinyalleri yer yer kesildiği için iletişim kurmakta zorlanıyorduk. Bir keresinde ailemden dört ya da beş gün boyunca haber alamadım.
Han Yunus’ta -yaklaşık yedi kişilik- BBC ekibi olarak günde bir öğün yemek yiyorduk. Bazen yemek olduğunda bile yemiyorduk çünkü tuvalet için gidecek yer yok denecek kadar azdı.
Bu süreçte arkadaşım Al Jazeera televizyonunun Gazze büro şefi Wael Dahdouh korkunç bir kayıp yaşadı.
Ailesinin kaldığı ev İsrail’in hava saldırısında vuruldu. Eşi, ergenlik çağındaki oğlu, yedi yaşındaki kızı ve bir yaşındaki torunu öldürüldü.
İsrail ordusu sivil kayıplarını azaltmak için “makul önlemler” aldığını söylüyor ve bu vakada “bölgedeki Hamas terörist altyapısını hedef aldığını” açıklamıştı.
20 yıldır tanıdığım arkadaşımın Gazze’nin merkezinde çocuklarının kefenlerine sarıldığı görüntüleri izledim. Onun yanında olabilmeyi diledim.
Onun haberi, başka arkadaşların, akrabaların ve komşuların ölüm haberleriyle birlikte geldi. Kalbim acıyordu. Savaşta yaklaşık 200 kişiyi kaybetmiştim.
O gün haberi sunarken canlı yayında ağladım. Gece yanaklarımdan yaşlar süzülerek uyandım. Wael’in görüntüsü aklımdan çıkmıyordu.
15 yıldır Gazze’deki çatışmaları takip ediyorum ama bu savaş, onu tetikleyen benzeri görülmemiş saldırıdan kayıpların boyutuna kadar ayrı bir yere sahip.
7 Ekim günü saat 06.15’te büyük patlamalar ve çocuklarımın çığlıklarıyla uyandım. Çatıya çıktım ve Gazze’den İsrail’e atılan roketleri gördüm.
Hamas’ın – yaklaşık 1.200 kişinin öldüğü ve 250 kişinin rehin alındığı saldırıda – İsrail sınırını aştığını anladığımızda İsrail’in tepkisinin daha önce gördüğümüz hiçbir şeye benzemeyeceğini biliyorduk.
Hamas yönetimindeki Sağlık Bakanlığına göre şu anda Gazze’de 34 binden fazla insan öldürüldü. Yaralanma ve ölüm riski devam ediyor.
Savaşın başlamasından iki gün sonra yiyecek stoklamak için aceleyle Cibaliye’deki pazarımıza gittim. Aynı amaçla gelen çok sayıda kişiyle kalabalıktı.
Ancak ben ayrıldıktan 10 dakika sonra bölge yoğun bir şekilde bombalandı. Birkaç dakika önce alışveriş yaptığım büyük pazar da dahil olmak üzere bütün bir yer yok edildi.
Mağaza sahiplerinin yüzlerini tanıyordum. Çoğu ölenler arasındaydı.
Uluslararası Af Örgütü, en az 69 kişinin öldüğü saldırının savaş suçu olarak incelenmesi gerektiğini açıkladı.
İsrail ordusu BBC’nin bu olayla ilgili sorusuna yanıt vermedi.
İsrail ordusu savaş boyunca, operasyonlarının sivillerin yaşadığı bölgelerde faaliyet gösterdiğini iddia ettiği Hamas’ı hedef aldığını açıkladı.
Ayrıca “askeri hedeflere yönelik saldırıların uluslararası hukukun ilgili hükümlerine tabi olduğu” da belirtiliyor.
Savaştan önce Cibaliye güzel ve sakin bir kasabaydı. Orada doğdum; ailemle birlikte sevgi ve gelecekle ilgili planlarla dolu, sade ve mutlu bir hayat yaşıyordum.
Kasabanın doğusunda kendi ellerimle zeytin, limon ve portakal ağaçları diktiğim bir çiftliğim vardı. Huzurluydu, işten sonra orada çay içmeyi severdim.
Evlerimizi ve BBC’nin Gazze Şehrindeki ofisini geride bırakarak Gazze’nin kuzeyinden Han Yunus’a doğru kaçmaya karar verdiğimiz gün, hayatımda bir dönüm noktasıydı.
Ailem ve ben, bir arabaya 10’dan fazla kişi sığdırılmış halde, yaya ya da eşya yüklü araçların içindeki on binlerce insanla birlikte tek bir yol boyunca, güneye doğru zorlukla ilerledik.
Yolculuk, yolun her iki tarafındaki yakın bölgelere hava saldırılarıyla kesintiye uğradı. Ailemin ve kalabalığın yüzlerinde kafa karışıklığı, keder ve belirsizlik vardı.
Çocuklar bana, “Nereye gidiyoruz? Yarın dönecek miyiz?” diye sorup duruyordu.
Gerçekten çocukluğumun, ebeveynlerimin ve nişan günümüzde eşimle çekilmiş fotoğrafların olduğu albümümüzü yanıma almış olsaydım. Babam Arapça öğretmeniydi, keşke o öldükten sonra sakladığım bazı kitaplarını da alsaydım.
Daha sonra bir komşumdan evimin tamamen yıkıldığını, çiftliğimin yandığını öğrendim.
Güneye doğru korkunç ve gerçeküstü yolculuktan ve Kızılay genel merkezinin dışarısındaki gecemizden sonra, birkaç hafta boyunca Han Yunus’tan çalışmaya devam ettim. Ailem hâlâ Nuseyrat’taydı ve onlardan ayrı kalmak duygusal açıdan beni çok etkiledi.
Ardından Aralık ayı başlarında İsrail, Gazzeliler’e Han Yunus’un bazı bölgelerini terk etmelerini ve Refah dahil daha güneydeki diğer bölgelere gitmelerini söylemeye başladı.
İsrail ordusu beni ve ailemi birbirimize bağlayan kuzeye giden ana yolu da kapattı. Onlara nasıl ulaşacağımı ya da ulaşırsam nereye gitmemiz gerektiğini bilmiyordum. Refah zaten yüz binlerce insanla aşırı kalabalık haldeydi ve kalacak yer neredeyse yoktu.
Günlerce karmaşık duygularla boğuştum. İsrail güçlerinin ana yollara doğru ilerlediği; güneyi orta ve kuzey bölgelerden ayırmayı amaçladığı yönünde haberler yayıldı. Benim ya da ailemin öldürülmemizden ve birbirimizi bir daha göremeyeceğimizden çok korkuyordum.
İlk defa kendimi kaybettiğimi hissettim. Hangi gün olduğunu bile bilmiyordum. İşi bırakıp ailemin yanına dönmeyi düşündüm. Ölürsek birlikte ölürdük.
Sonunda 11 Aralık’ta bir meslektaşımla birlikte arka yoldan Nuseyrat’a doğru yola çıktık. Oraya vardığımda en küçük çocuklarım bana sarılmak için koştular, Razan boynuma uzandı ve sımsıkı tutundu.
Aileyi Refah’a taşımayı başardık. BBC ekibi de oraya taşınmış ve haber yapmaya devam etmişti. Bazı korkunç anlar yaşadık.
Aralık ayı sonlarında İsrail ordusunun Gazze’deki yetkililere yaklaşık 80 cesedi teslim ettiği haberini ben aktarıyordum. Ordu, aralarında rehine olup olmadığının kontrol edilebilmesi için cesetleri Gazze’den İsrail’e götürdüğünü açıkladı.
Büyük bir kamyon Refah bölgesindeki mezarlığa girdi. Konteyner açıldığında çok yoğun bir koku yayıldı. Önlüklü ve maskeli adamlar, mavi plastiğe sarılı kalıntıları, bir kepçenin kumlu zeminde kazdığı toplu mezara yerleştirdi.
Daha önce hiç böyle bir sahne görmemiştim. Ne kadar korkunç olduğunu anlatmak zor.
Ocak ayında, Refah’taki bir hastaneye getirilen birkaç cesetle ilgili haberi aktarıyordum; bunlar arasında Wael Al-Dahdouh’un en büyük oğlu Hamza da vardı, Al Jazeera için çalışan bir gazeteciydi.
Wael’e bunu kim söyleyecekti? Halihazırda karşılaştığı trajedilerden sonra imkansız görünüyordu. Meslektaşlarımdan birinin Wael’in bir yakınını arayıp haberi ilettiğini bile duymak istemedim.
Hamza ve meslektaşı serbest kameraman Mustafa Thuraya, bölgedeki başka bir saldırının haberini yaptıktan sonra İsrail’in arabalarına düzenlediği hava saldırısında öldürüldü.
İsrail ordusu bu kişilerin “Gazze merkezli terör örgütlerinin üyesi olduklarını” iddia ediyor. Aileler ve Al Jazeera iddiaları asılsız olduğu gerekçesiyle reddediyor.
İsrail ordusu ikilinin insansız hava araçları kullanarak “ordu birliklerine yakın bir tehdit oluşturduğunu” söyledi, ancak Washington Post gazetesinin araştırmasında “ikisinin de o gün gazetecilik dışında başka bir faaliyette bulunduğuna dair hiçbir işaret bulunamadı”.
Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütüne göre 7 Ekim’den bu yana Gazze’de 100’den fazla gazeteci öldürüldü; bunların büyük çoğunluğunun Filistinli olduğu biliniyor.
İsrail ordusu, “gazetecileri asla kasten hedef almadığını ve almayacağını” söylüyor.
Ordu, “Gazeteciler de dahil olmak üzere sivillere zararı azaltmak için operasyonel olarak mümkün olan tüm önlemleri aldığını” ancak “aktif bir savaş bölgesinde kalmanın doğası gereği riskler taşıdığını” belirtiyor.
Sonunda BBC ekibinin ailelerinin Gazze’den ayrılma izni aldığı haberi geldi. Dört hafta sonra biz de nihayet Mısırlı yetkililerin kolaylaştırıcılığıyla Refah sınır kapısından ayrıldık.
Bunları Katar’da yazıyorum. Ama ben burada temiz bir otelde yemek yerken, Cibaliye’de yemek için ot söküp hayvan yemi öğüttüklerini biliyorum. Yemek yemek bana zor geliyor; zehir yemek gibi.
Gelecek bulanık. Gazze benim hayatım. Bir gün geri dönmek isterim ama şimdilik bu imkansız görünüyor.
]]>Devletler hastaneleri bombalayıp sivilleri öldürebiliyor, sivillere tecavüz ya da işkence edebiliyor, hem de hiçbir yaptırım uygulanmadan.
Peki bu gibi sözleşmeleri yeniden değerlendirmenin vakti gelmedi mi? BBC Rusça Servisi’nden Olga Prosvirova yazdı.
Modern uluslararası insan hakları hukukunun temelleri üç temel belgenin öne çıktığı 19’uncu yüzyıla dayanıyor.
Bu sonuncu anlaşma uluslararası topluma ilk kez, “Etkinliği kesin olan ve cephede ciddi bir avantaj sağlayan belli silahların insani nedenlerle bırakılmasına değer mi?” sorusunu yöneltti.
Süregelen savaşlar sonrasında Lahey Sözleşmeleri ortaya çıktı ve ilk kez savaşanlar ve savaşmayanlar arasındaki farklılık – asker sivil ayrımı- vurgulandı.
2020 yılında Tel Aviv Üniversitesi’nden Doreen Lusting ile Cambridge Üniversitesi’nden Eyal Benvenisti, savaşın kanunları ve kurallarını belirleyen ilk sözleşmeleri inceledi.
İki akademisyen, ülkelerin insanlık ilkelerinden bahsederken aslında insansever ya da insancıl gerekçelerden yola çıkmadığını savunuyorlar. Avrupa ülkelerinin asıl amacının sivilleri korumaktan çok, ordularını korumak olduğunu belirtiyorlar.
Uluslararası hukuk alanında çalışan Kopenhag Üniversitesi’nden Gleb Bogush, “Uluslararası hukuku devletler yarattı ve devletler her zaman ordularının ihtiyaçlarını gözettiler. İnsani kaygılar daha çok yaralılar ve hasta kategorisindekiler içindi. 19’uncu yüzyılda siviller de savaşa pek dahil olmuyordu, savaş ordular arasındaydı” diye açıklıyor.
II. Dünya Savaşı sonrası dönem
Savaş sonrası 20’inci yüzyılın ilk yarısında ülkeler var olan sözleşmeleri hayata geçirmeye çalıştılar.
Ancak İkinci Dünya Savaşı başladığında 1940 yılında İsviçre’de düzenlenmesi planlanan bir konferans iptal oldu.
Savaş birçok ülkeyi çatışmalar devam ederken uluslararası kurallar belirlemeye yöneltti.
Nazi Almanyası’nın yenilgiye uğratılması ile devletler daha tam ve net kurallar oluşturmak istediler.
Böylece Cenevre Sözleşmeleri doğdu. Metinde şu başlıklara yer veriliyordu:
Aslında özünde modern bir sistem doğmuş oldu. Bugün Cenevre Sözleşmeleri uluslararası insan hakları hukukunun temeli olarak niteleniyor.
Sözleşmenin 1950’de imzaya açılması sonrası on yıllar boyunca pek çok devlet imzacı oldu. Şu an imzacı olan ülke sayısı 194.
Ancak bazı devletler sözleşmelerin bir kısmını, bazıları tamamını onaylıyor.
Çatışmalar nasıl bir değişim geçirdi?
İlk insani hukuk metinlerinin ortaya çıktığı 19’uncu yüzyıldan farklı olarak, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çatışmalar farklı bir hâl aldı.
Artık eskisi kadar çatışma yok. Aynı zamanda savaş ilan etme kavramı da giderek kayboluyor.
Çoğu savaş, uluslararası statüde değil.
Üstelik uluslararası sayılabilecek savaşlar da değişti, örneğin düşman devlet kavramı ortadan kayboldu.
Son 20 yılın en kanlı savaşını, IŞİD yani Irak Şam İslam Devleti ile savaşı ele alalım. IŞİD kendini devlet olarak nitelese de uluslararası hukuk bunu tanımıyor. Dolayısıyla uluslararası sözleşmeler bu koşullara tam uygunluk göstermiyor.
11 Eylül saldırıları sonrası ilan edilen ve 20 yıl süren “Teröre Karşı Savaş” sonucu yüz binlerce kişi öldü. Yasal anlamıyla bu küresel çatışma bir savaş değildi ve buradaki “savaş” kavramı daha çok siyasi bir metafordu (yoksullukla savaş ya da pandemiyle savaş gibi).
Bu süreç bazı soruların ortaya atılmasına zemin oluşturdu:
Cenevre Sözleşmeleri modern dünyanın gerçekleri ile uyumlu mu? IŞİD ya da El Kaide gibi örgütlerle mücadele eden ordular, bu örgütlerin yazılı sözleşmeleri umursamadığı düşünülürse, ne yapacaklar?
Öte yandan, uluslararası hukukta “terörizm” kavramının herkes tarafından kabul edilen ortak bir tanımı olmadığı görülüyor.
“Kuruluşları terörist ilan etmek ve liderlerine ya da üyelerine yaptırım uygulamak yaygın ancak tanımın kendisine dair ortak anlayış geliştirilemedi” diyen Bogush, devletlerin bu kavramı siyasi nedenlerle ve siyasi rakiplerini zor duruma düşürmek için “istismar ettiği” görüşünde:
“’Teröre Karşı Savaş’ kavramı en temel kuralları unutmamıza neden oldu. Suçluları ‘terörist’ diye niteleyip insanlıktan çıkardığımızda hukukun üstünlüğü etkisizleşir ve bu bir tehlike yaratır. Şiddet sarmalı sonsuz olur.”
Cenevre Üniversitesi’nde hukuk profesörü Marco Sassoli’ye göre bu gibi tartışmalar 1949’da değil de bugün gündemde olsaydı, ülkeler asla Cenevre Sözleşmeleri’ni onaylamazlardı. Sassoli, bu sözleşmeleri modernize etme çabalarının ters etki yarattığını savunuyor.
Uluslararası sivil haklar kuruluşlarının oluşturduğu bir ağ olan INCLO’dan Kirill Koroteev’e göre asıl sorun devletlerin hiçbir konuda pratikte anlaşamaması.
Koroteev, “Sadece Rusya ve Hamas değil, İsrail, ABD ve Ukrayna da ihlallerle suçlanıyor. Bu her suçlamanın doğru olduğunu göstermiyor ama sonuçta bu suçlamalar ortada” diyor.
Moskova merkezli Memorial İnsan Hakları Merkezi’nde hukuk birimini yöneten Natalya SekreterevaYa göre, “Rusya’nın eylemleri, (ABD tarafından) Guantanamo’daki mahkumların alıkonması, rehin almalar – bunların hepsi birer suç. Kanun bunu söylüyor ve kurbanlar da, suçlular da, gözlemciler de bunu gayet iyi biliyor”.
Uzmanlar, uluslararası hukuk ihlallerinin, cezalandırılsın ya da cezalandırılmasın, birer ihlal olduğunu vurguluyor.
Gerçek şu ki, çoğu zaman ihlaller cezasız kalıyor.
Michigan Üniversitesi’nden hukuk profesörü Stephen Ratner’a göre, konu uluslararası savaşlar ve iç savaşlara gelince, uluslararası sözleşmeler her şeye rağmen önemini koruyor.
Hukukun uygulanması
Burada zayıf halka, uluslararası hukukun hayata geçirilmesinde yaşanan sorunlar.
Cenevre Sözleşmesi’nin ihlaline yönelik yaptırımlar imzacı devletlerin hukuk sistemlerinde yer alıyor. Dolayısıyla bu tarz davaların ya da suçlamaların o ülkenin askeri mahkemeleri ya da sivil mahkemelerince ele alınması beklenir. Teoride devletlerin uluslararası hukuku ciddi şekilde ihlal edenler hakkında dava açma yükümlülüğü var.
Ülkeler arası anlaşmazlıkları çözmek için Lahey’de 1946’de Uluslararası Adalet Divanı kuruldu.
Kağıt üstünde her şey iyi. Mahkemenin verdiği kararların bağlayıcılığı var ve herhangi bir temyiz mekanizması yok.
Ancak sorun şu ki bu mahkemenin devletlere kararlarına uymaları yönünde baskı yapan herhangi bir mekanizması bulunmuyor. Örneğin Ukrayna Rusya’nın işgalinin ikinci gününde mahkemeye gittiğinde Lahey Rusya’ya düşmanlıkları sona erdirmesini söyledi ancak savaş buna rağmen iki yıldan fazladır sürüyor.
Savaş suçlarını ise Uluslararası Ceza Mahkemesi soruşturuyor. Ancak suçlu Lahey’de mahkeme önüne çıkmadığı sürece ceza almaktan kaçabiliyor çünkü gıyabında ceza verilemiyor.
Bu mahkeme kurulduğundan bu yana, Sudan’ın eski lideri Ömer El Beşir’in de aralarında olduğu 40 kişiye suçlamalar yöneltildi. Beşir hakkında tutuklama kararı, Sudan’da soykırım suçlamalarından 10 yıl sonra, ancak 2020’de darbeyle devrildikten sonra çıkarıldı.
20’den fazla ülke, Rusya’nın Ukrayna ile savaşı sürerken kendi yasal araçlarını kullanarak olası savaş suçlarını soruşturuyor.
Siviller ve sivil binalara yönelik saldırıları Mart 2022’den beri soruşturan Almanya’nın yanında, İspanya, Fransa ve Litvanya gibi savaşa doğrudan dahil olmayan başka ülkeler de benzer soruşturmalar yürütüyor.
Sekretareva, “Putin ya da Netanyahu’ya gidip parmağını sallayarak onları uluslararası hukuk ihlallerini sonlandırmaya zorlayacak bir ‘uluslararası polis’ yok” diye açıklıyor. “Uluslararası Adalet Divanı bazı geçici önlemler almalarını talep etse de hem Rusya hem İsrail bunları duymazdan geliyor” diye de ekliyor.
Ukrayna’daki savaş bir soruyu daha ortaya attı:
Uluslararası hukuku ihlal eden ülkeler BM Güvenlik Konseyi’nde buluşmaya devam ederse, bu kurum nasıl çalışacak?
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan uzun süredir veto hakkının yalnızca BM Güvenlik Konseyi’ndeki 5 daimi üyede olmasını eleştirerek, “Dünya 5’ten büyüktür” ifadesini kullandı ve diğer üye devletlerin de bu gibi haklara sahip olması gerektiğini savundu. Pek çok kişi artık ona katılıyor.
Birleşmiş Milletler Anlaşması’nın bakış açısına göre ise, daimi üyelerin Güvenlik Konseyi’nden atılamayacağı düşünülürse bu gerçekçi değil.
Teoride bir ülke BM’den tamamen çıkarılabilir ancak bu sadece Güvenlik Konseyi’nin önerisi ile olur. Yine burada da daimi üyelerin veto hakkı meselesi devreye giriyor.
Peki bu durumda nasıl doğru çalışan bir mekanizma yaratabiliriz?
Bogush, bunun “devletlerin iyi niyetini temel alan bir mekanizma” olması gerektiğini belirtiyor ve ekliyor:
“Yalnızca kötü haller cezalandırılmamalı, iyi haller de ödüllendirilmeli. Devletlerin belli bir olumlu gündemi de olmalı.
“Eğer devletlerin iyi niyetini de görürsek, ihlalleri olduğu durumda, bunlar düzeltilmesi gereken noksanlıklar olarak algılanacaktır. Eğer kötü niyet söz konusuysa, bir devlet ahlaka aykırı davranıyorsa, elbette burada daha büyük sorunlar doğacaktır. Ancak bir kuralı ihlal etmek yeni bir kural yaratmaz; yalnız hem o kuralın sorunlu olduğu kısımları hem de o kurala uyması gerekenlerin hatalarını gösterir.”
]]>Gennady Laptev, “Hayatımın yarısından fazlasını burada geçirdim” diyor. Geniş omuzlu Ukraynalı bilimadamı, bir zamanlar Çernobil’in soğutma havuzu olan kuru alana bakarken efkarla gülümsüyor:
“Temizleme çalışmalarına dahil olduğumda 25 yaşımdaydım. Şimdi 60’ıma yaklaştım.”
Binlerce kişi 1986’daki meydana gelen ve tarihin en büyük nükleer felâketi olan patlamanın ardından Çernobil’deki temizleme çalışmalarında görev yaptı.
Gennady bana küçük bir masa boyutlarındaki platformu gösteriyor. Toz toplaması için buraya konmuş. Bu rezervuar, 2014 yılında yakınlardaki havzadan su çekme işlemleri durduğunda kurumuştu. Çernobil’deki patlamayan üç reaktör tamamen kapatıldıktan 14 yıl sonra.
Toz zerrelerindeki radyoaktif kirliliği ölçmek yıllardır devam eden çalışmaların sadece küçük bir parçası.
Çernobil faciasıyla birlikte bu bölge de devasa bir nükleer laboratuvara dönüştü. Yüzlerce bilim insanı, buraya gelip doğanın bu kadar büyük bir nükleer felâketin ardından nasıl kendisini toparladığını inceledi.
Küresel felakete dönüşen kaza
26 Nisan 1986. Saat sabaha karşı 01:23. Çernobil nükleer santralindeki mühendisler 4 nolu reaktörün elektriğini kesiyor. Amaç olası bir elektrik kesintisi durumunda reaktörün nasıl kontrol altında tutulacağının bir provasını yapmak. Ancak mühendislerin bilmediği şey, reaktör bu tatbikat öncesinde zaten dengesiz bir durumda.
Güç kesintisi, reaktöre su taşıyan türbinleri yavaşlatıyor. Daha az suyun reaktöre pompalanmasıyla buharlaşma hızlanıyor ve içerideki buhar basıncı birikiyor. Mühendisler durumun farkına varıp reaktörü kapatmaya çalıştığında iş işten geçmiş oluyor.
Büyük bir patlamayla reaktörün tavanı havaya uçuyor. Reaktör atmosfere maruz kalıyor. Reaktörün havayla teması sonucu başlayan yangın 10 gün boyunca devam ediyor. Radyoaktif bulutlar, Avrupa’nın önemli bir bölümüne radyoaktif serpinti olarak dökülüyor.
Çernobil’de çıkan yangını söndürmek üzere bölgeye çok sayıda itfaiye ekibi gönderilmişti. İtfaiyecilerden 134’ü akut radyasyon dozuna maruz kalmıştı. 28’i birkaç ay içerisinde hayatını kaybetti. Kazadan bu yan en az 19’u daha öldü.
Ukrayna HidroMeteoroloji Enstitüsü’nde çevre bilimci olan Gennady, bölgenin tahliye edilmesinden sadece üç ay sonra Çernobil’de çalışmaya başlamış.
“Her gün Kiev’den helikopterlerle buraya getirilirdik” diyor. Görevleri toprak ve su örnekleri toplamakmış.
“Radyoaktif kirliliğin nereye kadar yayıldığını anlamaya çalışıyorduk. Görevimiz yasak bölgenin ilk haritasını oluşturmaktı.”
Bugün yasak bölge Ukrayna ve Beyaz Rusya arasında 4 bin kilometrekarelik bir alanı kapsıyor. Neredeyse tüm İstanbul kadar büyük bir alan.
Santrale 30 kilometre mesafedeki tüm yerleşim yerleri tahliye edilmişti. Kimsenin buralara geri dönmesine izin verilmeyecekti.
Ancak faciadan sadece birkaç ay sonra yasak bölgenin dış çemberine geri dönüşlere göz yumulmuştu.
Narodichi kasabasının nüfusu 2500. Yasak bölgenin içinde yer alıyor. Bölge sınırına yakın bir konumda. Resmi olarak radyoaktif kirliliğin bulunduğu bu bölgede son derece sıkı denetimler var. Burada tarım yasak ve yeni yapılaşmaya da izin verilmiyor.
Ancak bugün Ukrayna’nın bu bölgelerini ‘radyoaktif’ ya da ‘radyoaktif değil’ diyerek ikiye ayırmak kolay değil. Yürütülen çalışmalar Çernobil’in durumunun daha karmaşık olduğunu gösteriyor.
Arazinin de kendine göre kuralları var.
Öyle ki radyasyon korkusu Narodichi’nin sakinlerine radyasyonun kendisinden daha fazla zarar veriyor olabilir.
‘Burada uçaktakinden daha az radyasyon var’
Gennady’nin omzunun üstünden nükleer santralin yükseldiğini görebiliyorum. Bulunduğumuz kurumuş havzaya mesafesi bir kilometreden az.
Dev çelik kalkan güneşin altında parıldıyor. Bu çelik kalkan 4 nolu reaktörü tamamen kaplamış durumda. Kazanın yaşandığı reaktörün üzerine 2016’da yerleştirilmişti.
Kalkanın altında ise robot vinçler, 33 yıllık radyoaktif yıkıntıyı temizliyor.
İngiltere’deki Portsmouth Üniversitesi’nden Jim Smith, Gennady’nin arkadaşı ve 1990’dan bu yana Çernobil’i inceliyor. Yasak bölgeye sayısız iş gezisi düzenlemiş. Bana bir dozimetre gösteriyor. Telefon büyüklüğünde siyah bir cihaz.
Bulunduğumuz bölgede ne kadar radyasyona maruz kaldığımızı ölçüyor. 1986’daki radyoaktif serpintiyle yayılan nükleer yakıt tozunun atomları rastgele biçimde parçalanıyor. Büyük enerji dalgaları yayıyorlar ve Jim’in elindeki cihaz da her saat aldığımız radyasyon seviyesini ölçüyor.
Ölçüm birimi mikrosievert. Ancak başka radyasyon seviyeleriyle kıyaslayabildiğim zaman benim için bir anlam ifade edebiliyor. Örneğin, Kiev’den buraya gelirken bindiğimiz uçakta dozimetre bir ara 1.8 mikrosievert seviyesini göstermişti.
Jim, “Şu an seviye 0.6” diyor. “Yani uçakta maruz kaldığımız radyasyonun üçte biri civarında.”
Çernobil santrali arkamızda yükselirken duyduklarıma inanamıyorum. Jim ise radyoaktif bir gezegende yaşadığımızı ve radyasyonun doğada her yerde mevcut olduğunu söylüyor.
Jim, “Evet yasak bölgede radyoaktif kirlilik var. Ama küresel radyasyon haritası çıkaracak olsaydık, yasak bölge içerisinde sadece küçük cepler kırmızı olarak işaretlenirdi” diyor.
Her ne kadar yasak bölgenin sınırları değişmediyse de, bölgede doğa fazlasıyla dönüşmüş durumda.
İnsanların terk edip gittiği yerleri doğa yeniden ele geçirmiş.
Jim ve çalışma arkadaşları bölgeden örnekler topluyor. Kamera tuzakları kuruyorlar. Bölgedeki vahşi yaşamı, radyasyonun vahşi yaşam üzerindeki etkilerini inceliyorlar.
İncelemelerimizin ikinci günümde araştırma ekibini kızıl ormana doğru takip ediyorum.
1986’da rüzgarların yönü nedeniyle radyoaktif serpintinin büyük bölümü bu bölgeyi etkisi altına almış. Radyasyon seviyeleri hâlâ yüksek.
Giysilerimizin radyoaktif kirliliğe maruz kalmaması için özel bir kıyafet giyiyoruz.
Kızıl ormanda Jim’in dozimetresi 35 seviyesini gösteriyor. Soğutma havuzundaki seviyenin neredeyse 60 kat üzerinde.
Jim, “Burada fazla kalamayız” diyor. Hızla toprak örneklerini alıp, birkaç fotoğraf çekip araca dönüyorlar.
Burayakovka adlı köydeyse Jim ve ekibinin tutumu çok daha fazla. Koruyucu kıyafetleri çıkarıyorlar, işlerini çok daha ağırdan alıyorlar. Dozimetre 1.0 seviyesini gösteriyor. Hâlâ uçakta maruz kalınan radyasyondan düşük.
Ahşap bir evin içinde gördüklerimiz burada yaşayan halkın yüzleşmek zorunda kaldığı acı gerçeği özetliyor. Bir sandalyenin kolunda asılı duran palto yıllardır toplanan toz tabakasının altına gömülmüş vaziyette duruyor.
Ancak insanların geride bıraktıkları bahçeler ve tarlalar, vahşi hayvanlar için zengin bir habitata dönüşmüş.
Boz ayılar, vaşaklar ve yaban domuzlarına rastlamak mümkün.
Kiev Hayvanat Bahçesi’nden Dr. Maryana Shkvyria, insanların bölgeyi terk etmesiyle yasak bölgeye gelip yerleşen büyük memeli canlıları inceliyor.
Bazı araştırmalar radyoaktif kirliliğin en yüksek düzeyde olduğu bölgelerde kuşların DNA’larında bozulma olduğunu gösteriyor. Ancak Maryana’nın araştırması yasak bölgede vahşi yaşamın büyük bir ivme yakaladığına işaret ediyor.
Maryana için Çernobil kurtları özellikle dikkat çekici.
“15 yıldır onları inceliyoruz. Elimizde bir dizi veri var. Çernobil kurtları Ukrayna’da bulabileceğiniz en doğal kurtlar.”
Maryana’nın ‘doğal’dan kastı, buradaki kurtların neredeyse hiç insan üretimi gıda ile temas kurmaması.
Çernobil kurtları geyik avlıyor, hatta balık bile yakalıyor. Tuzaklanmış kameraların yakaladığı bazı görüntülerde beslenme alışkanlıklarına dair izlere rastlamak mümkün.
Eskiden bölge halkının bağları olan yerlerdeki ağaçlardan meyveler koparıp yiyorlar.
Ancak yasak bölgede yaşayan bir hayvan türü var ki, normal şartlarda buralarda olmamaları gerekir.
1998’de Ukraynalı zoologlar, doğaya yaklaşık 30 Przewalski atı salmıştı. Bugün sayıları 60’ı geçiyor ve Ukrayna – Beyaz Rusya arasında gidip geliyorlar.
Bu atların ana yurdu Moğolistan’ın stepleri. Tek tük binaların bulunduğu ormanlık araziler pek de bu atların tercih edeceği türden yerler değil.
Ancak Maryana “Ormanı çok iyi kullanıyorlar” diyor.
“Eski ahırlara ve evlere de kameralar yerleştiriyoruz. Buraları barınak olarak kullanıyorlar. Sivrisineklerden ya da güneşten korunuyorlar.”
Yasak bölgenin tek sakinleri vahşi hayvanlar değil.
Buradaki dördüncü günümde Maria’nın evine misafir oluyoruz. Biz geldiğimizde Maria evinin ön bahçesinde oturuyor. Kendimi kırık Ukraynacam ile tanıtmaya çalışırken sözümü yarıda kesip bana sıkı sıkı sarılıyor, yanaklarımdan öpüyor.
Bugün 78 yaşına basmış. Bizim için güzel de bir kahvaltı hazırlamış.
Bizi bir meyve ağacının altındaki masasına davet ediyor.
Saat sabah 09:00 olmasına rağmen sıcak bir gün ve güneş ışıldıyor. Maria yemekleri getirmeye başlıyor. İki de içki var. Birisi renksiz, diğeri koyu kırmızı.
Maria ve komşuları toplamda 15 kişilik bir topluluk. Pek çoğu yasak bölgeye geri dönmüşler ve eski evlerine yeniden yerleşmişler.
Buradan tahliye edilen ailelerin hepsine yakınlardaki bir kentte birer apartman dairesi tahsis edilmiş.
Ancak Maria ve annesi bu küçük kulübelerini ve bahçelerini terk etmeyi reddetmişler.
“Geri dönmemize izin vermediler ama ben annemin peşinden gittim” diyor Maria:
“O zamanlar 88 yaşındaydı. Bana hep ‘Ben gideceğim, ben gideceğim’ derdi. Ben de onu takip ettim.”
Yasak bölgede toplamda yaklaşık 200 kişi yaşıyor. Maria burada hayatın kolay olmadığını anlatıyor.
“Yaşımız ilerledi, her günü ayrı ayrı değerlendiriyoruz” diyor.
Maria çocukları Kiev’den ziyaret için geldiğinde çok mutlu olduğunu anlatarak “Burada yaşamak ilginç bir hayat değil. Ama buralar bizim toprağımız. Yeri doldurulamaz” diye ekliyor.
Yasak bölgede yaşayanlar çok küçük bir topluluk. Apar topar evlerini ve hayatlarını geride bırakarak bölgeyi terk edenlerin büyük kısmı geri dönememiş.
Pripyat’ta yaşayanların büyük kısmı nükleer santralde çalışan işçiler ve aileleriydi.
Santralden sadece birkaç kilometre mesafedeki bu kentin 50 bini aşkın sakini bir gecede her şeylerini geride bırakarak kenti tahliye etmişti.
Geri dönmelerine izin verilmedi. Kent bugün dünyanın en büyük hayalet şehri konumunda.
Ancak kısa bir süre önce Pripyat’ın kısa süreli ziyaretler için güvenli olduğu açıklandı.
2018’de yasak bölgeyi yaklaşık 60 bin kişi ziyarete geldi.
Kentin ziyarete açılmasıyla birlikte burayı ziyaret edenler, bu pek de iç açıcı olmayan seyahatlerini sosyal medyada #chernobyl etiketiyle paylaştıkları fotoğraflarla yaymaya başladılar.
Nükleer santrale Prypiat’tan daha uzak olan Çernobil kentinde ise radyoaktif kirlilik çok daha az.
Burada yaşayanların sayısı da daha fazla. Nükleer santralin temizlenmesinden sorumlu personel burada kalıyor.
Gennady, Jim ve ben de burada küçük bir otelde kalıyoruz. Beklenmedik derecede güzel bir bahçesi olan eski Sovyet tipi bir bina otele dönüştürülmüş.
Bahçeye otel çalışanlarından Irina bakıyor. Yılın üç ayını burada geçiriyor, sonra da görevini bir başkasına devrediyor. Burada geçirilebilecek süre birkaç ayla sınırlandırılıyor.
Irina santraldeki kazanın olduğu geceyi anlatıyor, Gennady de bizim için tercüme ediyor.
Irina o zamanlar büyükannesiyle birlikte Pripyat’ta yaşıyormuş.
27 Nisan’da, yani patlamadan bir gün sonra kent tahliye edilmişti. Kent sakinlerine Pripyat’ı hemen boşaltmaları söylenmişti.
Otobüslere bindirilip kentin dışına götürülmüşlerdi. Irina tahliye sırasında büyükannesinin evine doğru gidiyormuş:
“Büyükannemin bir arkadaşı bir kağnı arabasındaydı. Hayvanlarını kentin dışına çıkarmaya çalışıyordu. Büyükannem beni de yanına alıp alamayacağını sormuştu. Ben de kağnı arabasıyla kenti Pripyat’ı terk etmiştim. Ne olup bittiğini anlamamıştım.”
Ancak Irina bir şekilde buralara dönmek konusunda ısrarcı olmuş. Pripyat’a gidemese de buraya, Çernobil’e dönmüş. Bugün Pripyat’a giderse şu anki halini görünce çok sarsılacağını düşünüyor. Yine de Çernobil’deki otelinin küçük bahçesiyle gurur duyuyor.
“Burayı ziyaretçiler için olabildiğince güzel hale getirmeye gayret ediyorum. Belki eve döndüğünüzde Çernobil’in o kadar korkunç bir yer olmadığını anlatırsınız.”
.
]]>26 Nisan 1986’da, o dönem Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Ukrayna’nın başkenti Kiev’in 130 kilometre kuzeyindeki Çernobil kenti, insanlık tarihinin en korkunç çevre felaketlerinden birine sahne oldu.
Pripyat şehri yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali’nin dördüncü reaktöründe yaşanan patlama sonucu çevreye, 1945’te Hiroşima’ya atılan atom bombasının 50 katına eşit miktarda radyasyon yayıldı.
Patlamanın ardından radyoaktif madde yüklü bulutlar Türkiye dahil birçok ülkeyi etkiledi.
Çernobil nükleer faciası bazı bağımsız araştırmalara göre yaklaşık 200 bin kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep oldu.
Facianın etkileri nedeniyle yüz binlerce çocuk sakat dünyaya geldi, kanser vakalarının arttığı iddia edildi. Kazanın olumsuz etkilerinin nesiller boyunca sürmesi bekleniyor.
Çernobil’de 4 Nisan 2020’de başlayan ve yaklaşık iki hafta sonra ancak kontrol altına alınabilen orman yangını, nükleer facianın izlerinin günümüzde ne derece risk oluşturduğu konusunu da bir kez daha gündeme getirdi.
Görüşlerini aldığımız Ukraynalı bilim insanları bu konuda farklı ihtimallere işaret etti. 1986’da Çernobil Nükleer Santrali’nde çalışan, bugün ise Ukrayna Nükleer Enerji ve Sanayi Sektörü Emektarları Birliği Başkanı olan Maksim Kremen de o döneme dair anılarını bizimle paylaştı.
Çernobil Nükleer Santrali ne zaman inşa edildi?
O dönem Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde Çernobil Nükleer Santrali’nin inşasına 1970 yılında başlandı. Santralde çalışan personeller ve aileleri için üç kilometre mesafede Pripyat şehri kuruldu.
Santralin ilk reaktör ünitesi 1977 yılında faaliyete girdi. Daha sonra üç güç ünitesinin daha tamamlanmasıyla, yıllık enerji üretimi 29 milyar kilowatt saate ulaştı.
Çernobil Nükler Santrali’nin, her biri 1000 MW gücünde 12 reaktörle dünyanın en büyük nükleer enerji santrali haline getirilmesi planlanıyordu. Patlamadan önce dört reaktörle çalışan santralde, iki reaktör de inşa halindeydi. Kazaya uğrayan dördüncü ünite üç senedir faaliyetteydi.
Santralde 26 Nisan 1986’da neler yaşandı?
25 Nisan 1986 tarihinde, Çernobil Nükleer Santrali’nin dördüncü reaktöründe rutin koruyucu bakım çalışmalarının hazırlıklarına başlandı.
İleride olası acil bir durumda ek güç kaynağı olarak kullanılması için türbin jeneratörün test edilmesi planlanıyordu.
Deneyin 700-1000 MW güç seviyesinde yapılması kararlaştırıldı. Kazadan bir gün önce reaktörün gücü yaklaşık 1600 MW’ya düşürüldü ve test gereği acil durum soğutma sistemi kapatıldı.
Saat 23.10’da güç seviyesi 700 MW’ya indirilmeye başlandı. Otomatik güç moduna geçildi, ama güç durdurma ayarı 700 MW’ya ayarlanmadığından güç seviyesi 30 MW’ya düştü.
Görevli operatör gücü geri kazanmaya çalıştı ve sonunda testi planlananın altında bir seviye olan 200 MW gücünde başlattı.
26 Nisan saat 01.23’te kumanda tablosunda acil durdurma sinyali yandı. Operatör reaktörü durdurma düğmesine bastı ve kontrol çubukları aşağıya doğru hareket etmeye başladı. Güç seviyesi saniyeler içinde nominal değerin 100 katına ulaştı.
Durumun kontrolden çıkmasının ardından birkaç saniye arayla iki büyük patlama meydana geldi.
Görgü tanıklarının anlatımına göre, ilk patlamada kırmızı, ikinci patlamada mavi bir alev yükseldi ve ardından santralin üzeri dev bir mantar bulutuyla kaplandı.
Çernobil nükleer faciasına ne sebep oldu?
İnsanlık tarihinin en büyük nükleer faciasının asıl nedenleri konusunda bugün de tartışmalar sürüyor.
Sovyetler Birliği’nde o dönem kazanın sebeplerini araştırmak için kurulan devlet komisyonu, santral personelini ve yönetimini kazanın baş sorumlusu ilan etti.
Güvenlik kurallarını ihlal ettikleri gerekçesiyle santral müdürü Viktor Bryuhanov ve şef mühendis Nikolay Fomin 10’ar yıl, şef mühendis yardımcısı Anatoliy Dyatlov beş yıl, reaktör sorumlusu Aleksandr Kovalenko üç yıl, vardiya amiri Boris Rogojkin ve denetmen Yuriy Lauşkin ikişer yıl hapis cezasına çarptırıldı.
O dönem Çernobil Nükleer Santrali’nde teknik ayarlardan sorumlu personellerin yöneticisi olan, bugün ise Ukrayna Nükleer Enerji ve Sanayi Sektörü Emektarları Birliği Başkanlığını yürüten Maksim Kremen, patlamadan bir gün önce yaşadığı bir anıyı bizimle paylaştı:
“25 Nisan 1986 günü, iş çıkışı santralden ayrılırken tesadüfen Dyatlov ve Kovalenko’ya rastladım. Kovalenko yanıma yaklaşarak, reaktörün işleyişinde bir tuhaflık olduğunu söyledi. Ancak Dyatlov onu sert bir şekilde durdurdu ve sözlerini sürdürmesine izin vermedi. Bunun üzerinde durmamıştım, çünkü bu benim sorumluluğumda değildi.”
Reaktör sorumlusu ve şef mühendis yardımcısının reaktördeki sorunun farkında olduklarını tahmin ettiğini belirten Kremen, şöyle devam etti:
“Şef mühendis yardımcısı reaktörü durdurma komutunu verebilecek kararlılığa sahip değildi. Deneyi yerine getirememekten korkuyordu. Şef mühendisin mesleği elektrik mühendisliğiydi. Bu durumda yapması gereken tek bir şey vardı; reaktörü durdurmak. Taşıdıkları mesleki sorumluluğa rağmen bu kararı almaya korktular.”
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) bünyesindeki Uluslararası Nükleer Güvenlik Komitesi (INSAG) de ilk başlarda Sovyetler Birliği devletiyle aynı fikirdeydi.
Kazanın bazı kural ihlallerinin ve personel hatalarının bir araya gelmesi sonucu yaşandığı sonucuna varılan INSAG raporunda, santral yönetimi “deneyi ne pahasına olursa olsun yapmakla” suçlandı.
Fakat aynı kurum 1991 yılında kazayla ilgili yayımladığı yeni raporunda, “operasyonel personelin hatası sonucu başlayan kazanın, reaktörün yetersiz tasarımı nedeniyle bir felakete dönüştüğü” tespitine yer verdi.
INSAG, 1993 yılında hazırladığı nihai raporunda ise personel hatalarıyla ilgili daha önce varılan bazı tespitlerin yanlış olduğunu, kazanın reaktördeki tasarım hatası, reaktörün güvenlik standartlarını karşılamaması ve nükleer santraldeki genel güvenlik önlemlerinin yetersizliği nedeniyle meydana gelmiş olma ihtimalinin ağırlık kazandığını ileri sürdü.
Kazaya deprem, sabotaj ya da “terör eylemi”nin yol açmış olabileceği yönünde iddialar da ortaya atılsa da bunlara dair bir kanıt bulunmuyor.
Nükleer facianın sonuçları ne oldu?
Pripyat’ta yaşayan Maksim Kremen, 26 Nisan 1986 Cumartesi günü erkenden uyandı. O gün 6 yaşındaki oğluyla nehirde kano gezintisi yapmayı planlıyordu. Nükleer santrale bir kilometre mesafede bulunan garajın yolunu tuttular:
“Yolda santralde çalışan bir tanıdığıma rastladım. Dördüncü reaktörün çatısının çöktüğünü söyledi. Şoke olmuştum. Oğlumla birlikte garaja vardığımızda, dördüncü bloktan dumanlar yükseldiğini gördüm.
“Garajın çatısına çıktığımda korkunç bir tabloyla karşılaştım. Reaktörün kapağı geniş bir açıyla kalkmıştı ve boru hatları üzerinde asılıydı.
“Bunun üzerine eve dönmeye karar verdim. Mesai arkadaşlarımla benim evimde toplandık ve kazayı konuşmaya başladık. Pripyat’tan çıkmak mümkün değildi. Tüm dolmuşlar durdurulmuştu, özel otomobillerle de çıkışa izin verilmiyordu.
“Pripyat’ta 26 Nisan’ın diğer günlerden bir farkı yoktu. Günlük hayata dair hiçbir uyarı ve sınırlama yapılmadı. İnsanlar gruplar halinde toplanıyor ve santraldeki kazayı konuşuyorlardı.
“Cumartesi akşamı Pripyat’ın parti ve belediye yöneticileri ailelerini şehir dışına çıkardılar. Bu haber hemen yayıldı. Biz ise esirdik. Pazar günü insanları götürmeye başladılar.
“Kazadan önce her şey normaldi. İnsanlar otomobil satın alıyor, evlerini yapıyorlardı. Umutları vardı. Ama bir an geldi ve onlar için değerli olan her şey yok oldu…”
Nükleer faciadan bir süre sonra Pripyat şehrinde ve Çernobil nükleer santralinin çevresindeki 10 kilometrelik alanda yaşayanlar tahliye edildi. 1986 Mayıs ayında 30 kilometrelik bölgeden tahliye edilen kişilerin sayısı farklı verilerde 116 bin ile 350 bin arasında gösteriliyor.
Kazanın yol açtığı yangın 10 gün sürdü. Patlamanın etkisiyle çevreye yaklaşık 380 milyon kuri (radyoaktivite birimi) radyasyon yayıldı.
Yüzde 70’i Belarus, Ukrayna ve Rusya topraklarında yer alan 200 bin kilometrekarelik bir alan radyasyonun etkisi altında kaldı.
Kaza sonrası radyoaktif madde yüklü bulutlar Avrupa’da birçok ülkeye yayıldı.
Facia nedeniyle kaç kişinin hayatını kaybettiği günümüzde de tartışma konusu.
Nükleer felaket, ilk anda santralde görevli 31 kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Ancak kazanın asıl yıkıcı etkileri daha sonra ortaya çıktı.
Çernobil faciası bazı bağımsız araştırmalara göre yaklaşık 200 bin kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep oldu.
Farklı verilere göre, facianın etkilerini ortadan kaldırmak için yapılan çalışmalara Sovyetler Birliği’nde 600 bin ile 800 bin arasında görevli katıldı. Bu kişilerin 70 bininden fazlası kalıcı olarak sakat kaldı.
Maksim Kremen de 1986-1987 yıllarında bu çalışmalarda yer alan ve sonradan “onur madalyası” verilen kişilerden biriydi.
Kazanın etkileri nedeniyle Ukrayna’da 1,9 milyon, Belarus, Rusya, Ukrayna ve Avrupa ülkelerinde toplam 8,4 milyon kişi radyasyona maruz kaldı.
Patlamanın ardından santralin yakınlarındaki tüm çam ağaçları yüksek radyasyonun etkisiyle kızıl renge dönüştü ve öldü. Hayvanların tamamına yakını yok oldu.
Facianın Türkiye’ye etkileriyle ilgili de farklı iddialar ortaya atılmıştı.
Türk Tabipleri Birliği, facianın Türkiye’de özellikle Doğu Karadeniz bölgesini etkilediğine ve bölgedeki kanser vakalarıyla facia arasındaki ilişki olabileceğine dikkati çekmişti.
Farklı yetkililer ise bölgedeki kanser vakaları ile facia arasında ilişki bulunduğuna dair kanıt olmadığını ileri sürmüştü.
Çernobil günümüzde ne durumda?
1986’da Çernobil Nükleer Santrali’ndeki patlamadan bu yana yaklaşık 4 bin kilometrekarelik bir alan terk edilmiş durumda. Yasak bölge Ukrayna ve Belarus topraklarını kapsıyor. Santralin yakınlarındaki Pripyat kenti ise “hayalet şehre” dönüştü.
Radyoaktif kirliliğin bulunduğu bölgede tarım yasak ve yeni yapılaşmaya izin verilmiyor.
Yasak bölgeye 30 kilometre mesafede polis kontrol noktaları bulunuyor. Ancak buna rağmen şehir bugüne kadar birçok kez soygun ve yağmalama eylemlerine sahne oldu. “Hayalet şehir”de değerli eşyaların çalınmadığı neredeyse tek bir daire kalmadığı belirtiliyor.
Çernobil Nükleer Santrali’nin işleyen son reaktörü 15 Aralık 2000 tarihinde kapatıldı.
Nükleer facianın yaşandığı reaktörün enkazı, radyoaktif sızıntıyı engellemek için 2016 yılında dev bir çelik kalkanla örtüldü.
Günümüzde devre dışı olan Çernobil Nükleer Santrali’nde, nükleer tesislerin ve radyoaktif atıkların güvenliğinden, çevre denetiminden ve bilimsel çalışmalardan sorumlu devlet işletmesi faaliyet yürütüyor.
Bölgede güneş enerjisi santrali ve Avrupa için nükleer yakıt depolama tesisi kurmaya yönelik projeler de gündeme gelmişti.
Çernobil yangını turizme darbe vurdu
Nükleer facia sonrası yüksek radyasyona maruz kalan ormanlar, günümüzde ise adeta bir doğal yaşam cennetine dönüşmüş durumda.
Bölgede pek çok vahşi hayvan ve yüzlerce kuş türü yaşam sürüyor. Araştırmalar, yüksek radyasyon miktarının bugün Çernobil’deki vahşi doğaya ciddi bir olumsuz etkisi olmadığını gösteriyor.
Ancak bazı hayvanlarda anomalilere rastlanabiliyor. Örneğin, kuşlar arasında albino yaygın. Böceklerin ömrü normalden kısa, kemirgenlerde doğurganlık seviyesi düşük.
Çernobil Nükleer Santrali’nin patladığı bölge ve Pripyat şehri, son yıllarda dünyanın dört bir yanından turistleri ağırlıyor. Tüm dünyada büyük ilgi gören “Chernobyl” dizisinin de etkisiyle bölgeyi 2019 yılında resmi verilere göre 124 bin kişi ziyaret etti.
Fakat son yangının ardından Çernobil’deki turistik yerlerin üçte biri yok oldu. 1986’daki nükleer facia sonrası ilk tasfiye memurlarının yaşadıkları ahşap evlerin bulunduğu “İzumrudnoye” Sovyet gençlik kampının yanması en büyük kayıplardan biri oldu.
Nükleer felaketin bugünkü etkileri neler?
Çernobil, Rusya’nın Şubat 2022’de başlayan Ukrayna işgali ile yeniden gündeme geldi. Çernobil’de çalışan personel, 1 Nisan 2022 itibarıyla eski nükleer santrali ele geçiren Rus askerlerinin bölgeden ayrıldığını söyledi.
Çernobil’de 4 Nisan 2020’de başlayan ve yaklaşık iki hafta süren yangın da endişe yaratmıştı. Yangının Pripyat kentine ve radyoaktif atıkların yer aldığı tesislere iki kilometre mesafedeki bir bölgeye kadar ilerlemesi, Çernobil ile ilgili riskleri yeniden gündeme getirmişti.
Facianın günümüzdeki en önemli olumsuz etkisi, Ukrayna ve Belarus sınırları içinde yer alan yaklaşık 1 milyon hektarlık toprağın radyoaktif kirliliğin etkisi altında olması.
Görüşlerine başvurduğumuz Ukrayna Ulusal Bilimler Akademisi (NAN) Çevre Bilişimi Bölüm Başkanı İvan Kovalets, nükleer yakıt ve radyoaktif maddelerin kalıntılarının kontrol altında tutulmasının ve gömülmesinin günümüzdeki temel sorunlar olduğunu söylüyor.
Çernobil Nükleer Santrali’nin soğutma havuzunun dibinde çok sayıda radyoaktif madde bulunduğunu belirten akademisyen, şu risklere işaret ediyor:
“Havuzun kuruması halinde bu radyoaktif materyaller rüzgarın etkisiyle havaya karışabilir. Çernobil bölgesindeki orman yangınları da radyoaktif aktiviteyi artırabilir. Tüm bu sorunların çözümü için bölgede düzenli olarak çok sayıda uzmanın çalışması gerekiyor. Bu da onların sağlığı için bazı riskler oluşturuyor.”
Kovalets, bölgedeki yangınların ciddi bir risk yaratıp yaratmadığı konusundaki sorumuzu ise şöyle yanıtladı:
“Bazı radyoaktif atık depolarında uzun ömürlü radyoaktif materyaller bulunuyor. Bu nedenle elbette tehlike arz ediyorlar. Ancak bunlar genellikle betonarme bölmelerde depolandığından, yangınların bu materyallerin depolardan çıkmasına yol açması düşük ihtimal.
“Nükleer yakıt kalıntılarının bulunduğu depolama tesislerinde ise -sadece Çernobil için geçerli değil- kontrolsüz bir nükleer reaksiyonun yeniden başlaması (kritiklik kazası) ihtimali var. Ama bu nükleer patlama anlamına gelmiyor.”
NAN Nükleer Enerji Santrallerinin Güvenlik Sorunları Enstitüsü Müdür Yardımcısı Sergiy Paskeviç’e göre de bölgedeki radyoaktif atık depoları, yangın ya da sel ve kasırga gibi durumlarda radyoaktif maddelerin çevreye salınmasına yol açabilecek bir güvenlik riski oluşturmuyor.
Her iki uzman da, Çernobil’deki radyasyon miktarının günümüzde Ukrayna ve çevre ülkelerde insan sağlığını tehdit etmediği görüşünde.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) da son raporunda, Çernobil bölgesinde çıkan orman yangınlarının “havadaki radyoaktif partiküllerde tehlikeli bir artışa neden olmadığını” açıkladı. Raporda, ölçülen radyasyon seviyelerindeki artışın çok düşük olduğu ve insan sağlığı için risk oluşturmadığı belirtildi.
Ancak uzmanlar, insanlık tarihinin en büyük çevre felaketi olan Çernobil faciasının izlerinin günümüzde yaratabileceği olası risklerle ilgili daha fazla bilimsel araştırmaya ihtiyaç duyulduğunun altını çiziyor.
Not: Bu haber ilk olarak 26 Nisan 2020’de yayınlanmıştı.
]]>Ocak ayındaki ilk duruşmadan sonra tutuklu beş sanıktan ikisi serbest bırakıldı.
Ailelerin avukatları, Mart ayında serbest bırakılan otel sahibinin oğlu ve mühendisin yeniden tutuklanmasını talep edecek.
İlk duruşmadan sonra geçen 3 aylık süre içinde, sanık avukatları Ankara’daki Gazi Üniversitesi’nden ikinci bir rapor istedi.
İsias Otel aileleri, bu raporda otel enkazından örnek alınmadığını ve sadece projeler üzerinden inceleme yapıldığını kaydediyor. Aileler bu raporun reddedilerek, “daha donanımlı” bir üniversiteden rapor alınmasını isteyecek.
Aileler, iddianameye temel olan ve içinde kamu görevlilerinin de yer aldığı Karadeniz Teknik Üniversitesi raporunun esas alınmasını ve bu görevlilerin de soruşturma dosyasına girmesini istiyor.
BBC Türkçe’ye konuşan Murat Aktuğralı, henüz İsias Otel’deki ihmal iddiaları ile ilgili kamu görevlilerinin ifadesinin alınmadığını söyledi.
İkinci duruşmada, Gazimağusalı ailelerin yanına bakanlar ve siyasetçiler de hazır bulunacak.
Kuzey Kıbrıslı aileler ve avukatları yargılamanın, “bilinçli taksir” değil daha ciddi cezalar öngören “olası kast” suçlaması üzerine kurulması gerektiğini savunuyor.
Bilinçli taksirde öngörülmesine rağmen istenmeyen neticenin gerçekleşmeyeceği inancıyla hareket edilmesi, olası kastta ise istenmeyen neticenin öngörülmesi ancak bunun kabullenilmesi söz konusu.
35’i Kıbrıslı kafileden toplam 72 kişi yıkılan otelde hayatını kaybetti.
Aileler, otelin yıllar içindeki inşaatıyla ilgili olarak suçladıkları kişiler dışında dönemin belediye başkanı, valilik, AFAD ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığına da dava açtı.
6 Şubat’ta İsias Otel’de ne yaşandı?
Geçmiş yıllarda İsias Otel, Adıyaman’ın önemli otellerinden biriydi.
6 Şubat depremleri sırasında otel binası yıkıldı.
Kuzey Kıbrıs’taki Gazimağusa Türk Maarif Koleji’nden Adıyaman’a voleybol turnuvası için giden kız ve erkek voleybol takımı oyuncuları, veliler ve öğretmenlerden oluşan 39 kişilik kafile, depremler sırasında burada konaklıyordu.
Burası, tur rehberleri tarafından da tercih edilen bir oteldi.
Depremler sırasında Turist Rehberleri Birliği’nden yaklaşık 40 kişilik bir grup da eğitim için otelde kalıyordu.
Binanın yıkılması sonucu, Kuzey Kıbrıslı öğrenciler ile rehber ve rehber adaylarının büyük bölümünü oluşturduğu 72 kişi hayatını kaybetti.
Yaşamını yitiren, çoğunluğu öğrenci 35 Kuzey Kıbrıslı’nın cenazeleri, Gazimağusa’da defnedildi.
Bu ölümler, şehrin 1974’teki savaştan sonraki en büyük toplu kaybı.
Ada’da, hayatını kaybeden öğrenciler “Şampiyon Melekler” olarak anılmaya başlandı.
Kuzey Kıbrıslı aileler hem hukuk mücadelesi vermek hem de çocukları adına çeşitli projeler yürütmek amacıyla Şampiyon Melekleri Yaşatma Derneğini kurdu.
Dernek, davayla ilgili büyük bir kampanya başlattı.
Derneğin, bu kampanya kapsamında sosyal medyada kullandığı etiket ise #isiasortakdavamız oldu.
İddianame neler var? Bina neden yıkıldı?
Adıyaman Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianame, Aralık başında kabul edildi.
İddianamede 5’i tutuklu 11 sanık hakkında “bilinçli taksirle birden fazla işinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan 2 yıl 8’er aydan, 22 yıl 6’şar aya kadar hapis cezası talep ediliyor.
Dosyada, Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nün hazırladığı bilirkişi raporu da bulunuyor.
BBC Türkçe’nin incelediği iddianameye göre göre 1993’te otelin ruhsatı konut olarak alındı ancak ruhsat, 2001’de otel olarak yenilendi.
Raporda; kolon ve kirişlerin etriye aralıkları, kanca özellikleri, bindirme boyları, ankraj ve kenetleme boylarıyla ilgili eksikliklerin bulunduğu, donatı detayı eksikliklerinin binanın yıkılma nedenlerinden biri olabileceği, beton basınç dayanımlarının gerekli şartları sağlamadığının tespit edildiği belirtildi.
Dosyaya göre 2016’da binaya ruhsatsız kat eklendi ve deprem güvenliği göz ardı edilerek yapılan bu kat, yapının taşıyıcı sistemine ek yük getirdi.
Sanıkların binanın yapım tarihinde geçerli olan Deprem Bölgelerinde Yapılacak Binalar Hakkında Yönetmelik esaslarına yeterince uymadıkları belirtilen iddianamede, dönem itibarıyla bilim ve fennin gerektirdiği teknik şartlara aykırı davranarak binanın yıkılmasında kusurlarının bulunduğu ifade edildi.
KTÜ Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Can Altunışık, geçtiğimiz günlerde davadan bağımsız olarak gazetecilere yaptığı açıklamada, İsias Otel ile ilgili “Binanın yıkılış şeklinin, kovayı kaldırdıktan sonra kumun yayılış şekli gibi olduğunu görebiliyorsunuz” dedi.
]]>50 yaşındaki oyuncu, yazar ve şarkıcı Paola Cortellesi’nin C’è Ancora Domani (Hala Umut Var) adlı filmi, geçen yıl İtalya’da hem Barbie hem de Oppenheimer’ın önüne geçtikten sonra şimdi Avrupa’da gösterime giriyor.
Sinemalarda geçen ay itibarıyla neredeyse 40 milyon dolarlık bilet satışı yapan ve kadınların maruz kaldığı şiddeti ele alan film aynı zamanda bir İtalyan kadın yönetmen tarafından yönetilen en başarılı film seçildi.
BBC’ye konuşan Cortellesi, filmin başarısına hâlâ inanamadığını söyledi.
“Hiç kimse izleyicilerin bu filme olan ilgisini ve sevgisini tahmin edemezdi” diyen Cortellesi sözlerine şöyle devam etti:
“Yaklaşık 30 yıldır oyunculuk yapıyorum ve son 10 yıldır senaryo yazıyorum, şimdi de 50 yaşında ilk filmimi yaptım. Barbie gibi kadınların deneyimlerini ele alan dev bir filmle beyazperdeyi ve gişeyi paylaşmak sanırım iyi bir şey olmalı.”
‘Kadın cinayetleri ne yazık ki İtalya’da çok güncel bir konu’
Filmin İtalya’da bu kadar ses getirmesinin bir nedeni, Cortellesi tarafından canlandırılan filmin kahramanı Delia’nın kocası tarafından fiziksel ve duygusal tacize uğraması.
Filmde Cortellesi, İtalya’da kadınların ilk kez oy kullanma hakkına sahip olduğu 1946 yılında, savaş sonrası Roma’da yoksulluk içinde yaşayan bir ev kadını ve anneyi canlandırıyor.
Ancak hikaye İtalyan izleyicide kadınların güvenliğine ilişkin günümüz kaygıları yansıtıyor.
En güncel istatistiklere göre İtalya’da 2023 yılında 120 kadın öldürüldü. Bu, her üç günde bir kadına denk geliyor.
Bu kadınların yüzde 50’den fazlasının partnerleri ya da eski partnerleri tarafından, dörtte birinin ise çocukları (yüzde 89’u erkek çocuğu) tarafından öldürüldüğü belirtiliyor.
İtalya’da kadın cinayetleri konusu Kasım 2023’te, filmin gösterime girmesinde birkaç hafta sonra patlak verdi.
Giulia Cecchettin adlı 22 yaşındaki bir üniversite öğrencisinin, hala yargılanmayı bekleyen eski erkek arkadaşı tarafından öldürüldüğü yönündeki iddialar ülkede kitlesel protestolara yol açtı. Cecchettin’in cenazesine binlerce kişi katıldı.
Kadın cinayetlerinin “ne yazık ki İtalya’da çok ama çok güncel bir konu” olduğunu söyleyen Cortellesi, filmin “binlerce yıldır devam ettiğini” savunduğu kültürel bir zihniyeti keşfetmeye çalıştığını belirtiyor.
‘Nelerin değiştiğini ve nelerin aynı kaldığını karşılaştırmak istedim’
İtalya’da “Tutku suçları” olarak adlandırılan suçların 1981 yılından beri cezası var.
Temmuz 2023’te cinsel saldırının 10 saniyeden az sürmesi nedeniyle bir okul bekçisinin 17 yaşındaki bir kız öğrenciyi taciz etmekten beraat etmesi dünya çapında manşetlere taşındı.
“Kısa süreli taciz” ifadesi İtalya’da Instagram ve TikTok’ta #10secondi hashtag’iyle birlikte bir trend haline geldi.
Cortellesi, kadına yönelik şiddet temasının yıllardır senaryolarının yanı sıra oyunculuğunun da bir parçası olduğunu, ancak bunu bizzat yaşamadığını paylaşıyor.
“Nelerin değiştiğini ve nelerin aynı kaldığını karşılaştırmak için geçmişte geçen çağdaş bir film yapmak istedim” diyen Cortellesi devam ediyor:
“Artık kadınlar olarak bazı haklara ve güvencelere sahip olabiliriz, ancak toplumda değişmeyen şey, sevgiyi çarpıtan ve onu sahiplenme eylemine dönüştüren zihniyet. Bu yüzden daha iyi bir eğitim sistemine ihtiyacımız var.”
Mizahın kullanımı
C’è Ancora Domani zor konuları ele alan bir film olabilir, ancak Cortellesi, izleyicilerin filmle ilişki kurmasına yardımcı olmak için mizaha başvurduğunu söylüyor.
“Geçmişte yazdığım senaryolarda da aynı dili kullandım” diyen Cortellesi, “Bu komedi değil ama çok ciddi temalar hakkında konuşmak için komedi dilinin kullanımı” diye açıklıyor.
Cortellesi aynı zamanda İtalya’daki izleyici kitlesinin yüzde 45’inin erkek olduğunu belirtiyor ve bunu “büyük bir mutluluk” olarak nitelendiriyor.
Cortellesi, “Bu asla İtalyan erkeklere karşı bir film değil, paylaşmaya ve hayatta aynı yolda birlikte yürümeye bir davet. Erkekleri filmi izlemekten soğutmak ve onları suçlayan bir parmakla işaret ettiğimi düşünmelerini istemedim” diyor.
]]>
EYLEMLER GEORGETOWN VE GEORGE WASHİNTON ÜNİVERSİTELERİNE DE SIÇRADI
ABD’de ülke genelindeki üniversite kampüslerine yayılan ” İsrail’in Gazze’ye saldırılarına tepki” eylemlerine başkent Washington’da bulunan Georgetown ve George Washington üniversitelerinde okuyan öğrenciler de katıldı. ABD’nin önde gelen üniversitelerinden Georgetown ile George Washington üniversitelerinde bazı öğrenciler, sabah saatlerinde kampüslerinin bahçesinde toplanmaya başladı.
Georgetown Üniversitesinin ana kampüsünün ortasında yer alan büyük bahçede bir araya gelen yüzlerce öğrenci, “Özgür Filistin” ve “Gazze’de hemen ateşkes” sloganları attı. Bazı öğrenciler ise polisin sınırlı izin verdiği alanlarda çadırlar kurdu.

Ellerinde taşıdıkları pankartlarla Gazze’deki İsrail saldırılarına tepkilerini ortaya koyan öğrenciler, daha sonra toplu halde George Washington Üniversitesi (GW) kampüsüne doğru yürümeye başladı. Başkentin en büyük üniversitelerinden George Washington Üniversitesi’nin ana kampüsündeki bahçede bir araya gelen yüzlerce öğrenci de sloganlar atarak Gazze’ye desteklerini dile getirdi.
GW güvenlik görevlileri ise çevrede güvenlik önlemleri alarak öğrenci temsilcilerine sabah saat 07.00 ile akşam 19.00 arasında kampüste gösteri yapabileceklerini ve bu saatler dışında gösteri izin verilmeyeceğini bildirdi. Bahçede çadır kurmak üzere hazırlık yapan öğrencilerin sayısının artması ve diğer üniversite kampüslerinde olduğu gibi eylemlerin bir süre daha devam etmesi bekleniyor.

GÖSTERİLERİN BAŞLADIĞI COLUMBİA ÜNIVERSİTESİNDE İSTİFA ÇAĞRISI
ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, ülkede üniversite eylemlerinin yayılmasına önayak olan Columbia Üniversitesini ziyaret etti.
Johnson, kampüsteki Filistin’e destek gösterilerini “nefret ve antisemitizm” şeklinde niteleyerek, protestoları sonlandıramaması durumunda Rektör Nemat Minouche Shafik’in istifa etmesi çağrısında bulundu.

Kampüsteki protestoların kontrol altına alınmaması durumunda Başkan Joe Biden’ın yetkisini kullanarak Ulusal Muhafızları devreye sokması gerektiğini savunan Johnson’ın konuşması sık sık öğrencilerin yuhalamaları ile kesintiye uğradı.
Columbia Üniversitesindeki Yahudi öğrenciler ise Johnson’ın sözlerini yalanlayarak, Filistin destekçisi protestoların antisemitik bir tehdit oluşturmadığını savundu.

TEXAS ÜNİVERSİTESİ’NDE ÖĞRENCİLERE SERT MÜDAHALE
Filistin’e destek gösterisi düzenleyen ABD’deki Texas Üniversitesi öğrencilerine güvenlik güçleri sert müdahale etti. İsrail karşıtı gösteriye katılan 200 kadar öğrenci üniversitenin Austin yerleşkesinde toplandı. Polis ilk aşamada, grubu yönlendirdiğini iddia ettiği 17 kişiyi, daha sonra toplam 34 kişiyi gözaltına alırken, atlı birliklerin de dahil olduğu güvenlik güçleri ile öğrenciler arasında arbede yaşandı.

Polisin “dağılın” uyarılarına rağmen üniversite bahçesine oturarak eylemlerine devam eden öğrenciler, güvenlik güçleri tarafından çembere alındı. Texas Valisi Greg Abbott ise sosyal medya platformu X’ten yaptığı paylaşımda, kalabalık dağılana kadar protestocuların gözaltına alınmaya devam edileceğini kaydetti.

Abbott, “Bu protestocuların yeri hapishane. Texas’ta antisemitizme müsamaha gösterilmeyecektir, nokta. Texas’taki herhangi bir üniversitede nefret dolu, Yahudi karşıtı protestolara katılan öğrenciler okuldan atılmalıdır.” ifadelerini kullandı.

MARYLAND ÜNİVERSİTESİ
ABD’de başkent Washington’a yarım saatlik mesafedeki Maryland Üniversitesinden bir grup öğrenci, İsrail’in Gazze’deki saldırılarına tepki amacıyla üniversite kampüsünün bahçesinde eyleme başladı.
Yüzden fazla öğrencinin katıldığı ve aralarında farklı din ve etnik kökene mensup öğrencilerin bulunduğu grup, Gazze’de acil ateşkes için sloganlar attı.

GÜNEY CALİFORNİA ÜNİVERSİTESİ
ABD’nin önde gelen üniversitelerinden Güney California Üniversitesinde polis, öğrencilerin kampüsün belli bölgelerine çadır kurmasına izin vermedi.
Göstericilerin dağılması için uyarılarda bulunan polis, gün içinde halen gösterilerine devam eden bir grup öğrenciyi gözaltına aldı. Polis daha sonra üniversitenin ana kampüsünü halkın kullanımına kapattı.
Öğrencilere dağılmaları için 10 dakika süre tanıyan Los Angeles polisi, gösteriye devam eden 93 öğrenciyi “izinsiz gösteri düzenleme” suçuyla gözaltına aldı.

CALİFORNİA BERKELEY ÜNİVERSİTESİ
ABD’deki California Berkeley Üniversitesinde öğrenciler, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesi ve üniversite yönetiminin İsrail’e destek veren şirketlerle ilişkilerini kesmesi talebi ile üniversite kampüsünde “dayanışma kampı” kurdu.
Öte yandan, Üniversite Sözcüsü, üniversitenin yatırım politikalarını değiştirmeye yönelik bir planları olmadığını söyledi.

PİTTSBURGH VE BROWN ÜNİVERSİTELERİ
ABD’deki Pittsburgh Üniversitesinde öğrenciler, üniversite yönetimini İsrail’i finanse eden kişi ve kurumlarla mali ilişkilerini kesmeye çağırdı.
Gösteriyi düzenleyen Sam Weiner, üniversite yönetimi taleplerini karşılayana kadar gösterilere devam edeceklerini söyledi.
ABD’deki Brown Üniversitesinden yaklaşık 80 öğrenci, kampüste kamp kurarak üniversitenin İsrail bağlantılı şirketlerle işbirliğini kesmesini talep etti.

Videonun yayımlanmasının ardından Hersh Goldberg-Polin adlı rehinenin ailesi, 23 yaşındaki oğullarını “güçlü olmaya” ve “hayatta kalmaya” çağırdı.
Videonun ne zaman çekildiği bilinmiyor, ancak Hersh Goldberg-Polin 200 gündür rehin tutulduğunu söylüyor.
Goldberg-Polin’in annesi ve babası, tarafların bir an önce rehinelerin serbest bırakılmasını sağlayacak bir anlaşmaya varmasını talep etti.
Çarşamba günü Hamas’ın Telegram hesabında yayınlanan videoda baskı altında konuşan Goldberg-Polin, tıbbi yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi ve İsrail hükümetinin rehinelerin kurtarılmasını müzakere etme girişimlerini eleştirdi.
Haftalardır süren müzakerelerden henüz bir anlaşma çıkmadı. Hamas Gazze’de tutulduğu düşünülen 133 rehineden 40’ının serbest bırakılması karşılığında altı haftalık bir ateşkes önerisini reddetti. Bu süreçte en az 30 rehinenin öldüğü tahmin ediliyor.
Öte yandan İsrail, uyarılara rağmen Gazze’nin güneyindeki Refah’a yönelik saldırı planlarını sürdürüyor gibi görünüyor.
ABD dahil pek çok ülke, saldırının bölgede barınan 1,5 milyon kişi için felakete yol açabileceğini söylüyor.
Rehine Goldberg-Polin Supernova müzik festivalindeydi
Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısı sırasında Hersh Goldberg-Polin Supernova müzik festivaline katılmıştı.
Festivalde 360’dan fazla kişi öldürüldü.
Saldırı sırasında onlarca kişiyle birlikte bir sığınakta saklandı ancak silahlı kişiler dışarıda toplanarak el bombaları atmaya başladı.
Hayatta olduğuna dair son görüntü, Hamas tarafından çekilen ve 7 Ekim’de sol kolunun bir kısmı kopmuş halde bir kamyonete bindirildiğini gösteren bir videoydu.
Çarşamba günü yayımlanan videoda Goldberg-Polin, “vücudumun her yerinde ciddi yaralar var, yaşam savaşı veriyorum” diyor ve acil tıbbi yardıma ihtiyacı olduğunu belirtiyor.
Goldberg-Polin ayrıca İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve hükümetini rehineleri “terk etmekle” suçluyor, “Senden bekleneni yap ve bizi derhal eve getir” diyor.
Rehineler ve Kayıp Aileler Forumu, Goldberg-Polin ailesinin yeni videonun yayınlanmasına izin verdiğini söyledi.
Forum, “Bu üzücü video, bu korkunç insani krizi çözmek ve sevdiklerimizin güvenli bir şekilde geri dönmesini sağlamak üzere hızlı ve kararlı bir şekilde harekete geçilmesi için acil bir çağrı niteliğindedir” dedi.
Hersh Goldberg-Polin’in anne ve babası da kendi video mesajlarını yayımladılar.
Jon Polin videoda, “Bugün Hersh’ün videosunu görmek bizi çok etkiledi” dedi ve şöyle devam etti:
“Onu hayatta gördüğümüz için rahatladık ama aynı zamanda onun ve diğer tüm rehinelerin ve bu bölgede acı çeken herkesin sağlığı ve refahı için endişeliyiz.”
Jon Polin, “Bugüne kadar müzakere yürüten tüm tarafların liderlerine bir çağrıda bulunuyoruz. Buna Katar, Mısır, ABD, Hamas ve İsrail de dahil. Cesur olun, elinizi taşın altına koyun, bu anı yakalayın ve hepimizi sevdiklerimize kavuşturacak ve bu bölgedeki acıları sona erdirecek bir anlaşma yapın” dedi.
Rachel Polin daha sonra oğluna doğrudan seslenerek, “Hersh, 201 gün sonra ilk kez bugün sesini duyduk ve eğer bizi duyabiliyorsan, sana şunu söylüyoruz. Seni seviyoruz, güçlü kal, hayatta kal” dedi.
İsrail ordusu sözcüsü Daniel Hagari, “Bu psikolojik terör videosu sadece Hamas’ın 7 Ekim’de yaptıklarını hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda rehineleri ve ailelerini de terörize eden bu terör örgütünün ne kadar hasta olduğunu da hatırlatıyor” ifadelerini kullandı.
Kasım ayında varılan bir anlaşmanın ardından Hamas, bir haftalık ateşkes ve İsrail hapishanelerindeki 240 Filistinli mahkum karşılığında çoğu kadın ve çocuk 105 rehineyi serbest bırakmıştı.
Gazze sağlık bakanlığına göre 7 Ekim’den bu yana İsrail’in Gazze’de büyük bir yıkıma neden olan saldırılarında 34 bin 200’den fazla kişi öldürüldü.
]]>Ay başında da Hazine Bakanı Janet Yellen ikinci kez Çin’e gitmişti. Washington Çin’e daha sık elçi göndererek işbirliği sinyalleri veriyor.
Devlet Başkanı Şi Jinping’in geçtiğimiz Kasım ayında San Francisco’yu ziyaret etmesinden bu yana Pekin de ABD ile farklılıklardan ziyade ortak yönleri vurgulama peşinde.
Pekin ayrıca yavaşlayan ekonomisini canlandırmak için yabancı yatırımcıları ülkeye çekmeye çalışırken, son aylarda daha yumuşak bir diplomatik yaklaşım benimsemiş görünüyor.
Blinken’in ziyareti öncesinde konuşan üst düzey bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisine göre ABD, “yanlış hesap ya da çatışma” olasılığını önlemek için “rekabeti sorumlu bir şekilde yönetme” çağrısında bulunuyor.
Bu, görüşmelerin kolay olacağı anlamına gelmiyor. ABD-Çin ilişkileri son yıllarda gelişse de hala gerilim ve şüphe içeriyor.
Blinken’in uçağı Çarşamba günü Pasifik üzerinde Rus topraklarının güneyinden Tayvan’ın kuzeyindeki kıyı şeridine ve Güney Çin Denizi’ne doğru yol aldı. Bu rota iki ülke arasında sorun olan noktaların bir yansıması gibi.
Geçen yılın başlarında Çin’e ait olduğundan şüphelenilen bir casus balonu aynı hava sahasında, ABD’ye ait Alaska üzerinde uçarak uluslararası bir krizi tetiklemiş ve ABD-Çin ilişkilerinin dibe vurmasına neden olmuştu.
Blinken’in Şanghay’a inmesinden birkaç saat önce ABD Senatosu, Başkan Biden’ın Tayvan’a 8 milyar dolar ekstra askeri yardım öngören bir yasa tasarısı paketini kabul etti. Pekin, ABD’nin en büyük müttefiki olan özerk ada üzerinde hak iddia ediyor.
Paket ayrıca, TikTok’un Çinli ana şirketi ByteDance’ı dokuz ay içinde hisselerini satmaya zorluyor; aksi halde popüler sosyal medya uygulamasının yasaklanması gündeme gelecek.
Hazine Bakanı Yellen bu ayın başlarında yaptığı ziyaret sırasında Çin’i, ucuz Çin mallarının ABD pazarına akın etmesine yol açan aşırı kapasite sorunları nedeniyle eleştirmişti.
Çin tüm bu gelişmelere sert tepki gösterdi. Bunları Washington’un kendisini ekonomik olarak çevreleme ve jeopolitik olarak kuşatma girişimlerinin bir parçası olarak görüyor.
ABD’li yetkililer ise Çin’e karşı yaptırım ve gümrük vergisi tehdidinin kaldırılması ya da bölgesel düşmanlarıyla ABD’nin yaptığı ikili anlaşmaların yumuşatılması için Pekin’in tutumunu değiştirmesi gerektiğini söylüyor.
Blinken ziyareti kapsamında Çinli mevkidaşı Wang Yi’yi ile yapacağı görüşmede onu Rusya’ya makine ve mikroçip ihracatının engellenmesi konusunda uyaracak. Moskova’nın bunları Ukrayna savaşında silah olarak kullandığı iddiasını Pekin “temelsiz bir suçlama” olarak nitelendirdi ve Washington’un Kiev’e milyarlarca dolarlık yardım kararının ardından bunu Amerikan ikiyüzlülüğü olarak gördü.
Pekin’in de Washington’a yönelik kendi uyarıları var. Blinken’in gelişinden önce, görüşmelerden ne beklediklerini ortaya koyan uzun ve sert ifadeler içeren bir açıklama yayınladı.
İlişkiler istikrara kavuşmaya başlamış olsa da, “ABD Çin’i çevreleme stratejisini ilerletmeye devam ediyor, Çin’in içişlerine karışan, imajını lekeleyen ve çıkarlarını baltalayan hatalı söz ve eylemleri benimsemeye devam ediyor. Çin bu tür hareketlere kararlılıkla karşı çıkmakta ve güçlü karşı tedbirler almaktadır” denildi.
Devlet medyası ve Çinli akademisyenler de bu mesajı yineledi. “Görünüşe göre Blinken Çin’e ültimatom vermek için burada” diyen Çin Dışişleri Üniversitesi profesörlerinden Li Haidong Global Times’a yaptığı açıklamada, “Ona boyun eğmeyeceğiz ve temel meselelerimizden taviz vermeyeceğiz” dedi.
Pekin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Okulu’ndan Wang Yong ise ilişkilerde bir “kazan-kazan durumu” sağlanabileceğini ancak ABD’nin Çin’i “yanlış algıladığını” ve Washington’un daha fazla “iyi niyet” göstermesi gerektiğini söyledi.
Singapurlu uzman Alfred Wu’ya göre Pekin için bu hafta yapılacak görüşmelerde en acil konulardan biri Tayvan olacak.
Blinken, Tayvan’ın bağımsızlık yanlısı başkanı William Lai’nin göreve başlamasından kısa bir süre önce Çin’i ziyaret ediyor ve bu ziyaretin Tayvan Boğazı’nın yanı sıra Güney Çin Denizi’nde de gerilimin artmasına yol açmasından endişe ediliyor.
Öğretim üyesi Wu’ya göre “Çin kırmızı çizgileri vurgulamak isteyecektir. İki taraf da özellikle 20 Mayıs’taki yemin töreni öncesinde herhangi bir tırmanma yaşanmamasını sağlamak için zemin hazırlamak isteyecektir”.
Daha sonra da ABD’deki başkanlık seçimlerinde her iki adayın da Çin’e karşı sert üslupta yarıştığı bir ortamda kırılgan ilişkiler daha da test edilecek.
Çin’e Rusya mesajı
Blinken’ın Cuma günü mevkidaşı Wang Yi ile uzun bir görüşme yapması bekleniyor. Pekin’e ulaştığında ve büyük olasılıkla Şi ile de görüştüğünde, Çin’in Rusya’ya çift kullanımlı ürün (makine ve mikroçip) satışına ilişkin tartışmaların gündeme gelmesiyle hava soğuyabilir.
ABD’nin söz konusu Çinli şirketlere yönelik yaptırımları da bu haftaki ziyarete damgasını vurabilir.
Washington, Ukrayna’daki savaşta Çin’in Rusya Devlet Başkanı Putin’i desteklediğine dair suçlamaları birçok kez dile getirdi ancak Pekin bu suçlamayı hep reddetti.
Blinken ziyareti öncesinde 19 Nisan’da yaptığı açıklamada “Rusya’nın savunma sanayine şu anda katkıda bulunan başlıca ülke Çin’dir” dedi ve ekledi:
“Hem Avrupa ülkeleriyle olumlu ve dostane ilişkiler kurmak istediğini iddia edip hem de Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Avrupa’nın güvenliğine yönelik en büyük tehdidi körükleyemez.”
Pekin ise Rusya ile “normal ilişkiler” olarak adlandırdığı ilişkileri savunurken, basında Washington’un tutumunu Moskova ile “nifak tohumları ekmeye” yönelik “beyhude” bir girişim olarak nitelendiren yazılar yer aldı.
Çin kendisini, tüm taraflarla konuşabilen tek büyük ülke, “eşsiz” bir rol oynayabilecek bir arabulucu olarak görüyor.
Pekin, Çin’i “suçlamak” yerine “ilgili tüm tarafların” çatışmanın “temel nedenleri” üzerinde düşünmesi gerektiğini söyledi.
]]>Kadına yönelik şiddet ile aile içi şiddete karşı ağır cezalar içeren yeni yasa, kadın sünneti ve zorla evlendirmeyi suç kapsamına alıyor.
Yeni yasal düzenleme, siber şiddete karşı daha güçlü mücadele, mağdurlara daha iyi yardım ve tecavüzü önlemeye yönelik adımları içeriyor.
Çarşamba günü Avrupa Parlementosu Genel Kurulu’nda ele alınan yasa, 27’ye karşı 522 oyla kabul edildi. 72 milletvekili de çekimser kaldı.
Yasa hangi düzenlemeleri içeriyor?
Büyük bir çoğunluğun desteğiyle kabul edilen yasa, üye ülkelerde yeterince ele alınmayan, kadınları orantısız şekilde etkileyen belirli şiddet türlerini AB genelinde suç kapsamına alıyor.
Yeni düzenleme ile kadın sünneti ve kadınların zorla evlendirilmeleri yasaklanıyor. Özel bilgilerin ifşa edilmesi ve internet yoluyla işlenen suçlara ilişkin yeni kurallar getiriliyor.
Yasa uyarınca, tecavüzün önlenmesi konusunda “rıza” kavramına kapsamlı bir açıklama getirilirken, internet ve sosyal medya üzerinden yapılan taciz de cezalandırılıyor.
Yeni yasa, şu suçları düzenliyor:
Yasada hangi cezalar öngörülüyor?
Yasa kapsamında, tecavüz tanımı, rıza dışı tüm cinsel eylemleri kapsayacak şekilde genişletiliyor.
Yeni yasada, korkutma, bilinç kaybı, sarhoşluk, uyku, hastalık, bedensel yaralanma veya sakatlık gibi savunmasız durumlar, “rıza dışı eylem” kapsamında değerlendiriliyor.
Kadının sessizliği, sözlü veya fiziksel olarak direnmemesi, faille mevcut ya da geçmişteki ilişkisi gibi etkenlerin, “rızası varmış gibi” ele alınması yasaklanıyor.
Yasada, bireyin rıza göstermiş olmasına rağmen rızasından vazgeçme hakkı da tanınıyor.
Kadına Yönelik Şiddet ile Aile İçi Şiddetin Önlemesi Yasası, tecavüz ve şiddete ilişkin suçlarda 8 – 10 yıl hapis cezası öngörüyor.
Yasa, cinsel saldırı suçları için en az 3 yıl, suçun ağırlaştırıcı nedenler altında işlenmesi halinde ise en 5 yıl hapis cezası verilmesini emrediyor.
Yeni yasayla, bu suçlara ilişkin ağırlaştırıcı nedenler listesi de genişletildi.
Liste, kamu görevlilerine, gazetecilere veya insan hakları savunucularına karşı işlenen suçların yanı sıra, mağdurların cinsiyetlerine, cinsel yönelimlerine, ten renklerine, dinlerine, sosyal kökenlerine veya siyasi inançlarına göre cezalandırmayı da içeriyor.
Mağdurlar için neler öngörülüyor?
Avrupa Parlementosu tarafından kabul edilen yasa, cinsel şiddet mağdurlarına destek konusunda da yeni düzenlemeler içeriyor.
Mağdurlara, sığınma ve barınma ortamı ile kapsamlı sağlık hizmeti sağlanması başta olmak üzere, güvenlik ve refahı artırıcı çeşitli yardımlar sağlanacak.
Yeni düzenlemeyle, şikayetler ve yasal işlemlerin takibi kolaylaştırılacak.
Yasa kapsamında, AB üyesi ülkeler, “rıza dışı cinsel ilişkinin ceza gerektiren bir suç olarak kabul edildiği” konusunda kamuoyunu bilinçlendirecek kampanyalar düzenleyecek.
Yeni yasa ne zaman yürürlüğe girecek?
Yeni yasal düzenleme, AB Resmi Gazetesinde yayımlandıktan 20 gün sonra yürürlüğe girecek.
AB üyesi ülkeler, yeni yasayı 3 yıl içinde hayata geçirmiş olacak.
Yasal düzenlemeye neden ihtiyaç duyuldu?
Avrupa Parlementosu’na göre, kadınlara yönelik şiddet ile aile içi şiddet AB genelinde oldukça yaygın.
AB üyesi ülkelerde her 3 kadından birinin bu durumdan etkilediği tahmin ediliyor.
AB verilerine göre, 2014 yılında her 10 kadından biri cinsel saldırıya uğradığını, her 20 kadından biri ise tecavüze uğradığını bildirdi. Her 5 kadından yaklaşık ikisi de aile içi şiddete maruz kaldığını söyledi.
Avrupa Parlementosu’na göre, son yıllarda da tahminen her 2 genç kadından biri cinsiyete dayalı siber şiddete maruz kalıyor.
Siber şiddet özellikle politikacı, insan hakları savunucuları veya gazeteciler gibi kamusal yaşamda aktif olan kadınları etkiliyor.
AB genelinde cinsel tacize uğrayan kadınların yaklaşık üçte biri iş yerinde şiddete maruz kalıyor.
Bu nedenle de bütün üye ülkelerin, bu konuda daha etkin ve hızlı önlemler alması için kapsamlı bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duyduğu savunuldu.
Yasanın kabulüne yönelik tepkiler neler?
Avrupa Parlementosu Kadın Hakları ve Cinsiyet Eşitliği Komisyonu eş raportörü Frances Fitzgerald, yasal düzenlemenin kabul edilmesini, “Avrupa’yı dünyada kadına yönelik şiddeti sona erdiren ilk kıta yapmak için atılan ilk adım” olarak değerlendirdi.
Düzenlemeyi, “kadına yönelik şiddeti önleyecek, mağdurları koruyacak ve failleri yargılayacak, böylece bu menfur suçlarla mücadelede bütünsel bir yaklaşım sağlayacak geniş kapsamlı bir yasa” diye tanımlayan Fitzgerald, “Kadına yönelik şiddet ortadan kaldırılmadan eşitlik olamaz; Bu tür suçları işleyenlerin cezasız kalmamasını sağlamalıyız” dedi.
Parlamento Sivil Özgürlükler Komisyonu eş raportörü Evin İncir de, yasanın, “AB genelinde adalet ve eşitlik için bir zafer” olduğunu söyledi.
]]>SOSYAL MEDYA FENOMENİ ABD’DE HAYATINI KAYBETTİ
“İşte Benim Stilim” isimli televizyon yarışmasıyla ünlenen Adanalı sosyal medya fenomeni Yağmur Taktaş (28), 3 Nisan’da ABD’de fenalaşarak kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Kesin ölüm nedeninin belirlenebilmesi için otopsi yapılan Taktaş’ın cansız bedeni, 20 Nisan’da hava yoluyla getirildiği Adana’daki Kabasakal Mezarlığı’nda toprağa verildi. Taktaş’ın ailesi, daha önce darbedilen ve dalağını kaybeden kızlarının ölümüne sebep olduğunu iddia ederek avukatları aracılığıyla Türk asıllı ABD vatandaşı ressam sevgilisi A.C.F.’den şikayetçi oldu.

“DAYAK YEDİĞİ İÇİN YEĞENİMİN DALAĞI ALINMIŞTI”
Taktaş’ın yaşadığı tüm sıkıntıları sürekli paylaştığı Adana’da yaşayan ve kimliğinin açıklanmasını istemeyen teyzesi K.C, yeğeninin 2 senedir A.C.F. ile sevgili olduğunu öne sürdü. A.C.F.’nin yeğenine saplantılı bir aşk beslediğini anlatan K.C., “Geçen yıl yeğenimi İstanbul’a geldiklerinde dövmüştü. Ağır darbe alan yeğenimin götürüldüğü hastanede dalağı alınmıştı. Bu olayla ilgili açılan dava halen devam ediyor. Ancak yeğenim tehditler sonucu şikayetini geri çekti ama yargılama kamu davası olduğu için sürdü” diye konuştu.
Taktaş’ın sevgilisiyle geçen yıl ağustos ayında tatil amaçlı ABD’ye gittiğini ancak geri dönmediğini aktaran K.C., baskı ve tehdit nedeniyle psikolojisinin her geçen gün kötüye giden yeğenini sevgilisinin bırakmadığını da anlattı.

“KANINDA ÖLÜME SEBEP OLMAYACAK KADAR UYUŞTURUCU ÇIKTI”
DHA’ya açıklamalarda bulunan teyze K.C. şunları söyledi: “Yeğenimin ölümünü konsolosluğun açtığı telefonla öğrendik. Annesi, babası, biz, yıkıldık. Ailenin tek çocuğuydu. Hayatını kaybettiği hastanedeki doktorla tercüman aracılığıyla görüşme yaptık. Kesin ölüm sebebi otopsi sonucunda belirlenecek. Bu da 4-5 ay sürüyormuş. Kanında ölüme sebep olmayacak kadar uyuşturucu çıktığını söylediler. Yeğenimin ölmesinde sevgilisinin mutlaka bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum hatta adım kadar eminim çünkü biz sürekli iletişimdeydik.
“KISKANÇLIĞI YÜZÜNDEN YEĞENİMİN SAÇLARININ ÖN KISMINI KAZIYORDU”
Yeğenimi bu madde öldürdüyse onu bile sevgilisinin verdiğinden eminim. Kıskançlığı yüzünden yeğenimin kaşını ve saçlarının ön kısmını kazıyordu. Kimse ona bakmasın, beğenmesin, diye. Yeğenimi öldüresiye dövdü, dalağını kaybetti. Türkiye’deyken de bu şiddet sürüyordu. Yağmur yanına gitmeyince sosyal medya hesabından paylaşımlar yapıp, kötü fotoğraflarını paylaşıyordu. Evimize geliyordu. Yağmur 1.80 boyunda ama son zamanlarda 50 kiloya kadar düşmüş, ufacık kalmıştı. Kızımı darbetmesinin yanı sıra aç bırakıyordu, dışarı çıkarmıyordu. Psikolojisi de bozulmuştu, adeta paranoyak olmuştu.”

“BANA ‘YÜRÜYECEK KADAR BİLE HALİM YOK’ DİYORDU”
Yağmur ile mesajlaşmalarını da dava dosyasına koyduklarını dile getiren K.C., soruşturmanın tüm yönleriyle araştırılmasını isteyerek şöyle konuştu: “Bana gönderdiği mesajlarda sürekli Türkiye’ye dönmek istediğini ancak erkek arkadaşının buna izin vermediğini, ona sürekli vurduğunu ve kötü davrandığını söylüyordu. Son dönemde konsolosluğa başvurmasını söylüyordum ama ‘Teyze yürüyecek kadar bile halim yok’ diyordu. Kızımı aç bırakarak işkence yaptığını düşünüyorum.

“CEP TELEFONU KULLANMASINA İZİN VERMİYORDU”
Cep telefonu kullanmasına genellikle izin vermiyordu. Daha önceki tehditlerinden de şikayetçi olmuştuk ama işlem yapılmadı. Hem ABD’de hem Türkiye’de hukuk mücadelesi başlattık. Bu konunun asla peşini bırakmayacağız. Kesin ölüm nedeniyle ilgili otopsi raporunu bekliyoruz. Yeğenimin en azından mezarında rahat uyumasını istiyorum.”



Tasarı TikTok’un Çinli sahibi ByteDance’a hisselerini satması için dokuz ay süre veriyor.
ABD Başkanı Joe Biden, masasına gelecek yasayı hemen imzalayacağını söyledi.
ByteDance bu hamleye hemen yanıt vermedi. Firma daha önce TikTok’u satmaya zorlayacak her türlü girişime karşı duracağını söylemişti.
ABD ByteDance’ın TikTok’u satmasını sağlarsa, Çinli yetkililerin bu anlaşmayı onaylaması gerekecek. Pekin ise buna karşı çıkacağını söyledi. Uzmanlar sürecin en az iki yıl alabileceğini söylüyor.
TikTok tasarısı, ABD’nin Ukrayna, İsrail, Tayvan ve Hint-Pasifik bölgesindeki diğer ortakları için askeri yardımlarını içeren dört yasa tasarısından oluşan paketin parçası olarak kabul edildi.
ABD neden TikTok’u yasaklamak istiyor?
Çin hükümetinin ByteDance’ı TikTok’un 170 milyon ABD’li kullanıcısı hakkındaki verileri teslim etmeye zorlayabileceği endişesi hakim.
İstihbarat Komitesindeki en üst düzey Cumhuriyetçi Senatör Marco Rubio, “Yıllarca Çin Komünist Partisi’nin Amerika’daki en popüler uygulamalardan birini kontrol etmesine izin verdik, bu tavır tehlikeli derecede dar görüşlüydü. Yeni yasa Çinli sahibinin uygulamayı satmasını gerektirecek. Bu Amerika için iyi bir hamle” dedi.
TikTok yabancı kullanıcı verilerini Çin hükümetine vermeyeceğinde ısrar ediyor. ByteDance’in “Çin’in ya da başka bir ülkenin ajanı olmadığını” söylüyor.
ByteDance ise Çin firması olmadığını, %60 hissesinin küresel yatırım şirketlerine ait olduğunu vurguluyor.
Yasak ne zaman uygulanabilir?
Biden tasarıyı imzaladıktan sonra bile yasak hemen yürürlüğe girmeyecek.
Aslında, ByteDance zorunlu satışı engellemek için dava açtığından ve muhtemelen Yüksek Mahkeme’ye kadar gideceğinden, uygulamanın Amerikalılara kapanması birkaç yıl alabilir.
Ayrıca mevzuat, ByteDance’a TikTok’u Amerikalı bir alıcıya satması için dokuz ay süre tanıyor ve herhangi bir yasağın yürürlüğe girmesinden önce üç aylık bir ek süre veriyor.
Bu da son satış tarihinin büyük olasılıkla 2025 yılında, yeni seçilecek ABD başkanının göreve gelmesinden sonra olacağı anlamına geliyor. Başkanlık seçimlerinin Cumhuriyetçi adayı Donald Trump kazanırsa, yasağın uygulanmasını engellemeye çalışabilir.
Trump, 2020’de Beyaz Saray’dayken uygulamayı yasaklamaya çalışmış olsa da, TikTok’u sınırlamanın Facebook’a haksız yere fayda sağlayacağını savunarak yeni mevzuatı eleştirdi.
Yasak nasıl uygulanabilir?
ABD, iOS ve Android cihazlar için Apple ve Google tarafından işletilen uygulama mağazalarından TikTok’u kaldırarak uygulamayı yasaklayabilir.
Böylece yeni kullanıcıların TikTok’u alması engellenmiş olur.
Uygulamaya zaten sahip olan kişiler de güvenliği artırmak veya hataları düzeltmek için yapılacak güncellemeleri artık alamaz hale gelir.
ABD tasarısı, ABD’ye düşman ülkeler tarafından kontrol edilen uygulamaların ABD’de güncellenmesini ve bakımının yapılmasını yasaklıyor.
Başkana Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore ile bağlantılı uygulamaları sınırlama konusunda geniş yetkiler veriyor.
TikTok yasaya nasıl tepki gösterdi?
TikTok, ABD’nin ifade özgürlüğü hakkına hakaret olarak nitelendirdiği bu yasayı eleştirdi.
İcra Kurulu Başkanı Shou Zi Chew, tasarının “bir avuç diğer sosyal medya şirketine daha fazla güç” vereceği ve binlerce Amerikalının işini riske atacağı uyarısında bulundu.
ByteDance, TikTok’u satmak için Çinli yetkililerden onay almak zorunda kalacak, ancak Pekin buna karşı çıkacağına söz verdi.
Tasarıya karşı çıkan sosyal medya şirketi, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada TikTok’un “ABD ekonomisine yılda 24 milyar dolar katkıda bulunan bir platform” olduğunu ve kapatma girişiminin “170 milyon Amerikalının ifade özgürlüğünü ayaklar altına alacağını, yedi milyon işletmeyi olumsuz etkileyeceğini” söyledi.
Şirketin CEO’su Shou Zi Chew geçen ay yaptığı açıklamada, şirketin platformu korumak için “yasal haklarını” kullanmak da dahil olmak üzere elinden geleni yapmaya devam edeceğini söyledi.
ABD’deki kullanıcılar nasıl tepki verdi?
Bazı ABD’li içerik üreticileri ve kullanıcılar da önerilen yasağı eleştirdi.
Los Angeles’tan genç bir engelli savunucusu olan Tiffany Yu, Beyaz Saray önünde yapılan bir protestoda platformun çalışmaları için önem taşıdığını söyledi.
TikTok 170 milyon ABD’li kullanıcısından siyasi temsilcileriyle temasa geçmelerini ve tasarıyı desteklememelerini istedi.
Ancak TikTok kullanıcılarından kongre üyelerine ve senatörlere yapılan çağrılar geri tepmiş olabilir.
Bazı siyasetçiler kampanyanın uygulamayla ilgili endişelerini daha da arttırdığını ve yasayı geçirme kararlılıklarını güçlendirdiğini söyledi.
TikTok hangi ülkelerde yasaklandı?
Tasarı ABD’de yasalaşırsa, başka yerlerde de benzer hamleler görülebilir.
TikTok, Haziran 2020’de Hindistan’da yasaklandı.
Ayrıca İran, Nepal, Afganistan ve Somali’de de engellenmiş durumda.
İngiltere ve Avrupa Komisyonu 2023’te resmi personelin çalışma cihazlarında TikTok’u yasakladı.
BBC de güvenlik endişeleri nedeniyle personeline TikTok’u kurumsal telefonlardan silmelerini tavsiye etti.
TikTok nasıl çalışıyor ve ne kadar kullanıcı verisi topluyor?
TikTok’un algoritması, uygulama içinde, önceki materyallerle nasıl etkileşimde bulunduklarına ilişkin verilere dayanarak kullanıcılara hangi içeriğin sunulacağını belirleyen bir dizi talimattır.
Kullanıcılara uygulamalarında, Takip Edilenler, Arkadaşlar ve otomatik olarak oluşturulan Sizin İçin kategorilerinde üç ana akış sunuluyor.
Eleştirmenler, uygulamanın son derece kişiselleştirilmiş sistemini güçlendirmek için diğer sosyal medya platformlarından daha fazla veri topladığını söylüyor.
Bu, kullanıcıların konumu, cihazı, etkileşimde bulundukları içerik ve yazarken sergiledikleri tuş vuruş ritimleri hakkında bilgi içerebilir.
Ancak Facebook ve Instagram gibi popüler sosyal medya uygulamaları da kullanıcılardan benzer veriler topluyor.
]]>Hüseyin Julood, Irak’ta BP tarafından işletilen bir petrol sahasındaki gazın yakılması nedeniyle oğlu Ali’nin lösemi hastası olduğunu iddia ediyor.
Ali’nin petrol sahası içinde yer alan köyünde, BBC’nin 2022 yılında yaptığı bir araştırma, gaz yakma (flaring) işleminden kaynaklanan ve kansere neden olan kirleticilerin yüksek düzeyde bulunduğunu ortaya koydu.
BP “endişeleri anlıyoruz” dedi ve değişimi desteklediklerini belirtti.
İlk kez bir birey tarafından büyük bir petrol şirketine karşı yakma uygulamaları nedeniyle dava açıldığına inanılıyor.
BBC’nin gördüğü dava dilekçesinde, Irak’ın güney doğusundaki “Rumaila petrol sahasından kaynaklanan zehirli emisyonların” Ali’nin lösemisine ve ardından ölümüne neden olduğu ve BP’nin ana müteahhit olarak kısmen sorumlu olduğu iddia ediliyor.
Julood, oğlunun kemoterapi ve kemik iliği nakli de dahil olmak üzere yurtdışındaki tıbbi tedavi masrafları, kazanç kaybı, cenaze masrafları ve oğlunun “manevi kaybı” için tazminat talep ediyor.
“BP’nin sesimi duymasını ve durumumu dikkate almasını umuyorum. Ben sadece kendimi değil, burada yaşayan ve kirlilikten mustarip olan yoksul insanları da temsil ediyorum.”
Julood’u temsil eden Hausfeld & Co avukatlık şirketinden Wessen Jazrawi, davayı “önemli bir çevre davası örneği” olarak niteledi ve “Bu tür şirketler özellikle Küresel Güney’de meydana gelen zararlı çevresel uygulamaları genellikle cezasız bir şekilde gerçekleştirebiliyor” dedi.
Gaz yakma (flaring) petrol çıkarılırken açığa çıkan gazın yakılmasıdır; gaz, benzen gibi kansere neden olan zararlı kimyasalların karışımını içerebileceğinden insan sağlığı için tehlikelidir.
BBC’nin Dünya Bankası rakamları üzerinden yaptığı analize göre, Rumaila petrol sahası dünyada belgelenmiş en yüksek gaz yakma seviyesine sahip.
Hüseyin Julood, daha fazla ailenin acı çekmemesi için düzenli gaz yakmanın durdurulmasını hedeflediğini belirtiyor.
Ali’ye akut lenfoblastik lösemi teşhisi konulduğunda 15 yaşındaydı ve kemoterapi, ilik nakli ve radyoterapi de dahil olmak üzere iki yıl tedavi gördü.
Bir süre sonra hastalığı nüksetti ve geçen yıl Nisan’da hayatını kaybetti.
2021 yılında BBC Arapça Servisi, Rumaila petrol sahasında ilk kirlilik izleme çalışması yaptı. Sonuçlar, yüksek düzeyde benzen ve diğer kanserojen maddelere maruz kalınması nedeniyle bölge halkının yüksek lösemi riski altında olduğunu gösterdi.
Rumaila petrol sahasının sahibi Irak hükümeti; ancak BP ile Çin’in PetroChina şirketi ROO adlı bir konsorsiyumda ortaklık halinde sahanın yönetiminde ana işletici konumunda.
BP’nin de imzaladığı ROO’nun işletme standartlarına göre “Ulusal sınırları aşan kirlilik seviyelerinden etkilenenler yasal olarak tazminat alma hakkına sahip”.
Söz konusu faaliyet Irak’ta gerçekleşmiş olsa da, BP’nin merkezi İngiltere’de olduğu için Julood İngiltere mahkemelerinde dava açabiliyor.
BBC’nin yorum talebine yanıt olarak BP, Rumaila sahasının işletmecisi olmadığını, ancak ROO’nun “gaz yakma ve emisyonları azaltma konusunda yardımcı olmak için yaptığı çalışmalarda ana işletmeci olan Basra Energy Company Limited’i (BECL) aktif olarak desteklemeye devam ettiğini” belirtti.
O dönemin bir yetkilisi ROO’nun gaz yakmayı azaltmaya çalıştığını ve “toplum sağlığı girişimleri için fon desteği sağladığını” söylese de, Julood neredeyse her gün gaz yakımı ve siyah duman gördüğünü söylüyor.
“Bunlar sahte vaatler. Hiçbir gelişme yok. Çevre nefes alamayacak kadar kirlenmiş durumda” diyor.
Julood ayrıca Ali’nin ölümünden bu yana, biri genç bir çocuk olmak üzere dört ya da beş kişinin kanserden öldüğünü söyledi.
Julood’un avukatları BP’nin tazminat konusunda müzakerelere başlayabileceğini ya da iddiayı reddedebileceğini belirtiyor.
BP’nin talebi reddetmesi halinde bir sonraki adım Julood’un mahkemeye başvurması olacak ve dava İngiltere’deki yargıçlar önünde görülebilecek.
]]>İngiltere Parlamentosu’nun , Ruanda hükümeti bu odaları birkaç hafta içinde doldurmak istiyor.
Doğu Afrika ülkesi Ruanda, sığınmacıların sınır dışı edilmesine ilişkin tartışmalı plan konusunda İngiltere’deki yasal çekişmeleri büyük ölçüde geride durup izledi.
İngiltere mahkemeleri, buraya gönderilen sığınmacılar için daha fazla koruma talep ederek Kigali’nin insan hakları sicilini mercek altına aldı.
Ruanda ise Haziran 2022’den bu yana sığınmacıların gelişi için hazırlık yapıyor.
Ismael Bakina bize Kigali’de müdürü olduğu pansiyonu gezdirdi. Yatak odaları özenle düzenlenmiş, seccade ve banyo malzemeleri gibi ayrıntılar düşünülmüş.
Bahçıvanlar, bir futbol sahası ve basketbol sahasına sahip yemyeşil arazinin çitlerini düzeltirken, aşçılar ve temizlikçiler de kendi işleriyle meşguller.
Göçmenlerin Ruanda’ya sığınma başvurularını işleme koymak için sandalye dizilmiş bir çadır da var. Başvuruları kabul edilmese bile oturma izni almaya hak kazanacaklar. Ya da başka bir ülkeye gidebilirler ama İngiltere’ye geri dönemezler.
Pansiyonun pencerelerinden Kigali’nin düzenli mahallelerinin inişli çıkışlı tepeleri görülüyor. Düzenli ve suçtan uzak sokaklarıyla güzel bir şehir. Ülkenin sloganı “Ruanda çalışıyor”.
Yeni gelen sığınmacılardan bazıları burada iş arayabilir, ancak Ruanda’nın yeni işçilere ihtiyacı olup olmadığı konusunda farklı görüşler var.
Kigali’de bir restoran sahibi olan Emmanuel Kanimba, “Bunun ülke için ekonomik açıdan iyi olacağını düşünüyorum” diyor.
“İnsan sermayesi sağlayacaklar, mal ve hizmet üretecekler ve aynı zamanda tüketecekler. Ekonomimize getirebilecekleri yeni fikirler de var.”
“Peki bu insanlara nerede iş bulacaksınız?” diye soruyor bir başkası. “Biz de mezun olduk ama iş bulamadık. Dışarıda iş arıyoruz.”
İsminin açıklanmasını istemeyen bu kişi, hükümet politikasına karşı çıkan ve ülkedeki endişeleri yansıtan bir görüşü ifade ediyor.
Yetkililerin muhalefeti bastırdığına dair yaygın iddialar var. Eleştirenler arasında insan hakları kuruluşları muhalefet yer alıyor. Hatta 2021’de İngiltere Dışişleri Bakanlığı da olumsuz değerlendirmelerde bulunmuştu.
Bir zamanlar devlet güvenliğini tehdit etmek suçlamasıyla hapse atılan muhalif Victoire Ingabire, sığınmacılarla ilgili kötü bir anlaşma yapıldığı görüşünde.
“Onlar yoksulluk, savaş ve ülkelerindeki diktatörlükler yüzünden ülkelerinden kaçan insanlar. Aynı sorunlarla karşılaşacakları, kendilerini özgürce ifade edemeyecekleri, İngiltere’de aradıkları refaha sahip olamayacakları bir ülkeye gelecekler.
“İngiliz hükümetinin bu insanları neden Ruanda’ya göndermek istediğini anlamıyorum.”
Ruanda hükümeti ise bunu şiddetle reddediyor.
Ülkede insan hakları ihlalleri olabileceğine dair gidermek üzere bir yasa çıkarıldı. Bu yasa, sığınmacıların kaçtıkları ülkelere geri gönderilmeyeceklerine dair garantiler de dahil olmak üzere sığınmacılara yönelik korumaları güçlendirmek için İngiltere ile yakın zamanda yapılan bir anlaşmanın onaylanmasını içeriyordu.
İngiltere ile yapılan anlaşmadan sorumlu üst düzey yetkili Doris Uwicyeza Picard’a göçmenlerin hükümeti eleştirip protesto gösterileri düzenleyip düzenleyemeyeceklerini sordum.
“Ulusal yasalarımız protesto hakkı konusunda çok açık, belirli koşullar altında korunuyor. Eğer yasalar çerçevesinde barışçıl bir şekilde protesto etmek istiyorlarsa, başımızın üstünde yerleri var” dedi, ancak şu eklemeyi de yaptı:
“Genel olarak mültecilerin siyasi faaliyetleriyle ilgili olarak, Mülteci Sözleşmesi tarafından kısıtlandıklarını unutmamalısınız.”
Ruanda başka sığınmacılara da ev sahipliği yaptı ve Picard, onlara bakabildiklerinin kanıtı olarak başkentin güneyindeki bir transit merkezine işaret ediyor.
Bu kamp, Libya’da sıkışıp kalan ve Avrupa’ya gitmeye çalışan Afrikalıları barındıran ve Birleşmiş Milletler’in mülteci örgütü tarafından yönetiliyor.
Savunmasız insanlar için geçici bir sığınak ve Ruanda’ya yerleşmeyi tercih edebilirler. Kamp yöneticisi Fares Ruyumbu hiçbirinin yerleşmediğini söylüyor.
‘Burada iş bulmam mümkün değil’
Güney Sudanlı Daniel Diew yaşadığı trajik olaylardan sonra burada olduğuna memnun. 11 kardeşi var ve ailesine bakabilmek için iş bulmak amacıyla köyünden ayrılmış.
Diew yedi kez Libya’dan İtalya’ya deniz yoluyla geçmeye çalışmış ve her seferinde hapse girip geri gönderilmiş. Şimdi de Kuzey Amerika’ya gitmek istiyor.
“Burada iş bulmam mümkün değil. Beş aydır buradayım ama ilk fırsatta Ruanda’dan çıkmak istiyorum” diyor.
Avrupa’ya ulaştıktan sonra buraya gönderilseydi ne hissedeceğini soruyorum.
Derin bir iç çekiyor ve böyle olmasın diye dua ettiğini söylüyor.
Transit merkezindeki göçmenler ve yeni gelecekler daha iyi bir gelecek arayışı içinde. Ruanda’nın onlar için dolambaçlı bir yol mu, çıkmaz sokak mı yoksa yeni bir yuva mı olacağını zaman gösterecek.
]]>Bağımsız kurumlarca verilen iki farklı sağlık raporunda, 40 yaşındaki sürücünün, vücudun şekeri otomatik olarak alkole dönüştüren “Sarhoş Hasta Sendromu”na (auto-brewery sendromu) sahip olduğu belirlendi.
Belçikalı kamu yayıncısı VRT’ye göre, ilk kez 2019 yılındaki bir trafik kontrolünde, kanında yüksek oranda alkole rastlanan sürücü, içki içmediğini savundu.
Polis tarafından ehliyetine el konan ve para cezası verilen sürücü, 2022 yılının Nisan ve Mayıs aylarında iki kez daha ‘alkollü araç kullanmaktan’ suçlu bulundu.
Yapılan kontrollerde, Belçikalı sürücünün kanında, yaklaşık 8 ila 14 kadeh arasında içkiye denk gelen, binde 2,09 promil alkole rastlandı.
Bir bira fabrikasında çalışan Belçikalı sürücü, alkollü olarak direksiyon başına geçmediğini öne sürdü.
Her seferinde ehliyetine 15’er gün el konan sürücü hakkında Brugge Mahkemesi’nde dava açıldı. Sürücü alkol içmediği savunmasını tekrarladı.
Buna rağmen, trafik kontrollerinde kanında yüksek oranda alkol bulunduğunu söyleyen sürücü, bunun nedeninin belirlenmesi için doktora başvurdu.
İki ayrı hekim tarafından yapılan inceleme sonucu, Belçikalı sürücünün “sarhoş hasta sendromu” (auto brewery sendromu) adı verilen bir rahatsızlığa sahip olduğu belirlendi.
“Bağırsak fermantasyonu” olarak da bilinen ve oldukça nadir görülen bu hastalığa yakalanan kişilerde, vücuttaki şeker, otomatik olarak alkole dönüşüyor.
Yani bir başka deyişle, bu kişiler hiç içki içmese dahi sarhoş olabiliyor.
Duruşma öncesi iki bağımsız hekim tarafından yapılan sağlık testlerinde Belçikalı sürücü, 24 saat boyunca şekerli yiyeceklerle beslendi ve alkollü içecek içmedi.
‘Dünya çapında yaklaşık 20 hasta var’
İnceleme sonucu, 40 yaşındaki sürücünün vücudu, karbonhidratları büyük oranda alkole dönüştürdü.
Mahkeme tarafından atanan üçüncü bir hekim de, yaptığı incelemede aynı sonuçları elde etti.
Bunun üzerine mahkeme, Belçikalı sürücünün, varlığından haberdar olmadığı, öngöremediği, önleyemediği bir rahatsızlıktan muzdarip olduğunu belirterek, “mücbir sebep” gerekçesiyle beraatine karar verdi.
Brugge Mahkemesi hakimi, sürücünün yorgunluk veya bilişsel sorunlar gibi herhangi bir alkol zehirlenmesi belirtisi yaşamadığını da vurguladı.
Belçikalı sürücünün avukatı Anse Ghesquière, VRT’ye, “Soru aslında böyle bir durumun etkilerinin ne olduğudur. Bu konuda söylenecek çok az şey var çünkü tıp bilimi bu konuda neredeyse hiçbir şey bilmiyor. Dünya çapında yalnızca yirmi kadar vaka biliniyor” dedi.
Mahkeme, savcılığın, sürücünün tamamen trafikten men edilmesi talebini de reddetti.
Hakim, erkek sürücünün, bol miktarda protein ve az karbonhidrat içeren özel bir diyet veya gönüllü alkol kilidi gibi önlemler alması gerektiğine karar verdi.
Sarhoş Hasta Sendromu nedir?
Belçikalı Toksikolog Jan Tytgat’a göre, bağırsaklar steril bir ortam değil. Bazı insanlarda bağırsakta fermente olan mayalar ve bakteriler daha baskın olabiliyor. Bunun sonucu da, kişilerin aldıkları şeker, vücutta alkole dönüşüyor.
Normal bir insan vücudunda her zaman oldukça küçük miktarlarda alkol bulunduğunu vurgulayan Tytgat, bunun binde 0,003’ü geçmediğini belirtiyor.
Şeker (diyabet) hastalarında veya karaciğer sirozu olan kişilerde bu miktar biraz daha yüksek olsa da, alkol sınırı yine de yasal sınırın altında kalıyor.
Brugge Mahkemesi’ndeki davayı “istisnai” olarak tanımlayan Tytgat, “30 yıldır polis mahkemeleri için testler yapıyoruz ve böyle bir dosyayla hiç karşılaşmadım” dedi.
Klinik biyolog olan Lisa Florin de, VRT’ye yaptığı açıklamada, içki içilerek emilen alkol ile vücut tarafından üretilen alkol arasında hiçbir ayrım yapılamayacağını söyledi.
Bunun oldukça nadir bir durum olduğunu belirten Florin, “Tam olarak belirlenmesi çok zor olduğu için, tahmin ettiğimizden daha sık gerçekleşebilir. Hiçbir şikayeti olmayan kişilerde bu gözden kaçabilir” görüşünü dile getirdi.
]]>Hamas’ın İsrail’e saldırmasından ve Gazze’de savaş çıkmasından sonra Ümmü Muhammed, İsrail işgali altındaki Batı Şeria’da, İsrail hapishanesindeki oğlundan bir telefon aldı.
Abdülrahman Mari, “Bana dua et” anne diyordu. “Burada işler zorlaşıyor. Bir daha seninle konuşmama izin vermeyebilirler.”
Oğlunun sesini son kez duyuyordu.
Batı Şeria’daki Filistin yönetimine bağlı Mahkum İşleri Komisyonuna göre, 7 Ekim’deki Hamas saldırısından sonra İsrail’deki Filistinli mahkumların koşulları kötüleşti.
Komisyon Başkanı Kadura Fares BBC’ye yaptığı açıklamada çoğu dayak ve gerekli ilaçların verilmemesi nedeniyle” İsrail hapishanelerindeki 13 Filistinli mahkum hayatını kaybetti.
Abdülrahman ilk ölenlerden biriydi.
Karavat Beni Hassan köyünde marangozluk yapan Abdülrahman, geçen Şubat ayında seyyar bir kontrol noktasında tutuklandığında Ramallah kentindeki işinden evine dönüyordu.
İsrail’in insanları suçlama yöneltmeden istediği kadar tutabildiği idari gözetime alınmış ve Megiddo Hapishanesine konulmuştu.
Kardeşi İbrahim, Abdülrahman’a, gösterilere katılmak ve ateşli silah bulundurmak gibi küçük suçlamalar yöneltildiğini söyledi. Ancak İbrahim, aynı zamanda örgütteki faaliyetleri konusunda belirli bir suçlama olmamasına karşın, Hamas üyesi olmakla da suçlandığını belirtti.
İbrahim hala kardeşinin nasıl öldüğünü anlamaya çalışıyor. Abdülrahman’ın eski hücre arkadaşlarının ifadeleri ve mahkemeden gelen haberlere dayanmak zorunda.
Adının açıklanmaması kaydıyla BBC’ye konuşan eski bir hücre arkadaşı “7 Ekim’den sonra tam bir işkenceydi. Hiç neden olmadan bizi dövüyor ve arıyorlardı. Birine ters bir şekilde baksan bile” diyor.
Abdülrahman’ın kendisinin ve diğerlerinin gözleri önünde ağır bir şekilde dövüldüğünü anlatıyor.
“Sabah 9’da hücremize geliyor ve bizi dövmeye başlıyorlardı. Gardiyanlardan biri Abdülrahman’ın anne ve babasına hakaret etmeye başladı. O da buna dayanamadı ve karşılık verdi. Kötü dövdüler ve bir haftalığına üst kattaki bir hücreye götürdüler. Bu sırada acı dolu çığlıklarını duyuyorduk.”
Abdülrahman’ın öldüğünü, hapisten çıktıktan bir hafta sonra dövdüğünü söylüyor. İsrailli hapishane yetkilileri BBC’nin ve Mahkum İşleri Komisyonu’nun Abdülrahman ve diğer Filistinli mahkumların ölümüyle ilgili sorularına doğrudan yanıt vermedi. Sadece “Bahsedilen iddialardan haberimiz yok ve bildiğimiz kadarıyla doğru değil” dediler.
İnsan Hakları Doktorları adlı gruptan Profesör Danny Rosin, Abdülrahman Mari’nin otopsisine katıldı. Anlattıkları, Abdülrahman’ın hücre arkadaşı ve kardeşinin söyledikleriyle örtüşüyor.
Prof. Rosin’in yazdığı raporda, Abdülrahman’ın sol göğsünde çürüklerden ve kırılan birkaç kaburgadan bahsediliyor. Sırtında, sol kolunda, kalçalarında, sol kolunda ve baldırında, başının sağında ve boynunda yaralardan bahsediliyor.
Ayrıca, ek bir polis raporunda Mari’nin ölümünden altı gün önce üzerinde “zorla bağlama” yönteminin kullanıldığından bahsediliyor.
Profesör Rosin’in raporunda belirli bir ölüm nedeninden bahsedilmiyor, ancak “vücudundaki çoklu yaralanma ve kaburga kırıklarının ölümüne katkıda bulunduğu söylenebilir” ifadesi yer alıyor.
Ayrıca, bu yaralanmaların herhangi bir fiziksel iz bırakmadan “nabız ritmi bozukluğu” ya da “kalp krizine” yol açmış olabileceği de vurgulanıyor.
İsrailli insan hakları grubu HaMoked’e göre İsrail şu an güvenlik nedenleriyle çoğu Filistinli 9300’den fazla kişiyi hapiste tutuyor. Bunların 3600’den fazlası da idari gözetim altında.
Bu sayılara, İsrail Ordusu’nun başka hapishanelerde tuttuğu Gazze Şeridi’nde yakalananlar dahil değil.
Kadura, 7 Ekim’den sonraki değişikliklerin “mahkumların yaşamının her boyutunu etkilediğini” söylüyor ve mahkumların aç ve susuz bırakıldığını, kronik hastalıklara olanlara ilaçlarının verilmediğini iddia ediyor. Dayağın da daha düzenli ve ağır bir hale geldiğini vurguluyor.
“Son üç ayda 20 kilo veren bir mahkumla tanıştım” diyor.
“Sanki Gazze’deki savaş, Filistinli mahkumlar üzerindeki bir savaş gibiydi. Hepsi bir tür intikamdı.”
BBC, 7 Ekim’den sonraki haftalarda Filistinli mahkumların haberini yapmıştı.
İsrailli yetkililer kötü muamele iddiasını reddetmiş ve “bütün mahkumların yasalara uygun tutulduğunu, profesyonel ve yetenekli hapishane personelinin gözetimi altında, temel insan haklarına saygı gösterildiğini” savunmuştu.
Batı Şeria’nın Beyt Sira köyünde, Arafat Hamdan’ın babası, oğlunu arayan İsrail Polisi’nin 22 Ekim’de sabaha karşı 04:00’te yaptığı baskında kapının neresine vurduklarını gösteriyor.
Polis, oğlunun yüzünü siyah bir bezle kapattı ve boynuna bir ip taktı, Maske kokuyordu ve Arafat maskeden beri nefes almakta zorlanıyordu.
Yaser Hamdan BBC’ye yaptığı açıklamada “Onu rahatlatmaya çalıştım. Ellerinde sana karşı, bize karşı bir şey yok dedim. Evin dışında oğlumu bağlarlarken bunları söyledim. Sonra da alıp, götürdüler.”
İki gün sonra bir telefon geldi. Arafat, Batı Şeria’daki Ofer Hapishanesi’nde, hücresinde ölü bulunmuştu.
İsrailli yetkililer nasıl öldüğünü söylemedi. Arafat Tip 1 diyabet hastasıydı ve zaman zaman kan şekeri düşerdi. Babası, gözaltına gelen polislerden birinin ilaçlarını yanında getirmesini söylediğini anlatıyor. Ancak alıp alamadığı net değil.
BBC, İnsan Hakları Doktorlarının talebiyle Arafat Hamdan’ın otopsisine giren Dr. Daniel Solomon’un yazdığı rapora ulaştı.
Dr. Solomon otopsinin 31 Ekim’de yapıldığını, ancak cesedin durumu ve uzun süre soğutmada kalmış olmasının ölüm nedenini belirlemeyi zorlaştırdığını belirtti. Aynı zamanda, Arafat’ın diyabet ilaçlarının verilip verilmediği ve verildiyse hangi dozlarda verildiğine yönelik bir kayıt olmadığını not etti.
Raporda ölüm nedeninin belirlenebilmesi için, otopsinin ötesinde de testler yapılması gerektiğini vurgulandı. Yaser Hamdan “Şu ana dek nasıl öldüğünü bilmiyoruz. Hiçbir şey net değil” diyor.
Arafat’ın da, Abdülrahman’ın da cenazeleri verilmedi. Aileler kendi otopsilerini yaptırmak, cenaze töreni düzenlemek ve son vedalarını etmek istiyordu.
Ümmü Muhammed, telefonundan Abdülrahman’ın fotoğraflarını gösteriyor. “Bakın, çok neşeliydi” diyor.
Bir dönem, hapisteki arkadaşlarının lideri olmuştu.
“Onlara kahvaltı hazırlarken beni arar, onlar daha uyurken beni arardı. Hep çok aktifti. Hiç yerine oturmazdı” diyor.
Sonra ağlamasına hakim olamıyor.
“Onu bana getirin. Son kez görmek istiyorum. Son kez bakmak.”
]]>Kim, akla hayale sığmayacak bu ihtimalin gerçekleşmesi halinde bu kitin ilk 72 saat hayatta kalmasına yardımcı olacağını düşünüyor. Su ve önceden pişirilmiş ve daha sonra kurutulmuş pirinç gibi acil durum yiyeceklerinin yanı sıra, cep telefonu şebekesi veya toplu taşıma gibi temel altyapının çökmesine karşı bir harita ve pusulayı da çantasına koydu.
Kurşun geçirmez yelek ve gaz maskesi de bulundurmak için harcadığı çaba da cabası. Ordunun yeterli koruyucu teçhizata sahip olmayabileceğini, bu nedenle 3,1 milyon yedek askerden biri olarak hazırlıklı olmasının daha iyi olacağını düşünüyor.
Hidrojen enerjisi üzerine çalışan yüksek lisans öğrencisi, “Seul’ün göbeğinde yaşıyorum. Tek bir füzeyle her şeyin yok olabileceği düşüncesi beni mahvediyor” diyor.
Kore Savaşı’nın ardından 1953 yılında imzalanan ateşkesle birlikte Güney Kore’nin başkenti Seul, askerden arındırılmış bölgenin yaklaşık 50 km kuzeyinde yer alıyor.
Ancak Kore Yarımadası’ndaki gerilim giderek yükseliyor. Nükleer silahlara sahip Kuzey Kore bu yıl şimdiye kadar dört balistik füze denemesi gerçekleştirdi. Nisan ayında ise Guam’a ulaşabilecek yeni bir katı yakıtlı hipersonik füzeyi başarıyla test ettiğini iddia etti.
Kim, Kuzey ile olası bir savaşa hazırlanan az sayıda gençten birisi. Ancak sayıları artıyor.
Güney Kore’nin en popüler mesajlaşma uygulaması olan Kakao’daki en az dört savaş hazırlığı grubuna yaklaşık 900 kişi katıldı. Ayrıca, 2010 yılından beri faaliyet gösteren “The Survival School – Daum Café” adlı bir hazırlık topluluğunun 25 binden fazla üyesi bulunuyor.
Savaş ihtimaline karşı hazırlıklı olan gençlerin sayısındaki artış, Kuzey’in daha saldırgan hale gelmesiyle birlikte iki ülke arasındaki ilişkilere dair de endişeleri bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor.
Ocak ayında Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, Güney’i bir numaralı düşman ilan ederek iki Kore’nin barışçıl bir şekilde yeniden birleşmesinin imkansız hale geldiğini açıkladı.
Kore Üniversitesi’nde politik ekonomi dersleri veren Nam Sung-wook, bunun “benzeri görülmemiş” bir hareketlilik olduğunu söylüyor. Bu, Kuzey’in Güney’i artık etnik akrabaları olarak görmediği için Güney’e karşı nükleer silah kullanmaya başvurabileceği anlamına geliyor.
KBS Kamu Medya Araştırma Enstitüsü tarafından yapılan bir ankete göre, ankete katılanların yüzde 75’inden fazlası güvenlik durumundan endişe duyduklarını söyledi. Bu oran anketin ilk yapıldığı 2021 yılına göre yüzde 19 daha artmış durumda.
“The Survival School – Daum Café” yöneticilerinden Woo Seong-yeop’a göre Rusya-Ukrayna ve İsrail-Hamas gibi küresel çatışmalar, genç Korelileri artan jeopolitik risklere karşı daha duyarlı hale getiriyor.
Sohbet gruplarından biri Ukrayna savaşının hemen ardından kuruldu. Üye sayısı iki yıl içinde on kat artarak 500’e ulaştı.
Kardiyopulmoner Resüsitasyon eğitimini (ani kalp durması ya da nefes alamama gibi vakalarda, kişiyi hayata döndürmek amacıyla uygulanan ilk yardım yöntemi) de tamamlayan fitness eğitmeni Park Hwi bin, “Hayatım boyunca bir savaşa hazırlanmayı hiç düşünmemiştim. Ama şimdi dünyaya bir bakın. Birçok savaş zaten devam ediyor” diyor.
Grupların bazı üyeleri Kuzey ile herhangi bir çatışma yaşanmadan önce ülkeyi terk etmek istiyor. Dil öğrenmek, para biriktirmek ve yeni kabiliyetler edinmek, daha güvenli gördükleri ülkelerde ikamet etme fikirlerinin bir parçası.
Bir üye gruplardan birisinde, “Paraguay’da yaklaşık 10 milyon won (7 bin 200 dolar) karşılığında kalıcı oturum izni alabileceğimi duydum” diye yazdı.
Adının açıklanmasını istemeyen başka bir kişi ise Hwaseong kentindeki iki katlı evinin altında bir sığınak inşa ettiğini söylüyor. Kalın betonla güçlendirilen sığınak, eşi ve altı yaşındaki oğlu için uzun süreli bir barınak imkanı tanıyacak şekilde jeneratörlerle donatılacak.
42 yaşındaki Koreli araziyi iki yıl önce satın almış. Arazi, en kötü senaryoda bombardıman hedefi haline gelebileceğini düşündüğü Pyeongtaek’teki ABD askeri üssünden oldukça uzakta yer alıyor.
Korelilerin birçoğu ise hazırlık yapanları aşırı hassas olarak nitelendiriyor. Hatta Kim’in annesi, oğlunu hayatta kalma kitlerine “gereksiz para” harcadığı için azarladı.
BBC’ye konuşan 28 yaşındaki pazarlamacı Lee Young-ah, “Kuzey ve Güney Kore arasındaki ilişkiler bugünlerde pek iyi olmasa da, savaş konusunda hiç endişelenmedim ve hayatımı her zamanki gibi yaşıyorum” diyor.
İki Kore teknik olarak hala savaş halinde olsa da Güney Kore parlayan ve müreffeh bir demokrasiye dönüştü.
Kore Üniversitesi’nde Woo, onlarca yıldır süregelen barış ikliminin Güney Korelilerin çoğunu “savaşa karşı kayıtsız” hale getirdiğini ve bunun “rehavete” yol açabileceğini söylüyor ve artan jeopolitik gerilim nedeniyle halkın hazırlıklara yönelik tutumunun giderek değiştiğini düşünüyor.
Kim ise kendini savunuyor:
“Bir uçağa bindiğinizde güvenlik ekipmanı sağlamıyorlar mı? Böyle bir güvenlik donanımı satın almak emniyet kemeri takmak gibi bir şey”
Park, bunun tıpkı sigorta satın almak gibi olduğunu savunuyor. Ancak tıpkı diğer sigorta poliçelerinde olduğu gibi kimse bu sigorta kullanılsın istemiyor.
]]>Sabreen daha bebeğini kucağına almadan ve sarılmadan hayatını kaybetmişti.
Genç anne yedi buçuk aylık gebeliği boyunca bebeğini taşıdı. Gece gündüz sürekli korkuyorlardı, ancak Sabreen’in ailesi, savaş sona erene kadar ailenin şansının devam edeceğini umuyordu.
Bu şans, 20 Nisan’da gece yarısından bir saat öne bir patlamanın gürlemesi ve ateşiyle sona erdi.
İsrailler, Sabreen’in eşi ve üç yaşındaki büyük kızları Melek ile birlikte uyuduğu El Sakani ailesinin, evine bomba attı.
Sabreen ağır yaralandı, eşi ve Melek öldü. Fakat acil durum görevlileri olay yerine geldiğinde, bebek hala annesinin rahminde canlıydı.
Sabreen’i hastaneye yetiştirdiler ve doktorlar acil sezaryenle bebeği dünyaya getirdiler.
Sabreen kurtarılamadı, ancak bebeğin yaşama döndürmeye çalışan doktorlar, yavaşça göğsüne vurup nefes almasını sağladılar. Akciğerlerine hava verildi.
Refah’taki Emirlikler Hastanesi’nde bulunan yeni doğan ünitesinde acil servisin baş hekimi Dr. Muhammed Salama “Ciddi bir solunum sorunuyla doğdu” diyor.
Ancak sadece 1,4 kilo ağırlığındaki bebek, doğumda yaşananlardan sağ kurtuldu.
Doktor bir bant parçasına “Şehit Sabreen el Sakani’nin bebeği” yazıp, bebeğin üzerine yapıştırdı, sonra da kuvöze konuldu.
Dr. Salama “Sağlık durumunda bir parça gelişme olduğunu söyleyebiliriz. Ancak risk hala devam ediyor. Solunum zorluğu sorunu prematüre doğum kaynaklı. Bebek şu anda annesinin rahminde olmalıydı, ancak bu hakkı elinden alındı” diyor.
Doktor, kız bebeğin bir ay kadar hastanede kalmasını bekliyor.
“O aşamada taburcu etmeyi düşüneceğiz. En büyük trajedi de burada. Bu çocuk yaşasa bile, öksüz dünyaya gelmiş olacak.”
Bebeğe ismini verecek anne baba yok. Hayatını kaybeden ablası Melek, kardeşine Ruh isminin verilmesini istiyordu. Ancak annesinin anısına bebeğe Sabreen denilmeye başlandı.
Hayatta kalan aile üyeleri, öksüz kalan bebek Sabreen’e yeni bir aile oluşturma çabalarıyla birlikte yaşadıkları öfke ve acının ortasında kaldı.
Bebeğin anneannesi Mirvat El Sakani “hiçbir şeyle ilgisi olmayan insanların yaşadıkları “adaletsizlik ve karalamadan” bahsediyor.
“Kızım hamileydi ve bebeği karnındaydı, kızı da onunlaydı, oğlum da onlarla birlikteydi.
“Oğlumun bedeni parçalandı ve onu daha bulamadılar. Tanıyamadılar. Niye onları hedef aldılar ki? Bilmiyoruz. Bilmiyoruz…sadece çocukları ve kadınları hedef alıyorlar.”
Bebeğin dayısı Rami el Şeyh, babasının kendisiyle birlikte berberlik yaptığını anlatıyor.
“Suçları neydi ki? Tüm bir aile kayıtlardan silindi ve tek sağ kalan küçük bir kız bebek. Bunlar sıradan siviller”
Sabreen’in dedesi Ahalam El Kürdi, bebeği kendisinin büyüteceğini söylüyor. “Benim aşkım, ruhum o. Babasının hatırası. Ona ben bakacağım.” diyor.
Gazze’deki yönetime göre savaşın başladığı 7 Ekim’den bu yana 34 bin kişi öldürüldü ve bunların en az üçte ikisi, kadınlar ve çocuklar.
İsrail, çoğu sivil 1200 İsrailli ve yabancının öldürüldüğü ve 253 kişinin de rehin alındığı Hamas saldırısından sonra Gazze’yi hedef almaya başladı.
İsrail Ordusu, sivilleri hedef almadığı konusunda ısrar ediyor ve Hamas’ı sivilleri kalkan olarak kullanmakla suçluyor.
İsrail’in 20 Nisan’da Refah’ta düzenlediği hava saldırısında aynı zamanda hepsi bir sülaleden 15 çocuk da öldürüldü.
Çocuklardan bazılarının babası Abid el Aal, tüm çocuklarının ve eşinin öldürülmesiyle kimliğinin kayıtlardan silindiğini söylüyor.
“Bana aralarında bir erkek gösterin. Hepsi kadın ve çocuktu” diyor.
Saldırılardan sonra İsrail Ordusu’nun BBC’ye gönderdiği yazılı açıklamada, “Bahsedilen zamanlarda, İsrail Ordusu Gazze’deki terör örgütü hedeflerine saldırı düzenledi. Bunlara askeri tesisler, saldırı düzenlenen yerler ve silahlı teröristler de dahil” demişti.
Şu anda, Refah’ta İsrail Ordusu savaşın önceki dönemlerinde güneye gitmenin güvenli olacağını söylediği için toplanan 1,4 milyon kişi yaşıyor.
Ancak son günlerde, İsrail güçlerinin Hamas’la savaşa devam etmek için Refah’a gireceği spekülasyonları büyüdü.
ABD, İsrail’e büyük bir insani bir krize yol açabilecek Refah’ın topyekun işgali yerine, daha hedef gözeten bir tutum takınması çağrısı yaptı.
]]>TİKA tarafından yapılan bilgilendirmeye göre, Başkanlık tarafından Pakistan’da faaliyet gösteren Türkiye-Urdu Haber Ajansına teknolojik altyapıyı güçlendirmek amacıyla ofis tadilatı ve teknik ekipmanların kurulumu tamamlandı.
Video-grafik sistemleri, mikrofonlar, kameralar gibi stüdyo ve ışık sistemlerinin yenilendiği projenin açılış törenine, Türkiye’nin Lahor Başkonsolosu Durmuş Baştuğ, TİKA İslamabad Koordinatörü Muhsin Balcı, Türkiye-Urdu Haber Ajansı Genel Müdürü Muhammed Hasan, Gazeteciler Birliği üyeleri ve basın mensupları katıldı.
Hasan, Türkiye ve TİKA’ya katkılarından dolayı teşekkür ederek, güncel haberlerin yanı sıra Pakistan-Türkiye ortak tarihini, kültürünü, değerlerini ve geleneklerini tanıtmak amacıyla alanında uzmanlarla programlar, röportajlar ve belgeseller hazırlanacağını ifade etti.
TİKA, Bangladeş’de de projelere devam ediyor
TİKA, 2019’da Başkanlık tarafından kurulan Türkiye-Bangladeş Teknik Enstitüsünde de (BTTI) sürücülük kursu, elektrik-elektronik ve sıhhi tesisat kurslarına eğitim malzemesi desteğinde bulundu.
Sürücü kursu törenle hizmete açılırken, törende, elektrik-elektronik ve sıhhi tesisat bölümleri için TİKA tarafından temin edilen eğitim malzemelerinin de teslimi yapıldı.
Açılış töreninde Türkiye Bangladeş Parlamentolararası Dostluk Komitesi Üyesi Milletvekili Motahar Hossain, Türkiye’nin Bangladeş ile dostluğuna vurgu yaparak TİKA projelerinin bu anlamda çok önemli etkiler bıraktığının altını çizdi.
Proje kapsamında sürücü kursu için bir araç, bir motosiklet temin edilerek mesleki eğitim binasının elektrik ihtiyacını büyük ölçüde karşılayacak bir güneş enerjisi sistemi kuruldu. Ayrıca elektrik-elektronik bölümü için multimetre, voltmetre, gerilim test cihazı; sıhhi tesisat bölümü içinse pistonlar, matkaplar ve bükücüler gibi tam kapasiteli bir eğitim olanağı oluşturacak teknik ekipmanlar temin edildi.
İlk etapta BTTI, bölgede ikamet eden gençlerden mesleki eğitim kurslarına ilgi duyan ve bu alanlarda uzmanlaşmak isteyenleri belirleyerek eğitim programlarına katılmaya teşvik etti. İşsiz kalan genç erkek ve kadınlar arasında yoksulluğun azaltılması, becerilerin geliştirilmesi ve farkındalığın artırılması ana hedefler olarak belirlendi.
Mesleki eğitim merkezi 3 bin 200 metrekarelik bir alana kurulu halde bulunan BTTI, başkent Dakka’nın 375 kilometre kuzeyinde, Bangladeş sınır bölgesindeki Lalmonirhat şehrinde yer alıyor.
TİKA tarafından kurulan teknoloji binasında, gençlere temel bilgisayar ve ofis araçları kullanımı, web site dizayn ve programlama gibi kursların yanı sıra, kadınlara yönelik tekstil işçiliği dersleri verilmesi de planlamalar arasında.
KKTC’de “Uygulama Oteli” yenileme projesi
TİKA, KKTC’de eğitim faaliyetlerini sürdüren Haydarpaşa Ticaret Lisesi bünyesindeki Uygulama Otelini yeniledi.
Yenilenen “Haydarpaşa Ticaret Lisesi Uygulama Oteli” açılışına, KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, KKTC Başbakan Yardımcısı, Turizm, Kültür, Gençlik ve Çevre Bakanı Fikri Ataoğlu, KKTC Milli Eğitim Bakanı Nazım Çavuşoğlu, KKTC Sivil Savunma Teşkilatı Başkanı Atilla Karaca, TİKA Lefkoşa Koordinatörü Havva Pınar Özcan Küçükçavuş, KKTC MEB Mesleki Teknik Öğretim Dairesi Müdürü Gülşen Hocanın ile öğretmenler ve öğrenciler katıldı.
KKTC Cumhurbaşkanı Tatar, turizm alanında eğitim gören öğrenciler tarafından uygulama otelinde ağırlandı.
Uygulama Otelinin yenilenen bölümü, öğrencilerin pratik eğitimlerini gerçekleştirdiği alanın yanı sıra Türkiye’den gelen öğretmenler ve diğer misafirler için kısa süreli konaklama imkanı sunuyor.
1959’dan bu yana Lefkoşa’da mesleki eğitim alanında eğitim öğretim faaliyetlerini yürüten Haydarpaşa Ticaret Lisesi, muhasebe, finansman, pazarlama, büro yönetimi, yiyecek içecek konaklama ve ön büro hizmetleri olmak üzere üç alanda eğitime devam ediyor.
Okul bünyesinde 250’ye yakın öğrenci, yiyecek içecek ve konaklama, mutfak, servis, resepsiyon ön büro ve kat hizmetleri dallarında eğitim alıyor.
Bu eğitimler, 6 odalı, resepsiyon, restoran ve lobisi bulunan okul binasında yapılıyor. Okulun uzun yıllardır kullanılan, yıpranmış tarihi binası, TİKA tarafından detaylı bir tadilattan geçirilerek tekrar hizmete açıldı.
]]>Kasım ayında İngiltere’deki Yüksek Mahkeme planın yasalara aykırı olduğuna hükmetmişti.
Hükümet bunun üzerine planı sürdürebilmek için yeni bir yasa tasarısı hazırladı ve bu tasarı şu sıralar parlamentoda oylanıyor.
Planı hayata geçirmek için “durmaksızın” çalışıldığını söyleyen İngiltere Başbakanı Rishi Sunak, Ruanda’ya ilk uçuşların 10-12 hafta içinde başlayacağını duyurdu.
Peki Yüksek Mahkeme’nin itirazına rağmen plan neden halen tartışılıyor?
Ruanda sığınma planı nedir?
Hükümetin planı kapsamında İngiltere’ye yasa dışı yollarla giren bazı sığınmacılar Ruanda’ya gönderilebilir ve sığınma başvuruları orada değerlendirilebilir.
Başvurusu başarılı olanlara mülteci statüsü verildikten sonra Ruanda’da kalmalarına izin verilebilecek.
Başvurusu başarılı olmayanlar, Ruanda’ya başka bir sebeple yerleşmeyi talep edebilir veya “güvenli bir diğer üçüncü ülkeye” sığınma başvurusunda bulunabilir.
Plan yürürlüğe girerse hiçbir sığınmacı İngiltere’ye geri dönmek için başvuruda bulunamayacak.
Hükümet böylece insanları botlarla Manş Denizi’ni geçerek İngiltere’ye gelmekten caydıracağını savunuyor.
Ruanda’ya kaç sığınmacı gönderilebilir?
Teknik olarak 1 Ocak 2022’den sonra İngiltere’ye yasa dışı yollarla giren herkes, sayı sınırlaması olmaksızın Ruanda’ya gönderilebilecekti.
İlk uçuşun Haziran 2022’de yapılması planlanıyordu, ancak yasal itirazların ardından iptal edildi.
Henüz hiçbir sığınmacı Ruanda’ya gönderilmedi.
Başbakan Rishi Sunak, 22 Nisan’da düzenlediği basın toplantısında “sığınmacıları Ruanda’ya taşıyacak ilk uçuşun 10-12 hafta içinde kalkacağını” söyledi.
Sunak daha önce uçuşların 2024 baharında başlayacağını söylemişti.
Uçaklarda kaç kişinin bulunacağına dair ayrıntı vermekten kaçınsa da Sunak “yaz mevsimi boyunca ve sonrasında ayda birden fazla uçuş” olacağını belirtti.
Başbakan ayrıca hükümetin “bir havalimanını beklemeye aldığını” ve ticari uçakların kullanımı için rezervasyon yaptığını paylaştı.
Sunak, ülkedeki geri gönderme tesis sayısının 2 bin 200’e çıkarıldığını, sürecin hızlı ilerleyebilmesi için 200 eğitimli görevli, 25 mahkeme salonu ve her türlü davaya bakabilecek 150 hakimin hazır olduğunu da ekledi.
Başbakan ayrıca “yasa dışı göçmenlere Ruanda’ya kadar eşlik etmeye hazır 500 yüksek eğitimli kişi” olduğunu ve 300 kişinin daha eğitileceğini belirtti.
İngiltere’ye göç ne durumda?
İngiltere İçişleri Bakanlığı verilerine göre 2018’den bu yana ülkeye yasa dışı göçte önemli bir yükseliş kaydedildi.
2022 yılında ülkeye botlarla en çok giriş Arnavutluk’tan oldu.
2023’te Afganistan ilk sırada yer alırken Türkiye’den göç de üçüncü sıradaydı.
İçişleri Bakanlığı verilerine göre Haziran 2022-Haziran 2023 arasında İngiltere’ye yasal yollarla göç eden kişi sayısı 672 bindi.
Bakanlığa göre pandemi öncesine göre önemli bir artış kaydedilirken Aralık 2022’den sonra düşüş yaşandı.
Aralık 2022’de net göç 745 bindi.
Yüksek Mahkeme kararı neydi?
Kasım 2023’te İngiltere’de Yüksek Mahkeme, hükümetin sığınmacıları Ruanda’ya gönderme planının yasalara aykırı olduğuna hükmetti.
Mahkeme mültecilerin plan kapsamında kendi ülkelerine geri gönderilme riskiyle karşılaşabileceğini söyledi.
Bu durum, İngiltere’nin de taraf olduğu ve işkence ile insanlık dışı muameleyi yasaklayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı.
Kararda ayrıca Ruanda’nın insan hakları standartlarının altına düştüğü ve geçmişte mültecilere yönelik endişe verici eylemlerde bulunduğu bildirildi.
Yargıçlar, 2021 yılında İngiltere hükümetinin Ruanda’yı “yargısız infazlar, gözaltında ölümler, zorla kaybetmeler ve işkence” nedeniyle eleştirdiğine dikkat çekti, 2018 yılında Ruanda polisinin protestocu mültecilere ateş açtığı bir olayın da altını çizdi.
Plan neden hala tartışılıyor?
Yüksek Mahkeme kararının ardından hükümet, Ruanda’nın güvenli bir ülke olduğunun yasalarda açıkça belirtilmesi için yeni bir yasa tasarısı hazırladı.
Hem Avam Kamarası hem de Lordlar Kamarası’nda onaylanması gereken bu yasa tasarısı, Yüksek Mahkeme kararının sonuçlarından kaçınmak için mahkemelerin İnsan Hakları Yasası’nın önemli bölümlerini göz ardı etmelerini gerektiriyor.
Tasarı bunun yanı sıra mahkemeleri Ruanda’ya sınır dışı edilmenin önünde engel teşkil eden diğer yasaları ya da Mülteci Sözleşmesi gibi uluslararası kuralları göz ardı etmeye zorluyor.
Bazı milletvekilleri, uluslararası hukuku çiğnediğine inandıkları için yasayı eleştirirken diğer bazı milletvekilleri de yeterince ileri gitmediğini savunuyor.
Yasa tasarısı parlamentodan geçebilir mi?
Tasarı, bazı Muhafazakar Partili milletvekillerinin itirazlarına rağmen 17 Ocak’ta Avam Kamarası tarafından kabul edildi.
Yasa bunun ardından Lordlar ve Avam Kamaraları arasında defalarca gidip geldi.
Lordlar Kamarası mevzuatın değiştirilmesi yönünde oy kullansa da milletvekilleri bu değişikliklerin tamamına itiraz etti.
Hükümet parlamentoda çoğunluğa sahip olduğu için tasarının bu hafta son aşamasından geçmesi bekleniyor.
Yasanın onaylanması halinde, sığınmacıları destekleyen sivil toplum kuruluşları “en kısa sürede” yasal itirazlarını yeniden başlatmayı planladıklarını açıkladı.
Ruanda ile yapılan yeni anlaşma nedir?
İngiltere hükümeti son dönemde Ruanda ile yeni bir göç anlaşması imzaladı.
İçişleri Bakanı James Cleverley, anlaşmanın Ruanda’ya gönderilen hiç kimsenin kendi ülkesine geri gönderilme riskiyle karşılaşmayacağını garanti ettiğini söyledi.
Anlaşma, yeni bir bağımsız izleme komitesinin Ruanda’nın yükümlülüklerine uymasını sağlayacağını ve İngiliz yargıçların yeni bir temyiz sürecine dahil edileceğini belirtiyor.
]]>BÜKREŞ – Romanya’nın başkenti Bükreş ve Köstence’deki Rumen, Türk ve soydaş çocuklar 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı coşkuyla kutladı.
Yunus Emre Enstitüsü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bütün dünya çocuklarına armağan ettiği 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı Bükreş ve Köstence’deki Rumen, Türk ve soydaş çocuklar ile birlikte kutladı. Bükreş’teki Program, Romanya’da Tercihim Türkçe Projesi’nin uygulandığı ilk eğitim kurumu olma özelliğini taşıyan, Bükreş’in köklü okullarından Dante Alighieri Lisesi’nde gerçekleştirildi.
Programa, Bükreş Büyükelçisi Özgür Kıvanç Altan, Bükreş 3’üncü Bölge Belediye Başkanı Robert Sorin Negoita, Yunus Emre Enstitüsü Romanya Müdürü Mustafa Yıldız, Romanya Eğitim Bakanlığı yetkilileri, Okul Müdürü Maria Dan, öğretmenler ve öğrenciler katıldı.
Programda Türkçe ve Rumence şarkılar söyleyip, şiirler okuyan çocuklar, Türk ve Rumen halk danslarını sergiledi. Büyükelçi ve diğer protokol üyelerinin de öğrencilere eşlik ettiği halk oyunları coşkulu şekilde devam etti. Onlarca çocuk, rengarenk balonları hep birlikte gökyüzüne bırakarak doyasıya eğlendi. Programın sonunda çocuklara, atıştırmalık ürünler ve içecek ikram edildi.
Sihirbaz gösterisi düzenlendi
Köstence’deki program ise Romanya’nın tanınmış sihirbazı Adrian Cuciuc’un gösterisiyle başladı. Sihirbaz gösterisine şapkasından, tarih boyunca barışın ve yeniden doğmanın sembolü olan beyaz güvercin çıkararak başladı. Sihirbazın gösterisini ilgiyle izleyen çocuklar, programa yüz boyama atölyesi ve balon atölyesi ile devam etti.
Türkçe ve Türk kültürüyle ilgili sunumların yapıldığı programda, Ebru Sanatı atölyesi, ipek kozasından çiçek yapımı atölyesi, renkli kum boyama atölyesi ve mis meyve sabunu atölyesi düzenlendi. Türkçe atölyesinde çocuklar güzel dilimiz Türkçeye “Merhaba” dediler. Türkiye temalı oyunlar ve yarışmalar yapıldı. Faaliyetler esnasında Türk kültürüne ait çeşitli hediyeler verildi. Katılımcılar, Türk kültürünün zenginliklerinin gözler önüne serildiği birçok faaliyete katılmanın yanı sıra Türk mutfağının lezzetlerini de deneyimleme imkanı buldu.
Dante Alighieri Lisesi Müdürü Maria Dan yaptığı açıklamada, “Türkiye’deki dostlarımızın çocuklara karşı sevgi dolu yaklaşımlarına, genç kuşaklarla kurdukları ilgi ve empatiye her zaman hayran kaldım. Çocuklara adanmak, geleceğe adanmaktır. Öğrencilerimize Türkçe öğrenme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederiz” dedi.
Yunus Emre Enstitüsü Romanya Müdürü Mustafa Yıldız ise “Tercihim Türkçe Projesi kapsamında Türkçenin ilk defa seçmeli ders olarak okutulduğu yerde ilk çocuk şenliğimizi yapmaktan gurur duyuyoruz” ifadelerini kullandı. Çocukların evrenin özünü yansıttığını belirten Yıldız, “Çocuklar, 23 Nisan Çocuk Bayramınız kutlu olsun! Geleceğimizin mimarı sizsiniz çocuklar” dedi.
Bükreş Büyükelçisi Özgür Kıvanç Altan da, “Bugün çok güzel bir faaliyet düzenlendi. Türk ve Rumen çocuklar hep birlikte dostluk içinde çocuk bayramını kutladı” dedi.
Tercihim Türkçe Projesi
Yunus Emre Enstitüsü tarafından geliştirilen ondan fazla ülkede devlet okullarında seçmeli dil olarak Türkçe öğrenilmesini sağlayan Tercihim Türkçe Projesi, Romanya’da 2024 yılı ocak ayında başladı. Romanya’da öğrenci sayısının 2024-2025 öğretim yılında 2 bini bulacağı öngörülüyor.
]]>(ANKARA) – Kahramanmaraş merkezli depremlerde yıkılan ve 51 kişinin ölümüne neden olan Gaziantep’in Nizip ilçesindeki Furkan Apartmanıyla ilgili hazırlanan yeni bilirkişi raporunda; “Statik Proje Müellifi’nin, Yapım Sorumlusu Müteahhidin, Teknik Uygulama Sorumlusu (TUS), Fenni Mesul, Şantiye Şefi’nin, Projesiz ve ruhsatsız olarak yapılan teras kat ilavesi ile zemin ve asma katlarda yapılan tadilat ve değişikliklerden sorumlu olan kişi veya kişilerin, belediyenin ilgili birimindeki yapı ruhsatlarında proje kontrollerinden sorumlu kişilerin asli kusurlu olduğu” belirtildi.
Kahramanmaraş merkezli depremlerde, Gaziantep’in Nizip ilçesinde yalnızca Furkan Apartmanı yıkılmıştı. Nizip Cumhuriyet Başsavcılığı, iddianamede tutuklu sanıklar Eyüp Öğüt, Faik Öğüt, Nejdet Alpay, Yılmaz Şahin Yurtyapan, tutuksuz sanıklar Abdullah Devrim Sever, Hasan Hüseyin Sever hakkında “taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olma” suçundan 15’er yıla kadar hapis cezası talep etmişti.
Son duruşmada mahkeme, firari sanıklar ve binanın müteahhitleri Abdullah Devrim Sever ve Hasan Hüseyin Sever hakkında kırmızı bültenle arama kararı çıkartılmasına karar vermişti. Mahkeme, ayrıca bilirkişi raporunun yetersizliği nedeniyle Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden yeni bilirkişi raporu talep etmişti.
ASLİ VE TALİ KUSURLULAR…
Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin 7 kişilik akademisyen heyeti tarafından düzenlenen bilirkişi raporunda; “Statik Proje Müellifi’nin, Yapım Sorumlusu Müteahhidin, Teknik Uygulama Sorumlusu (TUS), Fenni Mesul, Şantiye Şefi’nin, Projesiz ve ruhsatsız olarak yapılan teras kat ilavesi ile zemin ve asma katlarda yapılan tadilat ve değişikliklerden sorumlu olan kişi veya kişilerin, belediyenin ilgili birimindeki yapı ruhsatlarında proje kontrollerinden sorumlu kişilerin asli kusurlu olduğu” kaydedildi. Raporda, belediyenin yapı kontrol ile diğer ilgili birimlerin tali kusurlu olduğu belirtildi.
ZEMİN ETÜT RAPORU YOKMUŞ!
Bilirkişi raporunda, “Furkan Apartmanı’nın proje aşamasında zemin raporunun olmadığı, statik proje içeriğinin yeterli olmadığı, temel boyutlarının yetersizliği, temel zemin emniyet gerilmesi yetersizliği ve kolon donatı alanı yetersizliğinin tespit edildiği” belirtildi. Raporda, apartmanın yapım aşamasında ise rölöve ve projedeki taşıyıcı sistem eleman sayısı ve boyut uyumsuzluğu ve donatı detaylandırması yetersizliğine işaret edildi. Ayrıca, Furkan Apartmanı’nın iş bitim aşamasında da proje ile uygulama arasında farklılık olduğuna vurgu yapıldı.
KOLONLAR KESİLMİŞ!
Raporda, şu tespitler yer aldı:
“Dosya kapsamında heyete gönderilen bütün raporlar ve kanıtları dikkate alındığında; taşıyıcı sistem elemanlarının bazılarının inşasında statik projeye göre kesit ve yerleşim aksı farklılıklarının olduğu, binanın taşıyıcı sistem elemanlarının inşasında donatı detaylandırma (entriye sıklaştırması, kanca, gönye vb.) yetersizliklerin olduğu kanaatine varılmıştır.
Dosya kapsamındaki heyete gönderilen bütün raporlar dikkate alındığında, binanın inşası tamamlandıktan ve kullanıma başlandıktan sonra zemin, asma ve teras katlarda projesiz ve izinsiz bir şekilde eklentilerin yapıldığı tespit edilmiştir. Heyete gelen bütün raporlar ve kanıtları ortak bir şekilde değerlendirildiğinde, S11 kolonunun bina inşası tamamlandıktan sonra kesildiği, bodrum katta bulunan S4A ve S5A kolonların inşa edilmediği, bu kolonların yan kısımlarında bulunan S3A ve S4A kolonlarının ise kaydırılarak inşa edildiği değerlendirilmiştir.”
“BİR ADET KOLONUN KESİLDİĞİ AÇIKKEN…”
Konuya ilişkin ANKA Haber Ajansı’na konuşan mağdurların avukatı Mehmet Aykut Başderici, “Sürecin başından itibaren kusur durumu belli olmayan sanıklar hakkında en azından yurt dışı çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol talebimiz reddedildiği için şu anda sanıkların savunması mahkemece alınamamakta. Savunması alınmayan sanıklarla ilgili cezalandırmaya yönelik hüküm verilemeyeceği için kuvvetle muhtemeldir ki yakalama emri olanların dosyası tefrik edilecek ve diğer savunması alınanlarla ilgili karar verilecektir. Ancak firari kişilerin savunmasının alınmadan da diğer sanıklar hakkında hakkında karar verilmesinin uygun olmadığını düşünüyoruz.” dedi.
Kahramanmaraş’ta Ezgi Apartmanı’nda kolon kesen kişilere karşı “olası kast ile adam öldürme suçu”na yönelik iddianame düzenlendiğini hatırlatan Başderici, “Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden gelen bilirkişi raporlarında Furkan Apartmanı’nda bir adet kolunun kesildiği açık bir şekilde meydanda iken bilinçli taksirle adam öldürmeye yönelik cezalandırma istemek bizce usul ve yasaya aykırı olacak.” diye konuştu.
Davanın bir sonraki duruşması 26 Nisan’da görülecek.
]]>Polis şu anda aktif olarak videoları çeken kişi ya da kişileri yakalamaya çalıştıklarını söylüyor.
Videoları çekilen herkesten polise başvurmaları isteniyor.
Manchester’dan 23 yaşındaki Meg, bu rahatsız edici akımın mağdurlarından biri.
Makyöz TikTok fenomeni, Manchester’da bir gece dışarıdayken filme alındığını, videonun linki kendisine gönderilinceye kadar bunu fark etmediğini söyledi.
“Bu şekilde hedef alındığıma inanamıyorum. Demek ki bana baktı ve ‘evet, bunları videoya çekeceğim’ diye düşündü.”
Meg, tanımadığı iki kadınla birlikte yürürken kayda alındığını aktardı. Bir grup erkek tarafından tacize uğradıklarını fark ettiğinde onlarla yürümeyi teklif etmiş.
Meg’in videosu o gecenin ilerleyen saatlerinde bir yabancı tarafından paylaşıldı.
Bu video TikTok, YouTube ve Instagram gibi platformlara her gün yüklenen onlarca videodan biri ve genellikle çekildikleri gece yayınlanıyor.
Genellikle “Manchester gece hayatı” ya da ” Liverpool gece hayatı” başlıklarını taşıyan klipler milyonlarca kez izleniyor ve çok sayıda kadın düşmanı yorum yapılıyor.
Meg olanlar için “Mide bulandırıcı” diyor ve filme çekilen birçok genç için “belki de kaydedildiklerinin farkında olmayan reşit olmayan kızlar” uyarısında bulunuyor.
“Kızların yere düştüğü, iç çamaşırlarının göründüğü ve benzeri videolar var. Ve sonra bu şekilde internette yayınlanıyor, bu konuda gerçekten bir şeyler yapılması gerekiyor.”
Manchester Polisi, videoları çeken kişileri yakalamak için aktif olarak çalıştığını söyledi.
Polis memurları vardiyalarından önce durum hakkında bilgilendiriliyor.
Polis, insanları toplum içinde filme almanın yasadışı olmamasına rağmen, eylemin sıkıntı veya tacize neden olması halinde suç olarak değerlendirilebileceğini belirtiyor.
Kullandıkları teknoloji nedeniyle film çeken kişileri tespit etmenin zor olabileceği vurgulanıyor.
Polis memuru Ellison, “Pek çok insan yanlarından geçerken telefonlarıyla konuşuyor. Caddede ilerlerken video çekip çekmediklerini bilmiyoruz. Bu yüzden bunu yakalamak oldukça zor olabiliyor” diyor.
Manchester Polisi yetkilisi Stephen Wiggins, filme çekilen ya da videolarda yer alan herkesi polise başvurmaya çağırdı.
“Eğer gerçek mağdurlardan bu bilgiyi alamazsak çok zor durumda kalırız” dedi.
Son zamanlarda şehir merkezinde şüpheli davranışlarda bulunan erkeklerin yer aldığı bir dizi olaya müdahale ettiklerini belirten Wiggins, “şehir merkezinde herhangi bir şüpheli davranış” görüldüğünde polisin aranması gerektiğini söyledi.
Tecavüzle ilgili çalışmalarıyla bilinen bir kuruluşta çalışan Charlotte, sosyal medya platformlarını bu tür paylaşımlarda bulunanların hesapları kapatmaya çağırıyor.
Yorumlarda mağdurun suçlanması nedeniyle, cinsel şiddete maruz kalmış kişilerin başvuru yapmasının zorlaştığını belirtiyor.
“Bu tür mağduru suçlayıcı yorumlar başka bir utanç düzeyi yaratıyor. Bu da kadınların desteğe erişiminin önünde bir engel haline geliyor.”
TikTok ve YouTube, kuralları ihlal ettiği için bu içeriklerle bağlantılı bir dizi video ve hesabı kaldırdıklarını söyledi.
Bir TikTok sözcüsü “TikTok’ta kadın düşmanlığı yasaktır. Bu kuralları ihlal ettiği tespit edilen tüm içerikler kaldırılacaktır” dedi.
Meg’e göre bu hesaplar bir an önce kapatılmalı.
“İzin alınmadan internette yayınlanmalarına izin verilmemeli. Bu videolar neredeyse kadınlara yönelik bir şiddet tehlikesi yaratıyor.
“Benimle ilgili çekilen video aynı gece yayınlandı. Yani o gece hala dışarıdaysam ve bu video yayınlandıysa, bunun bir tür şiddet tehlikesi yarattığına inanıyorum.”
]]>Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü Trabzon Devlet Tiyatrosu sanatçılarından oluşan ekip, Çin’in Pekin ve Guangcou şehirlerinde Karagöz ve Hacivat etkinlikleri gerçekleştirdi.
Pekin’de Yunus Emre Türk Kültür Merkezi’nde 17 Nisan’da düzenlenen etkinlikte, “Sihirli Lamba” adlı, Geleneksel Türk Gölge Tiyatrosu’nun yanı sıra Geleneksel Çin Gölge Tiyatrosu’ndan motif ve figürler içeren gölge oyunu gösterimi yapıldı.
Özellikle Çinli çocuklardan büyük ilgi gören oyun, iki kültür arasında geçmişi yüzyıllar ötesine giden kadim estetik bağları hayal perdesinde yeniden canlandırdı.
Türkiye’nin Pekin Büyükelçiliği Müsteşarı Gözde Öztürk Bican, burada yaptığı konuşmada, hem Karagöz ve Hacivat’ın hem de Geleneksel Çin Gölge Tiyatrosu’nun geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan derin kökleri olduğunu belirterek, “Türk ve Çin gölge oyunlarının ortak misyonu, topluma ilham vermek ve eğitmek, insanlar arasında empatiyi, anlayışı ve saygıyı teşvik etmek olmuştur.” dedi.
Türk ve Çin gölge oyunu gelenekleri
Oyunda gölge karakterleri oynatan ve canlandıran Devlet Tiyatrosu sanatçısı Durulcan Yaman, ülkeye ziyaretlerinde Çinli gölge sanatçılarıyla tanışma fırsatı bulduklarını, çok sayıda ortak noktaya sahip olduklarını ve tekniklerinin çok sayıda benzer unsur taşıdığını fark ettiklerini belirtti.
Çin’de 2 bin yıla yakın ve belki de daha eskiye giden bir gölge oyunu geleneği olduğunu, Türkiye’de ise bugünkü haliyle 15. ve 16. yüzyıllardan beri var olduğuna dikkati çeken Yaman, “Türkler, gölge tiyatrosunda kendi tarzını oluşturmuştur; yani yalnızca esinlenmeye dayalı değil, tamamıyla bize ait bir gölge tiyatrosu anlayışımız var. Çinlilerle etkileşimimizde bunun özellikle merak uyandırdığını gördük.” ifadelerini kullandı.
Oyunun diğer gölge ustası, Devlet Tiyatrosu sanatçısı Gürkan Eraslan da Çin’e gelirken oyunu başka dilde ve kültürde sergilemenin endişesini taşıdıklarını, ancak Karagöz ve Hacivat’ın modern bir yorumu olan oyunun hikayesindeki evrensel meseleler ve diğer tanıdık unsurlar sayesinde iyi anlaşıldıklarını ve güzel tepkiler aldıklarını kaydetti.
Gölge oyununun Uzak Doğu ve Çin’den İpek Yolu aracılığıyla Batı Asya’ya ve Anadolu’ya ulaştığını anlatan Eraslan, “Uzak Doğu gölge oyunu daha çok hayvan figürleri ve doğa güçleri üzerine. Bizde ise karakterlere ve toplumsal tiplere dayalı bir oyun tarzı ve yorumu var. Bunların her ikisi de ayrı ayrı keyifli tarzlar, bir araya gelmeleri ise daha da keyifli oluyor.” diye konuştu.
Figür yapımı atölyesi
Oyunun dekor tasarımcısı, Devlet Tiyatrosu sanatçısı Hakan Dündar, gösterinin ardından Pekin Yunus Emre Kültür Merkezi’nde Çinli çocuklar için Karagöz ve Hacivat figürlerinin yapımını anlatan atölye çalışması gerçekleştirdi.
Atölyede Çinli çocuklar, Karagöz ve Hacivat tasvirlerini hem boyadılar hem de kesip birleştirerek hayal figürlerini kendileri oluşturdu.
Çocuklar, figürleri “Küşteri meydanı” adı verilen hayal perdesinde oynatarak gölge oyununu ilk elden deneyimleme fırsatı buldu.
Karagöz ve Hacivat sergisi
Devlet tiyatrosu sanatçıları Pekin’de etkinliklerin ardından ülkenin güneyindeki Guangdong eyaletinin merkezi Guangcou şehrine hareket etti.
Ekip, Türkiye’nin Guangcou Başkonsolosluğu ile Guangcou Şehir Kütüphanesi işbirliğinde gerçekleştirilen etkinlikler kapsamında bugün “Sihirli Lamba” oyununu sergiledi ve figür yapımı atölyesi düzenledi.
Etkinliğe katılan Geleneksel Çin Gölge Tiyatrosu ekibi de kendi gölge oyunları Lufıng’ı icra etti.
İki ülkenin gölge sanatçıları UNESCO’nun Somut Olmayan Kültür Mirası listesindeki geleneksel gölge sanatlarından örnekler vererek kültür alışverişi gerçekleştirdi.
Etkinlikler kapsamında ayrıca Karagöz ve Hacivat Gölge Oyunu Sergisi, Guangcou Şehir Kütüphanesi’nde açıldı.
Türk sanatçılar, Guangcou’da 3 gösteri ve 2 atölye çalışması daha yapacak. Karagöz ve Hacivat sergisi ise 20 Mayıs tarihine kadar kütüphanede ziyaret edilebilecek.
]]>BBC Farsça
Patlama seslerinin duyulduğu İsfahan saraylarıyla, mozaiklerle süslü camileri ve minareleriyle meşhur. Aynı zamanda, İran’ın askeri sanayinde büyük bir merkez.
İran’ın üçüncü en büyük kentinin lakabı “Nesf-i Cihan” yani dünyanın yarısı. Ülkenin orta kesimlerinde, Zagros Dağları’nın yakınlarında yer alıyor.
Kent ve etrafındaki bölge, insansız hava aracı ve füze fabrikalarına ev sahipliği yapıyor.
İran’ın nükleer zenginleştirme programındaki önemli merkezlerden Natanz Nükleer Tesisi’ne görece yakın.
İsfahan, İran’ın nükleer tesisleriyle birlikte anılan bir yer olduğu için saldırının sembolik önemi var.
Benyamin Netanhayu bir yandan bu aşamada tam anlamıyla vurmaktan geri durmuş, bir yandan da İran’a bu bölgedeki hassas hedefleri vurma kabiliyeti olduğu mesajını vermek istemiş olabilir.
Saldırı haberlerinin ardından İranlı yetkililer hızla, İsfahan bölgesindeki nükleer tesislerin “tamamen güvende” olduğunu duyurdular. Şu an nükleer silahı olmayan İran, sivil nükleer programını nükleer silahlı bir ülkeye dönüşmek için kullanmaya çalıştığı iddialarını reddediyor.
Ancak olanlar konusunda birbiriyle çelişen haberler var. İran’ın Uzay Kurumu Sözcüsü Hüseyin Daliryan, “birkaç” insansız hava aracının “başarıyla düşürüldüğünü” söyledi ve bir füze saldırısı olduğu haberlerini reddetti.
Daha sonra, Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahyan, devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, “İsrail yanlısı medyanın” haberlerine karşın, “birkaç mini insansız hava aracının başarıyla düşürüldüğünü” savundu ve bir füze saldırısı olduğu haberlerini kabul etmedi.
İran medyasının bir kısmı da İsfahan Havaalanı ve askeri üssü yakınlarında üç patlama olduğunu duyurdu.
İran Kara Kuvvetleri Komutanı Abdülrahim Musavi bunun “şüpheli bir nesneye doğru ateş eden uçaksavar sistemi olduğunu” belirtti.
İran Hava Kuvvetleri’nin İsfahan Havaalanı yakınlarında bir üssü var ve üste İran’ın elinde yaşlanan F-14 tipi savaş uçaklar da var.
İran, ABD yapımı F-14’leri ilk olarak 1970’li yıllarda, Şah döneminde almıştı ve bu uçaklar hala faal. Hatta bu uçakların hala faal olduğu tek ülke.
İsfahan’da daha önce de İsrail’in düzenlediğinden şüphelenilen bir saldırı olmuştu. İran, Ocak 2023’te kentin orta kesimlerindeki bir cephane fabrikasına düzenlenen insansız hava aracı saldırısından İsrail’i sorumlu tuttu. Saldırının, dört pervaneli küçük insansız hava aracıyla düzenlendiği bildirilmişti.
Benzer İHA saldırıları haberleri son yıllarda İran’ın farklı yerlerinden geldi. İsrail, bu saldırıların sorumluluğunu hiç üstlenmedi.
İngiltere ve NATO Nükleer Güçleri’nin eski komutanlarından, kimyasal silah uzmanı Hamish de Bretton-Gordon, BBC’ye yaptığı açıklamada, İsfahan’ın hedef alınmasının, etrafındaki askeri üsler nedeniyle “çok önemli” olduğunu söyledi.
De Bretton-Gordon, füze saldırısının “İran’ın nükleer silah geliştirdiğine inanılan yere çok yakın olduğunu, belki de buna bir gönderme olabileceğini” belirtti.
Kimyasal silah uzmanına göre İsrail saldırısı “bir kabiliyet ve belki de niyet gösterisi” olabilir. Uzman, İran’ın geçen hafta sonu yolladığı 300’den fazla SİHA ve füzenin imha edildiğine, İsrail’in ise yolladığı “bir ya da iki füzenin” hedefe ulaştığını ve “hasara” yol açtığını belirtiyor.
De Brotton Gordon, İranlı yetkililerin, saldırıyı küçümsemeye çalıştığını ve İsrail’in İran’ın “antik” hava savunma sistemini geçmekteki başarısının kamuoyunda duyulmasını istemediklerini belirtti.
“İsrail askeri anlamda İran’ın çok üzerinde ve bunlar da bunun göstergesi. İran, İsrail ile büyük bir darbe alacağı konvansiyonel bir savaşa girmek yerine, terör örgütlerini ve vekil güçlerini kullandığı, gölgelerin altındaki bir savaşı tercih edecektir.”
İran ile giderek daha yakın bir askeri işbirliği içine giren Rusya ise Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’a göre, İsrail’e İran’ın “gerilimi yükseltmek istemediği” mesajını verdi.
Lavrov “Rusya ve İran lider kadrosu, bizim temsilcilerimiz ve İsraillilerin yer aldığı telefon temasları oldu. Bu görüşmelerde, İsraillilere İran’ın gerilimi yükseltmek istemediği mesajını net bir şekilde verdik” dedi.
]]>TİKA’dan yapılan açıklamaya göre, Budapeşte’de “Geçmişten Günümüze Türk-Macar İlişkileri” konulu sempozyumu düzenlendi.
Eötvös Lorand Üniversitesinin (ELTE) ev sahipliği yaptığı sempozyuma, Türkiye’nin Budapeşte Büyükelçisi Gülşen Karanis Ekşioğlu ve TİKA Balkanlar ve Doğu Avrupa Dairesi Başkanı Muhammed Ünal ve akademisyenler katıldı.
Sempozyumun açılış konuşmasını yapan Ünal, iki ülke arasındaki güçlü ilişkilere kültürel alanda da ivme kazandırmak amacıyla TİKA’nın, “Türk-Macar Kültür Yılı” kapsamında dört proje hayata geçireceğini belirtti.
Ünal, tarih, dil ve ortak kültürel değerler üzerine Türkiye ve Macaristan’da çalışmalar yürüten akademisyenleri bir araya getirmekten memnuniyet duyduğunu anlattı.
Türkiye’nin Budapeşte Büyükelçisi Ekşioğlu da iki devlet arasında 18 Aralık 1923’te İstanbul’da imzalanan Dostluk Antlaşması ile yeniden tesis edilen dostane ilişkilerin 100. yılında da hız kesmeden, daha da artan bir ivmeyle devam etmesinden gurur duyulduğunu aktardı.
Tarihçi ve yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Pal Fodor, Prof. Dr. David Geza, Prof. Dr. Sandor Papp gibi hocaların sunum yaptığı sempozyumda Türk ve Macar ilişkileri derinlemesine ele alındı.
Sempozyum, Türkiye’den ve Macaristan’dan katılan akademisyenlere plaketlerinin takdim edilmesiyle son buldu.
TİKA, Bosna Hersek emniyet mensuplarına eğitim verdi
TİKA ve Türkiye Cumhuriyeti Emniyet Genel Müdürlüğü işbirliğinde, Saraybosna’da, “Uluslararası Polis Eğitimi İşbirliği Projesi” kapsamında eğitim düzenlendi.
TİKA’dan yapılan açıklamada, proje kapsamında, Bosna Hersek emniyet yetkililerine “Yolsuzlukla Mücadele Eğitimi” verildi.
Eğitimin kapanış ve sertifika töreni, Bosna Hersek Federasyonu İçişleri Bakanı Ramo İsak, TİKA Saraybosna Koordinatörü Erdinç Işık, Türkiye’nin Saraybosna Büyükelçiliği İçişleri Müşavirleri Ali Durmaz ve Mehmet Erduğan’ın katılımıyla gerçekleşti.
Eğitimin kapanış töreninde, eğitimi başarıyla tamamlayan 12 Bosna Hersekli kursiyere sertifikaları takdim edildi.
Bosna-Hersek Federasyonu İçişleri Bakanı İsak, törende yaptığı konuşmada, Türkiye ve TİKA ile uzun yıllardır devam eden işbirliğinden duyduğu memnuniyetini dile getirdi.
Uluslararası Polis Eğitimi İşbirliği Projesi
2007’de pilot proje olarak başlatılan Uluslararası Polis Eğitimi İşbirliği Projesi 2010’dan bu yana Bosna Hersek Federal İçişleri Bakanlığı başta olmak üzere Bosna Hersek emniyet teşkilatları işbirliğinde de gerçekleştiriliyor.
Bugüne kadar siber suçlarla mücadele, terörle mücadele, toplumsal olayların yönetimi, oto hırsızlığı ile mücadele, polis liderliği, suç istihbaratı ve uluslararası suçlarla mücadelede yaklaşık 35 eğitim düzenlendi, Bosna Hersek’ten 650 emniyet mensubunun eğitimlere katılması sağlandı.
Arnavutluk’da “Osmanlı’da Göriceli İki Önemli Şahsiyet: İmrahor İlyas Bey ve Koçi Bey Sempozyumu”
TİKA, Alsar Vakfı ve Korçe Fan S. Noli Üniversitesi işbirliğinde, Arnavutluk’un Görice kentinde, “Osmanlı’da Göriceli İki Önemli Şahsiyet: İmrahor İlyas Bey ve Koçi Bey Sempozyumu” düzenlendi.
TİKA’dan yapılan açıklamaya göre, sempozyuma, Korçe Fan S. Noli Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Dimitri Belo, TİKA Tiran Koordinatörü Mustafa Ata, Alsar Vakfı Başkanı Mehdi Gurra, Türkiye’nin Tiran Büyükelçiliği Eğitim Müşaviri Metin Bulut ve davetliler katıldı.
Sempozyum kapsamında düzenlenen oturumlarda, Türkiye’den, Kuzey Makedonya’dan ve Arnavutluk’tan davet edilen akademisyen, araştırmacı ve ülke uzmanlarından oluşan 11 kişi bildiri sundu.
Sempozyumla Arnavutluk-Türkiye arasında kökleri 14. yüzyıla dayanan sağlam tarihi, kültürel ve toplumsal bağların kuvvetlenmesine, iki ülke arasındaki köklü tarihi geçmişin aydınlatılmasına ve genç nesilde farkındalık oluşturulmasına katkı sunulması amaçlanıyor.
]]>VİYANA, 19 Nisan (Xinhua) — Birleşmiş Milletler (BM) Uzay İşleri Ofisi (UNOOSA) Direktörü Aarti Holla-Maini, Çin’in uzay keşfi alanındaki başarılarından ve tüm insanlığa fayda sağlamak üzere uzay teknolojilerinden yararlanma konusunda ofisiyle yaptığı yakın işbirliğinden övgüyle bahsetti.
Holla-Maini, bu haftanın sonunda bir dizi uzay etkinliğine katılmak üzere Çin’e doğru yola çıkmadan önce Xinhua ile özel söyleşisinde söz konusu açıklamayı yaptı.
25 yılı aşkın profesyonel deneyime sahip olan Holla-Maini, “Çin her zaman benim radarımda olmuştur” derken, Çin’in Ay keşif projesi ve kendi uzay istasyonundan örnek vererek, Çin’i “fırlatma alanı ve uydu navigasyon sisteminden daha yakın zamanlı gelişmelere kadar, uzaya araç gönderen saygın bir ülke” olarak tanımladı.
Yapımı 2022 yılında tamamlanan Çin’in Tiangong uzay istasyonu, istasyondaki astronotlar tarafından yürütülen çeşitli bilimsel deneylerle uygulama ve geliştirme aşamasına girdi. Söz konusu deneyler arasında, 2019 yılında UNOOSA ve Çin İnsanlı Uzay Ajansı tarafından ortaklaşa seçilen uluslararası işbirliği projeleri de yer alıyor.
Çin Ulusal Uzay İdaresi’ne göre, ülke şu anda Uluslararası Ay Araştırma İstasyonu’nun temel modelini oluşturmayı hedefleyen Ay keşif programının dördüncü aşamasını hayata geçiriyor. Dördüncü aşama kapsamında, Chang’e-6 Ay keşif aracının Ay’ın uzak tarafından örnekler toplamak üzere yılın ilk yarısında fırlatılması planlanıyor.
“Bu nedenle Çin hakkında daha fazla bilgi edinmeyi çok önemsiyorum” diyen Holla-Maini, Çin’in orta kesimindeki Wuhan kentinde 1. Çin- Latin Amerika ve Karayipler Uzay İşbirliği Forumu’nun düzenleneceği 24 Nisan’daki Çin Uzay Günü etkinliklerine katılmayı dört gözle beklediğini söyledi.
Holla-Maini, ofisinin Çin uzay topluluğu ile ortaklığını daha da geliştirmek amacıyla, Çin’e yapacağı ilk ziyarette Çinli uzay yetkilileri ve uzmanlarıyla bir araya gelmeyi beklediğini ifade etti.
BM yetkilisi, kapasite inşa etme, afet riskini azaltma, uluslararası uzay işbirliğini geliştirme ve başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere tüm ülkelerin uzaya erişimine yardımcı olma konusunda UNOOSA’nın Çin ile yaptığı güçlü işbirliğinden övgüyle söz etti.
Holla-Maini, Çin’in Asya ve Pasifik’te Uzay Bilimi ve Teknolojisi Eğitimi Bölgesel Merkezi’ne ev sahipliği yaptığını da hatırlattı. UNOOSA’ya bağlı bölgesel eğitim ve araştırma kurumu bu yıl 10. yıldönümünü kutlayacak.
Çin ayrıca, özellikle gelişmekte olan ülkeler için afet yönetimi ve acil durum müdahalesinde uzay teknolojisinin kullanımını kolaylaştırmayı amaçlayan UN-SPIDER programının bir ofisine de ev sahipliği yapıyor.
Holla-Maini, ileriye dönük olarak, Çin’in uzay istasyonu ve planlanan Ay araştırma istasyonunun, uluslararası uzay keşfi ve araştırmalarına katkıda bulunacağını ve bunun “nihayetinde insanlığın yararı için herkesle paylaşılacağını” umduğunu belirtti.
Yetkili ayrıca, özellikle Küresel Güney’deki ülkeler için iklim değişikliğinin azaltılması ve sürdürülebilir kalkınma amacıyla uzay verilerine erişimin sağlanması yönünde Çin ile işbirliğini derinleştirmek istediğini ifade etti.
BM yetkilisi, Çin’in önerdiği Küresel Güvenlik İnisiyatifi ve Küresel Kalkınma İnisiyatifi’ni “memnuniyetle karşıladığını” ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine ulaşılmasında bu iki inisiyatifi “önemli bir katkı” olarak gördüğünü vurguladı.
Holla-Maini, uzayın barışçıl kullanımı ve keşfinde uluslararası işbirliğini teşvik etmeyi amaçlayan bir BM ajansı olan UNOOSA’nın başına Haziran 2023’te geçti.
]]>Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, tutuksuz yargılanan binanın müteahhidi Hüseyin B, statik betonarme projeye onay veren Nasir Ç. hazır bulundu, binanın statik proje müellifi Cihan U. da bulunduğu ilden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi’yle (SEGBİS) duruşmaya katıldı. Diğer tutuksuz sanık olan bina fenni mesulü Ekrem B. ise duruşmaya katılmadı. Duruşma salonunda bazı mağdurlar ve avukatları da hazır bulundu.
Kimlik tespitinin ardından savunma yapan sanık Hüseyin B, binanın müteahhitti olmadığını ve söz konusu proje hakkında bilgisinin bulunmadığını ileri sürdü.
Mağdur olduğunu savunan Hüseyin B, “Söz konusu apartmanda herhangi bir mülküm yoktur. Üzerime atılı suçlamayı kabul etmiyorum” ifadelerini kullandı.
Sanık Nasır Ç. ise, dava konusu binanın proje tarihinde İnşaat Odası Diyarbakır Şubesi’nde yönetim kurulu üyesi olduğunu bildirdi.
Üyeleri tarafında uygulanmak üzere hazırlanan projelerin vize işlemleri ile yükümlü olduklarını öne süren Nasır Ç, şöyle devam etti:
“Burada projeyi inceleme, onaylama, uygulamaya sevk etmek gibi bir görev ve sorumluluğum yoktur. Projeyi değerlendirmem söz konusu değildir. Tek yaptığımız işlem projeyi hazırlayan kişinin projeyi hazırlamaya ehliyeti olup olmadığına yöneliktir. Projenin kapağına imza atıyoruz. Ancak inceleme yetkimiz ve görevimiz bulunmamaktadır. Bu inşaatın yapımındaki eksiklikler ve deprem nedeniyle yıkılmasında kusurum bulunmamaktadır. Üzerime atılı suçlamayı kabul etmiyorum.”
Sanık Cihan U. da, binanın sadece statik projesini hazırladığını ve inşaatın statik projesine uygun imal edilip edilmediğini denetleme görevinin belediyeye ait olduğunu savundu.
İnşaat yapım aşamasında yıkılan binaya hiç gitmediğini ileri süren Cihan U, şunları kaydetti:
“1999 yılında İzmir’e taşındım ve o zamandan beridir proje hakkında bilgim yoktur. Projemizin 1975 yönetmeliğine göre denetlenmesi gerekmektedir. Ancak biz kendimizi sağlama almak adına değerleri hep yüksek girerdik. Bu nedenle üzerime isnat edilen suçlamaları kabul etmiyorum.”
Mağdur olan müştekiler ise depremde binanın enkazında yakınlarını kaybettiklerini, binanın yakınında köprülü kavşak yapılmasının sarsıntıya sebep olduğunu savundu.
Binanın altında bulunan bankada ise kolon kesme iddialarının bulunduğunu aktaran müştekiler, bu konuların araştırılarak, kusuru bulunanların cezalandırılmalarını istedi. Cumhuriyet savcısı, mütalaasında dosyadaki eksikliklerin giderilmesi yönünde görüş bildirdi.
Mahkeme heyeti de savunmaların alınmasının ardından ilgili kuruma köprülü kavşak inşaatının bölgedeki yapılara zarar verip vermediğine yönelik araştırma yapılıp yapılmadığının sorulması, Bağlar Belediyesine bölgedeki zeminin bataklık olup olmadığının tespiti ve binanın altında bulunan bankanın da tüm tadilat projeleri hakkında bilgi verilmesi için müzekkere yazılmasını kararlaştırarak, duruşmayı 14 Ekim’e erteledi.
Davanın iddianamesinde, tutuksuz sanıklardan binanın müteahhidi Hüseyin B, binanın statik proje müellifi Cihan U, statik betonarme projeye onay veren Nasir Ç. ve bina fenni mesulü Ekrem B. hakkında, “bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümü ve yaralanmasına neden olma” suçundan 22 yıl 6’şar aya kadar hapis isteniyor. – DİYARBAKIR
]]>Yerlerinden edilmiş Filistinliler evlerine dönüp, geriye ne kaldıysa kurtarmaya çalışırken, bir başka tehlike kol geziyor: Patlamamış bombalar.
Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (UNOCHA), İsrail askerlerinin çekilmesinden kısa süre sonra bir değerlendirme çalışması yaptı.
Çalışmaya ilişkin yazılı açıklamada “Han Yunus’taki sokaklar ve kamusal alanlar patlamamış mühimmatla dolu ve siviller açısından büyük risk oluşturuyor. Ekip, ana kavşaklarda ve okulların içinde 450 kiloluk patlamamış bombalar buldu” denildi.
Askeri uzmanlar, İsrail ordusunun savaşın başlamasından sonra on binlerce bomba attığını tahmin ediyor.
Birleşmiş Milletler’in (BM) Gazze’de patlamamış bombaları temizleyen ve güvenli hale getiren BM Mayın Eylem Servisi (UNMAS) adlı bir özel ekibi var.
Bu kuruluşun başındaki Charles (Mungo) Birch, Gazze’de Ukrayna’dan daha çok enkaz olduğunu söylüyor.
Birch “Uçaklardan atılan büyük bombalar, amatör yapım roketler ve bu ikisinin arasındaki her şeyden var” diyor ve atılan bombaların %10’unun patlamadığını tahmin ettiklerini söylüyor.
BM uzmanı ayrıca, İsrail’in yeraltı yapılarını ya da tünellerini hedef almak için bombalar kullandığını vurguluyor.
Hamas’ın İsrail’e saldırmasından önce UNMAS, Gazze’de “derine gömülü” 21 bombayı etkisiz hale getirmeyi neredeyse tamamlamıştı. Her bir bombanın etkisiz hale gelmesi bir ay aldı ve sonra her şey değişti.
İsrail Savunma Bakanı Yoav Galant, İsrail Ordusu’nun savaşın ilk 26 gününde Gazze’ye 10 bin bomba ve füze attığını söyledi.
Charles Birch, “Çok zor bir durumdu” diyor.
Mart ayının sonunda, insan hakları kuruluşları ve ABD Başkanı Joe Biden’ın Demokrat Partisi’nin bazı kesimlerinden gelen çağrılara rağmen, Washington Post ve Reuters Haber Ajansı, ABD’nin İsrail’e 1800’den fazla MK84 (900 kilo) ve 500 MK82 (225 kilo) bombasının gönderilmesine onay verdiğini duyurdu.
Bu büyük bombalar Gazze’de kitlesel ölüm ve yaralanmaların meydana geldiği saldırılarla ilişkilendiriliyor. Gazze yönetimine göre Gazze’de şu ana dek 33 bin 970 Filistinli öldürüldü.
Bombardıman
İsrail Hava Kuvvetleri ve İsrail ordusu saldırılarda nasıl mühimmat kullandıklarını açıklamıyor. Ancak sosyal medya paylaşımlarındaki fotoğraflarda uçaklarda görülen bombalarla, saldırılarda kullanılanların aynıları olduğunu düşünmek makul.
Uluslararası Af Örgütü’nden silah uzmanı Brian Castner, Gazze’deki yıkımın, İsrail’in güdümsüz MK84 (900 kilo) bombalarını kullandığını gösterdiğini vurguluyor.
Castner, “MK84 bombalarındaki zorluk ağırlıkları çünkü ağırlıkları 900 kilo civarında. Yarısı patlayıcı madde yarısı da çelik. Sivillere yüzlerce metre öteden zarar verebiliyorlar” diyor ve devam ediyor:
“Bu nedenle bu bombaların başka bir yere götürülmeleri ve güvenli bir şekilde etkisiz hale getirilmeleri gerekiyor.”
Castner ayrıca, kalabalık yerlerde enkaz altında bomba olmasının büyük bir risk olduğunu vurguluyor.
BBC Arapça, İsrail ordusuna, Gazze’deki hangi bölgelerin patlamamış mühimmattan arındırıldığını sordu. Bir sözcü, “Üzgünüz ama ayrıntı veremeyiz” yanıtını verdi.
Castner, Hamas’ın attığı roketlerin daha çok patlamama riski olduğunu ve bunların da enkaz altında kalmasının risk oluşturduğunu belirtti. Castner ayrıca, Hamas’ın patlamamış İsrail mühimmatını geri dönüştürme kabiliyetinden bahsetti.
Birch ise uçaktan atılan ve yer altına saplanmış bombaların imhası için 10 ila 15 metrelik bir tünel kazılması gerektiğini belirtiyor.
Daha sonra bir patlayıcı uzmanı aşağı indiriliyor, fitilini çıkartıyor ve bomba etkisiz hale getiriliyor.
Ancak Birch, şu anda Gazze’deki asıl işin yerdeki patlamamış mühimmatı etkisiz hale getirmek olduğunu vurguluyor:
“Gazze’nin kuzeyindeki patlamamış mühimmat kirlenmesi konusunda herhangi bir fikrimiz yok, çünkü gidip değerlendirme yapamadık.
“Daha önce görülmemiş bir operasyon olacak. Avrupa’daki son büyük konvansiyonel savaştan sonra böyle bir durum görülmedi.”
İngiliz sivil toplum kuruluşu Humanity and Inclusion (HI) geçtiğimiz günlerde durumu değerlendirmek için Refah’a iki bomba uzmanı gönderdi.
Kuruluş, çatışmanın ilk 89 gününde 45 bin bomba atıldığını tahmin ediyor. Kurum, yüzde 14’lük bir patlamama oranı üzerinden çalışıyor ve 6 bin 300 bombanın patlamamış olduğunu düşünüyor.
HI’ın patlayıcı uzmanı Simon Elmot, “Gazze’de durum değişirken, insanlar daha sık yer değiştiriyor. En büyük korkumuz, hasar görmüş ya da yıkılmış evlerine döndüklerinde eşyalarını almak için içeri girmeye çalışmaları” diyor.
“Rakka ve Musul gibi çatışma bölgelerindeki tecrübemiz en büyük riskin burada olduğunu gösteriyor.”
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Gazze’deki ev, hastane, okullar, su ve su arıtma tesisleri gibi sivil altyapının yüzde 80’inin tamamen yıkıldığını ve ağır hasar gördüğünü tahmin ediyor.
Dünya Bankası ve BM, Gazze’nin yeniden inşasının 1,85 milyar doları bulabileceğini tahmin ediyor. 26 milyon tonluk enkazın kalkması içinse yıllar sürecek bir operasyon gerekecek.
UNMAS, operasyona hazırlanması için 45 milyon dolar gerektiğini ve şu ana dek sadece 5,5 milyon dolarlık ödenek aldığını belirtiyor. Kuruluş, savaş bitince daha fazla fon alabilmeyi umuyor.
Şu anda Gazze’de, yardım konvoylarının hareket edebilmesi ve açlık çeken insanlara ulaşabilmesi, ayrıca Filistinlilerin bu tür mühimmatın tehlikeleri konusunda eğitilmesi için çalışan 12 UNMAS çalışanı bulunuyor.
]]>ABD: İSRAİL, İRAN’IN BAZI NOKTALARINI FÜZELERLE VURDU
İlk olarak Amerikan ABC News kanalının ABD’li bir yetkiliye dayandırarak verdiği İsrail’in İran’a yönelik saldırı haberi, daha sonra CBS News ve CNN tarafından da takipçilerine aktarıldı. Adı açıklanmayan ABD’li yetkililere dayandırılan haberlere göre İsrail, İran’ın içinde bazı noktaları füzelerle vurdu. Sadece İran değil aynı zamanda Suriye ve Irak’ta da bazı noktalar hedef alındı.
İRAN: FÜZE SALDIRISI OLMADI
İranlı yetkililere dayandırılan haberlerde ise İran’a füze bir saldırısı olmadığı belirtildi. İranlı yetkililer, “İsfahan’da duyulan patlama İran’ın hava savunma sisteminin aktivasyonu sonucu gerçekleşti.” ifadelerini kullandı.
ABD: İSRAİL VURACAĞINI ÖNCEDEN BİLDİRDİ
Dün ABD ve İsrail arasında yapılan Refah operasyonu toplantısında İsrail’in 24 veya 48 saat içinde İran’ı vuracağını ABD’ye bildirdiği belirtildi. CNN’e konuşan ABD’li yetkili ise Biden yönetiminin İsrail’in “İran’a yönelik bu karşı saldırısına yeşil ışık yakmadığını” ve ABD’nin bölgede kapsamlı bir çatışma istemediğini vurguladı. Yetkili, İsrail’in saldırıdan önce, “İran’a yönelik sınırlı bir karşı saldırı düzenleyeceğini” perşembe günü haber verdiğini ve ABD’nin bu saldırıyı desteklemediğini kaydetti. ABD Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon, söz konusu saldırıyı henüz doğrulamadı.
İSFAHAN’DA PATLAMA SESLERİ
İran basını, İran Hava Kuvvetleri Üssüne ev sahipliği yapan İsfahan eyaletinin kuzeydoğusunda patlama seslerinin geldiğini duyurdu. Devlet televizyonunun haberinde, “Haber kaynakları, İsfahan eyaletinde nispeten şiddetli patlama sesi duyulduğunu bildiriyor. Bu sesin kaynağının ne olduğu henüz açıklanmadı.” ifadelerine yer verildi. Yarı resmi Fars Haber Ajansı da yerel kaynaklara dayandırarak, İsfahan’ın kuzeydoğusundaki Kehcavaristan şehrinde bir patlamanın duyulduğunu bildirdi.
Bu seslerin nedeninin henüz bilinmediğini belirten Fars, Kehcavaristan şehrinin, İsfahan Havalimanı’nın ve Ordu Hava Kuvvetleri’nin 8’inci Üssü’nün yakınında yer aldığını aktardı. İran devlet televizyonu tarafından, İsfahan şehrinde bulunan nükleeer tesislerin etkilenmediği veya nükleer sahaların hedef alınmadığı belirtildi. İran’ın başka kentlerine saldırı olup olmadığı henüz belli değil. İran’da tüm uçuşlar askıya alındı.
İSRAİL ORDUSU: KUZEY İSRAİL’DE SİRENLER ÇALIYOR
İsrail’in İran’a karşı başlattığı misilleme saldırısının ardından İsrail ordusundan da bir açıklama geldi. İsrail ordusu Kuzey İsrail’de sirenlerin çaldığını açıkladı.
İRAN-İSRAİL GERİLİMİ
İsrail, İran’ın Şam’daki konsolosluk binasına 1 Nisan’da hava saldırısı düzenlemişti. Saldırıda, İran Devrim Muhafızları Ordusundan 2’si general rütbesinde toplam 7 İranlı yetkili ölmüştü. İran, İsrail’in konsolosluk saldırısının ülkesinin topraklarına saldırı anlamına geldiğini ve misillemede bulunacaklarını duyurmuştu. İsrail ise İran’ın saldırısına karşılık vereceğini bildirmişti.
İran 13 Nisan’da İsrail’e yüzlerce kamikaze insansız hava aracı, balistik ve seyir füzesiyle saldırı başlatmıştı. İran bazı hedeflerin vurulduğunu, İsrail ise saldırıların çoğunun hava savunma sistemlerince önlendiğini ancak güneydeki bir askeri üsse füze isabet ettiğini açıklamıştı. İsrail basını, Tel Aviv yönetiminin İran’ın hava saldırısına karşı “açık ve etkili” şekilde karşılık verme kararı aldığını iddia etmişti. İran ise, İsrail’in muhtemel saldırısına “süratli”, “daha güçlü” ve “daha kapsamlı” yanıt vereceklerini duyurmuştu.
]]>Zehirli bir gaz olan fosfor, gözler ve akciğerler için zararlı ve aynı zamanda ciddi yanıklara neden olabiliyor. Bu nedenle de kullanımı uluslararası yasalarla sıkı bir şekilde düzenlenmekte.
İsrail ordusu, bu tartışmalı silahı, hem Gazze’deki hem de Lübnan’daki silahlı militanlara karşı uluslararası yasalar dahilinde kullandığını savunuyor.
Ancak insan hakları örgütleri bunun savaş suçu olarak soruşturulması gerektiği çağrısını yapıyor.
ABD, İsrail’in her iki bölge de beyaz fosfor kullanımı iddialarını araştıracaklarını söyledi.
İsrail ordusu, bu mühimmatı sivillerin de bulunduğu bölgelerde kullanmakla uluslararası yasaları mı çiğniyor? Yoksa savaşta buna hakları var mı?
‘Beyaz bir sis gibi yayılıyor’
Lübnan’ın güneyinde yaşayan 48 yaşındaki çiftçi Ali Ahmed Abu Samra, 19 Ekim 2023 günü kendisini yoğun beyaz duman bulutunun içinde buldu.
Samra o anları, “Kokusunun sarımsağa benzediğini söylüyorlar ama bundan çok daha kötüydü. Dayanılmaz bir kokuydu. Kanalizasyon kokusundan da kötü” diye anlatıyor.
815 derece sıcaklığa çıkabilen beyaz fosfor aynı zamanda son derecede zehirli bir gaz.
Dayra köyünden Ali yaşadıklarını, “Gözlerimizden yaş akmaya başladı. Ağzımızı ve burnumuzu bir parça ıslak bezle kapatmasaydık bugün hayatta olmayabilirdik” diye anlattı.
Gazze’deki savaşın başlangıcından bu yana, İsrail-Lübnan sınırında da gerilim arttı. Çatışmalar ve karşılıklı atılan bombalar nedeniyle her iki tarafta da sivil kayıplar yaşandı, binlerce kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı.
Hamas’ın müttefiki olan Hizbullah, elindeki savaşçı ve silah gücüyle, dünyadaki en güçlü devlet dışı aktörler arasında yer alıyor.
Hizbullah’ın İsrail’e yönelik roket ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarına, İsrail ordusu, hava saldırıları ve top atışlarıyla karşılık verdi. Kullanılan silahlar arasında fosfor bombası da vardı.
Fosfor bombası havada patladığında oksijenle reaksiyona girerek yoğun bir sis perdesi oluşturuyor.
Bu sis perdesi, düşmanın görüşünü kısıtlayarak sahadaki silahlı birliklere neredeyse anında koruma sağlıyor.
Bu çok etkili ve belirli koşullar içinde yasalara uygun bir askeri taktik.
Ancak uluslararası hukuka göre silahlı çatışmada sivillerin korunması tüm taraflar için zorunlu.
Fosfor bombası geçen yüzyılda dünyanın büyük ordularının çoğu tarafından kullanıldı.
ABD Merkezî İstihbarat Teşkilatı’na (CIA) göre Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı sırasında bunu yoğun bir şekilde kullandı.
ABD kendisi de bu kimyasalı 2004’te Irak’ta, ardından 2017’de IŞİD’e karşı Suriye ve Irak’ta kullandığını kabul etti.
İsrail de fosfor bombasını 2008-2009’da Gazze’ye düzenlenen saldırı sırasında kullandığını açıkladı.
Ancak Birlemiş Milletler, İsrail ordusunun bu silahı sivillerin sağlığını gözetmeden “sistematik” şekilde kullandığı sonucuna vardı. Bunun üzerine İsrail Silahlı Kuvvetleri 2013 yılında fosforu, sık kullanılan silahlar envanterinden çıkarılacağını vadetti.
Hizbullah savaşçılarının 2 ile 4 kişiden oluşan küçük birimler halinde hareket ettiği biliniyor.
Sınır bölgesinde sık ormanlık alanı siper olarak kullanarak, İsrail ordusuna sık sık füze ve roket fırlatıyorlar.
Onları sis içinde bırakmak İsrail ordusunu hedef almalarını önlemenin bir yolu olarak sunulabilir.
Ancak Lübnan tarafında çiftçilik yapan Ali, köyünün vurulduğu 10-19 Ekim tarihlerinde bölgede silahlı grupların bulunmadığını savunuyor.
Ali, “Hizbullah orada olsaydı, insanlar hedef olma korkusuyla onlara gitmelerini söylerdi” diyor ve ısrar ediyor:
“Hizbullah bölgede değildi”
BBC, söz konusu saldırı sırasında Dayra’da herhangi bir Lübnanlı silahlı grubun varlığını veya yokluğunu bağımsız kaynaklar üzerinden netleştiremedi.
Dayra’da saldırı günü olay yerine ilk ulaşan gönüllü tıbbi müdahale görevlisi Halid Qraitem oldu.
Halid müdahale anını, “Bilinci bulunmayan insanları tahliye etmeye başladık” diye anlatıyor. Ambulans görevlisi insanlara yardım ederken kendi ekibinin de ateş altında kaldığını söylüyor.
Halid, “Bize üç el bombası attılar. Ya insanları kurtarmamızı engellemek için ya da bizi korkutmak içindi” diyor.
Halid en az dokuz kişiyi Tire’deki İtalyan Hastanesine naklettiğini hatırlıyor. Onların arasında kendi babası İbrahim de vardı.
65 yaşındaki İbrahim, şiddetli nefes darlığı nedeniyle üç gün hastanede kaldı. Doktor Muhammed Mustafa, beyaz fosfora maruz kalmış birçok hastayı tedavi ettiğini söylüyor.
Dr. Mustafa, hastaların “şiddetli boğulma hissi, aşırı terleme, kronik kusma ve düzensiz kalp atışı” belirtileriyle hastaneye geldiğini anlatıyor:
“Sarımsak kokuyorlar. Kan sonuçları beyaz fosfora maruz kaldıklarını doğruladı.”
Üç ay sonra İbrahim’le buluşmaya gittiğimizde gözlerinin içi hâlâ kırmızıydı. Kollarında ve ayaklarında deri döküntüsü vardı ve soyulmalar göze çarpıyordu.
65 yaşındaki adam, doktorların kendisine bunun beyaz fosfordan kaynaklandığını söylediğini anlatıyor.
1970 yılından bu yana savaşlar yaşadıklarını söyleyen İbrahim, “Ama bu duruma benzeyen bir şey yok. Patlamalar evlerimizin çok yakınında oluyor” diyor.
İbrahim, kaçmaya çalışırken bir merminin arabasının altı metre yakınına düştüğünü, o anda üzerlerinde İsrail ordusuna İHA’lar bulunduğunu savunuyor.
İbrahim “Bizi görebiliyorlardı. Gelişi güzel ateş ediyorlardı” diyor.
Uluslararası Af Örgütü, Dayra’ya yapılan saldırının “savaş suçu olarak soruşturulması gerektiği” sonucunu açıkladı. Gerekçe olarak, “sivillerin yaşamı gözetilmeden yapılan saldırıda dokuz kişinin yaralanması” gösterildi.
İsrail ordusu ise beyaz fosforun sivillerin bulunduğu bölgede “dikkatsizce” kullanıldığı iddiası için BBC’ye açıklama yaptı.
Ordu açıklamasında, istisnalar dışında, yoğun nüfuslu bölgelerde beyaz fosfor kullanılmadığı iddia edildi. Açıklamada istisnai askeri durumlar üzerinde gizlilik bulunduğu ve bunların kamuoyuna açıklanmadığı kaydedildi.
Ali’nin köyüne yapılan saldırının haberleri önce internet üzerinden yayıldı.
İsrail ordusu beyaz fosforlu mühimmat kullandığı iddiasını önce reddetti. Ancak daha sonra bir U dönüşü ile “uluslararası yasalar dahilinde” bu mühimmatın kullanıldığını kabul etti.
BBC, eldeki kanıtlar üzerinden son altı ayda Dayra’da ve sınırdaki diğer üç köyde daha fosfor bombası kullanıldığını doğruladı.
Kfar Kila’da iki sivil yerleşkesinin arasına düşen bir mermi parçası, laboratuvarda test edildi.
BBC adına incelemeyi yapan ünlü kimya profesörü güvenlik endişesi nedeniyle isminin gizli kalmasını istedi.
Gaz maskesi ve tüm vücudunu kaplayan koruyucu kıyafet giyen profesör, metal parçanın iç kenarındaki koyu renkli yapışkan öbeği incelerken anlatıyor:
“Bu 155 mm’lik bir obüs mermisinin parçası. M825A1 işareti bunun beyaz fosfor içeren mühimmat olduğunu gösterir. Bu Amerikan yapımı” diyor.
Ünlü kimyagerin çakmak tuttuğu bir kalıntı anında alev alıyor:
“Bu malzemeyi yanarken ve cildinize yapışık haldeyken üzerinizden çıkarmaya çalıştığınızı hayal edin.”
Profesör 30 gün sonra bile beyaz fosfor kalıntılarının hala tutuşabildiğini söylüyor.
Ekim ayının üçüncü haftasındaki saldırıda yaralılara müdahale eden sağlıkçı Halid Qraitem, İsrail’i, insanları sınır bölgelerinden uzaklaştırmak için kasıtlı olarak beyaz fosfor kullanmakla suçluyor:
“ Zeytin ağaçlarını, avokado bahçelerini yakmak için ormanlık alanları bilinçli olarak fosforla bombalamaya başladılar.”
Halid’in iddialarına yanıt olarak İsrail ordusu şu yanıtı verdi:
“İsrail Silahlı Kuvvetleri, Lübnan’daki sivilleri sınırdan uzaklaştırmak için sis perdesi mermilerinin kullanıldığı yönündeki her türlü iddiayı tamamen reddediyor.”
İsrail kanunları çiğnedi mi?
Beyaz fosfor kimyasal silah olarak tanımlanmış değil ve “yangın çıkarıcı mühimmat” tanımı üzerinde bile tartışmalar devam ediyor.
Birleşmiş Milletler’in konvansiyonel silahlara ilişkin sözleşmesi (CCW), yangın çıkarmak veya insanları yakmak için tasarlanan silahlara yönelik kısıtlamalar getiriyor.
Bununla birlikte, İsrail’in de aralarında olduğu birçok ülke, sonunda yangına neden olsa dahi, fosforun sis amaçlı kullanılması halinde, bu yasa kapsamında değerlendirilemeyeceğini savunuyor.
Ancak İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) bu görüşe katılmıyor. Örgüt BM sözleşmesinde çok fazla “boşluk” olduğunu savunuyor.
HRW’den Ramzi Kaiss, sözleşmenin yangın çıkarıcı silahlar tanımında boşluklar olduğunu söylüyor:
“Ancak uluslararası hukuk kurallarına göre, çatışmalarda tüm taraflar, sivillerin zarar görmesini önlemek yükümlülüğünde. Özellikle de beyaz fosfor gibi mühimmatlar kullanıldığında.”
Bağımsız bir avukat ve askeri uzman Prof. Bill Boothby, İsrail’in uluslararası hukuku ihlal edip etmediğini tespit etmek noktasındaki sorunlardan birinin “delillerin çatışması” olduğunu söylüyor.
İsraillilerin fosforu çatışma sırasında bir sis perdesi oluşturmak için kullandığını savunduğunu söyleyen Prof. Boothby devam ediyor:
“Köylüler ise ortada savaşçı olmadığı için sis perdesi oluşturmanın bir meşruiyeti olmadığını savunuyor. Gerçekten beyaz fosforun kullanılmasının amacı bu muydu? Bunun cevabını bilmek, saldırıya karar verenlerin aklında ne olduğunu bilmek anlamına gelir.”
“Orantılı” saldırı kavramını da hatırlatan ve “verilen zararın, beklenen askeri kazanımlardan fazla olmaması” gerektiğini söyleyen Prof. Boothby bunun da yine saldırıya karar verenlerin ne düşündüğünü ve hedeflerinin ne olduğunu bilmeye dayandığını aktarıyor.
BBC’nin Dayra’daki hedeflerinin sorduğu İsrail ordusu, “Bunlar gizlidir ve açıklanamaz” yanıtını verdi.
]]>Listeye nasıl sahip olduğumun hikayesini aileme ve arkadaşlarıma sayısız kez anlattım.
Hem benim cehaletimi hem de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan tek Kolombiyalı yazarın karizmasını, cömertliğini ve alçakgönüllülüğünü gözler önüne seren bu hikaye bir soruyla başlıyor, listeyle bitiyor ve lezzetli bir dondurma içeriyor.
Dondurma
Gabriel Garcia Marquez bir gün bana, “Lanet olsun Cachaco (Bogota’da iyi giyimli, bakımlı kişilere yönelik sesleniş biçimi), bir top dondurma daha yemek istediğin gözlerinden okunuyor ama bunu itiraf edemiyorsun,” diyerek sevecen ve muzip bir tavırla çıkışmıştı.
Haklıydı. Dondurma sadece lezzetli değil, aynı zamanda bana anlattığına göre Fidel Castro’nun her yıl kendisine gönderdiği doğum günü hediyesiydi.
Havana’daki ünlü Coppelia dondurmacısından alınmıştı ve hala beni evinde ağırladığına inanamadığım Garcia Marquez’in favorisiydi.
Şansıma inanamıyordum. En çok hayranlık duyduğum kişilerden biri ve eşi Mercedes Barcha ile Cartagena’da, insanların “Daktilo” ismini verdiği binadaki dairelerinin mutfağında öğle yemeği yiyordum.
Kendisi de iyi bir hikaye anlatıcısı olarak, benimle dünyanın en lezzetli dondurmasını değil, Castro ile arasındaki dostluğa ilişkin ilgi çekici ayrıntıları da paylaşıyordu.
Ben de tattığımın dünyadaki en iyi dondurma olduğunu düşünüyordum. Vanilya aromalıydı ve yoğun bir kaymak kıvamı vardı. Bana ikram ettiği dondurmanın tamamını yemek için can atıyordum.
Ama ben bir “cachaco” olarak yetiştirildim.
Bizlere zevklerimizi çok fazla göstermememiz ve düşündüğümüz her şeyi söylemememiz gerektiği öğretilir. Ve bir top dondurma da yeterlidir. Ben de sonunda pes ettim.
O menüyü hayatımın en favori öğle yemeği olarak hatırlıyorum.
Gabriel Garcia Marquez’in evine davet edilme nedenim ise tuhaf bir şekilde klasik edebiyatı takdir etme konusundaki isteksizliğimdi.
Soru
Her şey birkaç hafta önce, patronum Mauricio Vargas Linares’in bana Gabo Vakfı’ndaki atölyede, çalıştığım Semana dergisini temsil edeceğimi söylemesiyle başlamıştı.
Gabo Vakfı o zamanlar Yeni İbero-Amerikan Gazetecilik Vakfı olarak anılıyordu ve İspanyolca konuşan gazetecilerin eğitimini geliştirmek için Gabriel Garcia Marquez tarafından kurulmuştu.
Garcia Marquez’i dergiyi ziyaret ettiğinde bir kez görmüştüm. Hiç konuşmamıştık ama gazetecilik mesleğini yeni yeni anlamaya başlayan bizlere karşı her zaman çok sevecen davranırdı.
Hiç unutmam, derginin sahibi tarafından zaman zaman düzenlenen gösterişli öğle yemeklerinden birine García Márquez de gelmişti.
Derginin muhabir kadrosunun oturduğu uzaktaki masayı görünce, kendisine şöhretli insanlar ve bakanlarla aynı yerde bir masa ayrılmış olmasına rağmen, bizi işaret ederek, “Teşekkür ederim ama ben orada muhabirlerle oturacağım” demişti.
Vakıftaki çalışma grubunun gündemi gazeteci günlükleriydi. Seminere katılan da Meksikalı gazeteci Alma Guillermoprieto idi.
Ben 23 yaşına yeni basmıştım ve çalıştığım haftalık dergiyi çıkaran deneyimli gazetecilerden oluşan seçkin bir gruptan öğrenebileceğim her şeyi öğrenmeye çalışıyordum.
İngilizce bilmiyordum ve Guillermoprieto’nun kim olduğu bir yana, The New Yorker dergisinin ne olduğu hakkında bile hiçbir fikrim yoktu.
Ayrıca Cartagena’ya gitmeden önce okumamız gereken Daniel Defoe’nun A Journal of the Plague Year (Veba Yılı Günlüğü) kitabını da hiç duymamıştım.
1664-1666 yılları arasında Londra ve çevresini kasıp kavuran vebayı romanlaştıran bu eser, Marquez’in gelmiş geçmiş en iyi anlatılardan biri olarak kabul ettiği tarihi kurgu kitapları arasındaydı.
O hafta boyunca Alma Guillermoprieto bana titizlikten ödün vermenin kabul edilemez olduğunu; önemli konuları, o konulara özgü hikayelerle anlatmanın önemini öğretti.
Kendisinin de New Yorker’da yayımlanan ve sonradan İspanyolcaya çevrilen 13 mektubunda Latin Amerika’yı böyle anlattığını aktardı.
Garcia Marquez, atölyeye katılmak için seçilen 10 genç gazetecide uyandırdığı hayranlığın farkındaydı ve oturumlardaki resmi havayı dağıtmak, bizdeki heyecanı da yatıştırmak için elinden geleni yaptı.
Bizi sanki hayatı boyunca tanıyormuş gibi davrandı ve dışarıdan bakan biri, odadaki en heyecanlı kişinin o olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdi.
Atölyenin sonunda Garcia Marquez bizi o zamanlar Cartagena’daki bohem topluluğun bir araya geldiği ve kendisi ile Alejandro Obregon ve Enrique Grau gibi sanatçılar arasında efsanevi gecelere ve sohbetlere sahne olan La Vitrola’da akşam yemeğine davet etti.
Gecenin büyük bir kısmını Garcia Marquez’e klasik edebiyatı son derece sıkıcı bulduğumu ve ne kadar uğraşırsam uğraşayım bende bezginlik uyandırdığını itiraf etmek için uygun zamanı kollayarak geçirdim.
Ona gazetecilik becerilerimi geliştirmek için gerçekten hepsini okumak zorunda olup olmadığımı sormak istiyordum.
Ama entelektüel zayıflığımı ona nasıl itiraf edebilirdim ki?
Garcia Marquez’in de tabak, çanak, bardak ve kulağı sağır eden müziğin gürültüsü arasında, zihnimde güvensizliklerimle boğuşurken öğrencilerle vedalaştığını gördüm.
“Üstat, bir konu daha var” dedim ve hevesle yerimden kalkıp ona doğru ilerlemeye başladım.
Kaşlarını kaldırdı ve devam etmem için bana izin verdiğini hissettim.
“Size klasik edebiyatı okuyabilmek için ne yapabileceğimi sormak istiyorum.”
“Daha ne kadar Cartagena’dasın?” diye sordu.
“Biraz daha kalıp hafta sonu eğlenmek istiyorum” dedim.
“Peki, yarın beni ara.”
“Ama bende telefon numaranız yok…”
“650143”
Gençken yaptığım birçok aptalca şeyden biri, numarayı yazmadan ezberlemeye çalışmamdı.
“İyi misin, gazeteci?” dedi, gülümsedi ve bana kalemini uzattı.
“Şunu bir kağıda yaz, unutacaksın. Sonra da hayatın boyunca pişman olacaksın.”
Liste
O gece çok az uyudum. Her 20 dakikada bir onu aramak için saatin makul olup olmadığını kontrol edip durdum. Saat nihayet 9 olduğunda cesaretimi toplayıp not aldığım telefon numarasını çevirdim.
Garcia Marquez benimle konuşurken bir anda eşine, “Öğle yemeği planımız var mı Merce?” diye sordu. Sonra da “Tamam o zaman Alvarez’e gelmesini söylüyorum” diye devam etti.
Daveti kabul eder etmez heyecanla patronumu aradım.
“Ne yapmalıyım? Ne götürmeliyim? Nasıl giyinmeliyim?”
Patronum, “Aptal olma, götüreceğin ya da yapacağın hiçbir şey onu etkilemeyecek. Bunları düşünme. Git, kendin ol, başkasıymış gibi davranma ve yemeğin tadını çıkar” diye bilgece tavsiyede bulundu.
Her zamanki tişörtümü ve kot pantolonumu giymeye karar verdim ve büyük bir hevesle dairesindeki randevuya gitmek için öğle saatinin gelmesini bekledim.
Yemekte kızarmış balık, kızarmış muz ve hindistan cevizli pilav yedik ve dondurmadan sonra nihayet konuşmaya cesaret edebildim.
“Üstat, itiraf etmeliyim ki klasikleri okurken aşırı sıkılıyorum. Hiçbirini bitirmeyi başaramadım.”
Bana, akıl danıştığı birinin, Yunan klasiklerini öğrenmezse asla büyük bir yazar olamayacağını söyleyene kadar, kendisinin de klasiklere dudak büktüğünü anlattı.
Klasikleri keşfettiğinde de aşık olduğunu aktardı.
Oedipus’a olan takıntısını ve babasını kimin öldürdüğünü araştırmak isteyen ancak trajik bir şekilde katilin kendisi olduğu sonucuna varan bir adamın hikayesinin onu nasıl baştan çıkardığından bahsetti.
Kitaplardaki dilin bende yarattığı bezginliğin üstesinden gelmek için çaba göstermemi ve anlattıkları muhteşem hikayelere odaklanmamı istedi.
“Peki okunması gereken klasiklerin bir listesini yapmak zorunda olsaydınız hangileri bu listede yer alırdınız?” diye sordum.
Büyük bir heyecanla “Hadi gel yapalım şu listeyi” dedi ve not defterini açıp bu hikayenin özünü oluşturan listeyi yapmaya başladı.
İspanyolca olan listenin Türkçe çevirisi şöyle:
1. İncil
2. Binbir Gece Masalları
2a. Platon ve Aristoteles
3. Odysseia
3a. Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri – Diogenes Laertios
4. Sophokles: Kral Oidipus
5. On İki Caesar’ın Yaşamı (Suetonius)
6. Plutarkhos
7. İlahi Komedya (Inferno)
8. Horatius (Ars Poetica – Şiir Sanatı)
9. El Cid (Baladlar)
10. Amadís de Gaula
11. Don Kişot
12. Şiir: İspanyol Altın Çağı
13. Gargantua ve Pantagruel
14. Yitirilen Cennet – John Milton
15. Chroniclers of the Indies
16. –
BBC Türkçe’nin notu: Listedeki bazı kitapların Türkçe çevirisini bulamadık, bilen okurlarımız var ve Türkçe çeviri isimlerini iletirse memnuniyetle güncelleriz.
Elimdeki liste bu. 30 yıl geçti ve hala bugüne kadar her bir kitapla ilgili olarak bana anlattıklarını not almama hatasının pişmanlığını yaşıyorum.
Mesela neden 2a ve 3a gibi ifadeleri kullandığını hatırlamıyorum. Alt maddeler neden var bilmiyorum. Ayrıca 16 numara neden boş onu da hatırlamıyorum.
Ölümünün 10’uncu yıldönümünde paylaştığım bu listenin yanında her bir eseri neden dahil ettiğine dair gözlemler olmasının daha faydalı olacağının farkındayım.
Belki de bu yüzden şimdiye kadar paylaşmak konusunda hep isteksizdim.
Evimdeki duvarda asılı bu listeyi gören kitapkurdu bir arkadaşımın sergilediği coşkuyu görünce benim anlattığım bu hikayedeki bana ait gazetecilik hatalarına rağmen bunu öğrenenler için bir değeri olacağını düşündüm.
Ayrıca Garcia Marquez’in anılarını yayınladığında söylediği o harika cümleyi de hatırladım:
“İnsanın yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.”
Yıllar içinde bu listedeki bazı eserleri okudum. Chronicles of the Indies’ın bazılarını, Kral Oidipus’u, Binbir Gece Masalları’nı, Odysseia’yı, İncil’den bazı bölümleri, İlahi Komedya’yı Golden Age’den bazı şiirleri okudum.
Ama inanıyorum ki, bir Nisan öğleden sonrasında, bu harika listeyi hazırlayan, önerdiği bütün kitapları gereken saygıyı göstermediğim için bana kızmazdı.
Bir tesellim, o unutulmaz öğle saatlerinde benim bir başka itirafım üzerine dile getirdiği bir diğer tavsiyedeydi; o sırada hala Don Kişot’u okuyamamıştım:
“Bak sana tavsiyem şu: Kitabı tuvalette erişebileceğin bir yere bırak ve tuvalete her gidişinde biraz oku.”
]]>Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) Başkanlığının internet sitesinde yer alan bilgiye göre, saat 18.11’de merkez üssü Sulusaray ilçesi olan 5,6 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi.
Sarsıntının 5,99 kilometre derinlikte olduğu belirlendi.
Deprem çevre illerden de hissedildi.
AFAD, depreme ilişkin gelişmeleri takip ettiklerini bildirdi.
Tokat Valisi Numan Hatipoğlu, AA muhabirine, ekiplerin sahada olduğunu söyledi.
İlk gelen bilgilere göre can kaybının olmayışının en büyük tesellileri olduğunu vurgulayan Hatipoğlu, “Vatandaşlarımıza geçmiş olsun. Devlet olarak İçişleri Bakanımız Ali Yerlikaya’nın talimatları doğrultusunda tüm vatandaşlarımızın barınma ve iaşe sorununun halledilmesiyle ilgili gerekli tüm tedbirleri alıyoruz. Tüm hemşehrilerimize ve milletimize geçmiş olsun.” dedi.
Vali Hatipoğlu, Sulusaray ilçesinde kurulan kriz masasında düzenlediği basın toplantısında ise devletin imkanlarının teyakkuz durumunda olduğuna işaret etti.
Geniş anlamda devletin imkanlarıyla Sulusaray, Artova ve Yeşilyurt ilçelerinde teyakkuz halinde olduklarının altını çizen Hatipoğlu, vatandaşlara devletin elini uzatmakla ilgili çaba gösterdiklerini belirtti.
Bölgede çalışmaların sürdüğünü anlatan Hatipoğlu, “Hasar tespit çalışmalarımız devam ediyor. İçişleri Bakanımız ile sürekli görüşerek, gerekli çalışmaları koordine etmeye devam ediyoruz. Civar illerimizden destek gelmeye devam ediyor.” diye konuştu.
Dedikoduların dikkate alınmaması uyarısında bulunan Hatipoğlu, şunları kaydetti:
“Diğer yandan kamuoyunda bazı şayiaların dolaştığı şeklinde haber var. Resmi makamların dışında bu tür dedikodulara yer verilmemesi, dikkate alınmaması, halkımızın esenliği, devletimizin güven içinde hizmette bulunması için önem taşımaktadır. Bu anlamda Tokatlı hemşehrilerimize geçmiş olsun diyoruz. Depremle ilgili her türlü tedbiri almak durumundayız.”
Öte yandan Sulusaray ilçe merkezinde bir caminin minaresinde hasar oluştu.
Deprem, ilçeye bağlı Malum Seyit Tekke köyünde iki cami ile bazı evlerde hasara neden oldu. Bir cami minaresinin ise külah bölümü yıkıldı.
Sulusaray ile sınır olan köylerden Ağmusa, Ahmetdanişmend, Devecikagın, Sağlıca ve Gürardıç köylerindeki eski yapı ve kerpiç evlerde yıkılmalar meydana gelirken, can kaybı yaşanmadı.
Kaymakamlık, özel idare ekipleri, AFAD, UMKE bölgede çalışmalarına devam ederken, vatandaşlar dışarıda bekleyişlerini sürdürüyor.
Zile ilçesinde de hasar gören metruk yapıların tehlikeye neden olmaması amacıyla itfaiye ekiplerince çalışma yürütülüyor.
Yapıların tehlikeye neden olan bölümleri yıkılarak önlem alınıyor.
Artova ilçesinde de vatandaşlar sokağa çıktı. Bazı vatandaşlar ağlarken, fenalaşanlar oldu.
Artova Kaymakamı Erkan Atam ve Belediye Başkanı Ali Güner vatandaşları sakinleştirmeye çalıştı.
Deprem nedeniyle alınan tedbirler kapsamında kent genelinde yarın eğitime 1 gün ara verildi.
Vali Hatipoğlu, evlerinde kalmak istemeyenlerin Sulusaray ve Yeşilyurt ilçelerindeki spor salonları ve yurtlarda kalabileceğini duyurdu.
Öte yandan Samsun AFAD İl Müdürlüğünden 3 araç ve 20 personelle canlı arama köpeğinin Tokat’a görevlendirildiği belirtildi.
Sulusaray ilçesinde evlerine girmeyen vatandaşlar ilçe meydanında bulunan Cumhuriyet Caddesi ile Alparslan Caddesi’ni birbirine bağlayan açık alanda bekliyor.
Sarsıntı ilçe merkezinde müstakil kerpiç yapılarda hasar meydana getirdi.
“Devletimiz yanımızda”
Sulusaray ilçesinde sokakta bekleyişini sürdüren vatandaşlardan İbrahim Yıldızlı, AA muhabirine, güvenli olduğu için açık alanda beklediklerini belirterek, “Acayip bir sarsıntı ile geldi ilk anda. Fatih Camisi’nin yanındaydık. Minare uçtu, briketler falan düştü. Halk ister istemez panik yaşadı. Sakinleştirmeye çalıştık ortalığı. Diğer mahallelere gittiğimizde ufak tefek sıkıntılar vardı, onlara da yardım ettik. Açık alan olduğu için, güvenli alan olduğu için burada bekliyoruz. Çok şükür can kaybımız yok, bir sıkıntı yok. Devletimiz yanımızda. Valimiz, Belediye Başkanımız, Kaymakamımız elinden geleni yapıyor. Köylerde sıkıntı olmuş herhalde ama gidemedik.” dedi.
Deprem anı Tokat’ta iş yerlerinin güvenlik kameralarına yansıdı.
Görüntülerde, Zile ilçesindeki bir marketin raflarındaki ürünlerin yere düştüğü, vatandaşların ise hızla dışarı çıkmaya çalıştığı, bir başka güvenlik kamerası görüntüsünde ise Almus ilçesindeki bir restoranda bulunan kişilerin, sarsıntıyı hissettikleri anda restoranın dışına yönelmesi, bir akaryakıt istasyonunda bulunanların uzaklaşmaya çalışması yer alıyor.
]]>AB Dışişleri Bakanları’nın üzerinde çalıştığı yeni yaptırımlar, özellikle İran’ın insansız hava araçları (İHA-drone) ve füze üretimine yönelik olacak.
Hamas ve Hizbullah’ın yanı sıra Yemen’deki Husilere silah sağlayan İranlı kişi ve kuruluşlar yaptırım listesine alınacak.
İran Devrim Muhafızları’nın “AB terör örgütleri listesine alınması” önerisine ise’ şimdilik sıcak bakılmıyor.
Liderler zirvesinden hangi kararlar çıktı?
Brüksel’de Çarşamba akşamı Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Charles Michel başkanlığında bir araya gelen AB liderleri, İran’ın İsrail’e yönelik hava saldırısına ilişkin gelişmeleri de ele aldı.
AB devlet ve hükümet başkanlarının, İran’ın İsrail’e yönelik saldırısını “güçlü ve net bir şekilde” kınadığı bildirildi.
Zirve sonrası yapılan açıklamada, AB Konseyi’nin, “İsrail halkıyla tam dayanışmasını, İsrail’in güvenliğine ve bölgesel istikrarına olan bağlılığını yinelediği” vurgulandı.
Taraflara itidal çağrısında bulunan AB liderleri, İran’dan tüm saldırıları tamamen durdurmasını istedi.
Liderler, başta İHA ve füze üretimi olmak üzere İranlı kişi ve kuruluşlara yönelik kısıtlayıcı önlemlerin genişletilmesini kararlaştırdı.
AB, ciddi insan hakları ihlalleri nedeniyle 2011 yılında İran’a karşı yaptırım uygulamaya başladı.
Brüksel yönetimi tarafından her yıl yenilenen yaptırımlar listesi, son olarak 13 Nisan 2025 tarihine kadar uzatılmıştı.
Hangi yaptırımlar üzerinde duruluyor?
İran’ın İsrail’e yönelik saldırısı nedeniyle, AB Dışişleri Bakanları’nın Salı günü gerçekleştirdiği olağanüstü toplantıda da yaptırımların genişletilmesi kararlaştırıldı.
AB Komisyonu Dış Politika Yüksek Temsilciliği, İran’a uygulanacak yeni kısıtlamalar konusunda çalışmaya başladı.
AB Dışişleri Bakanları, önümüzdeki Pazartesi günü yeniden bir araya gelerek, yeni yaptırımlara son şeklini verecek.
AB’nin hedefinde öncelikli olarak İran’ın insansız hava aracı ve füze üretimi var.
AB Konseyi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından zaten 2022 ve 20223’te İranlı İHA üreticilerini yaptırım listesine almıştı.
AB yönetimi, geçen yıl 20 Temmuz’da İran’ın, Rusya’nın Ukrayna’daki saldırılarına verdiği askeri destek nedeniyle, yaptırımlar için özel bir çerçeve oluşturulmasını kararlaştırdı.
Bu kapsamda, insansız hava araçlarının yapımında ve üretiminde kullanılan malzemelerin AB ülkelerinden İran’a ihracatı yasaklandı.
İnsansız hava aracı programında yer alan İran vatandaşlarının AB ülkelerindeki varlıklarının dondurulması ve Avrupa’ya seyahat yasağı uygulanması da benimsendi.
AB Dışişleri Bakanlarının, Pazartesi günü yapılacak toplantıda, yaptırım uygulanacak kişi ve kuruluş sayısını daha da genişletmesi bekleniyor.
Yeni listenin, Yemen’deki Husilere veya Hizbullah ve Hamas gibi İsrail’le savaşan örgütlere silah sağlayan İranlı kişi ve kuruluşlara yönelik yaptırımlar içereceği belirtiliyor.
Hollanda başta olmak üzere, bazı AB üyesi ülkeler, İran Devrim Muhafızları’nın, terör örgütleri listesine alınmasını istiyor.
Hollanda Başbakanı Mark Rutte, son zirvede bu öneriyi tekrar gündeme getirdi.
AB yönetimi bu konuda yeni bir hukuki tavsiye istese de, Rutte’ye göre, birlik içerisinde bu konuda yeterli destek yok.
AB İran yönetimini neyle suçluyor?
AB Komisyonu Dış Politika Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, İran’la yapılan nükleer anlaşmayı olumsuz etkileyeceği ve bu ülkeyi AB’den daha fazla uzaklaştıracağı gerekçesiyle, yaptırımların genişletilmesine olumlu bakmıyordu.
Ancak 22 yaşındaki İranlı kadın Mahsa Amini’nin 16 Eylül 2022’de polis tarafından öldürülmesi sonrasında AB-İran ilişkileri yeniden gerildi.
AB yönetimi, Ekim 2022’den bu yana, İran’da insan haklarının daha da kötüleştiği gerekçesiyle 10 yaptırım paketi hazırladı.
AB, Tahran yönetimine yönelik şu suçlamalarda bulunuyor:
AB yönetimi İranlı yetkililerden kamusal ve özel hayatta kadınlara ve kız çocuklarına yönelik her türlü sistemik ayrımcılığı ortadan kaldırmalarını, kadınlara yönelik her türlü cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti önlemelerini de istiyor.
AB yönetimi daha önce İran’a hangi kısıtlamaları getirdi?
Avrupa Birliği tarafından, 2011 yılından bu yana 227 İran vatandaşı ile 42 kuruma yaptırım uygulandı.
Yaptırım uygulanan kişiler arasında İran İçişleri Bakanı Ahmed Vahidi, Bilgi ve İletişim Teknolojileri Bakanı Issa Zarepour ile milletvekilleri, emniyet, yargı ve ordu mensupları ve Siber Uzay Yüksek Konseyi üyeleri yer alıyor.
AB’nin kısıtlama getirdiği İran resmi kurumları arasında ise Kültür ve İslami Rehberlik Bakanlığı, Eğitim Bakanlığı, Ahlak Polisi, İslam Devrim Muhafızları Birliği (IRGC), Emniyet Güçleri (LEF), Kültür Devrimi Yüksek Konseyi, Siber Uzay Yüksek Konseyi ve resmi medya kuruluşları yer alıyor.
İranlı kişi ve kuruluşlara yönelik yaptırımlar da şu kısıtlamaları içeriyor:
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi de 2006 yılından bu yana İran’ın nükleer silahların yayılması amacıyla uranyum zenginleştirmeyi durdurması için bir dizi yaptırım kararı almıştı.
Bu kapsamda AB yönetimi de, İran’a silah ve hammadde satışının yasaklanması ile petrol ithalatının durdurulması da dahil birçok konuda yaptırım uygulamaya başlamıştı.
]]>Dubai Uluslararası Havaalanı yetkilileri, uçuşu olan yolculara “çok zorlu koşullar” yaşandığı açıklamasını yaptı ve havalimanına gelmeme çağrısında bulundu.
Ülkenin kuzeyinde araç içinde su baskınına yakalanan bir kişi hayatını kaybetti.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin kuzey komşusu Umman da son 75 yılın en şiddetli yağışından en çok etkilenen bölge ülkeleri arasında bulunuyor.
1400 kişinin sığınaklara yerleştirildiği ülkede sel sularına kapılan en az 19 kişi hayatını kaybetti. Ölenler arasında servis araçları suya kapılan 10 öğrenci de bulunuyor.
Flight Aware isimli uçuş takip sitesinin verilerine göre, Dubai Uluslararası Havaalanı’na iniş ve kalkış dahil 300 uçuş iptal edildi. Yüzlerce uçuş da ertelendi.
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Atlanta Havalimanı’ndan sonra dünyanın en çok yolcu taşıyan ikinci havalimanında yetkililer, eskiye dönmenin “zaman” alacağı konusunda uyarıyor.
Merkezi Dubai’de bulunan Emirates Havayolları, şehirden yapılacak uçuşlarda, check-in işlemlerini Perşembe gününe kadar askıya aldı.
Meteoroloji yetkilileri, şiddetli yağmur ve kuvvetli rüzgar beklentisinin devam ettiğini ve pek çok alçak bölgenin hala sular altında olduğu konusunda uyarıyor.
Sosyal medyada yer alan videolarda Dubai Havalimanı’nın sular içinde kalmış apronu ve uçaklar görülüyor.
BAE ve Umman’ın yanı sıra Suudi Arabistan ve Bahreyn’de de seller kaydedildi.
Yetkililer son 75 yılın en yüksek yağış miktarının kaydedildiğini duyurdu.
BAE’de yağış Pazartesi gecesi başladı ve Salı akşamına kadar ülke geneline 142 milimetre, yani yaklaşık 1,5 yıllık yağmur düştü.
Ulusal Meteoroloji Merkezi’ne göre yağış Abu Dabi, Dubai ve Şarika da dahil olmak üzere ülkenin büyük bir bölümünde etkili oldu.
Meteoroloji Merkezi, Al Ain’deki Khatm al-Shakla bölgesine 24 saatten kısa bir süre içinde 254,8 milimetre yağış düştüğünü belirtti.
Yetkililer suları tahliye etmeye çalışırken Dubai’de evlerin sular altında kaldığı ve araçların yollarda terk edildiği bildirildi.
Düzenli yağış olmaması nedeniyle bölge altyapısal olarak bu tür hava olaylarına hazırlıklı değil.
Dubai’deki Dubai Mall ve Mall of the Emirates alışveriş merkezlerinin de selde zarar gördüğü aktarıldı.
BAE hükümetinin medya ofisi tarafından sosyal medyadan yapılan açıklamada sağanak yağışların “istisnai” bir iklim olayı olduğu belirtildi.
Aşırı yağışın sebebi ne?
Körfez bölgesi genellikle sıcak ve kurak havasıyla bilinse de son yıllarda sele neden olan şiddetli yağışların sayısı arttı.
Bilim insanları, dünya ısındıkça olağanüstü fırtınaların daha yaygın hale geldiğini söyleyerek bölgedeki olağan dışı hava koşullarını iklim değişikliğine bağladı.
Her 1 derecelik artış karşılığında atmosfer yaklaşık yüzde 7 oranında daha fazla nem tutabiliyor.
Bu da bazen daha kısa sürede ve daha küçük alanlarda daha yoğun yağışa yol açabiliyor.
Dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri olan BAE, geçen yıl düzenlenen COP28 iklim değişikliği konferansına ev sahipliği yaptı.
Konferansta fosil yakıtlardan uzaklaşma çağrısı yapan bir anlaşma taslağı ilk defa onaylandı.
]]>Olay, 10 Kasım 2023’te Kırat Mahallesi Koca Osman Sokak’ta meydana geldi. Yoldan geçenler, yandaki ormanda yanmış cesedi fark edip, ihbarda bulundu. Gelen ekiplerce benzin dökülerek yakıldığı belirlenen ceset, otopsi için Atatürk Devlet Hastanesi’nin morguna götürüldü. Cesedin kaçak olarak işletilen maden ocağında çalışan 3 çocuk babası Afganistan uyruklu Vezir Mohammad Nourtani’ye ait olduğu belirlendi. Otopside Nourtani’nin 9 Kasım’da öldüğü tespit edilirken, ailesinin 10 Kasım sabahı kayıp başvurusunda bulunduğu öğrenildi. Afgan madencinin cenazesi, 11 Kasım’da toprağa verildi.
Soruşturma kapsamında Nourtani’nin çalıştığı kaçak maden ocağının sahipleri Hakan Körnöş (46), Enver Gideroğlu (34) ve Körnöş’ün kuzeni Ahmet Aydın (52), ocak çalışanları S.K. (28), E.D. (22) ve kömür ticareti yapan A.Ç. (46) gözaltına alındı. Körnöş, Gideroğlu ve Aydın tutuklanırken, diğerleri adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Ayrıca, kaçak ocağın jandarma tarafından 4 gün önce kapatıldığı ancak sahiplerince tekrar açıldığı belirlendi. Kaçak ocak, olayın ardından imha edilerek kapatıldı.
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı, Afgan madencinin cesedinin kaçak ocaktaki kazayı gizlemek ve ocağın kapanmasını engellemek için öldükten sonra yakıldığı belirtilen iddianameyle 6 şüpheli hakkında ‘iştirak halinde kasten öldürme’ suçundan müebbet hapis cezası istemiyle dava açıldı.
Kamergul Maliki, oğulları yürüme engelli Sayid Mohammad (22), Pir Mohammad (16), işitme engelli Ali Rıza (13), Said Riza Nourtani (2) ve gelini Şaziye Mohammadi (19) ile 2 odalı sobalı evde yaşayan Afgan madencinin kaçak maden ocağında çalışarak ailesinin bakımını üstlendiği ve ailede çalışabilecek durumdaki tek kişi olduğu ortaya çıkmıştı.
OLAY YERİ İNCELEME RAPORU
Zonguldak İl Jandarma Komutanlığı ekiplerinin hazırladığı olay yeri inceleme raporunda delillerin detaylıca anlatıldığı ve şüphelilerin benzin aldıkları anın güvenlik kamerası görüntülerine yer verildi. Olay yeri inceleme fotoğraflarında yanmış ceset görünürken krokilerle bulunan delillerin yerleri de anlatıldı.
SANIĞIN BABASINA AMELİYAT KONTROLÜ YAPILMIŞ
Yanmış cesedi bulunan Afgan madencinin otopsi ve Adli Tıp İhtisas Kurulu Raporu ortaya çıktı. Raporda, madencinin cesedinin bazı kısımlarının kömürleşecek kadar yandığı belirtilerek, “İleri derece yanık nedeniyle mide, sol böbrek, pankreas ve bağırsaklar tefrik edilemedi” ifadeleri yer aldı. Soruşturma aşamasında madencinin eşi Kamergul Maliki’nin savcılık ifadesinde eşine bir telefon konuşmasında böbreğine karşılık 20 bin dolar teklif edildiğini duyduğunu anlattı. Bu kapsamda tutuklu bulunan kaçak ocak sahiplerinden Enver Gideroğlu’nun böbrek hastası olduğu belirlenen babası, kolluk kuvvetleri eşliğinde hastaneye getirilerek muayene ettirildi. Gideroğlu’nun babasında böbrek ameliyatı izine rastlanılmadığı öğrenildi.
‘BÖBREĞE İLİŞKİN DOSYADA İLERLETME YAPILMAMIŞ’
Böbrek konusunun yeterince aydınlatılmadığını belirten Avukat Şeker, “Afgan madencinin sol böbreğinin ‘tefrik edilemediği’ yani sol böbreğinin bulunamadığı görülüyor. Şöyle bir değerlendirme yapacak olursak, dosya içeriğindeki keşif zaptında ve tutanaklardaki fotoğrafları incelediğimiz vakitte bir kişinin neden yakılması söz konusu olur? Burada cesedin kimlik bilgilerini kaybetmek için, ancak ve ancak yüzünde, ellerinde ve ayaklarında bir yanık yok. Yüzünden kimliği belli olabilir, ellerinden de parmak izleri belli olabilir. Ama tamamen bedeni yanmış vaziyette. Bedenini yanmasıyla alakalı olarak kaçak organ ticaretiyle ilgili herhangi bir hususun olup olmadığına ilişkin buradaki paraların ne şekilde teklif edildiğine ilişkin bu paranın kabul edilmemesinden sonra böbrek ticaretinin zorla mı yapıldığına ilişkin, Afgan madencinin vücudundaki kırıklara ilişkin hiçbir şekilde dosyada ilerletme yapılmamış olduğunu görüyoruz.” dedi.
1 SANIĞIN ADLİ KONTROL TEDBİRİ KALDIRILMIŞ
İddianamenin kabulünün ardından yakma eylemine dahil olan 4 kişiden tutuksuz A.Ç.’nin adli kontrolünün kaldırıldığını belirten Avukat Şeker, “Bu adli kontrol kararı kaldırılmış olan kişi şu an elini kolunu sallayarak toplumumuz içerisinde, yakılarak öldürülmesine olanak sağlayarak yakan kişilerle hareket edip onlarla alkol alan kişi adli kontrol kararıyla bile olmayacak şekilde dışarıda. İddianamenin kabul edildiği gün mahkeme bu kişinin adli kontrol kararını kaldırmış. Bunun kesinlikle bir hukuk katliamı olduğunu değerlendiriyoruz” diye konuştu.
‘BÖBREK NE OLDU’
En önemli şüphelerden birinin ‘böbrek’ olduğunu söyleyen Şeker, şöyle konuştu:
“Bu böbrek ne oldu, nerede? Bu böbrek bulunmadan bir şekilde merdiven altında mı nakli yapıldı, kime yapıldı? Bunun tespitinin yapılması lazım. Aile gerçekten inanılmaz derecede mağdur vaziyette. Bir gecekondunun içerisinde 1’i engelli 4 çocukla 1 eş ve bu mağduriyete daha fazla mağduriyet eklememek lazım. Anayasa’nın 10’uncu maddesi dili, dini, ırkı ne olursa olsun Türk kanunları önünde herkesin eşit olduğunu söyler. Biz de bu davada eşitlik uğruna, insan hakları uğruna bu suçu işleyenlerin adalet önünde en ağır cezayı almaları için takipçisi olacağız.”
]]>Son ateşkes taslağı ABD tarafından sunuldu ve CIA Başkanı William Burns Nisan ayı başında Mısır’ın başkenti Kahire’ye giderek ayrıntıların ana hatlarını çizdi. Ancak hem İsrail hem de Hamas altı haftalık “geçici ateşkesi” öngören plana itirazlarda bulundu.
Ateşkes görüşmeleri Hamas’ın 7 Ekim saldırılarından yaklaşık altı ay sonra başladı. Saldırılarda yaklaşık bin 200 öldürüldü, 253 kişi de rehin alındı.
Bunun ardından İsrail güçleri de Gazze’de büyük bir yıkıma ve insani krize neden olan askeri bir operasyon başlattı. İsrail ordusunun saldırılarında büyük çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 33 binden fazla insan öldürüldü.
Birleşmiş Milletler, yarısı çocuk olmak üzere 1,7 milyon Filistinlinin, İsrail saldırılarının ardından evlerini terk etmek zorunda kaldığını tahmin ediyor.
ABD tarafından masaya sunulan ateşkes önerisinin şartları arasında, Gazze Şeridi’nde tutulan 40 İsrailli rehineye karşılık İsrail’in de 100’ü müebbet hapis cezasına çarptırılmış 900 Filistinli mahkumu serbest bırakması yer aldı.
Ayrıca ateşkes taslağında Gazze’nin kuzeyinden güneyine uzanan Salah al-Din yolu boyunca kontrol noktaları kuran İsrail güçlerinin kademeli olarak geri çekilmesi de istendi.
İsrail ve Hamas ise ateşkes teklifiyle ilgili bazı itirazlar dile getirdi. O anlaşmazlıklar genel hatlarıyla şöyle:
Dil
Hamas “geçici” kelimesine itiraz ederek savaşın kalıcı ve nihai bir şekilde sona erdirilmesini istedi.
Hamas’ın siyasi büro üyesi Basem Naim yaptığı basın açıklamasında “İsrail’in bölgedeki varlığını sürdürmesini ve halkımıza yeni saldırılar düzenlemesine izin verilmesini kabul etmeyeceğiz” dedi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise Hamas’ın talebini “hayal ürünü” olarak nitelendirdi ve İsrail’in “tam zafer” elde edene kadar Gazze’de savaşmaya devam edeceğini söyledi.
Netanyahu ayrıca zaferin ancak İsrail’in Hamas’ın son kalesi olduğunu söylediği güneydeki Refah kentine girmesiyle gerçekleşeceğini söyledi. Evlerinden edilmiş yaklaşık 1,5 milyon Filistinli burada barınıyor.
Ancak Netanyahu’nun Refah’a yönelik geniş çaplı bir işgali ertelemeyi düşündüğü bildiriliyor.
Bu gelişme, İran’ın Pazar günü İsrail’e 300’den fazla füze ve insansız hava aracı fırlattığı saldırısının ardından yaşandı. Tahran, Suriye’nin başkenti Şam’daki konsolosluk binasına yapılan ve arkasında İsrail’in olduğuna inanılan saldırının ardından misilleme sözü vermişti. Bu saldırıda İran Devrim Muhafızları’nın üst düzey komutanları öldürülmüştü.
Rehine pazarlıkları
Hem İsrail hem de Hamas için önemli bir endişe konusu da rehinelerin serbest bırakılması ve nasıl seçilecekleri.
ABD, Hamas’ın elinde kalan 40 rehineyi daha önce kabul edildiği gibi “ölü ya da diri” değil, “canlı” olarak serbest bırakmasını önerdi. Bunun karşılığında da İsrail’in hapishanelerde tuttuğu 900 Filistinliyi serbest bırakması istendi.
BBC’ye konuşan bazı Hamas kaynakları, “ateşkes taslağındaki ana anlaşmazlık noktasının ‘canlı’ kelimesi olduğunu” söyledi.
Bazı haberlere göre Hamas’ın elinde serbest bırakılma şartlarını karşılayan 40 canlı rehine olmayabilir. Söz konusu rehine şartı, kadınları, kadın askerleri, 50 yaş üstü erkekleri ve sağlık sorunları olan 50 yaş altı erkekleri kapsıyor.
ABD “erkek askerlerin” de dahil edilmesini önermiş ancak Hamas bunu reddetmişti.
İsrailli barış aktivisti ve Hamas’ın eski rehine müzakerecisi Gershon Baskin “Askerlerin rehine olarak bedeli sivillerden daha yüksek” diyor.
Baskin, Hamas’ın askerlerin serbest bırakılması için ayrıca müzakere etmek isteyeceği görüşünde.
İsrailli yetkililer Gazze Şeridi’nde halen 133 rehine olduğunu tahmin ediyor; bunların arasında öldüğü teyit edilen 30 kişi de var.
ABD, İsrail’in 100’ü müebbet hapis cezasına çarptırılmış 900 Filistinliyi serbest bırakmasını önerdi. Ancak hangilerinin serbest bırakılacağına kimin karar vereceği konusunda soru işaretleri var.
İsrailli bağımsız bir siyasi analist olan Eli Nissan, “İsrail, takas anlaşmasında Filistinli mahkumların isimlerini Hamas’ın belirlemesine izin veremez” diyor.
“Eğer Hamas’a, örneğin Mervan Barguti ve Ahmed Saadat gibi müebbet hapis cezası almış bazı mahkumları serbest bırakma özgürlüğü tanınırsa bu İsrail’deki insanları çok kızdıracaktır.”
Baskin, Barguti ve Saadat’ı daha önce “İsrail karşıtı” hareketlere liderlik etmiş “Filistin-İsrail çatışmasının sembolleri” olarak tanımlıyor.
Filistin El Fetih hareketinin eski liderlerinden Barguti, İsrailli yetkililerin kendisini El Aksa Şehitleri Tugayları’nı kurmakla suçlamasının ardından 2004 yılında müebbet ve 40 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Barguti bu suçlamayı reddetti. El Aksa Şehitleri Tugayları, Batı Şeria ve Gazze’de İsrail askerlerine ve yerleşimcilere yönelik çok sayıda saldırının yanı sıra İsrail içindeki sivilleri hedef alan intihar saldırıları da gerçekleştirdi.
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin eski Genel Sekreteri Ahmed Saadat ise 2001 yılında İsrail Turizm Bakanı Rehavam Zeevi’ye suikast düzenlemek suçundan 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Avukatı suçlamaları reddetti.
Baskin, bu kişilerin tekrar insan içine çıkmalarının Filistinlilere İsrail askerlerine karşı savaşmaya devam etmeleri için ilham verebileceğini söylüyor.
Kuzeye geri dönüş
ABD, güneyde yerlerinden edilmiş Filistinlilerin kuzeye evlerine dönmelerine izin verilmesini de önerdi. Ancak Filistinli ailelerin “koşulsuz” dönüşünde ısrarcı olan Hamas’ın aksine İsrail bazı koşullar istiyor.
Baskin, kuzeye dönecek her Filistinlinin Hamas mensubu ya da Hamas savaşçısı olmadığına emin olmak için kapsamlı bir soruşturmadan geçirilmesi gerektiğini söylüyor.
Ancak Hamas’ın üst düzey yetkililerinden Naim’e göre bu “inceleme” Hamas tarafından binlerce Filistinliyi “haklı bir neden olmaksızın” tutuklamanın yeni bir yolu.
‘Baskı’
İsrail ve Hamas arasındaki anlaşmazlıklara rağmen, her iki tarafın da karşı karşıya kaldığı baskının önümüzdeki haftalarda bir anlaşmaya varmaları için teşvik edici bir rol oynayacağı düşünülüyor.
ABD Başkanı Joe Biden, Netanyahu’yu ateşkes anlaşmasını kabul etmeye çağırırken, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de Hamas’ın “bu ciddi teklifi” kabul etmesini istedi.
Heyetin Kahire’deki görüşmelerden ayrıldığını belirten Hamas, yönetim içerisinde istişarelerde bulunacağını, müzakerelerin ve çabaların devam ettiğini belirtti.
İsrail’in eski rehine müzakerecisi Baskin ise şunları söyledi:
“İsrailli rehinelerin ailelerinden gelen iç baskıya ek olarak Amerikan baskısı, Netanyahu’yu istemese bile mevcut anlaşmayı kabul etmeye zorlayabilir.”
]]>Genellikle kavurucu sıcaklara sahip olan BAE, yer altı suyu sağlamak için yoğun bir şekilde bulut aşılama tekniği kullanıyor. Bu teknikte, uçaklar bulutlara tuz patlayıcıları sıkarak yağmur oluşumunu hızlandırıyor ve yağışı tetikliyor.
Associated Press’in analizine göre, BAE’nin bulut aşılama çabalarıyla ilişkilendirilen bir uçak, Pazar günü ülke genelinde uçuş gerçekleştirdi. BAE Ulusal Meteoroloji Merkezi’nden meteorolog Ahmed Habib, Bloomberg’e yaptığı açıklamada, olağanüstü yağışlardan önce birkaç gün boyunca çeşitli bulut aşılama uçuşlarının yapıldığını belirtti.
Bulut aşılama üzerine spekülasyonlar artarken, NCM, CNBC’ye yaptığı açıklamada, Salı günü saatlerinde herhangi bir operasyon yapılmadığını, ancak Pazar ve Pazartesi günleri operasyonların gerçekleştirildiğini doğruladı.
Sosyal medyada paylaşılan şok edici videolar, yüzlerce sürücünün arabalarını terk edip güvenliğe yüzmek zorunda kaldığını gösterdi. Bazı araçlar tamamen sular altında kaldı ve çatıları zar zor su yüzeyinden görülebiliyordu. Bazı zengin sürücüler, lüks araçlarında ‘yüzdüklerini’ övünerek anlattı; ama çoğu, selde mahsur kalarak araçlarının arızalanmasına tanık oldu.
Yağmur suyu evleri de doldurdu, insanları evlerinden çıkararak daha yüksek yapılarda sığınma aramaya itti.
Korkunç sel, havaalanını ve çevresindeki yolları bastı, onlarca uçuş iptal edildi ve yolcular şiddetli yağmurdan korunmak için terminalde sıkışıp kaldı.
Ülkenin yöneticileri, bazılarının Salı gecesi sular altında kalan araçlarında uyuduğu ülke için toplam hasar veya yaralanma bilgisi sunmadı.
Ancak Ras al-Khaimah’ta, ülkenin en kuzeydeki emirliğinde, polis 70 yaşındaki bir adamın sel sularıyla sürüklenen aracında hayatını kaybettiğini belirtti.
Bu sabah sosyal medyada paylaşılan video, şehrin nasıl yağmur perdesiyle kaplandığını gösterdi. Yağmurlar Pazartesi geç saatlerde başladı ve Dubai’nin kumlarını ve yollarını yaklaşık 0.79 inç yağmur ile ıslattı.
Fırtınalar Salı günü yerel saatle sabah 9 civarında şiddetlenerek gün boyu devam etti ve şehri daha fazla yağmur ve doluyla doldurdu.
Salı gününün sonunda, Dubai 24 saat içinde 5.59 inç yağmura maruz kaldı.
Dubai Uluslararası Havaalanı’nda, dünyanın uluslararası seyahatler için en işlek havaalanı ve uzun mesafe taşıyıcısı Emirates için bir merkez olan bir yılda ortalama 3.73 inç yağmur görülür.
Bazı yorumcular, bulut aşılamanın sellerden sorumlu olamayacağını, bu tekniğin mevsimsel yağışları yalnızca %10-30 oranında artırabileceğini belirtiyor.
Zaten bölgeye doğru ilerlemekte olan anormal bir hava sisteminin ve Dubai’nin yetersiz drenaj sistemlerinin bu şiddetli selin asıl nedeni olduğunu öne sürüyorlar.
Temizleme çalışmaları sabah erken saatlerde başladı; tanker kamyonları sokaklara ve otoyollara su pompalamak için gönderildi.
Yetkililer, okulları tatil etti ve hükümet, temizleme çalışmaları sürerken evden çalışma politikası uyguladı.
Dubai’nin seyahat otoriteleri bugün, sadece birkaç saat içinde bir buçuk yıldan fazla yağmurun vurduğu havaalanından uzak durulması konusunda yolcuları uyardı.





BEYPAZARI’NDAN İLK AÇIKLAMA
Konuyla ilgili Beypazarı Soda’dan ilk açıklama geldi. Açıklamada maden suyunda yüksek miktarda bor bulunduğu ve sağlığa zararlı olduğu yalanlandı. Öte yandan farklı ülkeler ve kuruluşların kalite standartlarını belirlerken farklı veriler kullandığı ifade edilirken; firmanın Türkiye’deki yönetmeliğe ve ABD Çevre Koruma Ajansı’nın belirlediği parametrelere uyduğu vurgulandı.
Şirketten yapılan açıklama şu şekilde: “Bir kısım sosyal medya mecralarında İsviçre kaynaklı bir habere dayandırılarak markamız Beypazarı Doğal Maden Suyu hakkında haksız ve gerçek dışı dezenformasyon amaçlı yayınlar yapılarak ürün içeriğindeki bor miktarının yüksek olduğu ve sağlığa zararlı olduğu yönünde asılsız itham ve içerikler paylaşılmıştır.
“ÜRÜNLERİMİZ SAĞLIK BAKANLIĞI TARAFINDAN DA DENETLENEREK DÜZENLİ ANALİZLERİ YAPILMAKTADIR”
Bu tür kötü niyetli ve haksız ithamlar ile ilgili tüketicilerimizi aydınlatmak ve doğru bilgileri aktarmak isteriz. Ülkemizin %100 yerli ve milli değeri olan ‘BEYPAZARI’ markası uluslararası arenada hızla büyümektedir. Firma olarak 30’u geçkin ülkeye ihracat yaparak Türkiye, Avrupa ve Dünya kalite ödülleri almış, ISO 22000; ISO 9001; ISO 14001; ISO 45001; FSSC 22000 ve ESMA kalite sertifikalarına sahip olan ve sektörde saygın bir yere sahip olan bir markayız. Şirketimiz ürünlerinin kalitesini sürekli olarak titizlikle izlemekte, yine ürünlerimiz Sağlık Bakanlığı tarafından da denetlenerek düzenli olarak analizleri yapılmaktadır.

“FARKLI ÜLKELER VE KURULUŞLAR, KALİTE STANDARDI BELİRLERKEN FARKLI VERİLERE DAYANIRLAR”
Farklı ülkeler ve uluslararası kuruluşlar içme suyuyla ilgili kalite standartlarını belirlerken farklı bilimsel verilere ve politik yaklaşımlara dayanarak değişiklikler yapabilirler. Bu politika ve yaklaşımlar, hangi bilimsel çalışmanın temel alındığı, tüketim alışkanlıkları, vücut ağırlıkları ve diğer faktörlere göre değişiklik arz etmektedir. Başka uluslararası kuruluşlar da içme suyundaki bor miktarı için farklı rehber değerler belirlemişlerdir.
İçme suyundaki bor için sağlık temelli düzenleyici sınırlar Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından 2,4 mg/L, Avustralya Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırmaları Konseyi tarafından 4 mg/L ve Avrupa Birliği tarafından 1 mg/L olarak belirlenmiştir. Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı (U.S. EPA) ise içme suyundaki Bor minerali için bir düzenleyici sınırlama belirlememiş ancak ömür boyu sağlık danışma değerini 5 mg/L olarak belirlemiştir.

“FİRMAMIZ, TÜRKİYE’DEKİ YÖNETMELİĞİNE UYGUNLUĞUNU AÇIKÇA BEYAN EDER”
Firmamız, Türkiye’deki Doğal Mineralli Sular Yönetmeliği’ne ve uluslararası standartlara uygunluğunu açıkça beyan eder, Dünya Sağlık Örgütü ve Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı tarafından belirlenen parametrelerin tamamında uygun değerler içinde olduğumuzu vurgularız. Haberin İsviçre kaynaklı olmasına rağmen, bu haberin yerel basında “yüksek değer çıktı” şeklinde sunulmasının, bilgiyi yanlış algılamaya yönelik bir çaba olduğunu düşünüyoruz.
“YANLIŞ ALGI OLUŞTURMA ÇABALARI”
Önceki yıllarda İsviçre akredite analiz laboratuvarı EUROFİNS tarafından yapılan bor analiz sonucunu da paylaşarak, şeffaf ve doğru bilgi aktarımını sağlamaya önem verdiğimizi belirtmek isteriz. (analiz sonucu sapma değeri ile birlikte 0,80 mg/lt ye denk gelmektedir) Tüm bu olumsuz haberlere ve yanlış algı oluşturma çabalarına rağmen yanımızda olan, güvenini koruyan, desteğini esirgemeyen değerli ve bilinçli tüketicilerimiz ile doğru haberi paylaşabilmek adına bizlerle iletişime geçen kıymetli basın mensuplarına teşekkürü bir borç biliriz.

Şimdi ise tüm gözler İsrail’de. İsrail savaş kabinesi, İran’ın insansız hava aracı ve füze saldırılarına verilecek cevabı tartışmak için görüşüyor.
Peki İran ve İsrail’in askeri güçleri ve savunma kapasiteleri ne durumda? Ülkelerin nükleer silahları var mı?
İran’ın eksiği modern hava savunması ve savaş uçakları
İsrail ordusu sözcüsü Daniel Hagari’ye göre İran, Cumartesi gecesi başlayan saldırısında 170 insansız hava aracı, hiçbiri İsrail topraklarına girmeyen 30 seyir füzesi ile bir kısmı İsrail’e ulaşan en az 110 balistik füze kullandı.
İran, İsrail’den çok daha büyük bir coğrafyaya ve nüfusa sahip.
Yaklaşık 90 milyon nüfuslu ülke, İsrail’in neredeyse 10 katı büyüklüğünde.
Ama bu İran’ın daha büyük bir askeri güç olduğu anlamına gelmiyor.
İran yıllar içinde füze ve insansız hava araçlarına büyük yatırımlar yaptı.
Kendisine ait geniş bir cephaneliğe sahip olmakla birlikte, Yemen’deki Husiler ve Lübnan’daki Hizbullah gibi uzantılarına da önemli miktarda silah tedariği sağlıyor.
İran’ın eksiği daha ziyade modern hava savunma sistemleri ve savaş uçakları.
Rusya’nın, Tahran’ın Ukrayna savaşında Moskova’ya verdiği askeri desteğe karşılık olarak bunları geliştirmek için İran ile işbirliği yaptığına inanılıyor.
İran’ın gönderdiği Şahed adlı insansız hava araçlarını Rusya’nın üretmeye çalıştığı da bildiriliyor.
İsrail’in envanterinde hangi savaş uçakları var?
İsrail ise dünyanın en gelişmiş hava kuvvetlerinden birine sahip.
Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü’nün (IISS) hazırladığı, küresel askeri kapasiteleri değerlendiren ve savunma bütçelerini içeren rapora göre İsrail F-15, F-16 ve en yeni F-35 uçakları da dahil olmak üzere en az 14 savaş uçağı filosuna sahip.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) küresel silah transferlerine ilişkin yayınladığı son araştırmasına göre 2019-2023 yılları arasında İsrail’in silah ithalatının yüzde 69’u ABD, yüzde 30’u ise Almanya tarafından gerçekleştirildi.
Gelişmiş hava savunma sistemi
İsrail bunun yanı sıra dünyanın en gelişmiş hava savunma sistemlerinden birine sahip.
10 yıldan uzun süredir kullanılan Demir Kubbe, İsrailli savunma şirketi Rafael ile İsrail devletine ait Hava ve Uzay Sanayileri kurumu tarafından ortak geliştirildi.
İsrail basınında yer alan haberlerde, üretiminin ilk etapta tamamen ülkenin kendi kaynaklarından karşılanması planlanıyordu.
Ancak seri üretime geçilmesinin ardından ABD’den alınan finansal destek karşılığında sistem bileşenlerinin yarısı ABD’de üretilmeye başlandı.
Demir Kubbe, roket, füze ve havan toplu gibi kısa menzilli saldırılara karşı kullanılıyor.
İran ve İsrail’in nükleer silahları var mı?
İsrail’in kendi nükleer silahları olduğu düşünülüyor ancak bu konudaki resmi açıklamalarında muğlak yanıtlar vermeyi sürdürüyor.
İran’ın nükleer silahı olmadığına inanılıyor ve Tahran yönetimi sivil nükleer programını nükleer silah geliştirmek için kullanmaya çalıştığı yönündeki iddiaları reddediyor.
Geçen yıl Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, İran’ın yer altındaki Fordo adlı nükleer tesisinde yüzde 83,7 saflığa kadar zenginleştirilmiş uranyum parçacıkları tespit etmişti.
Zenginleştirilmiş uranyum, nükleer yakıtın yanı sıra nükleer silah yapımında da kullanılabiliyor.
Nükleer silah için uranyumun yüzde 90 oranında zenginleştirilmesi gerekiyor.
İran, yanıt olarak zenginleştirme seviyelerinde “istenmeyen dalgalanmalar” meydana gelmiş olabileceğini söyledi.
Tahran yönetimi, 2015 yılında ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa ve Almanya ile imzaladığı bir nükleer anlaşma kapsamında sadece düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum üretmeyi kabul etmişti.
Ancak eski ABD Başkanı Donald Trump’ın 2018’de anlaşmadan çekilmesi ve İran’a yönelik yaptırımları sürdürme kararı almasından bu yana anlaşma çökmeye yakın.
Tahran yönetimi anlaşmayı ihlal ederek iki yılı aşkın süredir uranyumu yüzde 60 saflığa kadar zenginleştiriyor.
İsrail, İran’a askeri yaptırım uygulanmasını talep ediyor
İsrail Dışişleri Bakanı İsrael Katz sosyal medyadan yaptığı paylaşımda 32 ülkeye yazıp İran’ın füze programına yaptırım uygulanması yönünde çağrıda bulunduğunu söyledi.
Füze ve insansız hava araçlarıyla yapılan saldırıya yönelik askeri yanıtın yanı sıra “İran’a karşı diplomatik bir saldırı yürüttüğünü” söyleyen Katz ayrıca “İran’ı frenlemenin ve zayıflatmanın bir yolu olarak” İran Devrim Muhafızları’nın (IRGC) “terör örgütü ilan edilmesi” çağrısında bulundu.
]]>İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (MAZLUMDER) tarafından hazırlanan “Sudan’da İç Savaş ve Sebep Olduğu İnsan Hakkı İhlalleri” raporunda, iç savaş sırasında gıda yetersizliği, sağlık ve eğitim sisteminin felç olması, mülteci krizi gibi sorunların yanı sıra çocuklara ve kadınlara yönelik ihlaller, cinsel taciz vakaları ve yaşam hakkının ihlali gibi insan hakları ihlalleri yaşandığına dikkat çekildi.
Raporu hazırlayanlardan doktor İsmail Uzar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, fazla gündemde olmayan Sudan’daki iç savaşın milyonlarca sivilin hayatını olumsuz etkilediğini belirtti.
Uzar, “Sudan’da uzun yıllar devam eden iktidar mücadelesi ekonomik ve sosyal sorunlara sebep oldu ve insan hakkı ihlallerinin yaşanmasına yol açtı. Toplumun önemli bir bölümünü oluşturan savunmasız siviller, çocuklar, kadınlar ve yaşlılar mütemadiyen ihlallere maruz kalıyor ve ihlal tehdidi altında yaşıyor. İç savaş sürecinde ise hak ihlalleri iyice çeşitlendi ve ihlallere maruz kalanların sayısında muazzam bir artış ortaya çıktı.” dedi.
İç savaşın başladığı 15 Nisan 2023’ten itibaren 15 bin kişinin hayatını kaybettiğine, 8,5 milyon kişinin iç veya dış göçe zorlandığına, yaklaşık 25 milyon kişinin barınma, gıda, temiz su gibi en temel ihtiyaçlardan mahrum kaldığına dikkati çeken Uzar, sağlık ve eğitim sistemlerinin de çöktüğünü kaydetti.
Uzar, çatışmalardan en fazla kadın ve çocukların etkilendiğini vurgulayarak, “Sudan’daki çatışmaların ilk günlerinden itibaren kadınlara yönelik kaçırma, tecavüz ve cinsel şiddet olayları kayda geçirildi. Bu hak ihlalleri, çatışmalar ülke geneline yayıldıkça devam etti. Vakalar çoğunlukla Darfur bölgesi ve başkent Hartum’un çevresinde kayda geçirildi.” ifadesini kullandı.
Çatışmalar sırasında yaşanan tecavüz, cinsel kölelik ve diğer cinsel şiddet biçimlerinin uluslararası insancıl hukukun ciddi ihlali ve uluslararası hukuka göre savaş suçu olduğunun altını çizen Uzar, uluslararası kamuoyuna, bu ihlallerin durdurulması konusunda adım atmaları çağrısı yaptı.
İç ve dış faktörler savaşın uzamasına neden oldu
Raportörlerden Berke Kahraman ise 2011’de Güney Sudan’ın bağımsızlığı sonrası Sudan’da merkezi hükümet ile kabileler arasındaki gerilimin arttığını belirtti.
Kahraman, “Sudan halkı sokağa çıktı ve 2019’da yaklaşık 30 yıllık Ömer el Beşir yönetimi devrildi. Yaklaşık 2 yıl süren demokrasiye geçiş süreci ordu ve HDK arasındaki güç mücadelesinden dolayı sekteye uğradı, ülkede 2023 yılında yeni bir iç savaş patlak verdi.” dedi.
İç savaşın birçok nedeni olduğuna dikkati çeken Kahraman, siyasi ve askeri liderler arasındaki iktidar mücadelesi, yoksulluk, etnik ve kabile çatışmaları ile Sudan’da çok sayıda silahlı grupların varlığının iç savaşın devam etmesinde önemli faktörler olduğunu ifade etti.
Kahraman, Sudan’ın hem jeopolitik konumu hem de sahip olduğu yer altı ve yer üstü kaynakları nedeniyle farklı uluslararası güçlerin müdahalesine maruz kaldığını ve bu durumun da savaşın uzamasına neden olduğunu belirtti.
Sudan’daki savaş
Sudan’da 30 yıl süren Ömer el Beşir iktidarının halk ayaklanmasıyla devrilmesi sonrası sivillerin katılımıyla oluşturulan hükümete karşı ortak darbe yapan ordu ve HDK arasındaki güç mücadelesi 1 yıldır devam ediyor.
15 Nisan 2023’te başlayan ve 18 eyaletten oluşan Sudan’ın 10 eyaletinde devam eden savaşta ordu, kuzey ve doğudaki eyaletini kontrol ederken HDK, Batı ve güney eyaletlerini ele geçirmeyi başarmıştı.
Savaşın bitirilmesi için başlatılan Suudi Arabistan ve ABD arabuluculuğundaki Cidde görüşmeleri, Mısır’ın öncülük ettiği Sudan’a komşu ülkelerin barış girişimi, Doğu Afrika’da Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesinin (IGAD) çabaları ve Bahreyn’in başkenti Manama’da yapılan görüşmeler sonuçsuz kalmıştı.
BM’ye göre, dünyanın en büyük yerinden edilme ve açlık krizlerinden birinin yaşandığı Sudan’daki çatışmalar sonucu 15 binden fazla kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 8,6 milyon kişi yerinden edildi ve 25 milyondan fazla kişi insani yardıma muhtaç durumda bulunuyor.
]]>İsrail Savaş Kabinesi, İran’ın 13 Nisan’da düzenlediği hava saldırısına verilecek “yanıtı” görüşeceği toplantıyı tamamladı. Kanal 12’nin haberinde, toplantıda İran’ın saldırısına yanıt olarak çeşitli seçeneklerin tartışıldığı ve bu seçeneklerin her birinin “İran’a karşı acı verici misilleme saldırısı” olduğu öne sürüldü. ABD medyası da saldırının her an olabileceğini duyurdu.

SALDIRI AN MESELESİ
İran’ın 13 Nisan’da İsrail’e düzenlediği İHA’lı ve füzeli saldırısının zamanını da doğru bilen ABD merkezli NBC kanalı, İsrail’in her an İran’a saldırabileceğini duyurdu.
ASKERİ SEÇENEKLER MASADA
Amerikan CNN kanalına açıklama yapan ve adı açıklanmayan İsrailli bir yetkili, İsrail’in İran’a karşı saldırı düzenleme konusunda tüm seçenekleri değerlendirdiğini aktardı. İsrailli yetkiliye göre Netanyahu’nun savaş kabinesi, bugünkü 3 saatlik toplantısında “İran’a karşılık vermeye kararlı olduğunu” ortaya koydu ve askeri seçenekleri masaya yatırdı. Habere göre İsrail kabinesinde hızlı bir adım atılması yönündeki eğilim ağır basarken, henüz net bir kararın verilip verilmediği ise şu aşamada net değil.

NETANYAHU POTANSİYEL HEDEFLERİN BELİRLENMESİ İÇİN TALİMAT VERDİ
Öte yandan Washington Post gazetesine konuyla ilgili açıklama yapan bir diğer yetkili ise Netanyahu’nun İsrail Savunma Bakanlığına “potansiyel hedefleri belirlemesi” talimatını verdiğini iddia etti. Yetkili, İsrail’in amacının İran’a bir mesaj göndermek olduğunu ancak zayiata neden olmak istemediğini sözlerine ekledi.
İSRAİL, TAHRAN’DAKİ BİR TESİSİ HEDEF ALABİLİR
Kabinenin toplantısındaki görüşmelere vakıf bir diğer yetkili ise İsrail’in seçeneklerinin, Tahran’daki bir tesisi hedef almak ya da bir siber saldırı düzenlemek olabileceğini kaydederek, “Herkes İsrail’in karşılık vermesi gerektiğinde hemfikir. Buradaki soru ne zaman ve ne şekilde karşılık verileceği sorusu.” değerlendirmesini yaptı.

GALLANT’TAN AUSTİN’E İRAN UYARISI
Diğer yandan ABD’den yayın yapan “Axios” haber sitesinde yer alan ve adı açıklanmayan ABD’li bir yetkiliye dayandırılan haberde, İsrail’in, İran’ın saldırısına karşılık vermeye hazırlandığı iddia edildi. Haberde, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın ABD’li mevkidaşı Lloyd Austin ile dünkü telefon görüşmesinde, “İsrail’in topraklarına balistik füze atılmasını karşılıksız bırakmayacağını ve İran’ın saldırısına yanıt vermekten başka seçeneği olmadığını söylediği” savunuldu. Gallant’ın, “İsrail’in Suriye’deki hedefleri her vurduğunda, İran’ın doğrudan saldırıyla karşılık vereceği bir denklemi kabul etmeyeceğini ifade ettiği” de öne sürüldü.
İSRAİL HAVA KUVVETLERİ HAZIRLIKLARINI TAMAMLADI
İsrail devlet televizyonu KAN yaptığı yayında, İsrail’in İran’a kontrol edebilmesine imkan verecek, karşılık veremeyeceği ve bölgeyi kapsamlı bir savaşa sürüklemeyeceği, cevap veremeyeceği sınırlı bir saldırı planladığını duyurdu. İran ile gerginliğini tırmandırılmasıyla Gazze’nin ikincil duruma düşmesinin istenmediğine dikkat çekilen yayında, İsrailli yetkililerin İran’ın ilk kez kendi topraklarından doğrudan bir saldırı gerçekleştirildiği için kırmızı çizginin aşıldığını ve buna karşılık vermenin zorunlu olduğu görüşünü taşıdığı belirtildi.

İsrail Hava Kuvvetlerinin İran’a yönelik olası bir saldırı için yürüttüğü hazırlıkları tamamladığına işaret edilen yayında, saldırının ne şekilde olacağına dair bilgi verilmezken, İran’da suikast operasyonları ya da geniş çaplı bir elektronik saldırının da uzak görülmediği ifade edildi. Yayında bilgisine başvurulan bir İsrailli yetkili, ülkesinin İran’a yönelik planlanan bir saldırı öncesinde Amerika Birleşik Devletleri’ne bildirimde bulunmak konusunda Washington’a söz verdiğinin altını çizdi.
İRAN-İSRAİL GERİLİMİ
İsrail, İran’ın Şam’daki konsolosluk binasına 1 Nisan’da hava saldırısı düzenlemişti. Saldırıda, İran Devrim Muhafızları Ordusundan 2’si general rütbesinde toplam 7 İranlı yetkili ölmüştü. İran, İsrail’in konsolosluk saldırısının ülkesinin topraklarına saldırı anlamına geldiğini ve misillemede bulunacaklarını duyurmuştu. İsrail ise İran’ın saldırısına karşılık vereceğini bildirmişti.

İran 13 Nisan’da İsrail’e yüzlerce kamikaze insansız hava aracı, balistik ve seyir füzesiyle saldırı başlatmıştı. İran bazı hedeflerin vurulduğunu, İsrail ise saldırıların çoğunun hava savunma sistemlerince önlendiğini ancak güneydeki bir askeri üsse füze isabet ettiğini açıklamıştı. İsrail basını, Tel Aviv yönetiminin İran’ın hava saldırısına karşı “açık ve etkili” şekilde karşılık verme kararı aldığını iddia etmişti.
]]>Başkent Londra’daki St Bartholomews’s CE Primary School’da eğitim gören 10 yaşındaki Amaya ile babası Weybudur Rahman, 7 Ekim’den bu yana İsrail’in saldırıları altındaki Gazze’de evlerinden edilen çocuklar için geçen kasımda başlatılan yardım kampanyasını AA muhabirine anlattı.
Gazze’de yaşananlardan ötürü çok büyük öfke duyduğunu fakat bu duygusunu iyiliğe dönüştürmek istediğini anlatan Amaya, “Bağış kampanyamı yapmaya karar verdiğim gün, herkesten bıktığım bir gündü. Sonra oturdum ve kendi kendime ne yapabilirim diye düşündüm ve ardından okul müdürümle konuşmaya gittim.” dedi.
Kampanya sürecinde okul müdürünün desteğinin çok önemli olduğunu söyleyen Amaya, “Aslında bunu organize etmemde bana yardımcı olan okul müdürümdü ve onun yardımı olmasaydı bugün burada bile olamazdım.” ifadesini kullandı.
Amaya, başlangıçta hedefinin 6 bin sterlin toplamak olduğunu dile getirerek “(Geçen) Kasımda, en soğuk gecede, Gazze’deki çocuklar için para toplamak amacıyla okulumuzun bahçesinde uyuduk ve 8 bin sterlinin biraz üzerinde para topladık.” şeklinde konuştu.
İngiltere merkezli uluslararası sivil toplum kuruluşu “Save The Children’dan (Çocukları Kurtarın)” yetkililerin kendisiyle görüştüğünü belirten Amaya, “Topladığımız paranın Gazze’deki çocuklara güvenli alan sağlamak için yeterli olduğunu söylediler. Tüm para oraya aktarılacak.” dedi.
“Umarım Filistin’deki çocuklar da bir daha asla böyle bir savaş yaşamaz”
Gazzeli çocuklar için yardım kampanyası başlatma kararı aldığında bazı arkadaşlarının bu girişimini sorguladığını söyleyen Amaya, buna karşın birçok arkadaşının da kendisine destek verdiğini anlattı.
Amaya, “Birçoğu yanıma geldi ve ‘Kimin tarafındasın?’ diye sordu. Bazı insanlar bu konuda bana kaba davrandılar ama yapabileceğimiz en iyi şey onları görmezden gelmekti ve birçok arkadaşım da beni çok destekledi.” dedi.
Kampanyanın halihazırda devam ettiğini ve hedefinin daha fazla yardım etkinliği düzenlemek olduğunu dile getiren Amaya, “Umarım daha fazla bağış kampanyası düzenleyerek bunu okulumda yıllık etkinlik haline getiririm ve Filistin’deki çocuklar da bir daha asla böyle bir savaş yaşamaz.” ifadelerini kullandı.
Amaya’dan Gazzeli çocuklara destek olmak isteyenlere mesaj
Amaya, kendisi gibi Gazzeli çocuklara destek olmak isteyen diğer çocuklara ilham olmak istediğini belirterek, şunları söyledi:
“Sadece kalbinizin sesini dinleyin. Eğer birileri size yapmamanızı söylüyorsa ve eğer yapabileceğinizi hissediyorsanız, o zaman yapın. Biri size ‘hayır’ diyorsa, bu, yapamayacağınız anlamına gelmez. Bu, yapabileceğiniz başka bir yol olduğu anlamına gelir.”
“Neden Filistin için bir şey yapılmıyor?”
Amaya’nın babası Weybudur Rahman da kızının ısrarlı ve kararlı oluşunun okul müdürünü çok etkilediğini ve bağış kampanyasının başlatılmasında önemli rol oynadığını dile getirdi.
Kızı ve arkadaşlarının ailelerinden oluşan toplam 8 ailenin geceyi sıfırın altında 2 derece soğuğa rağmen uyku tulumlarında geçirerek sabahladığını aktaran baba Rahman, Amaya’nın kampanyayı başlatmasının nedenine ilişkin şunları kaydetti:
“Bence bu sadece adaletsizlikle ilgili bir şey çünkü açıkçası Ukrayna’da bir şeyler olduğunda insanlar Ukrayna için para topluyordu ve neden insanlar şimdi Filistin hakkında konuşmuyor? Neden Filistin için bir şey yapılmıyor? Bu noktada, yerel Curries adlı mağazaya gittiğimizde, bilirsiniz, elektronik ürünler satan bir mağaza, burada Ukrayna balonları vardı ve gelirin bir kısmını Ukrayna’ya bağışlıyorlardı. O zaman bile (Amaya’ya) müdüre ‘Neden Filistin için bir şey yapmıyorsunuz? Ukrayna için yaptınız.’ diye sordu. Oradaki mağaza müdürü “Hmm evet, merkez ofise bağlıyız.” yanıtını verdi ve Amaya’yı başından savdı.”
Rahman, kızıyla ilgili en sevdiği özelliğin, yapmak istediği ve doğru şeylerin yapıldığından emin olmak için sahip olduğu enerji ve coşku olduğunu ifade etti.
]]>İran, dün gece İsrail’e insansız hava araçlarıyla saldırı düzenledi. İran’ın hava saldırısı AB ülkeleri ile ABD ve Birleşik Krallık’ın aralarında bulunduğu bazı ülkeler tarafından kınandı. ABD Başkanı Joe Biden yaptığı yazılı açıklamada, “Bugün erken saatlerde İran -ve Yemen, Suriye ve Irak’ta faaliyet gösteren vekilleri- İsrail’deki askeri tesislere eşi benzeri görülmemiş bir hava saldırısı düzenledi. Bu saldırıları mümkün olan en güçlü şekilde kınıyorum” ifadelerine yer verdi. Biden açıklamanın devamında şunları kaydetti:
“ABD ordusu geçtiğimiz hafta boyunca bölgeye talimatımla İsrail’in savunmasını desteklemek üzere, uçak ve balistik füze savunma destroyerleri sevk etti. Bu konuşlandırmalar ve ordumuzun olağanüstü becerisi sayesinde İsrail’in gelen insansız hava araçlarının ve füzelerin neredeyse tamamını düşürmesine yardımcı olduk.
Amerika’nın İsrail’in güvenliğine olan sarsılmaz desteğini bir kez daha teyit etmek üzere Başbakan Netanyahu ile az önce görüştüm. Kendisine İsrail’in eşi benzeri görülmemiş saldırılara karşı savunma ve bu saldırıları bertaraf etme konusunda olağanüstü bir kapasite sergilediğini ve düşmanlarına İsrail’in güvenliğini etkili bir şekilde tehdit edemeyeceklerine dair açık bir mesaj gönderdiğini söyledim.
Yarın, İran’ın saldırısına karşı birleşik bir diplomatik yanıtın koordine edilmesi amacıyla G7 lideri dostlarımla bir araya geleceğim. Ekibim bölgedeki mevkidaşlarıyla temas halinde olacak. İsrail liderleriyle de yakın temas halinde olacağız. Bugün kuvvetlerimize ya da tesislerimize yönelik bir saldırı görmemiş olsak da, tüm tehditlere karşı tetikte olacağız ve halkımızı korumak için gerekli tüm adımları atmakta tereddüt etmeyeceğiz.”
Diğer ülkelerden yapılan açıklamalar ise şöyle:
BİRLEŞİK KRALLIK BAŞBAKANI RISHI SUNAK: İran rejiminin İsrail’e yönelik pervasız saldırısını en güçlü ifadelerle kınıyorum. İran bir kez daha kendi arka bahçesinde kaos tohumları ekmeye niyetli olduğunu göstermiştir.
Birleşik Krallık, İsrail’in ve Ürdün ve Irak da dahil olmak üzere tüm bölgesel ortaklarımızın güvenliğini savunmaya devam edecektir. Müttefiklerimizle birlikte durumu istikrara kavuşturmak ve gerilimin daha da tırmanmasını önlemek için acilen çalışıyoruz. Kimse daha fazla kan dökülmesini istemiyor.
AVUSTURYA BAŞBAKANI KARL NEHAMMER: İran’ın İsrail’e yönelik saldırısı mümkün olan en güçlü şekilde kınanmalıdır. Avusturya, İsrail’in güvenliğini destekliyor ve İran’a çatışmaları derhal durdurması çağrısında bulunuyoruz.
HOLLANDA BAŞBAKANI MARK RUTTE: Orta Doğu’da çok endişe verici bir durum var. Bugün erken saatlerde Hollanda ve diğer ülkeler İran’a net bir şekilde İsrail’e saldırmaktan kaçınmasını söyledi. Hollanda, İran’ın İsrail’e yönelik saldırısını şiddetle kınamaktadır. Olayların daha fazla tırmanmasının önlenmesi gerekiyor. Az önce Hollanda Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı ile son durum hakkında temasta bulunduk. Gelişmeleri çok yakından takip etmeye devam ediyoruz.
FRANSA DIŞİŞLERİ BAKANI STEPHANE SEJOURNE: Fransa, İran’ın İsrail’e yönelik saldırısını mümkün olan en güçlü ifadelerle kınamaktadır. Daha önce benzeri görülmemiş bir eylemde bulunmaya karar vermekle İran, istikrarı bozucu eylemlerinde yeni bir eşiği aşmakta ve askeri tırmanma riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.
İTALYA DIŞİŞLERİ BAKANI ANTONIO TAJANI: Orta Doğu’daki gelişmeleri dikkatle ve endişeyle takip ediyoruz. Tel Aviv ve Tahran’daki İtalyan Büyükelçilikleri ile sürekli temastayım. Başbakan ve Savunma Bakanı ile konuştuk. Hükümet her türlü senaryoyla başa çıkmaya hazırdır.
POLONYA DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI: Polonya, İran tarafından İsrail’e karşı başlatılan saldırıları en güçlü şekilde kınıyor. İran ve müttefiklerini itidalli davranmaya ve düşmanlıklarını derhal sona erdirmeye çağırıyoruz. Bölgede istikrar ve barışın sağlanması her şeyden önemlidir.
BM GENEL SEKRETERİ ANTONIO GUTERRES: İran’ın İsrail’e karşı başlattığı geniş çaplı saldırının temsil ettiği ciddi tırmanışı şiddetle kınıyorum. Bu düşmanlıkların derhal durdurulması çağrısında bulunuyorum. Ne bölge ne de dünya yeni bir savaşı kaldırabilir.
AVRUPA KONSEYİ BAŞKANI CHARLES MICHEL: İran tarafından İsrail’e yönelik olarak başlatılan saldırıyı şiddetle kınıyorum. Bölgesel gerilimin daha da tırmanmasını önlemek için her şey yapılmalıdır. Daha fazla kan dökülmesi önlenmelidir. Ortaklarımızla birlikte durumu yakından takip etmeye devam edeceğiz.
]]>İsrail’in Gazze’ye 7 Ekim 2023’de başlattığı saldırılar ve uygulanan ambargolarla, aralarında çocuk, kadın ve yaşlıların da yer aldığı çok sayıda Filistinli hayatını kaybetti. Bu insanlık dışı soykırıma Türkiye başta olmak üzere birçok ülke tepki göstererek İsrail’i kınadı. İsrail’in haksız işgaline sessiz kalmayan dünyanın birçok yerinden insan da İsrail ve işgalciliğini farklı yöntemlerle protesto etti.
Eylemlerin devam ettiği Türkiye’de vatandaşlar, sıklıkla bir araya gelip bu işgali protesto ediyor. Bazı kişiler ise İsrail karşıtı tepkilerini sosyal medya paylaşımlarıyla gösteriyor.
İsrail menşeili teknolojik yazılım markasının Türkiye distribütörlüğünü yapan şirkette çalışan Muhammet Oçan ile Esat Aykurt da tepkilerini, diğer insanlar gibi sosyal medya hesapları üzerinden ortaya koydu. İsrail işgalini eleştiren paylaşımlarda bulunan ikili, bu paylaşımları nedeniyle daha sonra işten çıkarıldıklarını öne sürdü.
Şirket aleyhine tazminat davası açtı
İşine son verilen Muhammet Oçan, alacaklarını tam alamadığı gerekçesiyle şirket aleyhine maddi ve manevi tazminat davası açtı. Oçan, avukatı aracılığıyla İstanbul 29. İş Mahkemesine açtığı davada, 2023 yılında geçirdiği iş kazasına rağmen çalıştırıldığı iddiasında da bulundu.
Mahkemeye sunulan dilekçede, İsrail aleyhine yapılan paylaşımdan, şu şekilde bahsedildi:
“Müvekkilim, Muhammed Durra isimli 12 yaşındaki Filistinli çocuğun babasının kucağında ölümüne ilişkin videoyu paylaştığı gerekçesiyle şirketin genel müdürü tarafından bizzat aranmış ve davalı şirketle iş ilişkisi bulunan E.S’nin isteği üzerine uyarılmıştır. E.S, 27 Eylül 2022’de TÜYAP makine fuarında müvekkilim ile tanışmış ve ‘Paylaşımlarını takip ediyorum, gözüm üzerinde.’ diyerek baskısını sürdürmüştür. Müvekkilimin iş akdi, buna benzer bir paylaşım yapmasından 2 gün sonra sona erdirilmiştir.”
Dilekçeyi değerlendiren iş mahkemesi, kısmi tazminat talepli davayı kabul etti. Davanın görülmesine ilerleyen günlerde başlanacak.
İşten çıkartılan Esat Aykurt’un da önümüzdeki günlerde benzer şekilde bir dava açacağı öğrenildi.
Şirket genel müdürünün ikazı
Paylaşımları ve işten çıkarılma sürecini AA muhabirine anlatan Muhammed Oçan, şirketin İsrailli ortağı ve genel müdürü tarafından aranarak uyarıldığını belirterek, paylaşımlarına devam etmesi nedeniyle işine son verildiğini öne sürdü.
Oçan, sosyal medyada ilk kez 2010 yılındaki Mavi Marmara olayları sonrası paylaşımda bulunduğunu anlatarak, “Bu paylaşımım sonrası şirket yönetim kurulunun bir üyesinin oğluyla tartışma yaşadım. ve onun uyarısıyla paylaşımımın kaldırılması istendi. ve o paylaşımı kaldırmıştım.” dedi.
Muhammed Durra isimli 12 yaşındaki bir çocuğun, 2021 yılında İsrail askerlerince şehit edilmesine ilişkin bir video paylaştığını da aktaran Oçan, bu sefer de şirketin genel müdürünün kendisini aradığını ve İsrail aleyhine olan bu paylaşımı kaldırması yönünde ikaz ettiğini dile getirdi.
Paylaşımıyla ilgili bilgiyi genel müdürüne, distribütörü oldukları, Almanya’da yer alan İsrail asıllı firman yöneticisinin verdiğine dikkati çeken Oçan, bu yöneticinin İstanbul’daki fuarda parmak sallayarak kendisini uyardığını ancak 7 Ekim’de başlayan katliamların ardından tekrar paylaşımlar yapmaya başladığını ifade etti.
Oçan, süreci şöyle anlattı:
“İlk yaptığım paylaşımın hemen 2 gün sonrasında insan kaynakları tarafından arandım. ‘Özelliklerime uygun bir işin şirkette bulunmadığı’ iddiasıyla işten çıkartıldım. Benimle birlikte aynı paylaşımları yapan Esat Aykurt isimli arkadaşım da aynı sebepten işten çıkarıldı. Buna istinaden ben bir hukuki süreç başlattım. İstanbul 29. İş Mahkemesinde bu süreç devam ediyor. İngiltere’de gazeteciler, Kuveyt’te sporcular ve tüm dünyada insanların bu gibi durumlarda işlerini kaybettiklerine şahit oluyoruz. Şu an gördüğümüz kadarıyla Türkiye’deki ilk vaka bu. Bunun kabul edilemez olduğunu düşünüyoruz.”
“İnsan kaynakları aradı”
Esat Aykurt ise aynı gerekçelerle işine son verildiğini iddia ederek, 7 yıl makine mühendisi olarak bu şirkette görev yaptığını, çalıştığı süre zarfınca İsrail aleyhine paylaşımlar yapmaması konusunda zaman zaman iş yerinden tepkiler aldığını söyledi.
Aykurt, şöyle konuştu:
“Daha öncesinde, iş arkadaşlarımdan Muhammed Oçan’ın paylaşımlarından dolayı bu tarz tepkiler aldığını duymuştum. Gazze’de yaşanan son olaylardan sonra ben de sosyal medyada bütün Müslümanlar gibi Filistin’i destekleyen, çocukların ölmemesi gerektiğini içeren paylaşımlar yaptım. İş yerindeki bazı arkadaşlar, ‘İsrail menşeili bir firmayla çalışıyorsunuz, yapmayın böyle şeyler.’ şeklinde geri bildirimler aldık. Ama ben yine de her Müslümanın yapması gerektiği gibi Filistin halkına destek olmaya devam ettim.”
Şirketin insan kaynakları departmanından arandığını kaydeden Aykurt, kendisine şirketin küçülmeye gittiği gerekçesi sunularak işten çıkartıldığını, ancak çıkarıldığı iş pozisyonu yerine yeni iş ilanı verildiğini vurguladı.
Kendisi gibi işten çıkartılanın olup olmadığı araştırdığını ve aynı şeyin Muhammed Oçan’ın da başına geldiğini duyduğunda şaşırdığını aktaran Aykurt, “Onunla ortak noktamız Filistin paylaşımlarımızdı. Zaten diğer arkadaşlarımız İsrail menşeli yazılım satan bir şirkette çalıştığımız için başlarının ağrıyacağını bildikleri için böyle paylaşımlar yapmıyordu. Paylaşımları yaptıktan sonra ikimiz de işten çıkarıldık.” dedi.
]]>Başkent Hartum’da başlayan şiddet ülke geneline yayıldı, binlerce kişi öldürüldü, yerleşimler ve ülkenin alt yapısı da savaştan büyük zarar gördü.
Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde Dünya Gıda Programı’nın (WFP) Sudan’daki acil durum yöneticisi Michael Dunford, BBC’ye yaptığı açıklamada, dünyanın en şiddetli açlık krizinin Sudan’da yaşandığını söylüyor.
Dunford, “Gözümüzün önünde bir facia yaşanıyor ve korkarım ki daha da kötüye gidecek” diyor.
Ülkede yaklaşık 18 milyon kişi “akut açlık” yaşıyor. WFP’ye göre bu sayı 25 milyona çıkabilir. Bu da Sudan nüfusunun yarısı demek.
Uzmanlar ayrıca 220 bin kişinin gelecek aylarda hayatını kaybedebileceği uyarısını yapıyor.
Ordu ve Hızlı Destek Güçleri arasındaki çatışmalar 15 Nisan 2023’te başladı. BM kayıtlarında, çatışmalarda 14 bin kişinin öldüğü yer alsa da, uzmanlar gerçek sayının bunun çok üzerinde olduğunu düşünüyor.
Savaş nedeniyle 8 milyondan fazla kişi evlerini terk etti. Bunların bir kısmı sınırı geçerek Sudan’ın komşularına göç etti.
Başkent Hartum’da savaştan önce 7 milyondan fazla kişi yaşıyordu. RSF kentin büyük kısmını kontrol etse de, ordu son dönemde mevzi kazanıyor.
BBC Arapça ve BBC Verify tarafından incelenen video ve fotoğraflar, dükkanların, hastanelerin ve üniversitelerin gördüğü zararı ortaya koyuyor.
Greater Nile Petroleum Operating Company (Büyük Nil Petrol İşletme Şirketi) gökdeleninin geçtiğimiz Eylül’de yanması da önemli bir dönüm noktası olmuştu.
Çatışmalar nedeniyle en az üç hastane ve bir üniversite zarar gördü. Hartum’dan Dr. Alaaddin El Nur hastanelerde tıbbi malzeme sıkıntısı yaşandığını söyleyerek, “Doktorlar olarak güvende hissetmiyoruz. Tıbbi malzemeler ve ekipmanlar yağmalandı” dedi.
WFP alt yapıdaki tahribatın da insani krizi derinleştirdiği görüşünde. Dunford bu durumun, gıda güvenliğindeki sorunları artırdığını söylüyor.
Omdurman ve Bahri şehirlerini birbirine bağlayan Şambat Köprüsü, geçen Kasım ayında çöktü. Burası Nil nehri üzerinden milisleri ve askeri malzemeleri geçiren RSF için stratejik açıdan önemli bir yerdi.
Ocak ayında, Hartum’un kuzeyindeki El Celili petrol rafinerisi, çatışmaların ardından yandı. Tesis, tarafların güç mücadelesinin merkezindeydi.
İngiliz hayır kurumu Çatışma ve Çevre Gözlem’den araştırmacı Leon Moreland, Kasım 2023 ve bu yılın Ocak ayı arasında 32 büyük petrol tankının üç farklı olaya hasar aldığını söyledi.
BBC Arapça’ya konuşan Moreland “Petrol sızıntıları herhangi bir müdahale olmadan yeraltı sularına ve Nil Nehri’ne doğru eğimli tarım arazilerine ulaşıyor” diyor.
“Bu yeni kirlenme, bölgedeki yeraltı kirliliğini daha da kötüleştirecek. Uydu görüntüleri kirliliğin zaten yaygın olduğunu gösteriyordu.”
Uydu görüntüleri aynı zamanda, Hartum’daki üç su pompalama merkezindeki depoların da boş olduğunu gösteriyor. Bunlara ne olduğu belirsiz.
Hartum’da yaşayan 31 yaşındaki Hasan Muhammed, son dört aydır su ve elektrik kesintileri yaşandığını söylüyor.
“Temiz su bulmak için uzun mesafelere yürümek ya da içmeye uygun olmayan nehir suyundan almak zorundayız. Bu da hastalıkların yayılmasına yol açıyor.”
Hartum Uluslararası Havalimanı’na uçuşlar da bölgenin büyük bir çatışma alanı olması yüzünden durduruldu. Bu da ülke içindeki yardım dağıtımını olumsuz etkiliyor.
BBC Verify, çatışmanın ilk 48 saatinde çekilen bazı videoları teyit etti.
BBC Verify’ın ilk incelediği video 15 Nisan’da pistin kuzey ucunda çekildi. Videoda RSF milislerinin pist üzerinde koştuğu ve havaalanının ana binalarının yakınlarında ateş açtıkları görülüyor.
Kısa süre sonra, pistin kuzey ucunda yanan en az bir uçaktan dumanlar yükseldiği görülüyor.
Bir başka videoda, uçakların yerden görüntüleri yer alıyor. Büyük ihtimalle bir önceki videoda yanan aynı uçaklar ancak bu kez havaalanının doğu ucundan çekilen görüntüler.
Hartum’da yaşamsal önemdeki altyapıya hasar vermekle suçlanan ordu ve RSF birbirlerini suçluyor.
Ufukta son gözükmüyor
Sudan’ın diğer bölgelerinde de çatışmalar var. Özellikle de Afrikalı ve Arap topluluklar arasında yıllarca şiddet yaşanan, ülkenin batısındaki Darfur’da.
İngiltere hükümetinin fonladığı Bilgi Dayanıklılığı Merkezi’nin araştırması, Sudan’ın batısındaki 100’den fazla köyün yandığını gösteriyor.
Sudanlı ekonomist Wael Fehmi, savaşın ekonomi ve gıda sistemi üzerindeki etkisinin feci olduğunu söylüyor.
“Ekonomi yarı yarıya küçüldü ve tarımsal faaliyetin % 60’ı durdu” diyor.
WFP de ayı ölçüde karamsar.
Michael Dunford “Sudan’da şu anda yaşananlar tam bir trajedi. Artık eşiğin geçilmiş olduğunu değerlendiriyoruz.”
Ateşkes için yapılan uluslararası girişimler şimdiye dek başarısız oldu. Ancak Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde yeni görüşmeler için çaba sarf ediliyor.
Katkıda bulunanlar Samira Elsaidi & Benedict Garman
]]>Avusturya’nın başkenti Viyana’da düzenlenen UAEA Özel Yönetim Kurulu toplantısında konuşan Grossi, geçen hafta Zaporijya Nükleer Santrali’ne yönelik doğrudan gerçekleştirilen 3 saldırı sonrasında olası bir nükleer kaza ya da felaketin yaşanmasına ilişkin kaygılarını paylaştı.
Grossi, bu özel toplantıda, nükleer santrale yönelik “pervasız saldırıların” mevcut savaşta yeni ve çok daha tehlikeli bir cephenin açılması olasılığını önlemesi gerektiğini vurgulayarak, gelecek hafta düzenlenecek Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda da aynı kaygıyı dile getireceğini söyledi.
Uluslararası topluma, gerilimin düşürülmesi için eyleme geçme çağrısı
Nükleer bir kazayı önlemek ve tesisin bütünlüğünü sağlamak için UAEA’nın 5 somut ilkesini ihlal edebilecek herhangi bir eylemden kaçınılması çağrısını yineleyen Grossi, “Uluslararası toplumu, bu çok ciddi duruma ilişkin geriliminin düşürülmesi için aktif bir şekilde çalışmaya davet ediyorum.” diye konuştu.
Grossi, nükleer santrale yönelik saldırılar sonucunda bir kişinin hayatını kaybettiğini, 6’ıncı ünitenin çatısının zarar gördüğünü ve ana reaktörü çevreleyen yapıların da etkilendiğini, bu gelişmelerin saldırıların süreceğine yönelik kaygıya yol açtığını belirterek, saldırıların durması gerektiğini ifade etti.
???????- “Nükleer tesislere saldırmak kesinlikle yasaktır.”
Saldırıların bir nükleer tehlikeye yol açmadığını kaydeden Grossi, nükleer santrallere yönelik bir saldırının askeri ya da siyasi bir getirisinin olmadığının altını bir kez daha çizerek, “Nükleer tesislere saldırmak kesinlikle yasaktır.” ifadesini kullandı.
Grossi, nükleer tesislerde güvenlik ve emniyetin sağlanması, yapıların bütünlüğünün korunması, çalışanların güvenliği ve santrallerin işleyişinin aksamaması, enerji kaynaklarının zarar görmemesi gibi 5 önemli prensibi hatırlatarak, “Bu temel, açık ve vazgeçilmez ilkelere azami itidalle ve açık bir şekilde herkesin riayet etmesi çağrısında bulunuyorum.” dedi.
Ajansın Zaporijya’da olası bir nükleer kazanın yaşanmaması için yürüttüğü gözlem faaliyetlerinin oybirliği ile desteklenmesi talebinde bulunan Grossi, “Gelecekte Zaporijya Nükleer Santrali’ne yönelik herhangi bir saldırının yaşanmaması için hepimiz elimizdeki her türlü imkanı kullanmalıyız.” görüşünü paylaştı.
Türkiye’nin Zaporijya’ya ilişkin kaygıları aktarıldı
Toplantıda söz alan Türkiye’nin BM Viyana Ofisi Nezdinde Daimi Temsilcisi Büyükelçi Levent Eler de Zaporijya Nükleer Santrali’ne yönelik gerçekleştirilen saldırılara ilişkin Türkiye’nin kaygılarını dile getirdi.
Büyükelçi Eler, Belçika’nın başkenti Brüksel’de 21 Mart’ta düzenlenen ilk Nükleer Enerji Zirvesi’nde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Zaporijya’daki endişe verici duruma dikkat çektiğini ve yeni bir Çernobil felaketine tahammül edilemeyeceği vurgusunda bulunduğunu hatırlattı.
UAEA Başkanı Grossi’nin santrale yönelik saldırıların durdurulması ve saldırılar nedeniyle artan nükleer kaza riskine ilişkin açıklamasına dikkati çeken Eler, “Bu hassas konuda tüm taraflara azami itidal çağrısında bulunuyor ve Ajansın bu konudaki çabalarını destekliyoruz.” ifadesini kullandı.
Eler, Türkiye’nin Rusya ve Ukrayna arasındaki arabuluculuk çabalarına işaret ederek, Türkiye’nin diplomasiye şans verilmesi yönündeki çabalarını sürdüreceğini vurguladı.
Türkiye’nin Zaporijya’da korkunç bir durum yaşanmaması için çabalarına devam edeceğini belirten Eler, “Nükleer tesislere yönelik saldırılar, tam bir kaybet-kaybet durumunun yıkıcı sonuçlarına yol açabilir. Kelimenin tam anlamıyla bu ateşle oynamaktır.” görüşünü paylaştı.
]]>Arkeologlar, keşfedilen duvar resimlerinin Pompeii’de bulunanların en iyileri olduğunu söylüyor.
Büyük bir ziyafet salonunun yüksek siyah duvarlarında Truvalı Helen gibi antik Yunan figürleri tasvir ediliyor.
Salonun neredeyse tamamen sağlam kalmış mozaik tabanında, bir milyondan fazla parça yer alıyor.
Kayıp kentin hala üçte biri volkanik kalıntılardan temizlenmedi. Şu anda devam eden son dönemin en büyük kazısı, Pompeii’nin Roma İmparatorluğu’nun halkı ve kültürüne dair başlıca pencere olma özelliğini pekiştiriyor.
BBC’ye özel olarak gösterilen “kara odanın” renginin, güneşin batışından sonra yapılan ziyafetlerde kullanılan lambalardan çıkan dumanları saklamak için seçildiği sanılıyor.
Böylece lambalardan yükselen titrek ışıkla birlikte, fresklerin çok daha iyi göründükleri düşünülüyor.
Özellikle iki fresk dikkat çekici.
Birinde Tanrı Apollo, rahibe Cassandra’yı baştan çıkarmaya çalışırken görülüyor. Efsaneye göre Cassandra’nın Apollo’yu reddetmesi, kehanetlerinin dikkate alınmamasına yola açıyor.
Bunun trajik sonucu ise ikinci freskte gösteriliyor. Burada Prenses Paris, güzel Helen ile buluşuyor. Cassandra ise kehanetinde, bu birlikteliğin Truva Savaşı’na neden olup, hepsinin sonunu getireceğini biliyor.
Kara oda, 12 aydır devam eden kazılarda bulunan son hazine. “Bölge 9” diye bilinen büyük bir mesken ve ticari alanın üzerinden, Vezüv’ün neredeyse 2 bin yıl önce püskürttüğü kül temizleniyor.
19. yüzyılın sonunda yapılan kazılarda, bir köşede bir çamaşırhane bulunmuştu. Son kazıda da toptan satış yapan bir fırın ve kara odanın bulunduğu büyük bir ev ortaya çıkartıldı.
Araştırma ekibi, bu üçünün tesisat, geçitler ve sahipleri anlamında birbirine bağlı olduğundan emin.
Sahibi adının baş harfleri “ARV”yi birçok yerde görmek mümkün. Harfler duvarlarda ve hatta fırıncının değirmen taşlarında bile seçiliyor.
Arkeolog Dr. Stephanie Hay “ARV’nin kim olduğunu biliyoruz: Aulus Rustius Verus” diyor.
“Pompeii’deki diğer siyasal propagandalardan tanıyoruz. Bir siyasetçi. Süper zengin. Fırının ve çamaşırhanenin arkasındaki lüks evin sahibinin o olabileceğini düşünüyoruz.
Net olansa, Vezüv patladığında tüm bu mülklerin onarımdan geçiyor olması. Kurtulmaya çalışan işçiler geride düzgünce dizilmiş kiremitler ve hala kireç harcıyla dolu kovalarını geride bırakmış. Malaları ve kazmaları da duruyor. Ancak ahşap sapları çoktan çürümüş.
Dr. Alessandro Russo kazıyı yöneten arkeologlardan biri. Bize bir odada bulunan freski göstermek istiyor. Patlama sırasında dağılan freskin parçaları yap boz gibi büyük bir masanın üzerinde dizili.
Duvar parçalarına biraz su sıkıyor ve böylece freskin detayları ve canlı renkleri ortaya çıkıyor.
Antik Mısırlı karakterlerle dolu manzaralar, yiyecekler, çiçekler ve tiyatro maskelerini görebiliyorsunuz.
Russo “Bu benim bu kazıda en sevdiğim buluşlardan biri, çünkü karmaşık ve nadir. Yüksek düzeyli bir birey için yapılmış yüksek kaliteli işler” diyor.
Ancak evdeki freskler zarif diye tanımlanabilirken, fırındakiler Roma İmparatorluğu’ndaki yaşamın daha acımasız bir boyutunu, köleliği tasvir ediyor.
Fırında çalışanların çok kötü koşullarda yaşadığı, değirmen taşlarını döndüren eşeklerle yan yana kaldıkları açık. Sadece bir pencere var ve o da kaçmalarını önlemek için demirlenmiş.
Kazıdaki tek iskelet de fırında bulunmuş. İki yetişkin ve bir çocuk düşen taşların altında kalmış. Mahsur kalan ve yanardağ patlamasından kaçamayan köleler oldukları sanılıyor.
]]>Anlaşma, Avrupa Birliği’nin sınırlarında göçmenlere yönelik daha sıkı bir tarama uygulanmasını öngörüyor.
Anlaşma uyarınca Yunanistan, İtalya ve İspanya gibi “giriş ülkelerinin” yükünü azaltacak bir dayanışma mekanizması oluşturulacak.
Sığınmacı kabul etmek istemeyen ülkeler, belirlenen kota kapsamında almadıkları kişi başına 20 bin euro ödemek zorunda kalacak. Reddedilme olasılığı yüksek olan sığınmacıların işlemlerinin hızlı şekilde bitirilmesine öncelik verilecek.
AB Komisyonu, Avrupa Parlementosu ve üye ülkelerin geçen Aralık ayında üzerinde anlaşmaya vardığı yeni düzenleme, Çarşamba günü Brüksel’deki Avrupa Parlementosu’nda ele alındı.
Bazı çevrelerde, özellikle sol partilerin tepkisi nedeniyle, Sığınma ve Göç Anlaşması’nın genel kuruldan geçmeyebileceği de konuşuluyordu.
Ancak AP’deki en büyük üç grup olan merkez sağcı Avrupa Halk Partisi (EPP), Sosyal Demokratlar (S&D) ve Liberaller, yeni anlaşma lehine oy kullandı.
Anlaşma, genel kurulda 266’ye karşı 322 oyla kabul edildi. 31 üye de çekimser oy kullandı.
Yeni Göç Anlaşması iki sene içinde yürürlüğe girecek.
Sığınma ve Göç Anlaşması neleri içeriyor?
Yaklaşık 8 yıldır devam eden tartışmaların ardından son şeklini alan anlaşma, göç ve iltica politikasında reform yapılmasını öngören şu başlıklardan oluşuyor:
Zorunlu dayanışma ve sorumluluk:
Yeni anlaşma uyarınca göç baskısı altında Yunanistan, İtalya, Malta ve İspanya gibi geçiş ülkelerinin yükünü azaltacak dayanışma mekanizması oluşturulacak. Ve bu dayanışma yeni anlaşma ile zorunlu olacak.
Bu ülkelerin mülteci yükünü diğer AB üyesi ülkeleriyle paylaşacak ve her üye belirlenen asgari oranda sığınmacı kabul etmek zorunda olacak. Kotanın üzerinde göçmen kabul eden ülkelere belirli bir tazminat ödenecek.
Sığınmacı almayı reddeden AB üyesi ülkeler ise, kişi başına 20 bin euro ödemek zorunda kalacak.
Sığınma talebinin 12 hafta içinde karara bağlanması, olası ret durumunda yine bu sürece sığınmacının ülkesine dönüşünün sağlanması amaçlanıyor.
Kriz ve mücbir sebepler:
Anlaşma kapsamında 2015 yılındaki mülteci krizine gibi olası gelişmeler için bir “kriz ve mücbir sebep düzenlemesi” hayata geçirilecek.
Sığınmacı girişlerindeki olası ani artışlara yanıt verecek bir mekanizma oluşturarak, olağanüstü mülteci akınıyla karşı karşıya kalan üye devletler için dayanışma ve destek sağlanacak.
Bu başlıkta, göçmenlerin “AB’yi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan üçüncü ülkeler veya devlet dışı düşman aktörler tarafından kullanılmasının” da önüne geçileceği ifade ediliyor.
Bu duruma örmek olarak, 2021 yılında Belarus Devlet Başkanı Aleksandr Lukashenko’nu, Avrupa yaptırımlarına misilleme olarak sığınmacıları Litvanya ve Polonya sınırlarına göndermesi gösteriliyor.
Yeni anlaşma uyarınca, bu tür gelişmeler karşısında üye ülkelerin kriz durumu ilan etmesi ve sığınma prosedürlerini geçici olarak askıya almasına izin verilecek.
AB sınırlarında zorunlu güvenlik taraması:
Kaçak yollarla AB’ye gelen ve gerekli vize koşullarına sahip olmayan kişiler, 7 güne varan bir süre boyunca kimlik tespiti, biyometrik verilerin toplanması, sağlık ve güvenlik kontrollerinin de dahil olduğu bir giriş öncesi zorunlu tarama işlemine tabi tutulacak.
AB üyesi ülkeler, temel haklara saygı kapsamında bunun için bağımsız izleme mekanizmaları oluşturacak.
Daha hızlı sığınma prosedürü:
Avrupa’ya gelen sığınmacılara uluslararası koruma verilmesi veya sığınma hakkının geri çekilmesi konularında ortak kriterler üzerinden hareket edilecek.
Sığınma taleplerinin AB içerinde değerlendirilmesi, anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte daha hızlı hale gelecek: Başvurular, kısa sürede sonuçlandırılarak, asılsız veya kabul edilemez taleplerde bulunanlar hızla AB sınırları dışına çıkarılması için merkezler oluşturulacak.
Çocuklar da dahil bütün sığınmacılar Eurodac veri tabanına kaydedilecek.
Sığınma ve Göç Anlaşması uyarınca, AB’ye düzensiz şekilde gelen 6 yaş ve üzerindeki göçmenlerin parmak izleri ve yüz görüntüleri de dahil olmak üzere tüm verileri, yenilenmiş Eurodac veri tabanında saklanacak.
Bu veri tabanında, kaçak göçmenlerin güvenlik tehdidi oluşturup oluşturmadığı, şiddete başvurup varmadığı ya da silahlı olup olmadığı bilgileri de yer alacak.
Yeterlilik standartları:
Sığınma hakkı verilen kişilere tanınan haklar da her üye ülke için standart olacak.
Üye ülkeler, Avrupa Birliği Sığınma Ajansı’ndan gelen bilgilere dayanarak, sığınmacıların ayrılmak zorunda oldukları ülkelerdeki durumu değerlendirerek, mülteci statüsü düzenli olarak gözden geçirecek.
Sığınma başvurusunda bulunanların kabulü:
AB ülkeleri, barınma, eğitim ve sağlık hizmetleri gibi konularda sığınmacılar için eşdeğer kabul standartları sağlamak zorunda olacak.
Sığınma talebinde bulunanlar, başvuru tarihinden en geç 6 ay sonra çalışmaya başlayabilecek.
Sığınma başvurusu yapanların AB içinde dolaşmasını engellemek amacıyla gözaltı koşulları ve hareket özgürlüğünün kısıtlanmasına ilişkin düzenleme yapılacak.
Yasal düzenleme ne zaman yürürlüğe girecek?
Avrupa Parlementosu Genel Kurulu’nda kabul edilen düzenleme, AB Komisyonu’nun resmi onayının ardından Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girecek.
Üye ülkeler, ulusal yasalarında gerekli düzenlemeleri yaparak yeni anlaşmayı en geç 2 yıl içinde hayata geçirecek.
İnsan hakları kuruluşları, yeni sığınma ve göç düzenlemesine, “insanlık dışı bir sisteme yol açacağı” gerekçesiyle karşı çıkıyordu.
]]>Bir dakika önce 10 ton yiyecek ve su oradaydı, daha sonra paraşütle güneybatıdan esen rüzgârla yavaşça süzülüp Gazze’nin kuzey kıyılarına değiyordu.
Bir dakika önce kargo bölümünde olan 10 ton yiyecek ve su, açılan paraşütlerle Gazze’nin kuzey kıyılarına süzülmeye başladı.
Bu savaşın başında bu yana yapılan en büyük havadan yardım operasyonuydu.
Dokuz ülkeye ait 14 uçaktan oluşan yardım filosu 10 ton yardımı Gazze üzerinde bıraktı.
Yardım operasyonu Ramazan ayının sonuna denk gelecek şekilde zamanlanmıştı.
ABD, Hollanda, Almanya, Mısır, Endonezya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Fransa hava kuvvetlerine ait uçaklar Ürdün’ün başkenti Amman’ın doğusundaki askeri hava üssünden havalandı.
Gazze’nin hava sahası küçük olduğu için tüm ekiplere ayrı bir yardım bırakma noktası belirlendi.
Operasyonun tamamı Ürdünlüler tarafından organize ediliyor ancak İsrail’in onayı ile kalkışlar gerçekleşebiliyor.
İsrail ordusu “hayır” derse uçaklar havalanamıyor.
Türkiye’nin de bu yardım koalisyonunda yer alması planlanıyordu ancak son dakikada veto edildiler.
Yardım kolilerinin içinde un, şeker, pirinç, fasulye, bakliyat, yağın yanında, içme suyu da bulunuyor.
Kolilerin ağırlıkları çarpma sonucu hasar görmemeleri için belirlenen kilolara sabitlenmiş. Bırakılırken sıkışma olmaması için raylar özenle tekrar tekrar kontrol ediliyor.
Kalkıştan 40 dakika sonra yardımların bırakılacağı bölgenin üzerindeyiz.
Burada İsrail ordusu tarafından belirlenen irtifa seviyesi sorun yaratıyor. Kraliyet Hava Kuvvetleri bu şekildeki operasyonlarda 150 metreye kadar alçalıyor. Ancak İsrailliler irtifayı 600 metre olarak belirliyor.
Bu irtifa, paraşütlerin rüzgar nedeniyle rotadan çıkabilmesi için yeterli bir düşüş süresi anlamına geliyor.
Bu nedenle son haftalarda bazı yardımlar denize düştü.
Pilotlar yardım kolilerini deniz üzerinde bırakacakları uyarısını yapıyor. Güneybatıdan esen rüzgarın, kolileri kıyıya doğru sürüklemesine güveniyorlar.
Tam olarak da böyle oluyor. Görevin tamamlanması ile eve dönüş yoluna geçiyoruz.
Bu tereyağından kıl çeker gibi yapılan bir operasyon değil. Hata olasılığı çok fazla.
Hedefe yardım ulaştırmanın iyi bir yolu değil bu.
Kraliyet Hava Kuvvetleri uçağı yaklaşık 10 ton yardım taşıyordu.
Bu, tek bir kamyonun kara yoluyla taşıyabileceğinden az bir miktar.
Yani çok büyük bir çaba ve masrafa karşın, etkisi çok sınırlı.
İngiliz ordusu bunu biliyor. Ancak Amman’daki filo lideri Lucy Playle, yaklaşık 1.500 ton yardımın teslim edilmesiyle bir etkinin görülmeye başlandığını söylüyor.
Üç haftadır havadan yardım operasyonu yaptıklarını aktaran Playle devam ediyor:
“Gazze halkı gösterdiğimiz çabalar için minnettar. Onlara daha fazlasını veremeyecek duruma gelene kadar yardım ulaştırmaya devam edeceğiz.”
Bazı uluslararası yardım kuruluşları, bu uçuşların gösteri amaçlı olduğunu, insani çabalara katkıda bulunuyormuş intibası vermek için yapıldığını savunuyor.
Havadan yardım operasyonlarının, Gazze’ye başka yollardan yardım sokulamamasının sembolü haline geldiğini açıklıyor ve bu yapılanın gerçek hedefe olan dikkati dağıttığını söylüyorlar. Havadan yardımların sahadaki ihtiyacı karşılamayacağını da kaydediyorlar.
Havadan yapılan dağıtımı düştükleri yerde organize etmenin hiçbir yolu yok.
Bazı Gazzeliler paletlere doğru koşarken eziliyor. Bazıları ise denize düşenlere ulaşmaya çalışırken boğuluyor.
Ancak Ürdün’deki İngiliz uçak mürettebatı bir fark yarattıklarında, bir boşluğu doldurduklarında ısrarcı. Özellikle de kara veya deniz yoluyla yeterli yardımın yapılamadığı bir dönemde.
Kraliyet Hava Kuvvetleri’nden Adrian Dibbs şunları söylüyor: “Belki çok fazla değil ama önemli olan çabalamak. Bu tür bir göreve dahil olduğum için oldukça gururlu ve ayrıcalıklı hissediyorum
]]>İsrail’in Gazze’ye saldırılarını başlattığı 7 Ekim’den bu yana Gazze’de 138 gazeteci öldürüldü.
Londra’da “dışlanmış topluluklardan sanatçılara odaklanan bir platform” olan Creative Debuts, Gazze’de olup biteni dünyaya göstermek için hayatlarını tehlikeye atan cesur gazetecileri desteklemek amacıyla yakın zamanda “Filistin Kahramanları” projesini başlattı.
Platform, Londra’da grafiti yapılmasına izin verilen alanlarda canı pahasına Gazze’de çalışan 6 Filistinli gazeteciyi (Motaz Azaiza, Bisan Owda, Hind Khoudary, Doaa Albaz, Vail ed-Dahduh and Plestia Alaqad) ve Filistinli doktorları onurlandırmak için portrelerini duvarlara çizdi.
İlk kez ocak ayında yapılan duvar resmiyle Londra sokakları, Filistin halkıyla dayanışmayı vurgulayan çeşitli sanat eserlerinin sergilendiği canlı bir tuvale dönüştü.
Platformun kurucusu Hall, kampanyanın çıkış noktasına ve amaçlarına ilişkin AA muhabirine değerlendirmelerde bulundu.
Creative Debuts’un “dışlanmış topluluklardan sanatçılara odaklanan bir platform” olduğunu kaydeden Hall, “Toplumları bir araya getirecek diyalogları başlatmak için sanatı araç olarak” kullandıkları söyledi.
Hall, platformun “Filistin Kahramanları” (Heroes of Palestine) kampanyasını anlattı.
Gazze’de akıl almaz zorluklarla mücadele eden cesur kahramanları, yurttaş gazetecileri ve tıp uzmanlarını herkesin tanıması gerektiğini vurgulayan Hall, Gazze’de olup bitenleri telefonlardan gerçek zamanlı olarak gördüklerini dile getirdi.
Hall, portreleri çoğunlukla Londra’daki yasal grafiti alanlarında yaptıklarını belirterek, ayrıca Birmingham’ın dışındaki bir kasabada da bir portrenin bulunduğunu ifade etti.
Kamuoyunda en çok yankı uyandıran kişileri resmettiklerini kaydeden Hall, bunların Gazze’de başka insanların hayatlarını kurtarmak ve İsrail ordusunun saldırılarının dehşetini belgelemek için kendi hayatlarını tehlikeye atan doktorlar, gazeteciler ve gönüllüler olduğunu dile getirdi.
Bütün bunların arkasında uluslararası medyanın Gazze’de bulunmamasının olduğuna dikkati çeken Hall, orada bulunmalarına izin verilmemesinin çok şey anlattığını söyledi.
Hall, “Bu, insanlara görüldüklerini, sevildiklerini bilmelerini ve onların yanında olduğumuzu ve Birleşik Krallık’ta dayanışma göstermek ve farkındalık yaratmak için elimizden gelen her şeyi yaptığımızı bilmelerini sağlama girişimimizdir.” diye konuştu.
“Eylem eksikliği bizi bir şeyler yapmaya zorladı”
Hall, ” Britanya’daki insanların büyük çoğunluğu gibi ben de yalnızca hükümetimizin suç ortaklığından değil, aynı zamanda eylem ve aciliyet eksikliğinden dolayı çok üzüldüm ve şaşkına döndüm. Bu, bizi bir şeyler yapmaya zorladı.” ifadelerini kullandı.
Bu kampanyanın mükemmel bir araç olduğunu vurgulayan Hall, sokaktaki birçok insanın Gazze’de olup bitenlerin her geçen gün çok daha fazla kötüye gittiğine inanmakta zorlandığına işaret etti.
“Bu bizim bir nevi dayanışma gösterimizdi. Her şey farkındalığı arttırmak içindi.” diye konuşan Hall, insanların duvar resimlerine tepkilerinin “inanılmaz derecede olumlu” olduğunu söyledi.
Kampanyanın “insanlığa, pozitifliğe ve dayanışmaya” odaklandığını kaydeden Hall, “İnternette de bu duvar resimlerinden bazılarının hedef alındığını ve tahrip edildiğini görmüş olabilirsiniz. Bu başlı başına Gazze’de olup bitenlerin çok küçük bir örneğidir.” ifadelerini kullandı.
Hall, “Filistin Kahramanları” kampanyasının sosyal medyada en çok etkileşim alan kampanyalarından olduğunu belirtti.
Öte yandan duvar resimlerinin finansmanına yardımcı olmak için bir fonlama platformu aracılığıyla para da toplandığını kaydeden Hall, “Birçok insanın onları gerçekten desteklediğini ve nasıl destekleyebileceklerini öğrenmek istediklerini gördük. Asıl odak noktası, insanların doğrudan Gazze’ye, oradaki insanlara yardım etmek için bağışta bulunmasıdır. Ancak bu Londra’da ve Birleşik Krallık çevresinde farkındalık yaratma konusunda inanılmaz derecede etkili oldu.” diye konuştu.
Hall, Filistinli doktorların resmini duvarlara çizdiğinde bazı insanların mesajın ne olduğunu karıştırdığını belirterek, “Bu, insanların önyargılarına ışık tutuyor, ırkçılığa ışık tutuyor, Batı’nın suç ortaklığına ışık tutuyor, sömürgeci mirasa ışık tutuyor, tüm bu farklı bileşenlere ışık tutuyor. Birleşik Krallık’taki beyaz bir adam olarak ayrıcalığımı ve platformumu farkındalık yaratmak için kullanmam gerekiyor.” değerlendirmesinde bulundu.
“İsrail’e silah tedarikini durdurmamız gerekiyor”
İsrail’in saldırılarını durdurması için İngiliz hükümetine çağrıda bulunan Hall, “İngiltere’ye gelince, İsrail’e silah tedarikini durdurmamız gerekiyor. Yaptırımları tartışmamız gerekiyor. Ukrayna’daki korkunç duruma ve Gazze’deki korkunç duruma baktığınızda, Rusya’ya uygulanan yaptırımların (İsrail’e) neden uygulanmadığı çok tuhaf. Eurovision’da İsrail’in olması çok tuhaf.” diye konuştu.
“Akıl dışı şiddete” maruz kalındığını, Uluslararası Adalet Divanında (UAD) soykırıma ilişkin bir dava olduğunu, yardım kuruluşlarının finansmanının kesildiğini hatırlatan Hall, şöyle devam etti:
“Yardım çalışanlarının kasıtlı olarak hedef alınmasıyla karşı karşıyayız, gazetecilerin kasıtlı olarak hedef alınmasıyla karşı karşıyayız, hastanelerin, eğitim merkezlerinin, toplulukların, konutların, altyapının, her şeyin kasıtlı olarak yok edilmesiyle karşı karşıyayız. Filistin halkına yönelik kasıtlı terör eylemleri yapılıyor.”
“Dünya bunu öylece izliyor olamaz”
“Dünya bunu öylece izliyor olamaz. Bu, uluslararası hukuku gözümüzün önünde yeniden yazmaktır. Bu, savaş kurallarını da yeniden yazmaktır.” diye konuşan Hall, kendilerini inanılmaz derecede çaresiz hissettiklerini aktardı.
Hall, “İşte bu nedenle, birisinin duvar resmini yapmak, suç ortağı hükümetimizin fikirlerini değiştirmeyecek olsa da bunun yaptığı şey, Filistin’deki insanlara onların yanında olduğumuzu, onları sevdiğimizi, onları duyduğumuzu, onları gördüğümüzü göstermektir.” dedi.
İngiltere’de İsrail’in saldırıların durdurulması için düzenlenen protestolara başından beri katıldığını kaydeden Hall, “Tarih hepimizi yargılıyor ve gelecekteki benliklerimiz bize ve şu anda yaptığımız eylemlere bakıyor.” şeklinde konuştu.
Hall, söz konusu protestolara toplumun her kesiminden insanların katıldığına işaret ederek, “Politikacılarımızın ve örnek aldığımız kişilerin tarihin akışını değiştirmesinin zamanı geldi.” diyerek sözlerini tamamladı.
]]>Türkiye’deki yardım dernekleri açlık, yoksulluk, savaş gibi nedenlerle gıdaya erişimin zor olduğu coğrafyalardaki ihtiyaç sahiplerine yardımlarını sürdürüyor. İnsani yardım kuruluşu Yeryüzü Doktorları, bu yıl Ramazan ayında kumanya dağıtımlarını 30 ülkede gerçekleştirdi. Kliniklerinin olduğu ülkelerde sağlık hizmetlerini aralıksız sürdüren dernek, “Hayat Kurtarılmaya Aç” kampanyası ile Ramazan ayında gıda yardımı sağlayarak kriz bölgelerine destek oldu.
Ramazan ayı boyunca gıda desteği sağlayan kuruluş Afganistan, Bangladeş, Benin, Çad, Etiyopya, Hindistan, Kazakistan, Azerbaycan, Arnavutluk, Fildişi Sahili, Mali, Nijer, Pakistan, Kamboçya, Somali, Suriye, Yemen, Sri Lanka, Uganda, Peru, Kamerun, Honduras, Kosova, Tanzanya, Türkiye, Togo, Lübnan, Gazze, Mısır ve Sudan’ın yer aldığı ülkelerde toplam 7 bin 625 kumanya dağıtarak 47 binden fazla ihtiyaç sahibine ulaştı. Bununla birlikte iftar programı gerçekleştiren dernek, Ramazan ayında 13 bin kişinin iftar sevincine ortak oldu.
Savaş ortamında ve saldırılar altında Ramazan ayını geçirmek zorunda kalan Gazze’de çalışmalarını aralıksız olarak sürdüren dernek çalışanları on binlerce kişiye iftar sofrası kurarak Gazzelilerin yanında yer aldı. Mobil sağlık ekipleri de bölgenin ihtiyaçlarını tespit ederek açlık krizinin yaşandığı bölgeye Mısır’dan tedarik ettiği yardım kolilerinin teslimatını sağladı.
Her yıl Ramazan ayında gerçekleştirdiği kumanya dağıtımlarıyla on binlerce kişiye ulaşan insani yardım kuruluşu, Afrika’dan Asya’ya, Balkanlar’dan Güney Amerika’ya kadar dünyanın dört bir yanında çalışmalarını gerçekleştirdi. Kuruluş, her bölgenin kültürel alışkanlıkları gözetilerek hazırlanan, dağıtılan kumanya kolileri ve iftar programı ile 60 binden fazla insanın sofrasına ulaştı.
Beslenme sağlığı tedavi programları uygulanıyor
İnsani yardım derneği, açlığın önemli bir sorun teşkil ettiği Afganistan, Çad, Somali, Yemen’de açtığı beslenme sağlığı merkezlerinde yetersiz beslenmenin küçük yaşlarda meydana getirdiği malnutrisyon hastalığına karşı tıbbi beslenme tedavisine de destek oluyor. Dört ülkede 21 beslenme sağlığı merkezi ve 11 mobil sağlık ekibiyle özel olarak hazırlanmış destekleyici ve terapötik gıdalar hastaları tedavi etmek için kullanılıyor.
“Sürdürülebilir çözümlerle faaliyetlerimizi gerçekleştiriyoruz”
Ramazan ayının sonunda tüm gıda yardım kolilerinin ihtiyaç sahipleriyle buluşturulduğunu söyleyen Yeryüzü Doktorları Yönetim Kurulu Başkanı Uzm. Dr. Yahyahan Güney, “Her yıl olduğu gibi bu Ramazan ayında da bağışçılarımız sayesinde birlik ve beraberlik içinde yardımlaşmanın mutluluğunu, paylaşmanın sonucunda binlerce ihtiyaç sahibi insanın hayatına dokunmanın huzurunu yaşadık. Sağlanan destekler ile kısa vadeli çözümler yerine sürdürülebilir çözümlere odaklanarak faaliyetlerimizi gerçekleştiriyoruz. Gazze’deki ekiplerimizle hem sahada hem hastanede destek vermeye devam ediyoruz. Gazze’nin kuzeyinde mobil ekiplerimizle ve güneyde 3 hastanede yer alan doktorlarımızla çalışmalarımızı sürdürüyoruz, bağışlarla da aralıksız olarak Mısır’dan yardımlarımızı ulaştırıyoruz. Bu doğrultuda günlük sıcak yemek ve gıda kolilerimizin dağıtımlarına devam ediyoruz. Bugün 30 ülkede gerçekleştirdiğimiz kumanya dağıtımlarımızı başarıyla tamamladığımızı, 4 ülkede yer alan beslenme sağlığı merkezimizde tedavi uygulamalarının devam ettiğini gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Somali’den Gazze’ye, Bangladeş’ten Honduras’a kadar sağlık ve insani yardım alanında ihtiyaç sahiplerinin yanında olacağız” dedi. – DAKKA
]]>Refah’a sığınan 11 yaşındaki Layan, “Savaş yüzünden bu bayram, öncekiler gibi değil. Ailemiz yok oldu” diyor.
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) savaşın başlangıcından bu yana 13 bin çocuğun öldürüldüğünü bildirdi. Ölen çocuklardan daha fazlası ise ailesinden bir kişiyi yitirdi ya da kimsesiz kaldı.
UNICEF, kendisine bakacak kimsesi kalmayan çocukların, Gazze’de yerinden edilen nüfusun yüzde 1’ine tekabül ettiğini söylüyor.
Bütün sığınma kamplarında ailesini kaybeden çocuklara rastlamak mümkün.
Layan ve 18 aylık kardeşi Sivar’ın ailelerinde, kendileri dışında hayatta kalan yok. Ailenin geri kalanı, Ekim ayında vurulan El Ehli hastanesinde ölmüş.
O gece Layan, ailesinden 35 kişiyi kaybetmiş. Annesi, babası ve beş kardeşiyle birlikte…
Layan, “Hastaneye ulaşmamızın üzerinden yarım saat geçmişti ki iki füze üzerimize düştü. Uyandığımda tüm ailem parçalara ayrılmıştı” diyor.
O gece yüzlerce kişi aynı hastanede hayatını kaybetti. İsrail ve Filistinli İslami Cihad karşılıklı suçlamalarla hastane saldırısına dahil olduklarını reddetti.
Layan’ın teyzesi ve büyük kuzeni, Refah’ta şimdi onlarla birlikte kalıyor.
Savaş her şeyi ellerinden almadan önce, Layan bayram için ailesiyle birlikte yeni giysiler almaya gidermiş. Ailecek bir araya gelirler, “mamül” dedikleri, Türkiye’de ‘kahke’ olarak da bilinen kurabiyeleri pişirirlermiş.
Bu yıl ise aile buluşması yok. Layan, “Bu bayramda kimse bizi ziyaret etmeyecek” diyor.
Teyzesinin büyük oğlu Ali, 24 yaşında. İşsizlik nedeniyle az paraları olsa da, hayatta kalan akrabalarına bayramlık giysiler almaya çalışıyor.
Layan’ın kuzenleri ve geniş aileleri eskiden Gazze’de bir aile apartmanında yaşıyorlardı. 43 kişilik bu apartmandan hayatta kalanlar şimdi bir çadıra sığıyor.
Layan gibi, 14 yaşındaki kuzeni Mahmud da annesini ve babasını kaybetmiş. El Ehli hastanesinde aynı gece, kardeşleri de ölmüş. Kendisi ise su bulmak için o sırada dışarıdaymış ve böylece hayatta kalmış.
“Geri döndüğümde herkes ölmüştü. Gördüklerim beni sarstı” diyor.
Savaştan önce Mahmud’un hayali, vücut geliştirme şampiyonu olmakmış. Mısır’da bir yarışmaya gitmeye hazırlanıyormuş.
Şimdi ise tek hayali, Gazze’nin kuzeyindeki evlerine geri dönüp aile hatıralarına ulaşmak:
“Bu Ramazan’ın hiçbir eğlencesi yok. Normalde sokakları ışıklandırırdık, şimdi elimizde sadece bir tane çadır var” diyor.
Filistin Merkezi İstatistik Ofisi’ne göre, 43 binden fazla çocuk, bir ya da iki ebeveynini birden savaşta kaybetti.
Gerçek verilere ulaşmak zor olsa da UNICEF 17 binden fazla çocuğun ailesiz kaldığını tahmin ediyor.
Birlikte pişirmek
Ramazan Bayramı’nın olmazsa olmazı, aile buluşmaları ve birlikte pişirilen mamül ve yiyecekler.
Evlerini terk edenlerin Refah’ta sığındığı bir kampta, Mecd Nasır’ın çadırında 10 kadın mamül pişirmek için bir araya gelmiş.
20 yaşındaki Mecd, kuzeyden buraya göçmüş. Ramazan’ın ruhunu çocuklara ve ailelere yaşatmak için bir girişimde bulunuyor ve komşularını “birlikte yemek yapmaya” davet ediyor.
“Mamül malzemeleri geçmişe göre 3-4 kat daha pahalı” diyor.
Kamptaki 60 aile için pişirdiklerini paylaşıyorlar.
Refah’ta 1,7 milyon civarında kişi, zor koşullarda hayatta kalmaya çalışıyor. Yemek ve su bulmak bile kimi zaman güç.
Çocukları eğlendirmek için gönüllüler devrede
Gazze’nin kuzeyinde, açlık tehlikesi altında yaşayan 300 bin kişi olduğu tahmin ediliyor.
Kuzeydekilerin bulunduğu kamplarda, şartlara rağmen çocukları eğlendirmenin bir yolunu bulmaya çalışan Ahmed Mustafa gibi gönüllüler var.
Ahmed, “Ramazan’da biraz eğlenmeleri için çocukların yüzünde tebessüm bırakmaya çalışıyoruz” diyor.
2011’de kurdukları sirk, çocuklara eğitim de verdikleri bir binada faaliyet gösteriyormuş. Savaşta o bina da yerle bir olmuş.
Ahmed ve 10 arkadaşı, savaştan önce parklarda çocuklara yönelik etkinlikler düzenliyormuş.
Şimdi performanslarının arkaplanında, kamp çadırları ve enkaza dönmüş binalar var:
“Yer değiştirirken büyük tehlikelerle karşı karşıya kalıyoruz. Birkaç kez şans eseri hayatta kaldık, yaralandığımız oldu. Tek derdimiz, savaşın kederini unutmaları için çocuklara psikolojik destek verebilmek.”
]]>İsrail ordusu sözcüsü Yarbay Peter Lerner Pazar günü yaptığı açıklamada, Han Yunus’taki görevlerin tamamlandığını, ancak Gazze’de “ciddi bir gücün” operasyona devam edeceğini söyledi.
Bu açıklamayla birlikte aylardır İsrail’in bombardımanı altındaki Han Yunus’a dönenler evlerini ve enkaz altında kalan yakınlarını aramaya başladı.
Uydu verilerine göre savaşın başlangıcından bu yana kentteki binaların en az yüzde 55’i, yani yaklaşık 45 bin bina hasar gördü ya da yıkıldı.
BBC’ye konuşan Akram isimli bir gazeteci, “binlerce” kişinin Han Yunus’a döndüğünü söyledi.
Ancak tam olarak kaç kişinin bölgeye dönüş yaptığı teyit edilemiyor.
Akram’a göre Han Yunus’ta görev yapan polis veya herhangi bir yardım kuruluşu bulunmuyor.
BBC’nin konuştuğu pek çok kişi bölgede deprem vurmuş gibi bir yıkım olduğunu, evlerinin enkaza dönüştüğünü söylüyor.
“Geriye neredeyse hiçbir şey kalmadı” diyen Najwa Ayyash şöyle devam ediyor:
“Evimizin neredeyse tamamen yok olduğunu gördüm. Üçüncü kata çıkabilmem için merdiven yoktu. Kardeşim yukarı tırmanmayı başardı ve çocuklarım için bize kıyafet getirdi.”
Asad Abu Ghalwa ise kendisinin ve komşusunun evlerinin “dümdüz edildiğini” söylüyor.
Ghalwa, “Evimizi kontrol etmeye geldik. Hiçbir şey bulamadık. Sadece ailemle birlikte kalabileceğim bir yer bulmak istemiştim” diyor.
Han Yunus’taki yıkım bir kişi tarafından “gerçek dışı” diye nitelendirildi.
Ahmad Abu Reesh adlı bir Gazzeli, “Evimize ne olduğunu görmek için geldik ama evimizi bulamadık. Bir moloz yığını var yerinde. Burada yaşamak veya hareket bile etmek mümkün değil. Hayvanlar bile burada yaşayamaz, insanlar nasıl yaşasın?” diye konuştu.
BBC Arapça’ya konuşan Hamed Yaser Ahmed Abo Hayah ise bölgenin “tam anlamıyla yıkıma” uğradığını söylüyor.
7 aydır kıyafetlerini değiştiremediğini söyleyen Hayah, “Uyumadan önce yıkıyorum, sonra pencereye asıyorum ve sabah olduğu gibi giyiyorum. Burada hayat yok” diyor.
‘Gözlerimiz açık uyuyoruz’
BBC Arapça’ya konuşan 14 yaşındaki Saad Ouda, evi olmasa bile Han Yunus’a dönmek istediğini söylüyor.
“Han Yunus’a gidin ve her şeyin yıkılmış olduğunu göreceksiniz, evlerimiz yıkıldı” diyen Ouda şöyle devam ediyor:
“Yine de Refah’ta kalmaktansa evimin kalıntıları üzerinde yaşamayı tercih ederim. Kardeşlerim korkuyor ve ağlıyorlar. Hayattaki tek dileğim evime dönmek ve huzur içinde yaşamak. Bu kadar aşağılanma ve bombardıman yeter. Burada, Refah’ta gözlerimiz açık uyuyoruz.”
Kendisi ve pek çok çocuk için Gazze’de yaşamın savaştan ibaret olduğunu söyleyen Ouda, “Ne yapabiliriz? Biz Gazze’deki çocuklar olarak dünyanın geri kalanındaki çocuklar gibi hayatın tadını çıkarma ayrıcalığına sahip değiliz. Hiçbir şey, oyun yok, su yok, yemek yok” diye devam ediyor.
‘İsrail’in Han Yunus’tan çekilmesi Refah’taki insani krizi hafifletebilir’
BBC’ye konuşan savunma ve istihbarat şirketi Sibylline’ın genel müdürü Justin Crump, İsrail ordusunun Han Yunus’tan çekilmesinin Refah’taki insani sorunları hafifletebileceğini söylüyor.
Bunun aynı zamanda Refah’a düzenlenecek herhangi bir kara harekatını kolaylaştırabileceğini söyleyen Crump, “[İsraillilerin] Han Yunus ve diğer yerlerden çekilmesi, nüfus baskısının kısmen Refah’tan dağılmasına izin verebilir” diyor.
Crump, İsrail’in “Refah’tan ve planladığı saldırıdan vazgeçmediğine” inandığını, kuvvetlerin muhtemelen toparlandığını ve operasyonların bir sonraki aşamasını düşündüğünü söylüyor.
Aralık’tan bu yana bombardıman altında
Pazar günü yapılan açıklamadan sonra İsrail’in Gazze’deki kara operasyonunun devamı ve rehine takası anlaşması ekseninde gelişmeler devam ediyor.
Haftalardır Refah’a yönelik operasyon sinyali veren İsrail ve Hamas arasında Kahire’deki müzakereler devam ediyor.
Dünya liderlerinden ateşkes baskısı ise devam ediyor.
Aralık başında İsrail, Gazze’nin güneyinde bulunan Han Yunus’a yoğun hava saldırıları düzenledi.
5 Aralık’ta ise İsrail ordusu kara kuvvetlerinin bölgeye girdiğini duyurdu.
O tarihten bu yana İsrail ordusu Han Yunus’un merkezini yoğun bir şekilde bombaladı.
İsrail ordusu Mart ayında Hamas üyelerinin orada bulunduğu iddiasıyla Nasır hastanesine bir baskın düzenledi.
Nasır hastanesinin etrafındaki bölge bir zamanlar yoğun bir nüfusa sahipti. Sokaklarda birçok dükkan ve cam bulunuyordu. Bölgede bir futbol stadyumu da vardı.
3 Nisan’da çekilen uydu görüntüleri bölgenin büyük bölümünün dümdüz olduğu anlaşılıyor.
]]>Kek lapis, Malezya’daki Raya (Ramazan) kutlamalarının ayrılmaz bir parçası.
Seri, mühendislik eğitimini yeni pastacılık kariyerinde de kullanabiliyor.
Hamuru elleriyle tepsiye eşit bir şekilde yaymasını izlerken, kek lapis pişirmeyi bilimsel bir deney yapmaya benzetiyorum.
Renkli ve karmaşık desenlere sahip bu çok katmanlı Malezya pastasını hazırlamak sadece bilgi ve beceri değil, aynı zamanda bolca sabır, hassas bir göz ve sakin bir el gerektiriyor.
Karen Chai da mühendislikten pastacılığa geçiş yapan kişilerden biri.
Chai’nin Kuala Lumpur’un sakin bir banliyösündeki fırınında yarattığı özenli tasarımlara bakılırsa, fen bilimleri dalında bir diploma almak kek lapis yapımında oldukça yararlı.
Paris’teki Le Cordon Bleu aşçılık okulunda pasta sanatları eğitimi aldıktan sonra Malezya’ya dönüp annesinin tarifini kullanarak kek lapis üzerine odaklanmaya karar veren Chai, “Pastacılık bilimini öğrenmek kek lapis yapımında çok faydalı oldu” diyor.
Birçok katmandan oluşan bu pasta, Malezya’ya ilk olarak Borneo adasındaki Saravak eyaletinden geçerek komşu ülke Endonezya’dan geldi.
19. yüzyılın ortalarında Hollandalı sömürgeciler, o zamanlar Batavia (şimdiki Cakarta) olarak bilinen ülkeye, kendi etrafında dönen silindir şeklinde bir şişin üzerine oturtulan, hamur katmanlar ile yapılan sade Avrupa kekini tanıtmıştı.
Endonezyalılar tarçın, karanfil ve Hindistan cevizi gibi yerel baharatlar ekleyerek bunu genellikle bin katlı pasta olarak bilinen lapis legite dönüştürdü.
1970’lerde komşu ülke Malezya’ya gelmesiyle birlikte, Saravaklılar bu pastayı kullanarak çok katmanlı, sayısız renk ve aromanın birbirine karıştığı, son derece yumuşak ve lezzetli olan kek lapisi yarattı ve kekin yapımını yüce bir sanat formuna yükseltti.
Kek lapisin dışı genellikle renksiz olsa da kesildiğinde içinde karmaşık geometrik desenlerden oluşan bir kaleydoskop ortaya çıkıyor.
“Saravak katmanlı keki” olarak da bilinen kek lapis, en az 12 katmandan oluşuyor.
Kekin yapımı için birkaç dakikada bir ince bir hamur katmanı bir tepsiye dikkatlice ekleniyor ve alt katmanların yanmamasını sağlamak için yeni katmanlar fırında kızartılıyor.
Sade versiyonda açık ve koyu renkli kek hamuru şeritleri dönüşümlü olarak kullanılırken, renkli keklerde nihai desene bağlı olarak 20 veya daha fazla katman içerebilen geometrik desenler oluşturuluyor.
Son olarak kek soğutuluyor ve şeritler halinde kesildikten sonra parçalar reçel veya yoğunlaştırılmış süt ile yeniden birbirine yapıştırılıyor.
Bu süreçte genellikle birden fazla kekin pişirilmesi gerekiyor ve karmaşık bir desen oluşturmak için her birinden kesilen parçalar bir araya getiriliyor.
Bu oldukça karmaşık keki yapmak için en deneyimli pastacılar bile önce desenleri kağıda çizip boyutlarını ve renklerini işaretliyor.
Bir kekin tamamlanması sekiz saate kadar sürebiliyor ve her adımda hata yapma olasılığı yüksek.
Chai, diğer karmaşık katmanlı pastaların aksine kek lapis yapımında hatanın genelde tüm parçaların birleştirilmesiyle ortaya çıktığını, “Böylece tüm emeğin boşa gidebildiğini” söylüyor.
Seri ve Chai, pişirme süreci uzun ve zahmetli olsa da bunun kekin son halini görmeye değdiğini söylüyor.
Seri’nin pişirdiği uzun şeritleri kesip ahududu reçeliyle birbirine yapıştırdığını izlemek, karmaşık bir yapbozun yavaş yavaş şekillenmesini akla getiriyor.
Toplumsal ve dini sınırları aşan her bayram kutlamasının parçası
Şubat ortasında onları ziyaret ettiğimde Seri ve Chai haftalardır durmaksızın çalışıyor ve sosyal medya kanalları üzerinden aldıkları Raya siparişlerini hazırlıyordu.
İkisinin de memleketi olan Saravak’ta kek lapis, Çin Yeni Yılı, Raya, Noel ve Gawai Dayak’ın yıl ortası hasat festivali de dahil olmak üzere, toplumsal ve dini sınırları aşan her bayram kutlamasının bir parçası.
Kek lapis çikolata, vanilya, çilek ve pandan (Güneydoğu Asya yemeklerinde yaygın olarak kullanılan güçlü aromalı tropikal bir bitki) gibi birçok farklı aroma kullanarak yapılabiliyor.
Bazen maltlı içecekler bile tatlandırıcı olarak kullanılıyor.
Seri ve Chai gibi bazı kişiler, orijinal tarife sadık kalarak bu geleneksel pastayı modernize etmeye ve genç kuşaklara ulaşmasını sağlamaya çalışıyor.
Örneğin Seri, pastalarını daha da çekici kılmak için üst katmana çikolatadan batik desenleri yapıyor.
Seri, “Batik, Malezya için geleneksel bir şey. Kek lapis de öyle ve ben bu yeni versiyonu yaratmak için ikisini birleştirmeyi seviyorum” diyor.
]]>Devam eden savaş Gazze Şeridi’nin altyapısına büyük hasar verdi.
Binalar enkaz yığınına dönüştü ve bölge sakinleri güneye, Refah kentine gitmek zorunda kaldı.
BM destekli bir raporun işaret ettiği açlık kaygıları arttı.
Savaş, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te daha önce görülmemiş bir saldırı düzenlemesiyle başladı. İsrail’in verilerine göre çoğu sivil yaklaşık bin 200 kişi öldü.
İngiltere, ABD ve AB, Hamas’ı “terör örgütü” olarak tanımlıyor.
Saldırı sırasında 253 kişi rehin alındı.
130 dolayında rehinenin hala Gazze’de tutulduğuna inanılıyor.
İsrailli yetkililer, rehinelerden 34’ünün öldüğünü sanıyor.
İsrail ordusuna göre 7 Ekim saldırılarından bu yana 600 dolayında İsrail askeri öldü.
En az 254’ü geçen Ekim’de Gazze’ye karşı kara saldırılarının başlamasından sonra…
Gazze’deyse, Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’ne (OCHA) göre, savaşın 175’inci günü itibarıyla en az 32 bin 623 kişi öldü ve 75 bin 92 kişi de yaralandı.
Gazze’deki Sağlık Bakanlığı savaşın 178’inci günü itibarıyla, İsrail saldırılarında çoğu kadın ve çocuk en az 32 bin 916 kişinin öldürüldüğünü açıkladı.
1 Mart’ta BM’nin yayımladığı bir raporda ise İsrail güçlerinin Gazze Şeridi’nde tahmini 9 bin kadın ve çocuğu öldürdüğü belirtildi.
Raporda enkaz altında çok sayıda cesetin bulunması sebebiyle bu sayının daha fazla olabileceği belirtildi.
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) de savaşın başlangıcından bu yana 13 bin çocuğun öldürüldüğünü bildirdi.
ABD Başkanı Joe Biden gibi bazı siyasetçiler daha önce Filistin Sağlık Bakanlığı’nın verdiği sayıları sorgulamıştı, ancak Dünya Sağlık Örgütü verilerin güvenli olduğunu söylüyor.
‘İnsanlar açlık ihtimaliyle karşı karşıya’
BM’ye göre kuşatma altındaki Gazze’de 2,3 milyondan fazla kişilik nüfusunun yüzde 85’i altyapının yok edildiği, gıda, su, yakıt ve elektrik sıkıntısı çekilen bölgelerdeki evlerini terk etmek zorunda kaldı.
Geçen ay BM ve yardım kuruluşlarına açlığın boyutunu ölçmek için veri sağlayan ve saygın bir uluslararası kurum olan Entegre Gıda Güvencesi Aşama Sınıflandırması (IPC), Gazze’de yaklaşan açlık konusunda uyarı yapmıştı.
Raporda “Gazze’deki nüfusun yarısının (1,11 milyon kişi) gıda güvenliği konusunda feci koşullarla karşılaşması bekleniyor ve açlık ihtimaliyle karşı karşıyalar” denilmişti.
İsrail ise BM’nin değerlendirmesinde doğru olmayan bilgiler olduğunu iddia ediyor ve BM kuruluşlarının günlük ulaşan yardımları dağıtmakta başarısız olduğunu savunuyor.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Gazze’deki sivil nüfustan sorumlu İsrail Savunma Bakanlığı’nın Sivil İşler Koordinasyon Birimi (CogAt), “Her an Kerem Şalom geçişinin Gazze tarafında, İsrail makamları tarafından işlemleri tamamlanmış yüzlerce kamyon bekliyor” açıklaması yaptı.
Kuruluş ayrıca, “İsrail savaşın Gazze’deki sivil nüfus üzerinde talihsiz etkilerinin farkında” dedi ve ülkenin Gazze’deki nüfusu bilerek aç bıraktığı iddialarını tamamen reddetti.
Gazze’ye giriş kapılarının açılması ve bölgeye yardım akışının hızlandırılması çağrıları arttı.
BM’ye göre savaştan önce bölgeye günde en az 500 kamyon yardım malzemesi giriyordu.
Gazze’deki en büyük yardım operasyonunu gerçekleştiren BM Filistinli Mülteciler Kurumu’na (UNRWA) göre Mart ayı boyunca bölgeye günde ortalama 161 kamyon yardım malzemesi girdi.
İsrail ise Gazze Şeridi’ne giren insani yardımın boyutları konusunda bir kısıtlama olmadığını savunuyor.
Gazetecilerin ve yardım çalışanlarının ölümleri
Uluslararası Gazeteciler Federasyonuna (IFJ) göre 99 Filistinli gazeteci ve medya çalışanı, dört İsrailli ve üç Lübnanlı gazeteci öldürüldü.
Gazetecileri Koruma Komitesi’nin (IFJ) raporunda da 16 gazetecinin yaralandığı, dördünün kaybolduğu ve 25’inin Gazze Savaşını haber yaparken tutuklandığı belirtildi.
Gazze’den haber yapmak isteyen gazeteciler, sadece İsrail Ordusu’na iliştirilmiş bir şekilde girmeleri ve ordunun kurallarına uymayı kabul etmeleri durumunda bölgeye gidebiliyor.
Bu koşullar arasında İsrail askerleriyle kalmak ve yayınlanmadan önce haberleri onaylatmak da var.
ABD’nin fonladığı yardım çalışanlarına karşı girişilen şiddet olaylarının kaydını tutan Yardım Çalışanı Güvenlik Veri Tabanı’na göre Ekim’den bu yana Gazze’de 196’dan fazla yardım çalışanı öldürüldü.
Savaşın başlangıcından bu yana öldürülenlerin çoğu, Gazze’deki en büyük yardım operasyonunu yürüten UNRWA’da çalışıyordu.
En son gıda yardım kuruluşu World Central Kitchen’da (WCK) çalışan yedi kişi Gazze’de İsrail’in hava saldırısında öldürüldü.
Kara saldırısı tehdidi
İsrail haftalardır Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah’a bir kara saldırısı düzenleme tehdidinde bulunuyor.
Bölgeye 1,5 milyondan fazla Filistinli sığındı. Büyük çoğunluğu Gazze’nin diğer yerlerindeki evlerinden olan insanlar.
BM yetkilileri, İsrail’in Refah’a kara saldırısında bulunması durumunda “hayal gücünün ötesinde” bir insani facianın yaşanacağı uyarısında bulundu.
İsrail içinde ise Başbakan Binyamin Netanyahu üzerinde, Gazze’deki rehinelerin serbest kalması için bir anlaşma yapma ve erken seçime gitme baskıları artıyor.
Ekim ayında savaşın çıkmasından bu yanaki en büyük protesto eylemlerinde, Kudüs’te onbinlerce İsrailli yürüdü.
]]>İran’ın başkenti Tahran’da on binlerce kişi, her yıl Ramazan ayının son cuma günü düzenlenen “Dünya Kudüs Günü” yürüyüşlerine katıldı. Yürüyüşte İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi başta olmak üzere İran Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı Tümgeneral Hüseyin Selami, Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani ve birçok isim yer aldı. İsrail’e karşı Filistin direnişine destek vermek amacıyla sokaklara dökülen İranlılar, “Kahrolsun ABD” ve “Kahrolsun İsrail” sloganları atarak, “İntikam”, “Filistin yalnız değildir” ve “Çocuk katili İsrail” yazılı pankartlar taşıdı. İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği saldırıların kınandığı yürüyüşlerde İranlılar Filistin bayrakları ve Filistin’e destek dövizleri taşırken, İsrail’e ait markaların pankartları ile ABD doları pankartı ateşe verildi.
Saldırıda ölen askerlerin tabutları taşındı
Yürüyüşte İsrail’in Suriye’nin başkenti Şam’da İran Konsolosluğuna düzenlediği hava saldırısında hayatını kaybeden 2’si general 7 askerin tabutları taşındı. Tabutlar yürüyüşe katılanlar eşliğinde Cuma namazının kılınacağı Tahran Üniversitesi’ne götürüldü.
“Batı dünyası desteğini bırakırsa İsrail rejimi yok olacaktır”
İran Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı Tümgeneral Hüseyin Selami, Dünya Kudüs Günü’nde yaptığı konuşmada, İsrail’in İran konsolosluğunu hedef almasına ilişkin, “İsrail’i buradan uyarıyorum, ülkemizin güvenliğine yönelik hiçbir eyleminiz karşılıksız kalmayacak. Dini liderimizin de söylediği gibi ülkemizin yiğit evlatları Siyonist İsrail rejimini cezalandıracak” ifadelerini kullandı.
ABD ve Batılı ülkeleri İsrail’e askeri ve siyasi destek vermekle suçlayan Selami, “Siyonistler ve onların destekçisi ABD, ne kadar fazla Müslüman öldürürlerse kendi güvenliklerini o kadar sağlayacaklarını zannediyor. Ama gerçek böyle değil. İsrail bugün Gazze’den geri çekilse dahi savaşta yenilmiştir ve kaybeden taraf olmuştur. Siyonist İsrail rejimi, ABD sayesinde hala nefes alabiliyor. Batı dünyası İsrail’e olan desteğini bıraktığı an bu rejim yok olacaktır” şeklinde konuştu.
Selami, İsrail’in neden olduğu felaket ve suçlardan kaçamayacağını söyleyerek, “Siyonist rejim, savaşı bölgeye yaymaya çalışarak kendi varlığını devam ettireceğini sanmasın. İsrail rejimi tehlikede olduğunu ve hedef alınabileceğini artık çok iyi biliyor. Siyonistler için savaş ve yaşam arasında bir seçim söz konusu değil, onların tek seçimi tamamen teslim olmaktır” ifadelerini kullandı.
“Saldırılarına misliyle karşılık vereceğiz”
Yürüyüşe katılan İranlı Ali Ekber Shamhalu yaptığı açıklamada, “Bizim halk olarak İsrail’e gösterdiğimiz ilk tepki, meydanlara çıkmak oldu. Her şehide ve saldırılarına misliyle karşılık vereceğiz. Konsolosluğumuza yönelik saldırının karşılığını da Allah’ın izniyle İsrail rejimini yok ederek vereceğiz” dedi.
İranlı İsa Ahmedipur, “İsrail rejiminin Şam’da konsolosluğumuza yönelik saldırısını kınıyoruz. Bugün Kudüs gününe bu saldırıyı kınamak için de katıldık. Bu saldırı çok açık bir şekilde uluslararası sözleşmelerin ihlalidir. Bu sözleşmelere göre her ülkenin büyükelçiliği o ülkenin toprağı sayılır. İsrail’in bu vahşi saldırısına misliyle karşılık verileceğine inanıyoruz” diye konuştu.
“İsrail gerçekten güçlü ise Filistinli kadınlar ve çocuklar yerine bizimle savaşsın”
İranlı Zöhre Asedullahi ise açıklamasında, “Ramazan ayının son cuması olan Kudüs gününde bu yürüyüşlere katıldık. İsrail saldırıları ve katliamları altında yaşamak zorunda kalan Filistinli anneler ve çocuklar için çok üzülüyoruz. Onların çaresizlikleri karşısında hiçbir şey yapamıyoruz. İsrail gerçekten güçlü ise Filistinli kadınlar ve çocukların yerine bizimle savaşsın” ifadelerini kullandı.
Dünya Kudüs Günü’nde Müslümanların yaşadığı ülkelerde Filistin topraklarının işgalden kurtarılması ve dünya kamuoyunun Filistin sorunu hakkında bilinçlendirilmesi amacıyla çeşitli etkinlikler düzenleniyor. İran İslam Cumhuriyeti kurucusu Ayetullah Humeyni, Ramazan ayının son cuma gününü Dünya Kudüs Günü olarak ilan etmiş ve ülke çapında İsrail’i kınayan gösteriler yapılmasını istemişti. – TAHRAN
]]>Hukukçuların Başbakan Rishi Sunak’a hitaben yazdığı , İngiltere’nin Gazze’deki “makul soykırım riski” nedeniyle uluslararası hukuku ihlal etme riskiyle yüzleştiği ve ihracatın sona ermesi gerektiği belirtildi.
Sunak halihazırda Gazze’de öldürülen yedi yardım çalışanıyla ilgili farklı partilerin baskısı altında.
Sunak, Salı günü yaptığı açıklamada, İngiltere’nin “çok dikkatli” bir silah ihracat ruhsatı sağlama sisteminin olduğunu söyledi.
“Masum sivilleri ve çocukları ayrım gözetmeksizin katledemezsiniz”
İngiltere’nin satışları ABD, Almanya ve İtalya gibi diğer ülkelere kıyasla daha düşük olsa da silah satışına ilişkin getireceği bir yasak İsrail üzerindeki diplomatik ve siyasi baskıyı arttıracaktır.
600’den fazla avukat, akademisyen ve emekli üst düzey yargıcın imzaladığı 17 sayfalık mektupta, aksi halde “Soykırım Sözleşmesi’nin potansiyel ihlalleri de dahil olmak üzere uluslararası hukukun ağır ihlallerinde suç ortaklığından kaçınmak” için İngiltere’nin “ciddi adımlar” atması gerektiği belirtiliyor.
Mektupta, Uluslararası Adalet Divanı’nın Ocak ayında verdiği geçici kararda vurgulanan Gazze’deki “olası soykırım riski” ve son dönemde daha da kötüleşen insani durum göz önüne alındığında, İsrail’e silah satışının hükümetin uluslararası hukuk kapsamındaki yükümlülüklerinin “önemli ölçüde gerisinde kaldığı” belirtiliyor.
Mektubu imzalayan eski Yüksek Mahkeme yargıcı Jonathan Sumption, BM’nin en yüksek mahkemesi Uluslararası Adalet Divanı’nın geçici kararının, İngiltere politikası üzerinde etkisi olması gerektiğini belirterek “soykırımı önlemek için elinizden geleni yapmalısınız” dedi.
BBC’ye konuşan eski yargıç, “savaşla ilgili uluslararası hukuk” gereği, ülkelerin kışkırtılmış veya saldırıya uğramış olsalar bile istedikleri gibi hareket edemeyeceklerini söyledi.
“Bu, masum sivilleri ve çocukları ayrım gözetmeksizin katledebileceğiniz anlamına gelmez. Bu, yardım konvoylarına saldırabileceğiniz, yardım çalışanlarının vizelerini geri çekebileceğiniz anlamına gelmez. Bu, iki hafta boyunca hastaneleri dümdüz edebileceğiniz anlamına gelmez.”
“İnsanların kendilerini savunmak için bile yapabileceklerinin sınırları var.”
Mektupta hükümetin uluslararası hukuk çerçevesindeki yükümlülüklerini yerine getirmek için atması gereken diğer adımlar arasında şunlar yer alıyor:
Sunak bağımsız incelemeyi işaret etti
İngiltere’nin ihracat ruhsatlarını iptal etmesi çağrıları, üçü İngiliz vatandaşı yedi yardım görevlisinin Pazartesi günü Gazze’de İsrail hava saldırısında öldürülmesinin ardından yoğunlaştı.
Saldırıda Avustralyalı, Filistinli, Amerikalı-Kanadalı ve Polonyalı kişiler de öldürüldü. Ekipleri 100 tonluk gıda yardımı yapmıştı.
Olayı İngiliz Sun gazetesine değerlendiren Sunak, bağımsız bir inceleme başlatılması için çağrıda bulundu ancak silah satışlarının durdurulması gerektiğini söylemedi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, saldırıyı kasıtsız ve “trajik” olarak nitelendirdi ve bağımsız bir soruşturma sözü verdi. Netanyahu soykırım iddialarını “tamamen asılsız” diyerek reddediyor.
Silah Ticaretine Karşı Kampanya (CAAT) grubuna göre 2008’den bu yana İngiltere’nin İsrail’e sağladığı silah ihracatı ruhsatlarının değeri 574 milyon sterlini geçti.
İngiltere Ticaret Bakanı Greg Hands, daha önce yaptığı açıklamada 2022 yılında bu sayının 42 milyon sterlin olduğunu ve İsrail’in yıllık askeri ihracatının yüzde 0,02’sini oluşturduğunu söylemişti.
Silah ihracatı ruhsatları Ticaret Bakanlığı tarafından sağlanıyor ancak silahların uluslararası insani hukuka aykırı kullanılması riski görüldüğü takdirde verilmiyor.
İngiltere’de ana muhalefetteki İşçi Partisi ticaretin durdurulması için çağrıda bulunmadı ancak hükümetten İsrail’in uluslararası hukuka aykırı davranıp davranmadığı konusunda bir yasal tavsiye yayımlamasını istedi.
Partinin gölge Dışişleri Bakanı David Lammy, satışların durdurulmasının “emsali” olduğunu söyledi. İngiltere’de eski başbakanlar Margaret Thatcher 1982’de ve Tony Blair 2002’de bu adımı atmıştı.
İktidardaki Muhafazakar Parti’de bazı milletvekilleri ticareti eleştirirken eski İçişleri Bakanı Suella Braverman gibi bazıları da yasaklanmasına karşı çıkıyor.
“İsrail’e yanında durmayı borçluyuz” diyen Braverman, BBC’ye verdiği demeçte, “Bölgedeki en yakın müttefikimize arkamızı dönersek trajik bir ayıp olur” ifadelerini kullandı.
7 Ekim’de 1,200 kişinin öldüğü ve 253’ünün rehin alındığı Hamas saldırılarından sonra İsrail’in Gazze’ye savaş açmasının ardından, Gazze’de 33 bine yakın kişi öldürüldü.
]]>Uyarılarda çelişkili bilgiler vardı, kafa karıştırıcıydı ve bazen bölgelerin adları yanlış yazıldı.
Uzmanlar, bu tür hataların İsrail’in uluslararası hukuk nezdindeki sorumluluklarını ihlali anlamına gelebileceğini söyledi.
İsrail Ordusu ise uyarıların kafa karıştırıcı ya da çelişkili olduğu yönündeki tüm söylemleri reddettiğini açıkladı.
Yazılı açıklamada, BBC’nin incelediği uyarıların “sivilleri zarar görebilecekleri yerlerden tahliyeye teşvik etme yönündeki yoğun çabalarının sadece bir parçası olduğu” savunuldu.
Uluslararası insani hukuk, koşulların el vermediği durumlar dışında, saldıran güçlerin sivilleri etkileyebilecek saldırıları öncesinde etkin bir uyarıda bulunmasını şart koşuyor.
İsrail saldırılarına devam ederken, uyarı sisteminin sivillerin tehlikeden kaçmasına yardımcı olması için tasarlandığını iddia ediyor.
Sistem Gazze haritasını numaralandırılmış yüzlerce bloğa ayırıyor. Bu, Gazze’deki halkın daha önce kullanmadığı bir sistem.
İsrail, Gazzelilerin hangi blokta olduklarını, tahliye uyarısı yapıldığında hangi bloğa gitmeleri gerektiğini söyleyen interaktif bir harita oluşturdu.
Ocak sonunda İsrail Ordusu’nun X’te yaptığı paylaşımda, bir kare kodla ana blok haritasına bağlantı veriliyordu.
Gazzeliler internete girmekte ve sistemi anlamakta zorlanıyor
Ancak konuştuğumuz Gazzeliler, sisteme erişmek için internete girmekte zorlandıklarını, ayrıca anlamanın da kolay olmadığını belirtiyor.
BBC, İsrail Ordusu’nun Facebook, X ve Telegram platformundaki Arapça sosyal medya kanallarını inceledi. Buralarda uyarılar yapılan yüzlerce paylaşım bulduk.
Aynı uyarı sıklıkla, art arda günlerde ya da farklı günlerde, farklı kanallardan tekrar tekrar paylaşılıyor ve bazen küçük değişiklikler yapılıyordu.
Ayrıca, fotoğraflanan ve internette paylaşılan uyarı broşürlerini de inceledik. İsrail Ordusu, Gazze üzerinde 16 milyon bu tür broşür atıldığını söylüyor.
İsrail uluslararası baskı altında, öncesine kıyasla daha net uyarılarda bulunulması amacıyla blok sistemini 1 Aralık’ta başlatmıştı.
Uyarılar üzerindeki analizimiz, bu tarihten sonrakilere odaklandı.
Bu tarihten sonraki tüm İsrail Ordusu paylaşımlarını ve broşürlerini 26 farklı uyarıda gruplandırdık.
Bunların büyük çoğunluğu blok sistemine referansta bulunuyordu.
İsrail Ordusu BBC’ye internetten ve broşürlerin yanı sıra yaklaşan saldırılar konusunda daha önceden kaydedilmiş telefon mesajları ve bireysel aramalarla da uyarılar yaptıklarını söyledi.
Gazze’den sahadan kapsamlı bilgi almak mümkün değil ve telefon şebekesi ağır hasar aldığı için BBC, mesajlar ve sesli aramalar konusunda kanıt toplayamadı.
26 ayrı uyarıda İsrail Ordusu’nun halkın tehlike bölgelerinden kurtulmak için kullanabileceği belirli bilgilerin olduğunu tespit ettik.
Ancak 17’sinde hatalar da vardı.
Bu hatalar şöyleydi:
Buna ek olarak, bir uyarıda bir bölgede listelenen mahalleler aslında bir başka bölgedeydi. Bir diğerinde iki mahallenin blok numaraları karıştırıldı. Bir üçüncüsünde de metinde listelenen bazı bloklar, eşlik eden haritada Gazze’nin öbür tarafında gösteriliyordu.
İsrail Ordusu’yla bu hatalarla ilgili temas ettiğimizde, haritalardaki belirli sorunlara yanıt verilmedi, ancak paylaşımlardaki metnin yeterince açık olduğu savunuldu. Ayrıca, insanlara gidebilecekleri yerler oklarla gösterildiğinde “okların genel bir yönü işaret ettiğinin açık olduğu” iddia edilirken, asıl bilginin metinde verildiği tekrarlandı.
Oxford Etik, Hukuk ve Silahlı Çatışma Enstitüsü’nün Direktörü Janina Dill, bu yanlışların ve hataların İsrail’in uluslararası hukuktaki “etkin önceden uyarı verme” zorunluluğunu ihlal etmiş olabileceği anlamına geldiğini söyledi.
Uyarıların çoğunda hatalar varsa ve sivillerin anlayabileceği kadar net değilse, Dill’e göre “bu uyarılar uluslararası hukuk uyarınca düzgün bir şekilde görevlerini yapmıyor.”
Exeter Üniversitesi’nden Uluslararası Hukuk Profesörü Kuba Macak da hataların uyarıların işlevlerini boşa çıkardığını ve bu işlevin de “sivillere kendilerini koruma şansı vermek” olduğunu söylüyor.
Blokların numaraları anlaşılır değil
Aralık ayında Gazze şehrinden teknoloji girişimcisi Saleh, çocuklarıyla birlikte eşinin ailesinin Gazze’nin orta kesimlerindeki Nuseyrat’ta bulunan evine sığınmıştı.
Saleh evde elektrik ya da telefon sinyali olmadığını ve internetin de uzun sürelerle kesildiğini anlatıyor.
Yakındaki bir okulun bombardımanında insanların öldüğünü ve kaçtıklarını gördüğünü, İsrail Ordusu’ndan herhangi bir tahliye detayı almadıklarını vurguluyor.
En sonunda, birinden Mısır ve İsrail’deki veri şebekelerine erişmesini sağlayan bir sim kart buldu ve İsrail hükümetine ait bir Facebook sayfasında tahliye uyarısını gördü.
“Bazı mesken blokları için tahliye emri vardı, ancak hangi blokta yaşadığımızı bilmiyorduk. Bu büyük bir tartışmaya dönüştü” diyor Salah.
Salah internete ara ara bağlanabiliyordu ve savaştan hemen önce İngiltere’ye giden eşi Amani’ye mesaj attı.
Amani internete girebiliyor ve İsrail Ordusu’nun ana blok haritasına ulaşıp kocasının tam anlamıyla nerede olduğunu tespit edebiliyordu.
Ama sonra Facebook’taki uyarı mesajına baktıklarında, çift Salah’ın kaldığı blokun ikiye bölündüğünü gördü.
Bu da ailenin kafasını daha da karıştırdı.
En nihayetinde, Salah çocuklarıyla birlikte evi terk etmeyi seçti.
Ancak ailesinin bir kısmı çatışmalar iyice şiddetlenene kadar evden çıkmadı.
Bu tutarsızlıklara karşın, İsrail Ocak ayında bu blok uyarı sistemini, Uluslararası Adalet Divanı’nda, Güney Afrika’nın soykırım yapıldığı iddiasıyla açtığı davada savundu.
İsrail’in avukatları, ülkenin sivilleri korumak için elinden geleni yaptığını savunuyor ve “tüm bir bölgenin tahliye edilmesi yerine, belirli bölgelerin geçici olarak tahliye edilebileceği ayrıntılı bir sistem hazırlandığını” söylemişti.
Sosyal medyada yayımlanan bir uyarıyı kanıt olarak sundular. Ancak BBC bu uyarıda da iki hata buldu.
55 ve 99 numaralı bloklar 13 Aralık’taki uyarının metninde geçiyordu. Ancak haritada gösterilmemişlerdi.
Tutarsızlıklar
İsrail Ordusu, bir blok numarası özel olarak metinde geçiyorsa bu uyarının yeterince net olduğunu söyledi.
İsrailli avukatlar ayrıca, İsrail Ordusu’nun Arapça Twitter hesabı üzerinde tahliye edilen alanlara yakın sığınakların yerleri konusunda da bilgi sağladığını savundu.
Ancak incelediğimiz sosyal medya uyarıları ve broşürlerin hiçbirinde sığınakların adları ve tam yerleri yer almıyordu.
BBC araştırması aynı zamanda İsrail Ordusu’nun blok sisteminin tutarsız kullanıldığını buldu.
26 uyarının dokuzunda bir dizi blok numarası ve mahalle ismi vardı.
Dokuzunda ise blok numaraları hiç yoktu.
32 kişilik Abdu ailesi de savaşın başlarında Gazze Şehri’nden bölgenin orta kesimlerine kaçtı.
Sonra da Aralık ayında bir uçaktan atılan uyarı broşürünü aldılar.
BBC’nin gördüğü aile Whatsapp grubundaki mesajlarda, iki gün boyunca broşürde aslında ne demek istendiği tartışılıyor.
Broşürde, tahliye edilmesi gereken mahalleler listeleniyordu, ancak aile bunların çoğunun nerede olduğunu bulamadı.
Uyarıda insanlardan, “El Bureyj kampı, Badr Mahalleleri, Kuzey Kıyısı, ve Gazze Vadisi’nin güneyindeki El Nuzha, El Zahra, El Burak, Al Ravda ve El Safa’nın boşaltılması” isteniyordu.
Yakındaki El Zahra ve Badr’i bulabildik; ancak Gazze Vadisi nehir yatağının kuzeyindeydiler.
Gazze Vadisi’nin “güneyindeki bölgelerde” El Ravda ya da El Nuzha mahallelerini bulamadık.
Abdu ailesi ne yapacaklarına karar vermekte zorlandı.
Kalıp, şiddetli çatışmalara yakalanma riskini mi alacaklardı, yoksa terk edip bulabilecekleri tek sığınaktan mı olacaklardı?
Kaçtıkları yerde daha yoğun saldırılar oldu
Bazıları uyarıyı dinleyip, “Deyr el Balah’taki sığınaklara” gitti.
Ancak buraya ulaştıklarında güvende hissetmeyip, geri döndüler. Öleceklerse, hep beraber ölmeye karar verdiklerini söylediler.
Oregon Eyalet Üniversitesi’nden Jamon Van Dan Hoek ve New York City Üniversitesi’nden Corey Scher’in incelediği uydu verileri, ailenin bir süreliğine kaçtığı Deyr el Balah’ın, terk ettikleri bölgeden daha yoğun saldırılara uğradığını gösteriyor.
İsrail Ordusu, “sivil varlığı ve bu saldırılardan sonraki sivil hareketlerinin” incelendiğini, kafa karıştırıcı ya da çelişkili olmadıklarını” savundu.
Ayrıca uyarılarının “Gazze’de sayısız sivilin hayatını kurtardığını” söylediler.
]]>One Fist (Tek Yumruk) adlı bilgisayar korsanı grubu Rus askeri şirketlerinden bilgi çaldı ve Rus birliklerinin hareketlerini izleyebilmek için kameralara sızdı.
Sertifikalar, modern savaşın ansıl değiştiğini gösteren tartışmalı bir işaret.
Devletlerin sivil bilgisiyar korsanlarını teşvik etmesi konusunda kaygılar gündeme getirildi.
Bu bilgisayar korsanlarından birinin kod adı “Voltage” ve ABD’deki evinden korsan saldırılarını koordine ediyor.
Asıl adı Kristopher Kortright ve Michigan eyaletinden bir bilişim sektörü çalışanı.
53 yaşındaki Kortright, Ukrayna adına sarf ettiği çabanın bir takdir belgesiyle resmen tanınmasından çok mutlu olduğunu söylüyor.
One Fist, sekiz ayrı ülkeden bilgisayar korsanlarından oluşuyor. Bu ülkeler arasında İngiltere, ABD ve Polonya da yer alıyor. Ortaklaşa onlarca siber saldırı düzenlediler ve her birini sosyal medyada kutladılar.
Takdirname “ordunun içim yaşamsal önemdekifaaliyetlerinin gelişimi ve muhafazasına önemli katkıları” için verildi. Ukrayna Hava Saldırı Güçleri Komutanı tarafından da imzalandı.
Ukrayna Savunma Bakanlığı, BBC’nin yorum talebine yanıt vermedi.
Savaşın başlamasından bu yana, Ukrayna gönüllü bilgisayar korsanlarını Rus hedeflerine saldırmaları için tartışmalı bir şekilde teşvik ediyor. Ancak yabancı sivillere resmi takdirnameler göndermek, tartışmalı bir hamle ve zamanın emarelerinden biri olarak görülüyor.
Aralarında İngiltere ve ABD’nin de bulunduğu birçok ülkede etik bilgisayar korsanlığı için resmi ödül sistemleri var. Ancak bir ülke ilk kez kötücül ve büyük olasılıkla suç oluşturan bilgisayar korsanlıklarını ödüllendirdi.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) Ukrayna’da ve Gazze Savaşı’nda sivil bilgisayar korsanlarının kullanımı ve teşvik edilmesi konusunda bir uyarı yayımlamıştı. Kuruluş, Cenevre Sözleşmesi’nde belirlenen savaş kurallarının ruhunu güçlendirmek için bir rehber yayımlamıştı.
Siber Güvenliğin Felsefesi adlı kitabın yazarı Dr. Lukasz Olejnik Ukrayna’nın yabancı bilgisayar korsanlarına verdiği ödülün potansiyel anlamda sorunlu olduğunu söyledi.
Olejnik “Ödüller vermek, asker ve sivil arasındaki çizgileri daha da bulanıklaştırabilir ve hatta ICRC’nin sivillerin çatışma operasyonlarına katılmasının kısıtlanması ve sona erdirilmesi çağrısının altını oyabilir. Uzun vadede böyle bir erozyon tehlikeli” diye konuştu.
Dr. Olejnik ayrıca, siber dünyanın bir operasyon alanı olarak değerlendirilmesinin ve internet üzerinden savaşa herkesin katılabilmesinin “dönemimizin göstergelerinden” biri olduğunu söylüyor.
Takdirnamelerde hangi siber saldırıların en faydalıları olduğu söylenmiyor, ancak Voltage’ın aklında üç muhtemel aday var.
2022’deki işgalin başlangıcında One Fist, aylarca Ukrayna’daki yüzlerce en faydalı güvenlik kamerasının fiziksel ve siber anlamda haritasını çıkarttı. Daha sonra Rus güçlerinin bu kameraları askeri birlikleri gözlemlemek için kullandığı anlaşıldı. Ardından Voltage’ın ekibinin yardımıyla kameralar kapatıldı.
One Fist ayrıca, işgal altındaki Kırım’da bulunan Kerç Köprüsü’nden geçirilen tankları ve ekipmanı buradaki kameralara sızarak listeledi.
Son olarak da Kristopher ve diğer bilgisayar korsanları önde gelen bir Rus silah imalatçısının sistemlerine sızdı ve 100 gigabaytlık özel veriyi çaldı. Ukrayna makamları bu saldırı açıkça kutladı.
Duyuruda “Ukrayna Savunma Bakanlığı’na sevk edilen bilgiler, hem mevcut hem de umut vaat eden askeri gelişmelerin çizimlerini, ölçülerini, patentlerini ve yazılımlarını içeriyor” denildi.
Ukrayna yönetimi ayrıca çalınan verilerin Moskova’ya “büyük bir darbe” olduğunu ve 1,5 mliyar dolarlık bir maliyet anlamına geldiğini söyledi. Ancak bu hesabı nasıl yaptıklarını açıklamadılar.
Ukrayna Savaşı, siber faaliyetlerde bir artışı beraberinde getirdi. Özellikle de Ukrayna’ya destek verenler arasında. Anonymous gibi gruplar Rusya’yı rahatsız edici ve düşük düzeyli siber saldırılarla hedef aldı. Rusya büyük ölçüde bunları savuşturmayı başardı.
Bazı vakalarda, televizyon ve radyo kanalları ele geçirildi, internet siteleri bozuldu.
Rus makamları da, Ukrayna’ya saldırmak için Killnet gibi gönüllü korsan gruplarıyla birlikte çalışmakla suçlandı.
Savaş uzarken, her iki taraftaki gönüllü korsanlık faaliyetleri azaldı. Ancak One Fist Rusya’ya saldırmaya devam etti ve hedef seçiminde giderek artan bir oranda Ukrayna güçleriyle yakın bir işbirliği yaptı.
Oxford Enformasyon Laboratuvarları’nın Genel Müdürü ve düşünce kuruluşu Chatham House’un Siber Politika Günlüğü’nün yazarı Emily Taylor, korsanlara takdirname verilmesinin bir dönüm noktası olduğunu söylüyor. Taylor’a göre bu durum, siber gönüllülerin çatışmalarda nasıl kullanılacağı konusundaki düşünceleri değiştirebilir.
“Hükümetler gerilimin büyümesi ve öngörülemeyen sonuçlar alınması korkusuyla, devlet dışı aktörlerin siber alanda doğrudan hamle yapmasını teşvik etmiyor. Ancak savaş dönemleri sıklıkla olağanüstü teknolojik inovasyon dönemleridir ve Ukrayna Savaşı da bir istisna değil.
“Bazen bu olaylar daha önce tabu görülen meselelerin yeniden değerlendirilmesini beraberinde getirebilir”
Kristopher, ekibinin Ukrayna Ordusu ile güçlü bir ilişki geliştirdiğini söylüyor.
“Onlar bize fikirler yolluyor ve biz de onlar seçenekleri gönderiyoruz. Ancak bize asla herhangi bir yardımda ya da fonlamada bulunmuyorlar. Bence bu bir çikginin aşılması olur” diyor.
Kristopher, askeri bir ödül almanın tartışmalı olduğunu kabul ediyor, ancak Ukrayna adına korsanlık yapmaya kararlı.
]]>ABD Jeolojik Araştırma Merkezi (USGS), 7,4 büyüklüğündeki depremin merkez üssünün Tayvan’ın doğu kıyısındaki Hualien kentinin 18 kilometre güneyi olduğunu bildirdi.
34,8 kilometre derinlikte meydana gelen sarsıntı nedeniyle bölgedeki yerleşimlerde hasar oluştu, ilk belirlemelere göre 4 kişi hayatını kaybetti, 90’den fazla kişi yaralandı.
Tayvan Merkezi Meteoroloji İdaresi (CWA) ise depremin büyüklüğünü 7,2 olarak duyurarak, Hualien’in 25 kilometre güneyinde ve 15 kilometre derinlikte kaydedildiğini bildirdi.
CWA, bunun son 25 yılda Tayvan’ı vuran en güçlü deprem olduğunu belirterek, Ada’nın kuzey bölgeleri için dev dalga uyarısında bulundu.
Tayvan Adası dışında Çin ana karasında ve çevre ülkelerde de tsunami uyarıları yapıldı. Çin Tsunami Uyarı Merkezi, 4 aşamalı uyarı sisteminin en yüksek seviyesi olan “kırmızı uyarı yayımladı.
6,4 büyüklüğünde ikinci bir deprem daha kaydedildi
USGS, ilk depremden sonraki 20 dakika içinde Hualien kentinin 11 kilometre kuzeydoğusunda 12,6 kilometre derinlikte 6,4 büyüklüğünde ikinci bir sarsıntının daha kaydedildiğini duyurdu.
USGS verilerine göre 6,4’lük artçı depremin dışında 4,7 ila 5,7 büyüklüğünde 16 artçı sarsıntı daha kaydedildi.
İlk belirlemelere göre 4 kişi öldü, 90’dan fazla kişi yaralandı
Tayvan İtfaiye Ajansı, depremin vurduğu Hualien’de 4 kişinin öldüğünü açıkladı. Hualien, Yilan, Taipei, Yeni Taipei, Keelung ve Taoyuan şehirlerinde en az 90 kişinin yaralandığı bildirildi.
Tayvan basınında yer alan haberlere göre, Hualien şehrinde çok sayıda bina hasar gördü ve yıkıldı.
Hualien’in doğu kıyısındaki Suhua Otoyolu meydana gelen çöküntüler sonucu ulaşıma kapandı, Taoyuan Uluslararası Havalimanı’nın tavanının bir kısmı çöktü.
Hualien çevresinde ve Ada’nın iç kesimlerindeki çok sayıda kara yolu çöküntüler ve kayaların devrilmesi sebebiyle ulaşıma kapandı.
Siber güvenlik ve internet gözlemcisi “NetBlocks”a göre, depremden sonra Tayvan’ın bazı bölgelerinde elektrik ve internet kesintileri yaşandı. Tayvan Elektrik Şirketi, yerel saatle 10.30 itibarıyla kesintilerin büyük bölümünün giderildiğini bildirdi.
Tayvan Yüksek Hızlı Tren Şirketi, depremde herhangi bir tren kazası veya altyapı hasarının yaşanmadığını, seferlerin denetim amacıyla geçici olarak durdurulduğunu duyurdu.
Ordu, kurtarma çalışmalarına destek verecek
Tayvan lideri Tsai Ing-wen, depremin yol açtığı hasara ilişkin kaygısını dile getirirken orduya Hualien ve diğer bölgelerdeki kurtarma çalışmalarına destek olmaları talimatını verdi.
Bu yılın başında gerçekleştirilen başkanlık seçimlerinde Ada’nın yeni lideri seçilen Başkan Yardımcısı Lai Ching-te de depremin ardından hükümetin acil durum merkezi kurduğunu duyurarak, vatandaşlardan sakin ve dikkatli hareket etmelerini istedi.
Japonya ve Filipinler
Japonya Meteoroloji Ajansı (JMA), ülkenin güneybatısındaki Okinawa ve Miyako adaları için 3 metre yüksekliğe erişebilecek tsunami uyarısında bulundu.
Japon haber ajansı Kyodo, deprem sonrası dev dalgaların Okinawa yakınlarındaki Yonaguni ile İşigaki adalarının kıyılarına ulaştığını duyurdu.
Seferlerin iptal edildiği Okinawa’daki Naha Havalimanı’nın boşaltıldığı bildirildi.
Japonya Kabine Baş Sekreteri Hayaşi Yoşimasa, deprem sonrası Okinawa bölgesinde hasar tespit faaliyetinin sürdüğünü açıkladı.
Filipinler Volkanoloji ve Sismoloji Enstitüsü (Phivolcs), tsunami tehlikesi nedeniyle kıyı bölgelerinin boşaltılması uyarısında bulundu.
1999 depreminde 2 bin 400 kişi yaşamını yitirmişti
Tayvan’da 21 Eylül 1999’da Taipei’nin 150 kilometre güneyinde meydana gelen 7,7 büyüklüğündeki depremde yaklaşık 2 bin 400 kişi hayatını kaybetmiş, 100 binden fazla kişi yaralanmış, binlerce bina yıkılmıştı.
]]>Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) Cenaze Nakli Yardımlaşma Fonu aracılığıyla yarın İstanbul’a gidecek olan cenazeler, daha sonra Bulgaristan’a götürülüp toprağa verilecek.
DİTİB Solingen Merkez Camisi’nde düzenlenen cenaze törenine, Türkiye’nin Düsseldorf Başkonsolosu Ali İhsan İzbul’un yanı sıra, yangında yaşamını yitirenlerin yakınları ile çevre sakinleri katıldı.
Türk kökenli Bulgaristan vatandaşı aynı aileden ikisi bebek 4 kişinin cenaze törenine katılanlar hüzünlü anlar yaşadı.
“Davayı federal savcılık üstlensin” çağrısı
Öte yandan, Almanya’da yaşayan avukat Adnan Menderes Erdal, kundaklamaya ilişkin soruşturmayı Alman Federal Başsavcılığının üstlenmesi gerektiği çağrısında bulundu.
Erdal, gazetecilere yaptığı açıklamada, şunları söyledi:
“Yakılan evde oturanların tamamı yabancı. Alman, Bulgar ve Türkiye Cumhuriyeti resmi makamlarının, milletvekillerinin yangın sürecine ilişkin girişimleri var. Uluslararası ve toplumun tüm kesimlerinde bir ilgi söz konusu. Bu nedenle yangın yerel olma niteliğini yitirdiği gibi tüm Almanya ve Alman devleti için artık bir anlam arz ediyor. Benim diğer davalardan edindiğim tecrübelere göre, Solingen’de Bulgaristanlı 4 soydaşımızın yaşamını yitirdiği kundaklamanın soruşturmasını Karlsruhe Alman Federal Başsavcılığının üstlenmesi gerekiyor.”
Solingen ve çevresindeki, benzin istasyonlarının kamera kayıtlarının değerlendirilmesi gerektiğini anlatan Erdal, “Bu aşamada aileler avukatlara yetki vererek, avukatlar aracılığıyla soruşturma sürecine müdahil olabilir. Müdahil avukatların derhal şahitler ile konuşmaları gerekiyor. Ailelere tavsiyem, olay gecesi çevredeki gözlemlerini polise anlatmaları.” diye konuştu.
Avukat Erdal, yetkili Wuppertal Savcısı’nın ilk gün kundaklamada ırkçı neden olmadığını açıkladığına işaret ederek, “Ancak bir gün sonra ise ‘soruşturmayı tüm yönleri ile sürdürüyoruz’ şeklinde düzeltme yaptı. Savcı böylesi bir değerlendirmeyi tahkikat süreci bitmeden yapmamalıydı. Bu bir usul hatası.” değerlendirmesinde bulundu.
Olay
Almanya’nın Solingen kentinin Höhscheid semtindeki 4 katlı binada çıkan yangında aynı aileden ikisi bebek olmak üzere Türk asıllı Bulgaristan vatandaşı 4 kişi hayatını kaybetmiş, ikisi ağır 9 kişi de yaralanmıştı.
Wuppertal Savcılığınca yapılan açıklamada, incelemenin ardından hazırlanan ön raporda, yangının kundaklama sonucu çıktığı belirtilmişti.
Bilirkişi raporuna göre, 24 Mart’ı 25 Mart’a bağlayan gece meydana gelen yangının, eski binanın merdiven boşluğunda başladığı ve “baca etkisi”yle 5 dakika içinde çatıya sıçradığı ifade edilmişti.
Ahşap merdiven boşluğunda bazı kalıntıların bulunduğu, bu kanıtlara göre yangının kasten kundaklama sonucu çıkarıldığı sonucuna varıldığı kaydedilmişti.
Wuppertal Savcısı Heribert Kaune-Gebhardt, yaptığı açıklamada, ellerinde olayla ilgili “yabancı düşmanlığı saiki olduğunu gösteren” bir kanıt bulunmadığını belirtmişti.
Solingen faciası
Almanya’nın Solingen kentinde 29 Mayıs 1993’te Genç ailesinin Untere Werner Caddesi’ndeki evleri kundaklanmış, saldırıda Gürsün İnce (28), Hatice Genç (19), Gülüstan Öztürk (12), Hülya (9) ve Saime Genç (5) hayatını kaybetmişti.
Yakalanan failler Markus Gartmann, Felix Köhnen, Christian Reher ve Christian Buchholz, hapis cezalarını çektikten sonra tahliye edilmişti.
Kimlikleri gizli tutulan saldırganlar, yaşamlarını Almanya’da sürdürüyor.
]]>Bir giyecek mağazasının müdürlüğünü yapan Asfan, “askeri yardımcı” olarak çalışacağını düşünüyordu.
YouTube’da ayda 100 bin Rupi (1207 ABD Doları) veren yüksek maaşlı bir iş ilanı görmüştü. Altı ay sonra sürekli oturma izni de alacaktı.
Ağabeyi İmran BBC Pencapça’da yaptığı açıklamada “Ukrayna cephesine gönderilmeyecekti ve sadece ordu karargahında yardımcı olarak çalışacaktı” dedi.
Asfan’ın daha sonra Ukrayna sınırından kendilerini aradığını, pasaportuna el konulduğunu ve savaşmaya zorlandığını anlattığını söyledi.
İmran, kardeşinden iki ay boyunca haber alamadı. Bilgi almak için Rusya’daki Hint Büyükelçiliğini aradığında kardeşinin öldüğünü söylediler.
İmran “Kardeşim ölmüşse, cenazesi derhal buraya getirilmeli. Babam ve eşi gerçekten kaygılı” diyor.
Asfan geride eşini ve iki yaşından küçük iki çocuğunu bıraktı.
Aileleri, son günlerde orduda “yardımcı” olarak çalışmak üzere Rusya’ya giden en az iki Hint erkeğin öldüğünü söyledi.
Benzer bir YouTube videosu 23 yaşındaki nakışçı Hemil Manguyika’nın Aralık’ta Rusya’ya gitmesine neden oldu.
Hindistan’ın batısındaki Gujarat eyaletinde yaşayan babası Ashwin “Hemil’e orduda yardımcı olarak çalışacağı ve üç ay eğitim alacağı söylendi. Ama Rusya’ya gittikten sonra savaşmak üzere eğitildiğini anladı” diyor.
‘Büyük insan kaçakçılığı şebekesi’
Hindistan geçtiğimiz günlerde gençleri iş vaadiyle Rusya’ya götürüp, Ukrayna’da savaşmaya zorlayan “büyük bir insan kaçakçılığı şebekesini” ortaya çıkardığını açıkladı.
Merkezi Soruşturma Bürosu şu ana dek 35 dolayında erkeğin Rusya’ya gönderildiğini belirtti.
Dışişleri Bakanlığı, savaşmaya zorlanan her bir Hint vakasının Moskova’yla “güçlü bir şekilde ele alındığını” söyledi.
Rusya’ya gidenlerin çektiklerini anlattığı videolar da sosyal medyada görülmeye başlandı.
Bu ay paylaşılan bir videoda yedi Hint erkek, hükümetlerinden dönüşlerine yardımcı olmalarını istiyor. Turist vizesiyle Rusya’ya gittiklerini ama şimdi Rus ordusunda savaşmalarının istendiğini anlatıyorlar.
Yardım isteyenlerden biri Gagandeep Singh.
Annesi Balwinder Kaur’a göre, Rus Ordusu’nda savaşmazsa 10 yıl hapis cezası alacağı söylendi.
BBC Pencapça’ya konuşan Kaur “Her gece oğlumuzdan bir mesaj ya da telefon gelir diye bekliyoruz. Ukrayna Savaşı’nda çarpışmak üzere cepheye gönderildiklerini söylüyor. Hepimiz çok kötü durumdayız” diyor.
BBC’ye konuşan diğer Pencaplı aileler de dolandırılan çocuklarının Rusya’ya gitmeden önce turist vizesiyle ya Dubai’ye ya da Belarus’a gittiklerini anlatıyor.
Kurbanlar ve aileleri aracıların yolculuk için 300 bin rupi (3621 ABD Doları) istediklerini ve birkaç ay orduda geçirdikten sonra Rus pasaportları vaat ettiklerini söylüyor.
En az 254 yabancı öldü
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Ukrayna Savaşı’nın Rusya açısından 350 bin ölü ve yaralıya mal olduğunu söyledi, ancak net rakamlar vermedi.
BBC Rusça, 46.678 askerin öldüğünü teyit etti. Bu durum, Rus silahlı güçlerinin neden artan oranda yabancıları orduya katmak istediklerin açıklıyor.
2022’de Rusya Savunma Bakanlığı ile en az bir yıllık sözleşme imzalayıp, altı ay boyunca savaşanlar, oturum ya da son beş yıl Rusya’da yaşamak gerekmeksizin Rus vatandaşlığına başvurma hakkı kazanıyordu.
Ocak ayında, Rusya lideri Vladimir Putin, süreci daha da basitleştiren bir yönerge imzaladı.
Çoğu yabancı savaşçı, başta Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan gibi Orta Asya cumhuriyetlerinden gelen ekonomik göçmenler.
Rusya için savaşanlar arasında Küba, Nepal, Hindistan, Suriye, Irak, Sırbistan, Afganistan, Somali, Sri Lanka ve Malezya vatandaşları da bulunuyor. Toplam sayılarının binlerce olduğu söyleniyor.
BBC Rusça’nın verilerine göre Aralık 2023 itibarıyla Rus Ordusu için savaşan en az 254 yabancı öldü.
Aralık ayında Nepal, altı vatandaşı Ukrayna’da savaşırken öldükten sonra, Nepalli paralı askerlerin geri dönmesini istedi.
Katmandu Polisi, insan kaçakçılarının Rusya’ya turist vizesiyle sokmak için kişi başına 9 bin dolar aldıklarını söyledi.
BBC Rusça ayrıca, Rusya’da vize kurallarını ihlalden tutulan yabancıların da risk altında olduğunu belirledi.
Geçen Kasım’da, Rusya-Finlandiya sınırında vize ihlali yüzünden gözaltına alınan yabancılar Ukrayna sınırı yakınlarındaki bir askeri kampa gönderildi.
40’lı yaşlarındaki Somalili Awad (gerçek adı değil) Kasım ortalarında gözaltına alındı, 2 bin ruble (20 euro) para cezası aldı ve sınır dışı edilmek üzere tutuklandı. Bu, vize ihlallerindeki standart uygulamaydı.
Gözetim merkezinde sınır dışı edilmeyi beklerken kendisine ve en az 10 yabancıya askeri temsilcilerin yaklaştığını ve “devlet işi” teklif edildiğini söyledi.
Awad, kandırılıp Rus Ordusuna yazıldığını iddia ediyor. Yapılan öneriyi tamamen anlayamadığını söylüyor.
“Hayır dedim, çünkü imzaladığım kağıt benim dilimde değildi. Ben bir mülteciyim, asker değil.
“Bir yıllık sözleşme ile eğitim ve iyi bir maaş verileceği söylendi. Ukrayna sınırına ya da savaşa gönderilmeyeceğim söylendi. Bize söylenen her şey yalandı.”
Otobüslerle Ukrayna sınırı yakınlarındaki bir kampa götürüldüler. İtirazlarından sonra tehdit azaldı. En az bir göçmen sınır dışı edildi ve Awad şimdi Rusya’da iltica başvurusunda bulundu. Hala gözetim altında ve başvurusunun görüşüleceği tarih belli değil.
BBC, Rusya İçişleri Bakanlığı’ndan yorum talebine yanıt alamadı.
]]>Kürtaj hapı ABD’de 2000 yılından bu yana yasal ve ilaca uygulanan kurallar 2016’dan bu yana aşamalı olarak gevşetildi. Gıda ve İlaç Kurumu’nun (FDA) kurallarda yaptığı değişikliklerle, hapın postayla gönderebilmesine ve eczanelerden reçetesiz alınabilmesine izin verildi.
Kürtaj karşıtı doktor ve eylemcilerin çatı kuruluşu Hipokrat Tıbbı İttifakı’nın açtığı dava amacına ulaşırsa, tıbbi kürtaja daha rahat erişim engellenebilir.
Kürtaj hakkı veren Roe’ya karşı Wade davasındaki kararın Yüksek Mahkeme tarafından iki yıl önce bozulmasından sonra bazı Amerikan eyaletleri, kürtaja neredeyse topyekun yasaklar koydu. Kürtaj hapı konusundaki kararın da Haziran sonu alınması bekleniyor.
Kürtaj nerelerde yasa dışı?
Üreme Hakları Merkezi’nin verilerine göre, çoğu Güne Yarımkürede yer alan 21 ülkede kürtaj tamamen yasak.
Birçok ülke de yasal yollardan kürtaj yapılabilmesi için çok sıkı kurallara sahip. Buralarda sadece annenin yaşamı tehlikedeyse, tecavüz ya da ensest söz konusu ise kürtaja izin veriliyor.
Afrika ülkelerinin çoğunluğunda kürtaj yasaları sıkı. Bu alandaki çok az sayıdaki istisnadan ikisi Güney Afrika ve Mozambik. Kongo, Senegal, Sierra Leone, Moritanya, Madagaskar ve Mısır’da kürtaj tamamen yasak.
Avrupa ülkelerinin çoğu ekonomik nedenlerle (çocuk sahibi olmanın gebe kişi çocuk üzerindeki potansiyel sosyal ve ekonomik koşulların dikkate alınmasıyla) ya da isteğe bağlı olarak kürtaja izin veriyor. Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde de isteğe bağlı kürtaj serbest.
ABD’de ise manzara daha karmaşık. 24 haftadan küçük gebeliklerde kürtaj hakkı veren kararın 2022’de bozulmasından bu yana kurallar eyaletten eyalete değişiyor.
Mifepristone nedir ve nerelerde kullanılıyor?
Mifepriston, tıbbi kürtajı başlatan iki aşamalı süreçte kullanılan ilk ilaç. Gebeliğin devam edebilmesi için gereken progesteron hormonunu bloke ediyor. İkinci ilaç misoprostol de rahmin tahliye edilmesi için kullanılıyor. ABD’de yapılan araştırmalar, iki aşamalı tedavinin % 95 oranında başarılı olduğuna işaret ediyor.
Mifepriston ilk olarak 1988’de Fransa’da onaylanmıştı. Gyunity adlı kuruluşa göre kullanımı şu anda 96 ülkede onaylandı. Son olarak onaylayan ülkeler geçen yıl Arjantin, Japonya ve Nijer oldu.
Türkiye’de ise, kimyasal kürtaj sürecinin ilk hapı olan mifepriston tamamen yasak. Ancak ikinci aşama hap misprostol, fetüsün doğal nedenlerle yaşayamadığı durumlarda rahmin tahliyesinde ve gerekli müdahaleler için rahim ağzı açmada, uzman doktorun uygun gördüğü durumlarda, hastane tarafından temin edilerek kullanılıyor.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) kürtajı başlatan mifepriston ve misoprostol adlı ilaçlardan , güvenli olmayan kürtajları azaltmak adına yayımladığı rehberde bahsediyor. WHO, kadınların doğru bilgilere ve gerekirse ek sağlık bakımına erişimi varsa, kliniklerin dışında da alınabileceğini söylüyor.
ABD’de mifepristonun gebeliğin ilk 10 haftasında kullanılması onaylanıyor, ancak birçok ülkede 13 ila 26. haftada tıbbi kürtaj için kullanılıyor.
Mifepristonun yan etkileri ne ve güvenli mi?
Mifepristonun alınmasından sonra kramp ve vajinal kanama beklenebiliyor ve genel olarak bir garanti olmasa da bu ilacın işe yaradığını gösteriyor.
Sık görülen diğer yan etkileri, mide bulantısı, halsizlik, ateş, ürperme, kusma, baş ağrısı, ishal ve baş dönmesi.
WHO ise, mifepriston ve misoprostolün kullanımının güvenli olduğunu belirtiyor ve her iki ilaca da Gerekli İlaçlar Listesi’nde yer veriyor. ABD’de yapılan araştırmalar iki aşamalı kürtajın, vakaların yüzde 1’inden azında ek tıbbi bakım gerektirdiğini söylüyor.
Kürtaj karşıtları ise “kimyasal kürtaj” diye tanımladıkları tıbbi kürtajın riskli ve etkisiz olduğunu savunuyor. Ancak bu iddia, WHO ve Amerikan Tıp Birliği gibi önde gelen tıbbi kuruluşlar tarafından desteklenmiyor.
FDA’e göre mifepriston kullanımında her bir milyon kişide beş ölüm söz konusu. Amerikan Tıp Birliği, sık sık reçete edilen bir antibiyotik olan penisilin kullanımında ise alerji nedeniyle her bir milyonda bir 20 kadar ölüm olduğunu söylüyor.
]]>Gazze’nin yaklaşık 1700 kilometre doğusunda, büyük yardım malzemesi blokları bir Amerikan askeri nakliye uçağına yükleniyor. Katar’daki El Udeid üssünde mürettebat, uçağın kargo bölümüne altında karton bir palet ve üzerinde bir paraşüt bulunan 80 bloku yüklüyor.
Gazze’yi doyurmak şu anda karmaşık, riskli ve çok uluslu bir operasyon. İngiltere Kraliyet Hava Kuvvetleri, iki yardım dağıtımı uçuşu yaptı. Fransa, Almanya, Ürdün, Mısır ve BAE de faaliyetlere katılıyor.
Bu, Amerikan güçleri tarafından gerçekleştirilen 18. yardım uçuşu. Kuşatma altındaki küçük savaş alanına 40 bin öğün yiyecek atmak için Doha’dan kalkan ve gidiş dönüş 6 saat süren bir uçuş gerekiyor.
Yardım dağıtımında en pahalı ve en etkisiz yöntem. Ayrıca kontrol etmesi de zor.
Geçtiğimiz günlerde, denize düşen yardım bloklarını almaya çalışan 12 kişi boğularak can verdi. Altı kişi de, yardıma ulaşmak için oluşan izdihamda ezilerek öldü.
Kokpite girişteki büyük Amerikan bayrağının altında duran yardım görevinin komutanı Binbaşı Boone “Bu haberlerin farkındayız ve kayıpları kısıtlamak için elimizden geleni yapıyoruz” diyor.
“Kelimenin tam anlamıyla elimizden geleni yapıyoruz. Gazzelilerin görüp, yoldan çekilebilmeleri için daha çok vakitleri olsun diye daha yavaş alçalan bir paraşüt kullanıyoruz.
“Ayrıca yardımların düştüğü bölgelerin boşaltılabilmesi için uğraşıyoruz, böylece ilgili noktada insanlar toplanırsa, buralara yardım atmıyoruz.”
Yarbay Boonne uçuş rotasını dikkatle belirlediklerini, Gazze kıyısındaki daha güvenli ve açık alanları hedef aldıklarını, ancak yardımları deniz üzerindeyken atarak, arızalı paraşütlerin binalara ve insanların üzerine değil, denize düşmesini sağlamaya çalıştıklarını söylüyor.
Bunların hiç biri kolay değil.
Büyük bir askeri kargo uçağının gelişi kilometrelerce öteden duyuluyor ve bu da kalabalıkların uçağı takip etmek için hızla toplanmaları anlamına geliyor.
Çaresizlik yüzünden bir çok kişi yardımlara erişebilmek için büyük riskler alıyor ve bir çoğu da boş ellerle geri dönüyor.
Ölen ve yaralanan sayısı artarken, Hamas’ın havadan yardımın durdurulması çağrısı yaptığı, “işe yaramaz ve aç sivillere yönelik gerçek bir tehlike” diye tanımladığı belirtiliyor.
Riskler, yardımlar yere indiğinde örgütlü bir dağıtım olmadığından daha da büyüyor.
Gazze üzerinde manevra yaparken, uçağın kargo kapısı açıldığında, bölgenin yıkılmış başkenti görülüyor. Geriye kalan birkaç yüksek apartman, geriye kalmış tek diş gibi görünüyor.
Amerikan yiyecek paketlerinin, Amerikan yapımı silahların zaten izlerini bıraktığı yerlere ulaştırılması hedefleniyor.
Altımızda, kıyı boyunca uzanan yol hızla aynı yöne doğru giden insanlar ve araçlarla dolu. Uçağı takip etmeye çalışıyorlar.
Paraşütlerin uçaktan atılıp, saniyeler içinde küçük noktalara dönüşmesini izliyoruz. Bir çoğu suyun üzerinde kalıyor, ancak paraşütü açılmaya ikisi doğrudan denize düşüyor.
ABD Hava Kuvvetleri Sözcüsü Binbaşı Ryan DeCamp, havadan yardımın Gazze’deki açlık krizinin çözümündeki en iyi yaklaşım olup olmadığını sorduğumuzda “Mükemmel değil. Yerde yiyeceğe ihtiyacı olan iki milyondan fazla kişinin, bu savaşı istemeyen masum siviller olduğunu biliyoruz ve biz de on binlere yetecek gıda atıyoruz” diyor.
“Denizde bir damla gibi mi gözüküyor? Belki biraz öyle ama yerde bu yardımın bir kısmına ulaşabilen bir aileyseniz, hayatınızı kurtarabilir.”
Gazze’de yerde, BBC’ye çalışan bir gazeteci Amerikan paraşütlerini izledi. O gün 11 havadan yardım dağıtımı saydı. Kuzey bölgelerindeki bazı Filistinlilerin, günlerce gökyüzüne bakıp, yardım uçaklarını beklediği söyleniyor.
Bir başka Gazze kenti sakini Ahmed Tafesh “Bu sabah iki kez yardım almayı denedik ama başaramadık” diyor.
“En azından bir kutu konserve fasulye ya da humus alabilirsek, bugün bir şeyler yiyebiliriz. Açlık çoğu kişiyi tüketti, artık enerjileri yok.”
Son günlerde yayımlanan bir küresel değerlendirme, Gazze’de açlığın kapıda olduğu uyarısında bulundu. Böylece BM’nin en üst düzey mahkemesi de İsrail’e yardımın “engelsiz” akışını sağlama talimatı verdi.
Binbaşı Boone “İnsanlar açlık çekiyorsa ve gıda verebiliyorsak, şu anda elimizden gelenin en iyisi bu. Başka insanlarının daha çok zaman alan yaklaşımları denediğini biliyorum. C17 filoma emir verildi ve 36 saat içinde ihtiyaç sahiplerine gıda götürebilmek için elimizden geleni yapmaya başladık” diyor.
İsrail hem Gazze’de açlık değerlendirmesini hem de BM Mahkemesi’nin talimatını görmezden geldi ve yardımın engellendiği iddialarının “Tamamen temelsiz” olduğunu savundu. Ayrıca Hamas’ı yiyecek yardımlarını çalmakla suçladılar.
Ancak Gazze’ye insani yardım, şu anda ABD ve İsrail arasındaki savaşa dair görüş ayrılıklarından biri.
ABD, Gazze’ye daha çabuk yardım ulaştırılması için geçici bir iskele kuruyor. İsrail’in Gazze Şeridi’nin 48 kilometre uzağındaki en işlek kargo limanı ise yardım dağıtımına açılmadı.
ABD Başkanı Joe Biden, hala büyük yardımları ulaştırmak için en iyi yol olan karadan yardım konvoylarının gönderilmesi için İsrail Başbakanına baskı yapmaya devam ediyor.
Gazze’deki hastanelerden gelen hasta, kötü beslenmiş, ölen çocukların görüntüleri Amerika’daki seçmenleri etkiliyor. Ancak Biden hala isteklerini kabul ettirebilmek için ülkesinin İsrail’e verdiği silahları bir koz olarak kullanmakta isteksiz.
Arap ve Batılı ülkeler yardım uçuşlarını yoğunlaştırıyor. Riskli ve etkisiz olsa da, çaresiz halka küçük miktarlarda yardımları atıyorlar.
Aslında bu son çare.
Değerleri ise basit soruyla ölçülüyor: Gazze nüfusu üzerindeki ve başka yerlerdeki hükümetler üzerindeki baskıyı ne ölçüde azaltıyorlar?
]]>Yanan binanın camlarından atlayarak büyük şans eseri ölümden kurtulan bina sakinleri, AA muhabirine yaşananları anlattı, kundaklamanın tüm detaylarıyla aydınlatılmasını istedi.
Binanın birinci katında oturan Ali Mirka, alevlerin binayı sarmasıyla kuzeni ile camdan atladıklarını, kendisinin çenesinden hafif yaralandığını ancak kuzeninin kuyruk sokumu kırıldığı için tedavi altında olduğunu söyledi.
O gece yaşadıklarını anlatan Mirka, “İçeriye bir duman kokusu geldi. O esnada yangın dedektörü ötmeye başladı. Biz kapıyı açar açmaz ateş zaten üzerimize geldi dumanıyla beraber, o panikle arka taraftan kendimizi attık. Caddeye inip insanlara haber vermeye çalıştık. O esnada zaten can pazarı yaşanıyordu. İnsanların çığlıkları hala aklımızdan çıkmıyor.” dedi.
Camdan arabanın üzerine 3. kattan atlayan ve yoğun bakımda olan arkadaşıyla yangından 1-2 saat önce sohbet ettiklerini anlatan Mirka, “Güzel şeylerden bahsediyorduk, sonra bu acı hadise yaşandı. Faillerin bulunmasını istiyoruz sadece.” diye konuştu.
Bina sakinlerinden Lokman Akman da o gece yaşadıklarına ilişkin şunları kaydetti:
“O gece duman dedektörü biraz geç uyardı ama bir koku vardı. Biz kapıyı açtığımızda dumanlar üzerimize üzerimize geldi. Önden atlamayı planladık ama yüksek gördüğümüz için arkaya gittik. Kararımızı değiştiremeden duman içeri sardı, alevler geliyordu, atladık. Benim çenem yarıldı, kuzenimin kuyruk sokumu kırıldı. Arkadaşımızın da ayağı yaralandı, şu an ameliyata girecek. Arabanın üzerine atlayan arkadaşımız yoğun bakımda. Bebeği ile şu an hayattalar, onlara sağlık diliyorum, ölenler için başsağlığı diliyorum.”
Akman, “Yetkililerden isteğim kesinlikle bu kundaklama olayının çözülmesi. Bu olayda ikisi çocuk 4 insan öldü. Sadece üzülmekten başka elimizden bir şey gelmiyor.” dedi.
Saffet Öztürk de “İlk başta ön camdan atlamaya çalıştım. Yangın yeni başlamıştı henüz itfaiye yoktu. Arka tarafa banyoya koştum, oradan yandaki binanın balkonuna atlayarak kendimi kurtardım. Uykudaydım, dumanın etkisiyle, çok hafif de alarm çaldı ondan uyandım.” ifadelerini kullandı.
Olayın aydınlatılmasını istiyorlar
Solingen Wald Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) Eyüp Sultan Camisi Dernek Başkanı Ruhan Canol ise bulundukları şehirde ikinci kez kundaklama olayının yaşanmasından dolayı çok üzgün olduklarını belirtti.
Canol, şunları kaydetti:
“Solingen’de biz 1993 yılında da aynı şeyi yaşadık. Yine aynı şekilde 31 yıl sonra Solingen şehrinin isminin anılması çok üzücü bir şey. Burada kısa süre içinde gelişen yangında 4 kişi can verdi. Çok üzücü, bunlar bizim vatandaşımız, kendi insanımız, hiçbir şey olmasa insan bunlar, iki çocuk, iki büyük insan. Elbette bizler sivil toplum kuruluşu olarak bu tür olayların kısa süre içinde aydınlatılması ve bir daha böyle olayların vuku bulmamasını istiyoruz. Bizler, Solingen’de yaşıyoruz ve burada ikinci kez böyle bir olay oluyor. Bu tür olaylar karşısında hem cami hem Türk toplumu olarak çok üzülüyoruz ve korku içinde yaşıyoruz.”
Olay
Almanya’nın Solingen kentinin Höhscheid semtindeki 4 katlı binada çıkan yangında aynı aileden 2’si çocuk olmak üzere Türk asıllı Bulgaristan vatandaşı 4 kişi hayatını kaybetmiş, 2’si ağır 9 kişi de yaralanmıştı.
Wuppertal Savcılığınca yapılan açıklamada, incelemenin ardından hazırlanan ön raporda, yangının kundaklama sonucu çıktığı belirtilmişti.
Bilirkişi raporuna göre, 24 Mart’ı 25 Mart’a bağlayan gece meydana gelen yangının, eski binanın merdiven boşluğunda başladığı ve “baca etkisi”yle 5 dakika içinde çatıya sıçradığı ifade edilmişti.
Ahşap merdiven boşluğunda bazı kalıntıların bulunduğu, bu kanıtlara göre yangının kasten kundaklama sonucu çıkarıldığı sonucuna varıldığı kaydedilmişti.
Wuppertal Savcısı Heribert Kaune-Gebhardt, yaptığı açıklamada, ellerinde olayla ilgili “yabancı düşmanlığı saiki olduğunu gösteren” bir kanıt bulunmadığını belirtmişti.
Solingen faciası
Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletindeki Solingen kentinde 29 Mayıs 1993’te Genç ailesinin Untere Werner Caddesi’ndeki evleri kundaklanmış, saldırıda Gürsün İnce (28), Hatice Genç (19), Gülüstan Öztürk (12), Hülya (9) ve Saime Genç (5) hayatını kaybetmişti.
Yakalanan failler Markus Gartmann, Felix Köhnen, Christian Reher ve Christian Buchholz, hapis cezalarını çektikten sonra tahliye edildi. Kimlikleri gizli tutulan saldırganlar, yaşamlarını Almanya’da sürdürüyor.
]]>Aylar süren uyarılardan sonra, BM’nin desteğiyle hazırlanan bir rapor, Gazze’deki insani facianın, insan eliyle oluşturulan bir açlık felaketine yol açtığını kanıtlayan net istatistikler sundu.
Rapor, İsrail üzerindeki Filistinli sivilleri korumak ve ihtiyaç sahiplerine yeterli insani yardıma izin vermek gibi yasal sorumluluklarını yerine getirme baskısını artırdı.
BM’nin en üst düzey insan hakları yetkilisi Volker Türk, BBC’ye yaptığı açıklamada, suçun büyük kısmının İsrail’de olduğunu söyledi ve İsrail’in Gazze’de açlığı bir savaş silahı olarak kullandığına dair “makul” bir argümanın söz konusu olduğunu anlattı.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Türk, niyetin bu olduğu da kanıtlanırsa, açlığın silah olarak kullanılmasının savaş suçu anlamına geldiğini belirtti.
Başbakan Benyamin Netanyahu’nun Likud Partisi’nden üst düzey liderlerinden İsrail Maliye Bakanı Nir Barkat, Türk’ün uyarılarını “Tam bir saçmalık ve söylenmesi tamamen sorumsuzluk olan şeyler” diye tanımladı.
Barkat da, İsrail kabinesindeki diğer isimler gibi, İsrail’in ABD’nin ve dünyanın geri kalanının sunduğu tüm yardımların geçişine izin verdiğinde ısrarcı oldu. İsrail ayrıca, “Hamas istediğini aldıktan sonra geriye kalanları BM’nin dağıtamadığını” savunuyor.
Ancak Refah sınırının Mısır tarafında, Gazze’de çok ihtiyaç duyulan yardımlarla dolu kamyon kuyruğu uzuyor. Bir dizi karmaşık ve bürokratik kontrolü geçtikten sonra, İsrail üzerinden Gazze’ye girebiliyorlar.
Yeterli yardım gitmemesi yüzünden, Ürdün ve aralarında ABD ve İngiltere’nin de bulunduğu diğer ülkeler havadan paraşütle yardım atmak zorunda kaldı. Bu, insani yardım dağıtımındaki en etkisiz yöntem.
Havadan atılan yardımlardan bir parça alabilmek isteyen yerdeki Filistinliler, denize düşen yardımlara doğru yüzmeye çalışırken boğuldular ya da düşen yardım paraşütlerinin altında kaldılar.
ABD Donanması ayrıca, denizden yardım ulaştırılabilmesi amacıyla geçici bir iskele inşa etmek üzere bir istihkam filosu yolluyor.
İsrail, Gazze’ye karadan yardım yolunu tam anlamıyla açık tutsaydı ve Gazze’nin kuzeyine sadece yarım saatlik mesafede bulunan Aşdod’daki modern yük limanından yardım dağıtımına izin verilseydi, bunların hiç birine gerek kalmayacaktı.
Türk, Cenevre’deki söyleşimizde, İsrail’in yardım dağıtımını yavaşlattığına ya da engellediğine yönelik kanıtların ortaya çıktığını belirtti.
Türk, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrailli siviller ve askerlere karşı, cinayet, tecavüz ve adam kaçırma da dahil saldırısını kınadı.
Ancak Türk, savaşın hiçbir tarafının hesap vermekten kaçmaması gerektiğini ve buna Gazze’de ihtiyaç duyanlara yönelik yardıma herhangi bir engelin de buna dahil olduğunu vurguladı.
Volker Türk, “İnsani yardımla uğraşan çalışma arkadaşlarımız bize çok fazla bürokrasi olduğunu söylüyorlar. Engeller var, engellemeler var. İsrail ciddi bir şekilde suçlu” dedi.
“Sadece gerçeklerin çok açık olduğunu söyleyebilirim. Evet, anlıyorum, yardımların kontrol edilmesi gerekiyor ama bunun yapılması günler süremez.
“Bir acil durumda makul olmayan her tür talebi masaya koyarsanız, şu soru gündeme gelir: Şu anda gördüğümüz tüm kısıtlamalara bakıldığında, açlığın bir savaş silahı olarak kullanılıyor ya da kullanılmış olduğuna dair makul bir iddiada bulunulabilir mi?”
Gazze’deki insani faciayla ilgili kaygılar, geçen hafta bir dizi harita, tablo ve istatistikle birlikte yayımlanan raporla derinleşti. Raporla, İsrail’in müttefiklerinden gelen uyarılar yoğunlaştı. İsrail’e, sivilleri ya patlayıcılar ya da açlık nedeniyle ölümden korumak için savaşma biçimini değiştirmesi gerektiği söylendi.
IPC diye de bilinen saygın uluslararası kuruluş Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması’nın yaptığı son çalışmaydı.
IPC, hükümetlere, BM’ye ve yardım kuruluşlarına, açlığın seviyesinin belirlenebilmesi için veriler sunuyor. Raporun başlığı da çarpıcı: “Gazze Şeridi: 1,1 milyon kişi, nüfusun yarısı feci gıda güvensizliği yaşarken, açlığın eli kulağında.”
Çalışmada, bir ateşkes olmaz ve Gazze’ye yardım akmazsa, açlık faciasının önümüzdeki sekiz hafta içinde her an gelebileceği vurgulandı.
İsrail’in saldırılarından sonra, Gazze’de hala açık kalabilen birkaç hastaneden birine hasta ve aç çocuklarını götürebilen Filistinli anne ve babaların istatistikleri görmeye ihtiyacı yok. Haftalardır, aylardır çocuklarını besleyemiyorlar ve giderek kötüleşmelerini izlemek zorunda kalıyorlar.
Gazze hasta olunacak bir yer değil. BBC’ye çalışan Filistinli serbest bir gazetecinin hastaneye getirdiği kız çocuğu yatakta bilinci yarı açık bir şekilde yatıyor.
Nura Muhammed’in akciğer ve karaciğer fibrözü var. Bu hastalıklar, barış dönemlerinde bile ölümcül olabiliyor. Savaş başladığından bu yana süren kötü beslenme ve doğru tıbbi bakıma ulaşamadığı için, durumu hızla kötüleşiyor.
Annesi “Kızım hareket edemiyor” diyor.
“Kansızlık var, hep uyuyor ve yiyecek besleyici hiçbir şey yok.”
Nura en azından hastaneye ulaşabildi. Yardıma tam bağımlı hale gelen 1 milyondan biraz fazla Gazzeli bu seçeneğe sahip olmayacak.
Gazze’deki insani facianın kanıtları her yerde. Hastanede çektiğimiz fotoğraflardaki çocukların eklemlerinde şişme, kol ve bacaklarda kas kaybı yüzünden incelme ve deri iltihabı görülüyor. Bunların hepsi, akut yetersiz beslenmenin klasik belirtileri.
İsrail, BM Güvenlik Konseyi’nin derhal ateşkes talep eden kararını dikkate almadı.
İsrailli Bakan Nir Barkat, Hamas’ı tamamen yok etme ve 7 Ekim’de rehin alınanları kurtarma amaçlarının önüne hiçbir şeyin geçmeyeceğini söyledi.
Barkat, dünya genelindeki müttefiklerinin İsrail’in stratejik amaçlarını desteklediğini belirtti. Ancak başta ABD Başkanı Joe Biden olmak üzere, birçok dostunun İsrail’in savaş yöntemlerini beğenmediğine dikkat çektiğimde Barkat net konuştu.
“Yapacak bir şey yok. Savaşı bitireceğiz. Hamas teröristlerini öldürmek ve sivil kaybını olabildiğince azaltmak için elimizden geleni yapacağız.”
“Kusura bakmayın ama şeytanla savaşıyoruz ve dünyanın Hamas’ı haritadan silene kadar şeytanla savaşmamıza yardımcı olmasını bekliyoruz.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Türk İsrail’den gelen eleştirilere kısa ve öz bir yanıt verdi.
“Onlara söyleyebileceğim tek şey, uluslararası bir konsensüs oluşuyor, eskiden yoktu belki ama, şu anda net bir şekilde var. Buna, insani durum hakkındaki BM Güvenlik Konseyi kararı da dahil.”
“İnsan hakları durumu o kadar trajik ki, derhal ateşkes gerekiyor. Benim bunlara yanıtım bu.”
]]>Kamacı, AA muhabirine, Diyarbakır’dan Gazze’ye nasıl gönüllü geldiğine ve Gazze’deki çalışmalarına ilişkin açıklamada bulundu.
Gazze’ye Ürdün Rahma Derneği ve Avrupa Filistinli Hekimler Derneğinin organizasyonuyla, 25 kişilik ekiple Mısır’daki Refah Sınır Kapısı’ndan ulaştıklarını belirten Kamacı, buraya kendisini getiren şeyin hem inancı hem de insani ve vicdani sorumluluğu olduğunu söyledi.
Kamacı, Gazze Avrupa Hastanesi’nde çalıştıklarını, Gazze’deki hastanelerin çoğunun yıkık durumda olduğunu dile getirerek, “Ameliyat yapılabilen iki-üç hastane var. Burada şartlar çok kötü, ameliyathane salonları kısıtlı, acil hastalar çok fazla. Her gün acile onlarca yaralı getiriliyor. Bunlardan en acil, hayati riski en yüksek olanlara müdahale edilebiliyor. Acil olmayan ameliyatlar, hem ameliyat salonunun olmaması hem de tıbbi malzeme stoklarının sınırlı olması nedeniyle acil hastalara saklanmak üzere bekletiliyor, sadece acil ameliyatlar yapılabiliyor.” ifadelerini kullandı.
“Kimsenin dilinden ‘elhamdülillah’ lafı düşmüyor”
Kamacı, çocukların gıda, hijyen, sağlık, açlık-susuzluk, evsizlik ve güvenlik problemleri yaşadıklarına dikkati çekerek, Gazzelilerin gıda yardımından çok savaşın durdurulmasını talep ettiklerini anlattı.
“Dünyanın görebileceği en büyük sıkıntılar şu an burada, Gazze’de ama kimsenin dilinden ‘elhamdülillah’ lafı düşmüyor. Bu, çok ilginç. Çocuklar ve büyükler artık bu travmayı normalleştirmişler. Bir yandan bombalar yağarken, sesleri kulaklarımızı tırmalarken tepki bile vermiyorlar. 6 ay boyunca her gün insan bomba sesi duyarsa artık ona tepkisizleşir. Bomba sesi geliyor ama insanlar normal hayatına, yapacağı işe devam ediyor. Burada travma artık kabullenilmiş bir şey.” ifadelerini kullanan Kamacı, Gazze’deki hastanelerin çoğunun saldırılardan dolayı kullanılamaz halde olduğunu söyledi.
Kamacı, burada bulunmanın televizyonda izlemekten farklı olduğunu kaydederek, “Sağlıkçıyız, alışkınız bu işlere ama ona rağmen hakikaten insanın yüreğinin kaldırmayacağı manzaralar var.” dedi.
Yanlarında getirdikleri tıbbi malzemelerle günü kurtarabildiklerini söyleyen Kamacı, tıbbi malzeme ihtiyacının olduğunu vurguladı.
Hastanenin iç koridorlarının ve çevresinin tamamen evsiz insanlarla dolu olduğunu anlatan Kamacı, koridorlarda yerlere atılmış minderlerin bulunduğunu, insanların bir kilimin üzerinde burayı ev haline getirdiklerini söyledi.
Hastanede elektrik ihtiyacının jeneratörlerle sağlandığını, hastane dışında hiçbir yerde elektriğin olmadığını belirten Kamacı, temiz suya erişim probleminin bulunduğunu ve salgın hastalıkların görüldüğünü dile getirdi.
Kamacı, şöyle devam etti:
“Buradan Türkiye’deki ve dünyadaki meslektaşlarıma bir çağrıda bulunmak istiyorum: Özellikle sağlıkçı olarak burada ciddi sağlıkçı, uzman hekim ve tıbbi malzemeye ihtiyaç var. Gelebilme imkanı olanlar, özellikle travma cerrahisi konusunda uzman hekimler, buraya gelip hizmet etmeye, gelemeyenler tıbbi malzeme toplayıp göndermeye çalışsınlar.”
“En çok acile gelen ve kayıp verdiğimiz maalesef çocuklar”
Gazze’ye gitmek isteyen çok sayıda Türk hekimin bulunduğunu belirten çocuk cerrahisi uzmanı Kamacı, “Buraya gelmeye gönüllü, şu anda hazır yüzlerce hekim mevcut. Hazırda bekliyor. Listeleri hazır. ‘Yeter ki bize yolları açsınlar.’ diyen yüzlerce bekleyen hekim arkadaşımız var.” ifadelerini kullandı.
Kamacı, Birleşmiş Milletlerin kalıcı ateşkes için daha aktif çalışması, İsrail’e baskı yaparak savaşı durdurmaya yönelik adımların atılması gerektiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Onlar (İsrail), bir tane bombayla yüz kişiyi yaralıyorlar. Biz, yüz kişi toplanıp 10-15 beş hastayı ancak tedavi edebiliyoruz, ameliyat edebiliyoruz. Birçoğu da enkaz altında kalıp ölüyor maalesef. O yüzden eğer bir çözüm isteniyorsa savaşın durdurulması lazım.
Burada sadece insanlar değil aynı zamanda insanlık öldürülüyor. En fazla çocuklar öldürülüyor. Savaşın en fazla ancak yetim sayısının belki en az olduğu yer Gazze olabilir çünkü çocuklar yetim kalamıyor, ölüyorlar. En çok acile gelen ve kayıp verdiğimiz maalesef çocuklar.”
]]>Haklarında tutuklama kararı verilen zanlıların ciddi şekilde darp edildikleri görülüyordu.
İşkence içeren sorgulama anlarına ait videoların Rus güvenlik güçleri tarafından sızdırıldığı bildiriliyor. Şüphelilerden en az birine elektrik verildiğine yönelik haberler de çıktı.
Yüzünde büyük bir şişlik olan Şemseddin isimli saldırı şüphelisi, diğer iki vatandaşını saldırıya dahil etmekle de suçlanıyor.
25 yaşındaki Şemseddin’in ailesinin Tacikistan’da yaşadığı bölgeyi ziyaret ettim.
Ailenin evi, başkent Duşanbe’nin yaklaşık 40 km kuzeybatısındaki Loyob adlı bir köyde bulunuyor.
Bu köydeki gençler çoğunlukla tarım ve inşaatçılık yapıyor.
Köylüler, saldırının hemen ertesi günü, Tacik güvenlik güçlerinin köye geldiğini ve Şemseddin’in babasının sorguya götürüldüğünü anlatıyor.
İsminin açıklanmasını istemeyen bir köylü, bana, Şemsiddin’in, Rusya’ya altı ay önce göç ettiğini söyledi.
Aynı köyden daha önce de çok sayıda kişi Rusya’ya çalışmaya gitti.
Birçok Tacik, ülkedeki düşük ücretlerden ve yüksek işsizlikten Rusya’ya giderek kurtulmaya çalışıyor.
Tacik yetkililere göre geçen yıl Rusya’ya 652 binden fazla kişi gitti. Ancak Rus yetkililer bu sayının milyonlar olabileceğini kaydediyor.
Aynı köylü Şemseddin’in üç ay sonra Rusya’dan Türkiye’ye gittiğini ve Mart ayı başlarında Rusya’ya döndüğünü söylüyor.
Birçok Tacik vize parası ödememek için bu yönteme başvuruyor.
Köyde konuştuğum kişiler, 25 yaşındaki Şemseddin’in böyle bir “terörist saldırı” gerçekleştirebileceğine inanmıyorlar.
Şemsiddin’in internette sorguya çekildiği görüntüleri izlediğini anlatan bir köylü, “Güvenlik memurları onu o kadar dövmüş ve işkence etmiş ki, Lenin’in öldürdüğünü bile söyleyebilirdi” diyor.
Rus güvenlik servisleri tarafından sızdırıldığı düşünülen üç dakikalık bir videoda, Şemseddin saçından tutularak bir askerin çizmesine bastırılıyor.
Rusça konuşan genç erkek, Moskova’daki saldırıyı 500.000 ruble (4.200 sterlin) karşılığında gerçekleştirdiğini söylüyor.
Tacikistan Cumhurbaşkanı İmamali Rahman, saldırıyı “utanç verici ve korkunç bir olay” olarak tanımladı ve anne babalara çocuklarını radikal grupların etkisinde koruma çağrısı yaptı.
Rahman “Tacik ulusunun itibarını lekelemesine izin vermeyin” ifadesini de kullandı.
IŞİD, Moskova katliamının sorumluluğunu üstlendi ve kendi kanalları üzerinden olayın videosunu yayınladı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, cihatçılara Batı ve Ukrayna istihbaratının yardım ettiğini iddia ediyor. Kiev yönetimi ise bu iddiayı “saçmalık” olarak tanımlıyor.
Tacik lider Rahman, saldırıyı kınamak için Pazar günü Putin’le telefonda görüştü ve konuşmada “Teröristlerin milliyeti, vatanı ve dini yoktur” mesajını verdi.
Ancak Rusya’da Orta Asya kökenli göçmenlere karşı sesler yükseliyor.
Putin’in önemli bir müttefiki olan Rus siyasetçi Sergey Mironov, “ulusal güvenliği güçlendirmek” için Orta Asya ülkelerinden gelen insanlara vize uygulanması çağrısı yaptı.
İŞİD Tacikleri nasıl örgüte katıyor?
Son yıllarda IŞİD’e katılan Tacik vatandaşlarının çoğu, Rusya’da çalışan göçmen işçilerden oluşuyor. Örgütün bu işçilere sosyal medya veya Telegram gibi mesajlaşma uygulamaları aracılığıyla ulaştığı ifadelere yansıdı.
IŞİD’e katıldığını itiraf eden bazı kişiler sosyal medya üzerinden kendilerine para vaat edilerek yaklaşıldığını iddia etti.
Tacik hükümeti, örgütün en güçlü olduğu 2014-2016 yılları arasında IŞİD’e katılan 2 bin vatandaşının çoğunun Rusya’da örgüte katıldığını savunuyor.
Duşanbe merkezli düşünce kuruluşu Afganistan Araştırmaları Merkezi’’nin direktörü Kasım Şah İskandarov, Orta Asya ülkelerinden Rusya’ya giden göçmen işçilerin radikal grupların etkisine girmeye daha yatkın olduğunu düşünüyor.
İskandarov, IŞİD’in, hem Taciklerin hem de Rusların vizesiz seyahat edebildiği Türkiye’de örgüte üye kazandırmaya çalıştığını da savunuyor.
Göçmen işçiler Rusya’ya girdikten sonraki üç ay içinde oturma ve çalışma iznine başvurmaları gerekiyor. Bu iznin maliyeti yaklaşık 430 dolar.
Bazı göçmenler, üç aylık süre dolmadan Rusya’dan ayrılarak, giriş çıkış yapmak için Türkiye’ye gidiyor.
İskandarov, IŞİD’in ana üssünün Afganistan’da olduğuna ve birçok Tacik’in orada “beyninin yıkandığına” inanıyor.
Afganistan’ın rolü
Tacikistan’ın Afganistan’la sınırı bulunuyor.
Raporlar, Taliban’ın Ağustos 2021’de iktidarı yeniden ele geçirmesinden bu yana Afganistan’da IŞİD ve El Kaide gibi örgüt ve grupların varlığının güçlendiğini gösteriyor.
Birleşmiş Milletler’in konu ile ilgili raporunda, Afganistan’daki ‘terörist gruplar bölgesel güvenliği baltalayan bir faktör” olarak değerlendiriliyordu.
Tacikistan 6 eski Sovyet Cumhuriyeti ile birlikte bir askeri ittifak olan Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün üyesi.
Rusya’nın girişimi ile kurulan ittifakta, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, ve yakın zamanda üyeliğini askıya alan Ermenistan yer alıyor.
Örgüt geçen ay, Tacikistan’ın güney sınırlarındaki IŞİD savaşçılarının sayısında bir artış gözlemlediğini açıklamıştı.
Askeri ittifaka göre, radikal gruplara ait eğitim kampları ağı genişliyor ve yabancı savaşçıların çoğunluğu Afganistan’ın Tacikistan sınırındaki kuzey bölgelerinde yoğunlaşıyor.
Tacik bağlantılı IŞİD saldırıları:
]]>BAYBURT – Ramazan ayının manevi huzurunun hissedildiği Bayburt’ta, asırlık camilerde hatim geleneği Bayburtlu vatandaşların yoğun katılımıyla devam ettiriliyor. Gecesi namazla, gündüzü Kur’an’la geçen Ramazan günlerinde vatandaşlar mukabele geleneğini yaşatma gayreti içerisinde olduklarını söylediler.
Asırlardır zamana meydan okuyan, Selçuklu mimarisinin en önemli eserlerinden biri olan Tarihi Ulu Cami’de sabah, öğle ve ikindi vakitlerinde Kur’an-ı Kerim okunuyor, hatim geleneği Bayburtlu vatandaşlar tarafından özenle yaşatılıyor.
Anadolu Selçuklu Sultanı 2. Gıyaseddin Mesud tarafından yaptırılan ve günümüze ulaşan asırlık Ulu Cami, vatandaşların en çok tercih ettiği camilerden biri olarak göze çarpıyor. Cuma camisi ve selatin cami olarak hizmet veren Selçuklu yadigarı Tarihi Ulu Cami başta olmak üzere şehirdeki cami ve Kur’an kurslarında hatim geleneği Bayburtlu vatandaşların yoğun ilgisiyle yaşatılmaya çalışılıyor.
Sabah, öğlen ve ikindi vakitlerinde okunan hatimlere ise Bayburtlular yoğun ilgi göstererek, asırlık camiyi boş bırakmıyorlar. İkindi namazı için camiye koşan vatandaşlar, kılınan namazın ardından caminin imam hatipleri tarafından okunan Kur’an ile Ramazan ayında hatimlerini tamamlıyorlar.
Asırlık camide kadim geleneği yaşatma gayreti içerisinde olduklarını söyleyen, Kadir İşcan isimli vatandaş, “Atadan, dededen, babadan bugüne kadar gelen asırlık geleneğimizi, hatmi şerifimizi Ulu Cami’de dinliyoruz. Çalıştığım günlerde sosyal medya üzerinden Zülküf hocamı dinliyorum. Namazdaki cemaat gibi, muhteşem bir kalabalık var. Bayburt’un tarihi camisine, bu uhrevi ortama bütün dostlarımızı, hemşehrilerimizi sabah, öğlen, ikindi vakitlerinde cüz dinlemeye davet ediyorum” dedi.
“Atalarımızdan, dedelerimizden görevi devraldık”
Ebediyete intikal eden atalarından görevi devralarak camileri boş bırakmadıklarını belirten Hüseyin Özdener, “Genellikle vakit namazları için geliyoruz, Ulu Cami’nin manevi bir iklimi var. Burada bayağı bir eski insanlar namaz kıldılar, şimdi sıra bizde. Ulu Cami’yi seviyoruz, güzel bir iklimi var” diyerek konuştu.
Camileri bir an olsun boş bırakmıyorlar
Günlerin namaz, Kur’an ve mukabeleyle geçtiğini, Ramazan’ın Bayburt’ta bir başka yaşandığını ve camileri bir an olsun boş bırakmadıklarını vurgulayan cami cemaatinden bir vatandaş, “Her gün camimize sabah namazı muhakkak gelirim. Yatsı, öğle, akşam namazlarımı kılar giderim. Cüzümü dinlerim, akşama da iftar eder, geri namaz kılmaya gelirim. Vakit böyle geçiyor” ifadelerini kullandı.
Asırlık gelenek Bayburtlulara emanet
33 yıldır Ulu Cami’nin İmam Hatibi olan Zülküf Kocabey, Bayburtluların asırlık geleneğe sahip çıktıklarını bildirerek, “33 yıldır bu caminin imam hatipliğini yapıyorum. Camimiz bin 227 yılında Selçuklu sultanlarından 2. Gıyaseddin Mesud döneminde yapılmıştır. Tarihi Ulu Camii aynı zamanda bir Cuma camisidir, Selatin camidir. Özellikle Ramazan ayında yoğun bir cemaatimiz olur. Hatim geleneği öteden beri devam ettiği için sabah, öğle ve ikindi hatim okunur. Bu şekilde bizler de hatim geleneğimizi devam ettiriyoruz. Camimize hatim dinlemeye gelen çokça kardeşlerimiz var. Tüm kardeşlerimizin Ramazan-ı Şerifini tebrik ederim, bu vesileyle günahlarımızdan arınmış bir şekilde bayrama kavuşmayı Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum” şeklinde konuştu.
” Doğu Türkistan’a, Gazze’ye dualarımızda yer vermeyi unutmayalım”
Çin zulmüne uğrayan Doğu Türkistan ve işgalci İsrail’in aylardır bombaladığı Gazze’ye hatimden sonra dua ettiklerini, herkesin de bu mübarek ayda dua etmesi gerektiğini hatırlatan Kocabey, “Özelikle dünyanın dört bir yanındaki masumlara, mazlumlara Cenab-ı hak yardım etsin. Doğu Türkistan ve Gazze’yi unutmayalım, kardeşlerimize dua edelim, dualarımızda yer verelim. Ramazan ayında iyiyi, güzeli düşünerek orucumuzu tutmak bizi daha da olgunlaştırır, ahlaki bakımdan olgunlaştırır diye düşünüyorum. Herkesin Ramazan-ı Şerifini tebrik ediyor, bayramın hayırlara vesile olmasını yüce Allah’tan temenni ediyorum” sözlerini kullandı.
]]>Denizin derinliklerindeki madenler aynı zamanda askeri teçhizat ve silah üretiminde de kullanılabilir nitelikte.
Henüz deniz tabanından maden çıkarılabilmiş değil. Ancak aralarında Çin, Hindistan ve Rusya’nın da bulunduğu ülkelerdeki özel şirketler ve devlet kurumları, buralardaki hakları güvence altına almak için yarış halinde.
Kuzey Pasifik Okyanusu’ndaki Clarion-Clipperton Bölgesi, Kuzey Atlantik Okyanusu’ndaki Orta Atlantik Sırtı, Hint Okyanusu ve Kuzeybatı Pasifik’teki bazı bölgeler için BM’ye bağlı Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi’ne (ISA) lisans başvurusu yapıldı.
ABD ise benzer bir araştırmayı kendisine ait sınırlar içinde yürütüyor. Bunun nedeni BM Deniz Hukuku Sözleşmesini onaylamamış olmaları.
Şu ana kadar ISA tarafından verilen 31 araştırma lisansından 17’si Hawaii ve Meksika arasındaki Clarion-Clipperton kırılma bölgesinde yer alıyor. Burada manganez, kobalt, nikel ve bakır açısından zengin, patates şeklindeki polimetalik yumrular aranıyor.
Lityum ve grafit dahil bu ve diğer madenler, elektrikli araçlarda, güneş panellerinde, rüzgar türbinlerinde ve enerji depolayan pillerde kullanılmaktadır.
Bu madenlere neden bu kadar talep var?
Derin deniz madenciliğine olan ilgi, temiz enerjiye bağlı yönelimle birlikte arttı.
Uluslararası Enerji Ajansı’na göre, elektrikli araçlar, fosil yakıtla çalışan atalarına göre altı kat daha fazla minerale ihtiyaç duyuyor. Benzer şekilde açık deniz rüzgar tribünleri de elektrik üretmek için doğalgaz santrallerinden 12 kat daha fazla metal ve minerale ihtiyaç duyuyor.
Dünya Bankası, oluşan talebi karşılamak için, çıkarılan maden miktarının 2050 yılına kadar beş kat artması gerekeceğini öngörüyor.
Bu, rüzgar, güneş ve jeotermal enerji ile enerji depolama için gerekli, üç milyar tondan fazla mineral ve metal anlamına geliyor.
Derin deniz madenciliği yanlıları, geleneksel madenciliğin talebi karşılamayacağını savunuyor ve aşırı çıkarma nedeniyle maden kalitesinin düşüklüğüne işaret ediyor.
Ancak derin deniz madenciliği üzerinde de çevre eksenli tartışmalar var.
Şu anda az sayıda ülke, temiz enerjide kullanılan kritik madenlerin, karada üretimine hakim durumda bulunuyor.
Lityum üretiminde Avustralya, bakırda ise Şili zirvede yer alıyor.
Çin ağırlıklı olarak akıllı telefonlar ile bilgisayar gibi ileri teknoloji ürünlerinde kullanılan grafit ve nadir elementlere yöneldi.
Kongo Cumhuriyeti, Endonezya ve Güney Afrika, kobalt, nikel, platin ve iridyum pazarlarındaki büyük oyuncular.
Çin’in derin denizlere dalışı
Çin aynı zamanda giderek artan şekilde, bu madenleri kendi sınırları dışında çıkarmaya yönelik adımlar atıyor. Bu da Pekin’in jeopolitik rakipleri arasında endişe yaratıyor.
Çin gözünü derin deniz araştırmalarına da dikti.
BM’nin yetkili kurumunun verdiği madencilik lisanslarından beşini Çin aldı. Bu, bir ülkenin aldığı en fazla lisans olarak dikkat çekiyor.
Hindistan’ın da iki lisansı var ve iki tane daha için başvuruda bulundu. Rusya’nın dört lisansı var ve bir lisansı da başka ülkelerle paylaşıyor.
Veri toplama şirketi Horizon Advisory’nin kurucu ortağı Nathan Picarsic, “Kritik minerallerin çıkarılması, işlenmesi ve kullanılmasına yönelimin, jeopolitik gerilimler ile enerji dönüşümü süreci ile hızlandığını” söylüyor.
Ancak asıl jeopolitik kaygı, Çin’in, tedarik zincirine daha girmeden önce bu madenleri işlemedeki payı üzerineydi.
Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’na göre Çin, şu anda rafine doğal grafit ve disprosyum tedarikinin %100’ünü, kobaltın %70’ini ve işlenmiş lityum ve manganezin neredeyse %60’ını kontrol ediyor.
Ayrıca Pekin, bu değerli madenlerin işleme teknolojilerinin ihracatına yönelik de çeşitli yasaklar getirdi. Çin, bunun ülkenin ulusal güvenliğini ve çıkarlarını korumak için yapıldığını açıklıyor.
Ülke, Aralık 2023 itibariyle elektrikli araçlarda, rüzgar türbinlerinde ve diğer bazı elektronik cihazlarda kullanılan nadir maden temelli mıknatısların üretim teknolojisinin ihracatını yasakladı.
ABD Enerji Bakanı Jennifer Granholm, Ağustos 2023’teki bir temiz enerji zirvesinde, “Piyasa gücünü siyasi kazanç için silah olarak kullanmaya istekli bir tedarikçiyle karşı karşıyayız” diyerek gerginliği gözler önüne serdi.
Bundan iki ay önce ABD Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komisyonu, Pentagon’a ülkenin derin deniz madenciliği ile bu madenleri işleme kapasitesini inceleme talimatı vermişti.
Komisyon, Çin bu değerli madenleri çıkarma hakları konusundaki artan girişimlerine işaret ederek, ABD’nin kritik ve stratejik madenler konusunda dışa bağımlılığını azaltacak stratejik adımlar atması gerektiğini savunmuştu.
ABD, 2022 yılında, Avustralya, Kanada, Finlandiya, Fransa, Almanya, Japonya, Kore Cumhuriyeti, İsveç, İngiltere ve Avrupa Komisyonu ile birlikte Maden Güvenliği Ortaklığı’nı başlattı. Bu kulübe sonrasında İtalya ve Hindistan da katıldı.
Okyanus madenciliğine yönelik uyarılar neler?
BM’nin yetki lisansı veren kurumu ISA, henüz düzenlemeler üzerinde çalıştığı için derin deniz madenciliği başlamış değil.
Bu arada bazı bilim insanları ve okyanusların güvenliği konusunda kampanya yürüten bazı örgütler, derin deniz madenciliğinin yaratabileceği ekolojik etkiler konusunda uyarıda bulunuyorlar.
Kaliforniya Üniversitesi’nde oşinografi ve deniz ekolojisi alanında çalışan Profesör Lisa Levin, alanında seçkin bir isim olarak anılıyor.
Levin’in şu uyarıyı yapıyor:
“ISA son düzenlemeleri muhtemelen gelecek yıl tamamlandığında, halen okyanusların derinliklerindeki biyoçeşitliliğin bu tür madencilikten nasıl etkilenebileceği konusunda bilgi eksikliklerimiz olacak”
Aralarında Brezilya, Kanada, Kosta Rika, Finlandiya, İsviçre ve Vanuatu’nun da bulunduğu yaklaşık 20 ülke, derin deniz madenciliğinin, deniz ekosistemi üzerindeki potansiyel etkileri hakkında daha fazla araştırma yapılana kadar durdurulmasını istedi.
Buna rağmen Norveç parlamentosu Ocak ayında Kuzey Kutbu bölgesindeki sularda araştırma yapılmasını onayladı.
Birçok ülke deniz tabanını büyük bir olanak olarak görüyor.
ISA sekreterliği, üye ülkelerin, “yeşil enerjiye geçiş ve yeşil teknolojiler için derin deniz yatağı potansiyelinin giderek daha fazla farkına vardıklarını” açıklıyor.
Clarion-Clipperton bölgesinde araştırma yapan Kanadalı The Metals Company’den Gerard Baron, “nüfus bakımından dünyanın en büyük üç ülkesinin, mevcut jeopolitik durumda derin deniz kaynaklarının potansiyeline odaklanmasının deniz tabanı madenlerine olan ilgiye yeni bir ivme kazandırdığını” savunuyor.
Kampanyacılar ise ülkeler arasında kızışan rekabetin arkasında derin deniz madenciliği şirketleri olduğunu öne sürüyor.
Greenpeace’in ‘Derin deniz madenciliğini durdurun’ kampanyasının direktörü olan Louisa Casson şunları söylüyor:
“Jeopolitik gerilimleri körükleyerek ve tedarik zinciri kısıtlamalarından bahsederek, okyanusları maden çıkarmaya açmaları için hükümetlere lobi yapıyorlar. Korku tacirliği yapıyorlar”
Madenciliğin deniz ekosistemlerine neler yapabileceği konusunda bilim camiasının “bilgi açığı”na ilişkin uyarılarına yanıt olarak
ISA ise çevrecilerin bilgi eksikliği endişelerini dile getirmesi karşısında, uluslararası uzmanlarla birlikte çalışıldığı açıklamasını yapıyor. Kurum, bilgi eksikliği bulunduğuna yönelik olarak “bir fikir birliği yok” diyor.
–
]]>IŞİD-H nedir, neyi amaçlıyor?
IŞiD-H, dünya çapında birçok devletin terör listesindeki IŞİD örgütünün bölgesel birimi İŞİD Horasan’ın kısaltması.
Bu birim Afganistan, İran, Pakistan ve Orta Asya’ya odaklanmış durumda.
Horasan ismi de tarihte bu bölgede hüküm süren halifelikten geliyor.
IŞİD-H yaklaşık 9 yıldır aktif ama son aylarda uzandığı geniş coğrafya ve acımasız yöntemleriyle IŞİD’in en tehlikeli birimi olarak öne çıkmaya başladı.
IŞİD-H, örgütün Suriye ve Irak’ta geriye kalan lider kadrosuyla birlikte, Şeriat’ın aşırı katı bir yorumunun uygulandığı, bir hilafet devleti kurmak istiyor.
Afganistan’da iktidardaki Taliban’a ideolojik nedenlerle karşı çıkan örgüt, ara ara, ancak ölümcül saldırılar düzenliyor.
IŞİD-H daha önce hangi saldırıları düzenlemişti?
Örgüt 2021’de Afganistan’ın başkenti Kabil Havalimanı’nda ülkeden kurtartılmak üzere uçak bekleyen kalabalığın arasında bir intihar saldırı düzenlemişti. Saldırı, 170 Afgan ve 13 Amerikan görevlinin ölümüne yol açmıştı.
Bir sonraki sene Kabil’de Rus Büyükelçiliğini hedeflediği saldırıda en az altı kişi öldürüldü ve çok sayıda kişi yaralandı.
Örgüt, ayrım gözetmeksizin doğumhanelere, otobüs duraklarına ve polise saldırılar düzenledi.
IŞİD-H Ocak ayında İran’ın Kirman şehrindeki bir türbeye çifte bombalı saldırı düzenlemiş ve yaklaşık 100 İranlıyı öldürmüştü.
Rusya’da ise sonuncusu 2020’de olmak üzere çok sayıda küçük çaplı saldırı gerçekleştirdi. Rusya’nın Federal Güvenlik Servisi (FSB) daha bu sene saldırı planlarını durdurduğunu açıklamıştı.
Moskova saldırganları kimlerdi?
Rus devlet medyasına göre yakalanan ve suçlu bulunan dört erkeğin hepsi, eski Sovyetler Birliği üyesi Tacikistan vatandaşıydı.
Mahkemeye çıkarıldıklarında dış görünüşlerindeki morluk ve ezikler işkenceye varır derecede sert sorgulandıklarını gösteriyor.
Ancak uluslararası hukuka göre itiraflarının bir önemi olmayacak çünkü insanlar acıyı durdurmak için, yalan yanlış itiraflar dahil, her şeyi söyleyebilir.
Şüphelilerden birinin Mart ayında konser mekanında gözlem yaparken görüldüğüne dair haberler var. Aynı dönemde ABD’nin Rusya’yı kamuya açık bir alanda her an olası bir terör saldırısı olabileceğine dair uyardığı ve Kremlin’in bunları “propaganda” diyerek görmezden geldiği bildirildi.
Saldırganların ikisinin Rusya’ya yakın zamanda ulaştığı da bildirildi. Bu, IŞİD-H tarafından buraya yerleştirilen bir hücrenin uyandırılmasından ziyade bir “tetikçi ekibin” gönderildiği anlamına geliyor.
Neden Rusya’yı hedeflediler?
Bunun farklı nedenleri var.
IŞİD-H dünyanın önemli bir bölümünü düşmanı olarak görüyor. Rusya; ABD, Avrupa, İsrail, Yahudiler, Hristiyanlar, Şiiler, Taliban ve çoğunluğu Müslüman olan ülkelerle birlikte listelerinde ön sıralarda. Örgüt bunları “kafirler” olarak görüyor.
IŞİD’in Rusya’ya düşmanlığı 1990’larda ve 2000’lerin başlarında Rus güçlerinin Çeçen başkenti Grozni’yi yerle bir ettiği Çeçen savaşlarına kadar giriyor.
Daha yakın dönemdeyse Rusya, müttefiki Suriye lideri Beşar Esad ile birlikte Suriye iç savaşına girdi. Rus hava kuvvetleri sayısız isyancı ve sivil hedefi vurdu, çok sayıda IŞİD ve El Kaide bağlantılı milisi öldürdü.
Afganistan’da IŞİD-H, Rusya’yı Taliban’ın müttefiki olarak görüyor. 2022’de Kabil’deki Rus Büyükelçiliğine saldırmalarının temel sebebi buydu.
Diğer yandan ülkede 1979-89 arasındaki 10 yıllık acımasız Sovyel işgalinin de kinini tutuyorlar.
Bir de Rusya’nın kendi durumu var.
IŞİD-H, Rusya’yı Hristiyan ülkesi olarak görüyor ve Moskova saldırısından sonra paylaşılan videoda görüldüğü gibi Hristiyanları öldürmek konulu demeçler veriyor.
FSB, terör saldırılarını önlemeye çalışırken, Tacik ve diğer Orta Asyalı göçmen işçiler, kötü muameleye maruz kalıyor ve şüpheyle bakılıyorlar.
Son olarak, Rusya’nın şu anda komşusu Ukrayna’ya karşı açtığı savaşla meşgul olması nedeniyle, düşmanın gardının düşük ve ateşli silahlara kolay ulaşılabilmesi, ülkeyi IŞİD-H için rahat bir hedef haline getirdi.
Moskova saldırısıyla ilgili cevap bekleyen sorular neler?
Bütün bu olaylar zinciriyle ilgili cevaplanmamış bazı sorular var.
Örneğin saldırganlar neden Crocus Belediye Binası’nın yakınlarında bir saat boyunca hiç acele etmeden gezinebildi?
Polis ve özel güvenliğin, özellikle FSB’nin kol gezdiği bir ülkede bu silahlı adamlar sanki özel güvenlik timlerince durdurulmayacaklarını biliyormuş gibi davranıyordu.
Diğer yandan silahlar sorusu var, sadece tabancalar değil, güçlü, modern otomatik taarruz tüfekleri. Saldırganlar bunları nasıl ele geçirmiş ve mekana, kimseye belli etmeden sokmuş olabilir?
Bir anda rahatça yakalanmış olmaları da şaşırtıcı.
Bu tip bir saldırıda rol oynayan cihatçılardan farklı olarak bu saldırganlar sanki yakalanmayı ölüme tercih eder gibi intihar yeleği giymemişti.
Dahası, son 20 yılın en kötü terör saldırısını durduramayan Rus makamlarının, şüphelileri yakalayıp, yargılaması çok uzun sürmedi.
Tüm bunlar Kremlin’in “bu işte parmağı olduğu” ya da Ukrayna savaşına desteği artırmak için bir “yanıltma operasyonu” düzenlediği spekülasyonlarına da neden oluyor.
Ancak bu teoriyi destekleyecek somut kanıt yok ve Amerikan istihbaratı bu saldırının arkasında IŞİD’in olduğunun doğrulandığı yönünde görüş bildirdi.
]]>Moskova’daki saldırıdan çok kısa bir süre sonra Kiev’i sorumlu tutan ilk açıklamalar gelmeye başladı.
Rus yetkililerin açıklamaları, basında çıkan haberler ve sosyal medyada yazılanlarla bir kampanyaya dönüştü.
BBC’nin doğrulama servisi BBC Verify, Kiev’i suçlama kampanyasının nasıl geliştiğini inceledi.
İlk suçlamalar
İlk suçlamalar, saldırıyla ilişkili haberlerin, sosyal medyada ortaya çıkmasının hemen ardından gelmeye başladı.
Kremlin yanlısı bazı bloggerlar, Cuma akşamı yapılan saldırıdan bir saat sonra Telegram’da Ukrayna’yı suçlayan paylaşımlar yapmaya başladı.
Sergey Markov isimli uzman, saldırganların “İslamcı radikallere” benzediğini ifade ettiği mesajında, delil göstermeksizin saldırının “muhtemelen Kiev’den organize edildiğini” iddia etti.
Yaklaşık 40 dakika sonra ulusal yayın yapan bir tabloid gazete olan Moskovsky Komsomolets’te askeri uzman Roman Şkurlatov, Ukrayna güvenlik servislerini işaret eden açıklaması yer aldı.
Saldırının duyulmasından yaklaşık iki saat sonra Rusya’nın eski Devlet Başkanı Dimitri Medvedev, Ukrayna izinin tespit edilmesi halinde intikam sözü verdi.
Sahte üstlenme açıklaması
Birkaç saat sonra, Rusya’nın bilinen televizyon kanallarından biri olan NTV’de, üst düzey bir Ukraynalı yetkilinin montajlı açıklaması yayınlandı.
Oleksiy Danilov isimli yetkili söz konusu montajlı videoda, “Bugün Moskova’da olanlar çok eğlenceli. Onlar için bu tür eğlenceleri daha sık düzenleyeceğimize inanıyorum” diyordu.
BBC Verify, videonun iki farklı televizyon röportajından kesilerek hazırlandığını tespit etti. Bu iki röportaj da YouTube’da bulunuyor.
Bunlardan ilki Danilov’la 19 Mart tarihinde yapılan bir röportaja ait. Üç gün önce yayınlanan ikinci röportajda ise Ukrayna’nın askeri istihbarat şefi Kirlo Budanov da yer alıyor.
Ancak Danilov’un NTV videosunda yer alan bazı sözleri orijinal röportajlarda duyulmuyor.
Liverpool John Moores Üniversitesi’nde, BBC Verify için yapılan analiz, NTV videosunda sesin manipüle edildiğini gösterdi.
Ancak araştırmacılar, Danilov’un sesinin yapay zeka tarafından mı üretildiğinden emin değil.
BBC Verify ekibi, ayrıca ses dosyasında, bir montaj programında işlendiğini gösteren izlere rastladı.
Vladimir Putin saldırıya ilişkin ilk açıklamasında resmi bir suçlamada da bulunuldu.
Rusya Devlet Başkanı, saldırganların Ukrayna’ya kaçmaya çalışırken yakalandıklarını, ve orada kendilerine bir sınır geçiş alanı yaratıldığını iddia etti. Ancak buna bir kanıt göstermedi.
BBC Verify şüphelilerin nereye doğru kaçtıklarını bağımsız kaynaklardan doğrulayamasa da, yakalandıkları anlara dair çok sayıda video ve fotoğrafı doğruladık.
Bu videolar, Putin’in iddiasına karşın, zanlıların Ukrayna sınırının çok uzağında yakalandığını gösteriyor.
Şüphelilerden ikisinin yakalandıktan sonra çekilen videosunun, Ukrayna sınırından yaklaşık 140 km mesafeye konumlandığını coğrafi eşleştirme yoluyla tespit ettik.
Ukrayna, sorumluluk iddiası için “saçmalık” diyor. IŞİD ise yayın organı üzerinden saldırıyı üstlendi.
Örgüt bununla birlikte, dört saldırganın yüzleri bulanık bir fotoğrafını ve aralarından birinin saldırı anında çektiği videoyu paylaştı.
Bu videodaki görüntülerle, konser salonunun mimari özellikleri eşleşiyor.
Ancak bu delillere rağmen Rusya, Ukrayna’yı suçlamaya devam ediyor.
Rusya’nın bilinen kanallarından RT’nin genel yayın yönetmeni Margarita Simonyan, X’teki hesabından saldırganların IŞİD üyesi olmadıklarını, çünkü intihar yeleği giymediklerini ve “ölme niyetleri olmadığını” savundu.
IŞİD’in katliamcılarına canlı yakalanmamaları talimatı vermiş olduğu doğru olsa da , örgüt üyeleri daha önce de benzer saldırılardan kaçmayı başarmıştı.
BBC İzleme Servisi, 2022’nin sonlarında Kabil’deki bir otele düzenlenen saldırıya katılan militanlardan birinin kaçtığını ve daha sonra bir intihar saldırısı gerçekleştirdiğini bildiriyor.
Şüpheliler hakkında ne biliyoruz?
Saldırganlar, yakalanmadan önce beyaz bir Renault ile kaçarken videoya alınmıştı.
Rus milletvekili Alexander Khinshtein’e, şüphelilerden birinin aracın yakınında, diğer üçünün ise kaçtıkları ormanda yakalandıklarını öne sürdü.
Khinshtein, söz konusu araçta silahlar ve Tacikistan pasaportlarının ele geçirildiğini de kaydetti.
Pazar günü, Dalerdzhon Mirzoyev, Saidakrami Murodali Rachabalizoda, Shamsidin Fariduni ve Muhammadsobir Fayzov isimli kişiler mahkemeye çıkarıldı.
IŞİD’in yayınladığı fotoğrafta şüphelilerden üçünün açık farklı renkte tişörtler giydiği görülüyor. Bunlar aynı şüphelilerin tutuklandıkları sırada giydikleri tişörtlerle uyuşuyor.
IŞİD’in sorumluluk iddiası ne kadar güvenilir?
Saldırganların katliam sırasında çektiği sansürsüz bir videonun yayınlanmış olması, videodaki sloganlar ve videonun IŞİD medya kanalları aracılığıyla yayınlanmış olması örgütün çalışma tarzıyla tutarlılık gösteriyor.
Saldırganlardan birinin saldırıdan iki hafta kadar önce Crocus Belediye Binası’nda çekilmiş bir fotoğrafı da Rus medyasında yayınlandı. Bu da olayın önceden planlandığına işaret ediyor.
IŞİD böyle saldırıları üstlenmeden önce saldırganların yaşayıp yaşamadığını beklemeyi tercih ediyor. Saldırganın ölmesi, bilgi verecek şekilde sorgulanamaması anlamına geliyor. Bu nedenle IŞİD’in, şüphelilerin akibeti henüz belli değilken saldırıyı üstlenmesinin alışılmadık bir durum olduğu kaydediliyor.
Bu durum aynı zamanda IŞİD’in saldırının sorumlusu olduğunu kanıtlamaya ne denli istekli olduğunu da gösteriyor.
Bu, IŞİD’in Rusya’yı hedef aldığı ilk saldırı değil. Örgüt 2015 ve 2018’de iki büyük saldırı daha gerçekleştirmişti.
]]>Komisyon, ABD şirketlerinin Avrupa Dijital Pazarlar Yasası’nın (DMA) öngördüğü internet kurallarına uymak için yeterli çabayı göstermediklerinden şüpheleniyor.
Teknoloji şirketlerinin AB yasalarını ihlal ettiği saptanırsa, onlarca milyar euroluk cezalarla karşı karşıya kalacakları belirtiliyor.
ABD’li şirketlerin, Avrupalı tüketici ve şirketlerin haklarını korumayı amaçlayan Dijital Pazarlar Yasası’na uyum konusunda, yasanın yürürlüğe girdiği 7 Mart’a kadar gerekli taahhütte bulunmaları gerekiyordu.
Meta, Google ve Apple, 7 Mart’ta yeni yasaya uyum konusunda her türlü önlemi alacaklarını açıkladı.
Bu kapsamda örneğin Meta, reklamsız Facebook ve Instagram kullanımı için abonelik sistemi başlattı. Bu platformlarda kullanıcılara, aylık 10 euro ücret karşılığında reklamsız kullanma olanağı sunuldu.
Apple, iPhone kullanıcılarına istedikleri tarayıcıyı kullanma seçeneği getirdi.
Ancak AB Komisyonu’na göre, ABD’li teknoloji şirketlerinin sunduğu bazı uyumluluk önlemleri, hedefe ulaşmada başarısız oldu ve beklentilerin gerisinde kaldı.
Özellikle Apple ve Google hizmetlerini tek çatı altında toplayan Alphabet’in politikası ile ilgili şikayetler, komisyonun harekete geçmesine neden oldu.
Soruşturma neleri içeriyor?
Soruşturma kapsamında öncelikle Apple ve Google’ın uygulama mağazaları incelenecek.
Komisyona göre, Google Play Store ve Apple App Store dışında alınabilecek hizmetler ve daha ucuz abonelikler konusunda müşterilerle yeterince iletişim kurmuyor.
Ayrıca farklı uygulama mağazası geliştiricilerinin Apple ve Google’a ödemek zorunda oldukları komisyonlar da incelenecek.
AB’ye göre, Apple ve Google, bu konuda çok yüksek komisyonlar talep ediyor.
Ayrıca Apple’ın tarayıcı seçeneği bölümü, kullanıcıların özgür bir seçim yapmasını engelliyor.
Apple işletim sistemi iOS’ta uygulamalar kolay kaldırılamıyor ve ayarları değiştirmek yeterince basit değil.
Komisyon, Meta’nın Instagram ve Facebook için sunduğu abonelik seçeneğini, “öde ya da kabul et” olarak değerlendiriyor.
Facebook ve Instagram, abone olan kullanıcıların verilerinin, hedeflenen reklamları göstermek için kullanılmayacağını açıkladı. Ancak para ödemeyenler için bu durum geçerli değil.
AB Komisyonu’na göre, Meta’nın bu uygulaması, gizliliklerini garanti altına almak isteyen kullanıcıları para ödemeye zorluyor.
Komisyon, Google’ın arama motorunda rakip hizmetlere yeterince yer vermediğinden de şüpheleniyor.
AB yönetimine göre şirket, kullanıcıları çoğunlukla Google Shopping, Google Flights ve Google Hotels gibi kendi hizmetlerine yönlendiriyor.
Hangi yaptırımlar uygulanabilir?
AB Komisyonu, ABD merkezli teknoloji şirketleri hakkında başlatılan soruşturmanın 12 ay içinde sonuçlandırılmasını hedefliyor.
Soruşturma sonunda Apple, Google ve Meta’nın, Avrupa Dijital Pazarlar Yasası’nı ihlal ettiği saptanırsa, bu şirketlerin yıllık küresel cirosunun yüzde 10’u kadar para cezası verilebilecek.
Dünya çapında yılda yüzlerce milyar dolar ciroya sahip olan şirketlere verilecek ceza da, onlarca milyar doları bulacak.
Şirketlerin ihlallere tekrar etmesi durumunda ise, ceza miktarı, yıllık küresel cironun yüzde 25’ine kadar çıkabilecek.
Dijital Çağa Uygun Avrupa Stratejisinden Sorumlu AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Margrethe Vesteger, bunun, DMA’nın yürürlüğe girmesinden bu yana teknoloji şirketleri hakkında başlatılan ilk büyük ölçekli soruşturma olduğunu söyledi.
AB Komisyonu Dijital Hizmetler Yasası kapsamında X, TikTok ve AliExpress aleyhine de soruşturma başlatılmıştı.
]]>Kıtada vahşi yaşamın en iyi korunduğu yerlerin başında gelen Güney Afrika ülkeleri, birçoğu on binlerce kilometrekare alana yayılan onlarca ulusal parka ev sahipliği yapıyor.
Güney Afrika savanaları, aslan, leopar, çita, yaban köpeği, sırtlan, fil ve gergedan başta olmak üzere yüzlerce hayvan türü için adeta sığınak özelliği taşıyor.
Kaçak avcılık
Bu, aynı zamanda bölgeyi Asya ülkelerinde statü simgesi takı ve geleneksel ilaç üretiminde kullanılmak üzere yoğun talep gören aslan kemiği ve gergedan boynuzu gibi piyasa değeri yüksek ürünlere ulaşmak isteyen suç örgütlerinin hedefi haline getiriyor.
Uzak Doğu mafyasından yerel çetelere uzanan kaçak avcılıkla mücadele ise koruculardan ve kolluk kuvvetlerinden oluşan yüksek bütçeli operasyon gerektiriyor.
Kaçak avcılar, onlarca yıl hapis cezasına çarptırılsa da avcılığın maddi getirisi nedeniyle hayvanlar katledilmeye devam ediyor.
Yırtıcıları zehirliyorlar
Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Mozambik ve Zimbabve sınırı boyunca 19 bin kilometrekareden fazla alanı kaplayan Kruger Ulusal Parkı, kıtada kaçak avcılıkla mücadelenin en başarılı örneklerinden birini teşkil ediyor.
Kruger Ulusal Parkı’nın korucularından Don English, AA muhabirine, son yıllarda parkta gergedan avcılığında büyük düşüş yaşandığını, başta aslan olmak üzere yırtıcı türlerin daha sıklıkla hedef alındığını söyledi.
English, aslan ve diğer yırtıcıların, geleneksel ilaç yapımı nedeniyle avlanmasının yanı sıra çevredeki çiftlik hayvanlarının korunması için de öldürüldüğüne dikkati çekerek, “Bu da Kruger Parkı yakınındaki çiftlik hayvanlarına yönelik tehdit nedeniyle onları ortadan kaldırmak anlamına gelir. Yırtıcı hayvanlar, burada olduğu sürece onların hayvanlarını öldürecekler. Öyleyse yırtıcı hayvanları yok edince sığırlarının güvenliğini sağlamış oluyor ve aynı zamanda yırtıcı hayvanları öldürürse onu satabilir, böylece bir taşla iki kuş vurmuş olur.” diye konuştu.
Son yıllarda aslanlar ve diğer yırtıcıların avlanmasında zehirleme yönteminin giderek arttığına dikkati çeken English, bunun zehirli küçük et parçalarının, akbabaların görmeyeceği, yalnızca yırtıcıların kokusunu alıp erişebileceği noktalara yerleştirilmesi suretiyle yapıldığını ifade etti.
English, kaçak avcıların zaman zaman fil avında da zehir kullandıklarını kaydederek, gergedanların ise yalnızca otlayarak beslendikleri için bu yöntemden etkilenmediklerini söyledi.
Akbaba nüfusu tehlikede
Parkın korucularından Richard Sowry de zehirleme yöntemiyle avcılığın vahşi doğada yarattığı tahribata dikkati çekerek, “Zehirleme yöntemiyle avcılık ayrım gözetmiyor. Zehirli leşler, böceklerden en büyük yırtıcılara kadar, bununla temas eden herkesi öldürüyor.” dedi.
Son dönemde akbaba nüfusunun avcılar tarafından kasıtlı hedef alındığını belirten Sowry, akbabaların kaçak avlanan hayvanların leşlerini, dolayısıyla kaçak avcıların tespitini kolaylaştırdığı için yok edilmek istendiğini söyledi.
Sowry, “Son birkaç yılda 2 bine yakın akbabayı kaybettik. Bu, diğerlerinin tüm ekolojisini ciddi şekilde etkiliyor. Bu aşamada bölgemizde muhtemelen 100’ün üzerinde olan aktif akbaba yuvasının sayısı yaklaşık 9’a geriledi.” diye konuştu.
Zehirlenme vakaları nedeniyle Kruger Ulusal Parkı’nın kuzeyinde akbaba popülasyonunun endişe verici seviyeye düştüğünü kaydeden Sowry, “Uzmanların görüşüne göre, bölgedeki aslan ve leopar popülasyonu da neredeyse yok olmak üzere.” ifadesini kullandı.
]]>Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin onayı alınmadan girişilen ilk askeri müdahaleydi. Dört yıl sonra ABD’nın Irak’ı işgaline emsal oluşturdu ve Rusya lideri Vladimir Putin tarafından Gürcistan ve Ukrayna işgallerini meşru kılmak için kullanılan bir karardı.
24 Mart 1999’da NATO, Kosova’daki Arnavutlara karşı baskı ve katliamları durdurmak için sayısız siyasi girişimin başarısız olmasından sonra eski Yugoslavya’ya karşı 78 gün süren bir hava saldırısına başladı.
NATO saldırılarında asıl olarak Sırbistan, Kosova ve Karadağ’daki askeri tesisler hedef alınsa da, aynı zamanda önemli sivil altyapı da vuruldu.
Belgrad makamları en az 2500 kişinin öldüğünü, 12.500 kişinin de yaralandığını açıkladı, ancak net ölü sayısı hala bilinmiyor.
İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü, hava saldırılarında 500 dolayında sivilin öldüğünü söylüyor.
Bombardıman sırasında, 300 binden fazla Arnavut Kosova’dan kaçıp, komşu Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’a sığındı.
Bombardıman, Haziran 1999’da Sırp lider Slobodan Miloşeviç’in, Kosova’dan güçlerini çekmesi ve yerlerine NATO barış gücü birliklerinin gelmesini öngören bir barış anlaşmasını kabul etmesiyle sona erdi.
Bugün, aradan 25 yıl geçmesine rağmen NATO hala 5 bin askeriyle Kosova’da Kosovalı güvenlik güçleri ve Sırp azınlık arasında zaman zaman çıkan çatışmalarda arada kalıyorlar.
BM onayı eksikliği
Kosova krizine diplomatik bir çözüm bulmak için yıllar süren çabalar son olarak 1999’e herhangi bir sonuç alınamamasıyla sona erdi.
Batılı müttefikler, BM Güvenlik Konseyi’ndeki Rus ve Çin vetosundan kaçınma ve BM Genel Kurulu’nda operasyona destek bulma girişimleri sonuç vermedi.
Dönemin NATO Sözcüsü Jamie Shea, BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi üyelerinin büyük çoğunluğunun NATO müdahalesine destek verdiğini iddia etti.
Shea BBC Sırpça’ya yaptığı açıklamada “BM onayı yok değildi, Rus onayı yoktu. Operasyon insani bir müdahaleydi” dedi.
“Sivillere karşı insan hakları ihlalleri ve şiddeti durdurmak ve Kosovalı Arnavut nüfusun Kosova’da kalabilmesi için tasarlanmıştı.”
BM’de ortak bir tavır alma çabalarının tümünü desteklese de, Rusya, sözde “Kosova örneğini” kendi askeri müdahaleleri için kullanmakta gecikmedi.
Leicester De Monfort Üniversitesi’nden tarih profesörü Kenneth Morrison “Rusya Şubat 2008’e Gürcistan’ı, Güney Osetya’daki Rusça konuşan nüfusu Gürcistan Ordusu’ndan koruma bahanesiyle Gürcistan’ı işgal etti” dedi.
Profesör Morrison, aynı bahanenin Rusya’nın 2022’deki Ukrayna işgalinde de bahane olarak kullanıldığını, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hemen sonraki bazı olayların da buna işaret ettiğini vurguladı.
Siyaset uzmanı Aleksandar Djokiç de “Rusya, 1992 ve 1993’te Gürcistan ve Moldova’ya askeri müdahelerini de sivilleri savaş suçlarına karşı korumakla” meşru göstermişti” diyor.
“Putin’in herkese devamlo ‘Kosova örneğini’ hatırlatmasına karşın NATO’nın Rusya’dan birkaç şey öğrendiğini söyleyebiliriz.”
Dünya haritasında, NATO’nun Yugoslavya bombardımanının kıtanın ötesinde sonuçları oldu.
Kenneth Morrison “Başta İngiltere Başbakanı Tony Blair olmak üzere müdahalenin mimarları, Kosova operasyonunu tam bir başarı olarak ve askeri gücün halkları otoriter rejimlerden ‘kurtarmak’ için kullanılabileceğine yönelik bir kanıt olarak gördü” diyor.
“Prensipte insani amaçlara ulaşmak ve otoriter rejimlere meydan okumak için kullanılabileceğine inancı, Irak’ta bir felakete yol açtı.”
‘Önemli miras’
Kosova’da Belgrad’ın desteklediği 100 bin dolayında Sırp’ın kaldığı tahmin ediliyor. Büyük bir çoğunluğu ülkenin bağımsızlığa karşı çıkıyor.
Kenneth Morrison “NATO bombardımanı önemli bir miras bıraktı. Sadece Slobodan Miloşeviç’in 2000 yılında iktidardan düşmesi de değil. Aynı zamanda Kosova’nın 2008’de bağımsızlığını ilan etmesinin ve tanınması konusunda uluslararası bölünmeler yaşanmasının yolunu açtı” diyor.
It is estimated that around 100,000 Serbs have remained in Kosovo, backed by Belgrade. They predominantly reject the country’s independence.
“AB ve ABD’nin ilişkileri normalleştirme çabalarına karşın, Kosova ve Sırbistan arasındaki gerilim devam etti.”
Sırbistan Kosova’nın bağımsızlığını tanımayacağını ve BM üyesi olmasına asla izin vermeyeceğini söylüyor. Belgrad’ın tutumu Rusya, Çin ve diğe bazı ülkelerce de destekleniyor.
İki eski Yugoslavya cumhuriyeti Slovenya ve Hırvatistan AB’ye katıldı, Sırbistan ve Kosova ise büyük ölçüde ilişkilerini normalleştirmelerine bağlı olan uzun bir katılım sürecinde.
Karşılıklı tanıma hem Belgrad hem de Priştine için bir ön koşul. Sırbistan ayrıca, NATO’nın Barış için Ortaklık projesiyle yakın bir işbirliği yapmasına karşın, askeri tarafsızlığını sürdürdü.
NATO bombardımanına yol açan neydi?
Bir dönem, sayısız ulusal ve etnik toplulukların bir arada yaşayabileceğini gösteren bir örnek olan eski sosyalist Yugoslavya, 1990’lardaki bir dizi kanlı savaşın ardından çözüldü.
Altı cumhuriyetin tümü ayrı devletler haline gelirken, o dönem Sırp bölgesi olan Kosova’da Miloşeviç yönetiminin Arnavutların bağımsızlık girişimini zorla bastırmasıyla, gerilim büyüdü.
Birçok Sırp, Kosova’yı uluslarının doğum yeri olarak görüyor, ancak bölgede yaşayan 1,8 milyon kişinin % 92’si Arnavut.
1998’de Kosova Kurtuluş Ordusu’nun Arnavut milisleri ve Sırp güvenlik güçleri arasında aralıklarla görülen çatışmalar çok daha kanlı bir hale geldi.
Uluslararası topluluk, Balkanlar’daki bir diğer kanlı savaşı önlemek için Belgrad ve Priştine arasındaki bir dizi müzakereye destek verdi.
Fransa’da haftalar süren son müzakereler, Ocak 1999’da 44 Arnavut’un öldürülmesiyle başlamıştı.
Güçlü uluslararası baskıya karşın, görüşmelerden sonuç alınamadı ve Belgrad güçlerini Kosova’dan çekmesi ve yerlerini NATO barış gücünün almaını öngören barış anlaşmasını reddetti.
Tartışmalı hedefler
24 Nisan’da NATO füzeleri, devlet yayın kuruluşu RTS’hin stüdyolarının bulunduğu binayı vurdu ve 16 televizyon çalışanı ölürken, 18’i yaralandı.
İttifak o dönem, RTS’nin Miloşeviç yönetiminin “propaganda makinasının bir parçası olduğun” öne sürerek saldırıyı meşru göstermeye çalışırken, Belgrad “suç” diye tanımladı.
7 Mayıs’ta Sırbistan İçişleri Bakanlığı ve ordu karargahı bombardımanla yerle bir edildi. Birkaç füze Belgrad’daki Çin Büyükelçiliğine isabet edip, üç Çinli gazetecinini ölümüne, elçilik personelinden 10’dan fazla kişinin yaralanmasına yol açtı.
Bombardıman, 10 Haziran 1999’da Belgrad’ın komutası altındaki tüm güçlerin bölgeden çekilmesi ve NATO öncülüğündeki 36 bin kişilik barış gücünün konuşlandırılmasını öngören anlaşmayla sona erdi.
Slobodan Miloşeviç 2000 yılındaki bir halk ayaklanmasıyla iktidarını kaybetti ve iki yıl sonra da Uluslararası Eski Yugoslavya Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaya başlandı. İnsanlığa karşı suç, soykırım ve savaş suçlarıyla itha edildi. 2006’da karar alınamadan önce tutukluyken öldü.
]]>Devlet Başkanı Vladimir Putin’in beşinci dönemine başlamasından günler sonra gerçekleşen bu saldırıda yüzden fazla kişi öldü.
IŞİD’in üstlendiği saldırı hakkında bilinenleri derledik.
Saldırı nasıl yapıldı?
Moskova’nın dışında yer alan Crocus Belediye Salonu, Kremlin’e 20 kilometre uzaklıkta.
Burada Cuma akşamı yerel saatle 20:00’de, Picnic adlı bir rock grubunun konseri başlayacaktı.
Saldırganlar bu konserin başlangıcından dakikalar önce binanın fuayesine girdi.
Binada dört güvenlik görevlisi vardı. Onlardan biri, saldırının başlamasıyla diğer güvenlik görevlilerinin bir reklam panosunun arkasına saklandığını gördüğünü söyledi.
Olay anının videolarında, üzerlerinde kamuflaj kıyafeti olan dört kişinin bu alanda önlerine çıkan insanlara ateş açarak, binanın içindeki konser salonuna doğru ilerlediği görülüyor.
Bir Rus televizyonuna konuşan ve olay anında konser salonunda olan bir görgü tanıdığı, ateş açıldığı anlaşıldıktan sonra kalabalıkla birlikte sahneye doğru koştuklarını anlattı:
“Silah seslerini duydum ve elinde silah olan bir kişi gördüm.
“Bir hoparlörün arkasında saklanmaya çalıştım.”
Bir noktada konser salonunda alevlerin başladığı da videolarda görülüyor.
Bu alevler ilerleyen dakikalarda tüm konser salonunu sardı ve yedi katlı bu binanın en üst iki katında bulunan konser salonunun camdan tavanının çökmesine yol açtı.
Olayı soruşturan Rus yetkililer “Teröristler bu alana yanıcı bir sıvı döküp bunu ateşe verdi” dedi.
O sırada konser salonunda çok sayıda yaralı da bulunuyordu.
Bazı görgü tanıklarına göre saldırı 20 dakika civarında sürdü.
Yangın helikopterlerinin 160 ton su dökmesinin ardından yangın sabaha karşı, 10. saatin sonunda söndürülebildi.
O ana kadar saldırganlar olay yerinden kaçmış, yüzlerce kişi ise hayatını kaybetmiş veya yaralanmıştı.
Ölenlerin bir kısmı kurşun yaralarından, bir kısmı da duman zehirlenmesinden hayatını kaybetmişti.
Picnic grubunun üyeleriyse saldırıyı yaralanmadan atlattı.
Hayatını kaybedenler kim?
Konser için 6 binden fazla kişi binaya gitmişti.
Ölü sayısı Cuma akşamından beri artıyor.
Yetkililer yanan binanın çökmesiyle oluşan enkazın kaldırılması sırasında yeni cesetlere ulaşıyor.
Cumartesi öğleden sonra, ölü sayısı 133 olarak açıklanmıştı.
Ölenler arasındaki en yaşlı kişinin 70’lerinde olduğu ve en gençlerinse yaşı açıklanmayan üç çocuk olduğu duyuruldu.
En az 60 kişinin de ağır yaralandığı, ölü sayısının artabileceği açıklandı.
Saldırıya uğrayanların büyük kısmı, Moskova’nın kuzeybatı ucundaki kentler olan Krasnogorsk ve Khimki’dendi.
Saldırganlar kim?
Saldırganlar yarattıkları kaosun içinde oradan kaçmayı başardı.
Bunun üzerine kapsamlı bir arama operasyonu başlatıldı.
Milletvekili Aleksandr Khinshtein saldırganların beyaz bir Renault ile kaçtığını, polisin bu aracı Moskova’ya 340 km. uzakta tespit ettikten sonra durdurmaya çalıştığını, bu sırada iki kişiyi gözaltına alırken araçtaki diğer kişilerin kaçtığını söyledi.
Saldırıdan 14 saat sonra Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) saldırıyı düzenleyen dört kişinin de dahil olduğu 11 kişinin yakalandığını açıkladı.
Bu kişilerin kimlikleri Cumartesi akşamüstü itibarıyla açıklanmadı.
Rusya İçişleri Bakanlığı bu kişilerin Rus vatandaşı olmadığını duyurdu.
Bazı haberlerde bu kişilerin Tacikistan vatandaşı olduğuna dair bilgiler yer aldı.
Milletvekili Khinstein, araçta bu ülkeye ait pasaportların bulunduğunu söyledi.
Öte yandan BBC İzleme Servisi’nin aktardığına göre Tacikistan emniyeti, haberlerde adı geçen iki vatandaşlarının Kasım ayında Rusya’dan döndüklerini ve bu kişilerin şu anda Tacikistan’da olduğunu açıkladı, iki kişinin pasaportlarıyla birlikte çekilmiş fotoğraflarını paylaştı.
Saldırının arkasında kim var?
Cuma günü kısa bir açıklama yapan IŞİD saldırıyı üstlendi.
Cumartesi günü ise saldırganlara ait olduğunu öne sürdüğü ve dört maskeli erkeğin yer aldığı bir fotoğraf paylaştı.
Rus yetkililer, saldırıyı IŞİD’in üstlenmesine dair bir açıklama yapmadı.
ABD iki hafta önce Moskova’da büyük etkinliklerin hedef alınabileceğine dair bir uyarı yayımlamıştı.
Rus yetkililer, ABD’nin paylaştığı istihbarat bilgisinde pek bir detay olmadığını belirtti.
Vladimir Putin geçen hafta yaptığı bir konuşmada “Batılı kurumların Rusya’da terör saldırısı düzenlenebileceğine dair son dönemde yaptığı provokatif açıklamalar bir şantaj niteliğindedir. Amacı toplumumuzu sindirmek ve istikrarsızlaştırmaktır” demişti.
ABD saldırının arkasında IŞİD’in Horasan kolu olan IŞİD-H’nin olduğunu söyledi.
Örgütün bu kolu, eskiden Horasan olarak adlandırılan bölgede bir halifelik kurmak istiyor.
Örgütün hak iddia ettiği topraklar Afganistan, Pakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Özbekistan ve İran’ı kapsıyor.
New York Times’a konuşan terörizmle mücadele analisti Colin Clarke “IŞİD-H iki yıldır Rusya’ya odaklanmış durumda” diyor ve ekliyor:
“Örgüt Kremlin’i Afganistan, Çeçenistan ve Suriye’deki müdahaleleri nedeniyle eleştiriyor, Müslümanları katlettiğini söylüyor.”
Putin saldırganların Ukrayna’ya kaçmaya çalışırken yakalandığını söyledi, “İlk bulgulara göre Ukrayna tarafında onlar için bir geçiş hazırlanmıştı” dedi.
Ukrayna ise bu iddiayı reddetti, “son derece absürt” diye niteledi.
]]>Rus Federal Güvenlik Servisi, ilk verilere göre, Crocus City Hall konser salonuna düzenlenen terör saldırısında 40 kişinin öldüğünü, 100’den fazla kişi yaralandığını duyurdu.
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova da konser salonuna silahlı kişilerce düzenlenen terör saldırısına ilişkin “Tüm dünya toplumu, bu korkunç suçu kınamak zorundadır.” dedi.
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zaharova, Telegram hesabından konuya ilişkin açıklama yaptı.
Zaharova, dünyanın dört bir yanındaki vatandaşların, Crocus City Hall’de düzenlenen saldırıya ilişkin bakanlığa telefon ederek, başsağlığı dileğinde bulunduğunu belirtti.
Arayanların, “tüm insanlığın gözleri önünde gerçekleşen bu kanlı terör saldırısını güçlü bir şekilde kınayan ifadeler kullandığını” kaydeden Zaharova, kurbanları kurtarmak için çaba sarf edildiğini kaydetti.
Zaharova, “Tüm dünya toplumu, bu korkunç suçu kınamak zorundadır.” ifadesini kullanarak, Beyaz Saray’ın Moskova’daki terör saldırısında Ukrayna’nın ya da Ukraynalıların parmağı olduğuna dair bir bulguya rastlanmadığı açıklamasına dikkati çekti.
Sözcü Zaharova, “Washington’daki yetkililer bu trajedinin ortasında neye dayanarak herhangi birinin olaya karışmadığına dair bir sonuca varıyorlar? Eğer ABD’nin elinde bu konuda güvenilir veriler varsa, bu veriler derhal Rus tarafına teslim edilmelidir.” değerlendirmesinde bulundu.
Zaharova, ABD’li yetkilileri bilgi paylaşımında davet ederek, “Eğer böyle bir veri yoksa, Beyaz Saray’ın hiç kimseye hoşgörü göstermeye hakkı yoktur. Rus yönetiminin de belirttiği üzere, olaya karışan herkes yetkili makamlar tarafından tespit edilecektir.” ifadelerine yer verdi.
-Moskova’da hafta sonu halka açık tüm etkinlikler iptal edildi
Olay yerine 50’den fazla ambulans ekibi ve acil servis görevlisi sevk edilirken, başkent Moskova’da havalimanlarında güvenlik önlemlerinin artırıldığı bildirildi.
Moskova Belediye Başkanı Sergey Sobyanin, hafta sonu Moskova’da tüm halka açık etkinliklerin iptal edildiğini kaydetti.
Acil Durumlar Bakanlığı Genel Müdürlüğü’nden TASS’a yapılan açıklamaya göre, binadaki yangını söndürmek için Moskova Havacılık Merkezi’nden helikopterler olay yerine gönderildi. Tass ajansı, alevler içindeki binasının çatısının çöktüğünü duyurdu.
Yangınla mücadele çalışmalarına 320’den fazla kişi ve 130’dan fazla araç katılırken, üç helikopterden yanan binanın üzerine su atıldığı görüldü.
Moskova Bölge Valisi Andrey Vorobyov terör saldırısını ele almak için bir görev gücü kurduklarını duyurdu.
Terör saldırısının ardından Moskova metrosunda da yolcular sıkı güvenlik aramasından geçiriliyor.
ABD, İngiltere, Kanada dahil bazı ülkeler Rusya’daki vatandaşlarını uyarmıştı
ABD’nin Moskova Büyükelçiliği, 8 Mart’ta başkent Moskova’daki vatandaşlarına kalabalıktan uzak durma uyarısında bulunmuştu.
ABD’nin Moskova Büyükelçiliğinden 8 Mart’ta yapılan yazılı açıklamada, ABD vatandaşlarından 48 saat boyunca Moskova’da kalabalık alanlardan uzak durmaları istenerek, “aşırılık yanlılarının” buraları hedef alma planları olduğu kaydedilmişti.
ABD’nin ardından İngiltere, Almanya, İsveç, Letonya, Çekya, Kanada ve Güney Kore’nin Moskova büyükelçilikleri Rusya’daki vatandaşlarına dikkatli olmaları uyarısında bulunmuştu.
Almanya Dışişleri Bakanlığı, vatandaşlarının Rusya’ya seyahat etmemelerini “şiddetle” tavsiye etmişti.
İsveç, bölgedeki güvenlik durumunun kötüleştiğini savunarak, Rusya’daki vatandaşlarının uluslararası medya ve büyükelçiliklerden gelen haberleri izlemelerini tavsiyesinde bulunmuştu.
Çekya’nın Moskova Büyükelçiliği de “aşırılıkçı grupların olası saldırılarına ilişkin ortaya çıkan raporlar nedeniyle” Rusya’daki vatandaşlarının dikkatli olmasını istemişti.
]]>Zekât dinimizin beş temel ibadetlerindendir. Zekât, belirli malların (altın, gümüş, ticaret malı, nakit paranın belirli bir miktarı) belli oranlarını içerir. Örneğin, altın ve gümüş için oranlar %2,5, ticaret malları için %2,5’dir. Zekâtın doğru hesaplanması için mal sahibi, sahip olduğu mülk ve varlıkların değerini bilmelidir. Zekât vermek malımızın artmasına, korunmasına, bereketlenmesine vesile olur. Bu ibadet madden yapılan ibadetler arasına girmektedir. Bu ibadet, bizler için önemli bir sosyal sorumluluk ve dayanışma aracıdır. Zekat bağışlarınız, yurt içinde ve yurt dışında birçok farklı bölgedeki ihtiyaç sahiplerine umut olabilir.
Gazze, Kudüs, Suriye, Afganistan, Yemen, Bangladeş ve Afrika gibi bölgelerdeki ihtiyaç sahiplerine ulaşmak için çalışıyoruz. Zekat malı arındırır, bu bölgelerdeki insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaya ve onların yaşam koşullarını iyileştirmeye gayret ediyoruz Zekât verme konusunu, Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamberimiz hadislerinde sıkça vurgulanmış ve yerine getirilmesi emredilmiştir. ‘Zekâtın temel amacı, toplumda ekonomik adaleti sağlamak ve fakirler ile ihtiyaç sahiplerinin desteklenmesidir.’ Olarak genel bir tanım yapılabilir.
Zenginlerin kazançlarının bir bölümünü ihtiyaç sahibi kimselerle paylaşması toplumsal refahı arttırır, dengeyi sağlar fakirlikle imtihan olan kimselerin de ferahlama sağlar. Fakirlere, yetimlere, dul kadınlara, hasta ve ihtiyaç sahibi kimselere verilebilir. Zekâtın en önemli noktalarından birisi toplumsal dayanışmanın yanı sıra veren kişinin de hem maddi hem de manevi refahını sağlaması noktasıdır. Mallarını Allah yolunda harcayanlar Allah’a yaklaşır. Kalpleri yumuşatan Rabbimize yaklaşmak bizlerin vicdan ve merhamet seviyesini de arttırır.
Allah’ın rızasını kazanmak inancımızın temelini oluşturur. Malımızın temizlenmesi, bereketlenmesi ve artması için de zekât vermek bireysel kazançlarımız arasında yer almaktadır. Toplumu iyileştirmek ve güçlendirmek de en faziletli davranıştır. Hayırsever vatandaşlarımızın yardımlarını, ihtiyaç sahibi kimselerle buluşturabilmek için oldukça titiz ve dikkatli şekilde çalışmalar yürütmekteyiz.
Sizler de derneğimize bağışta olmak isterseniz, Banka yoluyla, Online sistem üzerinden, 7/24 açık çağrı merkezimizden, PTT ile bağış yaparak, E-kart ve SMS yoluyla da bağışlarınızı derneğimize iletebilirsiniz. Yurt dışı bağışlarınız için de USD VE EURO birimleri üzerinden bizlere bağışlarınızı iletebilirsiniz. Ziraat bankası üzerinden EFT ve Havale yöntemlerini kullanarak USD ve EURO birimleri ile de yurt dışından bağışlarınızı gönderebilirsiniz. Zekât vermek malı arındırır anlayışı ile başlattığımız bu bağış faaliyetleri sayesinde gönül coğrafyamızın ulaştığı birçok yere, aileye ve insana yardım ulaştırdık.

Zekâtlarınız birleşerek sizler sayesinde manevi olarak büyük bir servete dönüştü. Zekatlarınızı kullanarak, sürdürülebilir kalkınma projelerine destek vererek insanların hayatlarına dokunabilirsiniz. Yedi Başak İnsani Yardım Derneği olarak, Afrika’da başlattığımız tarım projemize siz de katkıda bulunarak destek olabilirsiniz. Zekatlarınızı sürdürülebilir kalkınma projelerine yönlendirerek, insanlara balık tutmayı öğretebilir ve onların kendi yaşamlarını sürdürebilmelerine katkıda bulunabilirsiniz.
Bir fidanın sahibi olun, bir yetim ailesinin umudu olun ve Afrika’nın yeşil alanlarını artırarak gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakın. Ayrıca, zekatlarınızla yetim ailelere yönelik çeşitli projeleri destekleyebilirsiniz. Dikiş makinası, balıkçı teknesi, bakkal, manav ve arıcılık gibi projelerle, bu ailelere uzun vadeli birer geçim kaynağı sağlayarak hayatlarını değiştirebilirsiniz. Gazze’deki insanların yaşadığı zorluklara destek olmak ve hayatlarını iyileştirmek için zekatlarınızı kullanabilirsiniz.
Zekatlarınızı Gazze’ye yönlendirerek, ihtiyaç sahiplerinin temel ihtiyaçlarını karşılamalarına yardımcı olabilir ve onların yaşamlarında pozitif bir değişim yaratabilirsiniz. Yedi Başak İnsani Yardım Derneği olarak başlattığımız “Gazze’ye Zekat Bağışı” kampanyası ile bu ailelere umut olabilirsiniz. Her bağış, bu soğuk günlerde korunmasız kalmış ailelere bir çatı sağlamak için adım atılmasına yardımcı olacaktır. Gazze’deki ihtiyaç sahiplerine umut olmak için zekatlarınızı Gazze’ye yönlendirin. Bağışlarınız için hemen harekete geçin ve Gazze’deki ailelere destek olun!

Fitre ne kadar?
Ramazan ayının da yaklaşmasıyla birlikte Fitre 2024 ne kadar? Sorusu sıklıkla gündeme gelmiştir. Fitre 2024 ne kadar sorusu her sene değişiklik gösterdiği gibi bu sene de Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından güncellenerek 130 TL (Yüz Otuz Türk Lirası) olarak belirlenmiştir. Fitre, Ramazan ayının sonunda, Ramazan Bayramı öncesinde ihtiyaç sahiplerine verilir ve genellikle bir kişinin bir aylık gıda harcaması üzerinden hesaplanır. Verilen miktarın Kişinin ve ailesinin gıda ihtiyaçlarına göre belirlenir ve zekât gibi belirli bir oranı yoktur. Her sene Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından sadece minimum tutar açıklanmaktadır. Fitre, Ramazan ayında oruç tutan her Müslümanın vermesi gereken farz bir ibadettir. Oruç tutan kişinin manevi temizliğini pekiştirir ve ihtiyaç sahiplerine destek olur.
Fıtır Sadakası ise halk dilinde Fıtır olarak bilinen asıl adı itibariyle fitre sadakasının aynısıdır. Yine Ramazan Bayramı’nın öncesinde, bayram namazından önce ihtiyaç sahiplerine verilir ve genellikle aile bireylerine yetecek kadar gıda veya para olarak ödenir. Miktar olarak da yine fitre ile aynı olarak Fıtır sadakası, bir kişinin ve ailesinin bir günlük gıda ihtiyacına eşdeğer miktarda belirlenir. Ramazan ayının manevi bir tamamlayıcısı ve toplumsal dayanışmayı arttırmak için bir farz olarak verilir. Bu yardımlar, İslam’ın dayanışma, adalet ve sosyal yardımlaşma ilkelerini hayata geçirmek için önemlidir.
Sizler de fitre/Fıtır sadakalarınızı vermek için banka yoluyla, Online sistem üzerinden, 7/24 açık çağrı merkezimizden, PTT ile bağış yaparak, E-kart ve SMS yoluyla da bağışlarınızı derneğimize iletebilirsiniz. Yurt dışı bağışlarınız için de USD VE EURO birimleri üzerinden bizlere bağışlarınızı iletebilirsiniz. Diğer bağış ve yardım alanlarımıza göz atmak için web sayfamız üzerinden faaliyetler kısmını inceleyerek diğer projelerimizden de haberdar olabilirsiniz. Ramazan ayı boyunca gıda kolisi yardımlarımız dışında İftar yemeği, sahur ve sebze paketleri, bayramlık kıyafet, bayram harçlığı, Kur’an-ı Kerim dağıtımı, Fidye, Fitre, Fıtır sadakaları, zekât ve sadaka faaliyetlerimiz de devam etmektedir.
Ramazan ayı dışında da faaliyetlerimiz başlığı altında bulunan Acil yardım butonunun altında yer alan Gazze ve Filistin yardımları, kış yardımı, ramazan, genel bağış, sağlık, kurban, yetim ve su kuyusu gibi projelerimize de göz atabilirsiniz. Fitre, ihtiyaç sahiplerinin Ramazan boyunca sofra kurmalarına ve bayram sevinciyle girmelerine katkı sağlar. Bağışınızla, deprem bölgeleri, savaş alanları ve kriz bölgelerindeki ihtiyaç sahiplerine umut olabilirsiniz.
Yedi Başak İnsani Yardım Derneği olarak, fitre ve diğer bağışlarınızı Türkiye genelinde ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak için çalışıyoruz. Gazze, Kudüs, Suriye, Afganistan, Yemen, Bangladeş ve Afrika gibi bölgelerdeki ihtiyaç sahiplerine ulaşmak için çalışıyoruz. Bağışlarınızla, savaşın ve doğal afetlerin yıkıcı etkileriyle mücadele eden insanlara yardım eli uzatıyoruz. Yedi Başak İnsani Yardım Derneği olarak, fitre, Zekat, Sadakalarınızı ve diğer bağışlarınızı ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak için çalışıyoruz. Değerli bağışçılarımız bu yardım faaliyetlerine katkı sağlamak ve ihtiyaç sahiplerine umut olmak için bağışlarınızı yapabilirsiniz. Bağışlarınız için bize ulaşın ve Gelecek İyilik ile Gelecektir!

Kumanya Bedeli (Gıda Kolisi)
Yedi Başak İnsani Yardım Derneği olarak 2024 yılı Ramazan ayı için iftar Gıda Kolisi, kumanya bedeli 1000 TL (Bin Türk Lirası) olarak asgari düzeyde belirlenmiştir. Özellikle Ramazan ayı, bu zorlu şartlarda yaşayan insanlar için daha da anlamlıdır çünkü bu ay, paylaşmanın, yardımlaşmanın ve dayanışmanın en yoğun yaşandığı zamanlardan biridir. Ramazan ayının gelmesiyle birlikte, Savaş ve yoksulluğun içerisin de olan, Gazze’deki ihtiyaç sahiplerine ulaşmak ve onların bu mübarek ayı daha rahat geçirmelerini sağlamak amacıyla Yedi Başak İnsani Yardım Derneği olarak kumanya ve iftar bağışları, bağışlarınız kapsamında, Gazze’deki ihtiyaç sahiplerine kumanya paketleri ve iftar yemekleri sağlayarak onların Ramazan ayını daha bereketli hale getirmeyi hedefliyoruz.
Sebze ve Sahur paketimiz ise Gıda Kolisi, kumanya bedeli olarak 500 TL (Beş Yüz Türk Lirası) olarak belirlenmiştir. Bu ücretlendirme belirlenirken derneğimiz özellikle en asgari düzeyde ücret standartları geliştirmektedir. Dönemin gıda alım gücü ve maliyetleri hesaplanarak en şeffaf şekilde ücretler belirlenmektedir. Bizler için hesap verebilirlik ve şeffaflık oldukça önemli noktalardır. Kumanya dağıtımı yapabilmek için özenli ve titiz şekilde çalışmalar yapmaya hem fiyatlandırma hem de içerik olarak fazlasıyla özen gösteriyoruz. Bu özenin temelde sebebi insanların sıcak yemeğe olan ihtiyaçlarının farkına varmamız ve hayırsever vatandaşlarımızın da emeklerine saygı göstererek bu işi baştan sona takip etmemizden kaynaklanmaktadır.
Ramazan ayı bizler için yardımlaşmanın ve toplumsal dayanışmanın zirveye çıktığı bir aydır. Bu denli iyilik ve güzelliğin olduğu bu ayı diğer aylardan ayıran bir ismi bile vardır ki o da on bir ayın sultanı ramazandır. Ramazan ayı boyunca insanlar hem nefsi hem de dini bazı sınanmalar yaşamaktadır. Ramazan’da kumanya dağıtımı da bu dini sınavın pratiğe dönüşmüş bir yardımlaşma halidir. Özellikle ekonomik olarak zor durumda ve kendi ihtiyaçlarını karşılama becerisinden yoksun kimselere iftar ve sahurlarda sıcak yemek, kumanya dağıtımı hayati bir önem taşımaktadır. Sadece yoksul kimselere değil hem yoksul hem de kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan azade kişileri seçerek toplumsal ve vicdani dayanışmaya katkıda bulunuyoruz.
Ramazan ayı, dayanışma, yardımlaşma ve paylaşma gibi değerleri ön plana çıkardığı için kumanya dağıtımı da bu değerlerin yaşama geçirilmesine yardımcı olur. Bu yardımlaşma ve dayanışma, toplumun birlik ve beraberliğini pekiştirir ve insanların birbirlerine destek olmalarını sağlar. Ramazan ayı, dayanışma, yardımlaşma ve paylaşma gibi değerleri ön plana çıkardığı için Gıda Kolisi, kumanya bedeli ödeyerek gerçekleştirdiğiniz dağıtımı da bu değerlerin yaşama geçirilmesine yardımcı olur. Sizler de derneğimizin bağışçısı olmak isterseniz, Banka yoluyla, Online sistem üzerinden, 7/24 açık çağrı merkezimizden, PTT ile bağış yaparak, E-kart ve SMS yoluyla da bağışlarınızı derneğimize iletebilirsiniz. Yurt dışı bağışlarınız için de USD VE EURO birimleri üzerinden bizlere bağışlarınızı iletebilirsiniz.
]]>Rusya, Ukrayna’da enerji sistemlerine yönelik geniş çaplı saldırılar düzenledi. Ukrayna Enerji Bakanı German Galuşenko yaptığı açıklamada, Rus birliklerinin gece saatlerinde Ukrayna’nın enerji sistemine son zamanların en büyük saldırısını gerçekleştirdiğini duyurdu. Galuşenko, “Amaç sadece zarar vermek değil, aynı zamanda geçtiğimiz yıl olduğu gibi ülkenin enerji sisteminde büyük çaplı hasar bırakmak. Maalesef farklı bölgelerdeki üretim tesisleri, iletim ve dağıtım sistemlerinde hasar meydana geldi” ifadelerini kullandı.
Galuşenko, saldırılar nedeniyle Zaporijya Nükleer Santrali’ni (ZNPP) besleyen bir enerji hattında hasar oluştuğunu belirterek, “Ayrıca bombardıman nedeniyle nükleer santrali besleyen enerji tedarik hatlarından biri kesildi. Bazı bölgelerde elektrik kesintisi yaşanıyor. Enerji şirketleri elektriği yeniden sağlamak için çalışıyor” dedi.
Zaporijya’daki Dnipro HES’te saldırı sonrası yangın
Ukrayna devlet hidroelektrik santralleri kuruluşu Ukrhidroenergo tarafından yapılan açıklamada ise, ülkenin en büyük hidroelektrik santrali olan ve Zaporijya Nükleer Santrali’ne elektrik sağlayan Dnipro Hidroelektrik Santrali’ne saldırı gerçekleştirildiği ifade edildi. Saldırı sonrası yangın çıktığı belirtilen açıklamada, “Şu anda yangın devam ediyor. Acil durum hizmetleri ve enerji çalışanları, hava saldırılarının sonuçlarının üstesinden gelmek için sahada çalışıyor. Barajın yıkılma tehlikesi yok, durum kontrol altında” ifadeleri kullanıldı.
Barajın üzerinden geçen içerisinde sivillerin bulunduğu bir troleybüse de füze isabet ettiği öğrenildi.
Harkov Belediye Başkanı Ihor Terekhov ise sabah saatlerinde Harkov kentinde patlama sesleri duyulduğunu, Rus füzelerinin şehrin elektrik tesisine isabet etmesi sonucu elektrik kesintileri yaşandığını aktardı.
Rusya’nın saldırılarında 3 can kaybı
Zaporijya Bölge Valisi Ivan Fedorov, saldırılarda 1 kişinin hayatını kaybettiğini, en az 8 kişinin de yaralandığını belirtti. Ukrayna İçişleri Bakanlığı ise Khmelnytskyi bölgesine yönelik saldırıda 2 kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu.
“Rusya insanların günlük yaşamlarıyla savaş halinde”
Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, Rusya’nın geniş çaplı saldırılarına ilişkin yaptığı açıklamada, “Bu gece Rusya, Ukrayna’ya 60’tan fazla Shaded insansız hava aracı ve 90’a yakın farklı tipte füze fırlattı. Dünya, Rus teröristlerin hedeflerini olabildiğince açık bir şekilde görüyor: Enerji santralleri ve enerji tedarik hatları, hidroelektrik barajı, sıradan konutlar ve hatta bir troleybüs. Rusya insanların günlük yaşamlarıyla savaş halinde. Bu terör saldırılarında hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı diliyorum. Kimse yardımsız kalmayacak. Elektrik yeniden sağlanıyor. Harkov ve bölgesi, Zaporijya, Sumy, Poltava, Dnipro, Odessa, Khmelnytskyi ve bölgesi, Vinnytsia ve Ivano-Frankivsk’te gece saatlerinden itibaren çalışmalar başladı” ifadelerini kullandı.
“Daha fazla hava savunma sistemlerine ihtiyacımız var”
Ukrayna Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada da, “Rusya, gece 60’tan fazla Shaded İHA ve hemen hemen 90 füzeyle Ukrayna’ya saldırdı. Rus teröristlerin ana hedefleri arasında Ukrayna’nın en büyük hidroelektrik santrali de dahil olmak üzere enerji tesisleri ve apartmanlar yer alıyor. Ukrayna’nın halkımızı ve altyapımızı füze saldırılarından korumak için daha fazla hava savunma sistemine ihtiyacı var. Dünyanın Rus kötülüğünü yenmesi gerekiyor” ifadeleri kullanıldı. – KİEV
]]>Olay, 10 Kasım’da Kırat Mahallesi Koca Osman Sokak’ta meydana geldi. Yoldan geçenler, yandaki ormanda yanmış cesedi fark edip, ihbarda bulundu. Benzin dökülerek yakıldığı belirlenen ceset, otopsi için Atatürk Devlet Hastanesi’nin morguna kaldırıldı. Cesedin kaçak olarak işletilen maden ocağında çalışan 3 çocuk babası Afganistan uyruklu Vezir Mohammad Nourtani’ye ait olduğunu belirlendi. Otopside Nourtani’nin 9 Kasım’da öldüğü tespit edilirken, ailesinin 10 Kasım sabahı kayıp başvurusunda bulunduğu öğrenildi.
4 GÜN ÖNCE KAPATILDIĞI ORTAYA ÇIKTI
Nourtani, 11 Kasım’da toprağa verildi. Soruşturma kapsamında Nourtani’nin çalıştığı kaçak maden ocağı sahipleri Hakan Körnöş (46), Enver Gideroğlu (34) ve Körnöş’ün kuzeni Ahmet Aydın (52), maden ocağı çalışanları S.K. (28), E.D. (22) ve kömür ticareti yapan A.Ç. (46), gözaltına alındı. Körnöş, Gideroğlu ve Aydın tutuklanırken, diğer şüpheliler adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Öte yandan kaçak ocağın jandarma tarafından 4 gün önce kapatıldığı ancak sahiplerince tekrar açıldığı belirlendi. Kaçak ocak, olayın ardından imha edilerek kapatıldı.
AİLENİN TEK ÇALIŞABİLİR KİŞİSİYDİ
Eşi Kamergul Maliki (38), oğulları yürüme engelli Sayid Mohammad (22), Pir Mohammad (16), işitme engelli Ali Rıza (13), Said Riza Nourtani (2) ve gelini Şaziye Mohammadi (19) ile 2 odası olan sobalı evde yaşadıkları görülen Nourtani’nin kaçak maden ocağında çalışarak ailesinin bakımını üstlendiği ve ailede çalışabilecek durumdaki tek kişi olduğu ortaya çıktı.
YÜZ BÖLGESİ YANMAMIŞ
Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede; yanmış halde bulunan cesedin kimliği, yüz bölgesi yanmadığı için ‘kayıp şahıs’ bildiriminden tespit edildiği belirtildi. İddianamede ‘eylemin kişi ve toplum üzerindeki olumsuz etkisi ve şüphelilerin suça konu olayın ortaya çıkmasını engellemek amacıyla yapmış olduğu davranışların vahameti göz önüne alınarak’ soruşturmanın derinleştirildiği vurgulandı.
MADENDEN ÇIKARILDIĞINDA HAYATTAYDI
Afgan madencinin gündelik işçi olarak kaçak maden ocağında çalıştığı belirtilirken, 9 Kasım’da saat 20.00 sıralarında S.K. ile yer altında geçirdiği kaza neticesinde ağır şekilde yaralandığı, ocaktan çıkarıldığında ise hala hayatta olduğu ifadeler ile sabit olduğu iddianamede değerlendirildi. Afgan madencinin battaniyeye sarılıp, kamyonetin kasasına yüklendiği ancak kolluk veya sağlık birimlerine haber verilmediği için zamanında müdahale edilemediği belirtildi. İddianamede, S.K. ve E.D.’nin kamera kayıt cihazını kırmaya çalıştığı ve Afgan madenciye ait kıyafetleri yaktığı anların görüntüleri de yer aldı.
3 SAAT KASADA GEZDİRMİŞLER
Afgan madencinin battaniyeye sarılı bir şekilde 3 saat boyunca kamyonet kasasında gezdirildiği belirtilen iddianamede A.Ç.’nin diğerlerinden ayrıldığı saat 22.45’te Ahmet Aydın’ın akaryakıt istasyonundan pet şişeye benzin aldığı ifade edildi. İddianamede ‘23.00 ile 00.00 aralığında olayı gizlemek amacıyla iştirak iradesi içerisinde maktulün cesedini yaktıkları, maktulün cesedi yakıldıktan sonra şüphelilerin benzin bidonunu ve maktulün taşındığı battaniyeyi olay yerinden farklı bir noktalara attığı’ ifadeleri yer aldı.
BİRÇOK YERİNDE KIRIK VARMIŞ
Afgan madencinin baş, omuz ve ayakları haricinde bütün vücudunun yandığı belirtilen adli tıp raporunda vahşetin detayları da ortaya çıktı. Raporda, göğüs karın ve kasık bölgesinden omurga ve kaburga kemiklerinin görünür olduğu, her iki diz seviyesinden kemiklerin bütünlüğünün bozulduğu belirtildi. Ayrıca çene ve köprücük kemiklerinde kırık saptandığı ifade edildi. Cesedin, kömürleşme derecesinde yandığı için kesin ölüm nedeninin belirlenemeyeceği ifade edilen raporda; ölüm sonrası yakıldığı, olay sonrası 112’ye haber verilse ya da hastaneye götürülse kurtulma ihtimalinin olup olmadığının bilinmediği yer aldı.
OCAK SAHİPLERİ ASLİ KUSURLU
Öte yandan iş kazasına yönelik alınan bilirkişi raporunda, Afgan madenciye ocak içinde vagon çarpmış olabileceği belirtildi. Raporda, işçiyi gözetme yükümlülüğünü yerine getirmeyen ve kaçak ocakta sigortasız işçi çalıştıran Hakan Körnöş ile Enver Gideroğlu’nun asli kusurlu, Afgan madencinin ise iş kazası yönünden tali kusurlu olduğu aktarıldı.
‘KASTEN ÖLDÜRDÜLER’
İddianamede, ‘iştirak’ iradesiyle hareket ettiği belirtilen Hakan Körnöş, Enver Gideroğlu ve Ahmet Aydın, S.K., E.D. ve A.Ç.’nin suçlamaları ‘kaçak ocakta meydana gelen kazanın ortaya çıkışını gizlemek, maddi getirisi düşünülerek kaçak ocağının kapatılmasına engel olmak ve haklarında adli ve idari işlem yapılmasına engel olmak amacıyla ocakta meydana gelen olay sonucunda alınan ifadelerle de sabit olduğu üzere hayatta olan maktulü kolluk birimlerine ve sağlık kuruluşuna haber vermeksizin kazanın meydana geldiği 20.00 ile yakıldığı 23.30’a kadar geçen süre zarfında araçlarında taşıyarak kasten öldürdükleri’ sözleriyle anlatıldı.
KAMYONETİN LASTİKLERİNİ DEĞİŞTİRMİŞ
Enver Gideroğlu’nun Nourtani’nin ailesini arayıp işe gelmediğini söylediği belirtilen iddianamede, Hakan Körnöş’ün kamyonetin lastiklerini değiştirdiğine yer verildi. İddianamede şüphelilerin olayın başından beri irtibat halinde oldukları ve yabancı uyruklu olması nedeniyle takibinin zor olacağı düşünülen kişinin cesedini suçu gizlemek maksadıyla Ahmet Aydın, Körnöş ve Gideroğlu tarafından yakıldığı ifade edildi.
İddianamede, sanıklar hakkında ‘ceza alt sınırından uzaklaşma’ takdiri mahkemeye bırakılırken; ‘meydana gelen eylemin kişi ve toplum üzerindeki olumsuz etkisi, yaşanılan olumsuz olaylardan kaynaklı ülkemize sığınan yabancı uyruklu olması sebebiyle takibinin zor olacağı düşünülen kişinin cesedini suçu gizlemek maksadıyla yakılması yönündeki eylemin vahameti’ ifadelerine yer verildi. İddianame, 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilerek sanıkların her birine ‘iştirak halinde kasten öldürme’ suçundan müebbet hapis istemiyle dava açıldı.
‘DİRİ DİRİ YAKMAKTAN YARGILANMALARI GEREKİRDİ’
İddianamenin eksik düzenlendiğini öne süren Nourtani ailesinin avukatı Kerim Bahadır Şeker ise “Sanıkların kasten öldürme suçundan müebbet hapis cezasıyla değil, ölmeden önce diri diri bir kimseyi yakmalarından ötürü ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanması gerekmekteydi” diye konuştu.
]]>İsrail’in Gazze’nin güneyindeki Refah’a düzenleyeceğini açıkladığı operasyondan vazgeçmesini isteyen AB devlet ve hükümet başkanları, Hamas’a da elindeki rehineleri koşulsuz olarak serbest bırakması çağrısını yineledi.
Ekim ayı sonunda yapılan zirvede, Gazze’ye yönelik ateşkes çağrısı konusunda anlaşamayan AB liderleri, Perşembe günü Brüksel’de yeniden bir araya geldi.
ABD’nin, “Gazze’de acil ateşkes ihtiyacına gerek olduğunu” içeren bir kararı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunmasının ardından, AB liderler zirvesinde de bu konuya öncelik verildi.
Brüksel’deki diplomatik kaynaklara göre, Gazze’de benzeri görülmemiş can kaybı ve giderek kötüleşen durum nedeniyle AB liderleri, Ekim ayına kıyasla daha farklı bir noktaya geldi. Bu nedenle 27 Avrupalı liderin, ortak bildiri üzerinde anlaşması beklenildiği kadar zor olmadı.
AB Konseyi Başkanı Charles Michel, zirve sonrası sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, 27 ülke liderinin, Orta Doğu’ya ilişkin güçlü bir ortak açıklama üzerinde anlaştığını duyurdu.
Michel, “AB, sürdürülebilir bir ateşkese yol açacak acil bir insani ara çağrısında bulunuyor” dedi.
Michel, Gazze’deki felaket ortamında sivil halka hayat kurtarıcı yardımların ulaştırılabilmesi için tam ve güvenli insani erişimin sağlanmasının şart olduğunu vurguladı.
Zirve sonrası yapılan açıklamada da, AB liderlerinin “benzeri görülmemiş can kaybı ve kritik insani durum karşısında şok oldukları” belirtildi.
Ortak bildiride, “Kalıcı bir ateşkese, Hamas’ın elindeki tüm rehinelerin koşulsuz serbest bırakılmasına ve insani yardımın sağlanmasına yol açacak acil bir insani ara” çağrısında bulunuldu.
Ekim ayındaki zirvede ‘ateşkes’ ifadesi tartışma yaratmıştı
AB liderlerinin 26 Ekim’de yaptıkları zirvede, Gazze’ye yönelik “ateşkes çağrısı” konusunda uzlaşma sağlanamamıştı.
İspanya’nın, İsrail ve Hamas arasında “ateşkes sağlanması için girişim” talebi, Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un tepkisiyle karşılaşmıştı.
Almanya, Macaristan, Avusturya ve Çek Cumhuriyeti liderleri, “ateşkes” teriminin “İsrail’in kendini savunma hakkını elinden alacağını” öne sürmüştü.
Ancak, 7 Ekim’deki Hamas saldırılarından bu yana Gazze’deki insani durumun giderek kötüleşmesi ve bölgenin kıtlığın eşiğinde olması, AB liderlerinin kararını etkiledi.
AB Konseyi’ne göre, Perşembe günü liderlerin “Kalıcı bir ateşkese yol açacak acil insani ara” konusunda uzlaşma sağlaması önemli bir adım.
Volkskrant gazetesine göre Hollanda Başbakanı Mark Rutte, zirveden çıkan sonucu, “Bu, İsrail’in en büyük müttefikleri de dahil olmak üzere 27 üye devletin tamamından gelen ortak bir sinyaldir” diye değerlendirdi.
Belçika medyasına göre, ABD’nin ateşkes ihtiyacına ilişkin kararı sonrası, AB dönem başkanı Belçika Başbakanı Alexander De Croo’nun çabaları da liderler üzerinde etkili oldu.
De Croo zirveye ilişkin, “Avrupa, gelişmeleri takip etmek yerine liderlik etmeli. Ateşkes olmadan sırtımızı sıvazlamanın bir anlamı yok” görüşünü dile getirdi.
Birçok lider zirve öncesi yaptıkları açıklamalarda, İsrail’in günde 500 kamyon gıda yardımının girişine izin vermesi gerektiğinin altını çizdi.
İsrail’e ‘Refah’ uyarısı
AB liderleri İsrail hükümetine de, Gazze’nin güneyinde yaklaşık 1,1 milyon sivilin sığındığı Refah’a operasyon yapma planından vazgeçmesi çağrısında bulundu.
Avrupalı liderler Refah’a yönelik bir operasyonun, bölgedeki sivil halk için “yıkıcı insani sonuçlar” doğuracağını vurguladı.
Hollanda ve Belçika’nın da aralarında bulunduğu bazı AB üyesi ülkeler, Refah’a bir saldırıda bulunması durumunda İsrail’e yaptırım uygulamayı düşündüklerini açıklamıştı.
Ancak İsrail yanlısı tutumlarıyla bilinen Macaristan, Almanya, Avusturya ve Çek Cumhuriyeti gibi ülkeler, böyle bir yaptırım kararına sıcak bakmıyor.
İrlanda ve İspanya ise, AB ile İsrail arasındaki ortaklık anlaşmasının kısmen askıya alınmasını savunuyor.
Ancak hafta başında yapılan AB Bakanları toplantısında bu konuda görüş birliğine varılamadı.
Zirveye katılan AB liderleri, İsrail’den, Uluslararası Adalet Divanı’nın 26 Ocak’ta aldığı “soykırım eylemlerinden kaçınmak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiği” yönündeki karara da saygı duymasını istedi.
Bildiride, BM Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNWRA), Gazze’ye i insani yardım sağlama konusundaki önemini de vurgu yapıldı.
İsrail’in 7 Ekim’deki Hamas saldırılarına 12 UNWRA çalışanın katıldığı yönündeki iddiaları nedeniyle birçok AB ülkesi UNWRA’ya mali yardımı askıya almıştı.
BM’nin, İsrail’in iddialarına ilişkin soruşturması devam ediyor.
]]>Manzaram dünyanın en ünlü sokak sanatçılarından Banksy’nin yaşadığım binaya yapışık duvara son eserini yerleştirmesiyle bir anda değişti.
Duvar resminin ortaya çıktığı Pazar gününden bu yana insanlar penceremin etrafında toplanıyor, gülümsüyor ve “Bahçeye girip bir fotoğraf çekebilir miyim?” der gibi bana bakıyorlar.
Ben de eserleri milyonlarca dolara satılan Banksy’nin duvar resmi benimmiş gibi onlara “Evet” diyorum; “İstediğiniz gibi fotoğraf çekebilirsiniz”
Londra sakinlerini ciddi yüz ifadeleriyle sosyal hayatta görmeye alışmış olan ben, birdenbire soru yağmuruna tutan yabancı kişilerle sohbet eder buluyorum kendimi.
“Banksy’yi duvar resmini yaparken gördün mü? Artık bir Banksy’nizin olması nasıl bir duygu? Duvar resminin anlamı nedir? Burada sizi rahatsız mı ediyoruz? Duvar resmi kiranızı artırıyor mu?”
Bazıları ise daha cesur ve doğrudan konuya giriyor:
“Yoksa Banksy sen misin?”
Bu soruyu “Evet” diye yanıtlamıyorum elbette ama olmadığımı da söylemiyorum.
Bahçeme girmesine izin verdiklerimden bazıları da nezaket ve ne yapacağını bilememekle karışık bir ruh haliyle, çocukları aracılığıyla bana 5 sterlin bahşiş vermek istiyor.
Bir an kiramın bu duvar resmi nedeniyle uçabileceğini düşünsem de sonra vicdanım devreye giriyor ve uzatılan parayı reddediyorum. Çocuklara dairemin yanındaki dükkandan kendilerine şeker almalarını söylüyorum.
Para konusunda burnu benden daha iyi koku alan biri, daireyi Airbnb’ye koymamı öneriyor:
“Orijinal bir Banksy ile dekore edilmiş güzel daire” diye reklam verebileceğimi öneriyor.
Kiraz ağacından düşen elmalar
Hayır, Banksy’yi resmi yaparken görmedim. Duvar resmini çizdiğinde evde değildim.
Her şey Pazar sabahı erken saatlerde olmuş gibi görünüyor. Bu yüzden de tesellim şu ki, evde olsaydım bile o saatte olan bitenin farkında varmayacaktım.
Öğleden sonra eve geldiğimde ise fotoğraf ve video çeken, eser hakkında konuşan insanlarla karşılaştım.
Onlardan biri, duvar resmindeki yeşil rengi ile 17 Mart’daki Aziz Patrick Günü’nün sembol rengi olan yeşil arasında bağlantı kuruyordu.
Bir diğer bağlantı da, duvar resminin ve evimin bulunduğu Londra’nın kuzeyindeki Islington’ın sosyal konut tabelalarında yeşil renk kullanıldığı söylenerek kuruldu.
Banksy Pazartesi günü Instagram hesabında duvar resmini sahiplenen şekilde bir paylaşım yaptı.
Görünen o ki Banksy, her kimse, çatlaklarla dolu beyaz duvara boyayı püskürtmek için yangın söndürücü kullanmıştı.
Yaprakları tamamen dökük kiraz ağacı ölü gibi görünüyordu. Bu yüzden Banksy’nin yaprakları boyayla canlandırdığı söylendi.
Peki resme karşıdan bakıldığında sol alt köşede duran kızın (ya da erkek) elinde tuttuğu hortumla ne mesaj veriliyordu? Bu bir çevre mesajı mıydı?
Duvarıma yapılan sanat eseri halen gelişmeyi sürdürüyor. Bazıları sanki dallardan düşmüş gibi elmalar da bıraktı. Bir anlamda Banksy elma yetiştiren tek kiraz ağacını yaratmış oldu.
Çarşamba gününe gelindiğinde, duvar resminin üzerine beyaz boya serpilmiş olduğunu fark ettim. Peki bu vandalizm olarak tanımlanabilir mi?
15 dakikalık şöhret
Dairem turistik bir cazibe merkezi haline geldi.
Bu satırı yazarken ara veriyorum çünkü, insanlar resminden benim açımdan fotoğrafını çekmem için cep telefonlarını bana veriyorlar.
Bir saatten az bir sürede Japonya ve Almanya medyasının da aralarında olduğu dört yayın organına röportaj veriyorum.
Avustralyalı bir adam bana çektiği polaroid bir fotoğraf karesi hediye ediyor.
TikTok’ta canlı yayın yapan Meksikalı bir gencin takipçileriyle etkileşime giriyorum. Benim gibi Kolombiyalı olan bir kadın, eğer benim yerimde olsa çoktan fast food ve bira satmaya başlamış olacağını söylüyor.
Londra’da yalnızca sekiz saat kalacak olan Norveçli bir kadın, bu süreyi mahalleme gelip resmi görmeye ayırdığını söylüyor.
Sanat nedir?
Altı aydır bu dairede yaşıyorum, ancak komşumla ilk kez dün konuştum. Etrafta bu kadar çok insan varken mahremiyetinin endişesine kapılmış bir Somalili o.
Tüm bunlar bir duvar resmi sayesinde oldu.
Son zamanlarda hayatım böyle geçiyor. Çeşitli ülkelerden insanlarla tanışıyor, sanki bir şey başarmış gibi tebrikleri kabul ediyor, halkımı bir güzellik kraliçesi gibi selamlıyor ve duvar resmiyle ilgili görüşlerimi sunuyorum.
“Uzman değilim ama bence…” diye başlayan cümleler kuruyorum.
Şimdilik bu ilgiden rahatsız değilim. Ama hafta sonu bir otobüs dolusu turist, Big Ben ile Buckingham Sarayı’nı ziyaret ettikten sonra benim sokağıma gelmeye karar verirse bu fikrim değişebilir.
Bu duvar resmi kış sonlanırken, şehir renklenmeye başladığında ve herkes daha iyi bir ruh halindeyken ortaya çıktı.
Bu olay benim için baharı başlatmanın harika bir yolu oldu.
Esrarengiz bir deha sanatçı, ölmekte olan bir ağaç ve kırıklarla dolu bir duvar sayesinde etrafım güzel insanlarla doldu. Bir göçmen olmama rağmen gerçekten bu ağaç topluluğuna ait olduğumu hissettim.
Sanat sanırım bu.
]]>Kıtlık nedir, ne zaman ilan edilir?
Kıtlık, bir ülkede halkın akut yetersiz beslenme, gıda sıkıntısı ya da ölümle karşı karşıya kalınacak kadar ağır gıda yokluğu anlamına geliyor.
Kıtlık genelde bazen ilgili ülkenin hükümetiyle birlikte BM tarafından ilan ediliyor. Sıklıkla diğer uluslararası yardım ve insani kuruluşlar da katılıyor.
İlana, BM’nin oluşturduğu Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC) adlı ölçek kullanılarak karar veriliyor.
Ancak resmen kıtlık ilan edilebilmesi için belirli bir coğrafi bölgede üç unsurun yaşanmış olması gerekiyor;
Gazze ve Sudan neden kıtlık riskiyle karşı karşıya?
BM’ye göre Gazze’nin kuzeyinde kıtlık artık çok yakın ve Mart-Mayıs 2024 arasında yaşanabilir. IPC sınıflandırmasına göre nüfusun yarısı, yani 1,1 milyon kişi açlık çekiyor. En kötü senaryoda, Gazze nüfusunun tümü Temmuz 2024’te açlık çekiyor olacak.
BM, Gazze’nin IPC’nin sınıflandırdığı bölgeler ve ülkeler arasındaki en büyük açlık çeken insan oranına sahip olduğunu söylüyor.
BM yetkilileri, Sudan’da süren savaşın ülkeyi “yakın tarihteki en kötü insani kabuslardan birine” sürüklediğini ve bu durumun dünyanın en büyük açlık krizini tetikleyebileceğini belirtiyor.
BM Gıda Programına (WFP) göre Nisan 2023’te başlayan iç savaş yüzünden Sudan’da yaklaşık 18 milyon kişi akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya.
UNICEF, küçük çocuklardaki yeterisiz beslenme, kolera, sıtma ve kızamık salgınları “en kötü tahminlerin de ötesinde” diyor.
Başka hangi ülkeler kıtlık riskiyle karşı karşıya?
İnsani yardım kuruluşu Action Against Hunger, başka ülkelerde de “çok kaygı verici açlık düzeyleri görüldüğünü” söylüyor.
Bunlara Afganistan, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Etiyopya’nın Tigray bölgesi, Somali, Suriye ve Yemen dahil.
WFP bu ay da çete şiddeti nedeniyle ağır bir siyasi ve ekonomik kriz yaşayan Haiti’nin “yıkıcı bir açlık krizinin kıyısında” olduğunu açıkladı.
Haiti’deki 1,4 milyon kişi açlığın kıyısında olarak sınıflandırılırken, 3 milyon kişi de bunun bir alt aşamasında. IPC Haiti’nin gıda güvenliği durumunu “endişe verici” diye tanımlıyor.
Kıtlığa ne yol açıyor?
IPC’ye göre kıtlık ve aşırı gıda krizlerinin birden çok nedeni oluyor. İnsan eliyle ya da doğa kaynaklı veya her ikisinin birleşimi.
Action Against Hunger çatışmaların “dünya genelinde açlığın başlıca nedeni olduğunu” belirtiyor.
Örgüt Sudan’da yetersiz gıda üretimi ve bu nedenle artan fiyatları gerekçe olarak gösteriyor.
Gazze’de devam eden İsrail saldırılarının da hayati önemdeki gıda, yakıt ve su yardımlarının bölgeye girişini engellediğini söylüyorlar.
IPC, insani yardım kuruluşlarının Gazze’ye “neredeyse tamamen hiç erişemediğini” aktarıyor.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi (IRC) iklim değişikliğiyle yaşanan aşırı hava olaylarından kaynaklanan kuraklık ve verim düşüşü nedeniyle özellikle Doğu Afrika’da yaygın gıda sıkıntısı oluştuğunu vurguluyor.
Büyük Okyanus’taki yüzey suyunun ısınması olarak açıklanan El Nino hava olayı da, Güneydoğu Asya ve Latin Amerika’daki gıda tedarikine olumsuz etkide bulundu.
Resmen kıtlık ilan edilmesi nasıl bir fark yaratıyor?
Kıtlık ilanı, özel bir fonun kullanıma sunulması anlamına gelmiyor.
Ancak sıklıkla, gıda tedariği ve acil fon sağlayabilecek BM ve uluslararası hükümetlerden yaygın karşılık bulabiliyor.
IRC gibi bazı yardım kuruluşları yetersiz beslenme tedavisi sağlayabiliyor. Yardım kuruluşu Oxfam Gazze’deki ortaklarıyla gıda ve temizlik malzemeleri alınabilmesi için çekler dağıtıyor.
WFP Sudan’da yol ve okul gibi altyapıyı yeniden inşa ediyor. Ayrıca uzak bölgelerdekilere gıda ve diğer yardımların gönderilebilmesi için mobil ekipleri var.
Birçok yardım kuruluşu, genelde kıtlık ilan edilmeden önce operasyonlarını planlamaya ve yardım ulaştırmaya başlıyor.
Daha önce nerelerde kıtlık ilan edildi?
En son 2017’de Güney Sudan’da resmi kıtlık ilan edilmişti.
Üç yıl süren iç savaştan sonra neredeyse 80 bin kişi kıtlık yaşıyordu ve bir milyon kişi de açlığın kıyısındaydı.
BM o dönem açlıktan savaşın tarım üzerindeki etkilerini sorumlu tutmuştu. Çiftçilerin canlı hayvan ve tarım rekoltesi çok düştü ve enflasyon arttı.
Daha önce de 2011’de Somali’nin güneyinde, 2008’de Sudan’ın güneyinde, 2000’de Etiyopya’nın Somali bölgesindeki Gode’de, 1996’da Kuzey Kore’de, 1991-1992’de Somali’de ve 1984-1985’te Etiyopya’da kıtlık ilan edilmişti.
1845-1852 arasında İrlanda’da kıtlık, göç ve hastalık dönemiydi. Nüfusun üçte birini doyuran patates üretimi bir tarım hastalığı yüzünden büyük zarar görmüştü. Ancak o dönem İrlanda’yı yöneten Büyük Britanya’ya patates ihracatı devam etmişti.
]]>BM Güvenlik Konseyinde (BMGK), çatışmada sivilleri koruma başlığı altında Sudan’daki gıda güvencesizliğine ilişkin durum görüşüldü.
Burada üye ülkeleri bilgilendiren BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi Operasyonlar ve Savunma Birimi Direktörü Edem Wosornu, Sudan’da 11 aydır süren çatışmanın siviller üstündeki korkunç etkisine dikkati çekti.
Wosornu, “Bugün, Sudan’da çok büyük etkisi bulunan ve hızla artan gıda güvencesizliğine karşı uyarıda bulunmak için bir araya geldik.” dedi.
Sudan’da siviller ve sivil altyapılara yönelik saldırıların bazılarının, insanlığa karşı suç teşkil edebileceği konusunda uyarı yapıldığını anımsatan Wosornu, Kordofan eyaletinde halkın yüzde 90’ının acil seviyede gıda güvencesizliğiyle karşı karşıya olduğuna dikkati çekti.
Wosornu, insani yardım ortaklarının tahminlerine göre, bölgede gelecek aylarda 220 binden fazla çocuğun açlık nedeniyle hayatına kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu vurguladı.
“18 milyon insan gıda kriziyle karşı karşıya kalma riskinde”
BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Genel Müdür Yardımcısı Maurizio Martina ise özellikle Darfur’da gıda güvencesizliğine ilişkin durumun çok endişe verici olduğuna dikkati çekti.
Açlık krizini çatışmanın tetiklediğinin altını çizen Martina, “Çatışma yeni bölgelere yayılırken gıda güvenliğini etkiliyor. Çatışmanın güneydoğu eyaletlerine yayılması hasat dönemine çok büyük etki ediyor.” uyarısını yaptı.
Martina, Sudan’da yaklaşık 18 milyon insanın gıda kriziyle karşı karşıya kalma riskinde olduğunu ve tarım sisteminin korunmasının şart olduğunu belirtti.
Üye ülkelere tarım faaliyetlerine yardım sağlama çağrısında bulunan Martina, BMGK’nin bu ay Sudan’da ateşkes ve engelsiz insani yardım çağrıları yapılan kararı kabul ettiğini ancak sahada büyük gelişme olmadığını söyledi.
“Zaman daralıyor”
Dünya Gıda Programı (WFP) İcra Direktör Yardımcısı Carl Skau ise bölgede 28 milyon kişinin gıda güvencesizliğiyle mücadele ettiğini bildirdi.
WFP’nin yardım operasyonlarının erişim ve kaynak eksikliği nedeniyle baltalandığını aktaran Skau, sınır ötesi yardım operasyonlarının hem çok pahalı hem de yetersiz olduğunu ifade etti.
Skau, Sudan’daki çatışmanın dünyadaki en büyük yerinden edilme krizini tetiklediğini belirterek, 8 milyon insanın yerinden edildiğini dile getirdi.
“Zaman daralıyor.” uyarısında bulunan Skau, BMGK’nin harekete geçmesi ve Sudan için kabul edilen 2470 sayılı kararın uygulanmasını sağlaması gerektiğini belirterek, böylelikle Sudan ve bölgede açlık krizinin engellenebileceğini söyledi.
Sudan’daki iç savaş
Sudan’da Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan komutasındaki ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK), Aralık 2018’deki halk ayaklanması sonrasında yönetimi ele geçirip yaklaşık 30 yıl iktidarda kalan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in Nisan 2019’da devrilmesinin ardından sivillerin katılımıyla oluşturulan hükümette yer almış, 2021’de ise sivil hükümete karşı birlikte darbe düzenlemişti.
Ordu ile HDK’nin, askeri ve güvenlik reformu kapsamında HDK’nin orduya entegrasyonu meselesinde anlaşmazlığa düşmesinin ardından 2023’ün nisan ayı ortasında iç savaş patlak vermişti.
Birleşmiş Milletlere göre, dünyadaki en büyük yerinden edilme vakasının yaşandığı ve dünyadaki “en büyük açlık krizinin” yaşanabileceği uyarısında bulunulan Sudan’da, ordu ve paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri arasındaki çatışmalarda yaklaşık 14 bin kişi hayatını kaybetti, 8 milyon kişi yerinden edildi.
İç savaş nedeniyle 19 milyon çocuğun okula gidemediği ve nüfusunun yaklaşık yarısına tekabül eden 25 milyon insanın yardıma muhtaç hale geldiği ülkede, Dünya Gıda Programı’nın 5 Şubat’taki son raporuna göre, yaklaşık 18 milyon Sudanlı akut gıda güvensizliği yaşıyor ve bunların 5 milyonu açlığın eşiğinde.
Uluslararası toplumdan gelen ateşkes çağrılarına rağmen Sudan’da taraflar arasındaki çatışmalar ramazanda da sürüyor.
]]>Ümraniye Tepeüstü Hüdayi Camii ve 4-6 yaş Kur’an Kursu düzenlenen törenin ardından dualarla açıldı.
Ayasofya-i Kebir Camii imam hatibi Bünyamin Topçuoğlu’nun Kuran-ı Kerim tilavetiyle başlayan programda konuşan Erbaş, hayır sahiplerine ve belediyeye teşekkür ederek, vatandaşlardan her daim camiye gelmelerini istedi.
Bir şehri şehir yapanın camiler olduğunu ifade eden Erbaş, “Bizim ilk örneğimiz de Yesrib’i Medine yapan, Mescid-i Nebevi’yi oraya da suffeyi inşa eden Peygamber Efendimizdir. Peygamberimiz Mekke-i Mükerreme’den Medine’ye değil Yesrib’e hicret etti. Yesrib’i şehir haline yani Medine’ye Peygamber Efendimiz getirdi. Burada Hüdayi Camii, Mescid-i Nebevi’nin Ümraniye’deki bir şubesidir. 4-6 yaş Kur’an Kursu da suffenin bir şubesi.” ifadelerini kullandı.
Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’in (SAV) bir hadisini aktaran Erbaş, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Peygamber Efendimiz, ‘Kıyamet günü hiçbir gölgenin bulunmadığı bir anda Allah’ın arşının gölgesi altında gölgelenecek yedi sınıf insan vardır. Bunlardan birisi de kalbi camilere bağlı olan Müslümanlardır’ buyuruyor. Sizleri, bu camiyi inşa edenleri tarif ediyor Peygamber Efendimiz. Kalpten camiye bağlı olmayan hiç caminin yapımına emek verir mi? O yedi sınıf insandan birisi de ‘Neşeyi ve huzuru camilerde bulan gençlerdir’ buyuruyor Peygamber Efendimiz. Bizim çocuklarımız, gençlerimiz nerelerde huzur buluyor bir düşünelim. Hayır sahiplerimiz, belediye başkanımız yaptı, bize teslim etti. Çocuklarımız için bu Kur’an Kursu’nu en verimli bir şekilde nasıl değerlendirebiliriz, bunun derdini taşıyoruz ama sizler de bu derdi taşıyıp ezan okunduğu zaman camiye koşacaksınız. Caminin bitişiğinde onlarca ev var. Müezzin ‘haydin namaza’ dediğinde bir saf olmazsa biz vebal altında oluruz. O müjdeden de istifade edemeyiz.”
Camilerde hocaların Kur’an-ı Kerim, ilmihal, hadis, tefsir gibi dersler yaptığını aktaran Erbaş, vatandaşların bu derslerden istifade etmesini istedi.
Milli Eğitim Bakan Yardımcısı Nazif Yılmaz ise 35 yıl önce burada yükseköğrenim yurdu ve Ihlamurkuyu Camii bulunduğunu aktararak, kendisinin de burada hafızlık yaptığını söyledi.
O günlerde yurt ve camide eğitim gören yüzlerce kişinin bugün Türkiye ve dünyanın birçok bölgesinde dini eğitim faaliyetlerinde bulunduğunu dile getiren Yılmaz, mekanın manevi şekilde devamını sağlayan Ümraniye Belediyesine ve Aziz Mahmud Hüdayi Vakfına teşekkür etti.
Ümraniye Belediye Başkanı Yıldırım da camiyi Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı ile bir araya gelerek yaptıklarını belirterek, 4-6 yaş Kur’an Kursları ve camilere yardım ve katkılarının devam edeceğini kaydetti.
Duanın ardından Erbaş ve diğer protokol üyeleri camiyi ve Kur’an kursunu inceledi.
Programa, Ümraniye Kaymakamı Abdülaziz Aydın, İstanbul Müftüsü Safi Arpaguş, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı Genel Müdürü Medet Bala, davetliler ve vatandaşlar katıldı.
]]>TİKA’dan yapılan yazılı açıklamada, kurumun ramazan programları kapsamındaki çalışmalarına ilişkin bilgi verildi.
Buna göre, TİKA, Bangladeş’teki ramazan programının ilk etabı kapsamında ülkenin dört bir yanında temel ihtiyaç malzemelerinden oluşan 1250 gıda kolisi dağıttı.
Dakka, Narsingdi, Lalmonirhat, Saidpur, Kushtia, Gazipur ve Meherpur’da dar gelirli aileler, yetimhanelerdeki öğrenciler, engelliler ve Arakanlı Müslümanlara (Rohingya) yönelik yardımların ilk etabı tamamlandı.
Gıda kolilerinin dağıtımı engelliler ve yetimlere öncelik verilerek yapıldı.
TİKA ayrıca ramazan boyunca Bangladeş’in Cox’s Bazar kentindeki sığınmacı kamplarında yaşayan 1000 aileye günlük sıcak iftar yemeği dağıtacak.
Moğolistan’da 1200 aileye koli
TİKA, Moğolistan’daki programı kapsamında ülke genelinde 1200 aileye ulaştırılacak gıda kolilerinin dağıtımına başkent Ulanbator’da başladı.
İlk aşamada, El Birliği Derneği, Minii Yörtönts Derneğine bağlı Aile İçi Şiddet Mağduru Çocuk ve Kadın Sığınma Evi, Narhan Çocuk Esirgeme Kurumu, Kişisel Gelişimi Destekleme Derneği işbirliğinde 600 gıda kolisi Ulanbator’a bağlı belediyelerdeki ihtiyaç sahiplerine ulaştırıldı.
Türkiye’nin Ulanbator Büyükelçisi Zafer Ateş, dağıtım töreninde, “TİKA, her yıl ramazan ayı kapsamında ihtiyaç sahibi ailelere yönelik bu alanda faaliyet yürüten sivil toplum kuruluşları ile işbirliğinde gıda yardımı projesini hayata geçirmektedir. Bugün de biz TİKA’nın anlamlı faaliyetlerinden biri olan gıda yardımının dağıtımı için buradayız. Moğolistan, bizim için kardeş ve dost ülkedir. TİKA, diğer alanlarda gerçekleştirdiği proje ve faaliyetleriyle iki ülkenin ilişkilerinin gelişmesine, derinleşmesine önemli katkıda bulunmaktadır.” ifadesini kullandı.
Moğolistan Aile İçi Şiddet Mağduru Çocuk ve Kadın Sığınma Evi Başkanı Nominhüü Bayanzul, yardımlardan dolayı Türk halkına ve TİKA’ya teşekkür etti.
Nijer’de Agadez halkına destek
TİKA, Nijer’de “İstanbulewa” olarak da adlandırılan Agadez halkına gıda desteğinde bulundu.
Agadez’de yaşayan başta engelliler olmak üzere ihtiyaç sahibi 400 aileye gıda kolisi ulaştırıldı.
Pirinç, makarna, şeker ve yağdan oluşan gıda paketleri Air (Agadez) Sultanı Oumarou İbrahim Oumarou, Türkiye’nin Niamey Büyükelçisi Özgür Çınar ve TİKA Niamey Koordinatörü Tanju Polat’ın katılımıyla ihtiyaç sahibi ailelere teslim edildi.
Ukrayna’da 1000 aileye gıda kolisi dağıtıldı
TİKA, Ukrayna halkına çeşitli projeler ve faaliyetlerle desteğini sürdürürken, ramazan ayının gelmesiyle Ukrayna genelinde 1000 aileye gıda kolisi ulaştırdı.
Kiev Valiliği, Kırım Tatar Milli Varlık Fonu, Kırım Müslümanları Dini İdaresi, Ukrayna Gagauzları Birliği ve Ahıska Türkleri Derneği ile TİKA işbirliğinde, Kiev, Lviv, Odesa, Harkiv, Lutsk, Vinnitsya, Sumi, Poltavabölgelerinde yaşayan Kırım Tatarları, Gagauzları ve Ahıska Türkleri ile Kiev’de kuşatma sırasında büyük zarar gören Buça bölgesinde yaşayan ihtiyaç sahibi ailelere gıda kolisi dağıtıldı.
Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Refat Çubarov ve Kırım Tatar Milli Lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, TİKA’nın Müslüman kardeşlerine yapılan bu desteklerin manevi anlamının büyük olduğunu belirtti.
Kiev Bölge Valiliği Uluslararası İşbirliği Departmanı Başkanı Mykyta Herashchenko da Türk halkının kalbinden gelen destekler için minnettar olduklarını belirtti.
Ukrayna Gagauzları Birliği Temsilcisi Denys Gaydarlı da Odesa Bölgesi’nde yaşayan Gagauzları da kapsayan yardımın önemini vurgulayarak Türkiye ve TİKA’ya teşekkür etti.
TİKA, Kuzey Makedonya’da faaliyet gösteren ve 52 Türk derneğin çatı kuruluşu olan Makedonya Türk Sivil Toplum Teşkilatları Birliği ve yerel STK’ler işbirliğinde Kuzey Makedonya’nın kırsal bölgelerindeki Karbintsi, İştip, Köprülü, Lozovo, Usturumca, Demir Kapı, Doyran, Gostivar, Kırçova, Struga, Pehçevo, Kalkandelen, Kumanova, Lipkova, Studenicani ve Üsküp belediyeleri sınırlarındaki 50 köyde bulunan Türklere ve ihtiyaç sahibi ailelere 3 bin gıda paketi ulaştırdı.
]]>Güney Afrika’da 60 milyonluk nüfusun yüzde 80’inden fazlasını Hristiyanlar, yaklaşık yüzde 2’sini ise Müslümanlar oluşturuyor.
Müslümanların büyük çoğunluğunun Asya kökenli olduğu ülkede, Afrika kökenli nüfus içinde Müslümanlara oldukça az rastlanıyor.
Yerli halk Zuluların çoğunlukta yaşadığı KwaZulu-Natal eyaletinde on binlerce mensubu bulunan Corinthian Kilisesinin eski lideri İbrahim Richmond, yaklaşık 1500 cemaat üyesi ile geçen yıl İslam’a geçti.
Richmond, Hristiyan papazı iken İslam’a geçiş hikayesini ve sonrasında yaşadıklarını AA muhabirine anlattı.
Ay yıldızlı Afrika Kilisesi: Corinthian
Richmond, 1950’lerde kurulan Corinthian Kilisesinin KwaZulu Natal bölgesinde yaklaşık 100 bin kişilik cemaate sahip yerel Afrika Kilisesi olduğunu söyledi.
Bu kilisenin öğretisinin ana akım Hristiyan mezheplerinden farklılık gösterdiğine dikkati çeken Richmond, bu öğretinin tek tanrı inancı taşıdığını, Hz. İsa’yı son peygamber kabul ettiğini, domuz eti yenmediğini ve ibadethanelerinde ayakkabı giyilmediğini belirtti.
Richmond, Corinthian Kilisesinin sembolünün ay yıldız olmasına da değinerek, “Büyükbabam Abdel Müslümanmış. Kilisenin kurucusu babam Johannes Hz. İbrahim’in yolundan giden bir insandı. O babasını hiç görmemiş ama annesinden öğrendiği için kiliseye ay yıldız sembolünü seçmiş.” dedi.
Richmond’ın rüyası
Richmond, İslam’a geçişinin, gördüğü rüyalara dayandığını belirterek, “Bir gece kilisede uyurken rüya gördüm. Bu rüya sadece bir sesten ibaretti, kimseler gözükmüyordu. Rüyadaki ses cemaatimin beyazlar giymesini istiyordu. İkinci gün aynı rüya, aynı ses. Sonraki günün erken saatlerinde yine aynı rüya ama bu sefer ses oldukça agresifti. Aynı gün cemaatimi bu olay hakkında bilgilendirdim. Ne yapacağımı bilmiyordum ama cesaretimi bir şekilde toplayıp rüyam hakkında onlarla konuşabildim.” ifadelerini kullandı.
Cemaat üyelerinin kendisine destek verdiğini dile getiren Richmond, şöyle devam etti:
“Sonra bir gün kilisede düzenlenecek büyük bir tören için hazırlık yaparken, rahiplerimden biri yanıma gelip bazı Müslümanların geldiğini söyledi. Niçin Müslüman amblemi kullandığımızı merak ediyorlarmış. Bu kişiler yanıma geldiklerinde rüyamı hatırladım ve ne giydiklerini gördüm. Anladım ki bunlar rüyada bahsedilen insanlar. Artık rüyam gerçekleşmişti.”
Richmond, bu olayın ardından İslam’ı seçmeye karar verdiğini kaydederek, “Cemaattekiler ‘rüyanın peşinden git, seni sonuna kadar destekliyoruz’ dedi ve o gün yaklaşık 1500 kişinin katıldığı törende benimle şehadet getirdiler.” dedi.
İslam ve apartheid
Ülke nüfusunun yüzde 80’inden fazlasını oluşturan Afrika kökenliler arasında Müslümanların çok seyrek görülmesinin, Güney Afrika tarihindeki ırkçı apartheid rejiminden kaynaklandığını söyleyen Richmond, “Biz Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed’den habersizdik ve Kur’an’ı hiç bilmezdik.” dedi.
Richmond, “Apartheid döneminde Müslüman kardeşlerimizin gelip Zulu ulusundaki Afrikalı kardeşlerine tebliğ etmesine izin verilmezdi. Son peygamber ve İslam hakkında konuşmak için bize gelme şansları çok azdı. Bu onların hatası değildi.” diye konuştu.
Güney Afrikalı Müslümanların, ülkede İslam’ın daha geniş çevrelere tanıtılması konusunda çok iyi işler çıkardığını belirten Richmond, son yıllarda giderek artan sayıda Afrikalının İslam’ı benimsemeye başladığına dikkati çekti.
Richmond’a Türk yardımı
Richmond, Diyanet İşleri Başkanlığının konuğu olarak ziyaret ettiği Türkiye’yi ve gördüğü misafirperverliği unutamadığını ifade ederek, “Türkiye’de insanlar sıcak kalpli ve sevgi dolu.” dedi.
Türkiye merkezli sivil toplum kuruluşu Uluslararası Bilgi ve Algı Derneğinin (BİLAL) Güney Afrika temsilcisi olduğuna da değinen Richmond, İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı ve Türk hayırseverlerin yardımlarıyla gerçekleştirilen iftar programı vesilesiyle Türk kardeşleriyle bir araya gelmekten duyduğu mutluluğu dile getirdi.
İftar programının organizatörlerinden BİLAL’in Genel Başkanı Ömer Lütfi Türkmenoğlu ise İHH işbirliğinde bu program vesilesiyle 600 Zuluca, 2 bin İngilizce Kur’an-ı Kerim dağıtıldığını belirterek, “Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığımızın yeni Müslüman olanlar için İngilizce yayınladığı temel İslami bilgilerin bulunduğu kitapları da teslim edeceğiz. Zaman zaman ramazan için iftar etkinliklerimiz de devam edecek.” ifadelerini kullandı.
]]>Zayneb son birkaç aydır omletten nefret ediyor. Yağda yumurtanın ve sütün kokusu onu, hala okula gittiği geçen yıla götürüyor.
Daha altı ay öncesine kadar mutluydu. Sabah namazına kalkıp ardından ağabeyi ve kız kardeşleriyle okula yürüyordu. Kardeşleri yeni okul dönemine onsuz başlayacaklar. Omlet ona kaçırdığı şeyleri hatırlatıyor.
Zayneb bir süredir kızların altıncı sınıftan sonra okula gidemeyeceğini biliyordu. Ama bir şeylerin değişeceğini umuyordu. Öğrenmeyi çok seviyordu ve bilimden sanata tüm derslerinde çok başarılıydı.
Babası gururla “sınıf birincisi” derken Zayneb utanarak gülümsüyor. İstediği herhangi bir kariyer alanında başarılı olabilirdi. Ancak geçen Aralık’taki okul sınavlarının ardından baş öğretmenleri sınav salonuna girip Zaynab ve yaşıtı kızlara Mart’ta okula dönemeyeceklerini söyledi.
Kızının morali bozuk bir şekilde eve geldiğini gören babası Şahir, “Çok üzüldü. Onu öyle görmek çok zordu. Kızlarım için hiçbir şey yapamıyorum, baba olarak şuçlu hissediyorum” diyor. Şahir, ailesini Afganistan’dan kurtarmaya çalışmıştı ama başarılı olamamıştı.
Zayneb, şifrelenmiş bir video görüşmesi üzerinden, yumuşak bir ses tonuyla, “Hayallerim bir kara deliğe gömülmüş gibi hissediyorum” diyor. Babası onun adına kısa bir mola rica ediyor. Bu sürecin ailesi için çok yorucu olduğunu söylüyor.
Zayneb gibi kızlar için kalan tek seçenek devlet kontrolündeki dini medreselere gitmek. Ancak Afganistan’daki BM özel temsilcilisi Roza Otunbayeva, geçen Aralık’taki Güvenlik Konseyinde medreselerde kız çocuklarına matematik ya da İngilizce öğretilip öğretilmediği sorusunun cevabını bulamadıklarını söylemişti.
Zayneb’in babası medresenin kızına kapsamlı bir eğitim sunamayacağını söylüyor:
“Okula alternatif değil. Sadece dini konuları öğretecekler. Onu dini bir medreseye göndermeye gerek görmüyorum”.
Taliban Afganistan’ı başkent Kabil’i 15 Ağustos 2021’de ele geçirdiğinden beri yönetiyor. Bundan kısa bir süre sonra ABD öncülüğündeki NATO birlikleri ülkeden çekildi. Taliban yönetimi düzenlediği ilk basın toplantısında ülkeyi 1996 ve 2001 arasında yöneten “sabit fikirli Talibancılar” gibi olmayacaklarının sözünü vermişlerdi.
Sözleri, “Kendi çerçevemiz kapsamında kadınların okula gitmesine ve çalışmasına izin vereceğiz. Kadınlar toplumumuzda çok aktif olacak” şeklindeydi.
Ancak bunu kadın haklarındaki gerileme izledi. Aylar içinde ortaokula giden kızların okula erişimi engellendi.
Onu üniversiteler ve çok sayıda iş yeri izledi.
Bugün kadınların yanlarında bir erkek olmadan evi terk etmelerine ya da kamusal parkları ziyaret etmelerine izin verilmiyor.
Tablo pek iç açıcı değil. UNICEF, BBC’ye 2021’den bu yana okul yasaklarından etkilenen kızların sayısının 1,4 milyondan fazla olduğunu söyledi. Bunlar arasında 2023’te altıncı sınıfı bitiren 330 binden fazla kız çocuğu, bu yıl okula devam edemeyecek.
Yine de herkes Taliban’ın emirlerine uymuyor.
Zayneb’in ailesi, çevrelerinde topluluk öncülüğünde özel girişimlerin başladığını söylüyor ve kızları burada İngilizce derslerine katılıyor. Kimse bunun ne kadar süreceğini bilmiyor ama şimdilik Zayneb burada yeni arkadaşlar ediniyor.
Elinden geldiğince onları neşelendirmeye çalışıyor. BBC’ye, “Kendi hobilerini keşfetmeleri için onları cesaretlendirmeye çalışıyorum, onları sanata yönlendiriyorum” diyor.
Zayneb çizim yapmayı seviyor. Okula geri gidemeyeceğini öğrendiği günden itibaren buna yönelmiş.
BBC’ye gönderdiği çizimlerinden birinde, bir kız çocuğu kilitli bir okul kapısında bekliyor. Bu çizime “Afgan kızları için kara günler” ismini vermiş.
Ancak son aylarda kendisini olumlu bakmaya zorlamış. Şimdi güzel şeyler resmediyor, gökyüzü, yüksek bina, bir çiçek, güneş ya da hayallerinin gerçekleştiği bir gelecek. Dünyaya vermek istediği mesaj Afganistan’daki kız çocuklarının unutulmaması gerektiği:
“Afgan kızların haklarını geri almasına yardım edin. Afgan kızları çok yeteneklidir. İhtiyacımız olan tek şey fırsat.”
BBC Taliban’dan yorum talebinde bulundu ancak yanıt alamadı.
Haber Alia Farzan, Megha Mohan, Mariam Aman ve Georgina Pearce
Hikayedeki isimler güvenlik gerekçesiyle değiştirilmiştir.
]]>Gündüz saatlerinde oruç tutulan kutsal ay, bölgede zaten açlık çekilen bir dönemde geldi.
Gazzeliler beş aydır savaşa katlanıyor. Savaştan önce de bölge halkının tamamına yakını, hayatta kalabilmek için gıda yardımlarına bağımlıydı.
Gazze kentindeki Şifa Hastanesi’nin Acil Servis Başhekim Yardımcısı Dr. Amjad Eleiwa “Burada halk zaten aylardır oruç tutuyordu. Hayatta kalmak için şehri didik didik ediyorlar ama hiçbir şey bulamıyorlar” diyor.
İsrail’in Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısına misilleme olarak başlattığı bombardıman, bölge genelindeki gıda altyapısını ve tarım arazilerini yok etti.
Yardım kuruluşları, İsrail’in yardım konvoylarına uyguladığı ek güvenlik kontrolleri nedeniyle sıkışmalar oluştuğunu ve yardımın halka ulaştırılamadığını söylüyor.
Açlık ilan edilmesinden sorumlu küresel kuruluş Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC) Pazartesi günü, 1,1 milyon kişinin yani Gazze’deki nüfusun neredeyse yarısının şimdiden açlık çektiğini ve geriye kalanların da Temmuz itibarıyla açlık çekmeye başlayabileceğini açıkladı.
Gıda krizi Gazze’nin kuzeyinde daha ciddi. Daha önceki Ramazan aylarının aksine, bölge sakinleri ne sahur yapabiliyor, ne de iftar açarak açlıklarını giderebiliyor.
Sokak süslemeleri, davulcular, yiyeceklerle dolu tezgahların yerini yıkım, ölüm ve yemek bulabilmek için her gün verilen bir mücadele aldı. Elde kalan çok az un ya da buğdayın fiyatı beş kat yükseldi.
Gazze kentinde geniş ailesininkiler de dahil 10 çocuğa bakan 57 yaşındaki Nadia Ebu Nahel “Geçen Ramazan’ı hatırlıyorum. İyi yiyecekler, meyve suları, hurmalar, isteyebileceğiniz her şey vardı” diyor.
“Bu yılla kıyaslanınca, cennet ve cehennem gibi. Çocuklar şimdi bir somun ekmeğe hasret. Rüyaları bir yemek. Kemikleri yumuşadı. Başları dönüyor ve yürümekte zorlanıyorlar. Çok zayıfladılar.”
Hayır kurumu Care’e göre Gazze’de son haftalarda 23’ü çocuk en az 27 kişi yetersiz beslenme ve susuzluk nedeniyle öldü. Kuzeydeki bazı hastanelerde çalışan doktorlara göre gerçek sayı daha da büyük.
Şifa Hastanesi’nde Dr. Eleiwa’nın yetersiz beslenme tedavisi uyguladıkları içinden ölenler arasında 10-12 yaşında bir erkek çocuğu, annesi öldürülen ve hiçbir yerde mama olmadığı için sütsüz kalıp beslenemeyen dört aylık bir erkek bebek ve epilepsi hastası 18 yaşındaki bir kız vardı.
“Zaten çok hastaydı. İlaçlarından hiçbiri bulunamıyordu ve ailesinin de yiyeceği yoktu. Sonunda vücudu sadece kemik ve deriye dönüştü.”
Doktorun hastaları arasındaki 16 yaşındaki Refiq Dughmoush yatağından kalkamıyor. Refiq’in kemikleri sayılıyor ve bir bacağının dizden aşağısı kesildi. Gövdesinde bir kolostomi torbası var.
Kelimeleri arasında nefes alabilmek için yavaş yavaş konuşan Refiq “Böylece kaldım. Çok halsizim ve bir taraftan diğerine dönemiyorum. Amcam döndürüyor beni” diyor.
Refiq ve 15 yaşındaki kız kardeşi Rafif, İsrail’in bir hava saldırısında evleri vurulduğunda ağır yaralandı. Amcası Mahmud, ailenin 11 üyesinin öldürüldüğünü söyledi. Ölenler arasında anneleri, dört kardeşleri ve yeğenleri de var.
Refiq yaralandığı saldırıdan önce de yetersiz beslendiğini anlatıyor.
“Yiyecek bir tane bile meyve bulamadık, elma, guava, marketlerde et ya da herhangi bir yiyecek yoktu, olanlar da çok pahalıydı.”
Saldırıda bacağı parçalanan ve ameliyatla edilen Rafeef de hastane çalışanlarından ağabeyi için meyve ve sebze istediğini ama hiç veremediklerini söylüyor.
Rafeef Ramazan’ın daha önce neşeli geçtiğini ve “şimdikine kıyasla cennet” olduğunu anlatıyor.
“Gerçekten çok güzeldi. Ama o günler bir daha asla geri gelmeyecek. Hayatımızdaki en iyi insanlar artık yok.”
Şifa Hastanesi’ndeki doktorlar, yetersiz beslenme tedavisi gereken birçok çocuğu daha iyi pediyatrik servisleri olduğu için daha kuzeydeki Kemal Adwan Hastanesine sevk ettiklerini anlatıyor. Ancak orada da çok sayıda çocuk hayatını kaybetti.
Kemal Adwan’ın çocuk hastalıkları kliniği şefi Dr. Hüsam Ebu Safiya, son bir ayda 21 çocuğun yetersiz beslenme ve susuzluktan öldüğünü, 10 çocuğun durumunun da ağır olduğunu belirtti.
“Bu çocukları kurtaramadığım için çaresiz hissediyorum. Zor ve utanç verici bir duygu. Aynı şeyleri kendilerine yeterli yiyecek bulamayan ve bazı günler hiçbir şey yiyemeyen personelim için de hissediyorum.”
Ebu Safiya, İsrail’in açlığı savaşta bir silah olarak kullandığını söylüyor.
“Çocukları bilerek yiyeceksiz bırakmak, onları açlıkla öldürmek. Dünyada işgalcilerin bunu yapmasına izin veren herhangi bir yasa yok.”
Avrupa Birliği Dış Politika Temsilcisi Josep Borrell de İsrail’i Gazzelileri kasten aç bırakmakla suçladı.
Borrell “Gazze’de artık açlığın eşiğinde değiliz. Açlığın içindeyiz. Bu kabul edilemez. Açlık bir savaş silahı olarak kullanılıyor. İsrail açlığı provoke ediyor” dedi.
İsrail ise Gazzelileri kasten aç bıraktığı suçlamasını reddediyor; lojistik sorunlar yarattığını söylediği Birleşmiş Milletler’i ve gıda yardımlarına el koymakla suçladığı Hamas’ı sorumlu tutuyor.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu da geçen hafta Gazzelilerin açlık çektiğini reddetti ve “Bizim elimizdeki bilgi bu değil ve yakından izliyoruz” dedi.
Ancak Gazzeliler açlık çekiyor. Dünya Gıda Programı’nın Ortadoğu Programı Sözcüsü Abeer Etefa “Görünen köy kılavuz istemiyor. 1,1 milyon kişi IPC aşama 5’te. Bu feci açlık hali. İki yaşından küçük çocukların üçte biri akut yetersiz beslenmeyle karşı karşıya. Yani ölüm riskleri var”
Geçen Cuma günü hayır kurumu World Central Kitchen’ın yolladığı 200 ton gıda, kurumun İsrail saldırılarında yıkılan binaların molozlarından inşa ettiği bir iskeleyle ulaştırıldı. Yardımın Gazze’nin kuzeyi ve orta kesimlerindeki büyük gıda sıkıntısını biraz hafifletmesi ve Ramazan ayının geri kalanında bir parça rahatlama sağlaması umuluyor.
Ancak bu insani yardım girişimleri, İsrail’e Gazze’nin sivil nüfusuna karşı insani sorumluluklarını terk etme ve boşluğu yardım kuruluşları ve diğer ülkelerin doldurmasını bekleme suçlamasını beraberinde getirdi.
BM yardım kuruluşu UNRWA’nın Sözcüsü Juliette Touma, “İsrail, işgalci güç olarak nüfusun ihtiyaçlarını gidermek ya da insani yardımın ulaştırılmasını kolaylaştırmak zorunda ve bunu yapmıyorlar. Yeterince yapmıyorlar” dedi.
Cuma günü World Central Kitchen mavnası Gazze kıyılarına ulaşırken, altı çocuk babası Halid Naji, Gazze’nin orta kesimlerindeki Deir el-Balah’ta bulunan evlerinin yıkıntısında, eşinin akşam yemeğini hazırlamasına yardım ediyordu.
Naji “Bu yardıma ihtiyacım var. Hep insani yardımdan söz ediyorlar ama bir şey almıyoruz” diyor.
Gazze’deki birçok kişi gibi Naji ve ailesi oruçlarını tutuyor.
“Allah rızası için oruç tutuyoruz ama bu yıl keyfini yaşayamıyoruz” diyor.
“Ne sahurda ne de iftarda. Geleneklerimizi de yaşayamıyoruz. Çocuklarımızı giydirip, namaza götüremiyoruz. Onlara inancımızı anlatamıyoruz. Çocuklarınıza yiyecek az bir şeyler verip, başınızın üzerine bomba düşmemesini umuyorsunuz.”
Gün batımında, Naji betonun üzerine bir battaniye serdi ve ailesiyle enkazın üzerinde oturdu. İftar için bir miktar yemek bulabilmişler. Daha önceyse, bazı günlerde hiç bulamamışlar.
Naji “Gazze Şeridi’ndeki bizim için durum şöyle; ölmüşlere özeniyoruz” diyor.
“Bu yıl Ramazan yaşamıyoruz. Bu yıl adını değiştirmemiz lazım. Ölüm ayındayız.”
Katkıda bulunan: Muat el-Hatib
]]>İsrail’in ablukası altındaki Gazze Şeridi’nde insani kriz her geçen gün derinleşiyor. Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Dünya Gıda Programı (WFP), Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC) raporunu yayınladı. Raporda Gazze Şeridi’nin kuzey kesiminde kıtlığın kapıda olduğu belirtilerek, “Gazze nüfusunun tamamı kriz seviyelerinde ya da daha kötü gıda güvensizliğiyle karşı karşıya” denildi.
Yaklaşık 300 bin kişinin mahsur kaldığı Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki iki kentin de kıtlığın bugünden itibaren baş göstermesi beklendiği ifade edilen raporda, “Akut gıda güvensizliği için kıtlık eşiği çoktan aşılırken, 5 yaş altı çocuklar arasında akut yetersiz beslenme ikinci kıtlık eşiğine doğru rekor bir hızla ilerliyor” denildi.
“Bu, IPC sistemi tarafından felaket boyutunda açlıkla karşı karşıya olduğu kaydedilen en yüksek sayıdır”
Gazze Şeridi’nde nüfusun yarısına denk gelen 1,1 milyon insanın felaket boyutunda açlıkla karşı karşıya olduğu belirtilen raporda, “Bu, IPC sistemi tarafından felaket boyutunda açlıkla karşı karşıya olduğu kaydedilen en yüksek sayıdır ve sadece üç ay önce IPC Aşama 5’te yer alan sayının iki katıdır” denildi.
Rapor, Gazze Şeridi’nde 7 Ekim’den önce akut yetersiz beslenme oranının yüzde 1’in altında olduğuna dikkat çekerek, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Deir al Balah, Han Yunus ve Refah’ta açlığın acil durum seviyesinde olduğu belirtildi.
Gazze Şeridi’ne sadece temel gıda ihtiyaçlarının karşılanması için her gün en az 300 tırın girmesi gerekiyor
Yardım kuruluşlarının gıda, su, ilaç ve sanitasyon hizmetleri sağlamasına izin verilmesi halinde Gazze’nin kuzeyinde bile kıtlığın durdurulabileceği belirtilen raporda, bunun mümkün olabilmesi için insani ateşkes gerekli olduğu vurgulandı. Gazze Şeridi’nde sadece temel gıda ihtiyaçlarının karşılanması için her gün en az 300 tırın bölgeye girmesi ve özellikle kuzeyde gıda dağıtımı yapması gerektiğinin tahmin edildiği aktarılan raporda, yılbaşından bu yana kuzeye sadece dokuz yardım konvoyu ulaştığı belirtildi.
“İnsan eliyle meydana getirilen bu açlık ve yetersiz beslenme krizinin Gazze’yi kasıp kavurma hızı dehşet verici”
WFP İcra Direktörü Cindy McCain yaptığı açıklamada, “Gazze’de insanlar şu anda açlıktan ölüyor. İnsan eliyle meydana getirilen bu açlık ve yetersiz beslenme krizinin Gazze’yi kasıp kavurma hızı dehşet verici. Kıtlığı önlemek için çok küçük bir zaman dilimi kaldı ve bunu yapmak için kuzeye derhal ve tam erişim sağlamamız gerekiyor. Kıtlık ilan edilene kadar beklersek çok geç olur. Binlerce kişi daha ölmüş olacak. Çaresiz durumdaki kadın ve çocuklar her şeylerini kaybetmekten sadece bir hastalık, bir zorunlu hareket ya da bir felaket kadar uzakta” ifadelerini kullandı.
“Gazze içinde gıda taşımak, her dönemeçte engellerle karşılaşılan bir labirentte yol almaya çalışmak gibi”
WFP İcra Direktörü Yardımcısı ve Operasyon Direktörü Carl Skau, “WFP ve ortaklarımız Gazze’deki 2,2 milyon insanın tamamını beslemek için sınırda ve bölgede gıda malzemelerini hazır bulunduruyor ancak Gazze’ye ve Gazze içinde gıda taşımak, her dönemeçte engellerle karşılaşılan bir labirentte yol almaya çalışmak gibi. Karmaşık sınır kontrolleri, Gazze’deki yüksek gerilim ve çaresizlikle birleşince gıda malzemelerinin özellikle kuzeydeki ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını neredeyse imkansız hale getiriyor. Ancak pazar günü 18 tırlık gıdanın teslim edilmesi bunun yapılabileceğini gösteriyor. Bu bir kereye mahsus olamaz. İhtiyaç sahiplerini desteklemek için bunun sürekli, düzenli ve geniş çaplı olması gerekiyor” dedi.
“Karayolu erişimi kritik önem”
İsrail’in insani yardımlar için Gazze Şeridi’ne daha fazla giriş noktası sağlaması ve Aşdod Limanı’nı kullanıma açması çağrısında bulunan WFP, “Karayolu erişimi kritik önem taşıyor. Zira hava indirme operasyonları, yaklaşan kıtlığı önlemek için acilen ihtiyaç duyulan yardım miktarını ulaştıramıyor” dedi. – ROMA
]]>Atina’da düzenlenen “Özgür Filistin için bir uçurtma” isimli etkinlikte bir araya gelenler, Filistin halkına destek mesajı vermek üzere uçurtma uçurdu.
Paskalya orucunun başlangıcını temsil eden Temiz Pazartesi (Kathara Deftera) Yortusu kapsamında, Yunanistan’da her yıl geleneksel olarak gökyüzü ile buluşturulan uçurtmalar bu kez Filistin için uçuruldu.
Uçurtması ve balonlarıyla Filistin’e destek vermeye gelenlerden Gazzeli Selma Shawa, AA muhabirine, 20 yılı aşkın süredir Yunanistan’da yaşadığını ancak akrabalarının Gazze’de olduğunu söyledi.
Shawa, “Biz burada, Filistin toplumu olarak, insanlarımıza desteğimizi göstermek adına aktiviteler ve etkinlikler düzenlemeye çalışıyoruz. Zira en azından bu yolla dünyaya hikayemizi anlatmış oluyoruz.” diye konuştu.
Filistin renklerinde uçurtma ve balonlarla insanlara Filistin’de yaşananları hatırlatmayı hedeflediklerini belirten Shawa, “İhtiyacı olanlara iftar yemeği de veriyoruz. Her iki tarafın da geleneklerini koruyoruz fakat kalplerimiz tabii ki Filistin’deki bebekler, çocuklar, aileler, Gazze ve tüm Filistin’de çekilen acılarla birlikte.” dedi.
Yunanistan’daki Filistin Toplumu Başkanı Muhammed Seyid de “Bugün, Ekim’den beri İsrail saldırılarıyla soykırıma uğrayan Gazze halkına dayanışma göstermek için buradayız. Her gün yüzlerce kişi öldürülüyor ve dünya sadece seyrediyor. Bu yüzden Gazze’deki insanlarımıza desteğimizi ve dayanışmamızı elimizden gelen tüm imkanları kullanarak göstermek istedik.” ifadelerini kullandı.
Gazze’de yaşanan insanlık dramına da işaret eden Seyid, “Burada insanlar çocuklarıyla, yiyecekleri, suları varken, istediklerini yapabilirken, Gazze’de bizim insanlarımızın açlıktan ölmesi çok acı. Bazıları 2-3 aydır ekmeğin tadına bile bakmadı, içme suları bile yok.” diye konuştu.
Seyid, sözlerine şöyle devam etti:
“Biz insanların mutsuz olmasını istemiyoruz. Tüm dünya, tüm çocuklar mutlu olmalı ama bizim çocuklarımızın da barış ve güven içinde yaşaması gerektiğine inanıyoruz.”
Temiz Pazartesi Yortusu
Yunanistan’da Paskalya orucunun başlangıcını temsil eden Temiz Pazartesi (Kathara Deftera) Yortusu’nda her yıl olduğu gibi bu yıl da uçurtmalar gökyüzüne renk kattı.
Karnaval sürecinin sona erdiği ve hayvansal gıdaların tüketilmediği Paskalya orucuna başlanılan Temiz Pazartesi Yortusu’nda, geleneksel olarak hayvansal gıdalardan uzak, kalamar, karides gibi deniz ürünleri ile kuru fasulye, tarama salata, tahin helvası, turşu, zeytin, zeytinyağlı yaprak sarması gibi yiyeceklerin yer aldığı sofralar kuruldu.
Ramazan pidesine benzeyen “lagana” isimli ekmek, bugüne özel olarak sofralardaki yerini aldı.
Yemek için kırları tercih edenler, baharı neşeyle karşıladı.
Gökyüzü rengarenk uçurtmalarla süslendi
Temiz Pazartesi Yortusu’nun küçük büyük, herkesin yüzünü güldüren en renkli yanı ise gökyüzünün rengarenk uçurtmalarla süslenmesi oldu.
Sokaklarda hemen hemen her köşe başında uçurtmalar satılırken, 7’den 70’e herkes uçurtma heyecanını yaşadı.
Tüm ülkede çocuklar ve büyükler, şehrin düzlük alanlarına ya da tepelere çıkarak rengarenk uçurtmalarını gökyüzü ile buluşturdu.
Un savaşları
Galaksidi kasabasında ise geleneksel un savaşları yapıldı
Bu küçük sahil kasabası, her yıl Temiz Pazartesi Yortusu’nda hem Galaksidi sakinlerini hem de kasabaya dışarıdan gelenleri müzik eşliğinde, geleneksel danslar ve çeşitli kültürel etkinliklerle buluşturdu.
Kökleri Bizans dönemine dayanan geleneksel un savaşına katılanlar, yüzlerini isle veya renkli boyalarla boyadı.
Yunan denizcilerin Bizans döneminde, Sicilya sahillerinde görüp, Galaksidi’ye taşıdığına inanılan bu gelenek, aynı zamanda 18’inci yüzyılda baharın gelmesiyle evlerinden ayrılan denizcileri yolcu etmek üzere düzenlenen bir eğlence olarak da biliniyor.
Bugün bir turizm faaliyeti olarak da görülen bu etkinlik için belediyenin dağıttığı un çuvalları kullanılıyor. Unun yanı sıra renkli boyaların da kullanıldığı bu eğlence, Temiz Pazartesi akşamı geç saatlere kadar sürüyor.
]]>Ufuk Öntürk’ün eniştesi Deniz Keser:
“Bir kül tablasının aşağı düşmesiyle başlayan olayda çekiçle vurularak hunharca öldürülmüş”
İZMİR – Güneydoğu Asya ülkesi Kamboçya’da kaldığı pansiyonun sahibi ve çalışanları tarafından çekiçli saldırıya uğrayarak hayatını kaybeden 52 yaşındaki Ufuk Öntürk, memleketi İzmir’de defnedildi. Yaşanan vahşi cinayetle ilgili bilgi veren Öntürk’ün eniştesi Deniz Keser, “Bir kül tablasının yukarıdan aşağı düşmesiyle ilgili başlayan olayda, 6 kişi tarafından çekiçle vurularak hunharca bir şekilde, boynuna da tahminimce bir zincir takılarak pansiyon çalışanları ve sağdan soldan gelen akrabaları ile bu cinayet işlenmiş” dedi.
Edinilen bilgiye göre, İstanbul’da yaşarken kalp krizi geçiren ve ölümün eşiğinden dönünce dünyayı gezmek için çıktığı yolculukta 4-5 yıl önce gittiği Güneydoğu Asya ülkesi Kamboçya’ya yerleşen Ufuk Öntürk (52), 25 Şubat’ta kaldığı pansiyon çalışanları ve akrabalarınca çekiçli saldırı sonucunda hayatını kaybetti. Yaşanan cinayetle ilgili soruşturmada 1’i kadın 6 kişi Kamboçya devlet yetkililerince yakalanarak gözaltına alındı. Şüpheliler çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı. Pazar günü Türkiye’ye getirilen Öntürk’ün cenazesi, İzmir Adli Tıp Kurumu morgundaki otopsi işlemlerinin ardından bugün, aile yakınlarına teslim edildi.
“Pansiyon çalışanları ve sağdan soldan gelen akrabaları ile bu cinayet işlenmiş”
Ufuk Öntürk’ün cinayete kurban gitmesinin ardından yaşanan süreci anlatan eniştesi Deniz Keser: “Bize ilk bilgiler geldiğinde tabi ki böyle bir cinayet olduğu söylenmedi konsolosluk tarafından. Aradan bir gün geçtiğinde cinayet haberlerinin çıktığını gördük. Sonra bu bilgiler doğrultusunda Kamboçya’da bulunan Punom Pen Büyükelçiliği ile iletişime geçtik. Olayın içerisine girdiğimizde de olay şöyle gerçekleşmiş; bir kül tablasının yukarıdan aşağı düşmesiyle ilgili başlayan olayda, 6 kişi tarafından çekiçle vurularak hunharca bir şekilde, boynuna da tahminimce bir zincir takılarak pansiyon çalışanları ve sağdan soldan gelen akrabaları ile bu cinayet işlenmiş. Orada 1’i kadın 5’i erkek olacak şekilde olayla ilgili 6 kişi tutuklandı.”
“Budist bir inanca sahip ülke olduğu için cenazemizin önce yakılmasını istediler”
Cenazenin Türkiye’ye getirilme noktasındaki yaşananları da aktaran Keser, “Daha sonra biz nasıl cenazemizi getiririz olayına girdiğimizde 10-15 bin dolar gibi bir para istendi. Bu doğrultuda biz tabi bu parayı bulamayacağımızı söyledik. Konsolosluk bize ara ara bilgi veriyordu. Orası Budist bir inanca sahip ülke olduğu için cenazemizin önce yakılmasını istediler. Biz buna karşı geldik. 20-21 gün bir süreç içerisinde cenazemizi buraya getirebildik. Bu şekilde bir cinayet bizim için çok kötü oldu. Bu doğrultuda şu an oradaki konsolosluğumuzun geliştirmiş olduğu bilgiler doğrultusunda onlara da teşekkür ederiz. Dışişleri Bakanlığımıza da teşekkür ederiz. Bize yardımcı oldular. Şimdi kendi gelenek ve göreneklerimize göre de cenazemizi defnedeceğiz” dedi.
Öntürk’ün kız kardeşi Yıldız Eyçalış ise “Bundan sonraki mahkeme süreçlerinde bu cinayete işleyenlerin hepsi yakalandı mı, yakalananlar da bırakıldı mı bırakılmadı mı onları bilmiyoruz. Bununla ilgili sürecin takibi konusunda devletimizden destek istiyoruz” ifadelerini kullandı.
“Devletimiz vatandaşının cenazesini orada bırakmayacak bir şekilde büyüklüğünü gösterdi”
Yaşanan cinayetin ardından süreci yakinen takip eden ve cenazenin Türkiye’ye getirilmesi konusunda devlet yetkilileri ile iletişime geçerek konuyu aktaran AK Parti İzmir Milletvekili Eyyüp Kadir İnan da Pınarbaşı Mezarlığı’nda kılınan cenaze namazına katıldı. Burada bir açıklama yapan İnan, “İzmirli hemşerimiz Ufun Öntürk’ü kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Kamboçya’da vahşice işlenen bir cinayette yitirdik kendisini. Tabii aile yakınları direkt bizlere ulaştılar. Kamboçya devletinin çıkartmış olduğu bayağı yüklü bir cenaze hizmetleri bedeli vardı. Gerçekten bu miktar hem aile için hem de merhum için fazla bir bedeldi. Ortaya çıkan mağduriyet dolayısıyla hemen Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan’a ailemiz adına, İzmirli hemşerilerimiz adına ulaştık. Sağ olsun devletimiz vatandaşının cenazesini orada bırakmayacak bir şekilde büyüklüğünü gösterdi. Yaklaşık 20 gündür başta büyükelçimiz olmak üzere, konsolosluklar genel müdürümüz olmak üzere büyük bir çaba sarf ettiler. Bugün cenazemiz şehrimize ulaştı. Ailemizle birlikte cenazemizi defnedeceğiz” diye konuştu.
Hayatını kaybeden Ufuk Öntürk’ün cenazesi, Bornova Pınarbaşı Mezarlığı’nda ailesi ve yakınlarının katılımıyla kılınan cenaze namazının ardından, aynı mezarlık içerisinde defnedildi.
]]>Edinilen bilgiye göre, İstanbul’da yaşarken kalp krizi geçiren ve ölümün eşiğinden dönünce dünyayı gezmek için çıktığı yolculukta 4-5 yıl önce gittiği Güneydoğu Asya ülkesi Kamboçya’ya yerleşen Ufuk Öntürk (52), 25 Şubat’ta kaldığı pansiyon çalışanları ve akrabalarınca çekiçli saldırı sonucunda hayatını kaybetti. Yaşanan cinayetle ilgili soruşturmada 1’i kadın 6 kişi Kamboçya devlet yetkililerince yakalanarak gözaltına alındı. Şüpheliler çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı. Pazar günü Türkiye’ye getirilen Öntürk’ün cenazesi, İzmir Adli Tıp Kurumu morgundaki otopsi işlemlerinin ardından bugün, aile yakınlarına teslim edildi.
“Pansiyon çalışanları ve sağdan soldan gelen akrabaları ile bu cinayet işlenmiş”
Ufuk Öntürk’ün cinayete kurban gitmesinin ardından yaşanan süreci anlatan eniştesi Deniz Keser: “Bize ilk bilgiler geldiğinde tabi ki böyle bir cinayet olduğu söylenmedi konsolosluk tarafından. Aradan bir gün geçtiğinde cinayet haberlerinin çıktığını gördük. Sonra bu bilgiler doğrultusunda Kamboçya’da bulunan Punom Pen Büyükelçiliği ile iletişime geçtik. Olayın içerisine girdiğimizde de olay şöyle gerçekleşmiş; bir kül tablasının yukarıdan aşağı düşmesiyle ilgili başlayan olayda, 6 kişi tarafından çekiçle vurularak hunharca bir şekilde, boynuna da tahminimce bir zincir takılarak pansiyon çalışanları ve sağdan soldan gelen akrabaları ile bu cinayet işlenmiş. Orada 1’i kadın 5’i erkek olacak şekilde olayla ilgili 6 kişi tutuklandı.”
“Budist bir inanca sahip ülke olduğu için cenazemizin önce yakılmasını istediler”
Cenazenin Türkiye’ye getirilme noktasındaki yaşananları da aktaran Keser, “Daha sonra biz nasıl cenazemizi getiririz olayına girdiğimizde 10-15 bin dolar gibi bir para istendi. Bu doğrultuda biz tabi bu parayı bulamayacağımızı söyledik. Konsolosluk bize ara ara bilgi veriyordu. Orası Budist bir inanca sahip ülke olduğu için cenazemizin önce yakılmasını istediler. Biz buna karşı geldik. 20-21 gün bir süreç içerisinde cenazemizi buraya getirebildik. Bu şekilde bir cinayet bizim için çok kötü oldu. Bu doğrultuda şu an oradaki konsolosluğumuzun geliştirmiş olduğu bilgiler doğrultusunda onlara da teşekkür ederiz. Dışişleri Bakanlığımıza da teşekkür ederiz. Bize yardımcı oldular. Şimdi kendi gelenek ve göreneklerimize göre de cenazemizi defnedeceğiz” dedi.
Öntürk’ün kız kardeşi Yıldız Eyçalış ise “Bundan sonraki mahkeme süreçlerinde bu cinayete işleyenlerin hepsi yakalandı mı, yakalananlar da bırakıldı mı bırakılmadı mı onları bilmiyoruz. Bununla ilgili sürecin takibi konusunda devletimizden destek istiyoruz” ifadelerini kullandı.
“Devletimiz vatandaşının cenazesini orada bırakmayacak bir şekilde büyüklüğünü gösterdi”
Yaşanan cinayetin ardından süreci yakinen takip eden ve cenazenin Türkiye’ye getirilmesi konusunda devlet yetkilileri ile iletişime geçerek konuyu aktaran AK Parti İzmir Milletvekili Eyyüp Kadir İnan da Pınarbaşı Mezarlığı’nda kılınan cenaze namazına katıldı. Burada bir açıklama yapan İnan, “İzmirli hemşerimiz Ufun Öntürk’ü kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Kamboçya’da vahşice işlenen bir cinayette yitirdik kendisini. Tabii aile yakınları direkt bizlere ulaştılar. Kamboçya devletinin çıkartmış olduğu bayağı yüklü bir cenaze hizmetleri bedeli vardı. Gerçekten bu miktar hem aile için hem de merhum için fazla bir bedeldi. Ortaya çıkan mağduriyet dolayısıyla hemen Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan’a ailemiz adına, İzmirli hemşerilerimiz adına ulaştık. Sağ olsun devletimiz vatandaşının cenazesini orada bırakmayacak bir şekilde büyüklüğünü gösterdi. Yaklaşık 20 gündür başta büyükelçimiz olmak üzere, konsolosluklar genel müdürümüz olmak üzere büyük bir çaba sarf ettiler. Bugün cenazemiz şehrimize ulaştı. Ailemizle birlikte cenazemizi defnedeceğiz” diye konuştu.
Hayatını kaybeden Ufuk Öntürk’ün cenazesi, Bornova Pınarbaşı Mezarlığı’nda ailesi ve yakınlarının katılımıyla kılınan cenaze namazının ardından, aynı mezarlık içerisinde defnedildi. – İZMİR
]]>Trakya’dan İstanbul’un su ihtiyacı karşılayan Kırklareli’nin Vize ilçesi sınırlarındaki Kazandere, Pabuçdere ve Istrancalar barajlarındaki doluluk oranı, son 4 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Kasım ve aralık ayında yüzde 7 doluluk oran ile dip seviyeyi gören barajlar, kış aylarındaki yağışlarla hayat buldu. Kazandere’nin doluluk oranı yüzde 72,18’e, Pabuçdere’nin yüzde 69,94 ve Istrancalar’ın yüzde 77,42’ye ulaştı. İstanbul’un su ihtiyacını karşılayan toplam 10 barajdaki doluluk oranı da yüzde 79,10 olarak ölçüldü.
NKÜ Çorlu Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Lokman Hakan Tecer, “Bu sene, bölgemiz geçen seneye oranla ciddi manada aldı. Barajlardaki doluluk oranı da geçen yıl yüzde 7’lerdeydi. Bölgemizdeki Kazandere, Pabuçdere, Istrancalar’da bugün o doluluk oranı yüzde 70’lere ulaşmış durumda, bu sevindirici bir durum. Bu rakamlarla 2020 yılından itibaren aslında doluluk oranlarında yakaladığımız en yüksek ikinci seviye. 2022 yılını hariç tuttuğumuz zaman 2020’den itibaren bu kadar doluluk oranına ulaşılmamıştı” dedi.
‘YER ALTI SULARI İLE İLGİLİ RİSKİ AZALTMAZ’
Barajları dolduran yağışların yer altı sularında artış göstermeyeceğini söyleyen Prof. Dr. Tecer, “Yağan yağışların yüzde 10 ila 13’ü oranında bir miktar su yer altı sularına karışıyor. Fakat bu sene, bu yağışların yer altı sularına katkısının olduğunu söylemek; bu bölgede kriz boyutunda olan yer altı suyu tüketiminin tablosunun iyi anlaşılmayacağına sebebiyet vermiş oluruz. Böyle yağan yağmurlarla, bir sene bol bir yağış geçirilmesiyle, bu bölgede tükenen yer altı sularının telafi edilmesi mümkün değil. Evet bir miktar katkısı olmuştur ama bu miktar asla, bu bölgedeki yer altı sularıyla ilgili riski azaltmaz” diye konuştu.
‘YER ALTI SUYU YER YER 600 METRELERE KADAR İNMİŞ’
Prof. Dr. Tecer, Trakya’nın sanayi bölgesi olması nedeniyle su tüketiminin fazla olduğunu belirterek, “Yer altı suyu yer yer 600 metrelere kadar inmiş durumda. Bizim kampüsümüzde bile 450 metreden su çeker hale geldik. Düşünün bu bölgelerde 50-60 metrelerden suya ulaşılabiliyordu. Artık 300 metrelerin altında herhangi bir bölgede suya ulaşmamız mümkün değil. Bu konuda öncelikle bireysel tüketimi gözden geçirmemiz lazım. Her zaman söylüyoruz. Bireysel olarak tüketiminde tasarrufa yönelmemiz lazım, yağmur hasadı yapmamız gerekiyor. Özellikle belli metrekarelerdeki yapılarda bu zorunlu hale geldi ve en önemlisi de tarımsal sulamada, vahşi sulamadan vazgeçmemiz lazım. Daha modern teknikler ile sulama yapmamız gerekir. Ama bu bölgede günde 450 bin metreküp su tüketen sanayinin de bu atık sularını arıtarak geri kazanıp, tekrar proseslerde kullanılması elzem. Orta vadede bu bölgede birçok sanayi tesisi su bulamadığı için kapılarını kapatmak zorunda kalabilir” dedi.
‘SON 2-3 SENE ÇOK SIKINTI ÇEKİLDİ’
Barajların bulunduğu Aksicim köyünde yaşayan Yaşar Sağdıç da “Barajların dolması, bizleri çok mutlu etti. Şükür, yağmurlar yağdı, barajlar doldu, geçen sene çok sıkıntı çekildi. 3 veya 4 yıl önce daha doluydu. Son 2-3 sene çok sıkıntı çekildi. Bu sene çok şükür; yağışların olması bizi çok mutlu etti” diye konuştu.
]]>Rusya’da devlet başkanlığı seçimlerine halk yoğun ilgi gösterirken muhaliflerin toplu eylemleri seçimlere damga vurdu. Ülkede oy kullanma işlemlerinin ilk gününde bazı sandıklara boya dökme eylemi düzenlenirken, bazı seçim merkezlerine de molotof kokteyli atıldı. Muhaliflerin bu eylemleri seçimin son gününde de sürerken, cezaevinde ölen Rus muhalif lider Alexei Navalny’nin destekçileri eylem başlattı. Alexei Navalny’nin eşi Yulia Navalnaya destekçilerine eylemin yöntemiyle ilgili bilgi vererek, “Seçimleri, sayımızın çok olduğunu, görmezden gelinen çok insan olduğunu ve Putin’e karşı olduğumuzu göstermek için değerlendirmeliyiz. Aynı gün ve saatte (bugün) seçim merkezlerine gitmeliyiz. Bundan sonra ne yapmanız gerektiği size kalmış. Putin dışında herhangi bir adaya oy verebilirsiniz, oy pusulasını parçalayabilirsiniz veya üzerine büyük harflerle ‘Navalny’ yazabilirsiniz. Oy vermek istemeseniz bile seçim merkezleri önünde bekleyip daha sonra arkanıza dönüp evlerinize gidebilirsiniz” dedi. Yulia Navalnaya gerçekleştirecekleri eylemin güvenli olduğunu ve kimsenin gözaltına alınamayacağını da sözlerine ekledi.
Rus savcılık makamı eyleme karşı uyarıda bulundu
Yulia Navalnaya’nın çağrısı üzerine çok sayıda Navalny destekçisi başta Moskova ve St. Petersburg olmak üzere birçok kentte 12.00’de seçim merkezlerine gidip uzun kuyruklar oluşturdu. Moskova savcılığı ise duyurusu yapılan eyleme karşı yazılı bir açıklama yaptı. Savcılık eylemin yasa dışı olduğunu öne sürerek, “Reşit olmayanlar da dahil olmak üzere çok sayıda kişinin aynı saat ve tarihte şehirdeki seçim merkezlerine gitmesine dair çağrıların kamuoyuna yayıldığı tespit edilmiştir” denildi. Bu eylemlere seçimlerin işleyişini engellemeye yönelik bir eylem olduğu vurgulanarak, “Seçim ve seçim komisyonunun çalışmalarını engellemek, toplantı, gösteri, yürüyüş ile toplu eylem organize etmek ya da düzenlemek ve reşit yaşta olmayanların suça katılımının teşviki 5 ile 7 yıl arasında hapis cezası ile cezalandırılır” ifadeleri kullanılarak eyleme katılanlar uyarıldı.
Bazı kentlerde çok sayıda kişi gözaltına alındı
Rus muhalif medya kuruluşları ve Rus sivil düşünce kuruluşu OVD-Info tarafından yapılan açıklamada, Rusya’ya bağlı Tataristan’ın başkenti Kazan, Rusya’nın başkenti Moskova ve diğer kentlerde eyleme katılanların gözaltına alınmaya başladığı ancak Navalny destekçilerinin eylemden vazgeçmeyerek seçim merkezlerinde uzun kuyruklar oluşturmaya devam ettiği aktarıldı.
Öte yandan başkent Moskova’da, üzerinde Navalny yazan tişört giyen bir kişi seçim merkezinde gözaltına alındı. Navalny destekçisi şahsın polis merkezinde sorguya alındığı öğrenilirken, bugünkü eylemlerde gözaltına alınan kişi sayısına yönelik henüz resmi bir açıklama yapılmadı.
Seçimlere katılım yüzde 65’i aştı
Rusya Merkez Seçim Komisyonu, 12.50 itibariyle ülke genelinde seçimlere katılım oranının yüzde 65’in üzerine çıktığını duyurdu. Moskova’da yine aynı saat itibariyle seçimlere katılım oranının yüzde 55 olduğu ve bu verilere elektronik oylama üzerinden katılım verilerinin dahil edilmediği bildirildi. Yapılan açıklamada, ülkedeki devlet başkanlığı seçimlerinin 129 ülkeden toplam bin 115 kişi tarafından takip edildiği, uluslararası gözlemcilerin ise Rusya’daki 53 farklı bölgede seçimleri izlediği aktarıldı.
Sandıklar 20.00’de kapanacak
Rusya’daki seçimlerde sandıklar 20.00’de kapanacak ve ardından oy sayımına geçilecek. Birleşik Rusya Partisi’nin desteklediği mevcut Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yanı sıra Rusya Liberal Demokrat Partisi (LDPR) Başkanı Leonid Slutskiy, Rusya Komünist Partisi (KPRF) tarafından aday gösterilen milletvekili Nikolay Haritonov ve Yeni İnsanlar Partisi (Novıye Lyudi) Başkan Yardımcısı Vladislav Davankov yarışıyor – MOSKOVA
]]>AA muhabirinin Devlet Su İşleri 19. Bölge Müdürlüğü yetkililerinden aldığı bilgiye göre, Türkiye’nin en uzun nehri Kızılırmak’ın debisi aylık olarak ölçülüyor.
Kızılırmak’ın Sivas girişindeki Dikmencik mevkisinde geçen yıl ocakta saniyede 3,51 metreküp olan ortalama debi, bu yılın aynı ayında saniyede 25,5 metreküp olarak belirlendi. Sivas çıkışındaki Söğütlühan mevkisinde geçen yıl ocakta saniyede 6,57 metreküp olarak tespit edilen ortalama debi, bu sene aynı dönemde saniyede 34,6 metreküp ölçüldü.
Son 5 yılın en yüksek ocak debisine ulaşılan Kızılırmak’ta su seviyesinin kar erimelerinin etkisiyle yükselmeye devam ettiği gözleniyor.
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Coğrafya Eğitimi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Fatih Kartal, AA muhabirine yaptığı açıklamada, daha önceki yıllarda iklim verilerine bakıldığı zaman yörede özellikle karın nisan ve mayıs aylarında eridiğini söyledi.
Kızılırmak’ın su seviyesinin dağlardaki karın erimesiyle yükseldiğine işaret eden Kartal, “Bu dönemde Kızılırmak’ın debisinin çok fazla artmasındaki sebep yıllık ortalama sıcaklığın dünya genelinde 1,5-2 santigrat derece artması.” dedi.
İç Anadolu Bölgesi’nde özellikle Sivas’ta hava sıcaklığının mevsim normallerinin üzerinde seyrettiğini vurgulayan Kartal, “Daha önce kar yağar ve birikirdi, çok fazla erime şansı bulmazdı ama şu anda çok net olarak görüyoruz ki erken erime söz konusu.” diye konuştu.
” İç Anadolu’da beklediğimiz kar ortalaması olmadı”
Kartal, Sivas’ta önceki yıllarda Kızılırmak’ın yüzeyinin soğuk havanın etkisiyle donduğunu ancak bu yıl bunun yaşanmadığını belirterek, “İç Anadolu’da beklediğimiz kar ortalaması olmadı. Kar kütlesinin çok fazla tutmaması, Kızılırmak’ın yüzeyinin donmaması, ortalama sıcaklığın arttığının en büyük göstergesi.” ifadesini kullandı.
Dünya genelinde suların tasarruflu kullanılması gerektiğine dikkati çeken Kartal, şunları kaydetti:
“Sivas ve İç Anadolu Bölgesi’nde kar yağışı ortalamasının düştüğünü çok net olarak görüyoruz. Son yıllar verileri de bunu net olarak gösteriyor, kar yağışlarında ciddi azalma söz konusu ama bunları mevsim kaymalarıyla da açıklayabiliyoruz. Bunun tarım alanlarına etkisine bakacak olursak her bir bitkinin yetişme ve çimlenme dönemi var. Zamanında ekim ve hasat dönemi bizler için çok önemli. Yağışların sarkması ekimlerin zamanında yapılmamasına sebep oluyor. Geçen sene şeker pancarı ekiminin 1 ay sarktığını gördük. Bunun da verimi, ürün kalitesini, dolayısıyla rekolteyi çok fazla etkilediğini görüyoruz. Mevsim sarkmalarının özellikle tarımsal faaliyetlerin sürdürüldüğü döneme denk gelmesi ciddi bir sorun teşkil ediyor.”
Son yıllarda ocak aylarında yapılan ölçümlere göre Kızılırmak’taki ortalama debi değerleri şöyle:
| Yıl | Sivas girişi (Dikmencik) | Sivas çıkışı (Söğütlühan) |
| 2019 | 29,2 m³/s | 34,4 m³/s |
| 2020 | 4,67 m³/s | 6,55 m³/s |
| 2021 | 5,03 m³/s | 6,89 m³/ |
| 2022 | 5,01 m³/s | 7,81 m³/s |
| 2023 | 3,51 m³/s | 6,57 m³/s |
| 2024 | 25,5 m³/s | 34,6 m³/s |
– Kızılırmak
Sivas’ın İmranlı ilçesindeki Kızıldağ’ın güney yamaçlarından doğup Samsun’daki Bafra Burnu’ndan Karadeniz’e dökülen Kızılırmak, 1355 kilometre uzunluğa sahip.
Özellikle ilkbahar mevsiminde yağışlar ve kar sularının etkisiyle taşma noktasına gelen, çok geniş bir yatağa ve düzensiz bir rejime sahip Kızılırmak üzerinde Sarıoğlan, Yamula, Kesikköprü, Hirfanlı, Kapulukaya, Altınkaya, Derbent ve Obruk barajları bulunuyor.
]]>İsrail’in Gazze kentine düzenlediği saldırılarda evleri yıkılan ve ailesiyle enkaz altında kalan küçük Rezzan, sivil savunma ekipleri tarafından kurtarıldı. Enkaz altından çıkarılan Rezzan, saldırıda tüm ailesini ve sol bacağını kaybetti.
Amcası ve ailesiyle saldırılardan kaçarak güneydeki Refah kentine sığınan küçük kız, sığınma merkezi olmuş bir okulda tek bacaklı haline ve ailesinin yokluğuna alışmaya çalışıyor.
Yaşadığı o korku ve acı dolu günü AA muhabirine anlatan Filistinli Rezzan, İsrail uçaklarının bombalaması sonucu Gazze’deki evlerinin yıkıldığını ve bütün ailesini kaybettiğini söyledi.
“Sahip olduğum tek şey bu koltuk değnekleri”
Rezzan, “Şimdi tek başımayım. Annem yok, babam yok, kardeşlerim yok. Sahip olduğum tek şey bu koltuk değnekleri. Refah okulunda amcamın ailesiyle yaşıyorum. Ailemi, bacağımı kaybedecek ne suç işledim ki ben?” diyerek “Dünyadaki diğer tüm çocuklar gibi yürümek, oyun oynamak, koşmak istiyorum. İşgalciler, en doğal haklarımdan, geleceğimden beni mahrum etti.” ifadelerini kullandı.
Bacağına her baktığında yoğun bir ağlama hissi geldiğini ve çok üzüldüğünü dile getiren Rezzan, protez bacağa sahip olmayı ve gelecekte de doktor olmayı hayal ettiğini belirtti.
Hayalini gerçekleştirebilmek için savaşın bitmesini, yaşadıkları şehre geri dönmeyi ve eğitimine kaldığı yerden devam etmeyi çok istediğini anlatan Rezzan, Gazze’deki çocukların büyük sıkıntılar çektiğini, evlerinden çıkmak zorunda kaldıklarını aktardı.
İsrail’in Gazze’yi işgalinde 7 Ekim sonrası
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, “Filistinlilere ve başta Mescid-i Aksa olmak üzere kutsal değerlere yönelik sürekli ihlallere karşılık verme” gerekçesiyle İsrail’e 7 Ekim 2023’te kapsamlı saldırı düzenledi.
İsrail, 7 Ekim’deki saldırılarda 1200 İsraillinin öldüğünü, 5 bin 132 kişinin de yaralandığını açıkladı.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 13 bin 500’ü çocuk, 9 bini kadın olmak üzere 31 bin 553 Filistinli öldürüldü, 73 bin 546 kişi yaralandı.
Enkaz altında hala binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’ne saldırılarının başladığı 7 Ekim’den bu yana 250’si karadan işgal sürecinde olmak üzere 591 askerinin öldürüldüğünü duyurdu.
Çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün daha uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ve 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakıldı. Öte yandan İsrail, binlerce Filistinliyi alıkoyup hapsetmeye devam etti.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail güçleri ile yasa dışı Yahudi yerleşimcilerin saldırılarında 434 Filistinli hayatını kaybetti.
İsrail ordusu ve Hizbullah arasında 8 Ekim’den bu yana sınırda yaşanan çatışmalarda 232 Hizbullah mensubu, 51 Lübnanlı sivil, 11 Emel Hareketi, 12 Hamas ve 12 İslami Cihad mensubu ile 6 İsrailli sivil ve 11 asker öldü.
]]>Saddam Hüseyin döneminde 36 yıl önce Irak savaş uçaklarının Halepçe’ye düzenlediği kimyasal saldırıda çoğu çocuk ve kadın 5 bin kişi hayatını kaybederken, yaklaşık 7 bin kişi yaralandı.
Saldırıda yakınlarını kaybeden Sağlık Yüksek Okulu mezunu 56 yaşındaki Halepçeli Ahmed de birkaç yıl sonra İran’da Halepçe saldırısına katılan Iraklı pilotların tedavisini gerçekleştirdi ve katliamın şahitlerinden biri olarak mahkemede bilgisine başvuruldu.
Halepçe saldırısında eşini kaybetti
AA muhabirine konuşan 56 yaşındaki Ahmed, Halepçe saldırısına ilişkin “16 Mart 1988’de 8 aile üyesi evdeydik. Saat 11.50’yi gösteriyordu. Öğle yemeğini yiyecektik. 6 aylık bebeğimleydik. Bir an deprem sarsıntısı gibi sarsıldık. Kendime geldiğimde evimizin üstümüze çöktüğünü gördüm.” ifadelerini kullandı.
Ahmed, kendine geldikten sonra aile üyelerini kontrol ettiğini ve ağır yaralı olan eşini hastaneye ulaştırmak için büyük çaba harcasa da kurtaramadıklarını üzülerek anlattı.
Saldırı sonrası geride kalan ailesi ve yakınlarıyla İran sınırına doğru hareket ettiğini belirten Ahmed, burada tedavi olduğunu ve birkaç ay sonra ise sağlıkçı olarak Tahran’da bir hastanenin acil bölümünde çalışmaya başladığını kaydetti.
İran’da çalıştığı hastanede saldırıya katılan Iraklı pilotları tedavi etti
Ahmed, Halepçe saldırısından yaklaşık 2 yıl sonra biri yaralı 3 kişinin Tahran’da çalıştığı hastanenin acil bölümüne getirildiğini belirterek, “Kimliklerini aldığım o 3 kişi de pilottu. İsimleri İbrahim, Muhammed ve Casım’dı. Kerkük Hava Üssü’nden Kirmanşah’a gelen bu pilotlar iniş izni verilmediği için havada bir süre uçtuktan sonra benzini biten uçağı otobana indirmeye çalışmışlar.” diye konuştu.
Pilotlardan birinin bu sırada yaralandığını ve onun tedavisiyle ilgilendiğini kaydeden Ahmed, güvenlik güçlerinin isteği üzerine pilotların tercümanlığını da yaptığını dile getirdi.
“Çok pişman olduklarını dile getirdiler ve ellerimi öptüler”
Ahmed, Iraklı pilotlarla konuşmalarını hatırlatarak, “Onların Halepçe saldırılarında yer alıp almadıklarını öğrenmek istedim. Katıldıklarını söylediler. Bombaladıkları şehirden olduğumu söyledim. Çok pişman olduklarını dile getirdiler ve ellerimi öptüler. Af dilediler.” dedi.
Halepçe saldırısında eşi ve yakınlarını kaybetmesine rağmen saldırıya katılan pilotları tedavi eden Ahmed, şunları söyledi:
“Bu pilotların zihinlerinde iyi bir izlenim bırakmak istedim. Onların eliyle bombalanan Halepçe’den geri kalan bedenen ve kalben yaralı olan birinin onları tedavi ettiğini bilmelerini istedim. Düşmanım bile olsa onları güzel bir muameleyle tedavi etmek gerektiğini düşündüm. Bununla birlikte Halepçeli olduğumu da bilmelerini istedim.”
“Başımdan geçenleri anlattığımda mahkeme başkanı kendini tutamayıp ağladı”
Ahmed, Tahran’da geçirdiği birkaç yılın ardından Irak’a döndüğünü ve Halepçe saldırısının sorumlularının yargılandığı mahkemeye şahit olarak katıldığını aktardı.
Mahkemede Saddam Hüseyin dışındaki birçok Baas rejimi sorumlusunun bulunduğunu anlatan Ahmed, sözlerini şöyle tamamladı:
“Ben başımdan geçenleri mahkemede anlattığımda mahkeme başkanı kendini tutamayıp ağladı. Rejim yetkilileri ve avukatları da sessiz bir şekilde başlarını öne eğip beni dinlediler. Özellikle 3 pilotun isimleri Irak hava kuvvetlerinde bulunuyordu. Mahkeme başkanı isimlerini teyit etmişti. Anlattığım hikayeyi mahkemede kimse inkar edemedi.”
]]>Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), Gazze’den Türkiye’ye tedavi amaçlı gelen Filistinliler ile Türkiye’de eğitim gören Filistinli öğrenciler için Ankara’da iftar programı düzenledi.
Programa katılan Filistinli öğrenciler, Gazze’deki insani kriz hakkında AA muhabirine değerlendirmede bulundu.
Başkent Üniversitesinde Film Tasarımı Bölümünde öğrenim gören Abdurrahman Essam, Gazze’de durumun çok kötü olduğunu belirterek, denizden, havadan ve karadan abluka olduğunu, tüm kapıların da kapandığını söyledi.
Essam, Gazze’ye ulaşan insani yardımların da hala ihtiyacın çok altında olduğuna dikkati çekerek, Gazze’deki duruma dair hislerine ilişkin, “Dürüst olmak gerekirse utanç duyuyorum. Ben burada yiyebiliyorum, sağlığım iyi. Bir yerlere gidip gelebiliyorum ama orada kahvaltı bile edemiyorlar. Ramazanda tek bir öğün var, o öğünde bile zorluklarla karşı karşıya kalıyorlar. Gıda ve su eksikliğinden dolayı ölen çocuklar var. Temiz su yok. Burada marketten bir şişe su satın alabilirsiniz ama orada insanlar için durum çok kötü.” ifadelerini kullandı.
Durumun daha iyi olmasını umduğunu dile getiren Essam, ramazanın kutsal bir ay olduğunu ve herkesten Gazze’deki halkı için dua etmesini istedi.
“Gazze’de ramazan 5 ay önce başladı”
Ankara Üniversitesinde gazetecilik bölümünde öğrenim gören Mustafa Alnatsheh de 3 yıldır Türkiye’de yaşıyor.
Alnatsheh, ramazanın Gazze’de nasıl geçtiğini düşünmenin bile üzücü olduğunu ve bunun tüm Müslüman alemi için utanç verici olduğunu söyledi.
Ramazanda Gazze’nin durumuna ilişkin Alnatsheh, “Gazze’de ramazan 5 ay önce başladı. Ne iftar ne sahur var şimdi. 5 aydır ne yemek vardı ne de su vardı. Aynı durumda, onların sevabının daha fazla olduğunu söyleyebiliriz.” dedi.
Alnatsheh, Gazze’deki halkın mücadelesinin Filistinliler ve İslam alemi için gurur verici olduğuna işaret ederek, ramazanın Gazze için zafer ayı olmasını umduğunu dile getirdi.
“Gazze’de 24 saat oruç tutuyorlar”
Ramazanda Gazze’deki halkı düşündüğündeki hislerine dair Alnatsheh, “Açıkçası ramazanın özellikle ilk gününde yemek yerken iftarda arkadaşlarla birbirimize baktık. Biz iftar yapıyoruz, orucumuzu açtık ama Gazze’deki insanlar, bizim halkımız orada iftarını yaptı mı, orucunu açtı mı? Aslında zaten 24 saat oruç tutuyorlar. Bu sebeple üzücü, bizim halkımız orada savaşırken biz de burada yemeklerimizi yiyip su da içip normal hayatımıza devam ederken, gerçekten diyebileceğim hiçbir söz bulamıyorum.” diye konuştu.
Alnatsheh, dünyanın iki yüzlü olduğunu gördüklerini kaydederek, 5 aydır Gazze’ye hiçbir yardımın ulaşmadığını ve dünyanın Filistin davasına ne kadar karşı olduğunu anladıklarını söyledi.
Bütün ülkelerin propaganda yaptığını da gördüklerini aktaran Alnatsheh, “Filistin halkı adına, Türkiye’ye Filistin halkına destek verdiği için teşekkür etmek istiyorum. İnşallah tez vakitte Filistin ve Gazze’deki insanlar huzurlu şekilde hayatını yaşar.” dedi.
Başkent Üniversitensinde Beslenme ve Diyetetik bölümünde öğrenim gören Asil Almabhouh da 3 yıldır Türkiye’de yaşıyor.
Almabhouh, bu ramazanın Gazzeliler için en zoru olduğunu belirterek, gıdanın çok zor bulunduğunu ve az yardım geldiğini dile getirdi.
İnsanların çoğu zaman yiyecek bulamadığını aktaran lmabhouh, buldukları yemeklerin de aşırı pahalı olduğunu söyledi.
Ramazan ayındaki hissiyatına dair Almabhouh, “Ben genelde ramazanda çok heyecanlı oluyorum, çok güzel bir ay bizim için. Ama bu ramazan çok farklı. Hislerimiz, dualarımız hepsi Gazze için. Aslında bazen onların yerinde olmak istiyorum. Orada olmak çok kıymetli bir şey, şehit oluyorsun. O Allah’tan bir hediye gibi. Allah yardımcımız olsun.” ifadelerini kullandı.
]]>Peygamber Efendimizin (S.A.V) vasiyeti üzerine Veysel Karani’ye bırakılan önemli kutsal emanetlerden biri olan ve 1851 yılından bu yana Fatih’teki Hırka-i Şerif Camii’nde muhafaza edilen Hırka-i Şerif, cami bahçesinde düzenlenen törenle ziyarete açıldı. Peygamber Efendimizin (S.A.V) emaneti Hırka-i Şerif, günümüzde Veysel Karani Hazretleri’nin 58. ve 59’uncu kuşak torunu Barış Samir tarafından büyük bir itina ve dikkatle korunarak ziyarete hazırlandı. Hırka-i Şerif, her yıl olduğu gibi bu yıl da Ramazan ayının ilk cuma günü dualarla ziyarete açıldı. Törende Hırka-i Şerif Camii İmam Hatibi Recep Köksal’ın Kur’an-ı Kerim tilavetinin ardından Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş açılış konuşmasını gerçekleştirdi. Açılış konuşmasından sonra kutsal emanet ziyaret edilmeye başlandı. Ziyaretçilerin yoğun ilgi gösterdiği Hırka- Şerif’i gören bazı vatandaşlar ise gözyaşlarını tutamadı.
“Maneviyat dolu bir görev”
Veysel Karani’nin 59. kuşak torunu Barış Samir, “Her sene olduğu gibi teknik hazırlıklarımızı yaptık. Bu sene biraz daha farklıydı. Vitrinin altındaki iklimlendirme cihazımızı tamamen yeniledik. Alarmlar, kameralar, bütün teknik donanımlar yenilendi. Halılarımız yıkandı, temizliğimiz yapıldı. Personel alımı yapıldı. Çünkü her Ramazan’da biz yaklaşık 30 personel işe alıyoruz. Onlarla birlikte bu ziyaret güzergahının akışı gerçekleşiyor. Bizim hazırlıklarımız tamamdı, vatandaşlarımız da geldi. Gayet güzel, biz çok mutluyuz. Hırka-i Şerif bize verilmedi, emanet edildi. Biz emanet olarak görüyoruz. Kimse sahibi olamaz. Hem zor bir görev ama çok da şerefli bir görev. Maneviyat dolu bir görev. Onun için her Ramazan’da koşa koşa geliyoruz. Çok şükür ziyarete açtık. İnşallah bu sene de çok daha fazla vatandaşımız ziyarete gelir ve Peygamber Efendimizin mübarek emanetiyle buluşur. Her yıl 1 milyonun üzerinde ziyaretçi oluyor. Sizin vasıtanızla bir noktayı duyurmak istiyorum. Seçim günü Hırka-i Şerif ziyareti öğle namazından sonra başlayacak. Sadece o zaman yarım gün bir aramız olacak. Onu da sizin aracılığınızla duyurmuş olalım” dedi.
“Veysel Karani anne sözünü dineldi, peygamber hırkasını giydi”
Kutsal emaneti ziyaret eden Seracettin Yamar, “Buraya 3 gün önce geldim. Bana dediler ki ‘Cuma günü Veysel Karani Hazretleri’nin 59. kuşak torunu açılışını yapacak’. Allah tüm İslam alemine böyle hayırlı evlatlar nasip eylesin. Anneler çocuklarına helal süt emzirsinler ki çocuklarına böyle peygamber hırkası giydirebilsinler. Veysel Karani anne sözünü dinledi, peygamber hırkasını giydi” ifadelerini kullandı.
“Hırka-i Şerif’te çocuğumuz olsun diye dua etmişler, ben olmuşum”
Hırka-i Şerif’i ziyaret ederken gözyaşlarını tutamayan Muzaffer Çeşme ise, “O bambaşka. Herkes hissetsin istiyorum. Onun maneviyatı güzel. Onun kokusu güzel. Annem ve babam beni buraya adadı. Hırka-i Şerif’te çocuğumuz olsun diye dua etmişler, ben olmuşum. Onun için ben her sene gelirim. Evlatlarım da, torunlarım da gelir. Bütün dünyayı Hırka-i Şerif’i ziyarete davet ediyorum” diye konuştu.
“Peygamber Efendimizin (S.A.V) bir parçasını görme arzusuyla gece hiç uyumadık”
Her sene açılışa katıldığını belirten Fatma Nur Yaman, “Sadece Ramazan’da olduğu için bizim için çok kıymetli. Efendimiz, bir parçasını Veysel Karani Hazretleri’ne hediye etti, oradan bize ulaştı. Onun hırkasını görebilmek tarifsiz. Peygamber Efendimizin (S.A.V) bir parçasını görme arzusuyla gece hiç uyumadık. Sabaha kadar onu düşündük. Geldik, buradayız Elhamdülillah. Her sene geliyoruz çok şükür” şeklinde konuştu.
Öte yandan Hırka-i Şerif, Ramazan ayı boyunca hafta içi saat 10.00-17.00 arasında, hafta sonu ise 09.00-17.30 arasında ziyaretçilerle buluşacak. 31 Mart’ta gerçekleştirilecek yerel seçimde öğle namazının ardından ziyaret edilebilecek. 5 Nisan 2024 Kadir Gecesi’nde ise ziyaret, teravih namazı sonrası sabah 03.00’a kadar devam edecek. Arife günü ikindi namazı sonrasında Hırka-i Şerif ziyareti dua ile sonlanacak.
Törene Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, İstanbul Valisi Davut Gül, Fatih Belediye Başkanı M. Ergün Turan, Fatih Kaymakamı Cafer Sarılı, İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürü Yavuz Güner ve çok sayıda vatandaş katıldı.
Öte yandan, kutsal emanetin muhafaza edildiği Hırka-i Şerif Camii havadan görüntülendi. – İSTANBUL
]]>İstanbul Medeniyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Alimoğlu, Sağlık Bakanlığının hasta tahliye operasyonları, uluslararası tıp kongreleri ve kursları, sağlık merkezlerinin açılışları ile yardım faaliyetleri için pek çok kez Gazze’ye gitti.
2014’te İsrail’in Gazze’ye saldırısı sonucu yaralanan ağır hastaların tespiti ve Türkiye’ye getirilmesi, 2015’te düzenleyicilerinden biri olduğu Türkiye-Filistin Cerrahi Kongresi ile bazı sağlık merkezlerinin açılışları, 2016’da Gazze’deki cerrahlar için düzenlenen damar cerrahisi kursu ve geçen yıl düzenlenen Filistin Cerrahi Kongresi için Filistin’e giden Prof. Alimoğlu, burada yaşadıklarını ve tecrübelerini “Sevgili Gazze, Bir Doktorun Anıları” isimli kitapta bir araya getirdi.
Prof. Alimoğlu, acının ve gözyaşının kök saldığı toprakları olan, onurlu, cesur ve vakur insanların yaşadığı Gazze’nin içinde hep ukde olarak kalacağını ve onları asla unutmayacağını belirterek, “Gazze’den ayrılırken ‘Şimdi gidiyorum ama bu bir daha gelmeyeceğim, seni unutacağım anlamına gelmiyor. Mutlaka yine sana doğru geleceğim. Çünkü kalbim burada kalıyor.’ diye yazmıştım.” ifadelerini kullandı.
“Yahudi olsun, Hristiyan olsun, Budist olsun fark etmez, çocuk çocuktur”
İsrail’in 2014’te Gazze’ye yönelik saldırılarında boynu kırılan, annesi ile babasını aynı saldırıda kaybeden 7 yaşındaki Maha’yla anısını aktaran Prof. Alimoğlu, “Maha’yı gördüğümde siyah saçlarında kan ve toz toprak lekeleri duruyordu. Dünyalar güzeli bir çocuktu.” dedi.
Bütün çocukların güzel ve değerli olduğunu, gördükleri karşısında tüm dünya çocukları için ağladığını aktaran Alimoğlu, “Yahudi olsun, Hristiyan olsun, Budist olsun fark etmez, çocuk çocuktur.” dedi.
Maha’ya nefes alamadığı için boynundan bir delik açıldığını dile getiren Alimoğlu, şöyle devam etti:
“Hırıltılı bir şekilde oradan nefes alıyordu. Yanı başında bir oyuncak bebek vardı. Yıkıntının içinden almışlardı. Geride bir tek oyuncak bebeği kalmıştı. Evi, barkı yıkılmıştı. Annesiyle babası o yıkıntının altında can vermişlerdi. Geceleri korktuğunda sarıldığı annesi babası yoktu. Bir tek bebeği vardı ama ona da dokunamıyordu, kucaklayıp sarılamıyordu. Sadece başını çevirip bakabiliyordu. Gözyaşları, göz kapaklarında tuz zerreciklerine dönüşmüştü. Maha, çok akıllı bir çocuktu. Bu felaket başına gelmemiş olsaydı belki de okuyacak, vatanına milletine bilim insanı, öğretmen, doktor olarak ya da hangi mesleği istiyorsa o şekilde hizmet edecekti. Oysa şimdi bırakın okuyup meslek sahibi olmasını çocukluğunu bile yaşayamayacak.”
Prof. Alimoğlu, yaralanan Maha’nın kollarını ve bacaklarını oynatamadığını, bakışlarıyla bir şeyler yapmaya çalıştığını ve konuşamadığı için dudaklarını kıpırdatıp yaşadıklarını anlattığını dile getirdi.
Çocuğun, saldırılar gerçekleştiğinde evindeki merdivenin altına girdiğini ifade ettiğini kaydeden Alimoğlu, “Babası köşeye geçmesini söylemiş, saldırı olunca da yere düşmüş. Annesi karnından yaralanmış. Ambulans geldiğinde ayağa kalkamamış, annesine bakmış, o da kalkamamış. Küçücük yaşında gördükleri, yaşadıkları akıl almaz şeyler. ‘Anne, baba’ diye seslenmiş ama ne annesinin ne de babasının seslerini duyabilmiş. Duyabildiği sesler sadece İsrail uçaklarının motor sesleri ve bombaların tahrip ettiği, canlı cansız, her şeyin boşluğa bıraktığı seslermiş. Boynundan aşağısı tutmuyordu, felç olmuştu. Uzun yıllar gerektirecek bir tedavi süreci onu bekliyordu. Başarı şansı çok düşüktü. Maha’nın yanından ayrıldığımda yüreğim buruktu.” diye konuştu.
“Gazze iyileşmeden dünya iyileşmez”
Prof. Alimoğlu, Gazzelilerin İsrail’in saldırıları altında ramazana girdiğini vurguladı.
Dünyanın vicdan sahibi insanlarının Filistinlilere sahip çıktığını dile getiren Alimoğlu, “Gazze hiçbir zaman umudunu kaybetmedi. Ağızlarından çıkan tek cümle: ‘Allah bize yeter.’ Öyle görünüyor ki sevgili Gazze iyileşmeden dünya iyileşemez. Zulümden en çok yaralanan Gazze’nin yaralarının iyileştiği, zulmün yok olduğu günleri en kısa zamanda görmek umuduyla.” diye konuştu.
]]>Derin uzay roket sistemi, bir saatlik entegre uçuş testini tamamlamayı hedefliyor. Başarılı olması halinde, uzay aracı Hint Okyanusu’na iniş yapacak ve bu devasa aracı daha karmaşık test uçuşlarına ve nihayetinde NASA astronotlarını Ay’ın yüzeyine taşımaya hazırlayacak bir konuma gelecek.
Hedef kalkış zamanı, Perşembe sabahı birkaç kez ertelendi, en sonunda yakındaki güvenlik nedenleriyle bazı sapık tekneleri temizlemek için yetkililere daha fazla zaman vermek için ertelendi. Starship aracı, yani üst Starship uzay aracı ve Süper Ağır olarak bilinen roket itici kısmı, 8:25 a.m. CT (9:25 a.m. ET) ‘de Teksas’ın özel Starbase tesisinden fırlatıldı.
Roketin fırlatışı şirketin web sitesinde canlı olarak yayınlanıyor.
SpaceX, Starship sisteminin, insanları ilk kez Mars’a taşıma temel misyonu için hayati önem taşıdığını düşünüyor. Ve kritik olarak, NASA, Artemis III misyonu kapsamında astronotlarını Ay’ın yüzeyine taşıyacak iniş aracı olarak Starship’i seçti ve bu misyonun en erken Eylül 2026’da kalkması planlanıyor.
Süper Ağır roket itici kısmı – fırlatma aracının en alt kısmı veya ilk aşama – hayata geçti ve Meksika Körfezi üzerinden yükseldi.
Süper Ağır roket itici kısmı çoğu yakıtını tüketti ve Starship uzay aracından ayrıldı, yani Süper Ağır’ın üzerinde yer aldığı üst aşama.
Roketin, okyanusta otomatik, kontrollü bir şekilde iniş yapması bekleniyordu, ancak roket, canlı yayında SpaceX iletişim müdürü Dan Huot’un ifadesiyle “beklediğimiz tüm motorları ateşlemedi ve roketi kaybettik.”
SpaceX, roketin suya düşmeden önce ne olduğuna dair video elde etmeye çalışıyor. Ancak roket, daha önce hiçbir Süper Ağır roketin yapmadığı bir mesafeye kadar ulaştı. Önceki iki uçuşta, Süper Ağır roket, iniş manevralarını denemeden önce havada yok edilmişti.
Bu arada, Starship uzay aracı kendi motorlarını kullanarak kendisini kırılma hızlarına ulaştırmıştır.
SpaceX CEO’su Elon Musk, bu erken test uçuşlarının ana hedeflerinden birinin Starship’i yörünge hızlarına ulaştırmak olduğunu söyledi – uzay aracının Dünya etrafında istikrarlı bir yörüngeye girmesini sağlayacak kadar hızlı hızlar.
Genellikle, böyle bir başarı için saatte 17.500 mil (28.000 kilometre) üzerinde hızlara ihtiyaç vardır.
Ancak Starship, bu uçuşta gerçekten yörüngeye girmeyi amaçlamıyor. Bunun yerine, uzay aracı Hindistan Okyanusu’nda sert bir iniş yapacak – umarım Federal Havacılık İdaresi tarafından yayınlanan belgelere göre, en yakın karaya 230 mil (370 kilometre)den fazla mesafede.
Starship, motorunu yaklaşık altı dakika boyunca yaktıktan sonra bir süre boşa çıkma aşamasına geçti. Uzay aracı, birkaç önemli test ve teknoloji gösterisinin ardından geçti.
İlk olarak, Starship, aracın yörüngeye ulaştıktan sonra uyduları uzaya bırakmak için gerekli olan bir kapağı açmak için kritik bir mekanizma testinde açıldı ve yeniden kapatıldı.
SpaceX mühendisleri, canlı yayında, hem yük kapısı açılma hem de yakıt transferi gösterisinin verilerinin gözden geçirilmesi gerektiğini belirtti.
]]>Hayatının son anlarında Rami Hamdan Al-Halhouli bir havai fişeğin fitilini tutuşturdu ve havaya kaldırdı. Ondan sonra üç patlama duyuldu. İlki bir polisin mermisi, ikincisi havai fişeğin elinden düşüşü ve sonuncusu da fişeğin Rami’nin bedeni üzerinde kırmızı ve altın sarısı renklerle patlayışı.
Rami al-Halhouli 12 yaşında Filistinli bir çocuktu. İşgal altındaki Doğu Kudüs’te 16 bin kişinin yaşadığı Şuafat Mülteci Kampı’nda doğup büyümüştü.
Salı akşamı erkek kardeşi ve arkadaşlarıyla birlikte, ailesinin evinin önünde oynarken arkadaşları onu bir havai fişek fırlatması için cesaretlendirdi.
Havai fişeği kendisinden uzak bir yöne doğru tuttu. O yönde İsrail sınır polisleri olsa da havai fişek daha çok gökyüzüne bakıyordu.
Olay anını gösteren videoda, havai fişek daha havalanmadan Rami’nin, uzaktaki sınır polisinin açtığı bir el ateşin ardından yere düştüğü görülüyor.
Olay hakkında bir yazılı açıklama yapan İsrail polisi “kolluk kuvvetleri, kendilerine doğru havai fişek fırlatarak tehdit oluşturan bir kişiye bir el ateş etti” dedi.
İsrail polisi Rami’nin cesedini henüz ailesine teslim etmedi.
Yetkililer BBC’nin olayla ilgili sorularına yanıt vermezken BBC’ye konuşan Rami’nin ailesi, oğullarının kalbinden vurulduğunu söylüyor.
Vurulur vurulmaz kardeşinin yanına koşan 19 yaşındaki Mahmut “Hiç umut yoktu. Anında ölmüştü” diyor.
Rami’nin 50 yaşındaki annesi Rawia, silah sesini duyduğunda evdeydi. Adının söylendiğini duyunca evden çıktı.
“Başta kötü bir şey olabileceğini düşünemedim çünkü etrafta gösteri yoktu, polisle bir çatışma da olmamıştı. Silah sesi veya ses bombası da duymamıştık” diyor:
“Sonra Rami’nin yerde yattığını gördüm. Çocuklarla oynarken düştüğünü düşündüm. Fakat sonra bedenini çevirdiklerinde göğsünde bir delik gördüm. Kurşun kalbine girmişti. Çığlık attım.”
Rami işgal altındaki Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da Salı günü İsrail güvenlik güçleri tarafından öldürülen altı Filistinliden biri.
Hamas ve İsrail arasında Gazze’de süren savaş nedeniyle halihazırda hüzünlü geçen Ramazan, böylece Batı Şeria’da da ölümlerle başladı.
Çarşamba sabahı bir basın toplantısı düzenleyen İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Rami’yi vuran polisi “bir kahraman ve bir savaşçı” sözleriyle övdü, “örnek olacak bir iş yaptığını” söyledi ve bakanlığın tüm desteğiyle arkasında olduğunu ekledi.
Ben-Gvir, Rami’ye ise “terörist” dedi.
Rawia al-Halhouli ise basın toplantısının düzenlendiği karakoldan uzak olmayan evinde, arkadaşları ve akrabalarıyla birlikte yas tutuyor.
Evin bahçesinde, Rami’nin 60 yaşındaki babası Ali, gözyaşlarını birkaç dakikadan daha fazla tutamıyor.
“Size soruyorum, 12 yaşında bir çocuk nasıl terörist olabilir?” diye soruyor:
“Oruç tutuyordu ve iftardan sonra dışarı çıktı, arkadaşlarıyla oynuyordu. Ramazan ayındayız, havai fişek atmışlar. Oyun oynuyorlardı.
“O hep iyi bir çocuktu. Okulda iyiydi, zekiydi, komşularına yardım ederdi.
“Burası onun mahallesiydi ve hiç dışarı çıkmadı. Hiç belaya bulaşmadı.”
Rami’yi vuran polisten ise “emirleri uygulayan biri” olarak bahsediyor:
“Bütün bunlar Ben-Gvir’in başının altından çıkıyor. Hiçbir Filistinlinin huzur bulmasını istemiyor.”
BBC İsrail polisine ellerinde, olay anından önceki saatlerde bölgede şiddet, isyan veya benzeri olaylar yaşandığına dair; veya Rami aleyhinde bir kanıt olup olmadığını sordu.
Polis bir yanıt vermek yerine Salı günü yaptıkları ve “Şuafat’ta şiddetli olaylar yaşandı, güvenlik güçlerine molotof kokteyli ve havai fişek atıldı” ifadelerini içeren yazılı açıklamayı gönderdi.
İsrail polisi Salı günü Şuafat’ta yaşayanlara birer el ilanı dağıttı. BBC’nin de gördüğü ilanda “akşam ezanından sonra 15-20 genç bir araya gelerek kuralları çiğnedi, molotof kokteyli ve havai fişek attı. Polis şiddete asla göz yummayacaktır, şiddet uygulayan veya kendilerine zarar vermeye çalışan kişilere karşı müsamahasız davranacaktır” yazıyordu.
İsrail Sınır Polisi Çarşamba akşamı, olayla ilgili sorgulanan bir polisin şartlı salıverildiğini açıkladı.
Birleşmiş Milletler’e göre Gazze’de savaşın başlamasından bu yana Batı Şeria’da en az 418 Filistinli, İsrail güçleri tarafından öldürüldü. Bunların arasında siviller, saldırganlar ve silahlı grup üyeleri bulunuyor.
Aynı dönemde dördü güvenlik gücü olmak üzere 15 İsrailli de öldürüldü.
İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem’in en güncel verilerine göre 2000 ile Ekim 2023 arasında Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te 519 çocuk İsrail tarafından öldürüldü.
B’Tselem Sözcüsü Dror Sadot “İsrail, Filistinlilere silah doğrultma konusunda çok rahat” diyor:
“Yıllar boyunca bunun gibi onlarca olay belgeledik. Bu vakayı henüz incelemedik fakat Şuafat’taki bu çocuk polise bir tehdit oluşturmuyormuş gibi gözüküyor.”
1965’te inşa edildiğinden beri Şuafat kampında yaşayan ve çalışan doktor Salim Anati, bugüne kadar bir veya iki gözünü plastik mermi sonucu kaybetmiş en az 20 çocukla karşılaştığını ve tanıdığı en az 10 çocuğun da öldürüldüğünü anlatıyor:
“Çok çok yaralandı, çok çocuk hapsedildi. Hapiste olmayanlar da ev hapsinde gibiler, evlerinden çıkamıyorlar. Bir çocuk için çok zor bir hayat.
“Rami bu kamptan kaçabilecek kadar şanslı değildi. Bütün çocukluğu işgal altında geçti.”
Annesi Raiwa’nın anlattığına göre Rami hayatının son gününde öğlene kadar uyudu, öğleden sonra evde oyunlar oynadı, akşama doğru annesi iftar yemeğine yardım etmesini istedi.
İftardan sonra Rami camiye namaza gittikten sonra eve döndü ve babasından bakkala gitmek için harçlık istedi.
Babası evde kalmasını istediği için hayır dedi.
Rawia “Ama ben babasına çaktırmadan yanına gittim ve ‘Hemen gidip döneceksen sana harçlık veririm’ dedim” diyor:
“Evden çıktıktan beş dakika sonra öldürülmüştü.”
]]>Yeni yasa ile yüz tanıma amaçlı veri tabanı oluşturan sistemler de dahil olmak üzere insan haklarını tehdit eden yapay zeka uygulamaları yasaklanıyor.
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, Avrupa Parlamentosu ve üye ülkelerin daha önce üzerinde uzlaşmaya vardığı düzenleme, Çarşamba günü parlamento genel kurulunda ele alındı.
Avrupa Yapay Zeka Yasası, 46’ya karşı 523 üyenin oyuyla kabul edildi.
Yeni yasa, AB Resmi Gazetesi’nde yayımlanmasından 21 gün sonra aşamalı olarak yürürlüğe girecek.
Dünyada genel amaçlı yapay zeka kullanımına ilişkin önlemler içeren ilk düzenleme olan yasa, özellikle güvenlik güçleri tarafından biyometrik tanımlama sistemlerinin kullanımı konusunda sınırlamalar getiriyor.
Düzenleme, hassas özelliklere dayalı biyometrik sınıflandırma sistemleri ve yüz tanıma veritabanları oluşturmak için internetten veya güvenlik kamerası görüntülerinin saklanması da dahil olmak üzere, vatandaşların haklarını tehdit eden belirli yapay zeka uygulamalarını yasaklıyor.
Yasa ile iş yeri, okullar ve diğer toplumsal alanlarda kullanıcının güvenlik açıklarını manipüle etmek veya istismar etmek için kullanılan sosyal puanlama ve yapay zeka uygulamaları da yasaklanıyor.
Biyometrik tanımlama sistemlerinin güvenlik güçleri tarafından kullanılması, ancak terör saldırısı veya kayıp gibi olağan dışı durumlarda ve adli makamların izniyle mümkün olacak.
Yeni yasa, su, enerji, yargı, güvenlik, sağlık ve biyometri gibi yaşamsal öneme sahip alanları yönetmek için kullanılan yapay zeka sistemleri için de düzenlemeler içeriyor.
Sağlık, güvenlik, temel haklar, çevre, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne yönelik önemli potansiyel zararların önüne geçilmesi için bu alanlarda kullanılacak yapay zeka uygulamalarına ayrıntılı belgeler, net kullanıcı bilgileri, insan gözetimi gibi katı koşullar getiriliyor.
Yasa kapsamında, “deepfake” adı verilen, yapay veya değiştirilmiş görsellerin, ses veya video içeriklerinin açıkça belirtilmesi de zorunlu olacak.
Avrupa Yapay Zeka Yasası, AB vatandaşlarının, yapay zeka sistemleri hakkında şikayette bulunma ve haklarını etkileyen yüksek riskli yapay zeka sistemlerine dayalı kararlar hakkında bilgi edinmelerine de olanak sağlayacak.
Avrupa Parlamentosu İç Pazar Komitesi eş raportörü Brando Benifei, riskleri azaltmak, fırsatlar yaratmak, ayrımcılıkla mücadele etmek ve şeffaflık getirmek için yapay zeka konusunda dünyanın ilk bağlayıcı yasasının hayata geçirildiğini söyledi.
İtalyan parlamenter, yasa sayesinde kabul edilemez yapay zeka uygulamalarının Avrupa’da yasaklanacağını ve vatandaşların haklarının korunacağını vurguladı.
Parlamento Sivil Özgürlükler Komitesi eş raportörü Dragos Tudorache de, “AB amacına ulaştı. Yapay zeka kavramını toplumlarımızın temelini oluşturan temel değerlere bağladık” dedi.
Avrupa Yapay Zeka Yasası, AB Komisyonu’nun onayının ardından resmi gazetede yayımlanacak.
Yasa, Mayıs ayından itibaren, 2 yıl içinde aşamalı olarak bütün birlik genelinde yürürlüğe girecek.
Kabul edilemez yapay zeka sistemlerine yönelik yasaklar 6 ay sonra, ChatGPT ve Midjourney gibi üretken yapay zeka sistemlerine ilişkin kurallar da önümüzdeki yıl uygulamaya konacak.
Yasaya ilişkin nihai kurallar da, yapay zeka uygulamalarının ön yargılı ya da ayrımcı olup olmadığı konusundaki insan hakları testlerinin ardından Mayıs 2026’da yürürlüğe girmiş olacak.
Yasada belirtilen kuralları ihlal eden şirketler, toplam cirolarının yüzde 7’si oranında para cezasına çarptırılabilecek.
]]>Pentagon’un “karada kuvvetlerinin olmayacağını” söylediği yardım operasyonuna binden fazla Amerikan birliğinin katılması bekleniyor.
ABD bu operasyon için eski asker ve istihbarat yetkilileri tarafından yönetilen Fogbow adlı pek tanınmamış, özel bir şirketle iş birliği yaptı.
Amaç Birleşmiş Milletler’in Gazze’ye günlük 2 milyon öğün gıda yardımı yapmak. (BM) bölgede kıtlığın “neredeyse kaçınılmaz” hale geldiğini açıklamıştı.
ABD’nin bu büyük lojistik operasyonuyla ilgili bilinenleri derledik.
ABD iskeleyi nasıl kuracak?
ABD Savunma Bakanlığı’na göre plan kapsamında iki büyük parçanın birleştirilmesi gerekiyor. Bunlar çelik parçalardan yapılmış yüzer bir rıhtım ve 548 metre uzunluğundaki çift şeritli geçit ile iskele.
12 metrelik çelik parçaların bir araya gelmesiyle oluşturulacak geçidin kıyıyla bağlantılı olması planlanıyor.
Yük gemileri sevkiyatlarını rıhtıma teslim ettikten sonra yardımlar bir grup mavna ve lojistik destek gemileriyle iskeleye götürülecek.
Daha sonra da kara araçlarıyla Gazze’ye taşınacak.
Geçit denizde birleştirilecek ve kıyıya “sürülecek” böylelikle ABD güçlerinin Gazze’ye ayak basması engellenecek. ABD İsrail’in mütteffiki ve Hamas’ı terör listesine alan ülkeler arasında.
Resmi adıyla Kıyı Üzerinde Ortak Lojistik (JLOTS) olarak bilinen bu amfibi inşaat projesi daha önce ABD tarafından Kuveyt, Somali, Haiti ve Orta Amerika’da felaket sonrası yardım görevlerinde uygulanmıştı.
Çok daha önce de İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere tarafından uygulanmıştı.
İngiltere Savunma Bakanlığı benzer bir lojistik donanımı geçen Temmuz’da Avustralya’daki büyük ölçekli bir tatbikatta kullanmıştı.
ABD deniz piyadelerinden emekli albay Mark Cancian, “Ordunun tercihi, elbette, bir operasyon iskelesine sahip olmak. Bu her şeyi kolaylaştırırdı.
“Ama bu, ya çatışma ya da insani yardım gerektiren barış dönemlerinde her zaman mümkün olmayabiliyor. Bu durumda seyyar limanlar devreye giriyor” diyor.
Fogbow nedir, operasyondaki rolü ne?
Fogbow ABD’nin daha önce Ortadoğu’daki bazı Amerikan güçlerine komuta eden eski yarbay Sam Mandy ve eski bir CIA yetkilisi ve Orta Doğu’dan sorumlu savunma bakan yardımcısı olan Mick Mulroy tarafından yönetiliyor.
Plana katkılarının ne olacağı kamuoyuna açıklanmadı ancak konuya yakın bir kaynak BBC’ye şirketin öncelikle Gazze kıyılarına ulaştıktan sonra yardımın yönlendirilmesini sağlayacağını söyledi.
ABD ve İsrail tarafından onaylanan plana göre sevkiyatın ardından konteynerler boşaltılacak ve içerikler Gazze’deki dağıtım noktalarına taşınması için kamyonlara yüklenecek.
BBC’nin edindiği bilgiye göre Fogbow hala fon arıyor ve bazı Avrupa ve Ortadoğu ülkelerine planlar konusunda bilgi verdi.
Şirketin uzun vadede, bağış alan bir vakıf kurarak Gazze’ye yardımı sürdürmesi planlanıyor.
Güvenlik nasıl sağlanacak?
Askeri uzmanlara göre planın başarısı, hem düşman ateşi hem de yardımlar dağıtılırken izdiham oluşması ihtimalleri nedeniyle güvenliğin sağlanmasına bağlı.
ABD donanmasında 32 yıl görev yapan ve insani yardım dağıtımında deneyimi bulunan emekli tuğamiral Mark Montgomery, operasyonun hem kıyıda hem de sığ sularda kurulacak bir “güvenlik alana” ihtiyaç duyduğunu söyledi.
Montgomery, “Sivillerin iskeleye çıkmasına izin veremezsiniz. Çocukları için çaresizce yemek arayan bir ebeveyn ya da birini öldürmeye çalışan başkası olabilir. Bu bütün operasyonun durmasına sebep olacaktır” dedi.
Konuya yakın iki kaynak BBC’ye İsrail ordusunun kalabalıkların sahile ulaşmasını önleyerek “çeper” güvenliğini sağlayacağını söyledi. Dağıtım ise Gazze’de, silahsız Filistinlilerin sorumluluğunda olacak.
Fogbow’ın sadece dağıtımda sınırlı lojistik rolü olması bekleniyor.
Pentagon ABD birliklerinin Gazze’ye ayak basmayacağını söylese de uzmanlar gerçeğin daha karmaşık olabileceğini belirtiyor.
Montgomery, “Orada olup doğru noktaya demirlediğimizden emin olmaları ve her şeyi kontrol etmeleri gerekiyor” dedi.
“Sahildeki ABD askerleri bulunmayacaksa, muhtemelen ABD ordusundan deneyimli bir taşeron olacaktır” diye ekledi.
Sevkiyatların etkisi ne olacak?
ABD Savunma Bakanlığına göre bu geçici iskele Gazze’ye günde iki milyon öğün gıdanın girişine izin verecek. Bu bugün Mısır sınırındaki Refah Kapısından giren yardımlara ve havadan bırakılanlara göre çok yüksek bir sayı.
ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller bu hafta başında diğer seçenekler yetersiz olduğu için donanma opsiyonunun değerlendirildiğini söylemişti.
Ancak karadan kamyonlarla gelen yardımın yerini hiçbir şeyin alamayacağını ve bunun için çabalamaya devam edeceklerini belirtmişti.
Karayolu Gazze’ye yardım sağlamak için en etkili ve en hızlı seçenek. Ancak yardım kurumları İsrail’in sınırlamaları yüzünden ihtiyaçların ancak kısıtlı bir bölümünün geçebildiğini söylüyor.
İnsani yardım kuruluşları ve ABD’li yetkililer karadan sevkiyatların artmasının talebi karşılamak için en iyi seçenek olduğunu söyledi.
Montgomery, “En iyi ihtimalle bile iskelenin etkili bir dağıtım mekanizması olarak devreye girmesi iki ay sürecek. Önümüzdeki 45 gün boyunca insani yardım çalışmalarında bunu da göz önünde bulundurmalıyız.” dedi.
Operasyon limanlar inşa edilmeden önce de kısmen işler hale gelebilir. BBC’nin edindiği bilgilere göre Fogbow, yardımların kamyonlara yüklenebilmesi için mavnaların kıyıya yeterince yaklaşabilmesi amacıyla bir kıyı alanının kazılması üzerine çalışıyor.
Kara yolundan yardımın yetersiz kaldığı ortamda, deniz yolu için diğer seçenekler de değerlendiriliyor. 200 ton gıda yardımı yüklü bir mavnayı çeken bir İspanyol gemisi nihayet Kıbrıs’tan demir aldı. Geminin, Gazze kıyısında bir ABD’li yardım kuruluşu tarafından inşa edilen küçük bir iskeleye demirlemesi umuluyor.
]]>Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletinin başkenti Stuttgart’a 2 bin kişilik cami ve külliye inşa ediliyor. Projesi Aralık 2019’da tanıtılan Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ne (DİTİB) bağlı Stuttgart-Feuerbach Yeni Camii ve Külliyesi’nin inşaat ruhsatının onaylanmasının ardından çalışmalar başladı.
4 bin 750 metrekarelik alan üzerine inşa edilecek ve 2 bin kişinin ibadet edebileceği caminin külliyesinde eğitim ve sosyal etkinlikler için özel alanlar, konferans salonu, idari birimler ve kapalı otopark yer alacak. Maliyeti yaklaşık 22 milyon euro olan projenin inşaatının en fazla 4 yılda tamamlanması bekleniyor.
Bölgede yaşayan cemaat, ibadetlerini geçici olarak inşaat yakınına kurulan konteynerde yapıyor.
Feuerbach DİTİB Yeni Camii Dernek Başkanı İsmail Çakır yaptığı açıklamada, inşası başlayan külliyenin Almanya’da bir ilk olacağını belirterek, “Her kesime hitap eden çok fonksiyonlu bir cami günümüze kadar yapılmamıştı. Biz de hepsini düşünerek bir ilke imza atacağız. Toplam 4 bin 750 metrekare kullanım alanı olacak. Yardımlarımız iyi gelirse 2 bin metrekare daha ilave edeceğiz” dedi. Yeni projeden aylık 35 bin euro bir gelir elde edileceğini ifade eden Çakır, Müslümanlardan projeye destek olmalarını beklediklerini söyledi.
“Cami coğrafyaya değer katacak”
Stuttgart Başkonsolosluğu Din Hizmetleri Ataşesi Fatih Burak Mermer, Feuerbach bölgesinde daha önce bir caminin olduğunu ancak gelişen şartlar nedeniyle ihtiyaçlar karşısında yetersiz kaldığını belirterek, “Camimizi, kültür merkezimizi ve konferans salonlarımızı yenilememiz gerekti. Almanya’nın Stuttgart şehrinde merkezimizde muhteşem bir mabedin inşası için iş makinelerimiz ve inşaat firmamız çok güzel bir şekilde çalışıyorlar. Almanya’daki camilerimiz sadece beş vakit namazın kılındığı camiler değildir. Konferans salonlarıyla bir kültür merkezi, aynı zamanda sınıflarımızla bir eğitim merkezi, resmi ve dini törenlerimizi, toplantılarımızı yaptığımız kültür merkezimizdir” dedi.
Cami ve külliyenin coğrafyaya değer katacağını ifade eden Mermer, “Çok büyük bir proje olduğu için bu güne kadar olduğu gibi bütün vatandaşlarımızın projeye destek olmalarını istirham ediyorum. Bir mabedin inşaatı başladığı zaman hiçbiri yarıda kalmamıştır. Hayırsever vatandaşlarımızın, kadirşinas cemaatimizin katkılarıyla inşallah el birliğiyle Stuttgart’ımıza bu güzel mabedimizi, eğitim merkezimizi, külliyemizi, kültür merkezimizi hep birlikte kazandıracağız. Bu güzel mimarinin yaklaşık 3 yıllık bir planlaması var. En fazla 1 yıl uzamasını öngörüyoruz. İnşallah vatandaşlarımızın merakla beklediği Almanya’nın güney bölgesine de hizmet etmesini beklediğimiz mabedimizi en kısa sürede tamamlarız. Emeği geçenlere, maddi ve manevi emek verenlere dualarıyla bizlere destek olanlara çok teşekkür ediyorum” şeklinde konuştu.
Müslümanlara destek çağrısı
Feuerbach Camii din görevlisi Nizamettin Tunç, “Bütün Müslüman kardeşlerimizi külliyeye yardıma davet ediyoruz. 22 milyon euroluk projeyi sizlerin desteğiyle birlikte borca girmeden tamamlamanın gayreti içerisindeyiz. Allah yardım eden herkesten razı olsun” dedi.
Bu güzel projenin en kısa zamanda açılması için bütün Müslümanlardan destek beklediklerini belirten din görevlisi Nurettin Nur ise, “Bu külliyenin en kısa sürede hizmete başlamasını temenni ediyoruz” ifadesini kullandı.
Bölgede yaşayan Ertuğrul Demir de yaptığı açıklamada, “Böyle bir projenin Stuttgart’ımıza kazandırılması çok onur verici bir şey. İnşallah en kısa sürede bitmesini temenni ediyoruz” diye konuştu. – STUTTGART
]]>Bu sözler 62 yaşındaki lösemi hastası Siham’a ait.
Savaştan önce Siham, Gazze’nin kuzeyindeki Türkiye-Filistin Dostluk Hastanesi’nde tedavi görüyordu. Bu, Gazze Şeridi’ndeki tek kanser hastanesiydi.
Kasım’ın ilk haftasında yaşanan yakıt sıkıntısı nedeniyle hastanenin kapanmasından bu yana Siham, Gazze’deki sağlık bakanlığına göre tedavi olamayan ya da ilaç alamayan yaklaşık 10 bin kanser hastasından biri.
Gazze’de yerinden edilen 1,7 milyon Filistinli (Birleşmiş Milletler (BM) tahmin) gibi Siham da mahallesi hava saldırılarına maruz kalınca kuzeydeki evinden kaçtı.
Konuştuğumuzda Siham yeni doğum yapan kızıyla birlikte Refah’ta BM’ye bağlı Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu (UNRWA) tarafından işletilen bir okulda kalıyordu.
Siham aylardır hayat kurtarıcı tedavi için ülkeden ayrılmaya çalışıyor, ancak savaşın başlamasından bu yana Refah sınır kapısından beş kez geri çevrildi.
Şu anda Gazze’den tek çıkış yolu Refah kapısı.
Hamas’ın 7 Ekim’de bin 200 kişinin öldürüldüğü ve 253 kişinin rehin alındığı İsrail’e saldırısının ardından Gazze ile tüm sınır geçişleri dört hafta boyunca kapalı kaldı.
Kasım ayında Mısır, Mısır vatandaşları ve diğer yabancı pasaport sahiplerinin yanı sıra ağır yaralı ve hasta Filistinlilerin çıkışına izin vermek üzere Refah sınır kapısını yeniden açtı.
Gazze Sağlık Bakanlığı’na göre Refah üzerinden bin 700’ü yaralı ve 900’ü hasta olmak üzere 2 bin 600’den fazla kişi tahliye edildi.
Mısır, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ürdün, Siham gibi binlerce kanser hastasının yanı sıra savaşta yaralananları tedavi etme sözü verdi.
Filistin sınır otoritesi tarafından her gün yayınlanan listelerde Mısır ve İsrail tarafından tahliye edilmesine onay verilen kişilerin isimleri yer alıyor.
Siham’ın adı ilk olarak 19 Kasım’da Türkiye’ye tahliye edilmek üzere yayınlanan listede yer aldı. Ancak sınır kapısına vardığında Siham sınır görevlileri tarafından geri çevrildi.
Siham, “Türk yetkilinin gelmediğini söylediler. Bizim hayatımız Türk yetkilinin gelmesi kadar önemli değil mi? Birisi buradan nasıl dışarı çıkabilir? Yoksa bağlantılarımız iyi olmadığı için mi?” diyor.
Filistinli sınır görevlileri, Türk yetkili Mısır tarafında Siham’ı karşılamaya gelmediği için Siham’ın geçişine izin veremeyeceklerini söyledi.
Ancak o gün Türkiye’ye seyahat etmelerine izin verilen başka kişilerle konuştuk.
Mona Al Shorafi’ye üç yıl önce meme kanseri teşhisi konmuştu ve 7 Ekim’den önce Kudüs’te tedavi görüyordu.
Kanserden kurtulan diğer kişilere psikolojik destek sağlamak üzere bir girişimin koordinasyonunu yürütüyordu ve savaş başladığında bir sonraki kemoterapi seansına sadece üç gün kalmıştı.
Mona, “Evlerimizden ayrılıp diğer ailelerle sığınaklarda ve okullarda kalmamız gerekti. Bağışıklık sistemimiz zayıf olduğu için çok endişeliydik” diyor.
Mona’nın ismi de 19 Kasım’da Siham ile aynı tahliye listesindeydi.
Mısır sınırını geçmesine izin verildiğini söyleyen Mona, 130’dan fazla kişiyle birlikte Ankara’ya giden bir uçağa bindiğini, her hastanın yanına sadece bir refakatçi almasına izin verilmesine rağmen, iki küçük kızını yanına almasına bile izin verildiğini paylaşıyor.
Mona, “Kızlarımdan birini geri çevirirlerse geçmeyeceğime karar vermiştim, onları geride bırakamazdım” diyor.
Mona’nın eşi ve oğulları hala Refah’ın Tal el-Sultan bölgesinde bir çadırda yaşıyor.
Gazze’deki Filistinli sınır yetkilileri, Siham’a neden çıkış izni verilmediğine ilişkin sorularımıza yanıt vermedi.
Tahliye listelerinde isimleri olmasına rağmen, sınırdan geri çevrilen iki kanser hastasıyla daha konuştuk.
İsmini vermek istemeyen bu hastalardan biri, 19 Kasım’da çıkması gerektiğini ancak refakatçisi küçük oğlu olduğu için geri çevrildiğine inandığını söylüyor.
Bu kişi, Filistin sınır yetkililerinin tahliye edilenlerin Hamas savaşçısı olma ihtimalini azaltmak için kadın refakatçileri tercih ettiğini belirtiyor.
Aralık ayında tedavisi için BAE’ye tahliye edilmesi gereken bir diğer hasta ise sınırdaki yetkililerin listede ismini bulamadığı için çıkışına izin vermediğini anlattı.
BBC’ye konuşan Gazze’deki Türkiye-Filistin Dostluk Hastanesi’nin Direktörü Dr. Sobhi Skaik, Gazze’deki tahmini 10 bin kanser hastasından “yaklaşık 3 bin 800’üne yurt dışında tedavi için Gazze’den ayrılma izni verildiğini, ancak gerçekte savaşın başlangıcından bu yana, yetişkin ve çocuk sadece 600 kişinin Gazze’den ayrılabildiğini” söyledi.
Tahliye süreci nasıl işliyor?
Karmaşık tahliye sürecini daha iyi anlamak için Gazze’deki doktorlarla, işgal altındaki Batı Şeria’daki Filistin sağlık bakanlığı yetkilileriyle ve Mısır’daki Filistinli diplomatlarla konuştuk.
İlk başta Gazze’deki bir doktor ya da hastane, tedaviye en acil şekilde ihtiyacı olan hastaların isimlerini Gazze’de Hamas tarafından yönetilen sağlık bakanlığına bildiriyor.
Bu isimler daha sonra güvenlik kontrolü yapan Mısırlı yetkililere gönderiliyor.
Mısır listeyi onayladıktan sonra, listenin İsrailli yetkililer tarafından incelenmesi ve onların da isimleri onaylaması gerekiyor.
Nihai liste onaylandığında, hastaları kabul edeceğini söyleyen ülkelerle paylaşılıyor ve bu liste internet üzerinden yayınlanıyor. Kişilerin belirli bir tarihte seyahat etmesine onay veriliyor.
Ancak bir hastanın Gazze’den ayrılmasına izin verilip verilmeyeceği Filistin sınır yetkililerinin takdirine bağlı.
İsrail Savunma Bakanlığı, neden daha fazla hastanın geçişine izin verilmediği sorusuna yanıt olarak şunları söyledi:
“Refah sınır kapısı Mısır tarafından yönetiliyor. Dolayısıyla İsrail açısından, Gazze Şeridi dışında tıbbi tedavi görmek üzere Refah sınır kapısından geçebilecek hasta sayısına ilişkin herhangi bir kısıtlama söz konusu değil.”
Mısır Sağlık Bakanlığı, Mısır Dışişleri Bakanlığı ve Filistin sınır yetkilileri, Gazze’den hastaların tahliye sürecine ilişkin sorularımızı yanıtlamayı reddetti.
Türkiye, Kasım ayı başında yaptığı açıklamada bin kanser hastasını kabul etmeye hazır olduğunu belirtirken, BAE de bin kanser hastası ve bin yaralı çocuğu kabul edeceğini duyurdu.
BBC’ye konuşan Türk yetkililer, şu anda Gazze’den gelen yüzlerce kanser hastası ve yaralının tedavi edildiğini ve yüzlerce kişiyi daha kabul etmeye hazır olduklarını söyledi.
Yetkililer, “Gazze bize 600 kişilik bir liste verirse, biz bunların arasından belli bir sayıyı seçip almayız. Bizim için ne kadar çok hasta ve yaralı gönderilebilirse o kadar iyi. Hepsini tedavi edebilecek kapasitemiz var” dedi.
Parayla Gazze’den çıkış
Ancak insanların Gazze’den çıkmasının başka yolları da var.
Savaş, bölgede kârlı bir tekelin doğmasına yol açtı. Hala adlı Mısırlı bir seyahat acentesinin, 1-2 hafta içinde Gazze’yi terk etmeleri için Filistinlilerden kişi başına 5 bin dolar talep ettiği bildiriliyor.
Savaştan önce Gazze’den Mısır’a gidişler için kişi başı 350 dolar ücret alan bu acentenin 7 Ekim’den sonra fiyatını neredeyse kişi başına 12 bin dolara yükselttiği söyleniyor.
Şirketin daha sonra fiyatı yetişkinler için 5 bin, çocuklar için ise 2 bin 500 dolar ile sınırladığı paylaşılıyor.
Acente bu fiyatların reklamını yapmıyor.
Bir yetişkinin tahliyesinin maliyeti Gazze’deki ortalama yıllık maaşın dört katından fazla.
Hala’nın Kahire’deki ofisinin önünde her gün insanlar toplanıyor ve kapıdan içeri girmeye çalışıyor.
İsmini vermek istemeyen Filistinli bir adam, şirketin ofisine girmek için para ödemek zorunda kaldığını ve ailesini tahliye listesine aldırmak için Hala’daki bir personele 300 dolar daha ödeme yaptığını söyledi.
Bu, eşi ve iki çocuğunu tahliye ettirmek için yaptığı 10 bin dolara ek bir ödemeydi.
Gazze’den ayrılmak için Hala’ya kullanan ve ailelerinin tahliyesinde ayrıcalıklı muamele görmek için çalışanlara 4 bin dolara varan ödemeler yaptıklarını söyleyen 10 kişiyle konuştuk.
Bu kişilerden bazıları Gazze’den ayrıldı, bazıları ise hala ayrılmayı bekliyor.
Yüksek talep, aileleri Gazze’de mahsur kalan Filistinlilerin çaresizliğinden faydalanan ve insanları bir bedel karşılığında tahliye listesinin başına geçirebileceklerini iddia eden ikinci bir komisyon piyasasının oluşmasına da yol açtı.
Mısır’da komisyon karşılığında çalışan bir kişi, bir kadına Gazze’deki ailesini tahliye listesine kaydettirmek için kendisine fazladan 2 bin 500 dolar ödeyebileceğini söyledi.
Kadının BBC ile paylaştığı sesli mesajlarda bu kişi, Hala’daki bağlantısının isimleri kaydetmeden önce “parayı elinde tutması gerektiğini” söylüyor ve ısrar ediyor: “Bunu size yardım etmek için yapıyorum, bir [İsrail] şekeli bile almayacağım.”
Ancak Gazze’de en iyi bağlantıları olan kişiler hiç ödeme yapmadan bile ayrılabiliyor.
Mısır vatandaşı kılığında Gazze’yi terk eden Filistinlilerin isimlerini bulduk. Bu kişiler, isimlerini Mısır vatandaşları listesine ekleyen siyasi bağlantıları olan kişiler tarafından Gazze’den ayrılmalarına yardım edildiğini söyüyor.
Oğlunun acil tıbbi yardıma ihtiyacı olduğunu söyleyen bir kadın, siyasi bağlantıları olan kişilerin, internette yayınlanmayan özel bir VIP listesine girmelerine yardımcı olduğunu söyledi.
BBC’ye konuşan bu kadın, oğlunun isminin “sağlık bakanlığının listesinde yer almadığını, ancak sınırda okunan başka bir özel listede yer aldığını” söyledi.
Hala seyahat acentesi ve Mısır Dışişleri Bakanlığı, şirketin faaliyetleriyle ilgili sorularımıza yanıt vermedi.
Mısır Dışişleri Bakanı Sameh Shoukry daha önce İngiliz haber kanalı Sky News’a yaptığı açıklamada Mısır’ın bu konuda soruşturma başlattığını söylemişti.
“Bunu kısıtlamak ve derhal ortadan kaldırmak için gereken her türlü önlemi alacağız” diyen Shoukry, daha fazla ayrıntı vermemişti.
Ocak ayında Mısır Devlet Enformasyon Servisi Başkanı Diaa Rashwan, Gazze’den gelen yolculardan ek ücret alındığına ilişkin iddiaları ve resmi olmayan bir kuruluşun Mısır topraklarına geçiş için ücret topladığı iddialarını tamamen reddetti.
Gazze’de Siham ve onun gibi sınırdaki belirsiz yönetmeliklere ve bürokrasiye takılan kanser hastaları için zaman daralıyor.
Çaresizce onu Gazze’den çıkarmaya çalışan oğlu Saqr, Hala şirketi aracılığıyla tahliye edilmesini sağlamaya çalıştığını anlattı.
“Paramız olsaydı tereddüt etmezdik. Özel bir tahliye istediğimizde Hala’nın istediği minimum miktarın 5 bin dolar olduğunu söylediler ama bizim 5 bin doları karşılayacak gücümüz yok.”
Siham, ilk geçiş denemesinden sonra, ismi zaten onaylanmış olduğu için geçmesine izin verip vermeyeceklerini görmek için dört kez daha sınıra geri döndüğünü söylüyor.
Ancak Filistin sınır yetkilileri tarafından reddedilen Siham’ın sağlığı hızla kötüleşti.
Siham, “Artık başım dönmeden bir adım bile zor yürüyorum. Neyi beklediklerini bilmiyorum” diyor.
]]>Geleneksel olarak her yıl ramazan ayı öncesinde camilerin ve evlerin süslendiği, cadde ve sokakların fenerler, rengarenk süslemeler ve ışıklarla donatıldığı işgal altındaki Filistin kentlerinde bu yıl hüzün hakim.
İşgal altındaki Batı Şeria’da yaşayan Filistinliler, Gazze ile dayanışma amacıyla bu yıl cadde ve sokakları süslemedi, kandilleri yakmadı.
En acı ve en çaresiz ramazan
Ramallah’ta ramazan süslemeleri satılan bir dükkan sahibi Samih Cihad, AA muhabirine, bu yıl ramazan ayının hüzünle karışık bir mutluluk getirdiğini, İsrail’in Gazze’deki katliamları nedeniyle mübarek ayın coşkusunu yaşayamadıklarını söyledi.
Uzun yıllardır ilk kez bu denli acı ve çaresizlik içinde ramazana girdiklerini dile getiren Cihad, “Geçmiş yıllarda çok fazla ramazan süslemeleri satıyorduk ancak Gazze başta olmak üzere Filistin topraklarında yaşanan acı olaylar nedeniyle bu yıl çok az sayıda aile bu süslemelere rağbet gösteriyor.” dedi.
“Kimse mutlu değil”
Ramallah’ta çarşıda alışveriş yapan 68 yaşındaki Cemal Ebu Halid, “Kimse mutlu değil, kimsede ne sevinç kaldı ne neşe, ama hayat devam ediyor.” diye konuştu.
İsrail’in Gazze’deki katliamlarla ramazan sevincini de kendilerinden aldığını söyleyen Ebu Halid, İsrail’in saldırganlığının sadece Gazze’yle sınırlı kalmadığını Batı Şeria’da da her gün ölümler ve ihlaller gerçekleştirdiğini belirtti.
Ebu Halid, üzgün olduklarını ve bu yıl evlerini ramazan süsleriyle süslemediklerini dile getirdi.
Gazze’deki katliamlar nedeniyle büyük bir “çaresizlik hissi” hakim
Filistinli 70 yaşındaki Nemr Ebu Tuyur, İsrail’in Gazze’yi yerle bir ettiğini, Batı Şeria’da da durumların hiç iyi olmadığını ifade etti.
İnsanların Gazze’deki katliamlar karşısında büyük bir çaresizlik hissi yaşadığını dile getiren Ebu Tuyur, ramazan ayını sadece ibadetle geçirdiklerini söyledi.
Ebu Tuyur ayrıca bölgedeki ekonomik durumun son derece kötü olduğunu, insanların zar zor evlerini idare ettiğini sözlerine ekledi.
“Sevinç yaşayacak durumda değiliz”
Filistinli Abdulmatlab Meshal, ramazan sevincinin bu yıl kendilerine uğramadığını belirtti.
Evlerinde dahi ramazan sevinci yaşayamadıklarını dile getiren Meshal, “Çocuklar bile, Gazze’de insanlar bombalanarak ya da açlıktan ölüyor diye evleri süslemek istemedi. Sevinç yaşayacak durumda değiliz.” şeklinde konuştu.
Bu durumun çarşı ve pazarlara da yansıdığına işaret eden Meshal, eski ramazanlarda çarşıların dolup taştığını ancak bu yıl sıradan günlerden farklı bir kalabalığın olmadığını ifade etti.
Meshal ayrıca İsrail’in her gün Batı Şeria’da da ihlaller gerçekleştirdiğini ve planlarını sessizce hayata geçirdiğini vurguladı.
“Bu sene ramazanı sadece kalbimizde yaşıyoruz”
Antika eşyaların yanında ramazan süsleri de satan 69 yaşındaki Hüseyin Şevamira, bu sene ramazanın çok farklı olduğunu dile getirdi.
Şevamira, “İnsanlar ramazan süsü almıyor. Kim ne için alsın ki? Açlık içinde kıvranan, bombardıman altında yaşayanlar için mi? Güzel günler mi yaşıyoruz? Bu sene ramazanı sadece kalbimizde yaşıyoruz.” diye konuştu.
İsrail’in Gazze’yi işgalinde 7 Ekim sonrası
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, “Filistinlilere ve başta Mescid-i Aksa olmak üzere kutsal değerlere yönelik sürekli ihlallere karşılık verme” gerekçesiyle İsrail’e 7 Ekim 2023’te kapsamlı saldırı düzenledi.
İsrail, 7 Ekim’deki saldırılarda 1200 İsraillinin öldüğünü, 5 bin 132 kişinin de yaralandığını açıkladı.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 13 bin 500’ü çocuk, 9 bini kadın olmak üzere 31 bin 112 Filistinli öldürüldü, 72 bin 760 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’ne saldırılarının başladığı 7 Ekim’den bu yana 249’u karadan işgal sürecinde olmak üzere 590 askerinin öldürüldüğünü duyurdu.
Çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün daha uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ve 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakıldı. Öte yandan İsrail, binlerce Filistinliyi alıkoyup hapsetmeye devam etti.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail güçleri ile yasa dışı Yahudi yerleşimcilerin saldırılarında 425 Filistinli hayatını kaybetti.
İsrail ordusu ve Hizbullah arasında 8 Ekim’den bu yana sınırda yaşanan çatışmalarda 232 Hizbullah mensubu, 50 Lübnanlı sivil, 11 Emel Hareketi, 12 Hamas ve 12 İslami Cihad mensubu ile 6 İsrailli sivil ve 11 asker öldü.
]]>BBC’ye bilgi veren Gazze’deki sağlık çalışanları, geçen ay bir hastaneye operasyon yapan İsrail askerlerinin kendilerini dövdüğünü, gözlerini bağladığını, kelepçelediğini ve soyunmaya zorladığını anlattı.
Gazze’nin güneyindeki Nasır Hastanesi’nden Doktor Ahmed Abu Sabha, bir hafta gözaltında tutulduğunu, bir İsrail askerinin elini kırdığını kaydetti.
Adlarını açıklamak istemeyen iki Filistinli sağlık çalışanının anlattıkları da Dr. Sabha’nın anlatımına benziyor.
BBC’ye konuşan Filistinli sağlıkçılar, günlerce gözaltına alınıp aşağılandıklarını, dövüldüklerini, soğuk suyla ıslatıldıklarını ve saatlerce rahatsız şekilde diz çöker vaziyette bekletildiklerini söylüyor.
BBC bu iddiaları İsrail Savunma Kuvvetleri’ne (IDF) sordu ancak İsrailli yetkililer iddialara doğrudan bir yanıt vermedi ya da kötü muamele iddialarını reddetmedi. Ancak İsrail’in operasyonları sırasında sağlık personeline zarar verildiği iddialarını reddettiler.
İsrail ordusu, “gözaltındakilere yönelik kötü muamele IDF kurallarına aykırıdır ve kati suretle yasaklanmıştır” açıklamasını yaptı.
IDF, Gazze’nin güneyindeki Han Yunus’ta yer alan Nasır Hastanesi’ne 15 Şubat’ta baskın yaptı. İsrail’in iddiasına göre hastanede Hamas militanları saklanıyordu. Öte yandan 7 Ekim’deki Hamas saldırıları sırasında rehin alınan bazı İsraillilerin de bu hastanede tutulduğu ileri sürülüyordu.
Baskında 4 hasta hayatını kaybetti. Hamas ise savaşçılarının hastanelerde konuşlanmadığını açıkladı.
Operasyondan bir gün sonra, 16 Şubat’ta gizlice çekilen görüntülerde, hastanenin acil servis binasının önünde, iç çamaşırlarıyla diz çökmüş halde bir grup erkek görülüyor. Bu kişilerin ellerinin arkadan bağlı olduğu görüntülerden seçilebiliyor.
Bazılarının yanlarında sağlık çalışanlarının giydiği önlükler olduğu da görülebiliyor.
Hastanenin genel müdürü Dr. Atef Al-Hout, BBC’ye yaptığı açıklamada, “Kafasını kıpırdatan ya da herhangi bir hareket yapan kim varsa vurdular” diyor ve baskın sırasında gözaltına alınanların “utanç verici bir pozisyonda iki saat bekletildiğini” aktarıyor.
IDF ise “bir kural olarak tutuklama işlemi sırasında terör şüphelilerinin ellerini havaya kaldırması ve kıyafetlerde patlayıcı olup olmadığının kontrol edilmesi gereklidir” diyor.
Sağlık çalışanları, hastane binasına götürüldüklerini, burada dövüldüklerini ve ardından giysileri olmadan bir tutuklama merkezine transfer edildiklerini söylüyor.
Nasır’da gönüllü olarak çalışan 26 yaşındaki Dr. Abu Sabha, gözaltında uğradığı muameleyi “işkence” olarak tanımlıyor. Gözaltındakilerin saatlerce ayakta bekletildiğini, aç bırakıldıklarını, midelerinin üstünde uzun süre yatmaya zorlandıklarını da ekliyor.
Doktor: İdam edeceklerini düşündüm
Gözaltına alınıp ardından serbest bırakılan sağlık çalışanları, Mubarak olarak adlandırılan doğumhanenin, IDF’nin sorgu merkezine dönüştürüldüğünü anlatıyor. Burada sağlık çalışanlarının dövüldüğü ileri sürülüyor.
Dr. Abu Sabha, buranın “işkence yeri” haline getirildiğini kaydediyor:
“Beni bir sandalyeye götürdüler, idam sehpası gibiydi. İp sesleri duydum ve idam edileceğimi düşündüm.
“Ardından bir cam kırdılar ve bacağımı kestiler. Kanlar içinde bıraktılar. Diğer doktorları da buraya getirdiler ve sıraya dizdiler. İsimlerini ve seslerini duyabiliyordum.”
IDF bu iddiaları reddediyor.
Uzmanlar BBC’ye sunulan tanıklıkların ve görüntülerin, “son derece kaygı verici” olduğunu dile getiriyor.
Bristol Üniversitesi’nden Uluslararası Hukuk Merkezi yöneticisi Dr. Lawrence Hill-Cawthorne, “Bunlar, silahlı çatışmalara ilişkin temel yasalardan biri olan hastanelerin ve sağlık çalışanlarının korunması prensibini ihlal ediyor” yorumunu yaptı.
BBC hastanede yaşananları birkaç haftadır araştırıyor ve bu doğrultuda doktorlarla, hemşirelerle, eczacılarla ve burada barınmaya çalışanlarla iletişim kuruyor. Paylaşılan bilgiler, BBC tarafından çapraz kontrolle doğrulandı.
BBC’nin edindiği bilgilere göre Nasır Hastanesi’nde 49 sağlık çalışanı gözaltına alındı. Bunlardan 26’sının ismi farkl kaynaklardan teyit edildi.
Gözaltına alınan ve sonra serbest bırakılan üç sağlık çalışanı, daha önceden yaşadıklarını anlatmamıştı. Bunlar arasındaki Dr. Abu Sabha ile BBC iki kez mülakat yaptı. Anlattıkları, BBC tarafından bağımsız olarak doğrulanabiliyor.
Diğer beş sağlık çalışanının ailesi ise yakınlarının halen kayıp olduğunu söyledi. Uluslararası Kızılhaç Komitesi de Nasır Hastanesi’nde olan ve ulaşılamayan çok sayıda kişiyle ilgili telefonlar aldıklarını kaydetti.
Nasır Hastanesi’nde bulunan sağlık çalışanları, IDF’nin operasyonu sonrası hastaların bakımının imkansız hale geldiğini belirtiyor. IDF hastaneye baskın yaptığı sırada 200 hastanın burada tedavi gördüğü kaydediliyor.
Birden çok sağlık çalışanı, baskından sonraki günlerde 13 hastanın hayatını kaybettiğini dile getirdi. Bunların çoğunun hastanedeki koşullar nedeniyle öldüğü belirtildi. BBC bu detayları bağımsız olarak doğrulayamadı. Ancak bir doktorun paylaştığı ceset torbalarına ait fotoğraf doğrulandı.
İsrail Savunma Kuvvetleri ise BBC’ye açıklamasında, “hastaneye gıda yardımı yapıldığını ve elektriğin geri gelmesi için jeneratör sağlandığını” kaydetti.
18 Şubat’ta Dünya Sağlık Örgütü hastanedeki gıdanın ve temel tıbbi malzemelerin tükendiğini duyurmuştu. Hastanede tedavi gören hastalar Gazze’nin diğer hastanelerine sevk edildi.
]]>ADALET BAKANLIĞI İADESİNİ TALEP ETTİ
Adalet Bakanlığı, kırmızı bültenle aradığı T.C.’yi İnterpol aracılığıyla önce Mısır’dan, ABD’ye gittiği belirtilince de Amerikan makamlarından iadesini talep etti. Adalet Bakanlığı, T.C. ve annesi Eylem Tok’un iadesi için hazırlanan geçici tutuklama talep evrakını hem diplomatik kanaldan hem de İnterpol aracılığıyla ABD yetkili makamlarına ilettiğini, iade süreciyle, adli soruşturmanın titizlikle takip edildiğini açıkladı.
“ABD İADE ETMEYEBİLİR”
VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu’na konuşan New York Barosu Avukatı Cahit Akbulut “ABD, T.C. ve annesi yazar Eylem Tok’u Türkiye’ye iade eder mi?” sorusuna “İsterse iade etmeyebilir” yanıtı verdi. Akbulut, Türkiye ile ABD arasında 20 Kasım 1980 tarihinde Kenan Evren’in imzasıyla yürürlüğe giren Türkiye ile ABD arasındaki suçluların iadesi anlaşması imzalandığını, doğal olarak bu anlaşma kapsamında ABD’nin Türkiye’nin iade talebini değerlendirerek gerekli adli kayıtlarının yapılacağını ancak özellikle Amerikan vatandaşı T.C.’yi isterse iade etmeyebileceğini söyledi.
FETHULLAH GÜLEN VE RIZA SARRAF ÖRNEĞİ
Akbulut, şimdiye kadar Türkiye’nin işledikleri ağır suçlardan dolayı, Amerikan vatandaşı olmayan Türk vatandaşları FETÖ elebaşı Fethullah Gülen ve Rıza Sarraf’ı da ABD’den istediklerini ancak hiçbir sonuç alınamadığını hatırlattı.
“BU İŞLER O KADAR KOLAY OLMUYOR”
Bir suçlunun iadesinin Amerikan Adalet Bakanlığı’nın izin ve onayıyla gerçekleştiğini belirten Akbulut, “Türkiye ile arasında suçluların iadesi anlaşması olan ABD’de bu işler o kadar kolay olmuyor. Aradaki anlaşmaya göre bir suçlunun ülkesine iadesi ancak Amerikan Adalet Bakanlığı’nın izin ve onayıyla gerçekleşebiliyor. Türkiye ile ABD arasındaki anlaşmanın farklı kriterleri var. Anlaşmanın 4’üncü maddesine göre her iki ülkenin de vatandaşını diğer ülkeye iade etmeme yetkisi var. Bu maddeye göre, ‘ABD’nin yürütme makamı kendi isteğine göre eğer uygun gördüğü takdirde, kendi vatandaşının iadesine karar vermeye yetkilidir’ diye bir ek var. Eğer, T.C., ben burada kalmak istiyorum, dönersem ülkemde üzerimde büyük baskı olacak, kaçtı diyecekler gibi çok sayıda gerekçeler bulabilir ve ABD, onu Türkiye’ye asla iade etmez” dedi.
ANNE AMERİKAN VATANDAŞI MI BİLİNMİYOR
Eylem Tok’un da bir Amerikan vatandaşı olup olmadığını henüz bilmediklerini belirten Akbulut, “Yaptığımız tespitler sonrasında T.C., Amerikan vatandaşı olduğu anlaşılıyor. Havaalanı güvenlik kameralarından elde edilen fotoğraflarda elinde Amerikan pasaportuyla çıkış yaptığı gayet net görülüyor. Timur burada doğmuş olabilir. Ya da T.C., ailesi önceden kendilerine vatandaşlık yolu açan EB –5 ya da farklı yatırımlar aracılığıyla aldıkları Green Card’tan sonra vatandaşlığa geçmiş olabilirler” ifadelerine yer verdi.
]]>Daire, Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Dr. Engin Arık ile 5 bilim insanının da arasında olduğu 57 kişinin ölümüyle sonuçlanan olay sonrası, Isparta 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 9 Mart 2021’de sanıklar Doğaner ile Erbilgin yönünden karara bağladığı dava dosyasına ilişkin temyiz incelemesini tamamladı.
Buna göre, yargılandıkları ana dava dosyasında beraatlerine karar verilmesi sonrası haklarındaki hüküm Yargıtay tarafından bozulan ve yeniden yargılandıkları davada “taksirle öldürme” suçundan 5 yıl 10’ar ay hapis cezasına çarptırılan Doğaner ile Erbilgin hakkındaki hükümler onandı.
Kararla birlikte, 2007’de meydana gelen kazaya ilişkin dava dosyası, 17 yıl sonra kapandı.
Olayın geçmişi
İstanbul’dan Isparta’ya gelen Atlasjet Havacılık AŞ yolcularını taşıyan Dünyaya Bakış (World Focus) Hava Taşımacılığı AŞ şirketine ait yolcu uçağı, 30 Kasım 2007’de Isparta’nın Keçiborlu ilçesi yakınlarındaki Türbetepe mevkisinde düşmüş, kazada 7’si mürettebat 57 kişi ölmüştü.
Kazada hayatını kaybedenler arasında, “Türk Hızlandırıcı Merkezi” projesinin Isparta Süleyman Demirel Üniversitesinde düzenlenen 4. Çalıştayına katılmak üzere yola çıkan proje üyesi Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Dr. Engin Arık, Doğuş Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Fen Bilimleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Şenel Boydağ, Doç. Dr. İskender Hikmet ile araştırma görevlileri Mustafa Fidan, Özgen Berkol Doğan ve yüksek lisans öğrencisi Engin Abat da bulunuyordu.
Uçak kazasıyla ilgili kamu davası, 16 Haziran 2009’da açıldı. World Focus Hava Yollarında görev yapan bazı üst düzey ve teknik personelden oluşan 10 kişinin yargılanacağı davanın ilk duruşması, 28 Temmuz 2009’da Isparta Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü. Yargılamalar sırasında sanık sayısı önce 12’ye, ardından 20’ye yükseldi.
Isparta 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Ocak 2015’te hükmünü açıkladı. Mahkeme, sanıklardan 8’ine, 11 yıl 8 ay ile 1 yıl 8 ay arasında değişen süreli hapis cezası verdi, aralarında Doğaner ile Erbilgin’in de bulunduğu 12 sanığın beraatini kararlaştırdı.
Temyiz üzerine dosya Yargıtaya geldi. Yargıtay 12. Ceza Dairesi, uçağın Atlasjet tarafından kiralandığı Dünyaya Bakış Hava Taşımacılık AŞ ortağı Yavuz Çizmeci, Genel Müdürü Aydın Kızıltan ve Teknik Müdürü İsmail Taşdelen’in 11 yıl sekizer ay, Bakım Müdürü Fikri Zafer Dinçer’in 5 yıl 10 aylık hapis cezasını onamış, dönemin Atlasjet Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve Genel Müdürü Tuncay Mustafa Doğaner ile uçuş işletme sorumlusu Mehmet Şerif Erbilgin hakkındaki beraat kararını bozmuştu. Daire, diğer sanıklara verilen beraat kararlarını da onamıştı.
Dairenin kararında, Doğaner ile Erbilgin’in kazada “tali kusurlu” oldukları belirtilmiş, bu yönden yeniden yargılanmaları gerektiği kaydedilmişti.
Yeniden yargılama yapan Isparta 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 2021’de sanıklara “taksirle öldürme” suçundan 5 yıl 10’ar ay hapis cezası verilmesini kararlaştırmıştı.
]]>İsrail ordusu Gazze’nin doğusundan batısına uzanan bir yol inşa etti.
BBC’nin uydu görüntüleriyle doğruladığı bu yol, Gazze’nin kuzeyi ile güneyini ayırıyor.
BBC’ye bilgi veren İsrail ordusu, bunu operasyonel gerekçelerle yaptıklarını, amaçlarının asker ve ekipmanları gerekli yerlere ulaştırabilmek olduğunu söyledi.
Fakat bazı uzmanlar, bunun Gazze’nin kuzeyindeki evlerini terk etmek zorunda kalan Filistinlilerin geri dönüşünü engellemek için kullanılmasından endişe ediyor.
Bunun, İsrail’in mevcut çatışma bittikten sonra Gazze’de kalıcı olma planının bir parçası olduğunu düşünenler de var.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze’nin geleceğine dair açıkladığı vizyonda bölgenin güvenlik kontrolünün İsrail’de olacağını söylemişti.
Uluslararası toplumsa İsrail’i, Filistinlileri yerinden etmemesi ve Gazze’nin sınırlarını değiştirmemesi konusunda uyarıyor.
Yol hakkında neler biliniyor?
Gazze’nin kuzey ve orta kısımları arasında yer alan bu yol, denizden başlayarak İsrail’deki Nahal Oz’a kadar uzanıyor.
Gazze’nin iki ana yolu olan sahildeki al-Rashid ve merkezdeki Salah al-Din yollarıyla da kesişiyor.
Gazze’nin batısını doğusuyla bağlayan başka yollar olsa da yeni inşa edilen yol, bunu kesintisiz olarak yapan tek yol.
Uydu görüntülerine göre ordunun inşa ettiği yolun uzunluğu yaklaşık 5 kilometre.
Yolun İsrail tarafındaki kısmı Ekim sonu Kasım başı gibi inşa edilmişti.
Geri kalan büyük kısmı ise Şubat ve Mart başında tamamlandı.
Yol, Gazze’deki Salah al-Din hariç tüm yollardan daha geniş.
Uydu görüntüleri, yolun rotası üstündeki depo gibi yapıların Aralık sonu ve Ocak’ta yıkıldığını gösteriyor.
Yolun inşa edildiği bölge Gazze’nin nüfus yoğunluğu düşük olan bölgelerinden biri.
Şubat ayında yolla ilgili bir haber yayımlayan bir İsrail kanalı, buna Otoyol 749 adı verildiğini paylaşmıştı.
Channel 14 kanalından bir muhabir, İsrail ordusuyla birlikte bu yolda seyahat etmişti.
Videoda yolu inşa eden aletler de yer almıştı.
Ne amaçla kullanılabilir?
Savunma istihbaratı şirketi Janes’in analistleri, bu toprak yolun zırhlı araçlar tarafından kullanılabileceğini görüşünde.
BBC Arapça’ya konuşan Eski İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı, Eski Başbakanlık Güvenlik Danışmanı Emekli Tuğgeneral Jacob Nagel, yeni yolun tehditlerle karşı karşıya olan güvenlik güçlerine hızla destek gönderebilmek için yapıldığını söyledi:
“İsrail’in girip çıkmasını kolaylaştıracak. İsrail Gazze’nin savunması, güvenliği ve sorumluluğunu üzerine almak istiyor.”.
Bunu “Gazze’nin kuzeyini güneyinden ayıran bir yol” olarak tanımlayan Nagel, “Yeni bir tehdit belirene kadar oturup beklemek istemiyoruz” dedi.
Eski Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Yaakov Amidror da aynı görüşte:
“Bu yol bölgenin lojistik ve askeri kontrolüne olanak sağlayacak.”
Eski İngiliz ordusu mensubu, risk istihbaratı şirketi Sibylline’ın başındaki Justin Crump, bu yolun önemli olduğunu söylüyor:
“Bu kesinlikle Gazze’de güvenlik ve kontrol için uzun vadede bir müdahale olanağı sağlamak için yapılmış gibi duruyor.
“Bu yol Gazze kentini, Gazze Şeridi’nin geri kalanından ayırırken yol boyunca hareketi denetleme imkanı sağlıyor. Etrafında açık arazi olması da uzun bir menzilde ateş imkanı sunuyor.”
ABD Merkezli Middle East Institute’tan kıdemli araştırmacı Khaled Elgindy de bu yolun uzun vadeli bir planın parçası olduğu görüşünde:
“İsrail Gazze’de kalıcı olmak istiyor gibi gözüküyor.
“Gazze’yi ikiye bölerek İsrail yalnızca Gazze’ye giriş çıkışları değil, Gazze içindeki hareketleri de kontrol edebilecek.
“Gazze’nin kuzeyindeki evlerini terk ederek güneye sığınan 1,5 milyon kişinin evlerine dönmesini bu yol vesilesiyle engellemeleri de ihtimal dahilinde.”
Bu habere Paul Cusiac, Alex Murray ve Erwan Rivault da katkıda bulunmuştur.
]]>Müslümanlar, farklı ülkelerde ramazan ayına 11 Mart Pazartesi ya da bir sonraki gün başlamaya hazırlanırken, oruç tutma süreleri ülkelerin ekvatora yakınlıklarına göre değişecek.
Dünya’da Kuzey Yarım Küre’de ilkbahar, Güney Yarım Küre’de sonbahar mevsiminin yaşandığı, gece ile gündüzün eşit olduğu 20 Mart bahar ekinoksuna denk gelen bu ramazanda, kutuplara en yakın noktalardaki yerleşim merkezlerinde orucun ilk ve son günleri arasında 2 saate yakın fark gözlemlenecek.
Diğer yandan ekvatora yakın bölgelerde oruç süresi, ramazan ayının genelinde 13 saatin biraz üzerinde olacak.
En uzun oruç, ramazanın muhtemel son günü 9 Nisan’da İzlanda’nın Reykjavik kentinde 16 saat 36 dakika olarak tutulurken, en kısa oruç da yine aynı gün Şili’nin Punta Arenas bölgesi ile Yeni Zelanda’nın Dunedin kentinde 12 saat 51 dakika uzunluğunda olacak. Buna göre, bu yıl dünya üzerindeki farklı konumlarda yaşayan Müslümanların oruç tutma süreleri arasındaki fark 4 saati geçmeyecek.
Türkiye’de ilk imsak yarın saat 04.52’de, ilk iftar da 18.13’te Iğdır’da yapılacak. Ramazanın ilk günü son imsak saat 06.02’de, son iftar ise 19.24’te Çanakkale’de yapılacak.
İlk gün Artvin, Kastamonu, Kırklareli, Samsun, Zonguldak ve Sinop’ta 13 saat 23 dakika ile en uzun, Adana, Antalya, Gaziantep, Hakkari, Hatay, İzmir, Kilis, Mardin, Muğla, Şanlıurfa, Şırnak ve Van’da ise 13 saat 20 dakika ile en kısa oruç tutulacak.
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığının astronomik kameri ay hesaplamalarına göre, şevval ayının hilali, ramazanın 30. günü akşamı görüleceği için bu yıl ramazan 30 gün sürecek.
Müslüman ülkelerin çoğunluğu ramazanın başlangıcına 10 Mart Pazar akşamı karar verecek
Bu yıl Müslüman ülkelerin birçoğu ramazanın başlangıcına, 10 Mart Pazar akşamı hilalin güneş battıktan sonra tespit edilip edilemeyeceğini gözlemleyerek karar verecek.
Çıplak gözle hilali görmeyi baz alan ülkelerde, eğer hilal güneş battıktan sonra çıplak gözle gözlemlenebilirse, ramazan ayı 11 Mart Pazartesi günü başlayacak, gözlemlenemezse Şaban ayı 30 güne tamamlanacak ve ilk oruç günü 12 Mart Salı olarak tayin edilecek.
Bazı İslam ülkeleri ise hilalin güneş battıktan sonra teleskopla görülmesini yeterli kanıt saydığı için, yine 10 Mart Pazar akşamı hilali teleskopla gözlemleyerek oruç ayının başlangıcına karar verecek.
El Cezire’nin İngiltere’ye ait Seyir Kitabı Yıllığı Ofisi’nin Hilal Gözlemleme Servisine dayandırdığı habere göre, 10 Mart Pazar akşamı dünyanın birçok ülkesinde ramazan, hilal çıplak gözle tespit edilemeyeceği için ilk oruç günü 12 Mart Salı olacak.
Suudi Arabistan, Katar, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Bahreyn, Filistin, Suriye, Yemen, Mısır, Lübnan, Sudan, Libya, Umman, Cezayir, Moritanya ve Brunei gibi ülkeler henüz ramazanın başlangıcını ilan etmedi.
Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Endonezya ve Malezya’da da hilalin görülmesine bağlı olarak ramazanın ilk oruç gününün 12 Mart olacağı tahmin ediliyor.
Türkiye gibi astronomik kameri ay hesaplamalarını baz alan ile dünyanın herhangi bir yerinde hilalin görülmesine itibar eden ülkeler için ise ramazan ayı 11 Mart Pazartesi günü başlatıyor.
Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Rusya’daki yetkili kurumlar ise ramazanın 11 Mart’ta başlayacağını bildirdi.
Ramazanın ilk günü en uzun oruç Şili’nin Punta Arenas bölgesinde
Diyanet İşleri Başkanlığının “ramazan.diyanet.gov.tr” internet sitesindeki verilerine göre, ramazan 11 Mart’ta dünyanın her yerinde başlaması durumunda, ilk gün en uzun oruç tutma süresi 15 saat ile Şili’nin Punta Arenas bölgesinde olacak.
Yeni Zelanda’nın Dunedin kentinde 14 saat 30 dakika ve başkent Wellington’da 14 saat 15 dakika, Grönland’ın Nuuk kentinde 14 saat 7 dakika ve İzlanda’nın Reykjavik kentinde 14 saat 6 dakika oruç tutulacak. Avusturalya’nın başkenti Canberra’da da oruç süresi 14 saat 2 dakika olacak.
Finlandiya’nın başkenti Helsinki’deki Müslümanlar, 13 saat 52 dakika; Norveç’in başkenti Oslo’da 13 saat 51 dakika; İsveç’in Stockholm kentinde 13 saat 49 dakika; Güney Afrika’nın başkenti Johannesburg’ta 13 saat 47 dakika; Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ta 13 saat 41 dakika; Rusya’nın başkenti Moskova’da 13 saat 40 dakika oruç tutacak.
Ramazanın ilk gününde oruç süreleri diğer kentlerde ortalama şu şekilde olacak:
Hollanda’nın Amsterdam, Polonya’nın Varşova, İngiltere’nin Londra, Kazakistan’ın Astana ve Belçika’nın Brüksel, Fransa’nın Paris, İsviçre’nin Zürih, Romanya’nın Bükreş, Kanada’nın Ottowa, Bulgaristan’ın Sofya, İtalya’nın Roma, İspanya’nın Madrid, Bosna-Hersek’in Saraybosna şehirlerinde yaklaşık 13 saat 30 dakika oruç tutulacak.
Almanya’nın başkenti Berlin’de 13 saat 35 dakika; ABD’nin başkenti Washington’da 13 saat 29 dakika; Endonezya’nın Cakarta kentinde 13 saat 27 dakika; Yunanistan’ın başkenti Atina’da, Portekiz’in başkenti Lizbon’da ve Japonya’nın başkenti Tokyo’da Müslümanlar 13 saat 20 dakika; Çin’in başkenti Pekin’de 13 saat 22 dakika; Malezya’nın Kuala Lumpur kentinde 13 saat 21 dakika; İran’ın başkenti Tahran’da, Afganistan’ın başkenti Kabil’de, Irak’ın başkenti Bağdat’ta ve Sri Lanka’nın başkenti Kolombo’da 13 saat 19 dakika; Fas, Lübnan, Suriye, Filistin, Mısır, Kuveyt ve Pakistan’da 13 saat 18 dakika oruç tutulacak.
Ramazanda diğer ülkelere nazaran daha az oruç tutacak ülke ve şehirler arasında 13 saat 16 dakika ile Umman; 13 saat 17 dakika ile Hindistan, Sudan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn ve Bangladeş yer alıyor.
Ramazanın son günü en uzun oruç İzlanda’nın Reykjavik kentinde 16 saat 36 dakika tutulacak
Ramazanın muhtemel son günü 9 Nisan’da oruç tutma süreleri, ayın başlangıcına göre oldukça değişkenlik gösterecek. İzlanda’nın Reykjavik kentinde 16 saat 36 dakika; Grönland’ın Nuuk kentinde 16 saat 34 dakika; Moskova’da 16 saat 14 dakika oruç tutulacakken; ramazanın başında en uzun orucun tutulacağı Şili’nin Punta Arenas bölgesi ile Yeni Zelanda’nın Dunedin kentinde oruç süresi 2 saate yakın kısalarak 12 saat 51 dakika olacak.
Suudi Arabistan, BAE, Katar, Bahreyn, Sudan, Hindistan ve Bangladeş’te de ramazanın son günü oruç tutma süresi 14 saat civarında olacak.
]]>2016 yılında Çin’deki Zhejiang Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimime başladığımdan beri Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi’ni dört kez ziyaret ettim. Bu sık ziyaretlerimin nedeni hem yüksek lisans hem de doktora tezim için Xinjiang üzerine yaptığım araştırmalardı. Yaptığım her ziyarette bölgenin farklı güzelliklerini keşfettim.
Xinjiang’ın merkezi Urumqi, “güzel otlaklar ve bereketli topraklar” anlamına gelen Moğol kökenli bir isme sahip. Tarih boyunca çeşitli etnik gruplara ev sahipliği yapan Urumqi, Çin’de gördüğüm en renkli, çok kültürlü ve tarihi açıdan en zengin kentlerden biri.
Yolculuğum, Uygur, Kazak, Han, Kırgız ve Moğol gibi çeşitli etnik grupların tarihi ile bu grupların Xinjiang kültürünün zenginleşmesine katkılarını gözler önüne seren Xinjiang Müzesi’ni ziyaretle devam etti. Canlılığını koruyan müze gerçekten görülmeye değer.
Müzeyi gezdikten sonra kentin tarihi ve hareketli merkezi Kapalı Çarşı’yı ziyaret ettim. Çarşı gerçekten de kalabalıktı. Nazik bir Uygurlu kadın bana içinde biraz buz olan bir içecek ikram etti. Tereddütle tadına baktım ve bunun ayran olduğunu anladım. Sadece biraz daha ekşiydi. Merakla içeceğin adını sordum ve “On Doğ” olduğunu öğrendim. Bu bana ekşi ayranın en lezzetli olduğu yerlerden biri olduğuna inanılan Diyarbakır’ı hatırlattı.
Çarşıda başta Uygur, Kazak ve Kırgızlar olmak üzere çeşitli etnik gruplara ait yiyecek ve içecekleri tadabiliyorsunuz. Pazarın ortasında, hem gündüz hem de gece etkileyici bir görünüme sahip olan Erdaoqiao isimli büyük bir de cami bulunuyor.
Meydanın yanında sürekli çalan Uygur müziği ile dans eden yüzlerce kişi dikkatimi çekti. İzlemek için yaklaştım. Genci yaşlısı, kadını erkeği, Uyguru, Hanı hep birlikte dans ediyordu. Daha önce tanık olduğum hiçbir an beni bu kadar etkilememişti.
Urumqi’de neredeyse herkes bir cevap aldığında gülümseyerek teşekkür eder. Misafirler, ev sahibi yemeğe başlamadan yemeğe başlamaz. Bir keresinde yemeğe başlamak için beş dakika beklemiştim. “Ben sonra yiyeceğim, lütfen buyurun” deyip sadece çay içtiğimde, herkes çay içerek benimle birlikte beş dakika beklemişti. Xinjiang misafirperverliği, masadaki her farklı yemeği ilk olarak misafirin tatmasını gerektirir. Bu geleneği Xinjiang’daki tüm etnik gruplar arasında yaygın olarak gözlemlemek mümkün.
Yolculuğum sırasında Lanzhou’dan Urumqi’ye uzanan yüksek hızlı tren hatlarını da gördüm. Ancak gözüme çarpan, rayların yanına inşa edilmiş birkaç metre yüksekliğindeki beton duvarlar oldu. Merakla sordum ve nedenini öğrendim. Özellikle kış aylarında Tianshan Dağları’ndan gelen güçlü rüzgarlar yüksek hızlı trenleri etkileyebildiğinden, bu duvarlar rüzgarın hızını kesmek ve trenleri etkilemesini önlemek için inşa edilmiş.
Uygurlar, Hanlar, Kazaklar, Huiler, Kırgızlar, Moğollar ve diğerleri, böylesine engin ve zorlu bir coğrafyada, mavi bir gökyüzünün altında çöller, ormanlar ve dağlarla, sıcak ve soğuğun her seviyesini deneyimleyerek uyum içinde yaşıyor. Xinjiang’da coğrafya, çölün sarısını, dağların kahverengisini, ormanların yeşilini, gökyüzünün mavisini ve bulutların beyazını her şeye rağmen uyumlu şekilde barındırırken insanlar da bu çeşitliliğe kucak açıyor. Burada coğrafya bir arada var oluyor, insanlar da öyle. Burada insanlar aynı gökyüzünün altında nefes alıyor, aynı yağmurdan korunuyor, komşuları ve toplumları arasında sevgi yayıyor.
Yazar: Serdar Yurtçiçek, Çin’deki Shanghai Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmacı.
Muhabirler: Xinhua Haber’den Li Xiang, Gu Yu. Tianshannet’ten Jie Wenjin, Hou Weili ve Cheng Li.
]]>General Frank S Besson adlı destek gemisi Cumartesi günü Virginia eyaletindeki bir askeri üsten yola çıktı.
Başkan Joe Biden, ABD’nin Gazze’ye deniz yoluyla yardım ulaştırılmasına yardımcı olmak için yüzer liman inşa edeceğini açıklamıştı.
Birleşmiş Milletler, Gazze Şeridi’nde kıtlığın “neredeyse kaçınılmaz” olduğu ve çocukların açlıktan öldüğü uyarısında bulundu.
Karadan ve havadan yardım sevkiyatının zor ve tehlikeli olduğu belirtiliyor.
Dünya Gıda Programı, konvoylarının ateş altında kalması ve yağmalanması üzerine karadan sevkiyatı durdurmak zorunda kaldı. Cuma günü de paraşütü düzgün açılmayan bir yardım paketinin düşmesi sonucu
Açıklamanın devamında geminin Gazze’ye “hayati önem taşıyan insani yardım malzemelerini ulaştırmak üzere geçici bir iskele kurmak için ilk ekipmanı taşıdığı” belirtildi.
Pentagon, hiçbiri karaya çıkmayacak olan 1000 askerin yardımıyla iskeleyi inşa etmenin 60 gün kadar sürebileceğini söyledi.
Yardım kuruluşları Gazze’de yardım bekleyenlerin bu kadar uzun süre bekleyemeyeceğini söyledi.
Yaklaşık 200 ton gıda yüklü bir yardım gemisi de Pazar sabahı Kıbrıs’taki bir limandan yola çıkmak için hala izin bekliyor.
Avrupa Birliği hafta sonu yaptığı açıklamada Gazze’ye en yakın AB ülkesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nden yardımların doğrudan denize açılmasını sağlayacak yeni bir deniz yolunun açılacağını duyurmuştu. Bu amaçla bekleyen Open Arms adlı geminin Pazartesi gününden önce yola çıkabileceği umuluyor.
Open Arms adlı İspanyol yardım kuruluşuna ait gemideki yiyecekler Amerikan yardım kuruluşu World Central Kitchen tarafından sağlandı.
İskele inşa edilmeden önce deniz yoluyla gönderilen yardımların kıyıya nasıl güvenli bir şekilde ulaşacağı belirsiz. Gazze’nin işleyen bir limanı yok ve kıyı suları büyük gemiler için çok sığ.
Open Arms’ın kurucusu Oscar Camps, Amerikan AP ajansına yaptığı açıklamada, gizli tutulan varış noktasında World Central Kitchen’dan bir ekibin yardımı almak için bir iskele inşa ettiğini söyledi.
İsrail bu girişimi memnuniyetle karşıladığını ve yardımın Kıbrıs’ta “İsrail standartlarına uygun olarak” güvenlik kontrolleri yapıldıktan sonra teslim edileceğini söyledi.
İsrail ordusu, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e düzenlediği ve yaklaşık 1200 kişinin öldüğü, 253 kişinin de rehin alındığı saldırıların ardından Gazze Şeridi’nde hava ve kara harekâtı başlattı.
Hamas yönetimindeki bölgenin sağlık bakanlığına göre o tarihten bu yana İsrail saldırılarında Gazze’de 31 bin kişi öldürüldü.
BM, Gazze Şeridi’nde en az 576 bin kişinin -nüfusun dörtte biri- felaket boyutlarında gıda güvensizliği ile karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu.
Batılı ülkeler İsrail’e, yardım konvoylarının geçişini kolaylaştırarak ve ilave geçişler açarak kara yoluyla yapılan sevkiyatları genişletmesi için baskı yapıyor.
Yardım tırları Gazze’nin güneyine Mısır’ın kontrolündeki Refah ve İsrail’in kontrolündeki Kerem Şalom sınır kapılarından giriyor. Ancak İsrail’in kara harekâtının ilk aşamasında odak noktası olan Gazze’nin kuzeyine son aylarda yardım ulaştırılamadı.
Burada tahminen 300 bin Filistinli gıda ve temiz suya erişim sorunuyla karşı karşıya.
İsrail yardım çabalarını engellemekle suçlanıyor ve geçen hafta bağımsız bir BM uzmanı İsrail’i “Gazze’deki Filistin halkına karşı açlık kampanyası” yürütmekle suçladı.
İsrail’in BM misyonunda hukuk danışmanı olarak görev yapan Yeela Cytrin, İsrail’in açlığı bir savaş aracı olarak kullandığı yönündeki iddiaları reddetti.
]]>Geçen yıl film endüstrisi için heyecan uyandırıcıydı. Super Mario güzel bir hasılat elde etti. Barbenheimer viral bir fenomen oldu, Saltburn filmindeki küvet sahnesinde Barry Keoghan bazı garip kararlar verdi.
2024 Oscar adaylıkları, Hollywood’da işlerin ne kadar hızlı değişebileceğini de gösteriyor. Bir önceki yıl Margot Robbie Babylon filminde rol almış, film gişede büyük başarı gösterse de hiçbir Oscar alamamıştı.
Robbie bu yıl ise ödül törenine Barbie filminin yüzü olarak katılacak.
2023’ün en büyük filmi, 1,4 milyar dolarlık hasılata ulaştı ve sekiz dalda aday gösterildi.
Bu yılki adaylara dair 12 ilginç bilgiyi ve dönüm noktasını derledik.
1. Emma Stone tarihe geçebilir
Poor Things’in yıldızı Emma Stone, 35 yaşına gelmeden iki Oscar kazanmayı başaran sekizinci aktris olabilir.
İlk ödülünü 2017’de La La Land ile kazanan Stone bunu başarırsa adını Meryl Streep, Jodie Foster, Elizabeth Taylor, Bette Davis, Luise Rainer Olivia de Havviland ve Hillary Swank’in yanına yazdıracak.
Bunu başaran yedi kadına karşılık hiçbir aktör 35’inden önce iki ödül kazanamadı.
2. Barbie’nin film müziğinin ödül kazanma ihtimali filmin kendisinden daha yüksek
En iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu dallarında aday gösterilmemiş olsa da Barbie’nin adaylık sayısı şimdiden Oscar tarihine geçti.
Filmin yönetmeni ve eş yazarı Greta Gerwig, ilk üç filminin üçü de en iyi film dalında aday gösterilen tek yönetmen oldu. Daha önceki filmleri Lady Bird ve Little Women’dı.
Öte yandan Barbie sekiz dalda aday gösterilse de sadece bir ödül kazanma ihtimali yüksek. O da en Billie Eilish’in What Was I Made For? şarkısıyla en iyi özgün şarkı ödülü.
Bu, 2018 yılında A Star is Born filminin yaşadığına benzer bir senaryo olur. Bradley Cooper’ın bu filmi de sekiz dalda aday gösterilmiş fakat yalnızca Lady Gaga’nın Shallow şarkısıyla en iyi özgün şarkı ödülünü almıştı.
3. Cillian Murphy 10 yıllık trendi sonlandırabilir
Ödül törenine Oppenheimer’ın damga vurması, en iyi filmin de aralarında bulunduğu büyük ödülleri alması bekleniyor.
İrlandalı yıldızı Cillian Murphy de en iyi aktör ödülünü alırsa, 2012’den bu yana ilk defa en iyi erkek oyuncu ve en iyi film ödülü aynı filme gitmiş olacak.
Bunu en son başaran aktör The Artist ile Jean Dujardin olmuştu.
En iyi kadın oyuncu ödüllerindeyse farklı bir tablo var. Son üç yılda iki defa en iyi film ve aktris ödülleri aynı filme gitmişti. Bunlar Nomadland ile Frances McDormand ve Everything Everywhere All At Once ile Michelle Yeoh olmuştu.
4. Bradley Cooper en çok aday gösterilip hiç ödül alamayanlar sıralamasında beşinciliğe yükseldi
15 yıl önce Hangover filmiyle ünü dünyaya yayılan Bradley Cooper yönetmenlik, yazarlık ve oyunculuk yetenekleri sayesinde 12 defa çeşitli Oscar ödüllerine aday gösterildi.
Fakat bunların hiçbiri mutlu sonla bitmedi.
Daha fazla aday gösterilmesine rağmen hiçbir ödül alamayan kişiler ise ses mühendisi Greg P. Russell (16 adaylık), besteci Thomas Newman (15), şarkı sözü yazarı Diane Warren (15) ve özel efekt süpervizörü Daniel Sudick (13).
Cooper’ın bu yıl da şeytanın bacağını kırması beklenmiyor. Filmi Maestro’nun aday gösterildiği en iyi erkek oyuncu, film ve özgün senaryo dallarında ödül alamayacağı tahmin ediliyor.
5. Adaylardan biri geçmişte Radiohead kliplerini yönetmişti
Auschwitz draması The Zone of Interest beş dalda Oscar’a aday gösterildi. Bunlardan biri de en iyi yönetmen.
Filmin Britanyalı yönetmeni Jonathan Glazer, 30 yıl önce bira markaları Stella Artois ve Guinness’in reklamlarını yönetiyordu.
Glazer, Radiohead’in Karma Police ve Street Spirit klipleriyle; Massive Attack’ın Live with Me, Jamiroquai’ın Virtual Insanity, Blur’ün The Universal, UNKLE’ın Thom Yorke’la kaydettiği Rabbit In Your Headlights kliplerini de yönetmişti.
6. Eşcinsel oyuncu adaylığında rekor
Tarihte ilk defa eşcinsel karakterleri canlandıran iki eşcinsel oyuncu aynı yıl aday gösteriliyor.
Bunlar Nyad filmindeki rolüyle Judie Foster ve Rustin filmindeki rolüyle Colman Domingo.
Daha önce eşcinsel bir karakteri canlandırırken aday gösterilmiş tek eşcinsel oyuncu, 1998’deki Gods and Monsters filmiyle Sir Ian McKellen olmuştu.
7. Martin Scorsese en iyi yönetmen ödülüne aday gösterilen en yaşlı kişi
Martin Scorsese bu yıl 10. defa Oscar ödülüne aday gösterilerek hayattaki yönetmenler arasında yeni bir rekor kırdı, Steven Spielberg’ün önüne geçti.
Tüm zamanların rekoru ise 12 adaylıkla Ben Hur’un yönetmeni Willian Wyler’a ait.
81 yaşındaki Scorsese bu alanın en yaşlı adayı rekorunu da kırdı.
Bir önceki rekor 1985’te Prizzi’s Honor filmiyle 79 yaşında aday gösterilmiş John Huston’a aitti.
Ödülü kazanan en yaşlı yönetmen ise 74 yaşında Million Dollar Baby ile Clint Eastwood olmuştu.
Bu yıl tüm dallardaki en yaşlı adaysa bestekar John Williams oldu.
92 yaşındaki Williams, Indiana Jones and the Dial of Destiny filmiyle en iyi özgün müzik dalında aday gösterildi.
8. American Fiction siyah oyuncularıyla tarihe geçti
Sterling K Brown ve Jeffrey Wright’ın en iyi yardımcı erkek oyuncu ve en iyi oyuncu dallarında aday gösterilmesiyle birlikte, American Fiction filmi iki siyah oyuncusunun bu iki alanda aday gösterildiği ilk film oldu.
9. May December bir Oscar geleneğini yaşatıyor
Son 22 Oscar töreninin 20’sinde en iyi özgün senaryo adaylarından en az biri, başka hiçbir dalda aday gösterilmeyen bir film oldu.
Bu yıl bu geleneği sürdüren film de May December oldu.
Filmin senaryo yazarı Samy Burch (fotoğrafta ortada) filmin tek Oscar adaylığını elde etti.
Daha önce bu şekilde aday gösterilen filmler arasında Knives Out, Borat, My Big Fat Greek Wedding, Molly’s Game ve Straight Outta Compton yer almıştı.
10. Robert Downey Jr. ve en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünde Christopher Nolan etkisi
Robert Downey Jr. 2008 yılında Tropic Thunder filmindeki performansıyla en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne aday gösterilmiş fakat bu ödülü, Christopher Nolan’ın yönettiği The Dark Knight filminde Joker’i canlandıran Heath Ledger almıştı.
Bu yıl ise Downey Jr., Christopher Nolan’ın yönettiği Oppenheimer filmiyle aday ve kazanmasına kesin gözüyle bakılıyor.
11. Filmi yayınlanmadan ölen besteci aday gösterildi
Rock müzik grubu The Band’in üyesi, Kanadalı müzisyen Robbie Robertson, Martin Scorsese’nin Killers of the Flower Moon filminin müziklerini hazırladı.
Robertson ve Scorsese on yıllardır pek çok filmde birlikte çalışmıştı.
Fakat ünlü müzisyen geçen yıl Ağustos’ta, 80 yaşında hayatını kaybetti.
Robertson daha önce de Raging Bull, Casino, Gangs of New York, The Worlf of Wall Street ve The Irishman filmlerine müzik yapmıştı.
Killers of the Flower Moon gösterime girmeden önce hayatını kaybeden Robertson, bu yılın en iyi özgün müzik dalında aday gösterildi.
12. Twilight olmasa Oppenheimer da olmazdı
Christopher Nolan, Robert Oppenheimer hakkında bir film yapmaya, Tenet filmini çekerken birlikte çalıştığı Twilight yıldızı Robert Pattison vesilesiyle karar verdi.
Tenet’in çekimleri bittiğinde Pattison Nolan’a, Oppenheimer’ın konuşma metinlerinin yer aldığı bir koleksiyon hediye etti.
Nolan bunları okuduktan sonra bu filmi çekmeye karar verdi.
]]>Türkiye, ramazanda sivil toplum kuruluşları (STK) eliyle deprem bölgesi ve dünyanın farklı coğrafyalarındaki milyonlarca insana yardım elini uzatmaya devam ediyor.
AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, “Bu Ramazan Sensiz Olmaz” sloganıyla çalışmalarını başlatan Türk Kızılay, 1 milyar 271,5 milyon liralık yardımla, yurt içi ve dışında toplam 8,8 milyon kişiye ulaşmayı hedefliyor.
Türk Kızılay, ramazanda Gazze ve Türkiye’de 6 Şubat 2023 depremlerinden etkilenen illeri öncelikli yardım ulaştırılacak bölgeler olarak planladı.
İHH ramazanda 60 ülkede yardım yapacak
İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı, 60 ülkede yapacağı yardım çalışmalarıyla 3,5 milyon kişiye ulaşmayı planlıyor.
Bu kapsamda, iftariyelik ve kumanya dağıtımı yapılacak. İHH tarafından bedeli 800 lira olarak belirlenen kumanya paketlerinin, Türkiye’nin 81 ilinde toplam 50 bin aileye ulaştırılması planlanıyor. Yurt dışı çalışmaları kapsamında da toplamda 45 bin ihtiyaç sahibi aileye gıda kumanyası dağıtılması hedefleniyor.
Ramazanda çocuklara yönelik çalışmalar da planlandı. Bu çerçevede, yurt içi ve dışında 100 bin yetim ile ihtiyaç sahibi çocuğa bayramlık hediye edilecek. Hayırseverler, 750 liraya bir çocuğun bayramlık ihtiyacını karşılayabilecek.
Ay boyunca yetimlere yönelik iftar programları ve ramazanın 15. gününe denk gelen “Dünya Yetimler Günü’ne özel programlar düzenlemeyi planlayan İHH, ayrıca bağışçıların zekat, fidye ve fitrelerini ihtiyaç sahiplerine ulaştıracak.
Deniz Feneri Derneği 3 kıta 25 ülkede faaliyette bulunacak
Deniz Fener Derneği ise “Bağışlayın Bereketlensin” sloganıyla yürüttüğü ramazan çalışmaları kapsamında Türkiye’nin yanı sıra 3 kıtadaki 25 ülkede 1 milyon kişiye ulaşmayı hedefliyor.
Dernek, Afganistan, Bangladeş, Filistin, Lübnan, Somali, Sudan ve Yemen’in de aralarında bulunduğu ülkelerde gıda kolisi dağıtacak. Koli içeriği, dağıtım yapılacak ülkelerin beslenme alışkanlıkları dikkate alınarak oluşturulacak.
Türkiye’de dağıtılacak kumanya paketlerinde temel gıda ürünleri yer alırken, yurt içinde ihtiyaç sahibi 50 bin aileye gıda kartı dağıtılması planlandı. Bağışçılar, yapacakları 130 liralık destekle bir kişinin iftarlığını karşılayabilecek.
Ayrıca yurt içi ve dışında on binlerce yetim ve ihtiyaç sahibi çocuğa bayramlık kıyafetler hediye edilecek. Hayırseverler, 1050 liraya bir çocuğun bayramlık ihtiyacını giderebilecek.
Dernek, ramazan boyunca yetimlere yönelik iftar programları düzenleyecek. “Dünya Yetimler Günü”nde ise 25 ülkede yetim sofraları kurulup, bayramlık ve yetim harçlığı dağıtılacak.
İDDEF 56 ülke 310 bölgede ramazan yardımı yapacak
İnsana Değer Veren Dernekler Federasyonu (İDDEF), ramazanda hayırseverlerin bağışlarını 56 ülke ve 310 bölgedeki ihtiyaç sahiplerine ulaştıracak.
Dernek, zekat, fitre, fidye, kumanya, iftarlık ve diğer yardımları, Türkiye, Afrika, Asya, Orta Doğu ve Balkanlar’daki ihtiyaç sahiplerine, kuraklık, açlık ve iç savaş yaşayan ülkelere, medreselerde ücretsiz eğitim gören öğrenciler ile onların yoksul ailelerine gönderecek.
Yardımeli Uluslararası İnsani Yardım Derneği de “İyiliği Paylaşalım, Bereketi Yayalım” sloganıyla yardımlarda bulunacak.
Adıyaman, Kahramanmaraş, Malatya ve Hatay’da depremzedelerle iftar sofralarında buluşacak Dernek, ayrıca İstanbul ve Malatya’dan yola çıkaracağı birer tır kumanya paketini Gazze’ye ulaştıracak. Dernek, Afganistan, Bangladeş, Filistin, Lübnan, Pakistan ve Somali’de kumanya dağıtacak, yetimleri giydirecek.
Türkiye ve Filistin başta olmak üzere 21 ülkede 200 bin kişiye ulaşmayı hedefleyen Yetim Vakfı ise bağış miktarını kumanya için 900, ramazan çocuk paketi için 250, bayram için 1000, iftariye için 130, fitre ve fidye için 130 lira olarak belirledi.
Sadakataşı, Beşir, Yeryüzü Doktorları, Umuda Koşanlar….
Sadakataşı Derneği, Filistin başta olmak üzere 29 ülkede ihtiyaç sahiplerine bağışları ulaştıracak, Türkiye’de depremden etkilenen, 29 ilde yaşayan binlerce aileye 1000’er lira değerinde market kartı dağıtacak.
Beşir Derneği, Gazze, Yemen, Arakan, Suriye’ye yardım ulaştıracak.
Yeryüzü Doktorları Derneği, “Hayat Kurtarılmaya Aç” kampanyasıyla 20 ülkede ihtiyaç sahiplerine kumanya dağıtacak, iftar sofraları kuracak.
Umuda Koşanlar Derneği, Afganistan, Bangladeş, Burkina Faso gibi Afrika ülkeleri yoğunluklu çalışacak.
Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı, İnsan Vakfı, Mirasımız Kudüs Derneği, Umut Kervanı İnsani Yardım Vakfı ve Hayrat İnsani Yardım Derneği de Türkiye ve dünyadaki ihtiyaç sahiplerine yardım ulaştırmayı hedefliyor.
]]>Oğlu Yanlin’in de içinde bulunduğu MH370 sefer sayılı uçak kaybolduğunda Malezya Havayolları’nın ona söylediği buydu.
Li, “Yıllardır ‘bağlantı kaybedildi’ ile ne demek istediklerini soruyorum. Eğer biriyle bağlantınızı kaybederseniz, onunla yeniden bağlantı kurabilmelisiniz” diyor.
Pekin’in güneyindeki bir köyde çiftçi olan Liu Shuangfeng ve eşi, havacılık tarihinin en gizemli olayını hâlâ anlamlandırmaya çalışan aileler arasında.
8 Mart 2014 tarihinde, Kuala Lumpur’dan Pekin’e yapılan rutin bir gece uçuşunun ilk saatinde uçağın pilotu Malezya hava trafik kontrolüne ‘iyi geceler’ dedi.
227 yolcu ve 12 mürettebat taşıyan Boeing 777 uçağı Vietnam hava sahasına girmek üzereydi.
Uçak daha sonra aniden yön değiştirdi ve tüm elektronik iletişim hatları kesildi.
Geri dönen uçak önce Malezya üzerinde, sonra da yakıtının bittiği tahmin edilene kadar Hint Okyanusu üzerinde ilerledi.
Bugüne kadar yapılan en büyük ve en masraflı arama operasyonu dört yıl sürdü ancak kayıp uçağın izine rastlanamadı.
Binlerce oşinograf, havacılık mühendisi ve amatör dedektif, uçuştan elde edilen bölük pörçük verileri inceleyerek yolculuğun nerede sona erdiğini hesaplamaya çalıştı.
Uçakta bulunanların aileleri için son 10 yıl, MH370’e tam olarak ne olduğunu ve neden olduğunu anlama ve arama çalışmalarını sürdürme mücadelesiyle geçti.
10 yıldır uçağı arayan aileler
Li Eryou bu mücadelenin parçası olarak dünyayı dolaştı. Birikimlerini Avrupa ve Asya’ya seyahat ederek ve kayıp uçağın enkaz parçalarının bulunduğu Madagaskar’daki plajlara giderek bitirdiğini söylüyor.
Oğlunun kıyıya vurmuş olabileceği bir yerde kumu hissetmek istediğini söyleyen Li, Hint Okyanusu’na doğru bağırarak Yanlin’e onu eve götürmek için orada olduğunu söylediğini hatırlıyor:
“Oğlumu bulmak için dünyanın öbür ucuna seyahat etmeye devam edeceğim.”
60’lı yaşlarındaki Li ve eşi, Çin’in Hebei eyaletinin kırsal bir bölgesinde yaşıyor.
Gelirlerinin çoğu çocuklarının okul masrafları için harcanıyordu ve hiçbir zaman seyahat edecek paraları olmamıştı.
Oğulları Yanlin, köylerinde üniversiteye giden ve bir telekom şirketi için çalışarak, yurt dışında iş bulan ilk kişiydi.
Uçak kaybolduğunda bir vize randevusu için Çin’e dönüyordu. Li, “Bu olay yaşanmadan önce yakındaki Handan şehrine bile hiç gitmemiştik” diyor.
Şimdiyse sık sık seyahat eden aile, uçağın kayboluşunun 10. yıldönümünü diğer ailelerle birlikte anmak için Malezya’ya geri döndü.
Yanlin uçakta bulunan 153 Çinli yolcudan biriydi.
Ailesi, Malezya hükümetinin tazminat ödemelerini reddeden ve Çin’de havayolu şirketine, uçak üreticisine ve diğer taraflara karşı dava açan yaklaşık 40 aile arasında yer alıyor.
Olaydan etkilenenler, hayatları devam etse de 10 yılı aşkın süredir kendilerini kayıp uçağa zincirlenmiş hissediyorlar.
Grace Nathan, MH370 uçağı kaybolduğunda İngiltere’de hukuk bölümünde son sınavlarına giriyordu.
Annesi Ann uçaktaydı. Grace bugün Malezya’da çalışıyor ve iki küçük çocuğu var.
Kuala Lumpur’daki 10. yıl dönümü anma törenine katılan Grace, düğününde annesinin fotoğrafını elinde tuttuğunu ve iki zor hamilelik geçirirken onun tavsiyelerini özlediğini hatırlıyor.
Bulunan ilk parçalar
Anma töreninde, bulunan tek fiziksel kanıt olan birkaç hırpalanmış parça sergilendi.
Aralarında uzun süre denizde kaldığı için aşınmış kanat parçaları ve şaşırtıcı derecede dayanıksız görünen bir iç petek bulunuyor.
Kalabalığın içinde MH370’e ait herkesten daha fazla parça bulan Blaine Gibson da var.
Gibson amatör bir maceracı olarak tanımlanabilir. Indiana Jones gibi giyiniyor ve California’daki aile evinin satışından elde ettiği geliri seyahat aşkını finanse etmek için kullanıyor. Hedefi dünyadaki her ülkeyi ziyaret etmek.
“Birinci yıl dönümü etkinliğine katıldığımda, kıyı şeridinde enkaz için organize bir arama yapılmadığını öğrendim” diyen Gibson şöyle devam ediyor:
“O zamanlar su altında arama yapmak için milyonlarca dolar harcıyorlardı. Ben de muhtemelen uçağın ilk parçasının sahilde yürüyen biri tarafından bulunacağını düşünerek bunu kendim yapmaya karar verdim.”
Gibson, Mozambik’te bir kumsalda uçağın arka dengeleyicisine ait ilk parçayı bulmadan önce Myanmar’dan Maldivler’e kadar sahillerde bir yıl boyunca arama yaptığını söylüyor.
O zamana kadar kanattan kopan ve flaperon olarak bilinen bir başka büyük parça da Reunion Adası’nda bulunmuş ve ailelere MH370’in gerçekten de Hint Okyanusu’na düştüğü teyit edilmişti.
Bulunan parçaların hepsi, MH370 kaybolduktan 16 ay ya da daha uzun bir süre sonra, çeşitli Doğu Afrika sahillerine vurmuş olarak bulundu.
Güney Hint Okyanusu’ndaki deniz akıntılarının analizleri, bulunan parçaların MH370’in denize düştüğüne inanılan yerden gelmiş olabileceğini gösteriyor.
Soruşturmanın eski baş sorumlusu Aslam Khan, bazı parçaların seri numaralarının üretici firma tarafından tutulan kayıtlarla eşleştirilerek Malezya Havayolları’nın Boeing uçağına ait oldukları şüpheye yer bırakmayacak şekilde teyit edildiğini söylüyor.
Khan, diğer parçalardaki ayırt edici yazı tiplerinin ise aynı uçaktan geldiklerini neredeyse kesinleştirdiğini söylüyor.
Hint Okyanusu’nda daha önce bir Boeing 777 uçağı düşmedi.
Flaperon bulunana kadar, uçağın yolundan geri döndüğüne dair tek kanıt, Malezya ve Tayland’daki askeri radarların uçağın Malay Yarımadası üzerinde batıya doğru uçtuğunu tespit eden verilerdi.
Ardından İngiltere merkezli Inmarsat adlı şirket, güneye doğru ilerleyen MH370 ile uydularından biri arasında her saat başı yapılan 6 adet etkileşim tespit etti. Uçaktaki diğer tüm iletişim kanalları kapatılmıştı.
Bu seyrek veriler, bir dizi dairesel yay boyunca her saatte uçak ile uydu arasındaki mesafeyi üçgenlere bölerek ölçmek için kullanıldı ve böylece tahmini bir düşme konumu ortaya çıktı.
Ancak burası hâlâ çok dalgalı ve çok derin denizden oluşan büyük bir alandı.
26 ülkeden 60 gemi ve 50 uçağın katıldığı arama çalışmaları Mart 2014’ten Ocak 2017’ye kadar sürdü.
Çalışmalar, ABD merkezli Ocean Infinity adlı özel bir şirket tarafından deniz tabanını taramak için su altı dronelar kullanılarak 2018’in başlarında beş ay süreyle yeniden başlatıldı.
Somut bilgi eksikliği, MH370’e ne olduğuna dair çeşitli teorilere yol açtı. Kimileri uçağın kaçırılıp Rusya’ya veya Diego Garcia adasındaki ABD hava üssüne götürüldüğünü iddia etti. Bazıları uçağa ateş edildiğini ve düşürüldüğünü öne sürdü.
Hangi teoriler değerlendirildi?
Fransız gazeteci Florence de Changy, MH370 hakkında titizlikle araştırılmış bir kitabın yazarı.
Onun kitabı, olayla ilgili yazılan 100’den fazla kitaptan bir tanesi.
Changy uçağın geri dönüp güneye gittiği yönündeki teorinin yanlış olduğuna, bulunan enkazın MH370’e ait olmadığına inanıyor.
Uçaktaki kargo ile ilgili soruları gündeme getirdiği kitabında Changy uçağın bu kargo nedeniyle Güney Çin Denizi üzerinde ABD uçakları tarafından vurulmuş olabileceğini öne sürüyor.
Ancak Malezya ve Inmarsat tarafından sunulan radar ve uydu verileri kabul edilirse, ki çoğu uzman bunları kabul ediyor ve uçağın güneye uçmaya devam ettiği düşünülürse, akla yatan tek bir açıklama var, bu da birinin uçağı kasten oraya uçurduğu.
BBC’de yayınlanan “Uçaklar Neden Kaybolur” adlı yeni bir belgeselde, biri deneyimli bir pilot olan iki Fransız havacılık uzmanı, Boeing 777’nin Malezya hava trafik kontrolüyle son temasından hemen sonra Güney Çin Denizi üzerinde yaptığı düşünülen keskin dönüşü yeniden canlandırmak için bir uçuş simülatörü kullandı.
Uzmanlar, bu dönüşün ancak yetenekli ve deneyimli bir pilot tarafından manuel olarak yapılabileceği sonucuna vardı.
Bunun tam da MH370 Malezya hava sahasından Vietnam hava sahasına geçerken yapılmış olması, onlara pilotun manevrayı gizlemeye çalıştığını ve Vietnam hava trafik kontrolünün uçakla henüz temasa geçilmediğini bildirmesinin biraz zaman alacağını bildiğini düşündürdü.
Başka teoriler de var. Örneğin uçakta bulunan herkesin, fark edilmeyen bir basınç kaybının ardından oksijen yetersizliği nedeniyle bayıldığı ya da ani bir yangın veya patlamanın iletişimi keserek pilotları geri dönmeye zorladığı.
Ancak gerçekleştirilen zor manevralar ve ardından yedi saat boyunca güneye doğru devam eden istikrarlı uçuş, bu ihtimallerin zor olduğunu gösteriyor.
Yine de pilotlardan birinin uçağı ve tüm yolcuları kasıtlı olarak ölüme uçurduğu fikrini kabul etmek oldukça zor.
İki pilotun da böyle bir eylemi açıklayabilecek herhangi bir geçmişi yok.
MH370’in Uçak İçi Sorumlusu Patrick Gomes’in eşi Jaquita Gonzalez, “Bunu en kötü düşmanımın bile başına getirmek istemezdim” diyor ve devam ediyor:
“İnişli çıkışlı bir dönemden geçiyoruz. Aramaya ilk başladıklarında bir şey gördüklerini duyuyorduk ve o zaman umutlanıyorduk. Sonra MH370 olmadığı haberi geliyordu ve yeniden üzülüyorduk. Her seferinde sanki biri tepemizde dikilmiş ve nefesimizi kesmiş gibiydi.”
Malezya hükümeti en başından beri aileler tarafından eleştiriliyor.
Hükümet ilk olarak, MH370’in askeri radarda tespit edilmesi üzerine hızlıca harekete geçmemesi nedeniyle tepki almıştı.
Daha sonra ise, Ocean Infinity’nin son operasyonunun 2018 ortalarında sona ermesinin ardından, daha fazla arama yapılmasına izin vermek konusundaki isteksizliği nedeniyle.
Ocean Infinity, arama çalışmalarını bir şey bulmadığı durumda ödeme almama şartıyla sürdürmeyi teklif etti ancak bunu hükümetin onaylaması gerekiyor.
Bazı Malezyalı yetkililer hükümetin daha fazlasını yapabileceğini düşünüyor.
Hükümete yöneltilen şikayetlerin bir kısmı belki de ülkenin son yıllarda olağanüstü bir siyasi çalkantı yaşamasıyla açıklanabilir.
Ayrıca pandemi dikkat dağıtıcı bir unsur oldu.
Malezya Ulaşım Bakanı Anthony Loke, Kuala Lumpur’da düzenlenen anma törenine katılarak bu şikayetlere yanıt vermek istedi.
Ocean Infinity ile arama çalışmalarını yeniden başlatmaya yönelik görüşmeler yaptığını belirten Loke, kayıp uçağı bulmak için elinden geleni yapacağını söyledi.
Ocean Infinity, 2018 yılında deniz altında 112 bin kilometrelik bir alanı taramıştı.
Ancak bu çalışmalar son derece zorlu bir araziyi kapsıyordu ve uçağın gözden kaçırılmış olması mümkün.
MH370 üzerine çalışan emekli İngiliz havacılık ve uzay bilişim uzmanı Richard Godfrey, amatör radyo meraklıları tarafından rutin olarak yapılan kısa dalga radyo test yayınlarının yenilikçi analizini kullanarak çok daha dar bir arama alanı belirlediğine inanıyor.
Bu da insansız hava araçlarının aynı alan üzerinden birkaç geçiş yaparak daha konsantre bir arama yapmasına olanak sağlayabilir.
Aileler, ulaştırma bakanı tarafından verilen son sözlerin kendilerini cesaretlendirdiğini ancak temkinli olmaya devam ettiklerini söylüyor.
Gonzalez, “Sadece uçağın bulunmasını istiyorum” diyor ve devam ediyor:
“En azından o zaman kocamın huzur içinde yatmasına izin verebilirim. Şu anda onun için bir tören bile yapamadım. Yapamam, çünkü elimizde ondan kalan somut bir şey yok.”
Anma töreninde, insanların üzerine mesajlar yazabileceği büyük bir pano asılıydı.
Li diz çökerek Yanlin’e büyük Çince karakterlerle bir mesaj yazdı ve sonra gözyaşları içinde oturup mesaja baktı.
Mesajda, “Oğlum, 10 yıl oldu. Annen ve baban seni eve geri götürmek için buradalar. 3 Mart 2024” yazılıydı.
]]>Uzmanlar, yolun Filistinlilerin Gazze’nin kuzeyindeki evlerine dönmesini önlemek için bir engel olarak kullanılacağından korkuyor.
Yeni yol, İsrail’in Gazze’yle sınır hattındaki Nahal Oz kibbutzundan başlıyor, Gazze’yi doğudan batıya tamamen geçip, batıdaki kıyı bölgesinde sona eriyor.
BBC Arapça Servisi’ne konuşan İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun eski güvenlik danışmanı emekli general Jacob Nagel, yeni yolun amacının güvenlik güçlerinin yeni tehditlerle uğraşırken bölgeye hızla erişmelerini sağlamak olduğunu söyledi.
Ancak bazı uzmanlar, yolun saldırılarının ardından İsrail’in Gazze’de kalma planının bir parçası gibi görünmesinden kaygılı.
Yeni yol Gazze’yi kat ediyor ve bölgenin orta ve güney kesimleri altında kalıyor.
Bölgenin doğu ve batısını birbirine bağlayan bir yol şebekesi zaten olsa da, İsrail Ordusu’nun inşa ettiği yol Gazze boyunca hiç kesilmeden devam eden tek güzergah.
Ayrıca bölgeyi kat eden iki ana arter Selahaddin ve El Raşid yollarıyla da kesişiyor.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, geçen ay Hamas’la savaş sonrası Gazze’de İsrail’in güvenlik kontrolünü ucu açık bir şekilde elinde tutacağı vizyonunu açıklamıştı.
Birçok lider de daha önce İsrail’i, Filistinlileri kalıcı olarak yerlerinden etmemek ya da “Gazze’yi küçültmemek” konularında uyarmıştı.
Yeni yol, büyük ihtimalle İsrail’in savaş sonrasındaki stratejisi konusundaki tartışmayı yeniden başlatacak.
İsrail ordusu, BBC’nin yeni yolla ilgili sorularına, bir “operasyonel köprübaşı” elde etmeye, asker ve ekipman taşınmasını sağlamaya çalıştıkları yanıtını verdi.
Yolla ilgili başka neler biliniyor?
BBC’nin uydu fotoğrafları analizine göre İsrail ordusu, daha önce birbiriyle bağlantısı olmayan yolları birleştirmek için beş kilometrenin üzerinde yeni yol inşa etti.
Gazze’nin doğusunda, İsrail sınırı yakınlarındaki yolun ilk kısmı geçen Ekim ayının sonu ve Kasım ayının başında yapıldı.
Ancak yolun yeni kısımlarının büyük çoğunluğu Şubat ve Mart başında inşa edildi.
Yeni yol, Gazze’deki Selahaddin Yolu dışındaki tüm tipik yollardan daha geniş.
Uydu analizi, güzergahın kenarlarındaki depo gibi görünen yapılar, Aralık sonundan, Ocak sonuna dek yıkıldı.
Bunlara birkaç katlı bir bina da dahil.
Yol, Gazze’nin diğer kesimlerine göre daha az bina bulunan ve daha az nüfus yoğunluğu olan bir güzergahtan geçiyor.
Aynı zamanda İsrail ordusunun bölgenin doğusundan batısına geçmek için kullandığı derme çatma ve kavisli bir güzergahın altında.
Bir İsrail televizyon kanalı, yeni güzergahla ilgili olarak geçen ay bir haber yapmıştı yolun kod adının “Otoban 749” olduğu belirtilmişti. Kanal 14 televizyonundan bir muhabir İsrail ordusuyla birlikte yolun bazı kesimlerinde seyahat etti.
Videoda, yol inşaatı araçları ve buldozerler yolun yeni kısımlarını inşa etmek için hazırlık yaparken görülüyordu.
Potansiyel kullanımı ne olur?
Savunma istihbarat şirketi Janes’ten uzmanlar, bu tip asfaltlanmamış yol yüzeylerinin paletli zırhlı araçlara uygun olduğunu söylüyor.
İsrail ordusu açıklamasında bu tür detaylara girmedi ve açıklamasında, “İsrail ordusu kara operasyonunun bir parçası olarak operasyonel bir geçiş güzergahı kullanıyor” dedi.
Eski İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de, yolla ilgili olarak güvenlik değerlendirmelerine vurgu yaptı.
BBC Arapça Servisi’ne konuşan Nagel “İsrail’in girip çıkmasına yardımcı olacak. Çünkü İsrail, Gazze’de tam bir savunma ve güvenlik sorumluluğuna sahip olacak” dedi.
Nagel ayrıca yolu “Gazze’nin kuzeyini güneyinden ayıran bir yol” diye tanımladı ve “Tehdidin ortaya çıkmasını beklemek istemiyorum” diye de ekledi.
Bir diğer emekli general Yaakov Amidor da benzer bir görüşe sahip.
Amidor, yolun başlıca amacının “bölgenin lojistik ve askeri kontrolünü sağlamak” olduğunu belirtti.
Risk istihbarat şirketi Sibbyline’ın sahibi eski İngiliz subay Justin Crump da yeni yolun önemli olduğunu söyledi:
“Kesinlikle, Gazze Şeridi’nde bir tür güvenlik müdahalesi ve kontrole sahip olmayı öngören uzun vadeli bir stratejinin parçası gibi görünüyor.
“Bu bölge Gazze Şehrini bölgenin güneyinden ayırıyor ve dolaşımı gözlemlek ve kısıtlamak için etkili bir kontrol çizgisi oluşturuyor. Ayrıca görece açık bir ateş alanı var.”
ABD’deki Orta Doğu Enstitüsü’nden Khaled Elgindy de yolun, uzun vadeli bir proje olduğu görüşünde.
BBC’ye konuşan Elgindy, “İsrail ordusu Gazze’de ucu açık bir şekilde kalacak gibi görünüyor” dedi ve ekledi:
“İsrail, Gazze’yi ikiye bölerek sadece Gazze’ye ne girip çıktığını değil, Gazze’deki dolaşımı da kontrol edecek.”
“Çok büyük ihtimalle buna evlerinden edilen güneydeki 1,5 milyon Filistinlinin kuzeydeki evlerine dönmesini engellemek de dahil.”
Katkıda bulunanlar Paul Cusiac, Alex Murray & Erwan Rivault
]]>Garcia Marquez son günlerinde oğullarına romanın yok edilmesi gerektiğini söyledi.
Ancak oğulları babalarına “ihanet” ederek kitabın yayımlanmasına karar verdi.
Ağustos’ta Görüşürüz adlı kitap bu hafta İspanyolca olarak yayımlandı. 12 Mart’ta dünya genelinde satışa sunulacak.
Yayımlandığı dile bağlı olarak yaklaşık 100-120 sayfalık kısa bir roman olan Ağustos’ta Görüşürüz, annesinin mezarını ziyaret etmek için her yıl Ağustos ayında tek başına bir adaya giden ve 20 yılı aşkın süredir mutlu bir evliliği olmasına rağmen her seyahatinde yeni bir sevgili edinen, Ana Magdalena Bachorta adlı yaşlı bir kadının hikayesini anlatıyor.
İlk defa bir Garcia Marquez eserinde bir kadın kahraman hikayenin merkezinde yer alıyor.
2014’te hayatını kaybeden Kolombiyalı Garcia Marquez, ‘büyülü gerçekçilik’ türüne öncülük etmesiyle tanınıyor.
Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk ve Yüzyıllık Yalnızlık gibi kitapları dünya çapında 50 milyondan fazla satıldı.
‘Çocuklar bunun için var’
BBC’ye konuşan Garcia Marquez’in oğlu Gonzalo, babasının ölümünden önce “eserleri hakkında sağlıklı karar verebilecek durumda olmadığını, sadece kusurları görüp ilginç şeyleri göz ardı ettiğini” söyledi.
Yakın zamanda metni tekrar okuduğunu söyleyen Gonzalo, “Gabo’nun düşündüğü kadar kötü olmadığını”, yeni bir tarafını göstermesi ve “benzersiz” olması nedeniyle çalışmalarına değerli bir katkı olduğunu ifade etti.
“Kesinlikle onu yok etmeyecektik. 2022’de bir taslağını alıp okuduk ve bu konuda gerçekten çok fazla tartışma olmadı” diyen Gonzalo şöyle devam ediyor:
“Kitabın tamamlanmış olduğunu fark ettik, çok fazla düzenleme yapmamız gerekmiyordu. Herhangi bir ekleme veya büyük değişiklik yapılmadı.”
Gonzalo, “Bunun aileme, babamın isteklerine bir ihanet olup olmadığını üç saniye kadar düşündük ve şuna karar verdik: evet bu bir ihanetti ama çocuklar bunun için var” diyor.
Kitabın eninde sonunda yayınlanacağını söyleyen Gonzalo, bu nedenle ailenin onayladığı ve telif haklarının korunduğu bir versiyonu yayımlamak istediklerini söyledi.
‘Büyük sorumluluk gerektiren bir görev’
Kitabın editörü Cristobal Pera, “Bitmemiş romanı düzenlerken karşılaştığımız en büyük zorluk, Gabriel Garcia Marquez’in eserine tam anlamıyla gereken saygıyı göstermekti” diyor.
BBC Mundo’ya konuşan Pera, “Bu çok büyük sorumluluk gerektiren bir görevdi. Tek bir kelime eklemem gerekmedi” ifadelerini kullandı.
Pera, 2001 yılından beri Garcia Marquez’in editörlüğünü yapıyordu ve romanı bitirmesi için onu cesaretlendirmişti.
Pera, “2004 yılında ilk taslağı yazmıştı. 2011 yılına kadar hafızasını kaybetmeye başlamıştı ve artık roman üzerinde çalışmıyordu” diyor ve devam ediyor:
“Ama kendini bir kelimeyi, bir cümleyi düzeltmeye, onları geliştirmeye adamıştı ve dehası bu küçük düzeltmelerde anlaşılıyordu.”
Pera, kenarlarında Garcia Marquez’in değişiklik ve önerilerini içeren el yazısıyla yazılmış notları bulunan beşinci taslak üzerinde çalıştığını söylüyor.
“Bıraktığı ipuçlarını takip etmem gerekiyordu. Örneğin üzeri çizilmiş bir ifadeyi silme kararını vermek gibi.”
Bir projenin parçası
Pera, Gabriel Garcia Marquez’in Madrid’de verdiği bir röportajda, Ağustos’ta Görüşürüz’ün ilk bölümünü herkesin önünde okuduğunu ve orta yaşta aşk temalı bir dizi kısa roman yazdığını söylediğini paylaştı.
Bu roman, Aşk ve Öbür Cinler ve Benim Hüzünlü Orospularım kitaplarını da içeren bir projenin parçasıydı.
Pera, “Kadınlar, Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’tan bu yana romanlarında ve tüm öykülerinde çok önemli bir yere sahip. Ancak hiçbir zaman cinselliğini ve özgürlüğünü keşfetmeye karar veren bir kadın olan Ana Magdalena Bach gibi hikayenin merkezinde yer almadılar” diyor ve devam ediyor:
“Bu yüzden oğlu Rodrigo’nun da feminist olarak tanımladığı bir roman bu. Bence bu roman Garcia Marquez’in tüm eserlerini ve özellikle de kadınların bu eserlerdeki rolünü yeniden tanımlıyor. Bu yüzden de çok önemli.”
Netflix planları
Yeni kitabın yanı sıra, Marquez’in 1967 tarihli Yüzyıllık Yalnızlık adlı romanı İspanyolca bir Netflix dizisine uyarlanıyor.
New York Times’a göre, Marquez yıllar içinde kitabının filme uyarlanması için pek çok teklif almış ancak İspanyolca yapılmasını istediği için hepsini reddetmişti.
Yazarının ölümünden sonra isteği dışında yayımlanan ilk roman bu değil.
]]>Diyanet İşleri Başkanlığının Ankara’daki genel merkezinde düzenlenen toplantıda Ramazan ayı faaliyetleri paylaşıldı. Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, yaptığı konuşmada İslam coğrafyalarında yaşanan zulüm ve trajedilere son verme sorumluluğunun Müslümanların üzerinde olduğunu ifade etti. Gazze’nin, Kudüs’ün, Doğu Türkistan’ın zulümlerden kurtuluşu için birlik ve beraberliğe ihtiyaç olduğunu belirten Erbaş, “İdrak edeceğimiz Ramazan ayının bu anlamda yeni bir uyanışa ve dirilişe vesile olmasını temenni ediyorum. Zira Ramazan ayı, ruh ve gönül dünyamızın ferahlık bulduğu, kardeşliğimizin pekiştiği, dayanışma bilincimizin güçlendiği, iyiliklerin çoğaldığı, umutlarımızın yeniden yeşerdiği kutlu bir aydır” ifadesini kullandı.
“2024 yılı Ramazan temasını ‘Ramazan ve Ahiret Bilinci’ belirledik”
Diyanet İşleri Başkanlığının her yıl Ramazan ayında toplumsal duyarlılığı ve farkındalığı arttıran adımlar attığını belirten Erbaş, “2024 yılı Ramazan temasını da ‘Ramazan ve Ahiret Bilinci’ olarak belirledik. Bu bağlamda Ramazan ayı boyunca yapacağımız programlarla İslam’ın dünya ve ahiret dengesindeki hayat tasavvurunun daha iyi anlaşılmasını; iman, ibadet, ahlak ve değerler eksenindeki medeniyet mefküresinin fert ve toplum boyutunda hayata hakim olmasını hedefliyoruz” diye konuştu.
“Çocukları orucun lezzetine alıştıralım”
Çocukların zihin ve gönül dünyalarında Ramazan’a dair tatlı hatıralar biriktirilmesi gerektiğine işaret eden Erbaş, “Bu ayın manevi atmosferinden hakkıyla istifade edebilmeleri, ahlak ve karakterlerini Ramazan’ın merhamet ikliminde inşa edebilmeleri için çocuklarımızı teşvik edelim, isteklendirelim, destekleyelim. Onları sahurun bereketiyle buluşturalım. Orucun lezzetine alıştıralım. İftarın sevinciyle tanıştıralım” ifadelerini kullandı.
“Ramazan’ın manevi havasını hep birlikte teneffüs edelim”
Birlikte ibadet etme hazzını çocuklara aşılamak gerektiğine vurgu yapan Erbaş, “Yardımlaşmanın, paylaşmanın ve dayanışmanın önemini yaşayarak öğrensin evlatlarımız. Bunun için camilerimizdeki sohbetlere, mukabelelere ve teravih namazlarına onlarla beraber katılarak, Ramazan’ın manevi havasını hep birlikte teneffüs edelim” dedi.
“Tüm camilerimizde ve Kur’an kurslarımızda mukabeleler okunacaktır”
Diyanet İşleri Başkanlığı olarak Ramazan ayında alınan kararları aktaran Erbaş, şunları kaydetti:
“Ramazan ayı boyunca hizmetlerimiz büyük bir titizlikle sürdürülecektir. Ülkemizin her köşesinde ‘Ramazan ve Ahiret Bilinci’ teması çerçevesinde irşat programları icra edilecektir. Ramazan ayı boyunca kadınlara, gençlere, çocuklara, engellilere yönelik özel irşat programları düzenlenecektir. Tüm camilerimizde ve Kur’an kurslarımızda mukabeleler okunacaktır.”
“‘Tefsirli mukabele’ programları yapılacaktır”
Resmi kurumlarda çalışanların camilerde okunan mukabelelere iştirak edememesi noktasında kamu kurumlarında uygun görülen yerlerde mukabele okunmasının sağlanacağını söyleyen Erbaş, “Müftülüklerce uygun görülen camilerimizde vatandaşlarımızın Kur’an-ı Kerim’i anlamasını sağlamaya yönelik ‘tefsirli mukabele’ programları yapılacaktır. Yine müftülüklerce uygun görülen cami ve mescitlerde ‘hatimle teravih namazı’ kıldırılacaktır” diye konuştu.
“‘Alo 190 Dini Soruları Cevaplandırma Hattı’ vatandaşların hizmetinde olacak”
Dini soruları olan vatandaşlar için de çözüm yolları ürettiklerini kaydeden Erbaş, “Alo 190 Dini Soruları Cevaplandırma Hattı’, Ramazan ayı boyunca haftanın 7 günü sabah 08.00 akşam 22.00 saatleri arasında vatandaşlarımızın hizmetinde olacaktır. Bununla birlikte vatandaşlarımız, Din İşleri Yüksek Kurulumuzun Mobil Fetva uygulamasından, internet sitesi veya e-Devlet üzerinden her türlü dini sorularını yazılı veya görüntülü bir şekilde sorabilecektir” ifadelerine yer verdi. – ANKARA
]]>Fidan, Washington’da Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile de görüşecek. Fidan’ın temaslarının, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın’ın CIA Başkanı William Burns ile yaptığı görüşmelerin hemen ardından gerçekleşmesi Ankara-Washington hattında son dönemde artan diyaloğa işaret ediyor.
Toplantılar öncesi Türk basınına konuşan bir Amerikalı hükümet yetkilisi, Türkiye ile beraber pozitif ve ileri görüşlü stratejik bir gündem yaratmak istediklerini, son dönemde siyasi alanda yaşanan gelişmelerin bunun için önemli bir zemin yarattığını kaydetti.
“Bu ilişkileri yeniden canlandırmak ve hangi alanlarda ileriye dönük işbirliği yapabileceğimizi tanımlamak için uygun bir zaman” diyen yetkili, ticaret ve yatırımlar, enerji, ulaştırma gibi başlıkların iki dışişleri bakanının gündeminde olacağını belirtti.
Ekonomik iş birliğinin Türk-Amerikan ikili ilişkilerinin her zaman önemli bir unsuru olduğunu kaydeden yetkili, Stratejik Mekanizma kapsamında bu konunun ele alınmasının önemine işaret etti.
İki ülke arasında son dönemde enerji alanında giderek artan bir işbirliği olduğunu hem Ankara hem Washington teyit ediyor. Türkiye, ABD’nin en önemli LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) alıcısı ve aldığı LNG miktarının miktarın artırılması söz konusu.
Nükleer enerjide işbirliği
ABD’li yetkili, nükleer enerji konusunda da işbirliği içinde olduklarını, Türkiye’ye küçük modüler reaktör tedarikinin gündemde olduğunu belirtti.
Aynı yetkili, Türkiye ile Avrupa pazarına Rus doğalgazı yerine alternatif kaynakların taşınması konusunda da iletişim içinde olduklarını söyledi.
Yetkili, Stratejik Mekanizma kapsamında ayrı bir “enerji ve iklim” toplantısı yapılacağını, bu konudaki potansiyelin değerlendirilmesi için görüş alışverişinde bulunulacağını kaydetti.
ABD ile ticaretin artırılması ve mevcut 30 milyar dolarlık hacmin 100 milyara çıkarılması Türkiye’nin de en önemli hedefleri arasında. Ticaret ve Yatırım Çerçeve Anlaşması (TIFA) kapsamında bahar aylarında Türkiye’de önemli bir toplantının yapılacak olması ticaret hacminin artırılması için açısından her iki başkent açısından da bir fırsat olarak görülüyor.
Afrika’da Çin ve Rus etkisine karşı, Türkiye ile işbirliği
Stratejik Mekanizma toplantılarında ABD’nin gündeme getirmesi beklenen konular arasında Türkiye ile Afrika ve Orta Asya gibi bölgelerde çeşitli alanlarda işbirliği yapılması bulunuyor.
Washington, her iki bölgede Çin ve Rusya etkisini kırmak için Türkiye’nin Afrika ve Orta Asya ülkeleriyle son dönemde geliştirdiği iyi ilişkileri ikili bir işbirliğine çevirmek istiyor. Önde gelen konu başlıkları ise ekonomi, ticaret ve yatırımlar olduğu kadar terörle mücadelede ve güvenlik olarak belirleniyor.
Türkiye’nin Afrika’nın hem Batı hem Doğu kıyılarındaki ülkelerle hem de Sahel bölgesindeki ülkelerle güvenlik ilişkileri kurmuş olması, birçok Afrika ülkesine askeri eğitim sağlaması ABD’nin terörle mücadele konusunda işbirliği yapmak istemesinin en önemli nedeni.
Türkiye’nin Afrika’da ekonomik olarak da etkinliğini gören ABD, bunun özellikle Çin ve Rusya etkisine karşı kullanılabilecek bir durum oluşturduğunu görüyor. ABD’li yetkili, “Türkiye ile Afrika ve Orta Asya gibi bölgelerde hem gerekli kalkınmanın sağlanması hem de Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya etkisine karşı birlikte çalışmak için çok imkanlar olduğunu düşünüyoruz” diyerek Washington’un yaklaşımını ifade etti.
Türkiye, YPG’ye desteğin sonlanmasını istiyor
“Terörle mücadele” konusunda Türkiye’nin dikkati daha çok Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’a çevrilmiş durumda. Türk diplomatik kaynaklar, Fidan’ın Blinken ile görüşmesinde bu konuda ABD’den beklentileri dile getireceğini kaydettiler.
Türkiye’nin ABD’den de en önemli beklentisi, ağırlıklı olarak YPG unsurlarından oluşan Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDF) olan siyasi ve askeri desteğini kesmesi. Türkiye, YPG’yi “terör örgütü” olarak tanımlıyor. ABD ise YPG ile IŞİD ile mücadele kapsamında taktiksel bir iş birliği içinde olduğunu kaydediyor.
IŞİD’in hem Türkiye hem de ABD için tehdit oluşturmaya devam ettiğini kaydeden Washington, bu politikasının değişmediğini kaydediyor. Bu görüş ayrılığına rağmen, konunun Stratejik Mekanizma toplantılarında gündeme geleceğini kaydeden ABD’li yetkili, “Her konuda aynı düşünmüyoruz. Bu görüşmelerde görüş farklılıklarımızı da yönetiyoruz” dedi.
Yetkili, son 6 ayda gerçekleştirilen diplomatik görüşmeler sayesinde taraflar arasında daha iyi bir anlayışın oluştuğunu da belirtti.
Savunma sanayinde işbirliği vurgusu
Fidan’ın görüşmelerde vurgulayacağı diğer bir konu F-16 savaş uçaklarının satış onayı verilmesinin ardından savunma sanayi konusunda ABD ile işbirliğinin artırılması olacak.
Türk diplomatik kaynaklar, Fidan’ın gündeme getireceği konu başlıkları arasında F-16 programına ilişkin sürecin sağlıklı bir şekilde ilerletilmesi; F-35 programında ilgili prosedürlerin tamamlanması; CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) yaptırımlarından çıkarılma talebi ve ortak savunma sanayii projelerinde ilerleme sağlanması için kısıtlamaların kaldırılması yer alıyor.
Kaynaklar, “NATO Vilnius Zirvesi’nde alınan kararlar gereği, müttefikler arasındaki savunma sanayii kısıtlamalarının tüm ülkeler arasında kaldırılması gerekiyor. NATO’nun güney sınırlarının güvenliği açısından bu husus önem teşkil ediyor” diyerek Ankara’nın yaklaşımını kayda geçirdiler.
Fidan’ın görüşmelerde Gazze’deki durumu da ayrıca gündeme getireceği, acil ve tam bir ateşkesin sağlanması için ABD’nin de etkisini kullanması çağrısında bulunacağı kaydedildi.
Stratejik Mekanizma 2021’in sonbaharında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Joe Biden’ın ortak kararıyla oluşturulmuştu. Dışişleri Bakanları düzeyindeki son toplantı ise Ocak ayında yapılmıştı.
]]>Geçtiğimiz günlerde, Gazze’nin kuzeyindeki tek çocuk hastanesinde yetersiz beslenme susuzluktan ölen Ali’nin babası, burada tedavi gören diğer çocuklar için yardım istedi. Bu sırada BM de yardım teslimatları önemli ölçüde artmazsa açlık yaşanacağı uyarısında bulundu.
BBC Arapça’nın Gazze Yaşam Hattı radyo servisine konuşan ve adının açıklanmasını istemeyen baba “Ali savaşta doğdu. Annesinin yiyecek yemeği, bir şeyi yoktu. Bu nedenle böbrekleri iflas etti” dedi.
“Ali’nin yaşamı günden güne kötüleşti. Hastanelerde tedavi ettirmeye çalıştık ama işe yaramadı. Ali tüm dünyanın gözleri önünde öldü, vefat ederken izlemekten başka bir şey yapmayan dünyanın.”
Ali, Dünya Sağlık Örgütü’nün, Bey Lahiya kasabasındaki büyük taleple başa çıkmaya çalışan Kemal Adwan Hastanesini haftasonu ziyaret eden Dünya Sağlık Örgütü ekibinin, yetersiz beslenme nedeniyle öldüğünü söylediği 10 çocuktan biriydi.
Gazze Sağlık Bakanlığı, geçen haftadan bu yana yetersiz beslenme ve susuzluk nedeniyle 18 çocuğun öldüğünü ve bunların 15’inin Kamal Adwan Hastanesi’nde hayatını kaybettiğini açıkladı. Bakanlık ayrıca aynı hastanede yetersiz beslenme nedeniyle tedavi gören altı bebeğin de durumunun kaygı verici olduğunu duyurdu.
BM’nin çocuklara yardım kuruluşu UNICEF, İsrail ve Hamas arasındaki savaş sona ermez ve insani yardımlar önündeki engeller derhal kaldırılmazsa, açlıktan ölen çocuk sayısının hızla artacağı uyarısını yaptı.
Gazze Sağlık Bakanlığı, savaşın başlangıcından bu yana İsrail saldırılarında öldürülen 30.700’den fazla kişinin ve yaralanan 72 bin kişinin % 70’nin kadınlar ve çocuklar olduğunu söylüyor.
İsrail Ordusu, Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısında 1200 kişiyi öldürmesi ve 253 kişiyi öldürmesinden sonra Gazze’ye yoğun bir hava ve kara saldırısı başlattı.
Gazze’nin kuzeyindeki tahminen 300 bin kişinin tecrit altında yaşadığı söyleniyor ve Dünya Gıda Programına göre çok az yardım gönderilebilmesi yüzünden, açlık feci boyutlara ulaştı.
BM kuruluşlarının Ocak ayında yaptığı yetersiz beslenme taramasında iki yaşın altındaki her altı çocuktan birinin ciddi yetersiz beslenme yaşadığını göstermişti. Bu çocukların yaklaşık % 3’ünün derhal tedaviye ihtiyacı vardı.
Besleyici gıda yokluğu, temiz içme suyu ve tıbbi hizmetlerin olmaması ve aynı zamanda saldırıların getirdiği tükenmişlik ve travma, annelerin bebeklerini emzirebilmesine darbe vuruyor. Anne sütü ya da mama olmadan, bebekler hızla susuz ve gıdasız kalabiliyor ve bu durum da böbrek yetmezliği gibi yaşamı tehdit eden hastalıklara yol açabiliyor.
Kemal Adwan’ın yoğun bakım ünitesinde çalışan Dr. Samia Abdül Celil, Gazze Yaşam Hattı’ndaki bir söyleşide, küçük bir kız bebek ve ablasının hastanede birkaç gün arayla öldüğünü söyledi.
“Sadece o küçük kıza değil, tüm bir yoğun bakım ünitesine süt verilmesinde zorluklar yaşıyorduk. Küçük miktardaki sütünü içemeden öldü.”
Dört aylık erkek bebek Salah Samara, Dr. Abdül Celil ve çamlışma arkadaşlarının ellerindeki kısıtlı kaynaklarla tedavi etmeye çalıştığı bebeklerden biri.
Annesi prematüre doğduğunu ve aşırı derecede susuz kaldığını söylüyor. Şimdi kronik böbrek yetmezliği ve idrar yapamama yaşıyor. Bu da çok acılı ve karın bölgesinde şişme yapıyor.
“Ona olanlar yüzünden kalbim çok acıyor. Çocuğunuzun idrarını yapamadığı için ağladığını her gün görmek çok zor bir şey…ve doktorlar da ona yardımcı olamıyor.”
“Hayatının başındaki bir çocuk olarak tedavi görmeye ve diğer her şeye hakkı var.”
“Durumu her gün daha da kötüleşiyor. Derhal ve acilen dışarıda tedavi edilmesine ihtiyacı var. Umarım sesimi duyan birileri çocuğumun tedavisine yardımcı olur.”
Kamal Adwan’ın Başhekimi Dr. Ahmed el Kahlot ise sağlık bakanlığının duyurduğu çocuk ölümlerinin, sorunun gerçek boyutunu aktarmadığını söylüyor.
“Yetersiz beslenme nedeniyle ölümler iki hafta önce sayılmaya başlandı. Dolayısıyla asıl sayı bundan çok daha yüksek.”
Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Dr Tedros Adhanom Ghebreyesus, X’teki paylaşımında, kuruluşun Kamal Adwan ve haftasonu ziyaret edilen bir diğer hastaneye, yakıt ve bazı temel tıbbi malzemeleri ulaştırmayı başardığını söyledi. Ancak götürülebilenlerin acil hayat kurtaran malzeme ihtiyacının çok az bir kısmı olduğu uyarısında da bulundu.
Ghebreyesus “İsrail’e insani yardımların güvenli ve düzenli olarak ulaştırılabilmesi talebinde bulunuyoruz. Siviller, özellikle de çocuklar ve sağlık çalışanlarının yardımların derhal artırılmasına ihtiyacı var. Ancak tüm hastaların en önemli ilacı barış” dedi.
Batılı hükümetler de İsrail’e yardım gönderilebilmesi adına daha çok şey yapması için baskıyı artırıyor. ABD Başkanı Joe Biden “Gazze’ye yardım ulaştırmalıyız. Hiç bahane yok, hiç” dedi.
Ancak Dünya Gıda Programı Salı günü, Gazze’nin kuzeyine iki hafta aradan sonra ilk yardım ulaştırma girişimlerinin İsrail askerleri tarafından engellendiğini duyurdu.
Kuruluş, 14 kamyondan oluşan konvoyun bir kontrol noktasından geri çevrildiğini ve “çaresiz insanlardan” oluşan kalabalık tarafından yağmalandığını belirtti.
İsrail Savunma Bakanlığı’nın Gazze’ye yardım erişimini koordine eden departmanı ise “Gazze’deki sivil halka yönelik insani yardım çabalarını genişletmeye devam edeceğiz. Bir yandan da rehinelerimizi Hamas’ın elinden alma ve Gazze’yi Hamas’tan kurtarma amaçlarımıza ulaşacağız” dedi.
]]>1979 İran İslam Devrimi ülkenin kültürel yaşamını altüst etti.
Devrime aykırı görülen pop müziğin yasaklanmasıyla birçok müzisyen ülkeden kaçtı. Kadınların şarkı söylemesi de haram ilan edildi.
İran’da devrimden önce yükselişe geçen pop ve kabare sahnesi de bir gecede yok oldu. Yine de kapalı kapılar ardında baze şeyler kaldığı yerden devam etti.
“Uygunsuz” müzik ülkeye yurt dışından kaçakçılık yoluyla girerken yasadışı kaset ve CD’ler evlere gizlice dağıtılıyordu. Akşam yemeğinden sonra ışıklar kapandığında bazı evlerin salonları dans pistine dönmeye başladı.
Bugün Berlin’de yaşayan DJ, yapımcı ve müzik şirketi sahibi Paramida, “Her mehmunide (aile partisinde) dans yıldızıydım” diyor.
Paramida’nın annesi İran’ı terk etti çünkü kızının “kadınların bu kadar kötü muamele gördüğü” bir ülkede yaşamasını istemiyordu. Kadınların başörtüsü giyinme zorunluluğu karşı çıktığı sınırlamalardan sadece biriydi.
Almanya’ya yerleşti ancak 2002’de ailevi nedenlerle dönmek zorunda kaldı. Paramida dört yıl boyunca Tahran’da okula devam etti. Kısa bir süre sonra evde dans etmekle kalmıyor, gizli düzenlenen partilere de katılıyordu.
Paramira, “Kız ve erkekler ayrılıp arabalara doluşuyorduk. Şehrin dışına çıkıyorduk. Müzik ve ışıkları ayarladıktan sonra herkes dans ediyordu ve hepsi bu” diyor.
1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında İran’da yeni bir parti kültürü gelişti. Yasadışı uydularla birlikte MTV gibi müzik kanalları dinleniyor ve yeraltı parti kültürü oluşmaya başlıyordu.
40 yaşındaki Tahranlı DJ Nesa Azadikhah “İlk kez bir partiye gitmiştim ve bir DJ, house müzik çalıyordu.
“Heyecanlıydı. Gözümü DJ’den ayırmıyordum ve kendi kendime ‘ben de bu işi yapmak istiyorum’ diyordum” diye hatırlıyor.
Birkaç sene sonra Nesa, özel mekanlarda ücretsiz ancak sadece davetlilerin katıldığı house ve tekno müzik partilerinde DJ’lik yapan ilk İranlı kadınlardan biri olmuştu.
İlk dönemlerde partiler çoğunlukla İspanya’nın partileriyle meşhur İbiza’ya referansla “Şibiza” diye tanınan Şemşak Kayak Merkezinde yapılıyordu.
Ancak İran’da parti vermek bir suç. Ceza hukukunda tanımlanmasa da yeraltı buluşmalara katılanlar sık sık tutuklanıyor, alkol sağlamaktan ya da tüketmekten ya da karşı cinsle aynı ortamda bulunmaktan hapis ya da kırbaçlama gibi cezalara çarptırılıyor.
Her yıl ne kadar kişinin bu suçlarla tutuklandığı bilinmiyor ancak geçen Kasım’da bir partiye giden 300 kişinin tutuklandığı haberleri yerel basında yer almıştı.
5 Mart’ta ülkenin en iyi üniversitelerinden birinde okuyan 11 öğrenci karşı cinsle aynı partiye katıldıkları gerekçesiyle tutuklanmış ve üç döneme kadar kayıtları dondurulmuştu.
Nesa, “Ailem bana hep polis beni bir partide yakalarsa başımın belaya gireceğini söylüyordu. Bu beni çok temkinli biri haline getirdi” diyor.
Ne o ne de Paramida partilere gitmekten tutuklanmadı. Ancak sürekli bir tehlike hissiyle büyümek İranlı müzisyenlerin hayatlarını şekillendirmiş olabilir.
İki DJ’in de İran’da son 45 yıldır değişim isteyen kadın hareketlerine bağlı hissetmelerinin bir sebebi de bu olabilir.
Paramida, başörtüsünü takma şekli nedeniyle polis tarafından gözaltına alındıktan sonra ölen Mahsa Amini’nin ardından 2022’de düzenlenen protestolarda binlerce kadının “Kadın, Yaşam, Özgürlük” diye slogan atmasından çok etkilendiğini söylüyor.
“Bir kadınım ve yaşamak istiyorum, özgür olmak istiyorum. Bu (hareket) bana kadınlar olarak hepimizin arasında bir bağ olduğuna dair umut verdi” diyor.
Nesa da aynı fikirde.
“‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ dünyadaki tüm kadınlar için” diyor.
İran hareketinin dünyanın “kendisine başka bir açıdan bakmasını” sağladığını düşünüyor.
Nesa, bir başka İranlı DJ Aida İranlı bir grup sanatçının elektronik müzik parçalarını bir araya getiren Kadın, Yaşam, Özgürlük projesine başlamış.
Bu, İran ve Orta Doğu’da yeraltı müzik sahnesinden elektronik müzik yapımcılarının işlerini derleyen Deep House Tehran adlı bir başka projesine eşlik ediyor.
Hem Nesa hem Paramida bir kadının yeraltı elektronik müzik partisine gitmesinin İran gibi geleneksel ve dini bir ülkede haddini aşan bir eylem ve siyasi bir tavır olduğunu hissediyor.
Nesa, “İlgilendiğimiz şeylerin çoğunluğu ya tabu ya da yasak olduğu için bunları yapmaya başladığımız andan itibaren tabuları ve kuralları bozuyoruz. Bu eylemler itaatsizlik ve protestoya dönüşüyor” diyor ve ekliyor:
“İran’da bu kadar çok kadın için yasaklı bir şeyi yapabiliyor olduğun gerçeği beni yaşayan bir protesto haline getiriyor.”
Küresel dans müziği sektörü erkek egemen bir sektör, ancak Paramida ve Nesa 2010’da DJ’liğe başladığında durum daha da kötüydü
Nesa aldığı tepkilerin pek de olumlu olmadığını söylüyor: “Dansçılar bana garip garip bakarlardı” diyor.
Bu sorun tamamıyla oradan kalkmadı.
Nesa, “Cinsiyetçilik hala mevcut, sadece farklı” diyor. Ülkenin ilk kadın DJ’lerinden biri olan Nesa, bugün en az 10 kadın DJ’in yeraltı müzik sahnesinde çaldığını söylüyor.
Paramida, “Bütün bir hayatım boyunca, ‘Şunu yapamazsın, bunu yapamazsın çünkü bir kadınsın’ dendi. Ben de ‘yapabilirim ve size göstereceğim’ dedim.”
Berlin’in uluslararası çapta üne sahip tekno müzik kulübü Berghain Panorama Bar’da DJ’lik yapıyor.
Nesa da Berghain’de çalmayı hayal ediyor. Yıllar boyunca Avrupa kentlerine vize başvuruları, birçok İranlı sanatçıda olduğu gibi, reddedildi.
Ve o da kariyerini artık İran’da sürdüremeyeceğini hissetmeye başladı. Kamuya açık sanat galerilerinde lisanslı etkinliklerde çalmaya başladı ama bu etkinliklerin ardı ardına iptal edildiğini söylüyor.
Sonunda yurt dışında çalma şansı doğdu:
“2017’de Ermenistan’ın Erivan şehrine davet edildi. İran Yeni Yılıydı. Gece kulübü doluydu ve harika geri dönüşler aldım. Bu bana güzel bir enerji verdi” diyor.
Şimdilik Fransa’da yetenek vizesiyle bir yıllık oturum izninin sağladığı rahatlığa sahip.
Nesa, İngiltere’nin Liverpool kentinde sahne almaya hazırlanırken, “Daha sıkı ve daha hızlı çalışmak zorunda olduğumu hissediyorum. Burada daha çok rekabet var” diyor.
Diğer yandan kollektif bir sorumluluk hissettiğini de söylüyor:
“Buradayım ve İran’da çok sayıda kadın DJ bu fırsata sahip değil, Avrupa’da çalmalarına yardım etmek benim görevim”.
Paramida bugün Japonya’da Brezilya’ya gece kulüplerinde ve festivallerde çalıyor. BBC 100 Kadın’a konuştuğu sırada İbiza’nın ünlü gece kulüplerinden birinde sahne almaya hazırlanıyordu.
İran’a 2006 yılından beri dönmedi.
“En büyük hayallerimden biri geri dönüp Tahran’da bir parti verebilmek. Bu ne kadar muhteşem olurdu!” diyor.
Nesa bu hissi paylaştığını söylüyor:
“İran dışında çalmak özgürleştirici. Yakalanmaktan endişe etmiyorum. Ama İran’daki yeraltı partilerin havası hiçbir yerde yok”.
]]>7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısında Tel Aviv’de bir inşaatta çalışan Ahmed, İsrail’in ablukası nedeniyle Gazze’deki eşi ve üç kızının yanına dönememişti.
İlerleyen süreçte telefon bağlantıları elverdikçe her gün aynı saatte onlarla konuştu ve 8 Aralık akşamı saldırı gerçekleştiğinde eşi Şirin ile telefonda konuşuyordu.
Ahmed o anı şöyle anlatıyor: “Öleceğini biliyordu ve bana yapmış olabileceği kötülükler için onu affetmemi istedi. Bunu söylemesine gerek olmadığını söyledim. Bu aramızdaki son konuşmaydı.”
O akşam amcasının evine düzenlenen bombalı saldırıda Ahmed’in eşi ve Tala, Lana ve Najla adlı üç kızı hayatını kaybetti.
Ahmed’in annesi, dört erkek kardeşi ve onların aileleri dahil 103 akrabası saldırıda öldü.
Üzerinden iki aydan fazla zaman geçmesine rağmen cesetlerin bir kısmı hala enkaz altında.
Ahmed geçen hafta en küçük kızının doğum gününü kutladı. Najla iki yaşına girecekti.
Çocuklarının cenazelerini kucağına alamadığını, aceleyle gömüldüklerinde yanlarında olamadığını söyleyen Ahmed, “Kızlarım benim için birer küçük kuştu. Kendimi bir rüyadaymış gibi hissediyorum. Başımıza gelenlere hala inanamıyorum” diyor.
Sürekli karşılaşmamak için kızlarının fotoğraflarını telefonundan ve bilgisayar ekranından kaldırdığını söyleyen Ahmed, şimdi hayatta kalan birkaç akraba ve komşusunun anlattıklarından yola çıkarak yaşananları anlamaya çalışıyor.
Şimdiye kadar öğrendiklerine göre önce bir füze ailenin evinin girişine isabet etti, ardından aile üyeleri aceleyle dışarı çıktı ve bir başka akrabanın yakındaki evine gitti.
15 dakika sonra bu ev de vuruldu.
Ahmed’in ailesinin öldürüldüğü dört katlı bina, Gazze Şehri’nin Zeytun mahallesindeki Sahabe Tıp Merkezi’nin yakınındaydı.
Geriye sadece bir beton yığını kaldı. Molozların arasında yeşil plastik bir bardak, tozlu giysi parçaları var.
BBC’ye konuşan Ahmed’in hayatta kalan akrabalarından Hamid el-Guferi, saldırılar başladığında tepeye kaçanların kurtulduğunu, eve sığınanların ise öldürüldüğünü söylüyor.
“Bizimkinin yanındaki dört eve de saldırı oldu. Her 10 dakikada bir bir evi vuruyorlardı” diyen Hamid şöyle devam ediyor:
“Guferi ailesinden 110 kişi oradaydı. Çocuklarımız ve akrabalarımızdı onlar.”
Hayatta kalanlara göre ölenler arasında 98 yaşında bir kadın ve yalnızca dokuz gün önce doğmuş bir erkek bebek de vardı.
Adı Ahmed olan bir başka aile üyesi de hava saldırısı sırasında iki büyük patlama olduğunu anlatıyor:
“Önden hiç uyarı yapılmadı. Bazı insanlar bölgeden ayrılmış olmasaydı bence yüzlerce kişi daha ölebilirdi. Bölge çok farklı görünüyor. Eskiden bir otopark ve su depolama tesisinin yanında dört ev vardı. Saldırı tüm yaşam alanını yok etti.”
Hamid, hayatta kalanların enkaz altındakileri çıkarmak için sabahın erken saatlerine kadar çalıştıklarını söyledi.
Ahmed adlı diğer akraba ise, “Uçaklar tepemizde dönüp duruyordu ve biz onları çıkarmaya çalışırken helikopterler bize ateş ediyordu” diyor.
Olayın üzerinden iki buçuk ay geçmesine rağmen hayatta kalan aile üyeleri hala enkaz altındaki cesetlere ulaşmaya çalışıyor.
Aile, enkazı kaldırmak için küçük bir kepçe kiralamak üzere para topladı.
Ahmed, “Bugün dört ceset çıkardık, aralarında kardeşimin eşi ve parçalar halindeki yeğenim Muhammed de var. 75 gündür enkaz altındaydı” diyor.
Ölen aile üyelerinin geçici mezarları yakındaki boş bir arazide, sopalar ve plastik örtülerle işaretlenmiş.
Eriha’da mahsur kalan Ahmed henüz onları ziyaret edemedi.
İsrail ordusuna ailenin hava saldırılarında hedef alındığına dair iddiaları sorduk.
Ordu yetkilileri söz konusu saldırıdan haberdar olmadıklarını ve Hamas ile süren savaşta “sivillerin zarar görmesini engellemek için mümkün olan önlemlerin” alındığını söyledi.
Ahmed’in ailesinin öldürülmesinden hemen önceki ve sonraki günlerde, El-Guferi ailesinin evinin güneyindeki Şecaiyye bölgesinde İsrail güçleri ile Hamas’a bağlı silahlı kişiler arasında yoğun çatışmalar yaşandı.
İsrail ordusu, 9 Aralık’ta yaptığı bir açıklamada Şecaiyye’deki birliklere yaklaşan “tanksavar füzeler ile silahlanmış bir dizi terörist tespit ettiğini” ve onlara bir helikopter saldırısı düzenlediğini söylemişti.
Açıklamada aynı zamanda kara operasyonları devam ederken savaş uçaklarının Gazze Şeridi’ndeki “terör hedeflerini” vurduğu da belirtildi.
El-Guferi ailesinin evinin bulunduğu Zeytun bölgesi şu anda İsrail ordusunun yeni operasyonlarının odağında yer alıyor.
Babasıyla Eriha’da mahsur kalan Ahmed, bazen Gazze’de hayatta kalan akrabalarını arıyor. Ancak çok sevdiği evinden uzakta aylarca mahsur kaldıktan ve geri dönmek için yanıp tutuştuktan sonra artık geri dönüp dönmeyeceğinden emin değil.
“Hayallerim Gazze’de paramparça oldu. Kimin için geri dönmeliyim? Bana kim baba diyecek? Kim bana sevgilim diyecek? Karım bana hep ‘benim hayatım sensin’ derdi. Şimdi bunu bana kim söyleyecek?”
]]>Furusawa, protesto için başkentte bazı ünlü markaların mağazaları ile ABD ve İsrail’in Tokyo Büyükelçilikleri ve Japonya Dışişleri Bakanlığı gibi binaları tercih ediyor.
Günlük mesaisi sonrası bu tanınmış binaların önüne gelen Furusawa, “Gazze soykırımını durdur” yazılı pankartı havaya kaldırırken “Ateşkes” yazılı pankartı da boynuna asıyor.
Yaya trafiğinin yoğun olduğu noktalarda sessizce yalnız başına bekleyen Furusawa, kent halkının nazarıdikkatini Gazze’deki katliama çekmek istiyor.
Protestolarını, kar yağışı dahil sert kış koşullarında bile aksatmayan Furusawa, sessiz gösterilerinden kareleri, sosyal medya hesabından yayımlıyor.
“Her gün kalbimde”
Kanagawa kökenli 48 yaşındaki Furusawa, dünyanın en kalabalık yaya geçitlerinden, Tokyo’nun Şibuya bölgesindeki gösterisinde, İsrail’in Gazze’deki işgaline yönelik “sessiz ve yalnız duruşunu”, AA muhabirine anlattı.
Tokyo’da üniversiteyi bitirdiğini ve marangozluk yaptığını belirten Furusawa, Filistin-İsrail meselesinin temellerini, eğitim döneminde öğrendiğini, 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısı sonrası İsrail’in Gazze’ye başlattığı işgalle durumun daha da farkına vardığını ifade etti.
İsrail ordusunun Gazze’yi işgalinde hastanelerin ve okulların yıkıldığına, bebekler dahil birçok sivilin öldürüldüğüne ilişkin videoları, sosyal medyada görebildiğini kaydeden Furusawa, başka ülkelerde 100 bini aşkın katılımlı İsrail karşıtı gösteriler düzenlenirken, Japonya’daki gösterilerin oldukça düşük katılımlı olduğunu söyledi.
Gazze’deki sivil katliamına yönelik duygularını paylaşan Furusawa, “Her gün kalbimde hissediyorum, hiçbir şey yapamadığım için üzüntü duyuyorum. Kayıtsız ve sorumsuzca davrananlara nefret besliyorum.” dedi.
“Başka bir ülkede” ve “dini çatışmalar” şeklinde nitelendiriliyor
Çevresinde bu konuda konuşabileceği pek kimsenin bulunmadığını anlatan Furusawa, “Filistin meselesi, Japonya’daki haberlerde pek sık yayımlanmıyor ve arkadaşlarla bu konu hakkında konuştuğumda ‘konuyu anlamadıklarını’ söylüyorlar.” dedi.
Furusawa, Japon toplumunun, Filistinlilerin Gazze Şeridi’ne sıkıştırıldığını duyduğunda bunu, “başka bir ülkede” ve “dini çatışmalar” şeklinde nitelendirdiğini belirtti.
Gazze’deki sivil katliama dayanamadığını ifade eden Furusawa, “durumu sindirmekten başka seçenek olmadığı” duygusuna kapıldığını ve bu aşamada harekete geçme kararı alarak “sessiz ve yalnız protestosuna” başladığını kaydetti.
“Bazıları kulaklarını kapatıp ‘çok ses çıkardığım için’ bana bağırdı”
Beyaz bir kağıt üzerine 29 Ekim 2023’te “Gazze’deki katliamı durdurun” yazıp, yakın bir tren istasyonunda bir saate yakın susarak beklediğini anlatan Furusawa, “Bu ilkti. Kafam karışık duygular içinde. O günden sonra huzursuzluğu hissettikçe, kendimle de yüzleşirken, ayakta durmaya devam ettim.” dedi.
Protestosunu izleyenlerin, “Gazze Soykırımını Durdurun” mesajının ne anlama geldiğini merak etmesini istediğini kaydeden Furusawa, şöyle konuştu:
“Genellikle Japon halkı, ‘Bu da kim? Aniden ortaya çıktı’ diyerek beni tuhaf, yabancı, rahatsız edici olarak görüyor. Bazıları ise kulaklarını kapatıp ‘çok ses çıkardığım için’ bana bağırdı. Olur ya, eylemlerimin anlamsız olduğu da söylenebilir. (Eylemlerimle) ‘Savaşı durduramayacağımı’ yüzüme söyleyen gençler oldu. ‘Burada ne oluyor? Savaşı durdurabilir miyiz ki?’ diye gülenler oldu. Tek kelime etmeden, köşe başında durmaya devam ettim. İsrail ordusunun halen devam eden Gazze Şeridi işgalini her gün tek başıma protesto ediyorum.”
]]>Meteoroloji’nin ‘sarı’ ve ‘turuncu’ kod uyarısı yaptığı Antalya’da, dün saat 16.00’dan itibaren sağanak etkisini gösterdi. Yağmur nedeniyle kavşak ve ara sokaklardaki mazgalların tıkanması ile sokaklar ve alt geçitler suyla doldu. Kepez ve Konyaaltı ilçelerinde çok sayıda araç, su taşkını nedeniyle yolda kaldı. Suyla dolan alt geçitler, trafiğe kapatıldı.
SUYLA DOLAN ALT GEÇİTTE TAHLİYE
Kepez ilçesi Gazi Bulvarı üzerinde bulunan Gıyaseddin Keyhüsrev Alt Geçidi’nde, mazgalların tıkanması nedeniyle yağmur suyu birikti. 13 Şubat’taki sel felaketinde 1 kişinin hayatını kaybettiği alt geçit, polis ekipleri tarafından trafiğe kapatıldı. Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı ekipler, akşam saatlerinde tünelde biriken suyu tahliye çalışması başlattı. Mazgalları temizleyen ekipler, kepçe ile tünelde biriken suyu tahliye etti. Ekiplerin mesaisi sabah saatlerine kadar sürdü.
DENİZDEN GELEN HORTUMLAR
Kentte saat 17.45 sıralarında kısa aralıklarla denizde çıkıp karaya ulaşan 2 ayrı hortum, Demre, Kumluca, Finike ve Manavgat ilçelerinde büyük hasara yol açtı. Kumluca ilçe merkezi ile Göksu, Hacıveliler, Yenimahalle, Merkez ve Toptaş mahallelerinde etkili olan hortum, ağaçları yerinden söktü. Tarım alanları, seralar ve portakal bahçeleri zarar gördü, birçok iş yerinin camları patladı. Levhaları deviren, apartman çatılarındaki güneş enerji sistemlerini cadde ve sokaklara düşüren hortum, Kumluca Orman İşletme Müdürlüğü’ne ait binanın çatısını da yerinden kaldırdı. Kumluca Belediyesi kademesinde de hasara yol açan hortum nedeniyle 6 kişi yaralandı. Çatıdaki güneş panelinin düşmesi sonucu park halindeki 07 ARL 182 plakalı otomobilde sıkışan Muhammed Ali Ceylan (16), Kumluca Devlet Hastanesi’nde tedaviye alındı.
KAYMAKAMLIK: 6 VATANDAŞIMIZ YARALI
Kumluca Kaymakamlığı’ndan yapılan açıklamada “Hortumda herhangi bir can kaybı yaşanmamış olup, 6 vatandaşımız yaralanmıştır. Kumluca Devlet Hastanesi ve Özel Medikum Hastanesi’nde tedavi altına alınan yaralı vatandaşlarımızın sağlık durumları iyidir. 5 vatandaşımızın tedavisi ayakta tamamlanmıştır. Park halinde bulunan aracın üzerine güneş enerjisi deposu düşmesi sonucu bir vatandaşımızın da sol bacağında kırık oluşmuştur” ifadeleri kullanıldı.
Açıklamada, ilk belirlemelere göre Ellinci Yıl, Göksu, Hacıveliler, Toptaş, Beşikçi, Karacaören, Beykonak ve Yeni Mahalle mahallelerinde 102 çiftçiye ait 300 dekar örtü altı alanın hasar gördüğü kaydedildi. 20 araç, 15 iş yeri ve evde hasar oluştuğu aktarılan açıklamada, zarar gören Kumluca Anaokulu’nda eğitim-öğretime bir gün süreyle ara verildiği belirtildi.
HORTUM KAMERALARA YANSIDI
Hortumun Kumluca Merkez Mahallesi’nden geçtiği anlar, cep telefonu ile görüntülendi. Seralardaki naylon örtüleri yırtan hortumun büyüklüğü, görüntülere yansıdı. Kumluca’da hortumun yarattığı etki, bir iş yerinin güvenlik kamerası görüntüsüne de yansıdı. Hortumun şiddetiyle iş yeri önündeki tezgah ve malzemelerin çevreye savrulduğu anlar, görüntülerde yer aldı. Hortum başladığı anda iş yerinden dışarı çıkan bir annenin, dükkanın önündeki eşyaları toplamaya yardım eden oğlunu güçlükle içeri çektiği görüldü.
BİN DÖNÜM SERA ZARAR GÖRDÜ
Havanın normale dönmesinin ardından ilçede zarar gören alanlarla ilgili hasar tespitine başlandı. Kumluca Ziraat Odası Başkanı Hidayet Kökce, zarar gören çiftçiyi ziyaret ederek son durumla ilgili bilgi aldı. Üreticinin durumunun oldukça zor olduğunu anlatan Kökce, “Yaklaşık 1000 dönümlük bir alan zarar gördü. Üreticilerimizin bir kısmının sigortası vardı ama olmayanlar da var. Hortum 12 kilometre boyunca 70- 80 metrelik genişlikte zarar vererek geçti. Allah’a şükür can kaybımız yok” dedi.
‘FELAKET OLUNCA KARABORSACILAR ORTAYA ÇIKIYOR’
Kumluca Meyve Sebze Hali’ne sabah saatlerinde gittiğini ve fiyatlarda bir artışın olmadığını gördüğünü belirten Kökce, “Her felaket olunca karaborsacılar ortaya çıkıyor. Bugün itibarıyla bir kuruş artan ürünümüz yok. Artış da olmayacak. ‘Antalya’da ürün kalmadı’ diye fiyatları yükseltecekler. Tedbir alınması lazım” diye konuştu. Kökce, yıkılan seraların yeniden ayağa kaldırılmasının kısa sürede mümkün olamayacağını ve ancak yeni sezona yapılabileceğini söyledi. İlçede 45 bin dönüm tarım alanın olduğunu belirten Kökce, bir dönüm naylon seranın kurulum maliyetinin bugün itibarıyla 500 bin lira olduğunu da sözlerine ekledi. Serasının bir kısmı zarar gören domates üreticisi Mustafa Alpaslan Demirtaş, “Hiç beklemiyorduk. Burası Kumluca artık normal oldu. Sürekli geliyor” dedi.
İŞ YERİNİN ÇATISI UÇTU
Manavgat ilçesinde de dün saat 20.30 sıralarında kısa süreli hortum oluştu. Hortum nedeniyle Sorgun Bulvarı üzerinde bir mobilya mağazasının ahşap çatısı sokağa uçtu. İhbarla olay yerine itfaiye ve polis ekipleri, sevk edildi. Yol trafiğe kapatılırken, iş yeri sahiplerinin de gelmesiyle ahşap çatı Manavgat Belediyesi ekiplerince kaldırıldıktan sonra sokak trafiğe açıldı. Hortum nedeniyle bulvar üzerindeki bazı iş yerlerinin camları patladı. Bahçelievler Mahallesi’ndeki sokakta bulunan bir çöp konteyneri de park halindeki otomobillere çarparak zarar verdi. Çöp konteynerinin sokakta araçlara çarpması, güvenlik kameralarına yansıdı.
KEPEZ, ÜLKENİN EN ÇOK YAĞIŞ ALAN NOKTASI
Diğer yandan yağışın en çok etkili olduğu Kepez’e metrekareye 92,7, Muratpaşa’ya 84, Konyaaltı’na 81,8, Antalya Havalimanı’na 56,2 kilogram yağış düştü. 1 saatte 50 kilogramdan fazla yağışın düştüğü Kepez, ülkenin en çok yağış düşen noktası oldu. Hortumun vurduğu Kumluca’da rüzgarın hızı saatte 90 kilometreye, Finike’de 80 kilometreye, Kemer’de ise 120 kilometreye ulaştı.
]]>Türkiye’nin UNESCO Daimi Temsilcisi Büyükelçi Gülnur Aybet’in ev sahipliğinde Türkiye Cumhuriyeti’n 100. yılı ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında düzenlenen konsere çok sayıda ülkenin UNESCO temsilcisinin yanı sıra ünlü Türk piyanist Koptagel de katıldı.
Soprano Chimene Seymen ve “Cumhuriyetin 100. Yılında Kadın Besteciler” başlıklı albümü hazırlayan piyanist Güray Başol’un sahne aldığı etkinlikte, Yunus Emre Enstitüsü tarafından organize edilen “Kadınların Işığında” başlıklı fotoğraf sergisinin tanıtımı da yapıldı.
Küratörlüğünü Mehmet Aslan’ın üstlendiği sergide aralarında AA foto muhabirlerinin de olduğu Türk kadın fotoğrafçılarının eserleri davetlilerin beğenisini topladı.
Büyükelçi Aybet, etkinliğin açılışında yaptığı konuşmada, “Cumhuriyetin 100. Yılında Kadın Besteciler” albümüne konu olan bestecilerden Güran’ın 1921’de Avusturya’nın başkenti Viyana’da dünyaya geldiğini ifade etti.
Güran’ın müzik eğitiminin annesi Ayşe Aliye Aral yanı sıra Şuşik Abbas ve Cemal Reşit Bey gibi profesörlerle başladığını belirten Aybet, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Güran’ın Türkiye’ye döndüğünü aktardı.
Aybet, Güran’ın Türkiye’de orkestra şefi Ernst Praetorius ile orkestrasyon ve füg dersleri aldığını ifade etti.
Büyükelçi Aybet, 1931’de İstanbul’da doğan besteci Koptagel’in 5 yaşında Rana Erksan’dan piyano dersleri almaya başladığını ardından ise İstanbul Belediye Konservatuvarı, Madrid Konservatuvarı ve Paris’te Özel Müzik okulu Schola Cantorum’da eğitim aldığını anlattı.
Aybet, Türkiye’ye 1961’de dönen Koptagel’in Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda piyanist olarak sanatını icra ettiğini ve 1955’ten sonra solo piyanist olarak birçok ülkede konser verdiğini kaydetti.
Paris’te yaşayan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılında iki kadın besteci projesini başlatan piyanist Başol’un “etkileyici bir iş yaptığına” vurgu yapan Aybet, İtalya’nın Milano kentinde doğan Başol’un 15 yaşında piyano çalmaya başladığını söyledi.
Aybet, Uluslararası Claude Kahn Piyano yarışmasında bronz madalya kazanan Başol’un ilk albümünün “Doğu Ekpresi” olduğunu ifade etti.
İzmir doğumlu Chimene Seymen’in İtalya, İsviçre ve Belçika’daki birçok dünya müziği festivaline davet edildiğini kaydeden Aybet, Seymen’in Türkiye’de, İstanbul Uluslararası Müzik Festivali’nde büyük başarı elde ettiğini belirtti.
Büyükelçi, konser sonrası AA muhabirine yaptığı konuşmada, büyük ülkelerin UNESCO daimi temsilcilerinin ve Paris’teki önde gelen sanatseverlerin katıldığı konserde “Cumhuriyetin 100. Yılında Türk Kadın Besteciler” albümünü tanıttıklarını aktardı.
Aybet, bunun sanatçılar için önemli bir proje olduğuna değinerek Kadınlar Günü Haftasında bu konseri Paris’te gerçekleştirdikleri için mutluluk duyduklarını ifade etti.
Başol da bu konserin ve bu projenin Türkiye’de tam olarak tanınmayan bestecilerin tanıtılması açısından önem taşıdığını söyledi.
Aldığı geri dönüşlerden albümde ismi geçen Türk bestecilerinin kuvvetli bir müzik dili kullandıklarını ve insanların bunları çok sevdiğini gözlemlediklerini aktaran Başol, bu albümü çıkarmaktaki motivasyonunun Cumhuriyetin 100. Yılı’nda Türkiye için bir piyanist ve müzisyen olarak ortaya bir eser koymak olduğunu belirtti.
Besteci Yüksel Koptagel de eserlerinin Japonya dahil birçok ülkede çalındığını söyledi. Koptagel eserleri üzerinde ünlü besteci ve piyanist Joaquin Rodrigo’nun önemli bir etkisi olduğunu dile getirdi.
Güray Başol’un da gelecek vadeden çok başarılı bir piyanist olduğu değerlendirmesinde bulunan Koptagel, genç piyanistin onun eserlerini çok iyi çaldığını ifade etti.
]]>Rus komutanlar, Ukrayna’daki savaşta sivil hedeflere yönelik roket saldırılarından sorumlu tutuluyor.
Uluslararası mahkeme, daha önce de Ukraynalı çocukların yasa dışı bir şekilde Rusya’ya götürülmesi nedeniyle Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Cumhurbaşkanlığı Çocuk Hakları Komiseri Maria Alekseyevna Lvova – Belova hakkında uluslararası yakalama kararı çıkarmıştı.
Yakalama emri çıkarılan Rus komutanlar kim ve neyle suçlanıyorlar?
Hollanda’nın Lahey kentinde savaş suçlarını araştırmak amacıyla oluşturulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin, Salı günü yakalanmaları için haklarında uluslararası arama emri çıkarıldığını açıkladığı iki Rus komutan şunlar:
Kobylash ve Sokolov; 10 Ekim 2022 ile en az 9 Mart 2023 tarihleri arasında Ukrayna’da sivil hedeflere yönelik saldırılar nedeniye savaş ve insanlığa karşı suç işlemekle itham ediliyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi 2. Ön Yargılama Dairesi, Ukrayna’nın çeşitli bölgelerinde çok sayıda elektrik santrali ve trafo merkezine yönelik saldırılardan, iki Rus komutanı sorumlu tuttu.
Mahkemeye göre Kobylash ve Sokolov’un emriyle gerçekleştirilen saldırılar, sivil halka önemli ölçüde zarar verdi.
İki Rus komutanın, uluslarası savaş suçlarını düzenleyen Roma Tüzüğü’nü ihlal ettiğini belirten mahkemeye göre, Rus devlet politikası uyarınca sivil nüfusa karşı birden fazla saldırı gerçekleştirildi.
Mahkemeden yapılan açıklamada, iki Rus komutanın, “kasıtlı olarak büyük acıya; bedensel, zihinsel veya fiziksel sağlığa ciddi zarar verilmesine neden olan diğer insanlık dışı eylemlerden ve insanlığa karşı suçtan da sorumlu olduklarına inanmak için makul gerekçeler bulunduğu” belirtildi.
Rusya’ya yönelik soruşturma nasıl gündeme geldi?
Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından Devlet Başkanı Vlodomir Zelenskiy, ülkesindeki savaş suçlarının yargılanması amacıyla eski Yugoslavya ve Ruanda benzeri bir özel mahkeme kurulmasını önerdi.
Ancak Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi daimi üyesi Rusya’nın veto olasılığı nedeniyle bu öneri kabul görmedi.
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, mahkeme yerine Ukrayna’daki savaş suçlarının araştırılması için, geçen yıl Hollanda’nın Lahey kentinde “Uluslararası Ukrayna Soruşturma Merkezi”ni açtı.
AB makamlarının yanı sıra Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi ile de işbirliği içinde çalışan merkez, Rusya’nın sivil hedeflere yönelik saldırılarına ilişkin kanıt toplamaya başladı.
Uluslararası Ceza Mahkemesi de geçen Eylül ayında savaş suçlarının araştırılması için Kiev’de araştırma ofisi kurdu.
Rusya ve Ukrayna, Roma Statüsü’ne taraf devletler değil.
Ancak Ukrayna, Roma Statüsü uyarınca, kendi topraklarında meydana gelen savaş suçlarının araştırılması için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul ettiğini iki kez açıkladı.
Kiev yönetimi, 21 Kasım 2013 ile 22 Şubat 2014 arası ve 20 Şubat 2014 sonrası Ukrayna topraklarında işlenen suçlara ilişkin uluslararası mahkemenin soruşturma yapmasını istedi.
Putin ve Lvova-Belova hakkında hangi kararlar verildi?
Uluslararası Ceza Mahkemesi, Ukrayna’nın yargı yetkisini tanıma kararının ardından, 17 Mart 2023’te Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Cumhurbaşkanlığı Çocuk Hakları Komiseri Maria Alekseyevna Lvova – Belova hakkında uluslararası yakalama kararı çıkardı.
Uluslararası mahkeme, Putin ve Maria Alekseyevna Lvova-Belova hakkındaki yakalama kararına gerekçe olarak, Ukraynalı çocukların yasalara aykırı biçimde Rusya’ya kaçırılmasını gösterdi.
Mahkemeye göre, Ukraynalı çocukların kanuna aykırı nakledilmesi nedeniyle savaş suçu işledikleri konusunda makul gerekçeler bulunuyor.
Ukrayna, ICC’nin kararını nasıl değerlendirdi?
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, iki Rus komutan hakkında verilen tutuklama emrini memnuniyetle karşıladığını söyledi.
Zelenskiy, “Ukraynalı sivillere ve kritik altyapıya yönelik saldırı emrini veren her Rus komutan, adaletin yerini bulacağını bilmelidir. Bu tür suçların faillerinin her birinin hesap vereceklerini bilmesi gerekiyor” dedi.
Ukrayna Başsavcısı Andriy Kostin de, kararı bir “dönüm noktası” olarak değerlendirdi.
Kostin, uluslararası mahkemeye binlerce kanıt ve bilgi sağlayan savcıların, Ukrayna müfettişlerinin ve farklı Ukrayna kurumlarının aylarca süren özverili çalışmalar yaptığını belirtti.
Rusya suçlamalara ne tepki veriyor?
Rusya Federasyonu, Ukrayna’daki sivil altyapıya kasten saldırdığını reddediyor. Moskova, askeri faaliyetlerinin tamamının Kiev’in savaşma kabiliyetini azaltmayı amaçladığını, sivil nüfusu hedef almadığını öne sürüyor.
Moskova yönetimi, uluslararası mahkemenin savaş suçu ithamını, “Batı’nın Rusya’yı itibarsızlaştırmaya yönelik taraflı kampanyasının bir parçası” olarak değerlendiriyor.
Rusya, uluslararası mahkemenin Putin hakkındaki tutuklama emrine misilleme olarak ICC Başsavcısı Karim Khan ve diğer mahkeme yetkilileri hakkında tutuklama kararı çıkarmıştı.
Sanıklar Lahey’e getirilebilecek mi?
Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından haklarında tutuklama emri çıkarılan Putin ve diğer üç Rus yetkilinin Lahey’e getirilmesi şimdilik pek mümkün görünmüyor.
Çünkü uluslararası mahkemenin tutuklama emrini uygulayacak kendi kolluk kuvveti bulunmuyor.
Bu nedenle, Putin ve diğer üç zanlının Roma Tüzüğü’ne taraf olan, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 123 üye ülkeden birine seyahat etmesi durumunda, haklarındaki yakalama emrinin uygulanması istenecek.
Seyahat sırasında taraf devletin yargı organlarının tutuklama kararı alması durumunda, Putin veya diğer isimlerin Lahey’e iadesi gündeme gelebilecek.
]]>Görgü tanıklarından alınan bilgiye göre, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’un batısında yer alan Hamad Mahallesini kuşatma altında tutan İsrail güçleri, bölgeye giriş-çıkışı engelliyor ve çevre bölgeleri de havadan ve karadan vuruyor.
İsrail güvenlik güçleri, Filistinli direniş grupları ile çatışmaya girdiği Hamad Mahallesinde onlarca Filistinliyi alıkoydu.
Alıkoydukları Filistinlileri açık alanda sorgulayıp darp eden İsrail askerleri, daha sonra bazı Filistinlileri araçlara bindirip bilinmeyen bir yere götürdü.
Öte yandan İsrail ordusu, Han Yunus’taki Arayişiye bölgelerini topçu atışlarıyla vurdu, sivilleri hedef aldı.
Han Yunus’ta son 24 saatte 4 konut bombalandı
İsrail ordusu, Han Yunus’un doğusundaki Fahari beldesinde El-Amur ailesine ait evi bombaladı, evin enkazından 2 kişinin cansız bedeni çıkarıldı.
Bu saldırıyla birlikte son 24 saat içinde Fahari beldesinde bombalanan konut sayısı 4 oldu.
Ayrıca İsrail ordusuna ait askeri araçlar, Han Yunus’un kuzeydoğu bölgelerindeki evleri ve evlerine ulaşmaya çalışan Filistinlileri hedef almaya devam ediyor.
İsrail ordusundan yapılan yazılı açıklamada ise askerlerin, Hamad Mahallesine sızma çalışmalarının devam ettiği aktarıldı.
Açıklamada, 98’nci tümenin Hamad Mahallesindeki kuşatmaya devam ettiği, Hamas’a ait alt yapıyı çökerttiği ve çok sayıda silah bulduğu öne sürüldü.
İsrail ordusu daha önce “Hamas’a ait hedeflere” yönelik onlarca bombardıman düzenlediği Han Yunus kentine 3 Mart’ta “sürpriz” bir kara saldırısı başlattığını açıklamıştı.
Ordu, dünkü açıklamasında da Han Yunus’un batı bölgelerine yönelik saldırılarını yoğunlaştırdığını, Hamad Mahallesini kuşatma altında aldığını ve baskınlar düzenlediğini duyurmuştu.
Görgü tanıkları ise bölge sakinlerinin evlerinde mahsur kaldığını aktarmıştı.
İsrail’in Gazze’yi işgalinde 7 Ekim sonrası
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, “Filistinlilere ve başta Mescid-i Aksa olmak üzere kutsal değerlere yönelik sürekli ihlallere karşılık verme” gerekçesiyle İsrail’e 7 Ekim 2023’te kapsamlı saldırı düzenledi.
İsrail, 7 Ekim’deki saldırılarda 1200 İsraillinin öldüğünü, 5 bin 132 kişinin de yaralandığını açıkladı.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 13 bin 430’u çocuk, 8 bin 900’ü kadın olmak üzere 30 bin 631 Filistinli öldürüldü, 72 bin 43 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’ne saldırılarının başladığı 7 Ekim’den bu yana 245’i karadan işgal sürecinde olmak üzere 585 askerinin öldürüldüğünü duyurdu.
Çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün daha uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ve 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakıldı. Öte yandan İsrail, binlerce Filistinliyi alıkoyup hapsetmeye devam etti.
İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail güçleri ile yasa dışı Yahudi yerleşimcilerin saldırılarında 422 Filistinli hayatını kaybetti.
İsrail ordusu ve Hizbullah arasında 8 Ekim’den bu yana sınırda yaşanan çatışmalarda 232 Hizbullah mensubu, 45 Lübnanlı sivil, 11 Emel Hareketi, 12 Hamas ve 12 İslami Cihad mensubu ile 6 İsrailli sivil ve 11 asker öldü.
]]>Raporda, Türkiye’de insan hakları savunucuları, kadın hakları ve LGBT savunucularının giderek artan baskıyla karşılaştığını kaydedildi. Ayrıca Türk hükümeti ve mahkemelerinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarını uygulamamasının anayasal düzeni zayıflattığı uyarısı yapıldı.
Raporu yazan Mijatovic, Türkiye’yi ziyaret talebinin Ankara tarafından kabul edilmediğini de kayda geçirdi.
Strasbourg merkezli Avrupa Konseyi’nin İnsan Hakları Komiseri Mijatovic, Türkiye’deki insan hakları durumuna ilişkin genel gözlemlerini “ifade ve basın özgürlüğü, insan hakları savunucuları ve sivil toplumun mevcut durumu ve Türk yargısının bağımsızlığı ve tarafsızlığı” başlıklarında raporlaştırdı.
Mijatovic, raporla ilgili yaptığı açıklamada, Türkiye’de gazetecilerin, insan hakları savunucuları ve sivil toplumun giderek artan düşmanca bir ortamda görev yapmak durumunda kaldıklarını belirtirken, ülkedeki ifade özgürlüğünün tehlikede olduğunu vurguladı.
Raporda, Türk yetkililerinin ifade ve basın özgürlüğüne dönük negatif duruşları ve seçilmiş kişiliklere dönük meşru eleştirilere karşı tahammülsüzlük seviyesinin artmış olmasının ifade ve basın özgürlüğü konusundaki kaygıların daha derinleşmesine neden olduğunu kaydedildi. Bu olumsuz anlayışın gazetecilere ve insan hakları savunucularına karşı sistematik baskı ve yasal yolların kullanılmasıyla kendini göstermeye devam ettiği de raporda belirtildi.
İnsan Hakları Komiseri, Türkiye’de internet sansürünün giderek artmasından duyduğu kaygıyı da dile getirdi. Hükümetin Meclis’ten 2022’de geçirdiği İnternet Yasası ve Basın Yasası ile TCK’da yaptığı düzenlemelerle “yanlış ve yanıltıcı haber” yapmayı cezalandıracak unsurları gündeme getirdiğini ve böylece sosyal medyayı daha da kısıtlayıcı önlemler aldığını anımsatan Komiser, Aralık 2022 itibariyle 700 bin internet alan adı, 150 bin URL adresi ve 55 bin X mesajının bloke edildiğini kaydetti.
Komiser, ifade ve basın özgürlüğünün Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) aracılığıyla da kısıtlandığını raporunda kayda geçirdi, RTÜK’ün keyfi şekilde verdiği cezaların bir bölümünün eleştirel haberleri veren kurumları susturmak amaçlı olduğunu belirtti. Mayıs 2023 seçimleri sırasında eleştirel haber veren bazı kurumlara kesilen cezanın bu yönde atılan somut bir adım olduğu da, raporda vurgulandı.
‘Medyanın yüzde 90’ı hükümetin kontrolünde’
Komiserin raporunda, basın özgürlüğünün giderek gerilediğine işaret eden birçok raporda belirtildiği üzere Türkiye’de medyanın yüzde 90’ının hükümet kontrolünde olduğu, kalan muhalif medya organlarının giderek artan bir baskı altında olduğu kaydedildi.
Uluslararası Basın Enstitüsü’nün Türkiye’de basın özgürlüğünün gerilediğine ilişkin 2023 çalışmasında, gazetecilerin yaptıkları işten dolayı giderek artan şekilde taciz ve sindirme girişimine maruz kaldığının belirtildiğini kaydeden Mijatovic, Kürtçe yayın yapan medya çalışanlarının da yargısal baskı altında kaldığını belirtti.
Raporda, Avrupa Konseyi’nin Gazeteciler için Güvenlik Platformu’na göre 2023 yılında Türkiye’nin 52 tutuklama ile en çok gazeteci tutuklayan Avrupa ülkesi olduğu, Türkiye’yi 42 tutuklama ile Belarus’un ve 22 tutuklama ile Rusya’nın izlediği de kaydedildi.
‘İnsan hakları savuncularının durumu kötüleşti’
Raporda ayrıca, insan hakları savunucuları ve genel olarak sivil toplumun durumunun geçmişe oranla daha da kötüleştiği, 2016’da uygulamaya konulan olağanüstü halin 2018’de sona ermesine rağmen kısıtlayıcı önlemlerin uygulanmaya devam ettiği vurgulandı.
Osman Kavala’nın AİHM kararlarına rağmen serbest bırakılmamasının Türk yetkililerinin insan hakları savunucuları ve sivil topluma dönük düşmanca yaklaşımının göstergesi olduğunu belirten Komiser, iddianamede Kavala’nın Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserliği ile iletişimde bulunmasının suç delilleri arasında gösterilmesinden duyduğu kaygıyı da dile getirdi.
Raporda, insan hakları savunucularının karşı karşıya kaldığı en akut sorunun kendilerine karşı açılan ceza sorgulamaları olduğu, sivil toplumun susturulmasında savcıların önemli rol oynadığı belirtildi.
Kolluk güçlerinin de insan hakları savunucularına karşı fiziksel şiddet de dahil olmak üzere taciz ve sindirme davranışı içinde olduğuna ilişkin iddiaların olduğunun anlatıldığı raporda, sadece 2022’de 1143 insan hakları savunucusunun 105 farklı dava nedeniyle yargıç önüne çıkmak durumunda kaldığı kaydedildi.
Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin kadın ve LBGT haklarını zayıflattığını, bu alanda çalışan insan hakları savunucularının durumunu zorlaştırdığını belirten raporda, özellikle Mayıs 2023 seçimleri sürecinde kullanılan homofobik siyasi söylemin LGBT topluluklarının ulusal güvenlik tehdidi olarak algılanmasına neden olduğu anımsatıldı. Raporda, bu gruplara karşı giderek artan kötüleme, iftira ve damgalama girişimlerinin kaygıları artırdığını da kayda geçirildi.
‘Anayasal düzen zayıflıyor’
2020’de hazırladığı raporda, Türk hükümetine yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının sağlanması için çağrıda bulunduğunu, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nda yapısal değişiklik yapılması gerektiğini belirttiğini anımsatan Komiser, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM) de 2023’te yargı bağımsızlığı açısından Türk yetkililere adım atmaları uyarısında bulunduğunu kaydetti.
Türk mahkemelerinin AYM içtihatlarını uygulamama konusundaki dirençlerinden kaygı duyduğu, Türkiye’de kamu yetkililerinin Yüksek Mahkeme’ye dönük sözlü saldırılarının sorunu daha da derinleştirdiğini belirten raporda, bu kararların uygulanmamasının kamusal ve anayasal düzeni zayıflattığı değerlendirmesi yer aldı.
Raporda, 2020 raporunda bahsedilen gözlemler ve çağrıların bugün de geçerliliğini koruduğu saptaması yapılırken, şu görüşlere de yer verildi:
“Sonuç olarak, anlamlı bir değişim yaratmak için Türk yetkililerin sivil toplumla yapıcı bir şekilde etkileşime geçmesi; kısıtlayıcı yasaları gözden geçirip revize etmeleri; ifade özgürlüğünü kullandığı için hapsedilen insan hakları savunucuları, gazeteciler, aktivistler ve diğer kişileri serbest bırakmaları; Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına saygı gösterip uygulamaları ve yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını sağlamaları esastır.”
]]>Fransa-Malta vatandaşı 34 yaşındaki Camilleri’nin, 18 Ocak 2023’te Pelin Kaya’yı kasten öldürmekten tutuklu yargılandığı davanın karar duruşması, bu sabah Valetta Adliyesi’nde yapıldı. Duruşmaya, Kaya ailesi de katıldı.
AA muhabirinin, Kaya ailesine hukuki danışmanlık sağlayan firma yetkililerinden edindiği bilgiye göre, karar duruşmasında Hakim Consuelo Herrera, Pelin Kaya’yı aracıyla ezen Camilleri’yi suçlu bularak 40 yıl hapse mahkum etti.
Savcılık makamı, savunma tarafının suçunu geçen ay kabul ederek itiraf anlaşmasına gitmesi sebebiyle Camilleri için 37 yıl hapis cezası talep ederken Hakim Herrera’nın ise Malta hukukuna göre bu durumlarda verebileceği en üst ceza olan 40 yıl hapis cezasına çarptırdığı öğrenildi.
Bu arada, Times of Malta gazetesinin haberine göre, Hakim Herrera’nın, sanık Camilleri’nin şiddete meyilli bir kişiliği olduğunu; daha önceki mahkumiyetlerden de ders almadığını belirterek “Sadece mağdurun üzerine aracı sürüp onu öldürmekle kalmadı, daha sonra ona taş attı. Etraftaki diğer kişilere de saldırdı. Bu toplumda bu, kabul edilemez. Bu davranışın en ağır şekilde kınanması gerekiyor. Mağdur kaldırımda yürürken öldürülmüştür.” dedi.
Haberde, duruşma sırasında hakimin, Camilleri’ye müebbet hapis cezası verme isteği de aktarıldı.
Ayrıca 5 bin avro para cezasına çarptırılan Camilleri’nin, 20 bin avro tutarındaki mahkeme masraflarını da karşılayacağı kaydedildi.
Pelin Kaya’nın hayatını kaybetmesi
Malta’nın Gzira kentinde Testeferrata Caddesi’nde 18 Ocak 2023’te saat 01.00 sularında Jeremie Camilleri’nin kullandığı araç, bir restoranın önünde yürüyen Pelin Kaya’ya çarpmıştı.
Görgü tanıkları, Camilleri’nin, aracından inerek Kaya’ya taş attığını, yardım etmek isteyenlere de engel olduğunu aktarmıştı.
Malta polisi, saldırgan tavırlar sergileyen Camilleri’yi elektro şok tabancası yardımıyla gözaltına almıştı. Camilleri, çıkarıldığı mahkemede, “kasten öldürme” suçundan tutuklanmıştı.
Pelin Kaya’nın cenazesi 22 Ocak 2023’te İstanbul’da toprağa verilmişti.
Olay gününden bu yana tutuklu yargılanan ve suçunu hep inkar eden Jeremie Camilleri, bu yıl 5 Şubat’ta ifade değiştirerek Kaya’yı öldürdüğünü itiraf etmiş, hakkındaki tüm suçlamaları kabul etmişti. Bunun üzerine, savcılık ve savunma tarafı itiraf anlaşması üzerinde mutabık kalmış, Kaya ailesi de yargılamanın daha fazla uzamaması ve katilin bir an önce ceza alması için itiraz etmeyerek buna rıza göstermişti.
Pelin Kaya’nın ablası Derya Kaya, Instagram’dan bu konuya dair yaptığı paylaşımda, “Kaya ailesinin bu trajedinin kaybedeni olduğunu ve Pelin’in bir daha geri dönmeyeceğini, acının hiçbir zaman dinmeyeceğini bilmenizi isterim. Katilin en ağır cezayı hak ettiğini düşünsek de adaleti bir an evvel sağlamak adına, sürecin zor ve yorucu doğasını göz önünde bulundurarak daha hızlı bir şekilde sonuca varılması için savcılık ofisi tarafından yapılan görüşmelerde tarafımıza danışıldığını ve bu görüşmelerde yer aldığımızı, itiraf anlaşmasının şartları konusunda anlaştığımızı teyit edebiliriz.” ifadelerini kullanmıştı.
]]>Avusturya’nın başkenti Viyana’daki Birleşmiş Milletler (BM) Viyana Ofisi’nde UAEA Yönetim Kurlu Toplantısı düzenlendi.
Toplantı sonrasında Başkan Grossi, gazetecilerin sorularını yanıtladı.
AA muhabirinin, İsrail’in denetlenmeyen nükleer faaliyetleri ve kontrol dışı nükleer silahlarının Orta Doğu’daki durumu daha karmaşık hale getirip getirmeyeceğine ilişkin sorusunu yanıtlayan Grossi, bölgedeki gelişmelerden duyduğu kaygıyı dile getirerek, “nükleer silahların kullanımına ilişkin ciddiyetsiz konuşmaların kabul edilemez olduğunu” yineledi.
Grossi, İsrailli aşırı sağcı Miras Bakanı Amihai Eliyahu’nun Kasım 2023’de Gazze’ye yönelik nükleer silah kullanma tehdidinin bölgede domino etkisi yaptığını belirterek, bu tür konuşmaların sonlandırılması gerektiğini ifade etti.
“Ajans, bölgede Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın uygulanması için çabalıyor. Nükleer silahların kullanımına ilişkin ciddiyetsiz konuşmalar, diğer ülkelere de sıçradı.” ifadesini kullan Grossi, nükleer silahların uluslararası hukuka göre yasaklı olduğunu vurguladı.
İran’ın nükleer faaliyetleri
Grossi, İran’ın nükleer faaliyetlerine de değinerek, bu ülkede zenginleştirilmiş uranyum stokunda artışın devam ettiğini, Tahran yönetimin yaklaşık 3 yıldır Ek Protokol’ü uygulamadığını ve bu süre zarfında Ajans’ın da tamamlayıcı erişim sağlayamadığının altını çizdi.
İran’ın Kapsamlı Güvenlik Denetimi Anlaşması kapsamında Kod 3.1 adı verilen uygulamayı hayata geçirmesi gerektiğini ifade eden Grossi, İran’ın nükleer programının tamamen barışçıl olduğuna dair Ajansın güvence verebilecek bir konumda olması için bu durumun çözüme kavuşturulması gerektiğini söyledi.
Grossi, “İran’ın nükleer silah üretmeye yönelik teknik yeteneklerine ilişkin kamuoyuna yapılan açıklamalar, İran’ın güvenlik denetimine ilişkin beyanlarının doğruluğu ve eksiksizliği konusundaki endişelerimi daha da artırıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
İran’ın 4 Mart 2023’te UAEA ile yaptığı Ortak Mutabakatta alınan kararları uygulamayı durdurmasının ciddi oranda endişeye yol açtığını kaydeden Grossi, “Bu da İran’ın üzerinde anlaşmaya vardığımız şeye bağlı kaldığına dair şüpheleri artırıyor.” görüşünü paylaştı.
Grossi, İranlı yetkililerle görüşmek istediğini, Tahran’dan gelecek davet üzerine hareket edeceğini belirterek, söz konusu kaygıların ancak yapıcı ve anlamlı bir işbirliği ile çözülebileceğini, bu bağlamda İran’ı bir kez daha eksiksiz ve şeffaf bir şekilde işbirliği yapmaya çağırdı.
Zaporijya Nükleer Santrali
Ukrayna’daki Zaporijya Nükleer Santrali’ne ilişkin istikrarsız durumun sürdüğünü belirten Grossi, son haftalarda nükleer santral çevresinde çatışmaların arttığını ifade etti.
Grossi, olası bir nükleer kazanın yaşanmasını önlemek adına daha önce BM Genel Kurulu’nda açıkladığı 5 temel ilkeye tarafların dikkat ettiğini, ancak zaman zaman bu ilkelerin bazılarını riske atabilecek adımların da atıldığına dikkati çekti.
Ajans uzmanlarının burada nükleer güvenliğin sağlanması için çalışmalarını sürdürdüğünü, olası bir tehlike karşısında gereken önlemleri almaya çalıştığını kaydeden Grossi, ancak buradaki ekibin nükleer güvenliğine ilişkin yürüttüğü kontroller kapsamında santralin her noktasına erişim sağlayamadığını dile getirdi.
Grossi, Rus yetkililerin onayı doğrultusunda yarın Moskova’ya bir ziyaret gerçekleştireceğini, bu bağlamda Zaporijya Nükleer Santrali başta olmak üzere diğer nükleer güvenliğe ilişkin üst düzey görüşmeler yapacağını kaydetti.
]]>İsrail, Gazze Şeridi’ndeki Filistinlileri sözde “güvenli olduğu” iddiasıyla göçe zorladığı güneydeki Refah kentini de hedef almaya başladı.
Refah’a sığınan yüz binlerce Filistinli, uluslararası hukuku ve kararları hiçe sayan İsrail’in saldırılarının yol açtığı felaketin gölgesinde güvenli bir alan bulmaya çalışıyor.
Refah’taki çadır kamplarında yaşayan Filistinliler, bir taraftan her an üzerlerine bir bomba düşecek korkusuyla yaşarken, diğer taraftan da şiddetli soğuk ve kasvetli karanlık içinde acı çekiyor.
İsrail ordusunun daha önce “güvenli” olduğunu iddia ettiği ve yaklaşık 1,5 milyon kişinin sığındığı güneydeki Refah kenti, Gazze Şeridi’ndeki en yoğun nüfuslu bölgelerden biri olarak kabul ediliyor.
Yerinden edilen Gazzeliler, kış ve zorlu hava koşullarıyla başa çıkmak için ihtiyaç duydukları battaniye, kışlık kıyafet ve ısınma araçlarından yoksun. Halk, bitkin ve yorgun bedenlerini ısıtmak için umutsuz bir çabayla boş alanlarda yakılan ateşlerin etrafında toplanarak ısınmaya çalışıyor.
Yakılan ateşlerin etrafında ısınmaya çalışan aileler, bir yandan da birbirlerine manevi ve psikolojik destek sağlamaya çalışıyor.
Gazze’de “olmayan” güvenli ve sıcak bir yuva arayışı içinde olan siviller, gecelerini üzerlerinde uçan İsrail savaş uçaklarından ya da çevrede bekleyen tanklardan her an gelebilecek bir bomba korkusuyla geçiriyor.
İsrail’in tehditlerinin artmasıyla birlikte Refah’a kara saldırısı düzenleme olasılığına ilişkin endişeler artıyor.
“Havalar çok soğuk, kendimizi ve çocuklarımızı ısıtabilmek için ateş yakıyoruz”
AA muhabirine konuşan yerinden edilmiş Filistinli Nasır el-Hatib, Gazze’nin doğusundaki Şucaiye Mahallesinden 8 kişilik ailesiyle birlikte Refah’a geldiklerini belirterek, yanlarında ne kendilerini ne de küçük çocuklarını sıcak tutabilmek için kıyafet getiremediklerini söyledi.
“Koşullar zor ve trajik olduğu için evden hiçbir şey alamadık. Havalar çok soğuk, kendimizi ve çocuklarımızı ısıtabilmek için ateş yakıyoruz.” diyen Hatib, Gazze Şeridi’ndeki yüz binlerce yerinden edilmiş insan gibi kendilerinin de para ve yiyeceklerinin olmadığını ve yaşam mücadelesi verdiklerini belirtti.
Hatib, “Güvenli ve sıcak bir yuva arıyoruz. Ancak maalesef bu şartlarda bu mümkün görünmüyor. Gazze Şeridi’nde güvenli hiçbir yer kalmadı.” dedi.
“Umarız savaş biter ve evlerimize sağ salim döneriz”
Gazzeli Fayiz Hasaneyn de 6 kişilik ailesiyle Refah’a sığındığını belirterek, geldikleri yerde soğuktan korunmak için battaniye ya da kıyafetlerinin olmadığını dile getirdi.
Derme çatma bir çadırda kaldıklarını ve ısınabilmek için odun, karton ve benzeri şeyler yaktıklarını söyleyen Hasaneyn, “Umarız savaş biter ve evlerimize sağ salim döneriz. Savaş günleri bizi yordu ve henüz akıbetimizi bilmiyoruz.” dedi.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 13 bin 230’u çocuk, 8 bin 860’ı kadın olmak üzere 30 bin 534 Filistinli öldürüldü, 71 bin 920 kişi yaralandı.
Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
]]>Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Antalya Diplomasi Forumu toplantıları kapsamında yaptığı açıklamada, Gazze’ye Mısır üzerinden giden insani yardımlar için artık İsrail’in izninin beklenmemesi gerektiğini kaydetmiş ve ilgili ülkelerin tek taraflı adım atmaları önerisini gündeme getirmişti.
Son Türkiye ziyaretini Temmuz 2023’te gerçekleştiren Abbas, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın daveti üzerine Ankara’ya gidecek.
Ziyaretin gerçekleşeceğini ilk duyuran kişi Antalya Diplomasi Forumu toplantılarına katılan Filistin Dışişleri Bakanı Riyad Maliki oldu. Maliki, hafta sonu düzenlediği basın toplantısında, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Abbas’ın sürekli iletişimde olduklarını, Ankara’da yüz yüze görüşme fırsatı bulacaklarını söyledi. Filistinli bakan, görüşmelerde Türkiye’nin Filistin’e desteğinin ele alınacağını, özellikle Gazze’ye yapılan yardımlar konusunun ele alınacağını kaydetti.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da 3 Mart’ta Antalya Diplomasi Forumu’nun kapanış basın toplantısında Abbas’ın ziyaretini teyit etti ve görüşmelerde İsrail-Hamas savaşının seyrinin ele alınacağını söyledi.
Fidan, “Ayrıca Filistinliler arası diyalog konusunda da gelişmeleri Cumhurbaşkanı’mız birinci elden kendisinden duymak istiyor. Ayrıca Türkiye’nin tavsiye ve telkinlerini de iletme imkanı bulacaklar bu çerçevede” ifadeleriyle Ankara’da yapılacak görüşmelerin içeriğini de duyurmuş oldu.
Gündemde ateşkes ve insani yardım var
Bakanı Fidan aynı basın toplantısında, ateşkes konusunda genel bir anlayış bulunduğunu ve anlaşmaya yakın olunduğunu kaydetti ve asıl dikkat çekilmesi gereken durumun Gazze’de giderek kötüleşen insani koşullar olduğunu vurguladı.
Gazze’ye yardım konusunda uluslararası toplumun yerleşik uygulamaları bırakıp artık tek taraflı adım atması gerektiğini düşünen ülkeler olduğunu kaydeden Fidan, “Bizler de artık bu görüşleri destekliyoruz çünkü yani birilerinin iznini bekleyerek Gazze’ye yardım ulaştırmak, artık 2 milyondan fazla insanın yavaş ve sessiz ölümüne ortak olmak manasına geliyor” dedi.
Yardımlar İsrail’in onayı olmadan Gazze’ye geçmiyor
İsrail ve Mısır arasında yıllardır geçerli olan uygulamaya göre, Mısır’ın Refah Sınır Kapısı’nı kullanan insani yardım kamyonları İsrail’e geçiyorlar ve Kerem Şalom Sınır Kapısı’nda denetlendikten sonra Gazze’ye gönderiliyorlar. Denetleme işleminin vakit alması, İsrail’in onay vermediği insani yardım maddelerinin geri gönderilmesi gibi uygulamaların, gıda ve ilaç gibi temel ihtiyaçların Filistin halkına ulaşmasında kesintilere neden olduğu değerlendirmeleri yapılıyor.
Filistin’e insani yardımlarını artıran ülkeler arasında olan Türkiye, son aylarda başta Mısır ve diğer önde gelen Arap ülkeleriyle yaptığı temaslarda İsrail’in izninin artık aranmaması gerektiğini, bu konudaki uygulamanın değiştirilmesi çağrısında bulunuyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen ay Kahire’ye yaptığı ziyaret sırasında konuyu Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi ile görüştüğü biliniyor. Mısır yönetiminin ilk başta öneriye mesafeli olduğu ancak İsrail’in saldırıları sonucunda insani durumun giderek çok daha kötüleşmesi üzerine pozisyonunu esnettiği kaydediliyor.
Bunun en önemli sinyallerinden biri Mısır’ın, İsrail’in Gazze’nin güneyinde sivillerin sığındığı tek kent olan Rafah kentine saldırması durumunda Camp David’de imzalanan barış anlaşmalarından çekileceği tehdidinde bulunmuş olması olarak değerlendiriliyor.
Ancak Mısır’ın henüz insani yardımlar konusunda “tek taraflı” bir süreç başlatma noktasında olmadığı, özellikle ateşkes müzakerelerinin yoğunlaştığı bir dönemde böyle bir adımı atmayı değerlendirmeyeceği kaydediliyor.
Antalya Diplomasi Forumu’nda neler konuşuldu?
Gazze konusu, bu yıl 3. sü yapılan Antalya Diplomasi Forumu’nun öncelikli konuları arasında yer aldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Fidan, açılış konuşmalarında İsrail’in saldırılarını sert dille eleştirirken, Batı dünyasının büyük çoğunluğunu da çifte standart uyguladıkları için kınadılar. Erdoğan, Gazze’de yaşananların mevcut uluslararası sistemin tamamen çöktüğünün bir göstergesi olduğunu belirtti ve daha adil bir sistemin mutlaka kurulması gerektiği mesajını yineledi.
Dışişleri Bakanı Fidan ise Gazze’deki durumu özel olarak işleyen ve Filistin Dışişleri Bakanı Maliki ile Mısır Dışişleri Bakanı Semih Şükri’nin konuşmacı olarak yer aldığı bir panele de katıldı. Temas Grubu ülkelerinden Suudi Arabistan ve Katar ise Antalya Diplomasi Forumu’na dışişleri bakanı düzeyinde katılmadı.
Fidan, forumun kapanış basın toplantısında, Antalya’da küresel sistemin adaletsizliğine ve dengesizliğine karşı oluşmakta olan uzlaşının ele alındığını belirtirken, “Bazı uluslararası aktörlerin farklı meselelerdeki çifte standartlı ve uluslararası hukuku hiçe sayan yaklaşımları, forum esnasında panelistlerce adeta ifşa edildi” dedi.
Antalya Diplomasi Forumu toplantılarına Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinden üst düzey katılım olmaması dikkat çekti. Buna karşın bu yıl da Afrika ülkelerinden yoğun bir katılım gözlendi. Toplantıya cumhurbaşkanı ve hükümet başkanı düzeyinde katılım gösteren 19 ülke çoğunlukla Afrika ve Balkan ülkeleri oldu.
]]>Güneydoğu Asya ülkesi Bangladeş’in Cox’s Bazar kentinde ocak ayında Kutupalong Mülteci Kampı’nda çıkan yangında evlerini kaybeden Arakanlı Müslümanlar (Rohingyalar) için Türkiye harekete geçti. Yangın sonrası 490 barınağın yapımını üstlenen Türkiye Diyanet Vakfı, bugün itibariyle 350 aileye inşaatları tamamlanan barınakları teslim etti. Kalan barınakların gelecek iki hafta içerisinde ailelere teslim edilmesi hedeflenirken, yangın nedeniyle kullanılamaz hale gelen TDV Camisi ise tekrar inşa ediliyor.
“Rohingyalı kardeşlerimizi evleriyle tekrar buluşturacağız”
TDV Bangladeş Koordinatörü Oğuzhan Adsız yaptığı açıklamada, mülteci kampındaki yapıların yeniden inşaatı için hız kesmeden çalıştıklarını ifade etti. Bangladeş Afet Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler (BM) ile koordinasyonlu bir şekilde çalıştıklarını belirten Adsız, “490 tane barınağı vakıf olarak biz yapacağız. Bağışta bulunan bağışçılarımızın emanetlerini buradaki kardeşlerimiz için kullanmaya devam ediyoruz. Şu an barınak çalışmalarımız devam ediyor. İnşallah Ramazan ayı öncesinde çalışmalarımızı tamamlayarak evleri yanan Rohingyalı kardeşlerimizi evleriyle tekrar buluşturacağız” dedi.
Barınakların 15 metrekareden oluştuğunu söyleyen Adsız, “Bu ölçüler bize Bangladeş Afet Bakanlığı tarafından verilen ölçü. Barınak yaparken bu ölçülere uyarak inşa ediyoruz. Aynı zamanda bu barınaklarımızın yanında yanan bir camimiz de vardı. Onun da inşasını Ramazan ayı öncesinde tamamlayarak ilk teravihe yetiştireceğiz. Buradaki kardeşlerimizi ibadetlerini Ramazan ayı boyunca diğer camilerimizde olduğu gibi yapmaya devam edecekler” diye konuştu.
“Dünya Rohingyalı Müslümanlar için elinden gelen gayreti gösteriyor”
Şu an itibariyle 350 aileye barınakların teslim edildiğini kaydeden TDV Bangladeş Koordinatörü Adsız, “Bir buçuk hafta içinde barınaklarımızın hepsini tamamlayacağız. Zaten bu barınakları inşa eden Rohingya toplumu. Çünkü el işçiliği burada çok gelişmiş, özellikle bambudan çok fazla çeşitli ürün çıkartabiliyorlar. Yaşam alanları Myanmar’da yaşanan zulüm öncesinde de aşağı yukarı bu şekildeydi. Tek fark burada hayatta kalma korkuları yok. Daha güvenli bir ortam var. Kampta polisler ve askerler var. Başta Türkiye olmak üzere tüm dünya Rohingyalı Müslümanlar için elinden gelen gayreti gösteriyor. Bizde 2017’de kriz başladığı andan itibaren beslenmeden barınmaya, eğitimden sağlığa ve meslek edindirmeye kadar pek çok projeyi hayata geçirdik” şeklinde konuştu
“Yemek bulmakta zorlanıyoruz”
Rohingya mülteci kampında yaşayan medrese hocası ise yaptığı konuşmada, “Çok zor durumlar yaşadık ve buraya geldik. Çok zor şartlarda yaşıyoruz, çocukların eğitiminde zorlanıyoruz. Yemek bulmakta zorlanıyoruz. Yemek veriliyor ama sadece hayatımızı devam ettirebilecek kadar” ifadesini kullandı.
Daha iyi şartlarda yaşamak istediklerini dile getiren medrese hocası, “Yangın yaşandığında ben medresede eğitim veriyordum. Çocuklarım buradaydı ve yangını duyar duymaz buraya geldim. Çocuklarımı kurtardım, her şeyimiz yandı, hiçbir şeyimiz kalmadı. Evimiz yapıldığı için çok teşekkür ederiz” dedi.
Binlerce Müslüman evsiz
Bangladeş’in Cox’s Bazar şehrinde Arakanlı Müslümanların yaşadığı Kutupalong Mülteci Kampı’nda 6 Ocak’ta çıkan yangında bin 200 yerleşim yeri hasar görmüş ya da tamamen yanmıştı. Yaklaşık 7 bin Arakanlı Müslüman ise evsiz kalmıştı. – DAKKA
]]>ABD’likimya profesörü Michelle Francl’in yazdığı kitapta, biraz tuz eklemenin çayı daha iyi hale getirebileceği yönündeki önerisi
Hatta İngiltere’deki ABD Büyükelçiliği, sosyal medya hesabından bir açıklama bile yayımladı. Açıklamada, “İngiltere’nin güzel halkının yüreği ferah olsun; çaya tuz atmak gibi akla hayale sığmayacak bir düşünce resmi ABD politikası değildir. Hiçbir zaman da olmayacaktır” ifadelerine yer verildi.
Bu tartışmayla ilgili birçok esprili haber yayımlandı.
Serious Eats yazarları ve editörleri tat testi bile yaptı ve en nihayetinde de “Steeped: The Chemistry of Tea” kitabının yazarı kimyager Francl’ın haklı olduğu sonucuna vardılar.
Onlara göre de demliğe az miktarda tuz eklemek gerçekten de çayın acılığının bir kısmını gideriyordu.
Peki çay ve onu doğru şekilde demlemek İngiltere’de neden bu kadar çok insan için önemli?
Çayın İngiltere’deki tarihi incelendiğinde, çay yapma yöntemlerinin pek de tekdüze olmadığını görmek mümkün.
Çay 17. yüzyılda İngiltere’ye ilk getirildiğinde sütsüz içiliyordu; örneğin İngiliz yazar Samuel Pepys Eylül 1660’ta bir Salı günü ilk kez içtiği çayı sütsüz betimliyor.
Şekerse daha yaygın bir şekilde çaya katılıyordu.
İngiliz çay kültüründe alışkanlık haline gelen süt ilavesi çok daha sonra geldi.
Vergiler düşürüldü
“Scoff: Britanya’da Yemek ve Sınıfın Tarihi” isimli kitabın yazarı tarihçi Pen Vogler’e göre insanlar çay demlemenin çeşitli yollarını aradı.
Vogler, hükümet politikalarının da çayın birçok İngiliz için günlük bir ihtiyaç olarak yerleşmesine yardımcı olduğunu söylüyor.
18. yüzyılda çayın vergilendirilme biçiminde önemli değişikliklere gidildi ve çay bir lüks olmaktan çıkıp herkesin alabileceği bir şey haline geldi.
Vogler, “The East India Company (EIC) [İngiltere’nin Hindistan’daki sömürge aracı olan “Doğu Hindistan Şirketi”] hükümete o kadar bağlıydı ki, 2008 krizindeki bankalar gibi, batmak için çok büyüktü. Temelde çay ticareti yapıyordu” diyor.
EIC’nin o zamanki direktörü ve ünlü İngiliz çay markası Twining’s’in kurucusu Richard Twining, Çin çayına daha fazla talep yaratılması için dönemin başbakanı William Pitt’e başvurdu ve hükümet çay üzerindeki vergileri yüzde 119’dan yüzde 12,5’e düşürdü.
Böylece her sınıftan ve gelir düzeyinden insanlar arasında çay içmek mümkün hale geldi.
Bu durum, sonunda Britanya adalarının çok ötesinde etkilere neden oldu.
Ekonomist Francisca Antman’a göre, 18. yüzyılın sonlarında İngiltere’de o kadar çok çay içiliyordu ki, bu durum ortalama yaşam süresini kayda değer ölçüde uzatmış olabilir; çünkü suyun kaynatılması bakterileri öldürür.
İngilizler Hindistan’a hükmettiğinde, Çin çay bitkileri İskoç bir botanikçi tarafından çalındı, daha sonra da bitkilerin orada da yetişebildiği görüldü. Böylece mahsulü denetleyenler İngiliz sömürgecileri oldu.
Vogler, “Çay, İngilizlere özgü bir şey olarak görülmeye başlandı” diyor.
Dahası, Londra Queen Mary Üniversitesi’nde 18. yüzyıl çalışmaları profesörü ve “Çay İmparatorluğu: Dünyayı Fetheden Asya Yaprağı” kitabının ortak yazarı Markman Ellis, uluslararası alanda satılan çayın neredeyse tamamının dünyanın geri kalanına giderken Londra’dan geçtiğini söylüyor.
Çin ve Hindistan’da pek çok insan yakınlarda yetişen çayı içiyordu. Geri kalanlar içinse çay Londra üzerinden gidiyordu.
Bu gerçeklerden hareketle, çayın özünde “İngiliz” olduğuna dair yaygın bir inanış doğdu.
Adı ne olursa olsun İngiliz çayının (English Breakfast Tea) İngiltere’den binlerce kilometre uzakta yetiştirildiğini öğrenmek bugün basit birkaç Google aramasıyla çok kolay olsa da, bu inanış bugün bile değişmedi.
Ulusal efsane yaratma süreci
Tüm bölgesel ve sınıfsal farklılıklarıyla birlikte, İngiliz çay yapma yöntemleri, dünyanın geri kalanının çayı nasıl demlediğini düşündüğümüzde, oldukça küçük bir örnek olarak kalıyor.
Örneğin Çin’in kendine özgü epiküryen ve proleter çay demleme yöntemleri var. Hint alt kıtasındaki insanlar masala çayını bambaşka bir şekilde demliyor.
Gıda tarihçisi Helen Saberi’nin “Çay: Küresel Bir Tarih” kitabının açılış cümlelerinde, “Çinliler onu küçük fincanlardan yudumlar, Japonlar çırpar. Amerika’da buzlu servis ederler. Tibetliler tereyağı koyar. Ruslar limonla servis eder. Kuzey Afrika’da nane eklenir. Afganlar kakule ile tatlandırır” diyor.
Dünyanın dört bir yanında geçerli çay demleme tariflerinin listesi uzayıp gidiyor.
Ancak İngiltere’deki pek çok kişi için çay bir şekilde hala “ülkeye has” bir şey olarak duruyor.
Londra Queen Mary Üniversitesi’nde öğretim görevlisi ve “Ellis’s Empire of Tea” kitabının yazarlarından biri olan Richard Coulton, “İngilizler çay içerek ulusal bir efsane yaratma sürecine girdiler” diyor:
“Bence bugün İngilizler ideal bir fincan çay konusunda heyecanlanıyorlarsa, bunun bir nedeni, küresel hakimiyet deneyimlerine yönelik gizli bir kültürel özlem olabilir. Ya da bunun en azından bu şanlı geçmişin hikayelerine duyulan nostalji olduğuna inanıyorum.”
İngiltere’de insanlar çay hakkında konuşmayı seviyor çünkü çay her yerde.
Vogler bunu, “Çay günlük rutinimizi işaret ediyor. Nasıl her gün işe gidip geliyorsak, çay da günlük ritminizin gerçekten önemli bir parçası” sözleriyle açıklıyor ve şöyle devam ediyor:
“Tüm tarihi nedenlerden dolayı çayla aşırı özdeşleşiyoruz. Bunu tam bir çay fanatiği olarak söylüyorum. Çayı seviyorum.”
]]>Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu, Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Forumu 2024’te moderatörlüğünü ABD Barış Enstitüsü Başkanı Lise Grande’nin üstlendiği panele Uganda Dışişleri Bakanı Jeje Odongo, Slovenya Avrupa ve Dışişleri Bakanlığı Devlet Sekreteri Marko Stucin, BM Lübnan Özel Koordinatörü Joanna Wronecka, Kapsamlı Nükleer Denemelerin Yasaklanması Anlaşması Örgütü (CTBTO) Genel Sekreteri Dr. Robert Floyd ile BM Genel Sekreteri’nin Uluslararası Cenevre Görüşmeleri (UCG) Özel Temsilcisi Ayşe Cihan Sultanoğlu katıldı.
Panelde konuşan Uganda Dışişleri Bakanı Odongo, BM Genel Sekreteri’nin temmuzda tüm dünyada küresel bir barışın oluşturulabilmesi için ne yapılması gerektiğiyle alakalı kendi şahsi görüşlerini paylaştığını belirtti.
“1,4 milyarlık Afrika, BM Güvenlik Konseyinde temsil edilmiyor”
Barış İçin Yeni Gündem belgesindeki temel prensiplerin, özellikle barış ve güvenliği sağlamak açısından BM’nin görev tanımı içinde geçtiğine dikkati çeken Odongo, BM Güvenlik Konseyinin (BMGK) özellikle de karar alma noktasında bazı zorluklarla karşılaştığını anımsattı.
Bakan Odongo, “Kısmen bunun sebebi, buradaki rakipler ve bazı tarihi adaletsizliklerin gerçekleşmiş olması, örnek olarak BMGK’de 240 milyon insan, 2 kişi tarafından temsil ediliyor. 1,4 milyar nüfuslu Afrika ise hiç kimse tarafından temsil edilmiyor. Bu, zaten kendi içerisinde karar alınması gereken bir nokta.” ifadelerini kullandı.
Güvenlik sorunlarının devam ettiğini ve süreceğini kaydeden Uganda Dışişleri Bakanı, Afrika kıtasındaki tecrübelerine dayanarak bu tür krizlerle başa çıkmak için öncelikle ulusal yetkililere, bölgesel ve alt bölgesel kurumlara yetki vermek ve uzmanları devreye sokmak gerektiğini söyledi.
Odongo, ihtilaf ve savaşların nihai olarak diyalog ve sebeplerin ortadan kaldırılmasıyla çözüleceğini belirterek, bu tür krizlerle karşı karşıya kalan Afrika kıtası olarak tüm dünyayla deneyimlerini paylaşmaya hazır bulunduklarını ifade etti.
Küresel barışın mümkün bir “ütopya” olduğunu söyleyen Odongo, bunun için insanların bir olmaları, bağ kurarak “ütopya” dedikleri noktaya hareket etmeleri gerektiği görüşünü paylaştı.
“Dünya değişiyor, BM değişmiyor”
Slovenya Avrupa ve Dışişleri Bakanlığı Devlet Sekreteri Stucin, ADF’nin kendi içinde barışa büyük katkıda bulunan bir süreç olduğunun altını çizdi.
“Birbirimizle, birçok paydaşla bir araya gelmek, birçok farklı konuda konuşmak, dünyanın farklı yerlerinde olup bitenlerden haberdar olmak çok önemli ve aslında tüm dünyada kalıcı barışı sağlamak bundan geçiyor.” diyen Stucin, Uganda Dışişleri Bakanı ile BMGK konusunda hemfikir olduğunu dile getirdi.
Stucin, şunları söyledi:
“BM Güvenlik Konseyinde bir reforma ihtiyaç var. Daha önce de söylenmişti bu. Dünya değişiyor ama BM değişmiyor ve son geçen yılda 56 tane ihtilaf sivillerin ölümüne sebep oldu. Bu, aslında son yüzyıldır en yüksek rakam.
Biz, şuna şahit oluyoruz, burada bir paradigma değişimi var ve barışa doğru değil ihtilafa, savaşa doğru bir paradigma değişimi var. Bunu tamamıyla tersine çevirmemiz gerekiyor. BM reformu da aslında yapılması gereken en kilit reformlardan biri.”
Bu paradigmanın herkesin kazançlı çıkacağı duruma çevrilmesi gerektiğini belirten Stucin, barış için gerçekten çalışılması, barışı oluşturacak farklı faktörler üzerinde çalışılarak uluslararası toplumun birleştirilmesi gerektiğini vurguladı.
Stucin, Uluslararası Ceza Mahkemesinin yıllık bütçesinin 180 milyon avro olduğuna, bunun Slovenya Tarım Bakanlığının bütçesinin üçte birine tekabül ettiğine dikkati çekerek, “Uluslararası hukuk, insan hakları hukuku, suç hukukunu savunmak istiyorsanız bunun için bir şeyler yapmanız gerekiyor. Şu anki kurumlar yeterli değil kurumlar mevcut ama yeterince kaynağa sahip değiller etkili şekilde harekete geçebilmeleri için.” değerlendirmesinde bulundu.
Moderatör Grande’nin, Ukrayna savaşını ve Gazze’deki insanlık trajedisini hatırlatarak, “BM Güvenlik Konseyi, neden işini daha iyi yapamıyor, burada neler oluyor?” sorusuna Stucin, çok taraflılıkla ilgili bir kriz yaşandığı cevabını verdi.
Stucin, BMGK içinde iş yapılmaya çalışıldığını ancak başarısızlıkla sonuçlandığını belirterek, “Şu an karşı karşıya olduğumuz şey, Ukrayna’da olsun, Gazze’de olsun, medeni dünyanın hareket etmemesi, inanılır gibi değil ama hareket etmiyoruz.” dedi.
Ana sorunun BM sisteminin reforme edilmemesi olduğuna dikkati çeken Stucin, “Bu sistem yaklaşık 70 yıl öncesinde o dönemki şartlara göre yapıldı. Şimdi farklı durumlar var ve eski bir sistemle, bununla başa çıkmaya çalışıyoruz.” ifadelerini kullandı.
“Diplomaside yeni fikirlere ihtiyaç var”
BM Lübnan Özel Koordinatörü Wronecka da her gün BM’nin somut katma değerini sorguladığını ifade etti.
Lübnan özelinde kurumsal reformlar sonrası somut olarak uluslararası toplulukların özellikle parlamento seçimleri esnasında bu ülkeyi nasıl desteklediğini gördüklerini anlatan Wronecka, bölgesel kurum ve kuruluşlarla işbirliğinin çok önemli olduğunun altını çizdi.
Wronecka, Lübnan’ın bu seçimlerde ortaya çıkan parlamentoyla son iki yıldır yoluna devam ettiğine dikkati çekerek, güneyindeki İsrail ile deniz sınırları konusunun ekonomik teşvikle ve kazan-kazan senaryosuyla çözümünün mümkün olduğunu anlattı.
“Diplomaside yeni fikirlere ihtiyacımız var.” diyen Wronecka, Lübnan’da inovatif yaklaşımın söz konusu olduğunu dile getirdi.
Wronecka, çatışmaların, savaşların önlenmesi ve güven teşkil edilmesinin küresel barışın mümkün olduğuna inanmakla başlayacağına dikkati çekti.
“Nükleer bombaların kapasitesi aşırı arttı”
Kapsamlı Nükleer Denemelerin Yasaklanması Anlaşması Örgütü (CTBTO) Genel Sekreteri Dr. Floyd da Barış için Yeni Gündem belgesinin ilk maddesinin nükleer silahların eliminasyonundan söz ettiğini belirterek, ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye bıraktığı iki bombanın yüz binlerce kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olduğunun altını çizdi.
“Tek başına bu örnek bile nükleer silahların neden yok edilmesi gerektiğini gerekçelendiriyor.” diyen Floyd, o bombaların bugün üretilebilecek nükleer silahlara göre gerçekten “minicik” olduğunu söyledi.
Floyd, Hiroşima’daki bombanın 15 bin ton TNT’lik patlamaya eş değer olduğunu, o zamandan beri gerçekleştirilen nükleer testlerin 15 milyon ton TNT’ye eş değer bombaların yapılabileceğini gösterdiğine dikkati çekerek, şu yorumu yaptı:
“Neden kullanılması gerektiğine dair bir gerekçe yok ama neden kullanılmaması gerektiğini bu şekilde görebiliriz. Her ne mantık kullanılırsa kullanılsın, sayılar ortada.”
Dinleyicilerin “Gündemde ne eksik?” sorusu üzerine Floyd, “bazı şeyleri eyleme dökmek ve tüm dünyanın buna katılımının sağlanması gerektiği” cevabını verdi.
Floyd, bazı uluslar için barışın kökten gelen, elzem, asli bir gereklilik olduğunu vurgulayarak, barış çabalarının iki katına çıkarılması, her halka uyabilecek bir yapının kurulması gerektiğini ifade etti.
“BM, İkinci Dünya Savaşı’nın külleri üzerine inşa edildi”
BM Genel Sekreteri’nin Uluslararası Cenevre Görüşmeleri (UCG) Özel Temsilcisi Ayşe Cihan Sultanoğlu da 40 yıldır BM’de görev almasına rağmen şu andakinden daha fazla “güçlü bir cepheye” ihtiyaç bulunduğunu düşünmediğini söyledi.
Sultanoğlu, BM’nin İkinci Dünya Savaşı’nın külleri üzerine inşa edildiğini anımsatarak, “Şu anda gözlemlediğimiz şey şu ki maalesef inşa ettiğimiz ve üzerinde çalıştığımız her şeyin çöküşü demek istemiyorum ama bence çok yakındayız. Ben kalkıp da felaket tellallığı yapmak istemem ama Guterres’in de söylediği gibi, ‘Bu, gerçekten mükemmel bir fırtınanın başlangıcı.'” ifadelerini kullandı.
Geçen 10 yılda insani yardıma büyük paralar harcandığını ancak 2020’de sadece global askeri harcamaların 2 trilyon dolara eriştiğine dikkati çeken Sultanoğlu, barıştan ziyade savaş kaynaklarının beslendiğini vurguladı.
Sultanoğlu, eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan zamanında, 32 yıl önce 1992’de de bir kalkınma gündeminin olduğunu dile getirerek, Berlin Duvarı yıkıldıktan, Sovyetler dağıldıktan sonra Soğuk Savaş’ın bitimiyle çok büyük bir ümit olduğunu ancak şu an tamamen farklı bir dünyadan söz edildiğini söyledi.
Küresel barıştan başka alternatifin olmadığının altını çizen Sultanoğlu, daha fazla güven inşa edecek mekanizmalara ihtiyaç bulunduğunu, sadece BM’nin değil tüm uluslararası sistemin reforme edilmesi gerektiğini savundu.
Ayşe Cihan Sultanoğlu, en azından veto haklarını kullandıkları zaman BMGK üyelerinden daha fazla hesap verilebilirlik istenebileceğini sözlerine ekledi.
]]>ABD, GAZZE’YE 38 BİN ÖĞÜNLÜK GIDA YARDIMI ATTI
ABD Merkez Komutanlığından (CENTCOM) yapılan açıklamada, ABD ordusuna ait 3 adet C-130 kargo uçağının Gazze’ye bugün havadan insani yardım ulaştırdığı belirtildi. Gazze saati ile 15.00-17.00’de Ürdün Kraliyet Hava Kuvvetleri ile ortak olarak gerçekleştirilen insani yardım operasyonunda ABD’nin Gazze’nin kıyı şeridine havadan bıraktığı paletlerin yaklaşık 38 bin öğünlük gıda içerdiği kaydedildi.
Açıklamada, “Bu hava yardımları, yardım akışının kara koridorları ve rotaları yoluyla genişletilmesi de dahil olmak üzere Gazze’ye daha fazla yardım ulaştırmaya yönelik sürekli çabaların bir parçasıdır.” ifadesi paylaşıldı.

İSRAİL’İN KARA YARDIMLARINA İZİN VERMEMESİ ÜZERİNE YARDIMLAR HAVADAN ATILIYOR
Birleşmiş Milletler (BM) yetkilileri, Gazze’deki 2,3 milyon insanın en az dörtte birinin şiddetli açlıkla karşı karşıya bulunduğunu, havadan atılan yardımların yardım dağıtımında etkili bir yöntem olmadığını, ancak son çare olarak başvurulabilecek bir önlem olduğunu belirtiyor.
İsrail’in karadan insani yardımların Gazze’ye girişine izin vermemesinden dolayı Ürdün ve Mısır da daha önce Gazze’ye havadan insani yardım ulaştırmaya çalışmıştı.
Öte yandan, İsrail ordusunun, 29 Şubat’ta Gazze kentinde insani yardım bekleyen Filistinlilere yönelik saldırısında 116 kişi hayatını kaybetmiş, 760’dan fazla kişi de yaralanmıştı.
Gazze’deki hükümet, İsrail’in insanı yardım bekleyenlere yönelik saldırısının “kasıtlı ve planlı” olduğunu vurgulamış ve “İşgal ordusu bu kişilerin, bölgeye insani yardım almak için geldiklerini biliyordu ancak onları soğukkanlılıkla öldürdü.” ifadelerini kullanmıştı.

ABD BİR YANDAN İSRAİL’E SİLAH GÖNDERİYOR
Öte yandan ABD ordusu, İsrail’in Gazze’deki katliamına desteğini sürdürüyor. ABD, 7 Ekim’den bu yana İsrail’e binlerce ton askeri teçhizat sağladı, savaş gemileri gönderdi ve istihbarat desteği verdi. İsrail, 7 Ekim’den bu yana ABD’den, silah ve mühimmat ile üst düzey komutanların danışmanlığına kadar birçok alanda destek aldı.

ABD’NİN İSRAİL’E SAĞLADIĞI SİLAH VE MÜHİMMAT DESTEKLERİ
ABD, İsrail’in Gazze’ye saldırılarının başlamasından bu yana İsrail’e mühimmat, araç, silah, koruyucu ekipman ve tıbbi malzeme dahil olmak üzere binlerce askeri malzeme sağladı.
ABD, Aralık 2023 itibarıyla İsrail’e 230 kargo uçağı, silah ve askeri teçhizat yüklü 20 gemi gönderdi.
Wall Street Journal’ın (WSJ), Aralık 2023’teki haberinde, ABD tarafından İsrail’e gönderilen mühimmatın 5 bin 400’den fazla MK84 savaş başlığı bombası ve 5 binden fazla MK82 güdümsüz bombadan oluştuğu belirtildi.

Haberde ayrıca, 1000 civarında GBU-39 küçük çaplı bomba ve yaklaşık 3 bin müşterek doğrudan taarruz mühimmatının (JDAM) bulunduğu kaydedildi.
WSJ’a göre, yaklaşık 15 bin bomba ve 57 bin top mermisinin bulunduğu silah sevkiyatı, İsrail’e C-17 tipi askeri kargo uçaklarıyla gönderildi.

ON MİLYONLARCA DOLAR DEĞERİNDE BOMBA VE MÜHİMMAT DAHA GÖNDERECEKLER
İsrail’in yaklaşık 2,3 milyon Filistinlinin yaşadığı Gazze’deki katliamı devam ederken, ABD yönetiminin de Tel Aviv’e silah desteği sürüyor. The Wall Street Journal (WSJ) Gazetesi, Biden yönetiminin İsrail’e silah göndermeyi planladığını yazdı. ABD’li yetkililere dayandırılan haberde, İsrail’e gönderilecek silah teslimatının her birinden yaklaşık bin adet olmak üzere MK-82 türü bomba, KMU-572 saldırı mühimmatı ve FMU-139 bomba fitillerini içerdiği kaydedildi.
]]>İntiharı teşvik eden bir internet sitesinde reklamını yapan Leonid Zakutenko, alıcı rolündeki bir muhabire İngiltere’ye haftada beş koli gönderdiğini söyledi.
BBC, Zakutenko’nun Kiev’deki evine kadar izini sürdü ve iddiaları yüz yüze kendisine yöneltti.
Zakutenko ölümcül kimyasalı sattığını reddetti.
BBC, bu ölümcül kimyasalın adını vermeyi doğru bulmuyor.
Ancak yapılan araştırma, bu maddeyi yıllardır tedarik ettiğini ortaya çıkardı.
Söz konusu kimyasal, İngiltere’de meşru bir amaç için kullanan şirketlere yasal olarak satılabiliyor.
Tedarikçiler, maddenin ne için kullanılacağına dair temel kontrolleri yapmadan müşterilere satış yapamıyor.
Kimyasal, küçük dozlarda bile yutulması halinde ölümcül olabiliyor.
Geçen yıl Londra’da ölen 54 yaşındaki ikiz kız kardeşler Linda ve Sarah, kimyasalı, bilinen bir intihar forumunda Ukraynalı satıcıdan temin etmişti.
Kardeşlerin ailesi, Zakutenko için “aşağılık ve kötü bir insan” ifadesini kullandı.
Kız kardeşleri Helen Kite göre Linda, “birkaç pound karşılığında ‘ölüm kitine’ kolayca” erişebilmişti.
Kite, kız kardeşlerinin ve diğer pek çok kişinin kimyasala erişimini engellemek için yetkililerin harekete geçmemesinin “ulusal bir utanç” olduğunu söyledi.
Zakutenko’nun sattığı kimyasal madde Linda’nın kullandığı forumda açıkça tartışılıyor ve üyeler birbirlerine bu maddenin nasıl satın alınacağı ve kullanılacağı konusunda tavsiyelerde bulunuyor.
Londra Queen Mary Üniversitesi’nde farmakoloji uzmanı Profesör Amrita Ahluwalia’ya göre kimyasal, 2019’dan bu yana İngiltere’de 130’dan fazla ölümle bağlantılı olabilir.
Ahluwalia, patologlardan ve polisten kendisine gönderilen, hayatını kaybetmiş kişilerden alınan kan ve diğer örnekleri analiz etti.
187 testin %71’inde bu kimyasalın yüksek oranda bulunduğunu tespit etti; bu da en az 133 kişinin bu kimyasalın yutulması sonucu ölmüş olabileceğini gösteriyor.
Ahluwalia’ya göre “ne için kullanıldığı göz önünde bulundurulduğunda, sorunların tam olarak araştırılması, kullanımının amacına uygun olması için düzenleme yapılması” gerekiyor.
Cinayet suçlamaları
Geçen yıl tutuklanan ve şu anda 14 cinayet suçlamasıyla karşı karşıya olan Kanadalı Kenneth Law da aynı maddeyi tedarik ediyordu.
Law’un kimyasal maddeyi dünya çapında 40 ülkedeki alıcılara 1.200’den fazla kez sattığı ve İngiltere’de en az 93 ölümle bağlantılı olduğu düşünülüyor.
BBC araştırması Zakutenko’nun aynı kimyasalı en az Kasım 2020’den beri sattığını ortaya çıkardı.
Hatta Law ile aynı intihar forumunda kısa bir süre kendi reklamını yapmıştı.
Forumun kullanıcıları mesaj yoluyla Zakutenko’nun iletişim bilgilerini iletti.
Ukrayna’nın başkenti Kiev’de bir sitedeki küçük bir dairede yaşıyordu.
Paketlerini gönderdiği postanenin önünde ona iddialarımızı yöneltip hayatlarına son vermek isteyen insanlara neden zehirli bir kimyasal gönderdiğini sorduk.
Bunun “yalan” olduğunu söyleyip uzaklaşmaya çalıştı.
O gün sipariş verdiğimizden kolilerden en az birinin kimyasal madde içerdiğini biliyoruz.
Ölenlerin ailelerine ne söyleyeceğini sorduğumuzda, “Neden bahsettiğinizi bilmiyorum” dedi.
David Parfett’in 22 yaşındaki oğlu Tom da aynı kimyasalı Kenneth Law’dan satın almış ve Ekim 2021’de yaşamına bununla son vermişti.
Parfett şimdi intihar forumunun kapatılması ve Zakutenko gibi satıcıların durdurulması için kampanya yürütüyor.
İngiliz yetkililer, en az Eylül 2020’den beri bu kimyasaldan ve çevrimiçi ticaretten haberdar.
O tarihten bu yana İngiltere’deki adli tabipler en az beş kez farklı devlet dairelerine yazı yazarak kimyasal madde ve intihar forumu hakkında harekete geçilmesini tavsiye etti.
Parfett, Aralık 2023’te Zakutenko’dan bir sevkiyat satın aldı; yetkililerin paketi durdurup durdurmayacağını görmek için sistemi test etmek istiyordu.
Siparişi verdikten birkaç gün sonra polisten bir “sağlık kontrolü” uyarısı almış, ancak kimyasal madde yine de haftalar içinde eline ulaşmıştı.
Parfett, “Bugün ölümlerin sayısı hakkında bildiklerimiz ortadayken bunun gerçekleştiğine hala inanamıyorum” diyor.
Parfett ve Kite, yakınları Tom ve Linda’nın kimyasal maddeyi öğrendikleri foruma karşı daha sert önlemler alınması çağrısında bulunuyor.
Kite siteyi, “yetkililer tarafından engellenmeden en savunmasız kişileri hedef alan ve geride kalanlar için tarifsiz acıya neden olan bir iğrençlik” olarak tanımladı.
Hükümet, geçen yıl yasalaşan yeni Çevrimiçi Güvenlik Yasası’nın bu tür forumlara erişimi kısıtlamaya yardımcı olacağını söylüyor.
]]>İsrail’in Filistin’e yönelik saldırıları sürerken tüm dünyada da tepkiler devam ediyor. Yousef ve Matilde Najmeddin çiftinin çocukları ile yaptığı destek görenlere alkış tutturuyor. Filistin asıllı olan 40 yaşındaki Yousef, 2021 yılında Fransız asıllı eşi Matilde ile Noon (12), Jood (9), Nınawa (6) ve Jal (4) isimli çocuklarını farklı ve özgür bir şekilde eğitmek ve onları Filistin’e götürmek için eşek arabası ile yola çıktı. İsrail’in Filistin’e saldırıları artınca Najmeddin ailesi, gittikleri ülkede İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarını anlatarak boykot çağırısı yaptı. En son geçtiğimiz yıl ekim ayında Bulgaristan’da Amedeo Giacomini (38) ile tanışan Najmeddin ailesi, onunla bisikletle Türkiye’ye kadar geldi. Kocaeli’ye ulaşan Najmeddin ailesi ve Amedeo Giacomini, Filistin’e kadar pedal çevirecek. Filistin’e destek için yola çıkan grup, yılın sonunda Filistin’e varacaklarını söyledi.
“Fransa’dan yolculuğumuza eşek ile başladık”
Eşiyle 14 yıl önce Filistin’de belgesel çekerken tanıştıklarını ve evlendiklerini söyleyen Yousef Najmeddin, “Eşimle Fransa’ya taşındık. Çocuklarımızı farklı ve özgür bir şekilde eğitmek istiyorduk ve onları yavaş yavaş yürüyerek Filistin’e götürmeye karar verdik. Fransa’dan önce eşek arabası ile Bulgaristan’a kadar geldik. Bulgaristan’a gelmemiz 2 senemizi aldı. Yolculuğumuzun amacı baştan beri Filistin’di. İsrail’in soykırımından önce biz yolculuğumuza başladık. Bulgaristan’dayken Filistin’de son olaylar patlak verdi ama biz, ‘Seyahatimize devam etmeliyiz, hayatımıza devam etmeli ve Filistin hakkında yapabileceğimiz her şeyi yapmalı ve konuşmalıyız’ dedik. İsrail’i boykot ettik. Çünkü bunun Filistin için en iyi mesaj olduğunu düşündük. İsrail ürünlerini boykot ediyorduk. İtalya, Hırvatistan, Bulgaristan’a kadar geldik. Bulgaristan’da eşek yolculuğumuzu bitirdik. Tanıştığımız arkadaşlar sayesinde bisiklet yolculuğuna başladık. Bulgaristan’da tanıştığımız arkadaşlar da aynı amaç doğrultusunda yolculuk yapıyordu. 6 bin kilometreye kadar eşekle yolculuk yaptık. Bulgaristan’dan Kocaeli’ye 2 bin kilometre yol yaptık. İstanbul’a geldiğimiz zaman kalabalık ve karmaşadan dolayı araba kullanmak durumunda kaldık. Daha sonra tekrar bisiklet kullanmaya devam ettik” diye konuştu.
“2021’de yolculuk yapmamızın temel amacı İsrail’in Filistin’e yaptığı zulüm ve katliam”
Konuşmasını sürdüren Yousef Najmeddin, “Fransa’da yolculuğa başladığımız zaman yavaş yavaş ilerlemek istedik çünkü çocuklarımızın bulundukları kültürü öğrenmelerini istedik. Aynı zamanda insanlara Filistin hakkında bilgi veriyor, İsrail’i boykot ettiğimizi söylüyorduk. Bu süreç zor oldu ama Filistin’deki durumu, katliamı göstermek için bu sürece girdik. 2021’de yolculuk yapmamızın temel amacı İsrail’in Filistin’e yaptığı zulüm ve katliam. Bu senenin sonunda Filistin’e yetişmeyi planlıyoruz. 2021’den beri Filistin’e hiç desteğimizi kesmedik. Hep İsrail mallarını boykot ettik. Elimizden geldiğince yolculuk esnasında Filistin’deki katliamı tüm insanlara anlattık” şeklinde konuştu.
“Filistin’de hayal edemeyecek kadar büyük katliam var”
Konuşurken duygulanan Matilde Najmeddin, “Dehşetini hayal edemediğimiz bir duyguyu ifade etmek zor. İsrail’in Filistin’e yaptı çok korkunç. Filistin’de hayal edemeyecek kadar büyük katliam var. Fransa’da başladığımız yolculuğumuz boyunca insanlara İsrail’in katliamından bahsettik. İnsanlara bu katliamı durdurmak için ürünleri boykot etmeye davet ettik” ifadelerini kullandı.
“Yousef ve ailesinin yaptığını cesurca buldum ve hayran kaldım”
Bulgaristan’da Najmeddin ailesi ile tanışan ve onlarla yolculuğa başlayan Amedeo Giacomini, “Daha önce İsrail’de çalışmıştım. İsrail halkının iyi olduğunu düşünüyorum ama hükümetin kiracılara eziyetini gördüm. İnsanların yemek yiyemediğini, aç kaldığını, banyo yapamadıklarını gördüm. Daha önce de Filistin’i destekliyordum ancak Yousef ile tanıştıktan sonra onlarla yola çıkmaya karar verdim. Yousef ve ailesinin yaptığını cesurca buldum ve hayran kaldım. Bunun üzerine Yousef ve ailesine katılma kararı aldım” dedi. – KOCAELİ
]]>The Lancet dergisinde yayınlanan araştırmanın 2022 verilerine göre, bu kişilerin yaklaşık 880 milyonunu yetişkinler ve 159 milyonunu çocuklar oluşturuyor.
Ada ülkeleri Tonga ve Amerikan Samoası, obeziteyle yaşayan kadınların oranında başı çekiyor. Amerikan Samoası ve yine bir ada ülkesi olan Nauru ise obez erkeklerin oranında ilk sırada geliyor.
Uluslararası bilim insanları ekibi, acilen obeziteyle mücadelede büyük değişikliklere ihtiyaç duyulduğunu söylüyor.
Obezite, kalp hastalığı, tip 2 diyabet ve bazı kanserler dahil olmak üzere birçok ciddi sağlık sorununun oluşma riskini artırabilir.
Araştırmacılar, küresel obezite oranlarını (yaş farklılıkları hesaba katıldıktan sonra obez olarak sınıflandırılan nüfusun yüzdesi) sıralarken şu verilere ulaştı::
Imperial College London’dan kıdemli araştırmacı Profesör Majid Ezzati BBC’ye, “Bu ada ülkelerinin çoğunda sorun sağlıklı gıda yerine sağlıksız gıdanın bulunması” dedi.
“Bazı durumlarda sağlıksız gıdaları teşvik eden pazarlama kampanyaları sorun olurken, daha sağlıklı gıdaların maliyetli olması ve bulunabilirliği de sorun yaratabiliyor.”
Yıllardır küresel verileri inceleyen Prof. Ezzati, pek çok ülkenin artık obezite kriziyle karşı karşıya olduğunu söylüyor, insanların düşük kilolu olmasının endişe yarattığı yerlerin sayısının azaldığı bir tabloda, bu kadar hızlı değişime şaşırdığını belirtiyor.
Çocuklar ve ergenlerde dört katına çıktı
1990 ile 2022 yıllarını kapsayan araştırma, çocuklar ve ergenler arasında obezite oranının dört katına çıktığını ortaya koydu. Yetişkinlerde ise bu oran kadınlarda iki katın üzerine, erkeklerde ise neredeyse üç katına çıktı.
Aynı zamanda, düşük kilolu olarak sınıflandırılan yetişkinlerin oranı %50 oranında düştü, ancak araştırmacılar bunun özellikle yoksul ülkelerde hala acil bir sorun olmaya devam ettiğini vurguluyor.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, “Bu yeni çalışma, obeziteyi küçük yaşlardan yetişkinliğe kadar beslenme, fiziksel aktivite ve yeterli bakım yoluyla önlemenin ve yönetmenin önemini vurguluyor” dedi.
Bunun hükümetlere ve topluluklara sorumluluk yüklediğini ve “ürünlerinin sağlık üzerindeki etkilerinden sorumlu tutulması gereken özel sektörün işbirliğinin gerektiğini” ekledi.
Küresel sorunlar kötü beslenmeyi artırabilir
Araştırmanın yazarlarından, Madras Diyabet Araştırma Vakfı doktoru Guha Pradeepa, küresel sorunların kötü beslenmeyi artırma riski taşıdığını söylüyor.
“İklim değişikliği, Covid-19 salgınının neden olduğu aksaklıklar ve Ukrayna’daki savaş gibi sorunların etkisi, yoksulluğu ve besin açısından zengin gıdaların maliyetini artırarak, hem obeziteyi hem de düşük kilolu olma oranlarını kötüleştirme riski taşıyor” diyor.
“Bu, bazı ülkelerde ve hanelerde yetersiz beslenmeyle, diğerlerinde ise daha az sağlıklı gıda tüketmeyle sonuçlanacaktır.”
Dünya Sağlık Örgütü ile işbirliği yapan 1.500’den fazla araştırmacıdan oluşan ağ, 5 yaş ve üzeri yaklaşık 220 milyon kişinin boy ve kilo ölçümlerini analiz etti.
Vücut kitle indeksi adı verilen bir ölçüm kullandılar.
Bunun vücut yağının oranına ilişkin kesin bir ölçüm olmadığını kabul edip, bazı ülkelerin diğerlerinden daha iyi verilere sahip olduğunu söyleseler de, bunun en yaygın kullanılan ölçüm olduğunu ve küresel analizi mümkün kıldığını söylüyorlar.
]]>Gazze şehrinin batısındaki sahil yolunda bulunan İsrail askeri kontrol noktasından geçen yardımı bekleyen siviller, kamyon konvoyuna akın etti.
İsrail ordusu, askerlerin tehdit olduğunu düşündükleri bazı kişilere ateş açtığını söyledi.
Ardından gelen kaosta kamyonlar ilerlemeye çalıştı. Filistinli bir tanık BBC’ye ölenlerin çoğunun ezildiğini söyledi.
Gazze’de Hamas’ın kontrolündeki Sağlık Bakanlığı sözcüsü Eşref El Kudra, Perşembe günü öğleden sonra yaptığı açıklamada, olayda en az 112 kişinin öldüğünü ve 760 kişinin de yaralandığını söyledi.
İsrail ordusu tarafından yayımlanan havadan çekilen görüntülerde kamyonların üzerinde ve çevresinde binlerce insan görülüyor. Sosyal medyada yayımlanan ve olay sonrasına ait videolarda ise bazı cesetlerin boşalmış yardım kamyonlarına ve eşek arabalarına yüklendiği görülüyor.
Gazze’deki Sağlık Bakanlığı “katliam” olarak nitelendirdiği olaydan İsrail’i sorumlu tuttu. ABD Başkanı Joe Biden ise olayın ateşkes sağlama çabalarını zorlaştıracağı yönündeki endişesini dile getirdi.
Türk Dışişleri Bakanlığı da olaya sert bir dille tepki gösterdi.
Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “İsrail, Nabulsi Meydanı’ndaki Filistinlileri öldürerek, işlemekte olduğu insanlığa karşı suçlara bir yenisini eklemiştir. İsrail’in, yardım kuyruğundaki masum sivilleri hedef alması, Filistin halkını bilinçli ve toplu olarak yok etmeyi hedeflediğinin delilidir” denildi.
Gazze Sağlık Bakanlığı, olaydan saatler önce Gazze’de 21 bini çocuk ve kadın olmak üzere 30 binden fazla kişinin İsrail saldırılarında hayatını kaybettiğini açıkladı.
Bakanlığa göre son dört ay içinde 7 bin kişi de kayıp olarak bildirildi ve 70 bin 450 kişi de yaralandı.
BM Filistinli Mülteciler Ajansı (UNRWA) Başkanı Philippe Lazzarini BBC’ye yaptığı açıklamada, “Bu son derece şoke edici çünkü yaralananların ve kayıpların sayısını da eklediğinizde 100 binden fazla insan ediyor. Bu da nüfusun yüzde 5’ine tekabül ediyor” dedi.
BM’ye göre Gazze’nin kuzeyinde 300 binden fazla kişi gıda ve temiz içme suyu sıkıntısı yaşıyor, nüfusun dörtte biri de “kıtlığın eşiğinde.”
Hamas’ın İsrail’e yönelik 7 Ekim’deki saldırılarında yaklaşık 1200 kişi hayatını kaybetmiş, 253 kişi de rehin alınmıştı. İsrail ordusu da bunun üzerine Gazze’ye büyük bir yıkıma sebep olan saldırılar başlattı.
Perşembe günkü olay, İsrail askeri kontrol noktasının ilerisinde, kıyı şeridi boyunca uzanan Raşid Caddesi üzerinde meydana geldi. Filistinli kaynaklar olayın gerçekleştiği yeri Gazze kentinin güneybatı ucundaki Nabulsi kavşağı olarak verdi.
Birkaç yüz metre uzunluğunda olması muhtemel 18-30 arası yardım kamyonundan oluşan bir konvoy kontrol noktasından geçerek kuzeye doğru ilerliyordu.
Kısa bir süre sonra, son kamyon kontrol noktasının sadece 70 metre kuzeyindeyken, çoğunluğu yardımın gelmesini beklemek üzere yakınlarda kamp kurmuş olan Filistinliler, konvoya doğru hareket etti.
İsrail ordusu sözcüsü Yarbay Peter Lerner, kontrol noktasına yaklaşan bazı sivillerin uyarı ateşine aldırış etmediğini söyledi.
Lerner, bazı sivillerin tehdit oluşturduğundan endişelenen askerlerin “sınırlı bir yanıt” olarak yaklaşanlara ateş açtığını söyledi.
BBC’nin konuştuğu Filistinli bir tanık sivillerin kontrol noktasına yaklaştığını doğrulamadı; insanların sadece yaklaşık 70 metre uzakta olduğunu söyledi.
Kalabalığın konvaya hücum etmesi ve kontrol noktasından makineli tüfeklerle ateş açılmasıyla birlikte panik yaşandığı anlaşılıyor.
Bazılarına çok sayıda insanın tutunduğu kamyonlar ilerlemeye çalıştı.
Filistinli tanık, hayatını kaybeden insanların birçoğunun İsrail’in açtığı ateşten değil, kamyonların insanları ezmesinden dolayı öldüğünü söyledi.
Gazze Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Eşref El Kudra, durumu kritik ya da ağır olan onlarca yaralının Gazze’deki Şifa Hastanesi’ne getirildiğini söyledi.
İsrail saldırıları nedeniyle hastanelerin birçoğu ya kısıtlı kapasiteyle çalışabiliyor ya da tamamen çalışamaz durumda. Buna atıfta bulunan El Kudra, sağlık görevlilerin yoğunluk ve yaralıların durumlarındaki ciddiyet nedeniyle başa çıkmakta çok zorlandığını söyledi.
BBC’nin konuştuğu ve hastanede, ölen arkadaşının cesedini kucaklayan Tamer Shinbari isimli bir kişi, Cibaliye’deki okullarda barınan ailesi için bir torba un almak umuduyla Nabulsi kavşağına gittiğini söyledi.
Shinbari, İsrail askerlerinin ateş açtığını ve “yardım kamyonunun yerde olanların üzerinden geçtiğini” belirtti.
Kuzeydeki Beit Lahia kasabasında bulunan Kamal Adwan Hastanesi’nin direktörü Hussam Abu Safieyah, Reuters haber ajansına yaptığı açıklamada 10 kişinin cesedinin ve onlarca yaralının görev yaptığı hastaneye getirildiğini kaydetti.
Cibaliye’deki Avda Hastanesi’nin direktör yardımcısı ise Associated Press haber ajansına, çoğu vurulmuş 161 yaralıyı aldıklarını söyledi.
İsrail ordusu tarafından yapılan açıklamada, “her sivil kayıp bir trajedidir” ifadeleri yer aldı.
Açıklamada şöyle denildi:
“Çok zor koşullara rağmen Gazze Şeridi’ndeki sivillere insani yardım ulaştırılmasını kolaylaştırmak için çalışmaya devam ediyoruz. Yardımların ihtiyacı olanlara ulaştırılması için daha iyi çözümler bulmaya çalışmak amacıyla bu zor olaydan ders çıkaracağız.”
Ancak gerek Hamas ve gerekse de işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, “korkunç bir katliam” olarak nitelendirdikleri olaydan İsrail güçlerini sorumlu tuttu.
BM Genel Sekreteri António Guterres’in sözcüsü de olayı “kınadığını” söyledi.
BM’nin Gazze’nin kuzeyine bir haftandan uzun bir süredir yardım ulaştıramadığı açıklandı.
Üst düzey bir BM yardım yetkilisi, Salı günü BM Güvenlik Konseyi’ne yaptığı uyarıda, Gazze’de en az 576 bin kişinin “kıtlıktan bir adım uzakta” olduğunu ve harekete geçilmezse kıtlığın yaygın bir şekilde görülmesinin “kaçınılmaz” olabileceğini söylemişti.
]]>Türk Kızılay Genel Başkanı Prof. Dr. Fatma Meriç Yılmaz, IFRC Başkanı Kate Forbes’ı ve beraberindeki heyeti Türk Kızılay Genel Merkezi’nde ağırladı. Forbes ve beraberindeki heyetle görüşen Türk Kızılay Genel Başkanı Fatma Meriç Yılmaz görüşme sonrasında basın açıklamasında bulundu. Açıklamasında bir müjde paylaşan Fatma Meriç Yılmaz, Uluslararası Kızılay-Kızılhaç Dernekleri Federasyonu’nun, dünyada 4 tane olan Küresel Lojistik Merkezi’nin 5’incisinin Türkiye’de kurulması için anlaştıklarını ve yakın zamanda imzaların atılacağını duyurdu.
Kızılay Lojistik ve IFRC iş birliğiyle İstanbul Havalimanı içerine kurulacak olan insani yardım üssü IFRC’nin bölgesel lojistik operasyonlarının İstanbul merkezli konuşlandırılmasının yanında kuruluşun acil durumlara müdahale kapasitesine katkı sağlayacak. Toplam 4 bin metrekarelik kısmın depolama alanı 3 bin metrekare olacak. Depolama alanı olarak kullanılacak 3 bin metrekarenin bin metrekaresi serbest depolama alanı olarak kullanılacak, 2 bin metrekaresi ise Antrepo olarak planlandı. Merkezle çalışma ofisleri, çok amaçlı salon da yer alacak. Merkezin palet kapasitesi 1500-2000 civarında hedefleniyor. Antrepo kısmından İstanbul Havalimanı’ndaki aprona direk çıkış imkanı olacak. Merkez, İstanbul Havalimanı sembolü olan Lale biçimli hava kontrol kulesin yakınında yer alacak. Bu merkez IFRC’nin dünyadaki 5. büyük lojistik merkezi olacak. Avrupa, Afrika, Asya ve Kafkasya bölgelerinde meydana gelebilecek herhangi bir afete hızlı müdahale imkanı verecek.
“Bugün insanlığın yardıma çok daha fazla ihtiyacı var”
Türk Kızılay Genel Başkanı Fatma Meriç Yılmaz, “Değerli dostum Kate aslında zor bir zamanda göreve geldi. Bir yanda Gazze bir yanda Ukrayna, Sudan, Yemen, Afganistan gibi gerek insan kaynaklı afetlerin gerek doğal afetlerin çokça bulunduğu bir zamanda, doğrusu bugün insanlığın yardıma çok daha fazla ihtiyacı var. Ama kaynaklarımız kısıtlı. İhtiyaç duyan insanlar artarken kaynaklar artmıyor. O nedenle belki hepimizin birlikte yardımlaşması, bir araya gelmesi, birbirinin elini tutması bugüne kadar önemliydi, bundan sonra daha da önemli olacak diyebiliriz” ifadelerini kullandı.
“Bizlerin yanında olduğunu başından sonuna kadar her zaman hissettirdiler”
Gerçekleştirilen görüşmede iş birliklerinin arttırılmasına yönelik çalışma yaptıklarını ifade eden Yılmaz, “Uluslararası alanda her gittiğimiz ülkede bizler ya bir Kızılay ya da Kızılhaç Uluslararası Derneği ile çalışırız ve bu da bize gerek barış zamanı gerek savaş zamanında bize çok önemli ayrıcalıklar sağlar. En son Gazze’ye kurduğumuz yardım köprüsünde de her zaman altını çiziyoruz. Biz Mısır Kızılay’ına, Mısır Kızılay’ı Filistin Kızılay’ına şeklinde oluşturduğumuz insani yardım köprüsü aslında bağışların Gazze’nin içerisine kadar ulaşabilmesi için çok önemli bir yol teşkil etmiş oldu ve devam ediyor. IFRC ve IFRC bünyesindeki ulusal dernekler Şubat’ta yaşadığımız bu büyük deprem felaketinde bizlerin yanında olduğunu başından sonuna kadar her zaman hissettirdiler” diye konuştu.
“5’incisini de İstanbul’a açmak üzere anlaşmış durumdayız”
Açıklamasında yeni bir haberi de duyuran Yılmaz, “IFRC’nin şu anda 4 tane küresel lojistik merkezi var operasyonlarını yürüttüğü. 5’incisini de İstanbul’a açmak üzere anlaşmış durumdayız. Teknik çalışmalar tamamlandı, imzası da yakın zamanda atılmış olacak. Bu biz bizler için de IFRC ile iş birliğimizi geliştirmek adına IFRC için de bizim lojistik gücümüzdeki imkanların daha güzel paylaşılması ve kullanılması adına büyük bir imkanı sağlamış olacak” ifadelerine yer verdi. – ANKARA
]]>Ülkedeki asistan doktorların yaklaşık dörtte üçü geçtiğimiz hafta greve çıktı ve bu da büyük eğitim hastanelerindeki ameliyatlarda aksamalara neden oldu.
Stajyer doktorlar, hükümetin doktor sayısını artırmak amacıyla üniversitelere her yıl daha fazla tıp öğrencisi kabul etme planını protesto ediyorlar.
Güney Kore, gelişmiş ülkeler arasında en düşük doktor-hasta oranlarından birine sahip ve hızla yaşlanan nüfus nedeniyle hükümet, on yıl içinde ciddi anlamda doktor eksikliği yaşanacağı konusunda uyarıyor.
Greve katılan 25 yaşındaki doktor Ryu Ok Hada BBC’ye haftada 100 saatten fazla, çoğunlukla da 40 saat uykusuz olarak çalışmaya alışkın olduğunu söyledi.
“Bu kadar az maaşa bu kadar çok çalışmamız inanılmaz” dedi.
Güney Kore’de doktorların maaşları nispeten yüksek olsa da Ryu, çalışma saatleri göz önüne alındığında kendisinin ve diğer asistan doktorların asgari ücretten daha az kazanıyor olabileceklerini savunuyor.
Daha fazla doktorun, az maaşa çok fazla çalışmasına yol açan sağlık sistemindeki yapısal sorunları çözemeyeceğini söylüyor.
Güney Kore’de sağlık hizmetleri büyük ölçüde özelleştirilmiş durumda ancak fiyatlar karşılanabilir seviyede.
Doktorlar acil servis hizmetleri, hayat kurtaran ameliyatlar ve uzman bakımının fiyatlarının çok düşük belirlendiğini, estetik ameliyatlar gibi daha az gerekli tedavilere ise çok fazla para ödendiğini söylüyor.
Bu, doktorların büyük şehirlerde giderek daha kazançlı alanlarda çalışmayı tercih etmesine, kırsal bölgelerde ise personel yetersizliğine ve acil servislere aşırı yük binmesine neden oluyor.
Bir yıldır çalışan Ryu, stajyer ve asistan doktorların ucuz işgücü olarak üniversite hastaneleri tarafından sömürüldüğünü söylüyor. Bazı büyük hastanelerde personelin % 40’ından fazlasını oluşturuyorlar ve bu hastanelerin ayakta kalmasında kritik rol oynuyorlar.
Sonuç olarak bazı hastanelerdeki ameliyat kapasitesi geçtiğimiz hafta yarı yarıya azaldı. Grev nedeniyle genellikle önceden planlanmış prosedürler erteledi.
Grevden yalnızca az sayıda kritik hasta etkilendi. Ancak geçen Cuma, kalp krizi geçiren yaşlı bir kadının yedi hastane tarafından reddedildikten sonra ambulansta hayatını kaybettiği bildirildi.
Hem halkın hem de ekstra iş üstlenmek zorunda kalan sağlık çalışanlarının doktorlara karşı sabrıysa tükeniyor. Hemşireler, ameliyathanelerde normalde doktor meslektaşlarının sorumluluğunda olan prosedürleri yapmaya zorlandıklarını söylüyor.
Hükümet gelecek yıl üniversiteye kabul edilen tıp öğrencilerinin sayısını 3.000’den 5.000’e çıkarmak istiyor. Grevdeki doktorlarsa, daha fazla hekim yetiştirmenin bakım kalitesini düşüreceğini, çünkü bunun daha az yetkin pratisyenlere tıbbi lisans verilmesi anlamına geleceğini savunuyorlar.
Ancak doktorlar, daha fazla doktorun olumsuz durumlara yol olacağı konusunda halkı ikna etmekte zorlanıyor. Salı günü Seul’deki bir hastanede 74 yaşındaki Lee kolon kanseri tedavisi görüyordu ve hastaneye varmak için bir saatten fazla yol yapmıştı.
“Şehrin dışında, yaşadığımız yerde doktor yok” dedi.
Lee’nin eşi Soon-dong, “Bu sorun uzun süredir erteleniyor ve düzeltilmesi gerekiyor” dedi. “Doktorlar çok bencil davranıyorlar. Biz hastaları rehin alıyorlar.”
Çift, greve daha fazla doktorun katılmasından endişeli ve eğer anlaşmazlığın çözülmesi anlamına geliyorsa, daha fazla para ödemekten memnuniyet duyacaklarını söylüyorlar.
Ancak Cumhurbaşkanı Yoon Suk Yeol’a verilen destek, grevin başlamasından bu yana arttı, bu da hükümetin Nisan ayındaki seçimlerden hemen önce sistemi gözden geçirmeye ve prosedürleri pahalılaştırmaya isteksiz olacağı anlamına geliyor.
İki taraf da sıkışmış durumda. Sağlık Bakanlığı doktorların istifasını kabul etmeyi reddetti ve bunun yerine, gün sonuna kadar hastanelere dönmemeleri halinde yasayı ihlal etmekten tutuklanacaklarını söyledi. Sağlık Bakan yardımcısı Park Min-soo, gün sonuna kadar hastanelere dönmeyenlerin lisanslarının da en az üç ay süreyle askıya alınacağını belirtti.
Ancak greve çıkanların bazıları hükümetin sert yaklaşımının kamuoyunda desteği artırabileceğine inanıyor. Pazar günü Kore Tabipler Birliği, kıdemli doktorların stajyer doktorlara katılıp katılmaması gerektiği konusunda oylama yapacak. Meslektaşlarının bir kısmı tutuklanırsa harekete geçme olasılıkları daha yüksek görünüyor.
Bu habere Jake Kwon katkıda bulunmuştur.
]]>BM kuruluşları, personelinin saldırıya uğradığını ve konvoyların erişiminin sistematik olarak engellendiğini söylüyor.
Üst düzey bir BM yardım yetkilisi, Salı günü BM Güvenlik Konseyi’ne yaptığı uyarıda, en az 576 bin kişinin kıtlıktan bir adım uzakta olduğunu ve harekete geçilmezse kıtlığın yaygın bir şekilde görülmesinin “kaçınılmaz” olabileceğini söyledi.
BM İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’nden koordinasyon direktörü Ramesh Rajasingham, “Çatışmalar devam ederken yapılabilecek çok az şey var ve Gazze’nin güneyindeki aşırı kalabalık alanlara yayılma riski de söz konusu. Bu nedenle ateşkes çağrımızı yineliyoruz” dedi.
BM yetkilileri, Gazze’nin kuzeyinde 2 yaşın altındaki her altı çocuktan birinin yetersiz beslendiğini söylüyor.
Kuşatma altındaki 2,3 milyon Filistinin hayatta kalmak için gıda yardımlarından başka seçeneğinin olmadığını söyleyen Rajasingham, bu yardımların da “yetersiz” olduğunu kaydetti.
Rajasingham, BM ve diğer yardım gruplarının Gazze’ye asgari miktarda yardım malzemesi ulaştırmada bile çok büyük zorluklarla karşılaştıklarını belirtti.
Bunlar arasında çatışmaları, geçişlerin kapatılmasını, hareket ve iletişim üzerindeki kısıtlamaları, detaylı onay prosedürlerini, hasarlı yolları ve patlamamış mühimmatları saydı.
İsrail’in BM Büyükelçi Yardımcısı Jonathan Miller, BM Güvenlik Konseyi’ne, “İsrail’in Gazze’de insani durumu iyileştirmeye kararlı olduğunu” söyledi.
Gazze’ye yapılan yardımların BM ve diğer kuruluşların kapasitesine bağlı olduğunu söyleyen Miller, “İsrail politikalarında net oldu. Kesinlikle sınır koyulmadı. Tekrar ediyorum, Gazze’deki sivil halka gönderilebilecek insani yardım miktarında sınır yok” dedi.
ABD: İsrail daha fazlasını yapmalı
ABD, müttefiki İsrail’e Gazze’ye insani yardım teslimatına imkan sağlamak için sınır geçişlerini açık tutma çağrısında bulundu.
ABD’nin BM Büyükelçi Yardımcısı Robert Wood Güvenlik Konseyi’ne, “Basitçe söylemek gerekirse, İsrail daha fazlasını yapmalı” dedi. “İsrail’e, yardımın güvenli bir şekilde dağıtılabilmesi için prosedürlerini iyileştirme çağrısı yapmaya devam ediyoruz” dedi.
Dünya Gıda Programı İcra Direktör Yardımcısı Carl Skau, Güvenlik Konseyi’ne “ateşkes olması halinde operasyonlarını hızla artırmaya ve genişletmeye hazır olduklarını” söyledi.
Skau, “Fakat bu sırada, kritik gıda malzemelerinin Gazze’ye yeterli miktarlarda getirilememesi ve personelimizin sahada karşılaştığı çalışmayı imkansız kılan koşullar kıtlık riskini körüklüyor” dedi.
Guyana’nın BM Büyükelçisi Carolyn Rodrigues-Birkett Güvenlik Konseyi’ne, “Bir savaş yöntemi olarak açlık çektirme yasa dışıdır ve Guyana bunu Gazze’deki nüfusa karşı kasıtlı olarak bir araç olarak kullananları kınıyor” dedi.
Sınır Tanımayan Doktorlar: İsrail tedaviyi neredeyse imkansız hale getirdi
Öte yandan Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü de Salı günü yazılı bir açıklama yaparak, “Gazze’de hiçbir yer, ne siviller ne de onlara yardım sağlamaya çalışanlar için güvenli değil” ifadelerini kullandı.
İsrail’in sağlık tesislerinin ve insani yardım çalışanlarının korunmasını “hiçbir şekilde umursamamasının”, hayat kurtarma ve tıbbi bakım sağlamayı “neredeyse imkansız hale getirdiği” kaydedildi.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Son beş ayda sağlık tesislerine tahliye emirleri verildi, tesisler kuşatıldı ve bu tesislere defalarca saldırıldı, baskın düzenlendi. Sağlık personeli ve hastalar, hastalara bakım verirken tutuklandı, taciz edildi ve öldürüldü. Buna Sınır Tanımayan Doktorlar’ın (MSF) beş çalışanı dahil. Çalışanlarımızın çok sayıda aile üyesi de öldürüldü.”
Gazze’nin güneyindeki en büyük hastane olan Nasser Hastanesi’nin vurulması sonucu, Sınır Tanımayan Doktorlar’ın hastaları geride bırakarak hastaneyi terk etmek zorunda kaldıkları anlatıldı.
“Hastanede kalan sağlık personeli, hastaların sınırlı yiyecekle, elektrik ve su olmadan mahsur kaldığını anlatıyor” denildi.
Açıklamada, Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü çalışanlarının araçlarının kontrol noktalarında durdurulduğu, bunun da acil tıbbi müdahaleyi geciktirdiği kaydedildi.
Gazze’nin kuzeyinde durumun daha da kötü olduğu ve insanların temel gıda, su ve tedaviye ulaşamadığı belirtildi.
Gazze’nin kuzeyindeki bir hemşirenin, “Temel tedaviyi bile verebilecek hastane yok, eczanelerde ilaç yok. Çocuklarım haftalardır temiz su ve yeterli gıda eksikliği nedeniyle hasta ve durumları daha da kötüleşiyor” sözlerine yer verildi.
Açıklamada, acil ateşkes çağrısı yapıldı.
]]>Katar’daki ateşkes görüşmelerinde İsrail ve Hamas yetkililerinin anlaşmaya yaklaştığı haberleri gelirken, New York’ta gazetecilere konuşan ABD Başkanı Joe Biden’dan ateşkes anlaşmasının en geç Pazartesi günü başlayabileceğine dair bir açıklama geldi.
Biden, ulusal güvenlik danışmanının kendisine, İsrailli rehinelerin serbest bırakılmasını da içeren ateşkes anlaşmasının yakın olduğunu söylediğini kaydetti.
İsrail ve Hamas yetkilileri Katar’da arabulucularla ayrı ayrı görüşerek müzakereler yürütüyor.
Biden, gazetecilerin sorusu üzerine, “Ulusal güvenlik danışmanım bana yaklaştığımızı söyledi. Yakınız. Henüz işimiz bitmedi. Umudum önümüzdeki Pazartesiye kadar anlaşmaya varılması” dedi.
Reuters, ABD’li bir yetkilinin, 10 Mart’ta başlayacak Ramazan ayına kadar anlaşmaya varılması için Amerikalı müzakerecilerin uğraştığını söylediğini aktardı.
El Cezire’ye konuşan kaynaklar, 400 Filistinli mahkumun, 40 kadın, çocuk ve ileri yaştaki rehineyle değiştirilmesinin masada olduğunu bildirdi.
İsrail ve Hamas gecikmeden birbirini sorumlu tutuyor
Her iki taraf da yaptıkları açıklamalarda, ateşkes anlaşmasına şimdiye kadar varılamamasından birbirini sorumlu tuttu.
Hamas, elinde tuttuğu rehinelerin Filistinli mahkumlarla takas edilmesi ve Gazze’nin yeniden inşası da dahil olmak üzere bir dizi talep içeren ateşkes planını Şubat başında iletmişti.
Örgüt, İsrail güçlerinin tamamen geri çekilmesini ve 45’er günlük üç ateşkes döneminin ardından savaşın sona ermesini önermişti.
Teklif, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu tarafından reddedilmişti.
Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad El Sani ile görüştükten sonra Hamas lideri İsmail Haniye, örgütünün savaşın sona erdirilmesine yönelik çabalarda bulunduğunu söyledi, İsrail’i Gazzeliler kuşatma altında ölürken ayak diremekle suçladı.
Haniye, “Düşmanın müzakereleri suçlarına kılıf olarak kullanmasına izin vermeyeceğiz” dedi.
Netanyahu ise İsrail’in anlaşmaya hazır olduğunu, “başka bir gezegenden” olarak tanımladığı taleplerden vazgeçip vazgeçmemesinin Hamas’a kaldığını söyledi.
ABD merkezli Fox News’a konuşan Netanyahu, “Açıkçası, eğer olursa anlaşmaya varmayı isteriz. Hamas’a kalmış. Bu artık gerçekten onların kararı” dedi ve ekledi:
“Gerçekliğe inmeleri gerekiyor.”
El Sani’nin ofisi, El Sani ve Hamas liderinin, Katar’ın “Gazze Şeridi’nde acil ve kalıcı bir anlaşmaya aracılık etme” çabalarını görüştüklerini duyurdu.
Reuters’a konuşan bir kaynak, daha önce İsrailli bir heyetin, müzakerelerde görev almak için operasyon merkezi oluşturmak üzere Katar’a uçtuğunu bildirdi.
Merkez, Hamas’ın rehin olarak serbest bırakılmasını istediği Filistinlileri onay sürecine tabi tutmakla da görevli.
İsrail, Hamas ortadan kaldırılıncaya kadar savaşın sona ermeyeceğini dile getirmeye devam ediyor. Hamas ise savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya varmadan rehineleri serbest bırakmayacağını söylüyor.
Netanyahu, “Gazze’nin güneyindeki Refah’a karadan müdahale, mutlak zafer için gerekli” demişti.
İsrail’de Başbakanlık ofisi dün, ordunun, sivillerin Gazze’nin güneyindeki Refah kentinden tahliyesine yönelik planını savaş kabinesine sunduğunu açıklamıştı. Planın detayları henüz bilinmiyor.
Üst düzey Hamas yetkilisi Sami Ebu Zuhri Pazartesi günü Reuters’e yaptığı açıklamada, varılacak bir ateşkes anlaşmasının “saldırılara son verilmesini, askerlerin geri çekilmesini, yerinden edilmiş kişilerin geri dönmesini, yardım ile barınma ekipmanlarının (Gazze’ye) girişini ve yeniden inşayı” içermesi gerektiğini söyledi.
İsrail, yakında bir ateşkes anlaşmasına varması ve Gazze’nin kuzeyindeki İsrail saldırılarından kaçanların da sığındığı Refah’a kara harekatı planından vazgeçmesi konusunda müttefiki ABD’nin baskısı altında.
Netanyahu ise, Refah’a saldırı planının hâlâ geçerli olduğunu söylüyor.
Washington karşı çıksa bile İsrail’in Refah’a karadan müdahale edip etmeyeceği sorulduğunda Netanyahu, “İçeri gireceğiz. Kararlarımızı kendimiz veririz, ama sivillerin tahliyesi fikrini de göz önünde bulundurarak gireceğiz” dedi.
Görüşmeler, İsrailli yetkililerin rehinelerin serbest bırakılması şartlarını Paris’te ABD, Mısır ve Katar temsilcileriyle görüştüğü Cuma gününden beri hız kazanmış görünüyor.
7 Ekim’de Hamas’ın İsrail’e düzenlediği saldırılarda yaklaşık 1200 İsrailli öldü ve 253 kişi rehin alındı. Gazze’deki Sağlık Bakanlığı İsrail’in saldırılarında 30 bine yakın Filistinlinin öldüğünü söylüyor.
]]>Rusya’nın iki yıl önce Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana NATO yeni üyeler kabul ediyor ve savunmasını güçlendiriyor.
Peki NATO nedir, hangi ülkeler üye, bundan sonraki adımları ne olabilir?
NATO nedir ve ne zaman kuruldu?
NATO, 1949 yılında aralarında ABD, İngiltere, Kanada ve Fransa’nın da bulunduğu 12 ülke tarafından kuruldu.
Hedefi Sovyetler Birliği’ne karşı bir blok oluşturmaktı.
NATO, üye ülkelerden birinin saldırıya uğraması halinde diğerlerinin ona savunması için yardım etmesi ilkesine dayanıyordu.
NATO’nun kendine ait bir ordusu bulunmuyor, ancak üye ülkeler krizlere yanıt olarak toplu askeri eylemler gerçekleştirebiliyor.
Üye ülkeler aynı zamanda askeri planlar koordine ediyor ve ortak askeri tatbikatlar düzenliyor.
NATO, Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgalinin, “müttefiklerin güvenliğine yönelik en kayda değer ve doğrudan tehdit” olduğunu söyledi.
Hangi ülkeler NATO üyesi?
NATO’nun Avrupa ve Kuzey Amerika’da 31 üyesi bulunuyor. İsveç’in de resmen katılmasıyla bu sayı 32’ye çıkacak.
Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasından sonra Doğu Avrupa’da Arnavutluk, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Romanya, Litvanya, Letonya ve Estonya da ittifaka katıldı.
Alfabetik sıraya göre NATO üyesi ülkeler:
ABD, Almanya, Arnavutluk, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, İspanya, İtalya, İzlanda, Kanada, Karadağ, Kuzey Makedonya, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Yunanistan.
İsveç ve Finlandiya, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından Mayıs 2022’de katılmak için başvuruda bulundu.
İki ülke bundan önce tarafsızlık politikası uyguluyordu.
Rusya ile 1340 kilometrelik kara sınırı olan Finlandiya, NATO’ya Nisan 2023’te katıldı.
İsveç’in üyeliği, Türkiye ve Macaristan’ın karşı çıkması nedeniyle ertelenmişti.
Türkiye, İsveç’in PKK ile mücadelede yeterli adım atmadığı gerekçesiyle başvurusunu onaylamamıştı. Ancak bir süre devam eden müzakerelerin ardından Ocak 2024’te başvuruyu kabul etti.
Macaristan da İsveç’in kendisine yönelik hukuk devleti eksikliklerini gerekçe göstererek gündeme getirdiği eleştirileriyle içişlerine müdahale ettiği gerekçesiyle üyeliğine onayı uzun süre geciktirdikten sonra desteklediğini açıkladı.
Şimdi İsveç’in NATO üyesi olması için resmi adımlar atılacak.
İsveç ve Finlandiya’nın katılımıyla NATO, 1990’lı yıllardan bu yana en büyük genişlemesini yaşıyor.
NATO’nun saflarına yaklaşık 300 bin aktif ve yedek asker eklenecek.
Ukrayna, Bosna Hersek ve Gürcistan da NATO’ya katılma talebinde bulundu.
Ukrayna katılacak mı?
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Ukrayna’nın üye olmasının “kaçınılmaz” olduğunu, ancak bunun savaş sona erene kadar gerçekleşmeyeceğini söyledi.
Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy, Ukrayna’nın mümkün olan en kısa sürede kabul edilmesini istedi.
Temmuz 2023’ten bu yana NATO-Ukrayna Konseyi, Ukrayna’nın Rusya’ya karşı kendini savunmasına yardımcı olacak çabaları koordine ediyor.
Rusya, ittifak güçlerini kendi topraklarına çok yaklaştıracağı endişesiyle Ukrayna’nın NATO’ya katılması fikrine karşı çıkıyor.
NATO üyeleri savunma için ne kadar harcama yapıyor?
NATO, üye ülkelerden milli gelirlerinin en az yüzde 2’sini savunmaya harcamalarını talep ediyor.
ABD yaklaşık yüzde 3,5 oranında harcama yaparken, Polonya ve Baltık ülkeleri gibi Rusya’ya sınırı olan ülkeler ordularına yüzde 2’den fazla harcama yapıyor.
Ancak Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya gibi ülkeler 2023 yılında asgari seviyenin altında harcama yaptı.
Türkiye’nin 2023 yılında savunmaya yönelik harcaması gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYH) yüzde 1,31 oranındaydı.
ABD’de bu yıl yapılacak başkanlık seçimlerinde yeniden aday olmak için kampanya yürüten eski başkan Donald Trump’ın, Rusya’yı GSYH’sinin yüzde 2’den fazlasını savunmaya ayırmayan NATO ülkelerine saldırmaya teşvik edeceğini söylemesi tartışma yarattı.
NATO yönetimi, 2023 yılında birçok üyenin savunma harcamalarında “benzeri görülmemiş bir artış” olduğunu ve 18 ülkenin 2024 yılında yüzde 2’lik seviyeyi karşılamasının ya da aşmasının beklendiğini söyledi.
NATO üyeleri Ukrayna’ya ne tür silahlar veriyor?
NATO ittifak örgütü olarak Ukrayna’ya silah göndermedi, ancak bazı üye ülkeler bireysel olarak bunu yaptı.
ABD, İngiltere, Almanya ve Türkiye Ukrayna’ya tanksavar silahlar, füze savunma sistemleri, topçu silahlar, tanklar ve askeri insansız hava araçları (SİHA) gönderdi.
ABD ve İngiltere ayrıca uzun menzilli füzeler de tedarik etti.
ABD, NATO ülkelerinin F-16 gibi savaş uçaklarını Ukrayna’ya vermesine ve pilotları eğitmesine izin verdi.
Hollanda yakında 18 adet F-16 jeti gönderebileceğini duyurdu.
Ancak NATO ülkeleri, Rusya ile doğrudan bir çatışmaya neden olabileceği için Ukrayna’ya asker göndermiyor ya da bölge üzerinde uçuşa yasak bölge uygulamak için hava kuvvetlerini kullanmıyor.
NATO, Rusya’ya karşı savunmasını nasıl artırıyor?
NATO komutanları 2023 yılında Kuzey Kutbu ve Kuzey Atlantik’te, Orta Avrupa’da ya da Akdeniz bölgesinde olası Rus saldırılarına karşı ayrıntılı planlar üzerinde anlaştı.
NATO ayrıca Avrupa’da yüksek alarmda bulunan birliklerinin sayısını 40 binden 300 binin üzerine çıkarmayı planladığını duyurdu.
Buna ek olarak, Rusya sınırındaki doğu kanadındaki savunmasını sekiz muharebe grubuyla güçlendirdi.
Mayıs ayı sonuna kadar NATO, 31 ülkenin yanı sıra İsveç’ten 90 bin personelin katılımıyla bugüne kadarki en büyük askeri tatbikatlarından biri olan Steadfast Defender’ı düzenliyor.
]]>Oylamada 6 parlamenter de hayır oyu kullandı.
NATO üyesi ülkeler arasında Macaristan’ın da “kabul” kararını aldığı bugünkü oylama, İsveç’in NATO üyeliği için başvurusunun ardından 649 ve Macar hükümetinin de İsveç’in ve Finlandiya’nın katılımını onaylama önerisini parlamentoya sunmasının ardından 592 gün geçtikten sonra gerçekleşti.
Böylece NATO üyesi ülkeler arasında son ülke olarak Macaristan’ın da onay vermesiyle, Finlandiya’nın ardından İsveç de Kuzey Atlantik İttifakı’na kabul edilmiş oldu.
Macaristan İsveç’in üyeliğini neden engelledi?
İki İskandinav ülkesinin NATO’ya katılma girişimi, Türkiye ve Macaristan tarafından uzun bir süre engellenmişti.
Türkiye’nin gerekçeleri, katılım için başvuran iki ülkenin, ama özellikle de İsveç’in, Türkiye ve Avrupa Birliği tarafından terör örgütü olarak nitelendirilen PKK ve bağlantılı bazı kurumların faaliyetine ülkede göz yumması iddiasına dayanıyordu.
Macaristan ise, bu ülkelerin Macaristan’a yönelik olarak, hukuk devleti eksikliklerini gerekçe göstererek gündeme getirdikleri eleştirileriyle Macaristan’ın içişlerine müdahale ettiklerini öne sürüyor, itirazlarında bunu öne çıkarıyordu. Ancak bu müdahalelerin ne olduğuna dair tatmin edici yanıtlar verilemiyordu.
Daha sonraki süreç içinde Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın “İsveç Türkiye’yi ikna etsin, biz bu süreçte onay veren son ülke olmayacağız” demecinden de anlaşıldığı gibi, Macaristan’ın üyelikleri engelleme faaliyetinde aslında göz önünde bulundurduğu husus Türkiye ile olan sıkı ilişkileriydi.
Son yıllarda Budapeşte ve Ankara arasında son derece sıkı ve üst düzey bir ilişkiler ağı yaratılmıştı ve Macaristan, Türkiye ile olan bu işbirliğine sadık kalma niyetinde görünüyordu.
Ancak Ocak 2023’de, Washington’la F-16 pazarlıklarının aniden olumlu bir şekilde sonuçlanmasının ardından Ankara İsveç’in üyeliğine sürpriz bir hızla onay verince Macaristan da kendini hiç arzu etmediği bir pozisyonda buldu: İsveç’in üyeliğini son onaylayan ülke olacaktı.
Finlandiya’nın üyeliği her iki ülke tarafından da daha önce onaylanmıştı.
Türkiye’nin onayı Macaristan’ı neden zor duruma düşürdü?
Aynı zamanda bir Avrupa Birliği üyesi olan Macaristan Batı ittifakının ana merkezleri olan Washington ve Brüksel ile ilişkilerinde sorunlar yaşıyor.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısıyla başlayan savaş ile ilgili gelişmelerde aldığı tavır, Batı ve Rusya arasında izlemeye çalıştığı orta yolcu çizgi, Rusya’ya karşı Batılı ülkeler tarafından gündeme getirilen ambargoları hafifletmeye yönelik çabaları, hatta AB içinde bu tür yaptırım kararlarını zaman zaman veto ile etkisizleştirmesi nedeniyle Macaristan Batılı müttefikleri tarafından ciddi bir şekilde eleştiriliyor.
Batılı müttefikleri Macaristan’ı Rusya’yı kayırmak istemekle, bir yandan Batı ittifaklarının üyesi olurken, diğer yandan da Rusya ile olan ilişkilerini, Batının uyarılarına karşı gündemde tutmak istemekle itham ediyorlar.
Macaristan ise bütün bu eleştirileri Macaristan’ın egemenlik haklarına müdahale olarak değerlendirip karşı çıkıyor. Budapeşte yönetimi Macaristan’ın Batının kopmaz bir parçası olarak kalacağını, eleştirilerinin Batının temel değerlerine değil, Batılı ülkelerin uyguladıkları uluslararası politikaya karşı olduğunu vurguluyor.
İşte bu hassas dengeler içinde Macaristan Batı ile olan ilişkilerini koparmadan, ama kendi politikasından taviz de vermeden gidebileceği son noktaya kadar gitmek isterken, İsveç’in NATO üyeliğinin kabulüne evet diyen son ülke konumunda kaldığı için tedirginlik yaşadı.
Macaristan prestij kaybetmeden nasıl ‘evet’ dedi?
Türkiye’nin onayından sonra Macaristan’ın da İsveç’in üyeliğini onaylayacağı artık belliydi. Ancak bunun için Budapeşte bu adımı haklı gösterecek gerekçeler de bulmalıydı.
Ankara’dan kabul haberinin gelmesinin ardından Macaristan da hemen üyeliğe yeşil ışık yaktı, ama ilk açıklamada, NATO üyeliği konusunun görüşülmesi için İsveç Başbakanı Ulf Kristersson’un Budapeşte’ye davet edildiği de yer alıyordu.
İsveç hükümetinin “bu konuda görüşülecek yeni bir husus yok” gerekçesiyle daveti nazik bir şekilde reddetmesinin ve İsveç başbakanının “elbette Budapeşte’yi ziyaret etmekten memnunluk duyarım, ama önce üyeliğimiz kabul edilsin” mealindeki açıklamasının ardından Budapeşte B planını devreye soktu.
Macaristan Başbakanı Viktor Orban, bir haftalık suskunluğun ardından Parlamento dışişleri komisyonundan geçen İsveç’in NATO üyeliğinin Parlamentoya onay için sevk edildiğini, bu arada İsveç başbakanı ile defalarca görüştüklerini, iki ülkenin savunma sanayisi ile ilgili önemli bir sözleşme imzalama hazırlıkları yapıldığını ve önümüzdeki günlerde Kristersson’un Budapeşte’ye geleceğini duyurdu.
Gerçekten de geçtiğimiz haftanın ortalarında Kristersson Budapeşte’ye geldi, henüz ne olduğu tam olarak bilinmeyen, ama İsveç tarafından üretilen üç Grippen savaş uçağının Macaristan’a satılmasını da içeren bir savunma sanayi anlaşması imzalandı.
İşte bu ziyaret, Macaristan’ın onaylamak için 592 gündür sürüncemede bıraktığı İsveç’in üyeliği sürecine nokta konulmasına olanak sağladı.
Şimdi bu karar Macaristan Devlet Başkanı tarafından imzalanacak ve yürürlüğe girecek.
Ancak Macaristan’ın yeni devlet başkanı da İsveç’in NATO üyeliğinin onaylandığı Parlamentonun bugünkü oturumunda seçilecek. Eski devlet başkanı Katalin Novak, pedofil bir suçluya yardım etmekle suçlanan bir mahkûm için çıkardığı af nedeniyle istifa etmek zorunda kalmıştı.
İktidar partisi FIDESZ Macaristan Anayasa Mahkemesi başkanı Tamas Sulyok’u cumhurbaşkanlığına aday gösterdi.
İsveç’in NATO üyeliği oylanırken parlamento yeni cumhurbaşkanını henüz seçmemişti.
]]>DENİZE DÜŞEN YARDIMLARI ALABİLMEK İÇİN SAHİLE AKIN ETTİLER
Basına ve sosyal medyaya yansıyan görüntülerde Ürdün’ün havadan 4 uçakla indirdiği yardımların denize düştüğü görüldü. Uçaklardan paraşütle indirilen yardımların denize düşmesi nedeniyle Gazze’nin güneyinde binlerce Filistinli sahillere akın etti. İsrail’in dayattığı açlık ve imkansızlıkların pençesindeki bazı Filistinliler ufak balıkçı tekneleriyle bazıları ise yüzerek yardımlara ulaşmaya çalıştı.

GAZZE’DE İNSANİ FELAKET YAŞANIYOR
İsrail ordusunun 143 gündür saldırılarını sürdürmesinin yanı sıra insani yardımların girişini engellemesi nedeniyle yaklaşık 2,3 milyon nüfuslu Gazze Şeridi’nde insani bir felaket yaşanıyor. Başta Birleşmiş Milletler’e (BM) ait kuruluşlar olmak üzere uluslararası çevreler, çoğu hastanenin hizmet dışı kaldığı, tıbbi malzeme eksikliğinin yaşandığı, açlık, susuzluk ve hijyen malzemeleri eksikliğinin tetiklediği hastalıklar nedeniyle Gazze’de ateşkes ilan edilmesi ve bölgeye insani yardımların girişinin artırılması çağrısında bulunuyor.
BM Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) Genel Komiseri Philippe Lazzarini, şubat ayında Gazze’ye giren insani yardımın önceki aya göre yüzde 50 oranında azaldığını belirterek, “Çaresiz yaşam koşullarındaki 2 milyon Filistinlinin artan ihtiyaçlarını karşılamak için yardımların azalması değil artması gerekiyordu.” açıklamasını yapmıştı.

Ürdün Silahlı Kuvvetleri, Gazze Şeridi’ne 4 uçakla havadan gıda ve insani yardım malzemesi indirildiğini açıklamış, yardımların havadan aktarılmasındaki başlıca sebebin, “doğrudan Gazze halkına ulaştırılması ve kuzeyden güneye sahil boyunca Gazze’ye indirilmesi” olduğu vurgulanmıştı.
İSRAİL’İN GAZZE’Yİ İŞGALİNDE SON DURUM
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, “Filistinlilere ve başta Mescid-i Aksa olmak üzere kutsal değerlere yönelik sürekli ihlallere karşılık verme” gerekçesiyle İsrail’e 7 Ekim 2023’te kapsamlı saldırı düzenledi. İsrail, 7 Ekim’deki saldırılarda 1200 İsraillinin öldüğünü, 5 bin 132 kişinin de yaralandığını açıkladı.

GAZZE’DEKİ CAN KAYBI 30 BİNE YAKLAŞTI
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 12 bin 660’ı çocuk, 8 bin 570’i kadın olmak üzere 29 bin 782 Filistinli öldürüldü, 70 bin 43 kişi yaralandı. Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor. İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail güçleri ile yasa dışı Yahudi yerleşimcilerin saldırılarında 406 Filistinli hayatını kaybetti.
580 İSRAİL ASKERİ ÖLDÜRÜLDÜ
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’ne saldırılarının başladığı 7 Ekim’den bu yana 240’ı karadan işgal sürecinde olmak üzere 580 askerinin öldürüldüğünü duyurdu.

ÇATIŞMALARA İNSANİ ARA
Çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün daha uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ve 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakıldı. Öte yandan İsrail, binlerce Filistinliyi alıkoyup hapsetmeye devam etti.
LÜBNAN SINIRI DA HAREKETLİ
İsrail ordusu ile Hizbullah arasında 8 Ekim 2023’ten bu yana yaşanan çatışmalarda 212 Hizbullah mensubu, 11 Emel mensubu, 12 Filistin İslami Cihad Hareketi ve 12 Hamas Hareketi mensubunun yanı sıra 43 Lübnanlı sivil, 1’i asker 2 Lübnan güvenlik görevlisi, 6 İsrailli sivil ve 11 İsrail askeri hayatını kaybetti.
]]>Dışişleri Bakan Yardımcısı Yıldız, sunumunda şunları kaydetti:
“Kurala dayalı uluslararası sistem bir yıkım aşamasında. Bunun nedeni de Filistin halkına uygulanan adaletsizlik. Şu anda UAD önünde bir davayı değerlendiriyor. Bu dava İsrail’e karşı açılmış bir dava. 1948 soykırımın önlenmesi ve cezalandırılması çerçevesindeki ihlal iddialarıyla ilgili bir dosya. Bu ihlallerin mevcut durumunu Filistin haklarının haklarının nasıl ihlal edildiğinin net görüşü ve Doğu Kudüs dahil Filistin topraklarının işgal altında olduğunun önemli bir kanıtı.
Türkiye bu konudaki mahkemenin almış olduğu ihtiyati tedbirlerin kararının tam olarak uygulanmasını istiyor. Güvenlik konseyi bu konudaki sorumluluklarını yerine getirerek bu kritik aşamada bunun uygulanmasını sağlar.
Mahkemenin mevcut dosya hakkındaki danışma anlamı taşıyan kararı şunu ortaya koymuştur; İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarında yapmış oldukları davranışlar bütün Filistin’de olumsuz sonuçlara neten olmaktadır. Filistinliler kendi toprakları üzerinde haklarından mahrumdur. Adalet, eşitlik, insan onuru ve çok uzun zamandan beri hak ettikleri bağımsızlığı istemektedirler.
Türkiye Cumhuriyeti, güçlü bir şekilde bölge ile ilişkileri olan bir ülkedir. Sadece Araplar ile değil Yahudiler ile de. Avrupa’da yüzyıllar öncesinde zulme uğramış Yahudiler de Türkiye’ye sığınmış ve burada kendilerine güven bulmuşlardır. 2. Dünya Savaşı da dahil olmak üzere biz hiçbir zaman bu insanlara kimliklerinden dolayı ayrımcılık yapmadık. Türkiye, İsrail’in şu anda işgal altındaki Filistin topraklarının statüsünü değiştirme yönündeki çalışmalarını görmezden gelemez. Şu anda İsrail’in Filistin halkına yönelttiği saldırılarına da kayıtsız kalamaz.
Yazılı beyanımızda belli konularla ilgili olarak biz zaten görüşlerimizi belirttik. Orada söylemiş olduğumuz her şey daha önce de olduğu gibi 7 Ekim’den bu yana meydana gelen durum ile de ilişkilidir. Tabiki İsrail-Filistin çatışmasının kök sebebine bakmadan bölgede bir barış ve istikrar sağlamak mümkün olmayacaktır. İsrail-Filistin çatışması 2023 yılının 7 Ekim’inde başlamadı. Bu çatışma belli bir Filistinli fraksiyon veya grupla alakalı değildir. Bu çatışma bir önceki yüzyıla kadar uzanmaktadır. Ancak barışın önündeki gerçek engel çok barizdir. İsrail’in Filistin topraklarındaki işgalinin daha da derinleşmesi Doğu Kudüs de dahil olmak üzere. Ve iki devletli çözümün uygulanmaması, İsrail-Filistin’in yan yana yana yaşaması çözümünün hayata geçirilmemesidir.
Şu anda Filistinliler İsrail’in boğucu işgali altında çok zor koşullarda yaşamaktadır. On yıllardır devam eden İsrail işgali Filistin halkının kendi temel insan haklarından mahrum olmasına neden olmanın yanında İsrail’in merhametine bağımlı hale getirilmiştir Filistinlileri. Filistinlilerin yaşam alanlarına el konulmuş, geçim kaynaklarına el konulmuştur. 21. Yüzyılda hala bu uygulamalar devam etmektedir. Bazen bu uygulamalar orta çağa ve daha kötüsüne benzemektedir. Filistinliler kendi haklarını ve kendi onurlarını istemektedirler. İsrail’in devam eden işgali ve İsrail’in devam eden ve bilerek uzatılan işgali ve bunun yanında bütün insiyatifleri başarısızlığa uğratan politikaları maalesef Filistinlilerin ülkelerinden edilmeleri ve arafta kalmalarına neden olmuştur ve birçok nesil umutsuz ve yapacak bir şeyi bulunmadan ortada kalmıştır. İsrail’in son dönemdeki yapmış olduğu eylemler Doğu Kudüs dahil olmak üzere İsrail’in işgali altındaki Filistin topraklarının statüsünü değiştirmeyi amaçlamaktadır. Koşulsuz olarak kabul edilemezdir ve Birleşmiş Millerler kararlarına da aykırıdır.
Türkiye yazılı bir beyanını 6 Şubat 2023 tarihi itibarıyla zaten sunmuştur mahkemenin ilgili kararına cevaben. Mahkemenin ortaya koymuş olduğu sorular esasında çok daha geniştir. Ama Türkiye’nin yazılı beyanı kutsal toprakların statüsü ve Kudüs’ün statüsü ile sınırlı kalmış buraya odaklanmıştır. Bu beyan herhangi bir konudaki mevcut hukuki durumu da etkilememektedir. Mahkemeden bir görüş sormuştur Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, dolayısıyla bizim bu noktada sadece kutsal toprakların statüsüne olan odaklanmamız diğer kısımları etkilemeyecektir.
Uluslararası camiaya çatışmanın temel kök sebeplerini ortaya koymak, anlatmak istiyorum. Bu da Filistinliler arasında ve uluslararası camia içerisinde bunun daha iyi anlaşılmasını istiyoruz. Maalesef BMGK birincil sorumluluğu, uluslararası barış ve istikrarın sağlanması ve idame ettirilmesidir. BMGK bu görevde başarısız olmuştur. BM’nin üyelerinin çok büyük bir kısmı kahir ekseriyeti şu anda Gazze’de meydana gelmekte olan konuları kınasa da ve bölgeye insani yardımın gönderilmesini istese de maalesef şu ana kadar BMGK bu noktada böyle bir adım atma konusunda başarısız olmuştur. Bu konudaki çabalar da sonuçsuz kalmıştır.
Aynı minvalde işgal altındaki topraklardaki durum da çok sayıda karar alınmasına rağmen BMGK tarafından ve BM Genel Kurulu tarafından hiçbir zaman için iyileşmemiştir. İsrail, hukuk dışı tek taraflı eylemlerine devam etmiş ve BM kararlarını hiçe saymıştır. İki devletli vizyonu tehlikeye atmıştır. Hukuk dışı yerleşim çalışmaları genişleyerek devam etmiş ve şu anda da işgal altındaki Filistin’in Doğu Kudüs’te dahil olmak üzere artık topraklarında kalıcı barışın gelmesi konusuna da çok büyük balta vurmaktadır. Bu yerleşimler konusunda İsrail bölgede işgal altında tuttuğu toprakların nüfus yapısını değiştirmektedir. Filistinlilerin evlerini yıkmaktadır ve diğer taraftan da İsrail güvenlik kuvvetlerinin koruması altında yeni yerleşimciler Yahudi yerleşimciler için inşaatlar da devam etmektedir.
İsrail-Filistin çatışmasının en önemli unsurlarından bir tanesi de kutsal mekanların statüsünün belirlenmesi ve korunmasıdır. Doğu Kudüs’te El Aksa Camii ve Harem-i Şerif ki bunlar tüm dünyadaki Müslümanlar için kutsal yerlerdir. Kutsallıkları mutlaka bütün zamanlarda geçmişten bugüne hep korunmuştur ve korunmak durumundadır. Kudüs’teki Harem-i Şerif de dahil olmak üzere Osmanlı döneminde buraların korunmasına başlanmış ve bugüne kadar hep korunmuştur bu bölgelerin kutsallığı. 2023 yılının nisan ayında El Aksa Camii’ne İsrail güvenlik kuvvetleri saldırıda bulunmuş ve Ramazan ayı içerisinde yüzlerce Müslümanı ibadet esnasında tutuklamıştır. İsrail güvenlik kuvvetleri Harem-i Şerif’e girmekte olan Yahudiler için yer açmıştır ve orada Müslümanlar ibadet ederken böyle bir uygulama gerçekleştirmiştir. Çok iyi bilinen bu gelişmelerin ışığında İsrail netice itibarıyla daha fazla toprağı kontrol altına almıştır ve BMGK’nin 181 sayılı kararını da ihlal etmiştir. Ortaya bir yeşil hat çıkmıştır.
1967 yılında haziran ayında bildiğiniz gibi İsrail, Gazze Şeridi’ne, Batı Şeria’ya ve Doğu Kudüs’e bir harekat başlatmıştır. O günden bu güne BMGK ve BM Genel Kurulu defalarca karar almıştır ve bu bölgedeki askeri çalışmaların uluslararası hukuka aykırı olduğunu teyit etmiştir. İdari ve hukuki anlamda birçok karar almıştır. İsrail’in atmış olduğu adımların Kudüs’ün işgali konusundaki adımların bu bölgede kamulaştırmalar, topraklara ve yaşanan yerlere el koymaları bunların hepsinin geçersiz olduğu konusunda kararlar alınmıştır BM tarafından.
Bunun da ötesinde BMGK Kudüs şehrinin statüsünün değiştirilmesi yönünde atılan bütün adımları kınamıştır. BMGK’da 1967 yılının 4 Temmuz’unda almış olduğu bir kararla birlikte İsrail’in Kudüs şehrinin statüsünü değiştirme yönündeki attığı adımların geçersiz kılınması için bir karar almıştır. Ancak bu noktada İsrail zaten bu adımları atmıştır ve durumu değiştirmek üzere herhangi bir geri adım atmamıştır. BMGK yine 1968 yılının 16 Temmuz’unda almış olduğu kararla bunu da teyit etmiştir. 1980 yılında haziran ayında İsrail parlamentosu bir temel kanun çıkarmıştır. Bu kanun uyarınca da Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan etmiştir. Birleşmiş Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu ortaya koymuştur. Bu da İsrail’in Kudüs şehrinin statüsü ile ilgili değiştirme adımı olarak açık bir şekilde karşımızda durmaktadır.
BM Güvenlik Kurulu 1980 yılında 478 sayılı kararı ile birlikte İsrail’in atmış olduğu bu adımların uluslararası hukukun ihlali olduğuna karar vermiştir. Bu bağlamda bütün hukuki ve idari anlamda İsrail’i işgalci güç olarak atmış olduğu bu adımların Kudüs şehrinin statüsünün değiştirilmesine yönelik olduğunu ve bu noktada bir ihlal olduğunu ortaya koymuştur. Bu adımların mutlaka geriye dönük olarak değiştirilmesi gerektiğini bildirmiştir. BMGK aynı zamanda en ağır şekilde İsrail’in Kudüs’ün başkent olarak ilan edilen kanunu da kınamıştır. Bunun da ötesinde BMGK İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan edilişini tanımamıştır ve İsrail’in bu yapmış olduğu adımında yine bir başka kararla birlikte Kudüs şehrinin statüsünün değiştirilmesine yönelik bir adım olduğunun altını çizmiştir. Aynı zamanda yine bundan sonraki dönemde alınan kararlarda da Kudüs şehrinin statüsü ile ilgili bir değişikliğe sebep olabilecek her türlü eylemin önüne geçilmesinin gerekliliği belirtilmiştir.
Yine aynı zamanda sonraki dönemde BMGK’nin almış olduğu kararlar doğrultusunda tüm tarafların adım atması gerektiğini belirtmiştir. Bunların içerisinde şunlar var; 1967 sınırlarının ötesinde yapılacak her türlü sınır değişikliğinin tanınmaması, taraflar tarafından kendi yaptıkları müzakereler ile kabul edilmediği sürece Kudüs ile ilgili bir düzenlemenin yapılmaması ve İsrail’in işgal ettiği topraklar üzerinde egemenliğinin İsrail devleti toprağı olarak tanınmaması. İsrail toprakları ve 1967’den bu yana işgal ettiği topraklar ayrımı burada yapılmaktadır. Birçok ülke maalesef BMGK’nin ortaya koymuş olduğu bu prensiplerden caymıştır. İsrail’in tek taraflı olarak atmış olduğu işgal altındaki Filistin topraklarında atmış olduğu adımlara uluslararası camianın da yaklaşımı bellidir.”
Ayrıntılar geliyor…
]]>İsrail’in Gazze Şeridi’ne saldırıları sürerken ateşkes görüşmeleri de Katar ve Fransa’da devam ediyor. Mısır medyası ateşkes müzakerelerine Katar’ın başkenti Doha’da yeniden başlandığında duyururken, Paris’teki görüşmelerde ise ateşkes taslağının oluşturulduğu bildirildi. Paris’te hazırlanan ateşkes taslağına göre, ateşkesin ilk aşaması 6 hafta sürecek, Gazze Şeridi’ndeki 35 kadar İsrailli esir serbest kalacak.
DOHA’DAKİ MÜZAKERELER BAŞLADI
Mısır’daki yönetime yakın el-İhbariyye haber kanalı, güvenilir kaynaklara dayandırdığı haberinde, Katar’ın başkenti Doha’da Gazze Şeridi’nde ateşkes sağlanması amacıyla uzmanlar düzeyinde müzakerelere başlandığını duyurdu. Müzakerelerin ne zaman başladığı ve gelişmelere dair ayrıntılı bilgi verilmezken, konuya ilişkin diğer ilgili taraflardan henüz resmi bir açıklama yapılmadı. Ayrıca haberde, Doha’daki görüşmelerin ardından toplantıların Kahire’de devam edeceğine işaret edildi.
İSRAİL, KATAR’A HEYET GÖNDERECEK
Öte yandan İsrail Kanal 12 televizyonu, İsrailli bir yetkiliden aktardığı bilgide, Gazze’de alıkonulan esirlerin serbest bırakılması için görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini ayrıca, tüm ayrıntıları görüşmek üzere gelecek birkaç gün içinde Katar’a bir heyet gönderileceğini duyurdu.
ESİR TAKASI İÇİN HAMAS’IN ŞARTI: GAZZE’DEKİ SAVAŞ BİTMELİ
İsrail resmi televizyonu ise, Kahire’de daha önce yapılan görüşmelerde, esir takası için Hamas’ın Gazze’de savaşın bitirilmesi şartında ısrar etmiş olduğunu hatırlattı.
PARİS’TEKİ GÖRÜŞMELER: ATEŞKESİN İLK AŞAMASI 6 HAFTA SÜRECEK
Diğer tarafından Fransa’nın başkenti Paris’te oluşturulan taraflar arasındaki başka bir ateşkes taslağına göre, Hamas ile İsrail arasında arabulucuların müzakere ettiği Gazze Şeridi’nde ateşkes ve karşılıklı esir takası uzlaşısının aşamalı olacağı, ilk başta 6 haftalık bir ateşkes ve Gazze’deki 35 kadar İsrailli esirin serbest bırakılmasının planlandığı belirtildi.
Arapça yayın yapan Londra merkezli Şark el-Avsat’ın Filistinli kaynaklara dayandırdığı habere göre, ateşkesin birinci aşamasında Gazze Şeridi’ndeki 35 kadar İsrailli serbest bırakılacak, İsrail hapishanelerindeki yüzlerce Filistinli esir de salıverilecek.
NETANYAHU: ANLAŞMA ÜZERİNDE ÇALIŞIYORUZ
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da gelişmelere ilişkin bir açıklama yaptı. ABD merkezli CBS kanalına konuşan Netanyahu, “Hepimiz rehine anlaşması üzerinde çalışıyoruz. Anlaşmaya varıp varamayacağımızı söyleyemem” dedi.
Hamas’ın “makul bir duruma gelmesi” gerektiğini belirten Netanyahu, “Gazze’deki Filistinli sivillerin tahliyesini” ve “Hamas’ın kalan taburlarının yok edilmesine yönelik bir operasyonu” içeren ikili bir askeri planı gözden geçirmek üzere kurmaylarıyla bir araya geleceğini de sözlerine ekledi. İsrail Başbakanı, “Eğer bir anlaşma yaparsak, bu biraz gecikecek ama gerçekleşecek. Anlaşma olmazsa da yine de yapacağız.” dedi.
ABD: TEMEL HATLAR ÜZERİNDE ANLAŞMAYA VARILDI
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, I·srail, Mısır, Katar ve ABD’nin, geçici ateşkes için rehine anlaşmasının temel hatları konusunda mutabakata vardığını açıkladı. Sullivan, anlaşmasının hala müzakere aşamasında olduğunu ve Katar ile Mısır’ın Hamas ile dolaylı görüşmeler yapması gerekeceğini bildirdi.
İSRAİL’İN GAZZE’Yİ İŞGALİNDE SON DURUM
Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları, “Filistinlilere ve başta Mescid-i Aksa olmak üzere kutsal değerlere yönelik sürekli ihlallere karşılık verme” gerekçesiyle İsrail’e 7 Ekim 2023’te kapsamlı saldırı düzenledi. İsrail, 7 Ekim’deki saldırılarda 1200 İsraillinin öldüğünü, 5 bin 132 kişinin de yaralandığını açıkladı.
GAZZE’DEKİ CAN KAYBI 30 BİNE YAKLAŞTI
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda en az 12 bin 660’ı çocuk, 8 bin 570’i kadın olmak üzere 29 bin 692 Filistinli öldürüldü, 69 bin 879 kişi yaralandı. Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor. İşgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te de 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail güçleri ile yasa dışı Yahudi yerleşimcilerin saldırılarında 403 Filistinli hayatını kaybetti.
579 İSRAİL ASKERİ ÖLDÜRÜLDÜ
İsrail ordusu, Gazze Şeridi’ne saldırılarının başladığı 7 Ekim’den bu yana 240’ı karadan işgal sürecinde olmak üzere 579 askerinin öldürüldüğünü duyurdu.
24 KASIM’DAKİ ATEŞKES
Çatışmalara 24 Kasım 2023’te 4 günlüğüne verilen ve daha sonra 3 gün daha uzatılan “insani ara”da 81 İsrailli ve 240 Filistinli esir karşılıklı serbest bırakıldı. Öte yandan İsrail, binlerce Filistinliyi alıkoyup hapsetmeye devam etti.
LÜBNAN SINIRI DA HAREKETLİ
İsrail ordusu ile Hizbullah arasında 8 Ekim 2023’ten bu yana yaşanan çatışmalarda 212 Hizbullah mensubu, 11 Emel mensubu, 12 Filistin İslami Cihad Hareketi ve 12 Hamas Hareketi mensubunun yanı sıra 43 Lübnanlı sivil, 1’i asker 2 Lübnan güvenlik görevlisi, 6 İsrailli sivil ve 11 İsrail askeri hayatını kaybetti.
]]>Hadaka Matsuri ya da Çıplak Festivali, Japonya’nın orta kesimindeki Konomiya Tapınağı’nda 1250 yıldır neredeyse hiç değişmeyen bir sahne.
Ancak bu yıl büyük bir değişiklik var.
Erkeklerin toplandığı yerden uzakta bir grup kadın, festivale katılan ilk kadınlar olma yolunda.
Burada toplanan kadınlar tarih yazdıklarının farkındalar. Geleneksel olarak erkek egemen alanlarda yer bulmak her yerde zor. Ancak geçen yıl Dünya Ekonomik Forumu’nun cinsiyet uçurumu endeksinde 146 ülke arasında 125. sırada yer alan Japonya’da bu daha da zor.
Ailesi nesillerdir Konomiya festivalinde çalışan Atsuko Tamakoshi, “Arka planda, kadınlar festivaldeki erkekleri desteklemek için her zaman çok sıkı çalıştılar” diyor.
Ancak erkeklerin tapınakta mutluluk için dua etmeden önce kötü ruhları uzaklaştırmaya çalıştığı festivale fiilen katılma fikri daha önce hiç gündeme gelmemiş gibi görünüyor.
Naruhito Tsunoda’ya göre, hiçbir zaman gerçek bir yasak söz konusu olmamış. Sadece hiç kimse sormamış.
Sorduklarında ise cevabı hazırdı.
“Bence en önemli şey herkes için eğlenceli bir festival olması. Sanırım Tanrı da en çok bundan mutlu olurdu.”
Ancak topluluktaki herkes bu kadar uzlaşmacı değildi.
“(Katılmamız konusunda) endişeli olan pek çok kişi vardı. ‘Kadınların erkek festivalinde ne işi var?’, ‘Bu bir erkek festivali, ciddi bir şey’ diyenler vardı,” diye açıklıyor 56 yaşındaki Tamakoshi.
“Ama hepimiz yapmak istediğimiz şeyde birleşmiştik. Samimi olursak Tanrı’nın bizi izleyeceğine inandık.”
Sıralarını bekleyen kadınlar gerçekten de samimi. Ama çıplak değiller.
Birçoğu erkeklerin peştamallarının aksine uzun, mor tunikler ve beyaz şortlar giyiyor ve kendi bambu sunularını taşıyorlar.
Erkeklerin tapınağa koşuşturmasına eşlik eden büyük mücadeleye ya da Shin Otoko’ya ya da tapınak tarafından seçilen bir erkek olan ‘erkek tanrıya’ dokunmak için birbirlerinin üzerine atlamalarına katılmayacaklar. Geleneğe göre ona dokunmak kötü ruhları uzaklaştırmak anlamına geliyor.
Bu, günün önemini ortadan kaldırmıyor.
Yumiko Fujie “Zamanın nihayet değiştiğini hissediyorum” diyor. “Ama aynı zamanda bir sorumluluk duygusu da var.”
Bu kadınlar katılımlarıyla sadece cinsiyet engellerini aşmakla kalmıyor, bir geleneği de canlı tutuyorlar.
Bu hafta, Japonya’nın kuzeyindeki Kokuseki Tapınağı’nda düzenlenen bir başka çıplak festival, bunun düzenleyecekleri son festival olacağını söyledi. Festivali devam ettirmek için yeterli sayıda genç insan yok.
Japonya dünyanın en hızlı yaşlanan nüfuslarından birine sahip. Geçen yıl ilk kez her 10 kişiden biri 80 yaş ve üzerindeydi. Bu arada, doğum oranı kadın başına sadece 1.3 ve geçen yıl sadece 800.000 bebek doğdu.
Kadınların tapınağa doğru ilerleme vakti geldi.
İki paralel sıra halinde duruyorlar ve iç içe geçmiş kırmızı ve beyaz kurdelelere sarılı uzun bambu çubukları taşıyorlar.
Atsuko Tamakoshi önden gidiyor; düdüğünü çalarak erkeklerin onlarca yıldır söylediğini duydukları ritmik ilahiyi başlatıyor.
“Washoi Washoi,” diye bağırıyor kadınlar.
Kadınlar haftalardır çalıştıkları hareketlere odaklanıyor. Bunu doğru yapmaları gerektiğini biliyorlar.
Medyanın ve seyircilerin gözlerinin üzerlerinde olduğunun farkında ve heyecan içindeler.
Dondurucu soğukta ilerlerken onları izleyen kalabalıktan destek çığlıkları yükseliyor, bazıları “Gambatte” (“Devam et!”) diye bağırıyor.
Konomiya Şinto tapınağının avlusuna giriyorlar ve tıpkı erkekler gibi üzerlerine soğuk su püskürtülüyor. Bu onlara daha da enerji veriyor sanki.
Adakları kabul edildikten sonra kadınlar töreni iki selam, iki alkış ve son bir selamdan oluşan geleneksel selamlama ile bitiriyor.
Kadınlar sevinç çığlıkları atıyor ve ağlayarak birbirlerine sarılıyorlar.
Kalabalık şimdi onları alkışlıyor.
Michiko Ikai, “Çok ağladım,” diyor. “Katılabileceğimden emin değildim ama şimdi bir başarı duygusu hissediyorum.”
Tapınaktan çıkarken kadınlar, kendileriyle fotoğraf çektirmek isteyen halk ve röportaj yapmak isteyen medya mensupları tarafından durduruluyor. Onlar da memnuniyetle kabul ediyorlar.
“Başardım. Çok mutluyum,” diyor Mineko Akahori. “Bir kadın olarak ilk kez katılabildiğim için gerçekten minnettarım.”
Hiromo Maeda “Zaman değişiyor” diyor. “Bence dualarımız ve dileklerimiz aynı. Kadın ya da erkek olması fark etmiyor.”
Bu günün organizasyonunda önemli bir rol oynayan Atsuko Tamakoshi hem duygusal hem de rahatlamış bir şekilde ekliyor:
“Kocam her zaman bu festivalde yer aldı. Ben ise her zaman izleyiciydim. Şimdi minnettarlık ve mutlulukla doluyum.”
]]>Ölen insanlar için dünyanın hiçbir yerinde bir müze veya anıt bulunmuyor.
Sailen Sarkar, hayatta kalan birkaç kişinin hikayelerini çok geç olmadan toplamayı hedefliyor.
‘Açlık peşimizi bırakmadı’
“Birçok insan çocuklarını azıcık pirinç için sattı. Birçok kadın tanıdıkları ya da tanımadıkları erkeklerle kaçtı.”
Bijoykrishna Tripathi, Bengal kıtlığı sırasında insanların yiyecek bulmak için aldıkları çaresiz önlemleri anlatıyor.
Tripathi tam yaşını bilmiyor. Seçmen kartında 112 yaşında olduğu yazıyor. O, felaketi hatırlayan son kişilerden biri.
Bengal’de bulunan bir bölge olan Midnapore’da büyüdüğünü söyleyen Tripathi, o dönemde temel gıda maddesinin pirinç olduğunu ve 1942 yazından itibaren fiyatların “hızla” arttığını anımsıyor.
Tripathi, aynı yılın Ekim ayında meydana gelen kasırgada evinin çatısının uçtuğunu, o yılın pirinç mahsulünün tamamen yok olduğunu söylüyor.
Pirinç fiyatlarının kısa sürede ailesi için karşılanamaz hale geldiğini belirten Tripathi, “Açlık peşimizi bırakmadı. Açlık ve salgın hastalıklar. Her yaştan insan ölmeye başladı” diyor.
Tripathi bu sırada biraz gıda yardımı yapıldığını, ancak yetersiz olduğunu söylüyor:
“Herkes yarı boş mideyle yaşamak zorundaydı. Yiyecek hiçbir şey olmadığı için köydeki pek çok insan öldü. İnsanlar yiyecek için yağmalamaya başladı.”
Tripathi’nin verandasında onu dinleyenler arasında dört kuşaktan ailesi var.
Onların yanında ise son birkaç yıldır Bengal’i dolaşarak kıtlıktan kurtulanların ilk elden hikayelerini toplayan Sailen Sarkar bulunuyor.
72 yaşındaki Sarkar güler yüzlü, sıcakkanlı ve genç bir enerjiye sahip.
Tripathi gibi insanların neden ona güvenerek hikayelerini anlattığını anlamak kolay.
Sarkar, hava nasıl olursa olsun açık burunlu sandaletleriyle, sırt çantası ve sarma sigaralarıyla kırsal bölgeleri dolaşıyor. Dinlediği hikayeleri ise kağıt kalemle not alıyor.
Sarkar ilk olarak ailesinin fotoğraf albümü nedeniyle Bengal kıtlığına “takıntılı” hale geldiğini söylüyor.
Bu albümü Kalküta’da küçük bir çocukken sık sık karıştırır ve bir deri bir kemik kalmış insanların fotoğraflarını görürdü.
Fotoğraflar, kıtlık sırasında yardım dağıtan yerel bir hayır kurumunda çalışan babası tarafından çekilmişti.
Babasının yoksul bir adam olduğunu söyleyen Sarkar, “Çocukluğumda onun gözlerinde açlığın dehşetini gördüm” diyor.
Emekli bir öğretmen olan Sarkar, hikaye toplama çalışmalarına 2013 yılında başladı.
Midnapore’da yürürken 86 yaşında bir adamla kıtlık hakkında konuşmaya başladı.
Tripathi gibi Sripaticharan Samanta da yıkıcı kasırgayı hatırlıyor. O zamana kadar hayat zaten zorlaşmıştı ve pirinç fiyatları giderek artıyordu.
Ekim 1942’ye kadar Samanta günde tek öğün pilav yiyordu. Sonra da kasırga vurdu.
Samanta, kasırgadan sonra pirinç fiyatlarının nasıl fırladığını ve tüccarların ne pahasına olursa olsun kalan her şeyi nasıl satın aldığını hatırlıyor.
Sarkar’a o dönemi anlatan Samanta, “Kısa bir sürede köyümüzde hiç pirinç kalmadı. İnsanlar bir süre biriktirdikleri stoklarla yaşadılar ancak daha sonra pirinç bulabilmek için topraklarını satmaya başladılar” diyor.
Fırtınadan birkaç gün sonra kendi ailesinin de stokları tükendi.
On binlerce kişi gibi Samanta, bir çare bulma umuduyla yaşadığı kırsal bölgeyi terk ederek şehre gitti.
Yanında kalabileceği bir aile üyesi olduğu için şanslıydı ve böylece hayatta kalabildi.
Ama pek çok kişi bu kadar şanslı değildi. Yol kenarlarında, çöp kutularının etrafında yığılıp kaldılar, kaldırımlarda öldüler. Hepsi, dertlerine çare olacağını düşündükleri şehirde birer yabancıydı.
Unutulmuş bir kader
Kıtlığın sebepleri çok fazla ve karışık, ve günümüzde halen tartışılıyor.
1942 yılında Bengal’deki pirinç kaynakları yoğun baskı altındaydı.
Bengal ile sınır paylaşan Burma, 1942’nin başında Japonya tarafından işgal edildi ve ülkeden pirinç ithalatı aniden durduruldu.
Bu sırada Bengal kendisini cephe hattında buldu. Kalküta’da yüz binlerce müttefik asker ve savaş endüstrilerinde çalışan işçi yaşıyor ve bu nedenle pirince olan talep artıyordu.
Savaş zamanındaki enflasyon, zaten zor durumda olan milyonlarca insanın pirince erişimini imkansız hale getirmişti.
Bunun yanı sıra İngilizler, Japonların Doğu Hindistan’ı işgal etmeye kalkışmasından endişeleniyor ve “inkar” politikası uyguluyordu. Yani, karşı taraftaki güçlerin gıda tedarikini ve bölgeye ulaşımını engellemek için Bengal Deltası’nda bulunan kasaba ve köylerdeki fazla pirince ve teknelere el koyuyordu.
Ancak İngiltere’nin bu politikası, zaten kırılgan olan yerel ekonomiyi sekteye uğrattı ve fiyatların daha da yükselmesine neden oldu.
Pirinç, gıda güvenliği için depolanıyordu ama çoğu zaman kâr amacıyla kullanılıyordu.
Tüm bunlara ek olarak Ekim 1942’de meydana gelen yıkıcı kasırga bölgedeki birçok pirinç tarlasını yok etti ve mahsul hastalığı geri kalanların çoğunu mahvetti.
Bu insani felaketin suçluluğu ve özellikle de dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in, birçok cephede süren bir savaşın ortasında, durumun ciddiyetini öğrendikten sonra krizi hafifletmek için yeterince çaba gösterip göstermediği konusunda uzun süredir devam eden hararetli bir tartışma var.
Bölgeye Mareşal Lord Wavell adlı yeni bir İngiliz genel valisinin gelmesiyle birlikte 1943’ün sonunda yardım çalışmaları başlatıldı. Ancak o zamana kadar çok fazla insan ölmüştü.
‘Yaşayan arşiv’
Kıtlığın sebepleri ve kimin suçlu olduğu konusundaki tartışmalar şimdiye kadar hayatta kalanların hikayelerini gölgede bıraktı.
Sarkar, 60’tan fazla görgü tanığının hikayesini topladı.
Konuştuğu insanların çoğu eğitimsiz ve şimdiye kadar kıtlık hakkında pek konuşmamış.
Onlara kıtlık hakkında, kendi aileleri tarafından bile soru sorulmamıştı.
Hayatta kalanların tanıklıklarını toplamaya adanmış bir arşiv yok dünyada.
Sarkar, bu kişilerin toplumdaki en yoksul ve en savunmasız kişiler olduğu için hikayelerinin göz ardı edildiğine inanıyor:
“Sanki hepsi bekliyordu. Keşke birileri onların söyleyeceklerini dinlese diye.”
Sarkar onunla tanıştığında Niratan Bedwa 100 yaşındaydı.
Çocuklarına bakmaya çalışan annelerin çektiği ıstırabı anlattı:
“Annelerin hiç sütü yoktu. Vücutları etsiz kemikten ibaret hale gelmişti. Birçok çocuk doğumda öldü, anneleri de. Sağlıklı doğanlar bile açlıktan genç yaşta öldü. O dönemde pek çok kadın kendini öldürdü.”
Bedwa aynı zamanda bazı kadınların, eşleri onlara yiyecek bulamayınca başka adamlarla kaçtığını söyledi:
“O zamanlar insanlar bu tür şeylerden bu kadar rahatsız olmuyordu. Midenizde pilav yokken ve sizi doyuracak kimse yokken, sizi kim yargılayabilir ki?”
Sarkar, kıtlıktan kazanç sağlayan insanlarla da konuştu.
Bir adam “pirinç ve dal (mercimekli bir Hint yemeği) ya da biraz para karşılığında” çok sayıda arazi satın aldığını itiraf etti.
Aynı kişi bir ailenin mirasçısı olmadan öldüğünü, bu yüzden araziyi kendisinin aldığını söyledi.
Bengal asıllı Amerikalı yazar Kushanava Choudhury, hayatta kalanlardan bazılarıyla görüşmek üzere yaptığı ziyaretlerden birinde Sarkar’a eşlik etti.
Kushanava, “Onları aramak zorunda kalmadık, saklanmıyorlardı, hepsi göz önündeydi, Batı Bengal ve Bangladeş’in dört bir yanındaki köylerde. Dünyanın en büyük arşivi olarak orada öylece oturuyorlardı” diyor ve şöyle devam ediyor:
“Kimse onlarla konuşma zahmetine girmemişti. Bu konuda büyük bir utanç duydum.”
Kıtlık, Hint filmlerinde, dönemin fotoğraf ve eskizlerinde anlatıldı. Ancak Kushanava, dönemin nadiren kurbanların ya da hayatta kalanların sesinden hatırlandığını söylüyor:
“Hikaye, kıtlığın etkilemediği insanlar tarafından yazılıyor. Hikayeleri kimin anlattığı ve gerçekliği kimin inşa ettiği ilginç bir olgu.”
Cambridge Üniversitesi’nden Profesör Shruti Kapila, 1940’lı yılların Hindistan için “ölüm yılları” olması nedeniyle kıtlık kurbanlarının kaderinin belki de gölgede kaldığını söylüyor.
1946 yılında Kalküta, binlerce kişinin öldüğü büyük toplumsal ayaklanmalara sahne oldu.
Bir yıl sonra ise İngilizler ülkeyi terk etti ve ülke Hinduların çoğunlukta olduğu Hindistan ile Müslümanların çoğunlukta olduğu Pakistan olarak ikiye bölündü.
O dönemde bağımsızlık sevinci vardı, ancak bölünme kanlı ve travmatikti. İki taraf arasındaki çatışmalarda bir milyondan fazla kişi öldü. Yaklaşık 12 milyon kişi ise yeni çizilen sınırı geçti.
Bengal, Hindistan ve daha sonra Bangladeş’e dönüşecek olan Doğu Pakistan arasında bölünmüştü.
Bu dönemde “bir dizi kitlesel ölüm olayı” yaşandığını söyleyen Prof. Kapila, Bengal kıtlığının da bir bakıma bu anlatıda kendine yer bulmakta zorlandığını düşünüyor.
Ancak mağdurların kendi hikayelerine pek kulak verilmemiş olsa da Prof. Kapila, kıtlık ve açlığın birçok Hintli kişi tarafından Britanya İmparatorluğu’nun kalıcı miraslarından biri olarak görüldüğünü söylüyor.
80 yıl sonra, hayatta kalan sadece bir avuç insan var.
Sarkar, o zamanlar 91 yaşında olan Anangamohan Das isimli bir adamla konuşmaya gittiğini hatırlıyor.
Neden orada olduğunu duyunca adam bir süre sessiz kalmış, sonra gözyaşları çökmüş yanaklarından süzülürken “Neden bu kadar geç geldin?” diye sormuş.
Ancak Sarkar’ın topladığı onlarca hikaye, milyonlarca insanın ölümüne ve milyonlarca kişinin hayatının değişmesine neden olan bir olayın küçük bir anlatısı.
Sarkar, “Tarihinizi unutmak istediğinizde her şeyi unutmak istersiniz” diyor bunun olmaması gerektiğine inanıyor.
]]>Bu yaptırımlar ayrıca, Rus muhalif Aleksey Navalni’nin hapishanedeki şüpheli ölümünün üzerinden bir hafta sonra geldi.
Yaptırım nedir?
Uluslararası ilişkilerde yaptırım kavramı, genellikle bir ülkenin diğerine saldırgan davranmasını veya uluslararası hukuku ihlal etmesini önlemek için uyguladığı söylenen cezalardır.
Yaptırımlar, savaşa girmek dışında ulusların alabileceği en sert önlemler arasında yer alıyor ve diplomasinin önemli bir aracını teşkil ediyor.
Rusya’ya yönelik son yaptırımlar neler?
ABD, Ukrayna’yı işgali ve muhalif Aleksey Navalni’nin hapishanedeki ölümü nedeniyle Rusya’ya 500’den fazla yeni yaptırım getirdi.
100’e yakın firma veya kişiye ihracat kısıtlaması getirilecek. ABD Hazine Bakanlığı bunun, savaşın başlangıcından beri tek seferde en fazla yaptırım öngören paket olduğunu duyurdu.
İngiltere, Navalni’nin öldüğü Kuzey Kutbu’na yakın ücra bir bölgede yer alan hapishanenin altı yöneticisinin mal varlığını dondurdu ve İngiltere’ye girmelerini yasakladı.
İngiltere ayrıca Rusya’nın metal, elmas ve enerji ihracatına da yeni yasaklar getirdi.
Avrupa Birliği (AB) de 200 şirket ve kişiye yönelik yaptırımlar açıkladı. Moskova bu karara daha fazla AB yetkilisinin Rusya’ya girişini yasaklayarak karşılık verdi.
Yaptırım getirilenler arasında, Kuzey Kore savunma bakanı da dahil olmak üzere, Kuzey Kore silahlarının Rusya’ya nakliyesinde yer alan 10 Rus şirketi ve kişi de yer alıyor.
Rusya’ya şimdiye kadar hangi yaptırımlar uygulandı?
Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana ABD, İngiltere ve AB’nin yanı sıra Avustralya, Kanada ve Japonya gibi ülkeler de Rusya’ya 16.500’den fazla yaptırım getirdi.
Yaptırımlarla Rusya’nın ekonomisini hedef aldılar.
Rusya’nın toplam döviz rezervlerinin yaklaşık yarısı olan 350 milyar dolar değerindeki döviz rezervi donduruldu.
AB, Rus bankalarının varlıklarının yaklaşık %70’inin de dondurulduğunu ve bazılarının Swift işlemlerinin dışında tutulduğunu söylüyor.
Batılı ülkeler ayrıca:
Rusya’nın petrol endüstrisi de hedef alındı.
ABD ve İngiltere, Rusya’dan petrol ve doğalgaz ithalatını yasakladı. AB, ham petrol ithalatını yasakladı.
G7 ülkeleri, kazancını azaltma amacıyla Rus ham petrolüne varil başına en fazla 60 dolar ödeyeceğini açıkladı.
Hangi Batılı şirketler Rusya’dan ayrıldı?
McDonald’s, Coca-Cola, Starbucks ve Heineken dahil yüzlerce büyük firma Rusya’da satış ve üretim yapmayı bıraktı.
Ancak bazıları hâlâ Rusya’da iş yapıyor.
Örneğin PepsiCo, Rusya’da gıda ürünleri satmaya devam etmekle suçlanıyor. Ayrıca BBC, ABD’li kozmetik firması Avon’un Moskova yakınlarındaki bir fabrikada üretim yaptığını ortaya çıkardı.
Rus pazarından çıkış, şirketler için oldukça zorlu başlıklardan birisi haline geldi.
Rusya yaptırımlardan nasıl sıyrıldı?
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Biz büyüyoruz, onlar ise düşüş yaşıyor” sözleriyle, Avrupa yaptırımlarının Rusya’ya zarar vermediğini iddia etti.
ABD’li bir düşünce kuruluşu olan Atlantic Council’e göre Rusya, yurt dışına G7’nin tavan fiyatından daha yüksek fiyata petrol satmayı başardı.
Yaklaşık 1.000 tankerden oluşan bir “gölge filonun” bu petrolü taşımak için kullanıldığı söyleniyor.
Uluslararası Enerji Ajansı, Rusya’nın hâlâ günde 8,3 milyon varil petrol ihraç ettiğini, Hindistan ve Çin’e yönelik satışı artırdığını söylüyor.
King’s College London’daki araştırmacılara göre Rusya, pek çok yaptırıma tabi Batı ürününü Gürcistan, Belarus ve Kazakistan gibi ülkelerden satın alarak da temin edebiliyor.
ABD merkezli Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nden Dr. Maria Snegovaya, Çin’in Batı’da üretilenlere alternatif yüksek teknolojili ürünler açısından hayati bir tedarikçi olduğunu söylüyor.
“Çin, askeri üretimini sürdürmek için ihtiyaç duyduğu çipleri ve diğer bileşenleri satıyor” diyor. “Rusya, Çin’in yardımı olmadan bunu başaramazdı.”
Yaptırımların Rus ekonomisi üzerindeki etkisi ne oldu?
Uluslararası Para Fonu’na göre, savaşın ilk yılı olan 2022’de Rusya ekonomisi %2,1 oranında küçüldü.
Ancak Rusya ekonomisinin 2023’te yüzde 2,2 büyüdüğünü tahmin eden kuruluş, 2024’te ise yüzde 1,1 büyüme öngörüyor.
Yine de ABD Hazinesi, yaptırımların Rusya’ya zarar verdiğini, son iki yılda elde etmiş olabileceği ekonomik büyümeden %5 kesintiye yol açtığını iddia ediyor.
Ancak Dr. Snegovaya şu yorumu yapıyor: “Yaptırımlar Rusya’ya savaşı durduracak kadar pahalıya patlamadı ve bu da Rusya’nın bir süre daha savaşa devam edebileceği anlamına geliyor.”
ABD Hazinesi ayrıca Ukrayna’daki savaş ve yaptırımların çoğu genç ve iyi eğitimli bir milyondan fazla insanın Rusya’yı terk etmesine yol açtığını söylüyor.
İngiltere Savunma Bakanlığı’na göre, Rusya hükümeti Ukrayna’daki savaşı finanse etmek için sağlık harcamalarını da kısıyor.
Düşünce kuruluşu Chatham House’tan James Nixey, “Bu durum çoğunlukla kırsal bölgelerdeki insanları etkiliyor” diyor. “Hükümet, ayaklanmalara neden olabilecek büyük şehirler yerine oralarda kesinti yapıyor.”
]]>




